Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma

0

Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma, 9 Eylül 1977 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Sözleşmenin resmi adı “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına ilişkin Anlaşma” olup,  bakanlar Kurulunun onayını takiben resmi gazetenin 14 Mayıs 1978 tarihli sayısında yayınlanıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına ilişkin Anlaşma

Türkiye; Afganistan, Almanya, Arnavutluk, Avusturya, Azerbaycan, Belarus, Belçika, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, Irak, İran, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, Kazakistan, Kırgızistan, Kuveyt, Letonya, Litvanya, Lübnan, Lüksemburg, Macaristan, Makedonya, Mısır, Moğolistan, Moldova, Norveç, Özbekistan, Polonya, Romanya, Rusya Federasyonu, Slovenya, Suriye, Suudi Arabistan, Tacikistan, Tunus, Türkmenistan, Ukrayna, Ürdün, Yemen, Yugoslav Federal Cumhuriyeti ve Yunanistan ile ikili uluslararası karayolu taşımacılığı anlaşmaları imza etmiştir.

Türkiye – Polonya Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Anlaşma

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti, ülkeleri arasında ve ülkeleri üzerinden yapılan yolcu ve eşya nakliyatını kolaylaştırmak ve düzenlemek arzusu ile, aşağıdaki hususlarda mutabakata varmışlardır.

Madde 1

İşbu Anlaşma’nın hükümleri Akit Taraflardan birinde tescil edilmiş taşıtlarla iki ülke arasında veya iki ülke üzerinden transit olarak yapılan yolcu ve eşya taşımaların a uygulanır.

Tarifler
Madde 2

a) Taşımacı» deyimi, Türkiye’de veya Polonya’da millî kanun ve mevzuata göre, yolcu ve eşya taşımaya yetkili kılınmış gerçek veya tüzel kişileri ifade eder.

b) Taşıt deyimi:

i) Yolcu veya eşya taşıma k veya bu taşıtları çekmek üzere imal edilmiş ve kendi gücü ile hareket eden karayolu taşıtlarını,

ii) (i) paragrafında belirtilen taşıtlar ile yolcu veya eşya taşımak amacıyla yapılmış römor k veya yarı-römorklardan oluşan taşıt kombinasyonlarını,

ifade eder.

c) «Düzenli servis» deyimi, önceden saptanmış zaman ve ücre t tarifesine göre belirli bir güzergâhta ik i Akit Taraf ülkesi arasında yolcuların taşınmasını İfade eder.

d) «Düzenli transit servis» deyimi, bir Akit Taraf ülkesinde başlayan, diğer Akit Taraf ülkesinde yolcu indirmeden ve bindirmeden üçüncü bir Devlet ülkesinde sona eren bir düzenli servisi ifade eder.

e) «Mekik servis» deyimi, önceden gruplandırılmış yolcuların bir ve aynı hareket ve varış yerleri arasında birçok gidiş-dönüşü kapsamak üzere taşınmalarını ifade eder. Gidiş seyahatini tamamlamış her grup, bir sonraki seferde hareket noktasına geri getirilir.

Hareket ve varış yerinden hareket ve varış mahalli ile çevresi anlaşılmalıdır. Yolda yolcu indirilmesi veya bindirilmesi yasaktır.  Mekik servisin il k dönü ş seyahati ile son gidiş seyahati boş olarak yapılır.

f) «Kapalı kapı servis (turistik taşıma)» deyimi, yolcu indirip bindirmeden, bir ve aynı yolcu grubunun bir ve aynı taşıtla, kalkış ve varış noktalan taşıtın tescil edildiği Akit Taraf ülkesinde bulunan taşımaları ifade eder.

g) «Boş seyahat» deyimi, diğer Akit Taraf ülkesinden yolcu ve eşya almak ve bunları taşıtın tescil edildiği Akit Taraf ülkesine taşımak üzere diğer Akit Taraf ülkesine yapılan boş seyahati ifade eder.

(h) «Yolcu taşıması» deyimi, şoföründen başka 9 yolcu taşıyabilen vasıtalarla yapılan yolcu taşımalarım ifade eder.

i) «Transit Taşıma» deyimi, çıkış ve varış noktaları bir Akit Taraf ülkesinin dışında olan noktalar arasında diğer Akit Taraf ülkesi üzerinden yapılan yolcu ve/veya eşya taşımalarını ifade eder.

j) «İzin belgesi» deyimi, Akit Taraflardan birinde kayıtlı taşıta diğer Akit Taraf ülkesine girebilmesi, çıkabilmesi veya transit geçebilmesi için ikinci Akit Tarafça verilen müsaade belgesi ile işbu Anlaşma’da öngörülen diğer izin belgelerini ifade eder.

Madde 3

Akit Taraflardan birinin ülkesinde kayıtlı taşıtlarla diğer Tarafın ülkesinde bulunan ik i nokta arasında yolcu ve/veya eşya taşınması yasaktır.

Yolcu Taşınması
Madde 4

Akit Taraflardan birine kayıtlı taşıtlarla yapılan düzenli servis ve boş seyahat müsaade rejimine tabidir. Bu zorunluluk boş transit seyahate uygulanmaz.

İşbu müsaade taşımacının ülkesindeki yetkili makamı n diğer Akit Taraf yetkil i makamın a yapacağı yazılı müracaat üzerine verilir.

Talebin sunulu ş biçimi, yetkili makamlar ve düzenli servis ile boş seyahate ilişkin diğer konular bir protokolle düzenlenecektir.

Madde 5

Akit Tarafların ülkelerinde kayıtlı taşıtların işbu Anlaşma’nın 4 ünc ü maddesinde belirtilenle dışında gerçekleştireceği diğer taşımalar müsaade rejimine tabi olmayacaktır.

Madde 6

Düzenli yolcu taşımalarına uygulanacak tarifenin ilkeleri Akit Taraflar m yetkili makamları tarafından müşterek bir anlaşma ile düzenlenecektir.

Eşya Taşınması
Madde 7

a) Römorklar ve yarı-römorklar da dahil olmak üzere, Akit Taraflardan birine kayıtlı ve iki ülke arasında eşya taşımasında kullanılan taşıtla r giriş ve çıkışlar için kontenjan rejimine tabi değildir.

b) Römorkla r ve yarı-römorklar da dahil olmak üzere. Akit Taraflardan birine kayıtlı ve diğer Akit Tarafın ülkesi üzerinden transit taşımada kullanılan taşıtlar kontenjan rejimine tabidir.

c) Yıllık müsaade kontenjanları işbu Anlaşma’nın 17nci maddesinde öngörülen Karma Komisyon tarafından ya da Akit Tarafların yetkili makamları n yazışmaları yoluyla saptanır.

d) Müsaade belgesi, Akit Taraflardan birinin taşıyıcısına diğer Akit Tarafın ülkesi üzerinden transit seyahat yapma hakkım verecek ve bir gidiş ve geliş seyahati için geçerli olacaktır.

Madde 8

Kontenjan dışında yapılan taşımalar Protokol’de düzenlenecektir.

Müsaade belgeleri yetkili makamların müşterek mutabakatı ile kararlaştırılacak modele göre iki Tarafın lisansında basılır.

Müsaade belgeleri taşıtlarda bulundurulacak ve kontrolle görevli memurların her talebinde ibraz edilecektir.

He r yılın müsaade belgeleri boş ve bedelsiz olarak bir evvelki yılın Kasım ayı içinde Akit Tarafların yetkili makamları arasında teati edilecektir.

Madde 9

Akit ülkelerden birine kayıtlı taşıtlar diğer Akit Taraf ülkesine taşıma yapmışlarsa, dönüşte kendi ülkelerine müteveccihen yük alabilirler.

Madde 10

Akit Taraflardan birine kayıtlı bir taşıtın, kayıtlı olduğu ülkeye veya bir üçüncü ülkeye taşıma k İçin eşya yüklemek üzere bo ş olarak diğer Akit Tarafı n ülkesine girmesi özel izne tabidir.

İki Taraf bu özel izinlerle ilgili talepleri hayırhahlıkla ve süratle incelemek hususunda mutabık kalmışlardır.

Malî Hükümler
Madde 11

a) Akit ülkelerden birine kayıtlı olup, Akit Taraflardan arasında eşya taşımasında kullanılan taşıtlar, römorkla r ve yan-römorkla r da dahil olmak üzere, hiç bir vergi, harç , resim veya diğer ödemelere tabi değildirler.

b) Akit Taraflardan birini n ülkesinde kayıtlı ve diğer Akit Tarafın ülkesinden transit eşya nakli için kullanılan, römorkla r ve yan-römorkla r da dahil olmak üzere, boş ya da dolu taşıtlar diğer Akit Tarafın ulusal mevzuatında öngörüle n vergi, resim ve diğer yükümlülükler e tabidir.

c) Akit Taraflardan birinin ülkesinde kayıtlı taşıtların her türlü yolcu taşıması diğer Akit Tarafın ülkesinde hiç bir vergi, resim ve diğer yükümlülüklere tabi değildir.

Madde 12

İşbu Anlaşma hükümlerin e göre yapılacak ödemeler konvertlbl dövizle ifa  edilecektir.

Genel Hükümler
Madde 13

Taşıtların standart depolarındaki akaryakıt gümrük vergileri ve diğer vergi ve harçlarda n muaftır. Standart depo vasıtanın fabrikası tarafından yapılmış depoları ifade eder.

Diğer Akit Tarafın ülkesinde bozulan bir taşıtın tamiri için geçici olarak ithal edilen yedek parçalara gümrük vergi ve resminden tam muafiyet uygulanır. Değiştirilen parçala r yeniden ihraç edilir veya Gümrüğü n denetimi altında yok edilir.

Madde 14

Taşıtların taşıyıcı ve personeli işbu Anlaşmanı n hükümleri ile Akit Tarafların yürürlükteki karayolu trafiği ve taşımacılığa ilişkin yasal hüküm ve kararlarına uymakla yükümlüdürler.

Madde 15

Her Akit Tarafın kendi ülkesi üzerinde, yüklü ya da yüksüz ağırlık ve boyutları, izin verilen en fazla ağırlık ve boyutları aşan taşıtların taşıma yapmasını özel İzne tabi tutma hakkı saklıdır.

Madde 16

Her Akit Tarafın iç mevzuatı işbu Anlaşma ile düzenlenmeyen tüm sorunlara uygulanır.

Türkiye ve Polonya’nın birlikte taraf olduğu uluslararası sözleşme ve anlaşmaların hükümleri de aynı şekilde uygulanır.

Madde 17

1) Akit Tarafların yetkili makamları işbu Anlaşmanın yürütülmesine ilişkin usulleri bir yürütme protokolü ile düzenlerler.

2) Akit Tarafların yetkili makamları işbu Anlaşmanı n yürütülmesini sağlamak için bir Karma Komisyon kurarlar.

3) Karma Komisyon Akit Taraflardan birinin yetküi makamlarını n talebi üzerine sırayla her ik i Tarafın ülkesinde toplanır.

Madde 18

Akit Tarafların yetkili makamları uluslararası taşıma yapan sürücüler e ve servis personeline, süratle , birçok yolculuk ve uzun bir sür e için geçerli vize vermek hususunda çaba göstereceklerdir.

Madde 19

İşbu Anlaşma Akit Tarafların ulusal mevzuatlarına uygun olarak onaylanacak ve onaylandığım belirten son bildiri tarihinde kesin olarak yürürlüğe girecektir.

Bununla birlikte. Akit Taraflar işbu Anlaşma hükümlerin i imzalandığı tarihten itibaren geçici olarak yürürlüğe koymak konusunda mutabık kalmışlardır.

Bu Anlaşma kesin yürürlüğe giriş tarihinden itibaren bir yıl süre ile muteber kalacak ve Akit Taraflardan biri tarafından en az üç ay önceden yazılı olarak feshedilmedikçe yıldan yıla kendiliğinden yenilenecektir.

Ankara’da 9 Eylül 1977 tarihinde, her iki nüsha da aynı şekilde muteber olmak üzere, iki orijinal Fransızca nüsha halinde akdedilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına

Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti adına

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti İle Polonya Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Uluslararası Karayolu Nakliyatına İlişkin Olarak 9 Eylül 1977 Tarihinde Ankara’da İmzalanan Anlaşmanın 17 nc i Maddesinin 1 inci Fıkrası Uyarınca Düzenlenen Protokol

I. YOLCU TAŞIMASI:

Düzenli hatlar:

1. Düzenli yolcu taşımaları için müsaade belgesi talebi ilgili taşıyıcı tarafından ülkesinin yetkili makamına yapılmalıdır. Uygun görülmesi halinde, bu makam hizmetin kullanılmaya başlaması için öngörülen tarihten en az ü ç ay Önce söz konusu talebi diğer Akit Tarafı n yetkili makamın a iletir.

2. Müsaade belgesi talebi; saat, tarife, güzergâh, bir yıl boyunca hattın kullanılmasının tasarlandığı dönem ve hattı n kullanılmaya başlaması için öngörülen tarihle önemli ilgiler ihtiva etmelidir. Yetkili makamlar gerekli buldukları takdirde başka açıklamalar isteyebilirler. Söz konusu belgeler üç nüsha halinde sunulmalıdır.

Düzenli olmayan ve mekik servisler:

Her Akit Taraf kontrolle görevli memurları n her talebinde gösterilmek üzere bir yolcu listesinin taşıtın kenarında bulundurulmasını isteyebilir.

II. YETKİLİ MAKAMLAR :

Anlaşmanın uygulanmasıyla yükümlü yetkili makamlar aşağıda belirtilmiştir:

a) Türkiye için: Ulaştırma Bakanlığı, Kara Ulaştırması Genel Müdürlüğü Ankara,

Yalnız 15 inci madde için : Bayındırlık Bakanlığı, Karayolları Genel Müdürlüğü Ankara

b) Polonya için: Ministerstwo Komunikacjiul. Chalufoinskiego 4/6 WarSzawa Anlaşmanın 7 b), 10 ve 1’5 inci maddeleri ile ilgili olarak müsaade belgeleri yetkili makamlar adına aşağıda belirtilen makam tarafından verilecektir.

III. MÜSAADE BELGELERİ KONTENJANI :

1. Kontenjan sistemi 1 Ocak 1978 tarihinden itibaren uygulanacaktır. Söz konusu yıl için transit kontenjanı 3200 müsaade belgesi olarak saptanmıştır.

2. Akit Tarafları ülkeleri arasında yapılan eşya taşıması için müsaade belgeleri gerekli değildir, işbu hüküm Anlaşma’da öngörülen durumlarda özel izin gerekli kılma olanağım ortadan kaldırmaz.

3. Saptanan kontenjanlar iki ülkeden birinin sürücülerinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmezse, yetkili makamlar bunu tatminkâr bir düzeye çıkarma olanaklarını incelemek üzere ilişkiye geçeceklerdir.

4. Aşağıdaki taşımalar müsaade belgesine tâbi değildir:

a) Posta taşımaları,
b) Hava servislerinin güzergâhının değişmesi halinde, uça k kargosu taşımaları,
c) E v eşyası nakilleri,
d) Fua r ve sergilere ait eşyaların taşınması,
e) Sanat eserleri ve aşyasının taşınması,
f) Tiyatro, müzik, sinema, spor, sirk. fuar veya kermes gösterilerine ait malzeme, aksesuar veya hayvanlar ile radyo, sinema ve televizyona ait malzemenin taşınması,
g) Canlı damızlık hayvan nakliyatı (kasaplık hayvan hariç),
h ) Cenaze nakli,
1) Felâke t halinde yardım malzemesi taşımaları,
k) — Arızalanan arabanı n yükünü almak,
— Arızalanan arabayı çekme k üzere vasıtaların bo ş girişi,
— Tamir vasıtaları.

IV.

Anlaşmalun 8 lnoi maddesinde öngörülen basılı müsaade belgelerinin, Anlaşma’nın geçici olarak yürürlüğe girmesinden hemen sonra teati edilmesinin uygulamadaki olanaksızlığı göz önünde tutularak, 1977 yılı sonuna kadar transit geçişler bu basılı belgeler olmaksızın yapılacaktır.

V . SİGORTALAR:

«Yeşil kart» olarak adlandırılan uluslararası sigorta kartı her türl ü hukuki sorumluluğu kapsamak için geçerli bir belge olarak kabul edilir.

Taşıyıcı bu karta sahip değilse, taşımanın yapıldığı ülkede yürürlükteki hükümlere uymalıdır.

VI .

Taşıtların sürücüleri bir uluslararası sürücü ehliyetine ve taşıt için bir sertifikaya sahip olmalıdır.
Ankara’da 9 Eylül 1977 tarihinde, Fransızca iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Tür k Delegasyonu Başkanı

Polonya Delegasyonu Başkam

Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme

0

Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Mallarının Korunmasına Dair Sözleşme, 14 Mayıs 1954 tarihinde La Haye’de imzalanmıştır. Sözleşmenin kabulüne dair 563 sayılı kanun ile; «Silâhlı bir çatışma halinde kültür mallarının korunmasına dair olan Sözleşmenin tatbikatına ait Tüzük», «Silâhlı bir çatışma halinde kültür mallarının korunmasına dair Protokol» ve kararlara Türkiye Cumhuriyetinin katılması uygun bulunmuş, 2 Nisan 1965’te TBMM’de kabul edilmiş ve Resmi Gazete’nin 10 Nisan 1965 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

SİLAHLI BİR ÇATIŞMA HALİNDE KÜLTÜR MALLARININ KORUNMASINA DAİR SÖZLEŞME

Yüksek Akit Taraflar,

Kültür mallarının son harpler sırasında önemli zararlar gördüğünü, savaş tekniğindeki gelişmeler sebebiyle de gittikçe artan tahrip tehlikesine maruz bulunduğunu müşahede etmiş,

Her millet dünya kültürüne kendinden bir şey katmış olduğu cihetle, hangi millete ait olursa olsun, kültür eserlerine karşı vakî olacak tecavüzlerin bütün insanlığın kültür mamelekine karşı işlenmiş tecavüzler sayılacağına inanmış,

Mevcut kültür mamelekinin muhafazasının bütün dünya milletleri için büyük önem taşıdığını ve bu mamelekin milletlerarası ölçüde korunması gerektiğini müşahede etmiş,

Silahlı Bir Çatışma Halinde Kültür Eserlerinin Korunmasına dair olup 1899 ve 1907 La Haye Sözleşmeleriyle 15 Nisan 1935 tarihli Washington Paktında tespit edilmiş bulunan prensiplerini rehber edinmiş,

Bu malların korunması hususunda ancak millî ve milletlerarası tedbirlerin tesirli olabilmesi için barış zamanından itibaren teşkilâtlandırılması gereğini düşünmüş,

Kültür mallarının korunması yolunda mümkün her türlü çâreye başvurulmasına karar vermiş

Bulunmakla aşağıdaki hükümler hakkında aralarında mutabakata varmışlardır:

BÖLÜM – I

Korunmaya dair Genel Hükümler

Madde – 1

Kültür mallarının tarifi:

Aşağıdaki bildirilenler, menşe veya sahipleri ne olursa olsun; bu Sözleşme bakımından kültür malları sayılırlar:

a) Dinî veya lâik, mimari, tarihi anıtlarla sanat anıtları, arkeolojik değerlerdeki yerler, bütünü itibariyle tarihi veya artistik bir alâka arzeden yapı toplulukları, sanat eserleri, el yazmaları, kitap ve başkaca tarihi, artistik veya arkeolojik değer taşıyan eşya, keza yukarıda bildirilen servetlerden mürekkep bilim koleksiyonlarıyla, önemli kitap, arşiv röprodüksiyon koleksiyonları ve emsali gibi milletlerin kültür muameleklerinde büyük önemde yeri olan menkul ve gayrimenkul mallar,

b) Gerçek ve başlıca görevi (a) fıkrasında zikredilen menkûl kültür mallarını koruma veya teşhirden ibaret olan müze, büyük kitaplık, arşiv deposu gibi binalarla (a) fıkrasında açıklanan menkul kültür mallarının silâhlı bir çatışma halinde korunmasına mahsus sığınaklar,

c) (a) (b) fıkralarında tarif edilen kültür mallarını büyükçe sayıda içine alan ve “anıt merkezleri” denilen merkezler.

Madde – 2

Kültür mallarının korunması:

İşbu Sözleşme bakımından kültür mallarının korunması, bu malların emniyet altına alınmasını ve bunlara riayet edilmesini gerektirir.

Madde – 3

Kültür mallarının emniyet altına alınması:

Yüksek Akit Taraflar, kendi ülkeleri üzerindeki kültür mallarını silâhlı bir çatışmanın önceden tahmin edilebilecek tesirlerine karşı emniyet altınâ almayı, uygun görecekleri tedbirleri ittihaz ederek barış zamanından itibaren hazırlamayı taahhüt ederler.

Madde – 4

Kültür mallarına riayet:

l. Yüksek Âkit taraflar, gerek kendi ülkeleri üzerinde gerek diğer Yüksek Akit Tarafların ülkelerinde bulunan kültür mallarıyla bunların korunma tesislerini ve civarlarındaki yerleri, silâhlı bir çatışma halinde bu eserleri tahribe veya bozulmaya mâruz bırakabilecek maksatlar için kullanmaktan sakınmak ve bu mallara karşı her türlü düşmanca davranıştan kaçınmak suretiyle işbu mallara riayeti taahhüt ederler.

2. İşbu maddenin birinci fıkrasında açıklanan taahhütler, ancak askerî bir zaruretin kaçınılmaz hükmü altında ihlâl olunabilir.

3. Yüksek Akit Taraflar, kültür mallarının, her ne yönden olursa olsun, çalınmasını, yağma edilmesini veya kaçırılmasını ve bunlara karşı girişilecek her türlü tahrip filini men etmeyi, önlemeyi, icabında bu türlü hareketleri durdurmayı da ayrıca taahhüt ederler. Keza bâşka bir Yüksek Âkit Tarafın ülkesi üzerinde bulunan menkul kültür mallarına el koymaktan sakınırlar.

4. Kültür mallarına karşı herhangi bir misilleme hareketine girişmekten sakınırlar.

5. Bir Yüksek Âkit Taraf, başka bir Yüksek Akit Tarafın 3 ncü maddede bildirilen emniyet altına almak tedbirlerine riayet etmediği sebebine dayanarak işbu Yüksek Âkit Târafa karşı 4 ncü madde ile bağlandığı mükellefiyetlerden sıyrılamaz.

Madde – 5

İşgal :

1. Bir Yüksek Akit Tarafın ülkesini kısmen veya tamamen işgal eden Yüksek Akit Taraflar, işgal altındaki ülkenin yetkili millî makamlarınca kendi kültür mallarının emniyete alınması ve muhafazası yolunda gösterilecek gayretleri imkân nisbetinde destekleyeceklerdir.

2. İşgal altındaki ülkede bulunan veya harp harekâtı yüzünden hasara uğramış bazı kültür mallarının muhafazası için âcil bir müdahale gerektiği ve yetkili millî makamlar bu müdahaleyi üstüne almadığı takdirde işgal idaresi millî idare ile sıkı işbirliği ederek imkân nispetinde en mübrem muhafaza tedbirlerini alacaktır.

3. Bir mukavemet hareketi mensuplarınca kendi meşru hükümetleri sayılan herhangi bir Yüksek Akit Taraflar Hükümeti, imkân buldukça işbu Sözleşmenin kültür mallarına riayet edilmesiyle ilgili hükümlerine uymak mecburiyeti hususuna mukavemet hareketi mensuplarının dikkatini çekecektir.

Madde – 6

Kültür mallarının işaretlenmesi

16 ncı madde hükümleri gereğince kültür malları, bunların teşhisini kolaylaştıracak açık işaretlerle belirtilebilecektir.

Madde – 7

Askerî yönden alınacak tedbirler

l. Yüksek Âkit Taraflar, barış zamanlarından itibaren askerî kıtalarına ait nizamname ve talimatnamelere, işbu Sözleşmeye riayet edilmesini sağlayacak hükümler vazetmeyi ve keza barış zamanından itibaren silâhlı kuvvetleri mensuplarında, bütün, milletlerin kültürüne ve kültür mallarına karşı bir saygı zihniyeti uyandırmayı taahhüt ederler.

2. Yüksek Akit Taraflar, barış zamanından itibaren silâhlı kuvvetleri bünyesinde, görevi kültür mallarına karşı saygılı, davranılmasına nezaret etmek ve bu malların muhafazası ile vazifeli mülkî makamlarla işbirliği etmek olan servisler veya mütehassıs memurlar yetiştirmeyi veya ihdas etmeyi taahhüt ederler.

BÖLÜM – II

Özel korunma

Madde – 8

Özel korunma altına alma

1. Silâhlı bir çatışma halinde menkul kültür mallarının muhafazasına mahsus sayısı mahdut bir kısım sığınak, anıt merkezleri ve büyük önem taşıyan başlıca gayrimenkul mallar özel koruma altına alınabilirler; ancak bunların:

a) Büyük bir endüstri merkezinden ve bir hava alanı, bir radyo istasyonu, millî müdafaa hizmetinde çalışan bir müessese, önemlice bir liman veyâ bir demiryolu istasyonu yahût büyük bir ulaştırma yolu gibi hassas bir nokta teşkil eden herhangi mühim bir askerî hedeften gereği kadar uzak bir mesafede bulunması;

b) Askerî maksatlar uğrunda kullanılmaması şarttır.

2. Keza, yeri neresi olursa olsun, her türlü ihtimale göre bombardımanlardan zarar görmeyecek şekilde inşa edilmiş olmak şartiyle, menkul kültür mallarının muhafazasına mahsus bir sığınak dahi özel koruma altuna alınabilir.

3. Bir anıt merkezi, velev transit de olsa, askeri efrat veya malzeme nakliyatında kullanıldığı takdirde askerî maksatlara hizmet eder sayılır. İçinde askerî harekât, askeri efradın toplanması veya harp malzemesi imalâtı ile doğrudan doğruyâ ilgili faaliyetler cereyan eden merkezler için de aynı hüküm caridir.

4. Birinci fıkrada yazılı kültür mallarından birinin sırf bu işe tahsis olunmuş silâhlı muhafızlar tarafından nezaret altında tutuluşu veya bu kültür malı civarında umumi asayişi korumakla mükellef normal zabıta kuvvetlerinin bulunuşu halinde burası askeri maksatlar için kullanılmış sayılmaz.

5. İşbu maddenin birinci fıkrasında sayılan kültür mallarından biri, bu fıkranın kasdettiği manada, ehemmiyeti olan bir askerî hedef civarında bulunursa, ilgili Yüksek Akit Taraf, silâhlı bir çatışma halinde bahis konusu hedefi kullanmıyacağını ve bilhassa bu hedefin bir hava alanı, bir liman veya bir demiryolu istasyonu olması halinde, bu yerlerde her türlü seyrüsefer faaliyetini başka yere sevkedeceğini taahhüt ederse, sözü geçen mahal de özel koruma altına alınabilir.Bu taktirde seyrüsefer faaliyetlerinin başka yere sevkedilmesini barış zamanından itibaren düzenlemek icabeder.

6. Kültür malları, “özel koruma altında bulunan kültür malları milletlerarası sicili”ne kaydedilmekle özel koruma altına alınırlar. Bu kaydın icrası ancak işbu Sözleşme hükümleri dairesinde ve bu Sözleşmenin tatbikatıyla ilgili Tüzükte bildirilen şartlar altında mümkün olabilir.

Madde – 9

Özel koruma altındaki kültür mallarının dokunulmazlığı

Yüksek Akit Taraflar, milletlerarası sicile kaydedilmelerinden itibaren özel koruma altına alınan kültür mallarına karşı her türlü tecavüz hareketinden sakınmak ve 8 nci maddenin 5 nci fıkrasındaki haller müstesna olmak üzere bu malları ve civarlarını herhangi askerî maksatlarda kullanılmaktan kaçınmak suretiyle bunların dokunulmazlığını temini taahhüt ederler.

Madde – 10

İşaretleme ve denetleme

Silâhlı bir çatışma, sırasında özel koruma altında bulunan kültür malları 16 ncı maddede açıklanan belirtici işaretle teçhiz edilecek ve tatbikat tüzüğünde belirtildiği gibi, milletlerarası bir denetlemeye açık tutulacaktır.

Madde – 11

Dokunulmazlığın kaldırılması

1. Yüksek Akit Taraflardan biri, özel koruma altına alınan bir kültür malı hakkında 9 ncu maddedeki taahhütlerini ihlâl edecek bir harekette bulunduğu takdirde hasım taraf, bu ihlâl keyfiyetinin devamı müddetince, ilgili malın dokunulmazlığına riayet mecburiyetinden kurtulmuş olur. Şu kadar ki, mümkün oldukça ve önceden bu ihlâl hareketine makûl bir müddet içinde son verilmesini talep eder.

2. İşbu maddenin birinci fıkrasında yazılı hal dışında, özel korunma altındaki bir kültür malın dokunulmazlığı ancak sakınılmayacak bir askerî zarureti devamı süresince kaldırılabilir. İşbu zaruret haline, ancak bir tümen veya önemce buna eşit veya daha üstün bir askerî teşekkül kumandanlığınca hükmedilebilir. Durumun imkân bıraktığı bütün hallerde, dokunulmazlığın kaldırılacağı hususu hasım tarafa yeteri kadar önceden ihtar olunur.

3. Dokunulmazlığı kaldırılan taraf, mümkün olan en kısa zamanda, yazılı olarak ve mucip sebepleri açıklanmak suretiyle keyfiyetten, tatbikat tüzüğünde adı geçen Kültür Malları Genel Komiserine bilgi vermek mecburiyetindendir.

BÖLÜM – III

Kültür Mallarının nakliyatı

Madde – 12

Özel koruma altına alınan nakliyat

1. Mülhasıran kültür mallarının gerek ülke içinde gerekse başka ülkeye nakli, ilgili Yüksek Akit Tarafın isteği üzerine, Tüzükte açıklanan şartlar içinde özel koruma altında yapılır.

2. Özel koruma altındaki nakil, 16 ncı maddede açıklanan belirtici işareti taşır ve tatbikat tüzüğünde bildirilen milletlerarası murakabe altında yapılır.

3. Yüksek Akit Taraflar, özel koruma altunda yapılan nakliyata karşı herhangi düşmanca bir harekete girişmekten tevakki ederler.

Madde – 13

Müstacel hallerde nakliyat

1. Şayet bir Yüksek Akit Taraf, bazı kültür mallarının emniyetini başka bir yere nakillerini gerektirdiğini ve durumun, bilhassa bir silâhlı çatışma başlangıcında,12 nci maddede açıklanan işlemin tatbikini imkânsız kılacak bir müstaçeliyet arzettiğini mütalâa ederse, bu nakliyata 15 nci maddede bildirilen belirtici işaret konabilir, yeterki evvelce bu nakliyat için 12 nci madde uyarınca bir dokunulmazlık hakkı istenmiş ve bu talep reddedilmemiş olsun. Mümkün oldukça bu nakliyat hakkında hasım taraflara bilgi verilir. Başka bir memleket ülkesine doğru yapılan nakliyata dokunulmazlık hakkı açıkça tanınmamışsa hiç bir suretle belirtici işaret konulamaz.

2. Yüksek Akit Taraflar, bu maddenin 1 nci fıkrasında sözü edilen belirtici işaretlerle işaretlenmiş nakliyatta yönetilebilecek düşmanca hareketlere karşı bunları korumak için mümkün olan gerekli tedbirleri alacaklardır.

Madde – 14

Müsadere, zapt ve iğtinam dokunulmazlığı

1. Müsadere, zapt ve iğtinam dokunulmazlığından:

a) 12 nci veya 13 ncü maddelerde sözü edilen korumadan istifade eden kültür malları,

b) Münhasıran bu malların nakline tahsis edilmiş olan taşıtlar faydalanırlar.

2. İşbu madde, araştırma ve murakabe haklarını hiç bir suretle takyit etmez.

BÖLÜM – IV

Personel

Madde – 15

Personel:

Kültür mallarının korunması ile vazifelendirilen personele, emniyet icaplarının gerektirdiği ölçüde ve bu malların menfaati icabı saygı gösterilecektir; bunlar, hasım tarafın eline düştüğü takdirde, koruma ile mükellef bulundukları kültür malları da hasım tarafın eline geçtikten sonra dahi vazifelerini görmeğe devam edebilmelidirler.

BÖLÜM – V

Belirtici işaret

Madde – 16

Sözleşmenin işareti

1. Sözleşmenin belirtici işareti, uç tarafı sivri, çaprazlama çivit mavisi – beyaz bir armadan ibarettir. (Köşebentlerinde biri, armanın uç tarafına tatbik edilmiş çivit mavisi bir kare ile bunun üst tarafına resmedilmiş yine çivit mavisi bir üçgenden mürekkep bir arma kare ile üçgen her iki yanda birer beyaz üçgen meydana getirirler.)

2. Bu işaret tek olarak veya 17 nci maddede bildirilen şartlar altında, bir üçgen teşkil edecek şekilde üç kere tekrarlanmış olarak kullanırlar.

Madde – 17

İşaretin kullanılması

l. Üç kere tekrarlanan işaret ancak:

a) Özel koruma altında bulunan gayrimenkul kültür malları,

b) 12 nci ve 13 ncü maddelerde açıklanan şartlâra uygun olarak kültür mallarının nakliyatı,

c) Tatbik Tüzüğünde yazılı şartlara uygun olarak meydana getirilmiş sığınakları, belirtmek için kullanılabilir.

2. Tek olarak işaret ancak :

a) Özel koruma altında bulunmayan kültür mallarının,

b) Tatbikat Tüzüğü uyarınca kontrol vazifesiyle mükellef şahıslar,

c) Kültür mallarının koruması ile vazifeli personeli,

d) Tatbikat Tüzüğünde açıklanan kimlik kartlarını belirtmek için kullanılabilir.

3. Silâhlı bir çatışma, sırasında belirtici işareti, işbu maddenin evvelki fıkralarında bildirilen haller dışında ya da bu işarete benzeyen her hangi başka işareti kullanmak yasaktır.

4. Gayrimenkul bir kültür malı üzerine belirtici işareti konulabilmesi için, aynı zamanda bu binaya ilgili Yüksek Akit Tarafın yetkili makamınca resmen tarihlenmiş ve imzalanmış bir izinnamenin de asılması şarttır.

BÖLÜM – VI

Sözleşmenin tatbik sahası

Madde – 18

Sözleşmenin tatbiki

1. Barış zamanından itibaren yürürlüğe girecek olan hükümler dışında iş bu Sözleşme, ilân edilmiş bir harp veya Yüksek Akit Taraflardan ikisi veya daha fazlası arasında zuhur edecek silâhlı bir çatışma halinde, harp hali bunlardan biri veya birkaçı tarafından kabul edilmemiş dahi olsa tatbik edilecektir.

2. Sözleşme keza Yüksek Akit Taraflardan birine ait ülkenin kısmen veya tamamen işgalini tazammun eden bütün hallerde, bu işgal hiç bir askerî mukavemetle karşılanmamış dahi olsa tatbik edilecektir.

3. Şayet çatışma halinde devletlerden biri bu Sözleşmeye taraf değil ise, taraf bulunan devletlerden yine aralarındaki münasebetlerde Sözleşme ile bağlı kalacaklardır. Keza taraf olmayan devlet işbu Sözleşme hükümlerini kabul ettiğini beyan eder ve bu hükümleri tatbik ederse taraf devletler bu devlete karşı da Sözleşme hükümleri ile bağlı kalacaklardır.

Madde – 19

Milletlerarası mahiyette olmayan çatışmalar

1. Milletlerarası mahiyette olmayıp Yüksek Akit Taraflardan birinin ülkesinde silâhlı bir çatışma halinde, hasım târaflardan herbiri, bu Sözleşmenin hiç değilse kültür mallarına karşı saygılı bulunmasıyla ilgili hükümlerine riayetle mükellef olacaklardır.

2. Çatışmada hasım taraflar, özel anlaşma yoluyla işbu Sözleşmenin diğer hükümlerinden bir kısmını veya tamamını yürürlüğe koymağa gayret edeceklerdir.

3. Birleşmiş Mi1letler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı bu yolda, çatışan hasım taraflara hizmetlerini sunabilir.

4. Yukarıdaki hükümlerin tatbikı, çatışan hasım tarafların hukukî durumu üzerinde hiç bir suretle müeesir olmayacaktır.

BÖLÜM – VII

Sözleşmenin tatbiki

Madde – 20

Tatbikat tüzüğü

İşbu Sözleşmenin tatbik usulleri, Sözleşmenin bir parçasını teşkil eden Tatbikat Tüzüğünde tayin edilmiştir.

Madde – 21

Koruyucu devletler

İşbu Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğü, hasım tarafların menfaatlerini korumakla mükellef koruyucu devletlerin yardımıyla tatbik edilecektir.

Madde – 22

Ulaştırma yolu

1. Koruyucu devletler, kültür mallarının menfaati bakımından faydalı telâkki edecekleri bütün hallerde; bilhassa, işbu Sözleşmenin veya Tatbikat Tüzüğünün ihtiva ettiği hükümlerin icra veya tefsirinde hasım taraflar arasında anlaşmazlık zuhur ettiği takdirde, dostane teşebbüslerde bulunurlar.

2. Bu maksatla, koruyucu devletlerden her biri, taraflardan birinin veya Birleşnıiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürünün müracaatı üzerine ya da kendiliğinden, hasım taraflar temsilcilerinin ve bilhassa kültür mallarını koruma ile mükellef makamların muhtemelen uygun düşecek tarafsız bir memleket topraklarında toplanmalarını teklif edebilir. Hasım taraflar, kendilerine yapılacak toplantı tekliflerini müspet sonuçlandırmak zorundadırlar. Koruyucu devletler, tarafsız bir devletten seçilen veya Birleş Milletler Eğitim, Bilim ve Kütür Teçkilâtı Gene1 Müdürünce tavsiye olunan bir şahsiyetin bu toplantıya başkanlık etmek üzere davetini hasım tarafların tasvibine sunar.

Madde – 23

Unesco’nun yardımı

1. Yüksek Akit Taraflar, kendi kültür mallarını korunmasını teşkilâtlandırmak veya işbu Sözleşme ve Tüzüğün tatbikatından doğacak herhangi başka bir meseleyi halletmek üzere Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtından teknik yardım talep edebilirler. Teşkilât, programının ve imkânların çerçevesi içinde bu yardımı yapar.

2. Teşkilât bu konuda Yüksek Akit Taraflara kendiliğinden tekliflerde bulunmak yetkisine sahiptir.

Madde – 24

Özel anlaşmalar

l. Yüksek Akit Taraflar, ayrıca halletmeyi faydalı mütalâa ettikleri her meselede özel anlaşmalar aktedebilirler.

2. Bu Sözleşmenin kültür malları ve bunlara tahsis edilmiş memurlara sağladığı himayeyi azaltacak mahiyette hiç bir özel anlaşma yapılamaz.

Madde – 25

Sözleşmenin yayılması

Yüksek Akit Taraflar, barış ve silâhlı çatışma zamanında işbu Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğü metinlerinin kendi memleketinde mümkün olan en geniş çevrelere yayılmasını temin ile mükelleftirler, Bilhassa bu metinleri, esasları bütün milletçe ve bahusus silahlı kuvvetler ve kültür mallarının korunmasına memur vazifelilerce anlaşılacak surette askerî ve mümkünse sivil eğitim programlarına almayı da taahhüt ederler.

Madde – 26

Tercüme ve raporlar

l. Yüksek Akit Taraflar, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü vasıtası ile işbu Sözleşmenin ve Tatbikat Tüzüğünün resmî tercümelerini birbirine bildirirler.

2. Bundan başka, en az dört yılda bir defa bu Sözleşme ile Tüzüğünün tatbikıyla ilgili olarak kendi idari makamlarınca alınmış, hazırlanmakta olan veya alınması düşünülen tedbirlere müteallik bildirilmesini faydalı bulacakları bilgileri havi bir raporu Genel Müdürüne gönderir.

Madde – 27

Toplantılar

1. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü, İcra Konseyi’nin tasvibi ile Yüksek Akit Taraflar temsilcilerini toplantılara çağırabilir. Genel Müdür, Yüksek Akit Taraflardan en az beşte birinin talebi üzerine bu çağırmayı yapmakla, mükelleftir.

2. Toplantının, işbu Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğünün tevdi ettiği diğer vazifelerine hâlel gelmemek şartıyla, bu Sözleşme ile Tatbikat tüzüğünün tatbikıyla ilgili meseleleri incelemek ve bu konuda tavsiyelerde bulunmak görevleri vardır.

3. Toplantı, Yüksek Akit Tarafların ekseriyeti temsil edilmiş olduğu takdirde ve 39 ncu madde uyarınca Sözleşme ile Tatbikat Tüzüğünün yeniden gözden geçirebilirler.

Madde – 28

Cezalar

Yüksek Akit Taraflar işbu Sözleşmeyi ihlâl eden veya bu yolda bir emir veren kimsenin, hangi milletten olursa olsun, araştırılarak ceza hukuk ve disiplin cezaIarına çaptırılmaları için kendi ceza hukuku sistemleri çerçevesi içinde gereken bütün tedbirler almayı taahhüt ederler.

SON HÜKÜMLER

Madde – 29

Dilekler

l. İşbu Sözleşme, İngilizce, İspanyolca, Fransızca ve Rusça olarak tespit edilmiş olup her dört metin de aynı derecede muteberdir.

2. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı, Genel Konferansının diğer resmî dillerine de tercümeler yaptırılacaktır.

Madde – 30

İmza

İşbu Sözleşme 14 Mayıs 1954 tarihini taşıyacak ve 21 Nisan-14 Mayıs 1954 tarihleri arasında La Haye’de toplanmış olan Konferansa davet edilmiş bulunan bütün devletlerin imzalarına 31 Aralık 1954 tarihine kadar açık tutulacaktır.

Madde – 31

Tasdik

l. İşbu Sözleşme, imza eden devletlerin anayasa usullerine uygun olarak tasdiklerine sunulacaktır.

2. Tasdik belgeleri Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevdi olunacaktır,

Madde – 32

Katılma

Yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren işbu Sözleşme, 30 ncu maddede zikredilen ve bu Sözleşmeden imzası bulunmayan bütün devletlerin ve keza Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı İcra Konseyince iştirake davet edilen herhangi başka bir devletin katılmasına açık bulunacaktır.

Madde – 33

Yürürlüğe girme

1. İşbu Sözleşme, beş tasdik belgesinin tevdi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girer.

2. Müteakiben her Yüksek Akıd Taraf için yürürlüğe girme; bu âkidin tasdik belgesini tevdi tarihinden itibaren üç ay sonradır.

3. 18 ve 19 ncu maddelerde yazılı durumlar, hasım taraflarca muhasematın veya işgalin başlamasından evvel veya sonra tevdi olunacak tasdik ve katılma belgelerine hemen yürürlük hükmünü verirler. Bu hallerde Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü, 38 nci maddede yazılı tebligatı, en süratli yoldan yapar.

Madde – 34

Sözleşme hükümlerinin fiilen tatbik mevkiine konulması

1. Yürürlüğe girmesi tarihinde Sözleşmeye taraf devletler, kendilerine ait olan hususlarda Sözleşmenin altı ay zarfında fiilen tatbik mevkiine konulması için gereken bütün tedbirleri alacaklardır.

2. Bu müddet, tasdik veya katılma belgesini işbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden sonra tevdi edecek bütün devletler için, tasdik veya katılma belgelerini tevdi tarihinden başlamak üzere altı ay olacaktır.

Madde – 35

Sözleşmenin ülke bakımından şumülü

Her Yüksek Akit Taraf, Sözleşmeyi tasdik veya buna katılma sırasında ya da bundan sonraki herhangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevcih olunacak bir tebliğ ile işbu Sözleşmenin, milletlerarası münasebetleri idare ettiği ülkelerin tamamına veya yalnız bir kısmına şâmil olacağını bildirebilirler. Bu tebliğ, alınmasından itibaren üç ay sonra hükümlülük kazanır.

Madde – 36

Sözleşmenin önceki Sözleşmelerle münasebeti

1. Kara harplerine mahsus kanunlarla teamülleri (IV) ve harp haIindeki deniz kuvvetleri bombardımanları (IX) ile ilgili gerek 29 Temmuz 1899, gerekse 18 Ekim 1907 tarihli La Haye Sözleşmeleri ile bağlı olup işbu Sözleşmeye taraf bulunan devletler arasındaki münasebetlerde işbu Sözleşme, yukarıda bildirilen (X) sayılı Sözleşme ile keza (IV) sayılı Sözleşme bağlı tüzük hükümlerini tamamlar ve (IX) sıayılı Sözleşmenin 5 nci maddesinde açıklanan işaret yerine işbu Sözleşmenin 16 ncı mâddesinde sözü edilen belirtici işareti – bu işaretin kullanılmasına Sözleşme ve Tatbikat Tüzüğünde yazılı bütün hallerde muteber olmak üzere – ikame eder.

Madde – 37

Sona erdirme

l. Yüksek Âkit Taraflardan, her biri, kendi adına veya milletlerarası nıünasebetlerini idare ettiği ülke adına işbu Sözleşmeyi sona erdirebilir.

2. Sona erdirme, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevdi olunacak yazılı bir belge ile bildirilir.

3. Sona erdirme, buna dair belgenin alınması tarihinden bir yıl sonra muteber olur. Ancak bu bir yılın hitamı sırasında sona erdiren taraf silâhlı bir çatışmaya girmiş bulunuyorsa, sona erdirme hükmü, çatışma sonuna ve herhalde kültür mallarının ülkesine iadesi muameleleri tamamlayıncaya kadar durur.

Madde – 38

Tebliğler

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürü, gerek 30 ve 32 nci maddelerde gösterilmiş devletleri gerekse Birleşmiş Milletler Teşkilâtını her türlü tasdik, satılma veya 31, 32 ve 39 ncu maddelerde yazılı kabul belgelerinin kendisine tevdiinden, keza 35, 37 ve 39 ncu maddelerde yazılı bildirme ve sona erdirmelerinden haberdar eder.

Madde – 39

Sözleşmenin ve Tatbik Tüzüğünün yeniden gözden geçirilmesi

1. Yüksek Akit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme ile Tatbik Tüzüğüne dair tadilât teklifinde bulunabilir. Bu suretle yapılacak tadilât teklifi, Birleşmiş Milletler Eğitim” Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne bildirilir. Genel Müdür de muaddel metinleri Yüksek Akit Taraflara göndererek kendilerinden:

a) Bir konferans toplanarak teklif olunan tadillerin tetkikinı arzu edip etmediklerinin,

b) Veya teklif edilen tadilâtı, konferans toplanmasına lüzum kalmadan kabul etmek fikrinde olup olmadıklarının,

c) Ya da konferans toplanmasına hacet olmaksızın tadil tekliflerini reddetmeyi düşünüp düşünmediklerinin dört ay zarfında bildirilmelerini ister.

2. Genel Müdür, bu maddenin birinci fıkrasiyle ilgili olarak alacağı cevapları bütün Yüksek Akit Taraflara bildirir.

3. Bütün Yüksek Akit Taraflar, işbu maddenin birinci fıkrasının (b) şıkkına uygun olarak gösterilen müddet zarfında görüşlerini Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne açıkladıkları ve teklif olunan tadilâtı bir konferans toplanmasına lüzum olmaksızın kabul fikrinde bulunduklarını bildirdikleri takdirde, Genel Müdür, 38 nci madde uyarınca bu karara dair tebligatı yapar. Tadil, işbu tebligat tarihinden 90 gün sonra bütün Yüksek Akit Taraflar hakkında muteber olur.

4. Genel Müdür, Yüksek Akit Tarafların üçte birinden, fazlasınca talep vâki olduğu takdirde, tadilât tekliflerinin incelenmesi için Yüksek Akit Tarafları konferansa çağırır.

5. Bundan evvelki fıkrada bildirilen usule tabi olmak üzere Sözleşmede veya Tatbikat Tüzüğünde yapılacak tadiller; Yüksek Akit Tarafların konferansta hazır bulunacak temsilcilerince ittifakla ve keza Yüksek Akit Tarafların her biri tarafından ayrı ayrı kabu1 edilmedikçe yürürlüğe giremez.

6. Dördüncü ve beşinci fıkralarda gösterilen konferansta karar altına alınmış Sözleşme ve Tatbik Tüzüğü tadillerinin Yüksek Akit Taraflarca kabulü, bu yolda resmî bir belgenin Birleşmiş Milletler Eğitim; Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürüne tevdii suretiyle yapılır.

7. İşbu Sözleşmeye ve Tatbik Tüzüğüne ait tadillerin yürürlüğe girmesinden sonra, işbu Sözleşme ve Tatbik Tüzüğünün yalnız bu suretle tadile uğrayan metni tasdike veya katılmayâ açık bulunacaktır.

Madde – 40

Tescil

Birleşmiş Millettler şart’ının 102 nci maddesi gereğince işbu Sözleşme, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilâtı Genel Müdürünün müracaatı üzerine Birleşmiş Milletler Sekreterliğince tescil olunacaktır.

İşbu Sözleşme aşağıda imzaları bulunan yetkililer tarafından imzalanmıştır.

La Haye’de 14 Mayıs 1954 tarihinde bir tek nüsha halinde hazırlanmış olup işbu nüsha Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı arşivlerinde muhafaza edilecek ve aslına uygun musaddak örnekleri 30 ve 32 nci maddelerde gösterilen bütün devletlerle Birleşmiş Milletler Teşkilâtına tevdi olunacaktır.

İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi

0

İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi(European Agreement on Mutual Assistance in the matter of Special Medical Treatments and Climatic Facilities – Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Andlaşması) 14 Mayıs 1962 tarihinde Strazburg’da imzalanmıştır.

Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Antlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun, Millet Meclisi Sağlık ve Sosyal Yardım ve Dışişleri Komisyonları ile Cumhuriyet Senatosu Sosyal İşler, Dışişleri ve Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından görüşüldükten sonra 30 Nisan 1964 tarihinde TBMM’de kabul edilerek 11 Mayıs 1964 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

İklimsel Özel Vasıtalar ve Tıbbi Tedavi Konularında Karşılıklı Yardıma Dair Avrupa Sözleşmesi

ÖZEL TIBBİ TEDAVİ VE TERMO – KLİMATİK KAYNAKLAR ALANINDA KARŞILIKLI YARDIMLAŞMAYA DAİR AVRUPA ANDLAŞMASI

Bu Antlaşmayı imza eden Avrupa Konseyi üyesi devletler hükümetleri, Konseyin gayesinin üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek olduğu ve bu gayeye tıbbi konularda karşılıklı yardımlaşma tedbirlerinin kabulü ile de ulaşılabileceğini göz önünde tutarak;

Bir tıbbi yardım sisteminden faydalanmakta oldukları halde uygun tedaviyi ikamet ettikleri memleketlerde bulamıyan kimselere, diğer memleketlerde mevcut özel tedavi ve termo – klimatik kaynaklardan istifadeyi mümkün kılmak arzusu ile;

Böyle bir karşılıklı yardımlaşmanın Avrupa fikrini ve dayanışmasını kuvvetlendireceğini göz önünde bulundurarak;
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

Madde — 1.

İşbu Antlaşmanın hükümleri Âkid Taraflardan birinin topraklarında mukim olan ve aşağıda yazılı mecburi veya ihtiyari tıbbi yardım sistemlerinden birinden faydalanabilenler hakkında uygulanır :

a) Kamu memurları veya memur statüsündekiler için özel rejimler ile işverenin temine mecbur olduğu tıbbi yardıma dair rejimler de dâhil olmak üzere, genel veya özel, prim ödemeli veya ödemesiz sosyal emniyet rejimleri, yahut;
b) Sosyal ve tıbbi yardım rejimleri, yahut;
c) Harbden veya harb neticelerinden mağdur olanlara yardım sistemleri.

Madde — 2.

Âkid Taraflardan her biri, durumları 1 nci maddede derpiş edilen her şahsın, bağlı bulunduğu kurumun verdiği belgeye göre, muhtaç olduğu ve ikamet ettiği Âkid Taraf topraklarında sağlanamayacağı anlaşılan tıbbi tedavinin sağlanabilmesi için topraklarında bulunan ve gerekli tedaviyi sağlamak-imkânlarına sahip tıbbi kurum veya termo- klimatik merkezlere kabul edilmesini temine çalışacaktır.

Madde-3

1. Her Âkıd Taraf kendi memleketinde bu Andlaşmanın hükümlerini yerine getirmeye yetkili makam veya makamları tâyin eder.

2. Her yetkili makam, lüzumu halinde, diğer Âkıd Taraflardan bir veya birkaçının yetkili makam veya makamları ile bu Andlaşma hükümlerinin uygulama şeklini tesbit eden idari andlaşmalar yapabilir.

3. Her Âkıd Taraf tâyin ettiği yetkili makam veya makamların isim ve adreslerini Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirir. Genel Sekreter bu bilgiyi Avrupa Konseyinin diğer üyelerine ve bu Andlaşmaya katılan Devletlerin Hükümetlerine tebliğ eder.

Madde — 4

1. Her yetkili makam bu Andlaşmanın hükümlerinin yerine getirilebilmesi için bir veya birkaç teşekkülü diğer Âkıd Taraflar yetkili makamları tarafından tâyin edilen teşekkül veya teşekküller ile irtibat sağlamak üzere görevlendirebilir.

2. Âkıd Taraflardan ikisinin veya daha fazlasının irtibat teşekkülleri, işbu anlaşma hükümlerinin yerine getirilmesinde lüzumlu formalitelerin tamamlanması için tek tip formülerler tesbit etmek üzere işbirliği yapabilir.

3. Her yetkili makam bu maddenin birinci fıkrasına uygun olarak tâyin olunan irtibat teşekkül veya teşekküllerinin isim ve adreslerini diğer Âkıd Taraflar yetkili makamlarına bildirir.

4. Âkıd Taraflardan birinin yetkili makam veya makamları bu maddenin birinci fıkrasında zlkrolunan irtibat teşekkülünü tâyin etmiyecek olursa, bu Andlaşmanın 4 ncü maddesinin 2 nci fıkrasında ve 5 ilâ 7 nci maddeleri hükümlerine göre irtibat teşekküllerine düşen görevleri bu yetkili makam veya makamlar deruhte eder.

Madde — 5

İkinci maddede zikredilen tedavi imkânların dan faydalanmak üzere yapılan müracaatlar, durumları 1 nci maddede derpiş olunan şahısların bağlı bulundukları irtibat teşekkülü tarafından yapılır. Her vaka için işbu makam kontrol ve takdir hakkına sahiptir. Müracaat sahibinin gönderilmesi tedavinin yapılacağı memleketin irtibat teşekkülünün kabulüne bağlıdır; bu irtibat teşekkülü, şahsın bağlı bulunduğu irtibat teşekkülünün isteği üzerine, 6 ncı maddenin 2nci fıkrasının 2nci bendinde zikredilen masrafların tahminî yekûnuna ait lüzumlu bilgiyi verir. Her vaka
irtibat teşekkülleri arasında müştereken tâyin edilecek özel nizamlara bağlanabilir.

Madde — 6

1) 2 nci maddede zikredilen tıbbi tedavilerden doğan bütün masraflarla, seyahat masrafları ve hastanın bağlı olduğu teşekkül tarafından müsaade edilmesi şartıyla veya acil hallerde bu tedavi veya bu tedavi maksadıyla yapılan seyahat sırasında vuku bulan hastalık, kaza veya tıbbi yardım gerektiren her hangi bir hal dolayısiyle ihtiyar olunan masraflar, hastanın bağlı olduğu teşekkül tarafından işbu maddenin aşağıdaki fıkralardan derpiş edilen kaidelere göre ödenir.

2) Kendi nizamları bunu derpiş ettiği ölçüde, seyahat masrafları bu teşekkül tarafından doğrudan doğruya hastaya ödenir. Diğer masraflar ise ilgili irtibat teşekkülleri vasıtasiyle tedaviyi sağlıyan tıbbi müesseselere, fermo” – “klimatik merkezlere Veya müdavi doktorlara veyahut tıbbi bakım dolayısiyle tazminata hak kazanan her hangi diğer müessese veya şahıslara aynen ödenir.

3) Âkıd Taraflardan iki veya daha fazlasının irtibat teşekkülleri, aralarında anlaşarak yakardaki fıkranın 2 nci bendine uygun olarak .ödenmesi icabeden miktarların tâyini için bâzı esaslar tesbit edebilirler. Tedavisi bahis konusu olan şahsın bağlı bulunduğu teşekküle, tedavinin yapıldığı yerde tekabül eden yetkili teşekküle bağlı kimselere tatbik edilenden daha yüksek tarifeler ödenmesi nazarı itibara alınmaz. Mamafih, ilgili irtibat teşekkülleri, bâzı özel haller bunu gerektirdiği takdirde bu prensibe istisnalar derpiş edilmesi hususunda anlaşabilirler.

4) Hastanın bağlı olduğu teşekkül, bu teşekkülce uygulanan millî mevzuat gereğince hastanın ödemesi gereken masraf payını, lüzumu halinde, hastadan alır.

Madde — 7

1 nci maddeye giren bir kimsenin topraklarında mukim olduğu Âkıd Taraf mevzuatına göre
kendisi veya ailesi efradı için hakkı olan yardımlar yapılmaya devam olunur. Kendisinin hak
kazandığı nakdî yardımlar ona irtibat teşekkülleri tarafından müştereken tesbit edilen usullere
uygun olarak ödenebilir.

Madde — 8

Bu Andlaşmanm hükümleri, durumu 1 nci maddeye uygun kimselere daha müsait tedavi imkânları sağlayabilecek olan ve yürürlükte bulunan veya yürürlüğe girecek olan millî mevzuatın,
iki veya çok taraflı andlaşma ve sözleşmelerin, Andlaşma veya Avrupa İktisadi Birliği nizamları hükümlerini haleldar etmez.

Madde —- 9

Âkıd Taraflardan her biri bu Andlaşmamn imzası veya onaylama, tasvip veya katılma belgesinin tevdii sırasında birinci maddede zikrolunan tıbbi yardım sistemlerinden istifade eden kendi
topraklarında mukim şahısları bu Andlaşmamn hükümlerinin dışında tuttuğunu beyan edebilir.

Madde —10

Bu Andlaşma
a) Onaylama veya tasvip ihtirazi kaydı olmadan imza, veya
b) Onaylamanın veya tasvibin takibedeceği onaylama veya tasvip kaydiyle imza edilmek suretiyle …
Bu Andlaşmaya taraf olabilmek üzere Avrupa Konseyi üyelerinin imzasına açıktır. Onaylama
ve tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilecektir.

Madde —11

Bü Andlaşma Konseyin üç üyesinin 10 ncu madde hükümlerine uygun olarak anlaşmayı onaylama veya tasvip kaydı olmadan imzalamalarından veya onayladıkları veya tasvibettikleri tarihten bir ay sonra yürürlüğe girer.

Onaylama veya tasvip kaydı olmadan Andlaşmayı bilâhara imzalıyacak veya onaylıyacak veya tasvibedecek her üye için Andlaşma, imza veya onaylama veya tasvip belgesinin tevdii tarihinden bir ay sonra yürürlüğe girer.

Madde — 12

işbu Antlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Avrupa Konseyine üye olmayan her Devleti Antlaşmaya katılmaya davet edebilir. Katılma, katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdii tarihinden bir ay sonra yürürlüğe girer.

Madde —13

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri,

(a) Bu Antlaşmanın yürürlüğe giriş tarihini, anlaşmayı onaylama veya tasvip kaydı olmadan imzalayan veya onaylayan veya tasvibe den üyelerin isimlerini;
(b) 12 nci madde hükümleri gereğince yapılan her katılma belgesi tevdiini,
(c) 9 ncu madde hükümleri gereğince yapılan her beyanı;
(d) 14 ncü madde hükümleri gereğince alman her tebliği ve bu tebliğin yürürlüğe gireceği tarihi;
Konsey üyelerine ve katılan devletlere bildirir.

Madde —14

Bu Andlaşma süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

Her Âkıd Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bu hususta bir yıl önceden haber vermek suretiyle kendisiyle ilgili olarak Andlaşmanın uygulanmasına son verebilir.

Keyfiyeti tasdiken hükümet tarafından bu hususta tam yetkili kılman aşağıda imzaları bulunman] ar bu Andlaşmayı imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi arşivlerine konacak olan bu Andlaşma, Fransızca ve İngilizce olarak, her iki
metin aynı derecede muteber olmak üzere tek nüsha halinde Strazburg’da 14 Mayıs 1962 tarihinde tanzim edilmiştir.

Genel Sekreter bu Andlaşmayı imzalıyan veya Andlaşmaya katılan bütün hükümetlere Andlaşmanın aslına uygun onaylanmış örnekler gönderecektir.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af

0

Cumhuriyetin ilanının 50. yılı nedeniyle çıkarılan genel af 15 Mayıs 1974 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiştir.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af
MADDE 1

7 . 2 . 1974 tarihine kadar işlenmiş suçlardan:

A) Kanunların suçu tespit eden asıl maddesinde, üst sınırı (12) yılı geçmeyen hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile yahut yalnız veya birlikte olarak para cezasıyle cezalandırdığı veya müsadereyi yahut bir meslek veya sanatın yapılmamasını veyahut bu cezalardan birini veya birkaçını gerektiren fiiller hakkında takibat yapılmaz.

B) (12) yıl veya daha az hürriyeti bağlayıcı bir cezaya yahut bu miktarı aşmayan hürriyeti bağlayıcı bir ceza ile birlikte veya müstakillen hükmedilmiş para cezasına mahkûm olanlar veyahut mahkemelerden başka mercilerce haklarında para cezası tayin edilenler; «9 ncu madde hükmü saklı kalmak şartıyle» fer’i ve mütemmim cezalarıyle ceza mahkûmiyetlerinin sonuçlarım da kapsamak üzere affedilmişlerdir.

C). Müstakillen (12) yıldan fazla hürriyeti bağlayacı bir cezaya veya bununla birlikte para cezasına mahkûm edilenlerin hürriyeti bağlayıcı cezalarının (12) yılı ve para cezalarının tamamı affedilmiştir.

D) Türk Ceza Kanunu ile diğer kanunlarda yazıh suçlardan dolayı ölüm cezasına mahkûm edilenlerin bu cezaları (30) yıl ağır hapse, müebbet ağır hapse mahkûm edilenlerin cezaları da (24) yıi ağır hapse çevrilmiştir.

E) Yüksek Adalet Divanı tarafından mahkûm edilmiş olanların 78 sayılı, 218 sayılı ve 780 sayılı af kanunları ile; Anayasanın 97 nci maddesi uyarınca cezaları kısmen veya tamamen affedilenlerle; bu afların dışında kalanların aslî ve fer’i cezaları dayandıkları kanun hükümleri ayırdedilmeksizin bütün neticeleriyle birlikte ortadan kaldırılmıştır.

MADDE 2

7 . 2 . 1974 tarihine kadar işlenmiş:

A) Türk Ceza Kanununun 127, 128, 129, 131, 132,133 ncü maddelerinde, 135 nci maddesinin ikinci bendinde, 136, 137, 138, 139 ncu maddelerinde; 146 nci maddesinin üçüncü fıkrasında, 148 nci maddesinde, 149 ncu maddesinin üçüncü fıkrasında; 150, 152, 156, 157, 168, 171, 172 ve 384 ncü maddeleriyle; Askerî Ceza Kanununun 55, 56 ve 59 ncu maddelerinde yazılı suçlardan dolayı 5 yıl veya daha az bir süre ile mahkûm olanların cezaları; fer’i ve mütemmim cezaları ile ceza mahkûmiyetlerinin sonuçlarını da kapsamak üzere affedilmiştir.

Yukarıda yazılı suçlardan dolayı beş yıldan fazla süre ile mahkum edilenlerin hürriyeti bağlayıcı cezaları­nın beş yılı ve para cezalarının tamamı affedilmiştir.

B) Türk Ceza Kanununun 202, 203, 205, 206, 207, 208, 209, 210, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219, 403 ncü maddeleriyle 404 ncü maddesinin 1 nci bendinde; ve 406, 407, 414/1, 415, 416/2 – 3, 491, 492, 493, 495, 496, 497, 498, 499, 500, 503 ve 510 ucu maddeleriyle; Askerî Ceza Kanununun 131 ve 132 nci maddelerinde gösterilen suçları işleyenler hakkında; ilgili maddede öngörülen Devlet zararı önceden ödenmek; tazminat hü­kümleri ise saklı kalmak şartiyle bu maddenin (A) bendi hükmü uygulanır.

C) Türk Ceza Kanununun, yukarıdaki (B) bendinde gösterilen maddelerine atıf yapan Askerî Ceza Kanununun 135 ve 152 nci maddelerinde yazıh fililer hakkında da bu madde hükümleri uygulanır.

Cumhuriyetin İlanının 50. Yılı Nedeniyle Çıkarılan Genel Af Kanununun devamını PDF olarak okuyabilirsiniz

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Henri La Fontaine

0
Henri La Fontaine

Belçikalı hukuk adamı Henri La Fontaine 22 Nisan 1854te Brüksel’de dünyaya geldi. Université Libre de Bruxelles‘de hukuk eğitimi aldı. 1877’de baroya kabul edildi. Uluslararası hukuk üzerine yoğunlaştı ve bu alanda uluslararası bir otorite olarak ün kazandı.

1890’da kız kardeşi ile birlikte Belçika Kadın Hakları Birliği’ni kurdu. 1893’te Brüksel Özgür Üniversitesi’nde uluslararası hukuk profesörü oldu ve iki yıl sonra Sosyalist Parti üyesi olarak Belçika Senatosu’na seçildi.

1882’de kurulan Uluslararası Barış Bürosu’nun Büro’nun 1899 ve 1907 Lahey Barış Konferanslarını gerçekleştirme çabalarında etkili oldu. 1907’den 1943’teki ölümüne kadar Büro’nun başkanlığını yaptı 1919’dan 1932’ye kadar Senato başkan yardımcısı olarak görev yaptı.

Dünya okulu ve üniversitesi ile bir dünya parlamentosu gibi örgütler kurulmasını önerdi. Uluslararası konularda dünyanın her yanından belgeler toplayan bir enstitü kurdu.  Amacı insanlık için “entelektüel bir parlamento” yaratmaktı.

1913 yılında, barışın uluslararası örgütlenmesine katkılarından Nobel Barış Ödülüne layık görüldü ve ödülü kazanan alan ilk sosyalist oldu. Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde Avrupa’daki barış hareketinin etkili lideriydi.

1919’da Paris Barış Konferansına, 1920’de Milletler Cemiyeti toplantısına Belçika delegesi olarak katıldı. Bu dönemlerde dünya barışı için yoğun çaba gösterdi. Enternasyonalizmin güçlü bir savunucusuydu. Henri La Fontaine bir mason olarak  Brüksel’deki Les Amis Philanthropes locasının bir üyesiydi.

14 Mayıs 1943’te Brüksel’de yaşamını yitirdi. Çok sayıda hukuk kitabının yazarıdır.

İsrail Bağımsızlık Bildirgesi

0

İsrail Bağımsızlık Bildirgesi, 14 Mayıs 1948 tarihinde açıklanmıştır. İngiliz Mandasının sonlandığı günde, yeni bağımsız İsrail devleti resmi olarak ilan edilmiştir. Bildirgeyi hukukçu David Ben-Gurion okumuş ve yeni ülkenin ilk başbakanı olmuştur.

İsrail Bağımsızlık Bildirgesi

İsrail Devleti’nin Kuruluşu Bildirgesi Eretz-İsrail Yahudi halkının doğum yeridir. Burada ruhani, dini ve siyasi kimlikleri biçimlenmişti. Burada ilk kez devlet olmaklıklarını aldılar, ulusal ve evrensel öneme sahip kültürel değerler yarattılar ve dünyaya ölümsüz Kitapların Kitabını kazandırdılar. Zorla topraklarından sürgüne yollandıktan sonra, insanlar bununla dağılımları süresince inançlarını korudular ve buraya geri dönüşleri için ve burada siyasi özgürlüklerini tekrar kurmak için hiçbir zaman dua ve umut etmeyi bırakmadılar. Bu tarihi ve geleneksel bağlılıkla harekete geçen Yahudiler antik anavatanlarında tekrar hayatlarını kurmak için her yeni nesilde mücadele ettiler. Geçtiğimiz on yıllarda yığınlar halinde geldiler. Öncüler, Ma’apilim ve savunucular, çölleri verimleştirdiler, İbranice dilini canlandırdılar, köyler ve kasabalar kurdular, ve kendi ekonomisini ve kültürünü kontrol eden, barışı seven; ancak kendini savunmayı bilen, ilerlemenin nimetlerini tüm ülke halkına getiren ve bağımsız bir milliyete doğru ilerleyen bir başarılı bir topluluk oluşturdular.

5657 yılında (1897), Yahudi devletinin ruhani lideri çağrısında, Theodor Herzl, ilk Siyonist Kongresi toplandı ve Yahudi halkının kendi ülkelerinde ulusal yeniden doğuş hakkını ilan etti. Bu hak 2 Kasım 1917 tarihli Balfour Deklerasyonunda tanındı ve Milletler Cemiyeti’nin, belirgin şekilde, Yahudi halkı ve Eretz-İsrail arasındaki tarihi bağlantıya ve Yahudi halkının kendi milli evini tekrar inşa etme hakkına uluslararası tasdik veren Mandasında tekrar doğrulandı.

Yahudi halkının yakın zamanlarda yaşadığı facialar ve Avrupa’daki milyonlarca Yahudi’nin katliamı, evsizlik meselesini çözmenin aciliyetini gösteren başka açık bir kanıttı; bu Eretz-İsrail’de anavatanın kapılarını her bir Yahudi’ye açacak ve Yahudi halkına milletlerarası nezaketi üyesinin saygınlık statüsünü verecek Yahudi devletini tekrar kurarak gerçekleşecektir.

Zorluklardan, kısıtlamalardan ve tehlikelerden yılmayan Avrupa’daki Nazilerin Yahudi Soykırımı’ndan kurtulanlar ve ayrıca dünyanın diğer yerlerinden gelen Yahudiler Eretz-İsrail’e göç etmeye devam ettiler ve kendi ulusal anavatanlarında saygınlık, özgürlük ve dürüst çalışma hayatı haklarını aramayı asla bırakmadılar.

İkinci Dünya Savaşı’nda, bu ülkenin Yahudi nüfusu özgürlük ve barış seven ülkelerin Nazi güçlerinin kötülüklerine karşı mücadelesine tam katkıda bulundular, ve askerlerinin kanıyla ve savaş çabasıyla Birleşmiş Milletleri kuran kişiler arasında tanınma hakkını kazandılar.

29 Kasım 1947’de, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Eretz-İsrail’de bir Yahudi devletinin kurulması çağrısında bulunan bir çözüm sundu; Genel Kurul, Eretz-İsrail sakinlerinin bu çözümün uygulanması için kendilerine düşenlerle ilgili gerekli adımları atmalarını istiyordu. Birleşmiş Milletlerin bu Yahudi halkının kendi ülkelerini kurma hakkını tanıması değiştirilemez. Bu hak Yahudi halkının, tüm diğer ülkelerde olduğu gibi, kendi bağımsız ülkelerinde kendi kaderlerinin efendileri olmalarıyla ilgili doğal hakkıdır.

Buna uygun olarak bizler, Bireylerin Konseyi üyeleri, Eretz-İsrail’in Yahudi topluluğunun ve Siyonist hareketinin temsilcileri, burada Erezt-İsrail üzerindeki İngiliz Mandasının sonlandığı bugünde, kendi doğal ve tarihi hakkımızın vasıtasıyla ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çözümünün gücüne dayanarak, bu vesileyle İsrail Devleti olarak bilinecek Eretz-İsrail’de bir Yahudi devletinin kurulmasını beyan ediyoruz. Mandanın sonlandığı andan itibaren, bu akşam, Sebt günü arifesi, 6 Iyar 5708 (15 Mayıs 1948) seçili Kurucu Meclis tarafından en geç 1 Ekim 1948’e kadar kabul edilecek anayasaya uygun olarak devletin seçilmiş, düzenli otoritelerinin kurulmasına kadar, “İsrail” olarak adlandırılacak Yahudi Devleti’nde Bireyler Konseyi geçici Devlet Konseyi olarak hareket edecek ve yürütme organı, Bireylerin Yönetimi, devletin Geçici Hükümeti olacaktır.

İsrail Devleti, Yahudi göçüne ve sürgündekilerin toplanmasına açık olacaktır; ülkenin kalkınmasını tüm bireylerinin yararına olacak şekilde teşvik edecektir; İsrail’in Peygamberlerinin öngördüğü gibi özgürlüğe, adalete ve barışa dayanacaktır; din, ırk ve cinsiyet ayrımı olmadan tüm vatandaşlarının sosyal ve siyasi haklarında eşitliği garanti edecektir; din, vicdan, dil, eğitim ve kültür özgürlüğü sağlayacaktır; tüm dinlerin Kutsal Yerlerini koruyacaktır; ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin ilkelerine bağlı olacaktır.

İsrail Devleti, 29 Kasım 1947 Genel Kurul çözümünün uygulanması için Birleşmiş Milletlerin tüm örgütleriyle ve üyeleriyle işbirliği yapmaya hazırdır ve Eretz-İsrail’in tümünde ekonomik birliği kurmak için gerekli adımları atacaktır.

Birleşmiş Milletlere ülkesini kurmakta ve İsrail Devleti’nin milletlerarası nezakete kabul edilmesini sağlamakta Yahudi halkına yardımcı olması çağrısında bulunuyoruz. Aylardır bize yönelik yapılan saldırılar esnasında İsrail Devleti’nin Arap sakinlerine barışı koruma ve tam ve eşit vatandaşlık ve tüm bölgesel ve kalıcı kurumlarında gereken temsil temelinde ülkenin inşa edilmesine katılmaları çağrısında bulunuyoruz.

Tüm komşu ülkelerimize ve vatandaşlarına barış ve iyi komşuculuk teklifiyle elimizi uzatıyoruz ve kendi ülkelerine yerleşmiş bağımsız Yahudi halkıyla işbirliği ve ortak yardım bağları oluşturma çağrında bulunuyoruz.

İsrail Devleti, Orta Doğu’nun tamamının kalkınması için üzerine düşeni gerçekleştirmeye hazırdır. Diasporadaki Yahudi halkına, Eretz-İsrail’deki Yahudilere göç ve inşa etme görevlerinde yardım etmeleri ve çok eski bir hayali gerçekleştirmede İsrail’in kurtarılmasında karşılaşılacak zorluklarda destek çıkmaları çağrısında bulunuyoruz. Tanrı’ya güvenerek, anavatan toprağında, Tel Aviv şehrinde, bu Sebt Günü arefesinde, 5 Iyar 5708 (14 Mayıs 1948) tarihinde Devlet Geçici Konseyi’nin bu oturumunda bu beyannameye imzalarımızı atıyoruz.

Geçici İsrail Hükümeti

Resmi Gazete : 1 Numara; Tel Aviv, 5 Iyar 5708, 14.5.1948 Sayfa 1
David Ben-Gurion
Daniel Auster Mordekhai Bentov Yitzchak Ben Zvi Eliyahu Berligne Fritz Bernstein Haham Kurt Altın Meir Grabovsky Yitzchak Gruenbaum Dr. Abraham Granovsky Eliyahu Dobkin Meir Wilner-Kovner Zerach Wahrhaftig Herzuria Vardi Rachel Cohen Haham Kalman Kahana Saadia Kobashi Haham Yitzirchak Meir Levin Levin Meirchak Meir Nachum Nir Zvi Segal Rabbi Yehuda Leib Hacohen Balıkçı David Zvi Pinkas Aharon Zisling Moshe Kolodny Eliezer Kaplan Abraham Katznelson Felix Rosenblueth David Remez Berl Repetur Mordekhai Shattner Ben Zion Sternberg Bekhor Shitreet Moshe Shapira Moshe Shertok

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı

0
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 14 Mayıs 1981 tarihli 68. toplantısında kabul edilmiş ve konsey üyesi ülkelere dönük olarak ilan edilmiştir. 

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı

Bakanlar Komitesi,

Avrupa  İnsan  Hakları  Sözleşmesi  6.  maddesi  ile  güvence  altına  alınan  adalete başvuru ve adil yargılama hakkının demokratik toplumun temel bir niteliği olduğunu göz önüne alarak;

Yargılama  usulünün  ekseriya  girift,  zaman  alıcı  ve  pahalı  olması  karşısında bireylerin,  özellikle  de  ekonomik  veya  sosyal  bakımdan  zayıf  durumda  olanların,  üye ülkelerde haklarını kullanırken karşılaştıkları güçlükleri göz önüne alarak;

Bakanlar   Komitesinin   (78)   8   sayılı   Karar’da   yer   alan   etkili   adli   yardım   ve danışmanlığın  bu  engellerin  kaldırılmasına  büyük  ölçüde  yardımcı  olabileceğini  akılda tutarak;

Fertlerin  adalete  başvurusunu  kolaylaştırmak  doğrultusunda  uygun  olan  tüm davalarda usulün basitleştirilmesi için gerekli tüm tedbirlerin alınmasının yerindeliği yanında adaletin tecellisini sağlamanın gereğini de göz önüne alarak;

Adalete başvuruyu kolaylaştırma düşüncesiyle, usul belgelerinin basitleştirilmesinin yerindeliğini göz önüne alarak,

Üye ülke hükümetlerini bu Tavsiye Kararı ekinde yer alan ilkelerin ileri düzeyde uygulanması için; duruma göre, gerekli gördükleri tüm tedbirleri almaları veya pekiştirmelerini tavsiye eder;

Üye ülke hükümetlerini, bu Tavsiye Kararı’nın takibi amacıyla; üye ülke hükümetlerine iletilmesi düşüncesiyle, alınan veya öngörülen tedbirlerle ilgili olarak her beş yılda bir Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bilgi vermeye davet eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

R (81) 7 sayılı Tavsiye Kararı Eki
İlkeler

Fertlerin  haklarını  mahkemelerde  ileri  sürebilmeleri  için  mevcut  vasıtalar  hakkında halkın bilgilendirilmesi ile medeni, ticari, idari, sosyal veya mali işlerdeki adli yargılamanın basit, hızlı ve ucuz hale getirilmesi için üye devletler gerekli bütün tedbirleri almalıdır. Bu amaçla, üye devletler özellikle aşağıda yer alan ilkelerdeki hususlara özenle eğilmelidir.

A-Halkın Bilgilendirilmesi

1-Mahkemelerin yeri  ve  yetki  alanları  ile  yargılamanın  başlatılması  ve  savunmanın yapılması hakkında halkın bilgilendirilmesi için uygun tedbirler alınmalıdır.

2-Aşağıdaki hususlar hakkında mahkeme veya yetkili organ veya kuruluştan genel bilgi almak mümkün olmalıdır:

  • İşin esası hakkında hukuki tavsiye taşımamak kaydı ile usul gerekleri;
  • Mahkeme kararlarına karşı kanun yollarına başvuru süresi, usul hükümleri ve bu amaçla gerekli olan belgeler;
  • Kararın infazı yolları ve mümkünse masraf miktarı.
B- Basitleştirme

3-Uygun olduğu hallerde, yargılama öncesinde veya sırasında tarafların uzlaştırılması ve ihtilafların dostane bir biçimde çözümlenmesini kolaylaştırıcı veya teşvik edici tedbirler alınmalıdır.

4-Hiçbir davacı,  avukat  yardımından  yoksun  bırakılmamalıdır.  Bir  tarafın  belli  bir davada  birden  fazla  avukatın  hizmetine  ihtiyacı  olmadığı  hallerde  buna  zorlanmasından kaçınılmalıdır. İşin niteliği göz önüne alınarak, adalete başvuruyu kolaylaştırmak amacıyla; şahsın  davasını  mahkemede  bizzat  takip  etmesi  şayanı  kabul  olduğunda,  bir  avukat tarafından temsil edilmek zorunlu olmamalıdır.

5-Devletler bütün usul belgelerinin basitleştirilmesi, yargıda kullanılan dilin halkça ve her adli kararın da taraflarca anlaşılır olmasını sağlayan tedbirleri almalıdır.

6-Taraflardan birisi  yargılamayı  takip  edebilecek  yeterli  dil  bilgisinden  yoksun olduğunda, devletler tercüman meselesine özel ihtimam göstermeli ve ekonomik yönden zayıf olanların mahkemeye başvuru veya mahkeme edilme dilini konuşma veya anlama konusundaki eksikliği nedeniyle yargılamada mahrumiyete uğraması önlenmelidir.

7-Mahkemece re’sen veya tarafların talebi üzerine aynı dava için seçilen bilirkişilerin mümkün olduğunca sayı bakımından sınırlı tutulması için tedbirler alınmalıdır.

C-Hızlandırma

8- Hukuki meselelerin belirlenmesinde geçen sürenin asgariye indirilmesi için bütün tedbirler   alınmalıdır.   Bu   amaçla   eski   usullerden   hiçbir   yararı   kalmayanların kaldırılması, mahkemelerin yeterli personele kavuşturulması ve etkili şekilde çalışması ile mahkemenin en erken bir aşamada işe el koyması sağlanmalıdır.

9-İhtilafsız veya  ispatlanmış  iddialara  ilişkin  nihai  kararların  gereksiz  formalite, duruşmaya  katılım  veya  masraf  olmaksızın  hızla  alınması  için  gerekli  düzenleme yapılmalıdır.

10-Temyiz yoluna başvuru hakkının gereksiz yere veya yargılama sürecini uzatmak

amacıyla  kullanılmasını  önlemek  için  temyiz  edilebilecek  kararların  geçici  olarak  infazı imkanına ve infaz edilinceye kadar tahakkuk ettirilecek faiz oranına özellikle eğilmek gerekir.

D-Mahkeme Masrafı

11-Yargılamanın başlatılması  şartı  olarak  işin  mahiyeti  icabı  makul  sayılamayacak derece bir harç devlet adına istenilmemelidir.

12-Mahkeme harçları, adaletin  tecellisini açıkça  engellediğinde  mümkünse  azaltılmalı veya kaldırılmalıdır. Mahkeme harç sistemi, basitleştirilmek üzere gözden geçirilmelidir.

13-Adalete başvuru  bakımından  bir  engel  olduğu  ölçüde  avukat  ve  bilirkişi  ücretleri meselesine de özellikle eğilmek gerekir. Bu ücret miktarlarının şu veya bu şekilde kontrolü de sağlanmalıdır.

14-Özel durumlar  hariç  olmak  üzere,  davayı  kazanan  taraf  kural  olarak  yargılama

sırasında  yaptığı  makul  masrafları,  avukatlık  ücreti  de  dahil  kaybeden  taraftan  tahsil edebilmelidir.

E-Özel Usuller

15-Cüzi miktardaki para veya para değerindeki nizada; dava konusu miktara nispetsiz bir harç yatırmaksızın mahkemede yargılanmayı sağlayan bir usul vazedilmelidir. Bu amaçla, basit formlar, gereksiz duruşmalardan kaçınmak ve temyiz hakkının sınırlandırılması söz konusu edilebilmelidir.

16-Aile hukukuna  ilişkin  usuller  basit,  hızlı,  ucuz  ve  niza  konusu  hususların  kişisel tabiatına saygı duyan bir şekilde olmalıdır. Bu hususlar için, mümkün olduğunca özel işlem öngörülmelidir.

13 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
13 Mayıs - Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

13 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

1277

Karamanoğlu Mehmet Bey, Konya şehrini Karamanoğulları topraklarına kattıktan sonra Türkçeyi resmî dil ilan etti.

1869

Şair ve milletvekili Mehmet Emin Yurdakul doğdu. (Ölümü: 14 Ocak 1944) Mekteb-i Mülkiye’nin İdadi bölümünden ayrıldı, devlet memurluğuna başladı. 1899’da kaydolduğu İstanbul Hukuk Mektebi’ne bir süre devam etti, öğrenimini ABD’de sürdürmek için bu okuldan ayrıldı; ancak bu isteğini gerçekleştiremedi ve devlet memurluğuna döndü. Türk Millî Edebiyat akımının öncü şairleri arasında yer aldı. Ulusçu, halkçı görüşleri savunan şiirler yazdı. Türk Şairi, Millî Şair olarak anıldı.

1880

Hukukçu, diplomat, Milletvekili ve Millet Partisi Genel Başkanı Mehmed Enis Akaygen 13 Mayıs 1880’de Filibe’de dünyaya geldi.

1899

Portekizli devlet adamı Sebastião José de Carvalho e Melo dünyaya geldi. (13 Mayıs 1699, Lizbon — 15 Mayıs 1782, Pombal) akademik çalışmalarına devam etti, hukuk ve tarih okudu ve 1734’te kraliyet tarih topluluğuna kabul edildi. 1738’de Büyük Britanya’ya Portekiz büyükelçisi olarak atandı ve ilk üst düzey kamusal görevini burada yaptı. 1740’ta Kraliyet Cemiyeti’ne seçildi. 1745’te Avusturya’da Portekiz büyükelçisi olarak görev yaptı. 1750 – 1777 yılları arasında kraliyet hükümetlerinde bugünkü bakanlık ve başbakanlık makamlarına denk gelen görevlerde bulundu. Portekiz ekonomisinde köklü yenilikler yaptı ve ülke çapında gelişme sağladı.

1888

Brezilya’da kölelik kesin olarak kaldırıldı. Yasanın çıkmasında; kölelik karşıtı eylemlerin yanı sıra, köle sahibi olmanın, yeni gelen Avrupalı göçmenleri çalıştırmaktan daha masraflı olmasının da etkisi vardı.

1919

Fransız hukukçu, siyasetçi ve direnişçi Pierre Sudreau doğdu. (Ölümü: 22 Ocak 2012) Hür Siyasal Bilgiler Okulu’nda hukuk ve edebiyat eğitimini tamamladı. 1945’te İçişleri Bakanlığı’nda görevler aldı. 1947 yılında Ulusal Polis Müdürlüğü Genel İşler ve İdare Müdürü oldu. 1949’da ise İçişleri Bakanlığı Mali Hizmetler Müdürlüğü görevine atandı. 1951-1955 yılları arasında Loir-et-Cher valisi oldu ve 32 yaşında en genç Fransız vali unvanını aldı. 1955’te Paris Bölgesi Şehircilik ve Yapı Komiseri olarak atandı ve 1958 yılına dek bu görevde kaldı. Charles de Gaulle’ün son başbakanlığı döneminde Yapı Bakanı oldu. 1959’da Charles de Gaulle’ün cumhurbaşkanı olması ardından Başbakan Michel Debré‘nin hükümetinde de yer aldı. 1. Georges Pompidou Hükümeti‘nde Milli Eğitim Bakanı olarak görev aldı.

1920

9-13 Mayıs 1920 tarihinde Büyük Edirne Kongresi yapıldı.

1921

İstanbul’daki İtilaf Devletleri yüksek komiserleri (Pell, Rumbold, Garroni) boğazları “tarafsız bölge” ilan etti.

1926

TBMM’de “Sıtma Mücadelesi Kanunu” kabul edildi.

1929

TBMM’de “Ticaret Kanunu” kabul edildi.

1929

Alman Hukukundan esinlenilerek hazırlanan Deniz Ticareti Kanunu 13 Mayıs 1929 tarihinde kabul edildi.

1930

Norveç tarihindeki en önemli şahsiyetlerden biri olan, bilim insanı ve diplomat, 1922 yılı Nobel Barış Ödülü sahibi Fridtjof Nansen yaşamını yitirdi. (10 Ekim 1861 – 13 Mayıs 1930) Milletler Cemiyeti’ndeki çalışmaları ile öne çıkmıştır. 13 Mayıs 1930 tarihinde, evinde bir kalp krizi sonucu yaşamını yitirmiştir. td>

1945

Kara Panter Partisi aktivisti ve hukuk profesörü Kathleen Neal Cleaver doğdu. Oberlin College’da ve daha sonra Barnard College’da eğitim gördü. Marksist-Leninist Kara Panter Partisi üyeliği yaptı ve Parti’nin karar alma birimindeki ilk kadın üye oldu. Parti sözcülüğünü ve basın sekreterliğini yürüttü. 2003 yapımı Tupac: Resurrection adlı filmde ve 2011 yapımı The Black Power Mixtape adlı belgeselde rol aldı. Günümüzde Yale Üniversitesi‘nde öğretim üyeliği yapmaktadır.

1949

Zincirli Hürriyet Gazetesi sahibi ve Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ali Aybar ile –2 Nisan 1948’de öldürüldüğü anlaşılan- Sabahattin Ali hakkında, ”Büyük Millet Meclisi’nin manevi şahsiyetine yayın yoluyla hakaret”ten yapılan soruşturmada Aybar için tutuklama kararı çıkarıldı.

1949

Yazar Rıfat Ilgaz, Cumhurbaşkanı’na hakaretten üç yıl, Mısır Kralı ve İran Şahı’na hakaretten yedi ay, Aziz Nesin de Mısır Kralı ve İran Şahı’na yayın yoluyla hakaretten yedi ay hapis cezası aldı.

1950

Ereğli Kömür İşletmeleri’nde Türkiye’nin ilk siyasal grevi yapıldı.

1952

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalandı. 5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi, Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylandı ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

1958

Velcro, marka olarak tescillendi.

1965

Batı Almanya, İsrail’i tanıdı. Karar nedeniyle dokuz Arap ülkesi, Batı Almanya ile ilişkisini kesti.

1966

“Türkiye’yi kurtaracak tek yol sosyalizmdir” başlıklı yazısında komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla Şadi Alkılıç 45 yıl önce bugün 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1965

1402 Sayılı Tarihli Sıkıyönetim Kanunu kabul edildi.

1977

Mahpusların Islahına Dair Asgari Standart Kurallar, 1955’te Cenevre’de toplanan Suçların Önlenmesi ve Suçluların Islahı’na ilişkin Birinci Birleşmiş Milletler Konferansı tarafından kabul edildi, Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından 31 Temmuz 1957 tarih ve 663 C (XXIV) sayılı ve 13 Mayıs 1977 tarih ve 2076 (LXII) sayılı kararlarla benimsendi.

1981

İskenderun’da 9 Haziran 1980’de sağ görüşlü Sulhi Adsoy’u öldüren sol görüşlü militan Ali Aktaş (Ağtaş), ölüm cezasına çarptırıldı. Ölüm cezası Askerî Yargıtay 5. Dairesi tarafından 28 Nisan 1982’de onandı.

1981

Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) Genel Sekreteri şair Ataol Behramoğlu, ilk basımı 1976’da yapılan “Ne Yağmur.. Ne Şiirler..” adlı şiir kitabında TCK’nın 159. maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle Sıkıyönetim Adli Müşavirliği’nce gözaltına alındı ve kitap toplatıldı.

1981

Abdi İpekçi’nin ölümünden dolayı yargılanırken askeri cezaevinden kaçırılan ülkücü Mehmet Ali Ağca, Vatikan/ San Pietro Meydanı’nda Papa II.Jean Paul’u tabancayla yaraladıktan sonra yakalandı, olayda 2 turist de yaralandı.

1982

Prof. Dr. Tayfun Akgüner, 13 Mayıs 1982’de yardımcı doçent unvanını aldı.

1987

Tek tip öğrenci derneğini protesto yürüyüşünden yargılanan 63 öğrenciden tutuklu olan 31’inden 7’si tahliye edildi. Tutuklu öğrenciler duruşmaya “sevk zinciri” ile -birbirlerine ikişerli zincirlerle bağlı olarak- getirildi, gazetecilerin fotoğraf çekmesi engellendi.

1988

Aralarında Abdullah Öcalan’ın da bulunduğu 94 kişiye askerlik yapmak üzere 3 ay içinde yurda dönme çağrısı yapıldı. Çağrıya uymayanların vatandaşlıktan çıkarılacağı ilan edildi.

1994

Eski İstanbul Su ve Kanalizasyon İşletmesi (İSKİ) Genel Müdürü Ergun Göknel, klor yolsuzluğu davasında 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1996

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in, dolandırıcılıktan yargılanan Selçuk Parsadan’a örtülü ödenekten 5,5 milyar lira verdiği iddia edildi.

1997

İçişleri Bakanlığı, 1993’te öldürülen Uğur Mumcu’nun ailesine, 9,5 milyar liralık maddi tazminat ödedi.

1998

Memur Sendikaları Yasa Tasarısı’nı protesto eden memurlar hakkında, adli tarihin en geniş kapsamlı soruşturması açıldı.

2000

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya Federasyonu’nu oluşturan 89 bölge üzerindeki merkezi otoriteyi arttıran bir kararname çıkarttı.

2002

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı.

2005

ABD’nin New England eyaletinde, 45 yıldır ilk kez idam gerçekleşti. Sekiz kadına tecavüz edip öldürmek suçundan hüküm giyen Michael Ross, zehirli iğneyle idam edildi.

2005

Özbekistan Andican’da İslamcılıkla suçlanan 23 işadamına verilen ağır cezalar isyan başlattı. Muhalifler cezaevini bastı, işadamları dahil 4 bin kişi kaçma girişiminde bulundu. Akşam saatlerinde isyan bastırıldı.

2009

Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş Milletler Sözleşmesidir. Kyoto Protokolü, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylandı. 7 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.

2011

  • Yazdıkları “Ergenekon’da Kim Kimdir-Kırk Katır Kırk Satır” kitabından dolayı bir Ergenekon Davası tutuklusunun “gizliliği ihlal ettiler” yönündeki şikayetiyle yargılanan, aynı zamanda Oda TV davasında 67 gündür tutuklu Ahmet Şık ile Ertuğrul Mavioğlu beraat etti.
  • İstanbul Barosu Başkanı ve 9 Yönetim Kurulu Üyesinin yargılandığı dava kapsamında, Avrupa Savunma Avukatları Örgütü(ECBA) Bildirgesi Türkiye Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı’na gönderildi.
  • Çin Hükümeti ile Türkiye Cumhuriyet Hükümeti arasında “Suçluların iadesi ve cezai konularda karşılıklı adli yardımlaşma anlaşması” imzalandı. Antlaşma, Uygur Türklerinin haklarını savunan çevrelerde tepki ile karşılandı.
   
2017 Fransız hukukçu ve politikacı Bernard Bosson yaşamını yitirdi. (Doğumu: İş hukuku ve kamu hukuku alanında yüksek öğrenim gördü. 1972’den itibaren avukat olarak çalıştı. 1983’te Annecy belediye başkanı oldu. 2. Jacques Chirac Hükümeti’nde önce yerel yönetimlerden sorumlu ardından da Avrupa işlerinden sorumlu bakan olarak görev aldı, Édouard Balladur Hükümeti’nde ise ulaştırma bakanlığı görevini üstlendi.

2018

Filipinli avukat ve siyasetçi Edgardo Javier Angara yaşamını yitirdi. (Doğumu: 24 Eylül 1934) Filipinler Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. 1964 yılında Michigan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden LL.M. derecesini kazandı. 1971 Anayasa Konvansiyonu’nun bir delegesi oldu. ACCRA Hukuk Bürosunu kurdu ve ülkenin en tanınmış ve prestijli hukuk firması haline geldi.1975’ten 1976’ya kadar Filipin Barosu’nun ve 1979’dan 1981’e kadar Filipinler Entegre Barosu’nun başkanlığını yaptı. 1981’den 1987’ye kadar Angara Filipinler Üniversitesi’nin başkanı olarak görev yaptı. 1992’ye kadar senatör olarak görev yaptı. 1993’ten 1995’e kadar Senato Başkanlığı yaptı. 1999’dan 2001’e kadar Tarım Bakanı olarak görev yaptı. 2001’den 2013’e kadar tekrar Senato’da görev yaptı.

2019

Amerikalı insan hakları aktivisti, yazar ve siyasetçi Unita Zelma Blackwell yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Mart 1933 )

2020

İtalyan hukukçu ve siyasetçi Gaetano Gorgoni yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ağustos 1933) Bari Üniversitesi‘nde hukuk eğitimi gördü. 1960’dan 1985’e kadar il meclis üyeliği yaptı. Kültür, Kültürel Miras, Avcılık, Balıkçılık ve Turizm meclis üyesi olarak görev yaptı. 1963’ten itibaren Vernole, Lizzanello ve Cavallino’da, ardından 1985’ten 1992’ye kadar Lecce’de belediye meclisi üyesi oldu. 1983’te milletvekili seçildi ve bayındırlık müsteşarlığı görevine getirildi. 1992’den 2006’ya kadar Cavallino belediye başkanı ve 2011’den 2016’ya kadar belediye başkan yardımcı olarak çalıştı.

2025

Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, üye devletlerin imzasına açıldı.

2026

  • Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, İmamoğlu’nun siyasi danışmanı Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün yargılandığı “Casusluk” davasında tüm sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verildi.
  • Fetullahçı Terör Örgütü’ne (FETÖ) ilişkin yargılandığı davada hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan 5 yıl kesinleşmiş hapis cezası bulunan ve firari olarak aranan komedyen Atalay Demirci, İstanbul’da yakalanarak cezaevine gönderildi.
  • Bolu Belediyesi’ne yönelik “irtikap” soruşturması kapsamında aralarında Belediye Başkanu Tanju Özcan’ın da bulunduğu 7’si tutuklu 19 kişi hakkında iddianame hazırlandı. İddianamede Tanju Özcan’ın toplam 90 yıl 3 aydan 263 yıl 6 aya kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.
  • 11 ay 9 gün önce tutuklanan Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe ve 8 kişi hakkında düzenlenen iddianame İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Bahçetepe’nin rüşvet alma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama ve haksız mal edinme suçlamalarından cezalandırılması talep edildi.

  • ABD’de bir temyiz mahkemesi, eşini ve çocuğunu öldürme suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırılan avukat Alex Murdaugh‘un cezasını bozdu ve tekrar yargılanmasına hükmetti. 54 yaşındaki Murdaugh, cinayetleri milyonlarca dolarlık yolsuzluklarını gizlemek için işlemekle suçlanıyordu.

Avrupa Savunma Avukatları Örgütü Bildirgesi

0
Avrupa Savunma Avukatları Örgütü

Avrupa Savunma Avukatları Örgütü Bildirgesi, Avrupa Savunma Avukatları Örgütü (ECBA) tarafından İstanbul Barosu Başkanı ve 9 Yönetim Kurulu Üyesinin yargılandığı dava kapsamında 27 Nisan 2013 tarihinde ilan edilmiştir.

Avrupa Savunma Avukatları Örgütü (ECBA)

Avrupa Ceza Barosu’nun (ECBA), ceza soruşturması altındaki kişilerin, şüphelilerin, sanıkların ve hüküm giymiş kişilerin temel haklarını savunmak üzere kurulan bağımsız savunma avukatları grubudur. ECBA, tüm Avrupa Konseyi üyesi devletlerden katılımcı bir model ile kurulmuş organizasyondur. Avrupa’da ceza hukuku ve adalet konularında önde gelen bir lobidir. Hak savunucusu avukatlar arasında mesleki gelişim ve dayanışma en önemli ilkelerden biridir.

Baro Yönetim Kuruluna açılan dava ile ilgili olarak yayınlanan bildiri, İstanbul Barosu’na desteği açıklamaktadır.

ECBA Bahar Konferansı, 26-27 Nisan 2013 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşmiş; 17 Mayıs 2013’te yapılan duruşmaya gözlemciler gönderilmiş,  dönemin İstanbul Barosu Başkanı Av. Doç. Dr. Ümit Kocasakal ile de görüşen ECBA Başkanı Prof. Dr. Holger Matt İstanbul Barosu’na tam desteklerini açıklamıştır.

AVUKATLARIN MESLEKİ GÖREVLERİNİ İCRA EDERKEN KORUNMASINA İLİŞKİN AVRUPA SAVUNMA AVUKATLARI ÖRGÜTÜ BİLDİRGESİ

1. Avrupa Savunma Avukatları Örgütü Yönetmeliği’nin 3. Maddesi uyarınca, “ECBA, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerde ve dünya halkları için hukukun üstünlüğü ilkesi gereği adaleti ve insan haklarını temin etmek ile yükümlüdür.”

2.Birleşmiş Milletler Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipler İlke 16  uyarınca,  “Hükümetler avukatların a) hiçbir baskı, engelleme, taciz veya yolsuz bir müdahaleyle karşılaşmadan her türlü mesleki faaliyeti yerine getirmelerini; b) yurt içinde ve yurt dışında serbestçe seyahat etmelerini ve müvekkilleriyle görüşebilmelerini; ve c) kabul görmüş mesleki ahlak kurallarına, görevlerine, standartlarına uygun faaliyette bulundukları için kovuşturma veya idari, ekonomik veya başka tür yaptırımla sıkıntı çekmemelerini veya tehditle karşılaşmamalarını sağlar.

3. Temel Prensipler İlke 18 uyarınca, “Avukatlar görevlerini icra etmeleri nedeniyle müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilemezler.”

Bildirinin yayınlandığı dönemde ECBA Başkanı olan Avukat Prof. Dr. Holger Matt

4. Temel Prensipler İlke 20 uyarınca, “Avukatlar, bir mahkeme, yargı yeri veya hukuki ya da idari bir makam önünde mesleki nedenlerle bulundukları sırada veya konuyla ilgili yazılı veya sözlü taleplerinde yaptıkları beyanlardan ötürü hukuki ve cezai muafiyetten yararlanır.”

5. Temel Prensipler İlke 17 uyarınca, “Avukatlar görevlerini icra etmeleri nedeniyle güvenlikleri tehdit edildiği takdirde, yetkili makamlar tarafından gerekli bir biçimde korunurlar.”

6.Temel Prensipler’in yerleşmiş olan 10. Maddesi uyarınca, “avukatların meslek örgütleri, mesleki standartları ve mesleki ahlak kurallarını savunma, üyelerini zulüm, uygunsuz sınırlamalar ve ihlaller karşısında koruma ve ihtiyaç olduğunda gerekli hukuki hizmetleri sağlama, adalet ve kamu yararı için hükümet ve diğer kurumlar ile işbirliği içinde olma hususlarında önemli rol oynarlar.”

7.Temel Prensipler yerleşmiş olan 10. Maddesi ayrıca” hükümetlerin, ulusal mevzuatları ve uygulamaları çerçevesinde bu prensiplere riayet etmeleri ve bunları dikkate almaları gerektiğini, bu ilkelerin avukatların ve hakim, savcı, yürütme ve yasama üyeleri gibi diğer kişiler ile genel olarak kamunun dikkatine sunulması gerekliliğini” düzenler.

8.Siyasal demokrasi ve hukukun üstünlüğünün ayrılmaz bir parçası olan Temel Prensipler, genel anlamda Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’nin (ECHR) ve özellikle de işbu Sözleşme’nin 4. Bölümü’nün ve 6. Maddesi’nin güvencesi altındadır.

9.    Türkiye Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi’ne taraftır.

Diğer yandan,

10.Birleşmiş Milletler (BM) Yargıçlar ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü Gabriela Knaul’un Türkiye ziyareti sonrasında hazırladığı raporun 65. Maddesi’nde “terör suçlarından yargılanan kişileri savunan avukatların terör ile ilgili suç isnatları ile gözaltına alındığı, tutuklandığı ve yargılandığı davaların sayısındaki artışın özellikle ilgi çekici olduğu, avukatların müvekkillerinin gerçekleştirdiği iddia olunan suç faaliyetleri ile bağlantılı oldukları iddiası veyahut bu faaliyetlere destek sağladıkları gerekçesi ile avukatlar hakkında açılan ve maalesef Türkiye’de sayıca artmakta olan soruşturmalar istisna olmaktan öteye geçtiği” belirtilmiştir.

11.Özel Raportörün ifadeleri, Avrupa Demokrasi ve Dünya İnsan Hakları İçin Avukatlar Örgütü, Uluslararası Demokrat Avukatlar Örgütü, Avrupa Barolar Konseyi (CCBE), Uluslararası Barolar Birliği, Alman Federal Barosu ve İstanbul Barosu’nun, her biri, terör eylemlerini gerçekleştirmek ile suçlanan kişileri savunan ve müvekkilleri adil yargılama hakkından mahrum bırakılan Türkiye’deki avukatların, toplu bir biçimde gözaltına alınmalarını ve tutuklamaları detaylandıran güvenilir beyanları ile de desteklenmektedir.

12.Türkiye’de avukatlık mesleğini düzenleyen kanunun 76. Maddesi uyarınca, Türkiye’deki baroların görevi hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve aynı kanunun 95. Maddesi uyarınca baro yönetim kurulunun görevi, mesleğe yönelik hak ihlallerine karşı mesleği korumaktır. Madde 97’ye göre, baro başkanının görevi, meslek onurunu ve bağımsızlığı ile ilgili konularda hukukun üstünlüğünü ve meslek kurallarını savunmaktır.

13.İstanbul Özel Yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Balyoz davasında müdafiiler, sanıkları savunma görevlerinin mahkeme tarafından engellenmesi nedeni ile duruşmalara katılmayı reddetmişlerdir. Ardından İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri resmi yollarla sözlü ve yazılı bir biçimde, yukarıda bahsi geçen kanunun 76, 95 ve 97. Maddeleri uyarınca, mahkemeden, yargılamanın hukuka ve adil yargılama prensiplerine uygun yapılmasını talep etmişlerdir.

14.Bu müdahale sonucunda, İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında Ceza Kanunu 277. Madde uyarınca yargılama görevini yapanı etkilemeye teşebbüs suç isnadı ile dava açılmıştır.

15.Avukatlık mesleğini düzenleyen kanuna uygun davranan İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri, Ceza Kanunu’nun 277. Maddesi’nde belirtilen bağlamda hukuka aykırı davranmış olamazlar.

16.ECBA İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri hakkında açılan ve 17 Mayıs 2013 tarihinde başlayacak olan dava ile ilgili derin endişe duymaktadır.

17.ECBA, bu endişenin ifadesi olarak, hukukun üstünlüğü ve Temel Prensipler bağlamında, İstanbul’daki kamu davasına Avrupalı bir gözlemci olarak katılacaktır.

Bu nedenle, ECBA, Türkiye’ye acil bir biçimde ve saygı çerçevesinde,

i)             Kendi yargı sahasında görülmekte olan, terörle mücadele kanunu kapsamında görülmekte olan davalarda da dahil tüm davalarda BM Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipler’e uygun davranması,

ii)           BM Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipleri ihlal eder biçimde tutuklanan tüm avukatları serbest bırakmaya ve bu avukatların mesleki faaliyetlerini sürdürmeye geri dönmesine izin vermeye,

iii)          Devlet karşıtı faaliyetler ile suçlanan kişilerin müdafiililiğini yapan avukatlar da dahil tüm avukatların kişisel ve mesleki güvenliğini temin etmesi,

iv)          BM Avukatın Rolüne Dair Temel Prensipler ve avukatlık mesleğini düzenleyen kanunun 76, 95 ve 97. Maddeleri gereği iyi niyet çerçevesinde, üyelerini zulüm, uygunsuz sınırlamalar ve hak ihlalleri karşısında korumaya çalışan avukatların temsilcileri veya örgütleri hakkında açılan davadan feragat etmesi yönünde çağrıda bulunma kararı almıştır.

Bu bildirge, 13 Mayıs 2013 tarihinde Londra’da kabul edilmiş ve Avrupa Savunma Avukatları Örgütü’nün kayıtlarına geçmiştir. Bildirge, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı’na 13 Mayıs 2013 tarihinde gönderilmiştir.

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması

0

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalanmış,  5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş, Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylanmış ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952  tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun

MADDE 1. — Türkiye Cumhuriyeti ile Hindistan Cumhuriyeti arasında 14
Aralık 1951 günü Ankara’da imzalanan Dostluk Andlaşması onanmıştır.
MADDE 2. — Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3. — Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür.

8 Mayıs 1952

Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Hindistan Cumhurbaşkanı iki memleket arasında öteden beri zaten mevcut olan eski dostluk bağlarım nazarı dikkate alarak; ve

Bu bağları milletlerarası barışın nef’ine ve Birleşmiş Milletler Anayasası ruhuna uygun olarak geliştirmek ve devam ettirmek üzere iş birliği yapmak arzusu ile;

Aralarında bir Dostluk Andlaşması akdini kararlaştırmışlar ve bu maksatla, yetkili murahhasları olarak:

Türkiye Cumhurbaşkanı : İstanbul Milletvekili ve Dışişleri Bakanı Profesör Doktor Fuad Köprülü’yü,

Hindistan Cumhurbaşkanı: Hindistan’ın Türkiye Büyük Elçisi Ekselans Chandra Shekhar Jha’yı,

Tâyin etmişler ve bu murahhaslar yekdiğerinin salâhiyetnamelerini tetkik ederek usulüne muvafık bulduktan sonra aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde — 1

Türkiye Cumhuriyeti ile Hindistan Cumhuriyeti arasında daimî barış ve dostluk mevcut olacaktır.

Yüksek Âkıd Taraflar daima bu barış ve dostluğu muhafaza ve tarsine ve iki memleket halkı arasındaki dostane münasebetleri geliştirmeye ve derinleştirmeye çalışacaklardır.

Madde — 2

Yüksek Âkıd Taraflar diplomasi mümessilleri ve kendi ülkeleri dâhilinde, kararlaştıracakları şehirler, limanlar ve sair mahallerde ikamet edecek olan konsolosluk temsilcileri vasıtasiyle aralarında diplomasi ve konsolosluk münasebetleri idamesi hususunda mutabıktırlar.

Bu kabîl diplomasi ve konsolosluk temsilcileri, mütekabiliyet esası dairesinde, hukuku düvel gereğince bu gibi temsilcilere bahsedilmesi mûtat olan imtiyaz ve muafiyetlere nail olacaklar ve başka her hangi bir devletin mümasil temsilcilerine bahşedilen imtiyaz ve muafiyetlerden de, mütekabiliyet şartiyle, faydalanacaklardır.

Madde — 3

Yüksek Âkıd Taraflar, memleketleri arasındaki kültür bağlarını karşılıklı olarak kuvvetlendirmeyi ve geliştirmeyi ve sınai ve zirai inkişaf hususunda birbirlerine mümkün olduğu nispette yardım etmeyi kabul ederler.

Madde — 4

Yüksek Âkıd Taraflardan her birini^ uyrukluları, diğerinin ülkesinde, mütekabiliyet şartiyle ve o ülkede yürürlükte bulunan kanun ve nizamlar dairesinde, yerleşmek ve oturmak ve bu ülkeye gidip (gelmek ve orada serbestçe dolaşmak hakkına sahip olacaklardır.

Madde — 5

Yüksek Âkıd Taraflardan her birinin uyrukluları, diğerinin ülkesinde, diğer Âkît Tarafın uyrukluları gibi, mahkemelere müracaat etmek ve adlî teşkilâttan yardım görmek hakkına sahip olacaklardır.

Madde — 6

Yüksek Âkıd Taraflar, ticaret ve gümrük, seyrisefain, havacılık, kültürel işler, suçluların iadesi ve her iki memleketi ilgilendiren sair meseleler hususundaki münasebetlerini esasen yürürlükte bulunan veya bilâhara aralarında akdedilecek olan hususi anlaşmalara göre tanzim ve idare etmekte mutabıktırlar.

Madde — 7

Yüksek Âkıd Taraflar, aralarındaki bütün anlaşmazlıkları mutad diplomasi yollariyle halletmekte ve mâkul bir müddet zarfında bir hal suretine varılamadığı takdirde, her iki tarafça en münasip görülecek sair muslihane vasıtalarla tesviye eylemekte mutabıktırlar.

Madde — 8

Bu Andlaşmanın tefsirinden çıkacak olan her hangi bir anlaşmazlık, evvel emirde, müzakere yoliyle tesviye edilecek ve mâkul bir müddet zarfında bir hal suretine varılamadığı takdirde üzerinde mutabık kalınacak bir tarzda hallolunacaktır.

Madde — 9

İşbu Andlaşma Yüksek Âkıd Taraflardan her birinin kendi Anayasa usullerine göre, mümkün olan en yakın tarihte tasdik olunacak ve tasdiknamelerin kabil olan en kısa zamanda Yeni – Delhi’de teatisinden 15 gün sonra yürürlüğe girecektir.

İşbu hususları tasdikan, yukarda isimleri zikredilen yetkili murahhaslar, – hepsi aynı derecede resmî mahiyeti haiz -, Hindu ve İngilizce birer metni de bulunan bu Ândlaşmayı imzalamışlardır; tereddüt halinde İngilizce metin muteber olacaktır.

Bin dokuz yüz elli bir yılının Aralık ayının dördüncü günü Ankara’da iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkani adına
F. Köprülü
İstanbul Milletvekili
Dışişleri Bakanı

Hindistan Cıımhürbaşkanı adına
Chandra Shekkar Jha
Hindistan’ın Türkiye Büyükelçisi

Hibrit Kopuş Savunması: Türkiye Ceza Muhakemesi İçin Stratejik Bir Savunma Teorisi Önerisi

0
.Fahrettin Kayhan (Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri

HİBRİT KOPUŞ SAVUNMASI: TÜRKİYE CEZA MUHAKEMESİ İÇİN STRATEJİK BİR SAVUNMA TEORİSİ ÖNERİSİ (Dikkat ! Savunma Her An Saldırabilir)  / Avukat Fahrettin Kayhan 

Giriş

Ceza yargılamasında savunma stratejileri çoğu zaman normatif hukuk teorileri üzerinden tartışılmaktadır. Bu yaklaşımlar savunmayı ağırlıklı olarak kanun hükümleri, içtihatlar ve delil değerlendirmesi çerçevesinde ele alır. Oysa ceza yargılamasının pratik işleyişi yalnızca normatif kurallarla açıklanabilecek bir süreç değildir. Mahkeme salonunun psikolojisi, yargısal aktörlerin davranış kalıpları, sanık psikolojisi ve cezaevi sosyolojisi gibi çok sayıda informel faktör savunmanın başarısını doğrudan etkiler.

Türkiye’de ceza yargılamasının pratik gerçekliği incelendiğinde savunma avukatının yalnızca hukuki argüman üretmekle kalmadığı, aynı zamanda karmaşık bir sosyal ve psikolojik alan içinde stratejik hareket etmek zorunda olduğu görülmektedir. Bu alan içinde mahkeme psikolojisi, sanık davranış kalıpları, cezaevi kültürü ve yargı çevresinde dolaşan informel beklentiler savunma stratejisinin etkisini belirleyen unsurlar arasında yer alır.

Klasik savunma modelleri bu karmaşık gerçekliği açıklamakta çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Bir uçta tamamen sistem içi ve teknik bir hukuk diliyle yürütülen uyum savunması bulunmaktadır. Bu model mahkeme ile çatışmayı önlese de yargılama sürecindeki yapısal sorunları görünmez kılabilir. Diğer uçta ise yargılamanın meşruiyetini doğrudan sorgulayan kopuş savunması yer almaktadır. Bu yaklaşım eleştirel bir perspektif sunsa da çoğu zaman mahkeme ile savunma arasında sert bir çatışma doğurabilir.

Türkiye’nin yargılama pratiği dikkate alındığında bu iki uç modelin de önemli sınırlılıkları vardır. Bu nedenle daha dengeli bir yaklaşım olarak hibrit kopuş savunması öne çıkmaktadır.

Bu makalenin temel tezi şudur: Hibrit kopuş savunması, Türkiye ceza yargılamasının psikolojik, sosyolojik ve kurumsal gerçekliğiyle en uyumlu savunma modelidir.

1. Türkiye’de Ceza Yargılamasının Sosyolojisi

Ceza yargılaması yalnızca normatif bir hukuk süreci değildir; aynı zamanda farklı aktörlerin etkileşim içinde bulunduğu bir sosyal alandır. Mahkeme salonu, savcı, hâkim, savunma avukatı, sanık ve tanıkların karşılıklı etkileşim içinde bulunduğu bir sosyal sahadır.

Bu sahada davranışlar yalnızca hukuki kurallarla değil, aynı zamanda psikolojik ve kurumsal dinamiklerle şekillenir. Türkiye’de ceza yargılamasının pratik işleyişinde özellikle üç olgu dikkat çekmektedir:

– yargısal konfor alanı

– erken kanaat oluşumu

– informel karar faktörleri

Yargısal konfor alanı, mahkemelerin yerleşik kanaatlerini ve alışılmış karar kalıplarını ifade eder. Erken kanaat oluşumu ise soruşturma aşamasında ortaya çıkan ilk anlatının yargılama sürecinde güçlü bir referans noktası haline gelmesini ifade eder.

Buna ek olarak ceza yargılamasında kararlar yalnızca hukuki normlara değil, aynı zamanda informel faktörlere de bağlı olabilir. Mahkeme psikolojisi, dava yoğunluğu, kurumsal alışkanlıklar ve yargı kültürü bu faktörler arasında yer alır.

Bu nedenle ceza savunması yalnızca hukuki normların uygulanması değil, aynı zamanda yargı alanının sosyolojisini okuyabilme yeteneği gerektirir.

2. Savunmanın Yapısal Sorunları ve İkincil Konumu

Teorik olarak ceza yargılaması iddia, savunma ve yargı arasındaki denge üzerine kuruludur. Ancak pratikte birçok hukuk sisteminde olduğu gibi Türkiye’de de savunmanın kurumsal olarak daha zayıf bir konumda bulunduğuna dair güçlü bir algı vardır.

Bu algının oluşmasında çeşitli faktörler rol oynayabilir:

– Soruşturma sürecinin savcılık merkezli yürütülmesi

– Savunmanın delil toplama imkânlarının sınırlı olması

– Bazı mahkeme pratiklerinde iddia makamının anlatısının daha güçlü kabul edilmesi

– Duruşmanın hakim ve dosya merkezli yürümesi

– Türk yargı habitusuna egemen olan tahkik ideolojisi

Savunmanın etkisinin sınırlı olduğuna dair algı yalnızca hukuki bir mesele değildir; aynı zamanda sanık psikolojisini de etkileyen bir faktördür.

3. Hukuk Dışı Müdahale Arayışları

Savunmanın kurumsal gücüne ilişkin zayıf algı çoğu davalarda hukuk dışı müdahale arayışlarını da beraberinde getirmektedir.

Sanıklar veya yakınları bazen davanın sonucunu hukuki savunma dışında etkileyebilecek kişiler arayabilir. Bu tür arayışlar çoğu zaman “tanıdık bulma”, “rüşvet için aracı bulma” veya dava üzerinde etkisi olduğu iddia edilen kişiler aracılığıyla ortaya çıkabilir. Bu süreçte dikkat çekici bir olgu ortaya çıkar: bazı müvekkiller savunma avukatına ödemekten kaçındıkları ücretin çok daha fazlasını, davayı etkileyebileceğini iddia eden hukuk mesleğini icra eden veya hukukçu olmayan kişilere ödemeye razı olabilmektedir.

Bu durum çoğu zaman hukuki rasyonalite ile değil psikolojik umut ve çaresizlik ile açıklanabilir. Özellikle tutuklu dosyalarda tahliye vaadi güçlü bir psikolojik etki yaratabilir.

4. Türkiye’de Müvekkil Profili ve Kopuş Savunmasının Sınırları

Türkiye’de ceza savunmasının karşılaştığı önemli sosyolojik engellerden biri müvekkil profilidir. Birçok sanık devlet otoritesine güçlü bir güven duyabilir. Polis, savcı veya hâkimin yanlış yapmayacağına dair bir inanç bazı davalarda savunma stratejisini doğrudan etkileyebilir.

Pratikte savunma avukatları sıklıkla şu tür ifadelerle karşılaşabilmektedir:

– “Polis niye yalan söylesin?”

– “Hakim dosyayı bizden iyi biliyordur.”

– “Savcı böyle yazdıysa bir bildiği vardır.”

Bu durum savunma açısından önemli bir psikolojik zorluk yaratır. Çünkü kopuş savunması doğası gereği yargılama sürecini eleştirmeyi ve bazı durumlarda devletin yargısal pratiklerini sorgulamayı, savcı ve hakimle tartışmayı içerir. Ancak birçok sanık avukatının hâkim veya savcıyla açık bir tartışmaya girmesinden rahatsızlık duyabilir ve savunma avukatına şu tür uyarılar yapabilir:

“Hakimle tartışmayalım, aleyhimize olur.”

Bu durum savunma stratejisinin yalnızca hukuki değil aynı zamanda müvekkil tarafından psikolojik olarak kabul edilebilir olması gerektiğini göstermektedir. Dolayısıyla Türkiye’de kopuş savunmasının uygulanabilirliği yalnızca hukuki koşullara değil aynı zamanda müvekkil psikolojisine de bağlıdır.

5. Cezaevi Sosyolojisi ve Gayriresmî Bilgi Ağları

Tutuklu dosyalarda savunmayı etkileyen önemli bir faktör de cezaevi içindeki sosyal ilişkiler ve gayriresmî bilgi ağlarıdır. Uzun süre içeride kalmış tutuklu veya hükümlüler yeni gelen sanıklara çeşitli tavsiyelerde bulunabilir. Bu kişiler çoğu zaman deneyim sahibi olarak görülür ve gayriresmî bir danışmanlık rolü üstlenir.

Bu durum bazen şu sonuca yol açabilir: Sanık, avukatının hukuki değerlendirmesinden çok koğuş arkadaşlarının tavsiyelerine güvenebilir. Bu nedenle tutuklu dosyalarda savunma yalnızca mahkeme salonunda değil aynı zamanda cezaevi sosyolojisi içinde de yürütülür.

6. Hibrit Kopuş Savunması

Bu karmaşık sosyal ve psikolojik alan içinde savunmanın tamamen teknik bir hukuk diliyle yürütülmesi çoğu zaman yetersiz kalabilir. Öte yandan sert kopuş savunmaları da mahkeme ile savunma arasında gereksiz bir çatışma yaratabilir.

Bu nedenle hibrit kopuş savunması daha dengeli bir yaklaşım sunmaktadır.

Bu model iki stratejiyi birleştirir:

– Sistem içi savunma (Uyum Savunması)

– Analitik sistem eleştirisi

Bu sayede savunma hem hukuk zemini içinde kalır; hem de yargılama sürecindeki hataları görünür kılabilir.

7. Hibrit Kopuş Savunmasında Retorik Sertlik Skalası

Hibrit kopuş savunmasının önemli özelliklerinden biri savunmanın retorik sertliğinin ayarlanabilir olmasıdır.

Savunma stratejisi dosyanın özelliklerine, mahkemenin tutumuna ve yargılamanın seyrine göre değişebilir. Bu nedenle hibrit savunma dereceli bir savunma modeli olarak düşünülebilir.

Savunmanın retorik yoğunluğu beş basamaklı bir modelle açıklanabilir:

1. Uyumlu savunma: tamamen teknik hukuk dili içinde yürütülen savunma

2. Analitik eleştiri: soruşturma sürecindeki hataların analitik biçimde ortaya konması

3. Stratejik kopuş: yargılama yönteminin eleştirilmesi

4. Güçlü eleştiri: sistematik sorunların açık biçimde dile getirilmesi

5. Klasik kopuş: yargılamanın meşruiyetinin doğrudan sorgulanması

Hibrit savunmanın avantajı bu seviyeler arasında duruşmanın seyri içinde esnek geçiş yapılabilmesidir.

8. Hâkimin Tepki Eşiği: Retorik Sertliği Belirleyen Faktörler

Savunmanın retorik sertliği yalnızca savunma avukatının tercihine bağlı değildir. Dosyanın niteliği, mahkemenin tutumu ve müvekkil psikolojisi gibi çeşitli faktörler savunmanın yoğunluğunu belirler.

Bu bağlamda “hâkimin tepki eşiği” kavramı önem kazanır. Bu kavram, mahkemenin savunma tarafından yöneltilen eleştirilere karşı hangi noktada savunma refleksi geliştirmeye başladığını ifade eder.

Retorik sertliği belirleyen başlıca faktörler şunlardır:

– Dosyanın politik veya sembolik niteliği

– Delillerin gücü

– Mahkemenin savunmaya karşı tutumu

– Müvekkil psikolojisi

– Yargılamanın aşaması

Savunma avukatı yalnızca hukuki argüman üretmekle kalmaz, aynı zamanda mahkemenin psikolojik eşiğini de okumak zorundadır.

Sonuç: Savunmanın Ontolojik Yalnızlığı

Ceza savunması yalnızca hukuki argüman üretme faaliyeti değildir. Aynı zamanda psikolojik, sosyolojik ve stratejik bir süreçtir. Türkiye’de ceza yargılamasının pratik gerçekliği savunmanın yalnızca normatif hukuk kuralları üzerinden yürütülemeyeceğini göstermektedir.

Mahkeme psikolojisi, sanık davranış kalıpları, cezaevi sosyolojisi ve savunmanın kurumsal algısı savunma stratejisini doğrudan etkileyen faktörlerdir. Savunmanın yapısal zayıflığına ilişkin algı bazı sanıkların hukuk dışı müdahale arayışlarına yönelmesine yol açabilmektedir.

Buna ek olarak Türkiye’deki müvekkil profilinin kopuş savunmasına mesafeli yaklaşması savunma stratejisinin sınırlarını belirleyen önemli bir faktördür. Müvekkile rağmen kopuş savunması genellikle azille sonuçlanabilir.

Bu bağlamda hibrit kopuş savunması hem mahkeme ile gereksiz bir çatışma yaratmadan eleştirel bir savunma kurabilmesi hem de sanık psikolojisiyle uyumlu bir strateji sunması nedeniyle Türkiye ceza yargılaması gerçekliğine en uygun savunma modeli olarak değerlendirilebilir.

Savunma avukatı çoğu zaman iddia makamının kurumsal gücü ile mahkemenin otoritesi arasında yalnız kalır. Bu nedenle ceza savunması yalnızca bir meslek pratiği değil aynı zamanda direnç, strateji ve entelektüel cesaret gerektiren bir faaliyettir.

Bu anlamda savunma, ceza yargılamasının en yalnız fakat aynı zamanda en vazgeçilmez kurumudur.

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi Kararı

0

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi,  23 Mayıs 2010’da Strazburg’ta almış olduğu karar ile kadın erkek eşitliği alanında somut öneriler getirmiştir. Komite kararı, Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliğinden Sorumlu 7. Bakanlar Konferansı tarafından onaylanmıştır. 

Kadın Erkek Eşitliği Yönetim Komitesi’nin (Committee for Equality between Women and Men ) karar metni, toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuk önünde eşitlik ile fiili eşitlik arasındaki farkı kapatmak için gerekli adımları ele almaktadır. Karar, Karar, Avrupa Konseyi’nin toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki politikalarını, tavsiyelerini ve önceliklerini detaylandırarak bu hedeflere ulaşmak için somut öneriler sunmaktadır.

Belge, yasama organları tarafından yapılası gereken işlemleri; aile, özel hayat ve iş hayatındaki uyum için yapılması gerekenleri ve hükümet politikalarını başlıklar haline ele almaktadır. Komite, özellikle medya ve eğitimdeki kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele etmeyi hedeflemektedir. 

Metin şu temel noktaları vurgulamaktadır.

  1. Hukuki ve Fiili Eşitlik: Yasal düzenlemelerle güvence altına alınan kadın erkek eşitliğinin fiilen sağlanması ve toplumsal hayatta uygulanabilir hale getirilmesi gerekmektedir.
  2. Şiddetle Mücadele: Kadına yönelik şiddet yapısal bir sorundur. Bu sorunun çözümü için erkeklerin de aktif rol alması gerekmektedir.
  3. Eğitim ve Medya: Toplumsal cinsiyet kalıplarının ortadan kaldırılması için eğitim ve medyanın önemli bir rolü bulunmaktadır. Cinsiyetçi dilin kullanılmaması ve kalıplaşmış cinsiyet rollerinin değişmesi gerekmektedir.
  4. Kadınların Karar Alma Mekanizmalarına Katılımı: Kadınlar siyasal, kamusal ve ekonomik karar mekanizmalarına eşit bir şekilde katılmalıdır. Bu katılım için gerekli somut eylemler uygulamaya geçirilmelidir.
  5. Uluslararası İşbirliği: Toplumsal cinsiyet eşitliği için diğer uluslararası örgütlerle işbirliği yapılması gerektiği ifade ediliyor.
  6. Eylem Planı ve Stratejiler: Eylem planı ve stratejilerle toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması için hükümetler, sivil toplum kuruluşları ve diğer kurumlar işbirliği içinde olmalıdır.

 

Kadın Erkek Eşitliği Komitesi Kararı

GERÇEK TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİNE ULAŞMAK İÇİN HUKUK ÖNÜNDE EŞİTLİK İLE FİİLİ EŞİTLİK ARASINDAKİ UÇURUMUN KAPATILMASI

Avrupa Konseyi Kadın Erkek Eşitliğinden Sorumlu 7. Bakanlar Konferansına katılan ülkelerin Bakanları, (Bakü, 24-25 Mayıs 2010);

1. Avrupa Konseyi’nin temel hedefi olan ve tüm faaliyetlerde katkı sunulması gereken insan haklarının korunması ve geliştirilmesi ve bu haklardan tam olarak yararlanılması, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü anımsayarak,
2. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve gözden geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartının yanı sıra, kadın erkek eşitliğinin insan haklarının ayrılmaz bir parçası ve demokrasinin temel bir kriteri olduğunu beyan eden Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 16 Kasım 1998 tarihli “Kadın Erkek Eşitliği Deklarasyonu”nu ile toplumsal cinsiyet eşitliğini bir gerçeklik haline getirme taahhüdünü yineleyen 12 Mayıs 2009’da Madrid’de kabul edilen Bakanlar Komitesi’nin yeni Deklarasyonunu anımsayarak;

3. Bakanlar Komitesi tarafından toplumsal cinsiyet eşitliği alanında kabul edilen tavsiye kararlarında, özellikle Kadınların ve Erkeklerin Siyasal ve Kamusal Karar Mekanizmalarında Eşit Temsili konulu (2003)3 sayılı Tavsiye Kararı ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Standartları konulu (2007)17 sayılı Tavsiye Kararında yer alan ilkeleri ve prensipleri yeniden teyit ederek;

4. Daha önce kadın erkek eşitliği konusunda altı kere düzenlenen Bakanlar Konferansları sırasında verilen taahhütleri yeniden teyit ederek ve bu Konferans ile kabul edilen Eylem Planında yer alan stratejileri ve önlemleri vurgulayarak;

5. Avrupa Konseyi’nin kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele ve önleme sözleşmesinin devam eden hazırlıklarını memnuniyetle karşılayarak;

6. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) ve İhtiyari Protokolü, ilgili Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler Dördüncü Dünya Konferansında kabul edilen Deklarasyon ve Eylem Platformu ve diğer ilgili Birleşmiş Milletler dokümanlarını anımsayarak;

7. Lizbon Anlaşması ile yürürlüğe giren Avrupa Birliğini oluşturan Anlaşmanın toplumsal cinsiyete özgü hükümlerini, bunların yanı sıra Avrupa Birliğinin bu alandaki ilgili belgelerini yeniden anımsayarak ve Avrupa Birliği Toplumsal Cinsiyet Enstitüsünün kuruluşunu memnuniyetle karşılayarak;

8. Mevzuatta ve politika geliştirme alanında yaşanan olumlu ve çarpıcı gelişmelere, yasal alanda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması yolunda yaşanan gelişmelere rağmen, gücün ve sorumlulukların eşitsiz dağılımı, cinsiyete dayalı ücret farklılıkları  ve geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin süregelen hakimiyeti nedeniyle ekonomik, sosyal ve kültürel kaynaklara eşitsiz erişim gibi nedenlerle uygulamada (fiili) toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının bir sorun olmaya devam ettiğini dikkate alarak;

9. Kadınlara ve kız çocuklarına yönelik erkekler tarafından uygulanan şiddetin ciddi bir yapısal ve toplumsal sorun olmaya devam ettiğini ve bu şiddetle mücadeleye ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin geliştirilmesine erkeklerin katılımının sağlanması ve bu katılımın güçlendirilmesinin gerekli olduğunu kabul ederek;

10. Kadınların ve erkeklerin rollerine ilişkin süregelen kalıp yargıların ve önyargıların sonucu olarak toplumun kadınların ve erkeklerin yetkinliklerinden tam olarak yararlanamamasını üzüntüyle karşılayarak ve toplumsal cinsiyet temsiliyetleri, davranışları ve yaklaşımları konusunda medyanın sorumluluğu ve eğitimin önemli rolünün farkında olarak;

11. Hukuk önünde eşitlik ile fiili eşitlik arasındaki farkın kapatılmasının ancak, bu konuya özel yasalar, politikalar ve programlar geliştirerek ve bunların uygulanmasının toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil özel önlemler ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi stratejisi yoluyla sağlayarak gerçekleşebileceğine inanarak;

12. Tüm üye ülkelerin bütçe kısıtlamaları ile karşı karşıya kaldıkları zor bir ekonomik ve sosyal ortamda, hukuki ve fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesinin, aktif toplumun tüm üyelerinin yetkinliklerinin, yeteneklerinin ve yaratıcılıklarının tam olarak kullanılması sureti ile, bu durumun iyileştirilmesine oldukça büyük katkı sağlayacağı hususunda ikna olarak;

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne şunları tavsiye ederler:

13. Bu Kararda belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesi için gereken tüm önlemlerin alınması ve “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Gerçeğe Dönüşmesi” Deklarasyonundaki taahhütlerle uyumlu şekilde, tüm üye ülkelerdeki çalışmalarını sürdürmesi;

14. Bu Konferans sırasında Kabul edilen “Hukuki ve Fiili Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Gerçekleştirilmesine İlişkin Güçlüklerin Ortaya Koyulması” konulu Eylem Planı’nın uygulanması yoluyla Avrupa Konseyi’nin aktivitelerinin sürdürülmesi,

15. Kadınların şiddete karşı korunması da dahil, toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki tavsiye kararlarının uygulanmasının takibine devam edilmesi;

16. Hukuk önünde eşitlik ile fiili toplumsal cinsiyet eşitliği arasındaki farkın kapanması için, diğer uluslararası hükümetler arası örgütlerle işbirliğinin genişletilmesi, özellikle Avrupa Toplumsal Cinsiyet Enstitüsü ile işbirliği anlaşmasının sonlandırılması;

17. Hükümet dışı kuruluşlar, sosyal ortaklar ve sivil toplumun diğer temsilcileri ile fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesini amaçlayan stratejik bir ortaklık kurulması amacıyla işbirliğinin desteklenmesi;

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçekleştirilmesi için bu Kararda belirlenen stratejiler üzerinde anlaşırlar ve hükümetlere ve ilgili tüm kurumlar ve gruplara, özellikle ulusal toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmaları, hükümet dışı kuruluşlar ve sivil toplumun diğer temsilcilerine, aşağıdaki alanlar başta olmak üzere, bu stratejileri uygulamalarını tavsiye ederler:

Yasama

18. Ulusal mevzuatta kadın erkek eşitliği ile uyuşmayan tüm ayrımcı hükümlerin ortadan kaldırılması ve özellikle ihlal edildiği hallerde şikayetlerin kayıt altına alınması yoluyla yasaların uygulanması ve bu uygulamanın izlenmesi için gereken mekanizmaların oluşturulması,

19. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 12 No’lu Protokolü gibi kadın erkek eşitliği ile ilgili tüm uluslararası yasal düzenlemelerin imzalanması ve onaylanması;

Politikalar

20. Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılması ve hukuki ve fiili eşitlik arasındaki farklılıkların ortadan kaldırılması için geçici özel önlemleri de kapsayan olumlu eylemler başta olmak üzere, özel toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları geliştirilmesi;

21. Siyasi taahhütler, hedefler, zaman çerçeveleri ve kaynaklar oluşturmak için yerel ve bölgesel yetkilileri stratejik planlama araçları olarak dahil etmek suretiyle ulusal eylem planları hazırlanması ve kabul edilmesi;
22. Bu politikalara paralel olarak, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve programlara yerleştirilmesi stratejilerinin kabul edilmesi ve uygulanması;

23. Yukarıda bahsi geçen hedefleri gerçekleştirmek için, açık yetkiler, iyi tanımlanmış işlevler ve sorumluluklar yükleyerek ve gerekli insan kaynağı ve mali kaynakları sağlayarak ulusal toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmalarının etkin bir şekilde işlev görmesinin temin edilmesi;

24. Toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak için çalışan ulusal mekanizmaların, STK’ların ve diğer kuruluşların toplumsal cinsiyet eşitliğinin farklı düzeylerde uygulanması konusunda yakın işbirliği içinde çalışmaya davet edilmesi;

25. Fiili toplumsal cinsiyet eşitliğinin oluşturulmasında rollerini güçlendirmeleri için gereken araçları sunmak amacıyla STK’lara ve diğer kuruluşlara destek sağlanması; Kadınların ve erkeklerin karar alma da dahil, kamusal ve siyasal yaşama eşit katılımları

26. Kadınların ve erkeklerin siyasal, kamusal ve ekonomik karar-mekanizmalarına dengeli katılımlarını teşvik etmek için geçici özel önlemleri de içeren olumlu eylemlerin kabul edilmesi ve uygulanması;

27. Kadınların ve erkeklerin siyasal ve kamusal karar alma mekanizmalarına dengeli katılımı ile ilgili Tavsiye Kararı (2003)3’te önerilen önlemler doğrultusunda kadınların ve erkeklerin siyasal ve kamusal hayata dengeli katılımını yaygınlaştırmak için somut hedefler ve ölçütler oluşturulması;

Aile, özel hayat ve iş hayatının uzlaştırılması

28. Özellikle aşağıda maddeler halinde sunulan öncelikli alanlarda iş ve aile hayatı arasında uzlaşma sağlama ile ilgili Tavsiye Kararı R (96) 5’in uygulanması aracılığı ile iş gücü piyasasında ve ekonomik hayatta eşitliğe saygı duyulmasının garanti altına alınması ile kadınların ekonomik bağımsızlığının ve kadınların güçlendirilmesinin teşvik edilmesi;

  • çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi;
  • iş gücü piyasasında özellikle de toplumsal cinsiyete dayalı ücret farklılığı gibi kadın ve
    erkek arasındaki ayrımcılıkların ortadan kaldırılması;
  • aileler lehine yeterli ölçüde finanse edilmiş hizmetlerin geliştirilmesi;
  • sosyal güvenlik sistemlerinin ve çalışma biçimlerinin artan çeşitliliği için vergi sistemlerinin kabul edilmesi
  • okul saatlerinin ve müfredatın düzenlenmesi
  • bakım sorumlulukları ve ev içi sorumluluklarının kadınlar ve erkekler arasında eşit şekilde paylaşılması

Toplumsal cinsiyete dayalı kadına yönelik şiddetle mücadele ve önleme

29. Kadına yönelik şiddete karşı kadının korunması ile ilgili Tavsiye Kararı (2002)5’in uygulanması için gereken önlemlerin alınması ve bu maksatla bu uygulamanın uygun kaynaklarla desteklenmesinin sağlanması;

Savunmasız kadın ve kız çocuğu gruplarına yönelik çoklu ayrımcılıkla mücadele etme

30. Göçmen kadın ve kız çocukları, engelli kadın ve kız çocukları, cinsel yönelimleri ve cinsel kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa uğrayan kadınlar ve kız çocukları ve cinsiyet değiştiren kişileri de içeren savunmasız kadın ve kız çocuğu gruplarının çoklu ayrımcılığa maruz kaldıklarının kabul edilmesi ve onların insan hakları ve temel özgürlüklerden tam anlamıyla yararlanmalarını sağlamak üzere önlemler alınması;

Özellikle medya ve eğitimdeki kalıplaşmış toplumsal cinsiyet rolleri ile mücadele etme

31. Erkekleri de dahil ederek, özellikle de kamu alanında kalıplaşmış olmayan kadın ve erkek portresini teşvik ederek yaşamın bütün alanlarında mevcut olan toplumsal cinsiyet kalıplarını ortadan kaldırmak üzere gerekli önlemleri almak;

32. Cinsiyet ayrımı yapmayan dilin kullanılmasını teşvik etmek ve bu dilin toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesi doğrultusunda yasal metinlerde, kamu idarelerinde ve eğitimde kullanılmasını sağlamak;

33. Toplumsal cinsiyet kalıp yargıları ile mücadele etme ve fiili toplumsal cinsiyet eşitliğini yaygınlaştırmak konusunda eğitimin rolünü genişletmek üzere gerekli önlemlerin alınması;

34. Hem kız hem de erkek çocuklarına toplumsal cinsiyet kalıp yargılarından arındırılmış ve toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan bir eğitim sağlanması ve bu maksatla, Eğitimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Ana Plan ve Programlara Yerleştirilmesi konulu CM/Rec (2007) 13 sayılı Tavsiye Kararında önerilen önlemlerin uygulanması;

35. Basının özgürlüğüne ve bağımsızlığına saygı duyarak, insana, insan haysiyetine saygı göstermeye dayalı kalıplaşmış olmayan kadın ve erkek imajını teşvik etmek üzere medya kuruluşları ile düzenli iletişim kurulması ve medya profesyonelleri için davranış ilkelerinin daha da geliştirilmesinin teşvik edilmesi;

36. Medyada kadın ve erkek eşitliği ile ilgili olan Tavsiye Kararları R(84)17 doğrultusunda gazetecilik öğrencilerinin ve medya personelinin toplumsal cinsiyet eşitliği, medyada cinsiyetçi olmayan dilin kullanılması ve cinsiyetçi kalıp yargıların ve cinsiyet ayrımcılığının nasıl önleneceği ile bağlantılı sorularla ilgili farkındalıklarının artırılması ve eğitilmesinin desteklenmesi;

37. Medyada, özellikle de yönetim, programlama ve düzenleyici organlar gibi pozisyonlardaki karar alma mekanizmalarına kadınların ve erkeklerin dengeli katılımının teşvik edilmesi;

Avrupa Konseyi Genel Sekreterine şu tavsiyelerde bulunurlar:

38. Sekreterlikte, yürütme komitelerinde ve Avrupa Konseyi’nin diğer organlarında kadınların ve erkeklerin dengeli katılımının aktif bir şekilde teşvik edilmesi;

39. Avrupa Konseyindeki bütün çalışmalarda ve programlarda, toplumsal cinsiyete dayalı bütçeleme dahil, toplumsal cinsiyet eşitliğinin ana plan ve politikalara yerleştirilmesi stratejisinin uygulanması;

40. Avrupa Konseyi kuruluşları ve organlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının uygulanması ile ilgili kaydedilen gelişmeler üzerine her yıl rapor sunulması.

 

12 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
12 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

12 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Bugün

1642

Hukukçu, parlamenter Thomas Wentworth hakkındaki idam kararı Tower Hill’de infaz edildi. İngiliz İç Savaşına giden dönemde önde gelen siyasi figürlerdendir.

1776 Ziştovi Antlaşması, 4 Ağustos 1791 tarihinde Avusturya Arşidüklüğü ile Osmanlı Devleti arasında Sistovo’da imzalanan barış antlaşmasıdır. Barış antlaşmasının esası, savaşın başladığı günden önce mevcut olan status quo’ya dayanmaktadır. Taraflar 12 Mayıs 1776 tarihli Bukovina sınırlarını belirlemek için yapılan antlaşmaları yineleyip kabul etmektedirler.
1820 Modern hemşireliğin kurucusu, Kırım Savaşı sırasında Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda da görev yapan İngiliz hemşire Florence Nightingale, İtalya’nın Floransa kentinde doğdu. Hemşirelik andına adı verildi. Uluslararası Hemşirelik Andı; 1965 yılında Uluslararası Hemşirelik Konseyi tarafından Florence Nightingale Yemini ile birlikte mesleki etik ilkeler çerçevesinde incelenmiş, revize edilerek tüm dillere çevrilmiş ve hemşirelik okullarının mezuniyet törenlerinde okutulmaya başlanmıştır.
1871 Paris Komünü yönetimi, ayrılık halinde kadınlara nafaka hakkı tanıdı.
1916 İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını ilan eden Paskalya Ayaklanması’nın öncüsü ve İrlanda’nın ilk marksist işçi önderlerinden James Connolly kurşuna dizilerek idam edildi.
1918 Julius Rosenberg doğdu. 19 Haziran 1953’te elektrikli sandalye ile idam edilmiştir. 
1920 Amerikalı savunma avukatı Irving Kanarek doğdu. (Ölümü: 2 Eylül 2020) Washington Üniversitesi ve Loyola Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1957’de California Barosu’na kabul edildi. Charles Manson ve  Jimmy Lee Smith gibi yüksek profilli sanıkları temsil etmesiyle tanındı. Tate-LaBianca davasının duruşmasında Yargıç Older tarafından mahkemeye itaatsizlikten iki kez hapse atıldı.
1925 Japon İmparatorluğu’nda siyasi muhalefeti topluca bastırmak için, Barış Koruma Kanunu adlı antikomünist yasa yürürlüğe girdi.
1926
  • Alman avukat, devlet adamı ve Merkez Partisi’nin lideri Wilhelm Marx 10 Ocak 1926–12 Mayıs 1926  yılları arasında Adalet Bakanı olarak görev yaptı.
  • Milletler Cemiyeti üyeleri, mültecilerle ilgili düzenlemeler yaptı.
  • Amerikalı avukat, yargıç ve hukuk profesörü Nathaniel Raphael Jones dünyaya geldi. (12 Mayıs 1926 – 26 Ocak 2020) Ohio’nun Youngstown kentindeki federal adliye binasına adı verilmiştir.
  • Türk-Yunan Karma Hakem Mahkemesi 12 Mayıs 1926’da kuruldu. 
1926 Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme, diğer adıyla 1951 Mülteci Sözleşmesi, (The 1951 Refugee Convention) 28 Temmuz 1951 tarihinde ilk olarak 12 ülke tarafından imzalanan çok uluslu bir Birleşmiş Milletler sözleşmesidir. Türkiye, mültecilere dair 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 tarihli anlaşmalara taraf olmadığından yayınladığı bir deklarasyonla sözleşmeye katıldı.
1939 Türk- İngiliz ortak bildirisi imzalandı.
1943 Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti başbakanı Malik Buşati, 13 Şubat-12 Mayıs 1943 tarihleri arasındaki İtalyan işgali sırasında Arnavutluk Başbakanı olarak görev yaptı. Yargılanan bir başbakan olarak tarihe geçti.
1945 Fransız hukukçu ve siyasetçi Pascal Clément doğdu. (Ölümü: 21 Haziran 2020) Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nde hukuk ve felsefe eğitimi gördü. 1971’den 1978’e kadar Rank Xerox şirketinin pazarlama departmanının başkanı olarak çalıştı. 1982’den itibaren Paris Temyiz Mahkemesi’nde avukat olarak görev yaptı. 1977-2001 yılları arasında Saint-Marcel-de-Félines Belediye başkanı olarak görev yaptı. 1994-2008 yılları arasında arasında Loire Genel Konseyi başkanlığı yaptı. İdamın kaldırılmasına karşı çıktı ancak 2007 yılında Adalet Bakanlığı döneminde hiçbir şekilde ölüm cezasının uygulanamayacağı anayasada yer aldı.
1952 Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması, 20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Kanun, 12 Mayıs 1952 tarihinde mecliste kabul edildi, 17 Mayıs 1952 tarihinde resmi gazetede yayınlandı.
1965 Batı Almanya ile İsrail arasında diplomatik ilişki kuruldu.
1967 CHP’den ayrılan Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları, Güven Partisi’ni kurdu.
1971 Sıkıyönetim Komutanlığı Harun Karadeniz, Şadi Alkılıç, Doç.Dr. Çetin Özek, Doğan Özgüden, Nihat Sargın, Masis Kürkçügil, Şiar Yalçın, Süleyman Balkan, Zeki Baştımar ve Erdöl Boratap hakkında TCK 141. madde kapsamında kovuşturma başlattı.
1975 TRT Genel Müdürü İsmail Cem, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Milliyetçi Cephe iktidarının kararnamesini imzalaması ile görevden alındı.
1976 Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) sözleşmesine 183 ülke taraf oldu. Türkiye’nin WIPO’ya katılımı 14 Ağustos 1975 tarih ve 7/10540 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla uygun bulundu. Türkiye 12 Mayıs 1976’dan itibaren örgütün üyesi haline geldi.
1977 Lise son sınıflarda okutulan “Felsefeye Başlangıç” adlı kitabında Şii mezhebinden olanlarla Türkiye Alevilerine hakaret ettiği iddia edilen Prof. Dr. Mübahat Küyel’in yargılanmasına devam edildi.
1978 Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı’nca, liselerde okutulan ahlak dersi ve müfredat programları ile ders kitapları uygulamadan kaldırıldı.
1979 Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) gazetelere “Gerçekçi Çıkış Yolu” başlıklı Ecevit hükümetini eleştiren tam sayfa ilan verdi.
1980 Trabzon Barosu Genel Sekreteri ve CHP İl Hukuk Müşaviri Avukat Temel Aydınoğlu evinin önünde yaylım ateşiyle öldürüldü
1983 Avukat Ömer Atila Sav’ın, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı görevi sona erdi.  8 Mart 1980-12 Mayıs 1983 tarihleri arasında bu görevde kaldı.
1989 İstanbul’da “izinsiz” 1 Mayıs gösterilerinde gözaltına alınan 400’ü aşkın kişiden -aralarında Basın Yayın Yüksek Okulu öğrencisi Alper Taş’ın da bulunduğu- 22’si DGM’ce tutuklandı.
1992 12 Mayıs 1992’de, Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nün verildiği açıklanan Nelson Mandela, partisi Afrika Ulusal Konseyi (ANC) aracılığıyla ödülü kabul etmediği duyurdu. Yapılan açıklamada, Mandela’nın bütün hayatını demokrasi özgürlük için mücadeleye adadığı, bu sebeple ödülü reddettiği belirtildi.
1995 TCK 140, 141, 142 ve 163.maddeler 2 yıl önce kaldırılmasına rağmen bu maddelerden ceza almış olan yaklaşık 200 bin kişinin sabıkalarının sürdüğü,; pasaport ve ehliyet alamadıkları ve işe giremedikleri açıklandı.
1995 İstanbul Çiftehavuzlar’daki bir evde Devrimci Sol liderlerinden Dursun Karataş’ın eşi Sabahat Karataş’la birlikte üç kişinin öldürüldüğü baskına katılan polisler hakkında yargısız infaz iddiasıyla dava açıldı.
1997 Ölüm orucu sonrası iki bacağı tutmadığından duruşmalara sedyeyle getirilen DHKP-C sanığı Mehmet Yaman’ın tahliye istemi yine reddedildi.
1998 1998 – Silahlı saldırıya uğrayan İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal, ağır yaralandı.
1998 Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, “Paradigmanın İflası” kitabından ötürü yargılanan Fikret Başkaya ile yayıncı Mehmet Selim Okçuoğlu’nun Türkiye aleyhine yaptıkları başvuruyu haklı bularak açtıkları davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülmesini kararlaştırdı.
1998 Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) İzmir/Karşıyaka Şubesi’ne el yapımı patlayıcı atan 5 ülkücüden 2’si tutuklandı.
1999 ABD yetkilileri, Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’nın 5 Mart 1999’da ABD vatandaşlığına geçtiğini açıkladı.
2000 “Cüppeli Ahmet Hoca” olarak bilinen Ahmet Ünlü, evinde bulunan tarihi eserlerle ilgili olarak gözaltına alındı
2000 Endonezya hükümeti, Aceh bölgesinin bağımsızlığı için 25 yıldır savaşan Özgür Aceh Hareketi (GAM) ile ateşkes imzaladı.
2001 TBMM’de Türk Telekom’un özelleştirilmesine olanak sağlayan Telekom Yasası, 209 oyla kabul edildi. 1 adet imtiyazlı hisse dışında Telekom’un % 99’u satılması, yabancı ortaklıkların payının % 45’i geçememesi, lisans yetkisinin Telekomünikasyon Kurumu’na devredilmesi kararlaştırıldı.
2003 Avrupa Birliği’ne katılım için Litvanya’da yapılan referandumda halkın yüzde 91’i evet dedi.
2004 Yargıtay, temyize götürülen davada, Albaraka Türk’ün aralarında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın da bulunduğu geçmişteki ortak ve yöneticileri hakkında açılan “naylon fatura” davasının, Vergi Affından yararlanamayacağı kararı aldı.
2005
  • AİHM, Abdullah Öcalan’ın yargılanmasında, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılama, uzun süre gözaltında tutma, idam cezası ile yargılamayı düzenleyen üç maddesini ihlal ettiğine karar verdi. Mahkeme, Abdullah Öcalan’ın yeniden yargılanmasını tavsiye etti.
  • Felsefeci, çevirmen, denemeci Selahattin Hilav,  77 yaşında öldü. “100 Soruda Felsefe” adlı el kitabı en tanınan çalışmasıdır.
2006 Hayvanları Koruma Kanunu‘nun uygulanmasını göstermek üzere Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği 12 Mayıs 2006 tarihinde çıkarıldı.
2006
  • Kızıltepe’de babasıyla birlikte öldürülen Uğur Kaymaz anısına anıt yaptıran Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş hakkında, görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle dava açıldı. Belediyenin kendisine verdiği yetkiyi aşarak görevini kötüye kullandığı iddia edilen Demirbaş için 1 ila 3 yıl arasında değişen hapis cezası istendi.
  • Almanya’da Stern dergisinin her yıl verdiği Basın ve Düşünce Özgürlüğü Ödülü, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’e verildi.
2009 Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Madrid’de yeni bir Deklarasyon yayınlayarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini bir gerçeklik haline getirme taahhüdünü yineledi. (Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Gerçekliğe Dönüştürme Bildirgesi- Declaration: Making Gender Equality a Reality)
2010 Rusya ile Türkiye arasında vize anlaşması imzalandı. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in Türkiye ziyareti kapsamında, 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanan anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle, 16 Nisan 2011 tarihinde Rusya ve Türkiye arasındaki vize uygulaması karşılıklı olarak kaldırıldı
2015 Türkiye ile AB arasında ihdas edilen Yüksek Düzeyli Memurlar Çalışma Grubu toplantılarında herhangi bir taahhüt içermeksizin müzakerelerde ele alınacak konulara ilişkin çalışmalar sonucunda ve 12 Mayıs 2015 tarihinde Müzakere Çerçeve Belgesi üzerinde mutabık kalındı. 
2018 İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili Dennis Andrew Nilsen öldü.  (Doğumu: 23 Kasım 1945) 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.
2025 PKK, kendini feshettiğini duyurdu.
2026
  • Kastamonu’da tuvalette doğurduğu bebeği poşete sararak çöp konteynerinin yanına bırakan anne hakkında karar çıktı. Mahkeme, sanığa 12 yıl hapis cezası verdi.
  • CHP Milletvekili Veli Ağbaba’ çakar tahsisini kullandığı iddia edilen Turgut Koç uyuşturucu ve fuhuş soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Koç, “Fuhuşa aracılık etme” suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi.
  • Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçlamasıyla tutuklu yargılanan BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, ilk duruşmada beraat ederek tahliye oldu.
  • Eski Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales hakkında yakalama kararı çıkarıldı. ​​​​​​​Morales ve avukatlarının duruşmaya katılmaması üzerine mahkeme, eski lideri “firari” ilan ederek hakkında yakalama kararı çıkardı ve yurt dışına çıkışını yasaklayan adli kontrol tedbiri uyguladı.Davanın savcısı Luis Gutierrez, basına yaptığı açıklamada, “Sanıklar, bizzat gelene ya da kamu gücüyle mahkemeye getirilmelerine kadar yargılama askıya alınmıştır” ifadesini kullandı.
  • AKP İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu’nun CHP Genel Başkanı Özel’e açtığı manevi tazminat davasında karar çıktı. Mahkeme, Özel’in Soylu’ya 10 bin lira manevi tazminat ödemesine karar verdi.

Hayvanları Koruma Kanunu

0

Hayvanları Koruma Kanunu, 24 Haziran 2004 tarihinde 5199 kanun numarası Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilerek 1 Temmuz 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Türkiye’de hayvan hakları 2004 yılında ilk defa özel yasa ile güvenceye alınmış, tıpkı diğer canlılar gibi hayvanların da yaşama haklarını korumak için yasal müeyyideler konulmuştur. Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği 12 Mayıs 2006 tarihinde çıkarılmıştır.

Hayvanları Koruma Kanunu ve Hayvanların Korunmasına Dair Uygulama Yönetmeliği  aşağıda PDF formatında sunulmaktadır.

Atatürk 1930 Turhal

Hayvanları Koruma Kanunu 

Kabul Tarihi : 24.6.2004

Kanun No: 5199 

BİRİNCİ KISIM
Genel Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Amaç, Kapsam, Tanımlar ve İlkeler
Amaç

MADDE 1. — Bu Kanunun amacı; hayvanların rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek, hayvanların acı, ıstırap ve eziyet çekmelerine karşı en iyi şekilde korunmalarını, her türlü mağduriyetlerinin önlenmesini sağlamaktır.

Kapsam

MADDE 2. — Bu Kanun, amaç maddesi doğrultusunda yapılacak düzenlemeleri, alınacak önlemleri, sağlanacak eşgüdümü, denetim, sınırlama ve yükümlülükler ile tâbi olunacak cezaî hükümleri kapsar.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Tanımlar

MADDE 3. — Bu Kanunda geçen terimlerden;

a)Yaşama ortamı: Bir hayvanın veya hayvan topluluğunun doğal olarak yaşadığı yeri,

  1. b) Etoloji: Bir hayvan türünün doğuştan gelen, kendine özgü davranışlarını inceleyen bilim dalını,
  2. c) Ekosistem: Canlıların kendi aralarında ve cansız çevreleriyle ilişkilerini bir düzen içinde yürüttükleri biyolojik, fiziksel ve kimyasal sistemi,
  3. d) Tür: Birbirleriyle çiftleşebilen ve üreme yeteneğine sahip verimli döller verebilen populasyonları,
  4. e) Evcil hayvan: İnsan tarafından kültüre alınmış ve eğitilmiş hayvanları,
  5. f) Sahipsiz hayvan: Barınacak yeri olmayan veya sahibinin ya da koruyucusunun ev ve arazisinin sınırları dışında bulunan ve herhangi bir sahip veya koruyucunun kontrolü ya da doğrudan denetimi altında bulunmayan evcil hayvanları,
  6. g) Güçten düşmüş hayvan: Bulaşıcı ve salgın hayvan hastalıkları haricinde yaşlanma, sakatlanma, yaralanma ve hastalanma gibi çeşitli nedenlerle fizikî olarak iş yapabilme yeteneğini kaybetmiş binek ve yük hayvanlarını,

h)Yabani hayvan: Doğada serbest yaşayan evcilleştirilmemiş ve kültüre alınmamış omurgalı ve omurgasız hayvanları,

ı) Ev ve süs hayvanı: İnsan tarafından özellikle evde, işyerlerinde ya da arazisinde özel zevk ve refakat amacıyla muhafaza edilen veya edilmesi tasarlanan bakımı ve sorumluluğu sahiplerince üstlenilen her türlü hayvanı,

  1. j) Kontrollü hayvan: Bir kişi, kuruluş, kurum ya da tüzel kişilik tarafından sahiplenilen, bakımı, aşıları, periyodik sağlık kontrolleri yapılan işaretlenmiş kayıt altındaki ev ve süs hayvanlarını,
  2. k) Hayvan bakımevi: Hayvanların rehabilite edileceği bir tesisi,
  3. l) Deney: Herhangi bir hayvanın acı, eziyet, üzüntü veya uzun süreli hasara neden olacak deneysel ya da diğer bilimsel amaçlarla kullanılmasını,
  4. m) Deney hayvanı: Deneyde kullanılan ya da kullanılacak olan hayvanı,
  5. n) Kesim hayvanı: Gıda amaçlı kesimi yapılan hayvanları,
  6. o) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını,

İfade eder.

İlkeler

MADDE 4. — Hayvanların korunmasına ve rahat yaşamalarına ilişkin temel ilkeler şunlardır:

  1. a) Bütün hayvanlar eşit doğar ve bu Kanun hükümleri çerçevesinde yaşama hakkına sahiptir.
  2. b) Evcil hayvanlar, türüne özgü hayat şartları içinde yaşama özgürlüğüne sahiptir. Sahipsiz hayvanların da, sahipli hayvanlar gibi yaşamları desteklenmelidir.
  3. c) Hayvanların korunması, gözetilmesi, bakımı ve kötü muamelelerden uzak tutulması için gerekli önlemler alınmalıdır.
  4. d) Hiçbir maddî kazanç ve menfaat amacı gütmeksizin, sadece insanî ve vicdanî sorumluluklarla, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen koşulları taşıyan gerçek ve tüzel kişilerin teşviki ve bu kapsamda eşgüdüm sağlanması esastır.
  5. e) Nesli yok olma tehlikesi altında bulunan tür ve bunların yaşama ortamlarının korunması esastır.
  6. f) Yabani hayvanların yaşama ortamlarından koparılmaması, doğada serbestçe yaşayan bir hayvanın yakalanıp özgürlükten yoksun bırakılmaması esastır.
  7. g) Hayvanların korunması ve rahat yaşamalarının sağlanmasında; insanlarla diğer hayvanların hijyen, sağlık ve güvenlikleri de dikkate alınmalıdır.
  8. h) Hayvanların türüne özgü şartlarda bakılması, beslenmesi, barındırılma ve taşınması esastır.

ı) Hayvanları taşıyan ve taşıtanlar onları türüne ve özelliğine uygun ortam ve şartlarda taşımalı, taşıma sırasında beslemeli ve bakımını yapmalıdırlar.

  1. j) Yerel yönetimlerin, gönüllü kuruluşlarla işbirliği içerisinde, sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması için hayvan bakımevleri ve hastaneler kurarak onların bakımlarını ve tedavilerini sağlamaları ve eğitim çalışmaları yapmaları esastır.
  2. k) Kontrolsüz üremeyi önlemek amacıyla, toplu yaşanan yerlerde beslenen ve barındırılan kedi ve köpeklerin sahiplerince kısırlaştırılması esastır. Bununla birlikte, söz konusu hayvanlarını yavrulatmak isteyenler, doğacak yavruları belediyece kayıt altına aldırarak bakmakla ve/veya dağıtımını yapmakla yükümlüdür.
İKİNCİ KISIM
Koruma Tedbirleri
BİRİNCİ BÖLÜM
Hayvanların Sahiplenilmesi, Bakımı ve Korunması
Hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı

MADDE 5. — Bir hayvanı, bakımının gerektirdiği yaygın eğitim programına katılarak sahiplenen veya ona bakan kişi, hayvanı barındırmak, hayvanın türüne ve üreme yöntemine uygun olan etolojik ihtiyaçlarını temin etmek, sağlığına dikkat etmek, insan, hayvan ve çevre sağlığı açısından gerekli tüm önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvan sahipleri, sahip oldukları hayvanlardan kaynaklanan çevre kirliliğini ve insanlara verilebilecek zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirleri almakla yükümlü olup; zamanında ve yeterli seviyede tedbir alınmamasından kaynaklanan zararları tazmin etmek zorundadırlar.

Ev ve süs hayvanı satan kişiler, bu hayvanların bakımı ve korunması ile ilgili olarak yerel yönetimler tarafından düzenlenen eğitim programlarına katılarak sertifika almakla yükümlüdürler.

Ev ve süs hayvanı ve kontrollü hayvanları bulundurma ve sahiplenme şartları, hayvan bakımı konularında verilecek eğitim ile ilgili usul ve esaslar ile sahiplenilerek bakılan hayvanların çevreye verecekleri zarar ve rahatsızlıkları önleyici tedbirler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanmak suretiyle, İçişleri Bakanlığı ve ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ticarî amaç güdülmeden bilhassa ev ve bahçesi içerisinde bakılan ev ve süs hayvanları sahiplerinin borcundan dolayı haczedilemezler.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, hayvanları sahiplenen ve onu üretmek için seçenler annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Ev ve süs hayvanları ile kontrollü hayvanlardan, doğal yaşama ortamlarına tekrar uyum sağlayamayacak durumda olanlar terk edilemez; beslenemeyeceği ve iklimine uyum sağlayamayacağı ortama bırakılamaz. Ancak, yeniden sahiplendirme yapılabilir ya da hayvan bakımevlerine teslim edilebilir.

Sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanların korunması

MADDE 6. — Sahipsiz ya da güçten düşmüş hayvanların, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı Zabıtası Kanununda öngörülen durumlar dışında öldürülmeleri yasaktır.

Güçten düşmüş hayvanlar ticarî ve gösteri amaçlı veya herhangi bir şekilde binicilik ve taşımacılık amacıyla çalıştırılamaz.

Sahipsiz hayvanların korunması, bakılması ve gözetimi için yürürlükteki mevzuat hükümleri çerçevesinde, yerel yönetimler yetki ve sorumluluklarına ilişkin düzenlemeler ile çevreye olabilecek olumsuz etkilerini gidermeye yönelik tedbirler, Tarım ve KöyişleriBakanlığı ve İçişleri Bakanlığı ile eşgüdüm sağlanarak, diğer ilgili kuruluşların da görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların en hızlı şekilde yerel yönetimlerce kurulan veya izin verilen hayvan bakımevlerine götürülmesi zorunludur. Bu hayvanların öncelikle söz konusu merkezlerde oluşturulacak müşahede yerlerinde tutulması sağlanır. Müşahede yerlerinde kısırlaştırılan, aşılanan ve rehabilite edilen hayvanların kaydedildikten sonra öncelikle alındıkları ortama bırakılmaları esastır.

Sahipsiz veya güçten düşmüş hayvanların toplatılması ve hayvan bakımevlerinin çalışma usul ve esasları, ilgili kurum ve kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir. Hayvan bakımevleri ve hastanelerin kurulması amacıyla Hazineye ait araziler öncelikle tahsis edilir. Amacı dışında kullanıldığı tespit edilen arazilerin tahsisi iptal edilir.

Hiçbir kazanç ve menfaat sağlamamak kaydıyla sadece insanî ve vicdanî amaçlarla sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanlara bakan veya bakmak isteyen ve bu Kanunda öngörülen şartları taşıyan gerçek ve tüzel kişilere; belediyeler, orman idareleri, Maliye Bakanlığı, Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından, mülkiyeti idarelerde kalmak koşuluyla arazi ve buna ait binalar ve demirbaşlar tahsis edilebilir. Tahsis edilen arazilerin üzerinde amaca uygun tesisler ilgili Bakanlığın/İdarenin izni ile yapılır.

İKİNCİ BÖLÜM
Hayvanlara Müdahaleler
Cerrahi müdahaleler

MADDE 7. — Hayvanlara tıbbî ve cerrahi müdahaleler sadece veteriner hekimler tarafından yapılır.

Kontrolsüz üremenin önlenmesi için, hayvanlara acı vermeden kısırlaştırma müdahaleleri yapılır.

Yasak müdahaleler

MADDE 8. — Bir hayvan neslini yok edecek her türlü müdahale yasaktır.

Hayvanların, yaşadıkları sürece, tıbbî amaçlar dışında organ veya dokularının tümü ya da bir bölümü çıkarılıp alınamaz veya tahrip edilemez.

Ev ve süs hayvanının dış görünüşünü değiştirmeye yönelik veya diğer tedavi edici olmayan kuyruk ve kulak kesilmesi, ses tellerinin alınması ve tırnak ve dişlerinin sökülmesine yönelik cerrahi müdahale yapılması yasaktır. Ancak bu yasaklamalara; bir veteriner hekimin, veteriner hekimliği uygulamaları ile ilgili tıbbî sebepler veya özel bir hayvanın yararı için gerektiğinde tedavi edici olmayan müdahaleyi gerekli görmesi veya üremenin önlenmesi durumlarında izin verilebilir.

Bir hayvana tıbbî amaçlar dışında, onun türüne ve etolojik özelliklerine aykırı hale getirecek şekilde ve dozda hormon ve ilaç vermek, çeşitli maddelerle doping yapmak, hayvanların türlerine has davranış ve fizikî özelliklerini yapay yöntemlerle değiştirmek yasaktır.

Hayvan deneyleri

MADDE 9. — Hayvanlar, bilimsel olmayan teşhis, tedavi ve deneylerde kullanılamazlar.

Tıbbî ve bilimsel deneylerin uygulanması ve deneylerin hayvanları koruyacak şekilde yapılması ve deneylerde kullanılacak hayvanların uygun biçimde bakılması ve barındırılması esastır.

Başkaca bir seçenek olmaması halinde, hayvanlar bilimsel çalışmalarda deney hayvanı olarak kullanılabilir.

Hayvan deneyi yapan kurum ve kuruluşlarda bu deneylerin yapılmasına kendi bünyelerinde kurulmuş ve kurulacak etik kurullar yoluyla izin verilir.

Etik kurulların kuruluşu, çalışma usul ve esasları, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının ve ilgili kuruluşların görüşleri alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Deney hayvanlarının yetiştirilmesi, beslenmesi, barındırılması, bakılması, deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin tescil edilmesi, çalışan personelin nitelikleri, tutulacak kayıtlar, ne tür hayvanların yetiştirileceği ve deney hayvanı besleyen, tedarik eden ve kullanıcı işletmelerin uyacağı esaslar Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Ticareti ve Eğitilmesi
Hayvanların ticareti

MADDE 10. — Satılırken; hayvanların sağlıklarının iyi, barındırıldıkları yerin temiz ve sağlık şartlarına uygun olması zorunludur.

Çiftlik hayvanlarının bakımı, beslenmesi, nakliyesi ve kesimi esnasında hayvanların refahı ve güvenliğinin sağlanması hususundaki düzenlemeler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yabani hayvanların ticaretine ilişkin düzenlemeler Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Ev ve süs hayvanlarının üretimini ve ticaretini yapanlar, annenin ve yavrularının sağlığını tehlikeye atmamak için gerekli anatomik, fizyolojik ve davranış karakteristikleri ile ilgili önlemleri almakla yükümlüdür.

Hayvanların ticarî amaçla film çekimi ve reklam için kullanılması ile ilgili hususlar izne tâbidir. Bu izne ait usul ve esaslar ilgili kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Bir hayvan; acı, ıstırap ya da zarar görecek şekilde, film çekimi, gösteri, reklam ve benzeri işler için kullanılamaz.

Deney hayvanlarının ithalat ve ihracatı izne tâbidir. Bu izin, Bakanlığın görüşü alınarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca verilir.

Hasta, sakat ve yaşlı durumda bulunan veya iyileşemeyecek derecede ağrısı veya acısı olan bir hayvanı usulüne uygun kesmek ya da ağrısız öldürme amacından başka bir amaçla birine devretmek, satmak veya almak yasaktır.

Eğitim

MADDE 11. — Hayvanlar, doğal kapasitesini veya gücünü aşacak şekilde veya yaralanmasına, gereksiz acı çekmesine, kötü alışkanlıklara özendirilmesine neden olacak yöntemlerle eğitilemez.

Hayvanları başka bir canlı hayvanla dövüştürmek yasaktır. Folklorik amaca yönelik, şiddet içermeyen geleneksel gösteriler, Bakanlığın uygun görüşü alınarak il hayvanları koruma kurullarından izin alınmak suretiyle düzenlenebilir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Kesimi, Öldürülmesi ve Yasaklar
Hayvanların kesimi

MADDE 12. — Hayvanların kesilmesi; dini kuralların gerektirdiği özel koşullar dikkate alınarak hayvanı korkutmadan, ürkütmeden, en az acı verecek şekilde, hijyenik kurallara uyularak ve usulüne uygun olarak bir anda yapılır. Hayvanların kesiminin ehliyetli kişilerce yapılması sağlanır.

Dini amaçla kurban kesmek isteyenlerin kurbanlarını dini hükümlere, sağlık şartlarına, çevre temizliğine uygun olarak, hayvana en az acı verecek şekilde bir anda kesimi, kesim yerleri, ehliyetli kesim yapacak kişiler ve ilgili diğer hususlar Bakanlık, kurum ve kuruluşların görüşü alınarak, Diyanet İşleri Başkanlığının bağlı olduğu Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Hayvanların öldürülmesi

MADDE 13. — Kanunî istisnalar ile tıbbî ve bilimsel gerekçeler ve gıda amaçlı olmayan, insan ve çevre sağlığına yönelen önlenemez tehditler bulunan acil durumlar dışında yavrulama, gebelik ve süt anneliği dönemlerinde hayvanlar öldürülemez.

Öldürme işleminden sorumlu kişi ve kuruluşlar, hayvanın kesin olarak öldüğünden emin olunduktan sonra, hayvanın ölüsünü usulüne uygun olarak bertaraf etmek veya ettirmekle yükümlüdürler. Öldürme esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasaklar
MADDE 14. — Hayvanlarla ilgili yasaklar şunlardır:
  1. a) Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek.
  2. b) Hayvanları, gücünü aştığı açıkça görülen fiillere zorlamak.
  3. c) Hayvan bakımı eğitimi almamış kişilerce ev ve süs hayvanı satmak.
  4. d) Ev ve süs hayvanlarını onaltı yaşından küçüklere satmak.
  5. e) Hayvanların kesin olarak öldüğü anlaşılmadan, vücutlarına müdahalelerde bulunmak.
  6. f) Kesim hayvanları ve 4915 sayılı Kanun çerçevesinde avlanmasına ve özel üretim çiftliklerinde kesim hayvanı olarak üretimine izin verilen av hayvanları ile ticarete konu yabani hayvanlar dışındaki hayvanları, et ihtiyacı amacıyla kesip ya da öldürüp piyasaya sürmek.
  7. g) Kesim için yetiştirilmiş hayvanlar dışındaki hayvanları ödül, ikramiye ya da prim olarak dağıtmak.
  8. h) Tıbbî gerekçeler hariç hayvanlara ya da onların ana karnındaki yavrularına veya havyar üretimi hariç yumurtalarına zarar verebilecek sunî müdahaleler yapmak, yabancı maddeler vermek.

ı) Hayvanları hasta, gebelik süresinin 2/3’ünü tamamlamış gebe ve yeni ana iken çalıştırmak, uygun olmayan koşullarda barındırmak.

  1. j) Hayvanlarla cinsel ilişkide bulunmak, işkence yapmak.
  2. k) Sağlık nedenleri ile gerekli olmadıkça bir hayvana zor kullanarak yem yedirmek, acı, ıstırap ya da zarar veren yiyecekler ile alkollü içki, sigara, uyuşturucu ve bunun gibi bağımlılık yapan yiyecek veya içecekler vermek.
  3. l) Pitbull Terrier, Japanese Tosa gibi tehlike arz eden hayvanları üretmek; sahiplendirilmesini, ülkemize girişini, satışını ve reklamını yapmak; takas etmek, sergilemek ve hediye etmek.
ÜÇÜNCÜ KISIM
Hayvan Koruma Yönetimi
BİRİNCİ BÖLÜM
Mahallî Hayvan Koruma Kurulları Teşkilât, Görev ve Sorumluluklar
İl hayvanları koruma kurulu

MADDE 15. — Her ilde il hayvanları koruma kurulu, valinin başkanlığında, sadece hayvanların korunması ve mevcut sorunlar ile çözümlerine yönelik olmak üzere toplanır.

Bu toplantılara;

  1. a) Büyükşehir belediyesi olan illerde büyükşehir belediye başkanları, büyükşehire bağlı ilçe belediye başkanları, büyükşehir olmayan illerde belediye başkanları,
  2. b) İl çevre ve orman müdürü,
  3. c) İl tarım müdürü,
  4. d) İl sağlık müdürü,
  5. e) İl millî eğitim müdürü,
  6. f) İl müftüsü,
  7. g) Belediyelerin veteriner işleri müdürü,
  8. h) Veteriner fakülteleri olan yerlerde fakülte temsilcisi,

ı) Münhasıran hayvanları koruma ile ilgili faaliyet gösteren gönüllü kuruluşlardan valilik takdiri ile seçilecek en çok iki temsilci,

  1. j) İl veya bölge veteriner hekimler odasından bir temsilci,

Katılır.

Kurul başkanı gerekli gördüğü durumlarda konuyla ilgili olarak diğer kurum ve kuruluşlardan yetkili isteyebilir.

İl hayvan koruma kurulu sekretaryasını, il çevre ve orman müdürlüğü yürütür. Kurul, çalışmalarının sonucunu, önemli politika, strateji, uygulama, inceleme ve görüşleri Bakanlığa bildirir. İllerde temsilciliği bulunmayan kuruluş var ise il hayvan koruma kurulları diğer üyelerden oluşur. Kurul, kurul başkanı tarafından toplantıya çağrılır.

İl hayvan koruma kurulunun çalışma esas ve usulleri Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

İl hayvanları koruma kurulunun görevleri

MADDE 16. — Hayvanları koruma kurulu münhasıran hayvanların korunması, sorunların tespiti ve çözümlerini karara bağlamak üzere; av ve yaban hayvanlarının ve yaşama alanlarının korunması ve avcılığın düzenlenmesi hususlarında alınmış olan Merkez Av Komisyonu kararlarını göz önünde bulundurarak;

  1. a) Hayvanların korunması ve kullanılmasında onların yasal temsilciliği niteliği ile bu Kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek,
  2. b) İl sınırları içinde hayvanların korunmasına ilişkin sorunları belirleyip, koruma sorunlarının çözüm tekliflerini içeren yıllık, beş yıllık ve on yıllık plân ve projeler yapmak, yıllık hedef raporları hazırlayıp Bakanlığın uygun görüşüne sunmak, Bakanlığın olumlu görüşünü alarak hayvanların korunması amacıyla her türlü önlemi almak,
  3. c) Hazırlanan uygulama programlarının uygulanmasını sağlamak ve sonuçtan Bakanlığa bilgi vermek,
  4. d) Hayvanların korunması ile ilgili olarak çeşitli kişi, kurum ve kuruluşların il düzeyindeki faaliyetlerini izlemek, yönlendirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak,
  5. e) İlde kurulacak olan hayvan bakımevleri ve hayvan hastanelerini desteklemek, geliştirmek ve gerekli önlemleri almak,
  6. f) Yerel hayvan koruma gönüllülerinin müracaatlarını değerlendirmek,
  7. g) Hayvan sevgisi, korunması ve yaşatılması ile ilgili eğitici faaliyetler düzenlemek,
  8. j) Bu Kanuna göre çıkarılacak mevzuatla verilecek görevleri yapmak,

İle görevli ve yükümlüdür.

İKİNCİ BÖLÜM
Denetim ve Hayvan Koruma Gönüllüleri
Denetim

MADDE 17. — Bu Kanun hükümlerine uyulup uyulmadığını denetleme yetkisi Bakanlığa aittir. Gerektiğinde bu yetki Bakanlıkça mahallin en büyük mülkî amirine yetki devri suretiyle devredilebilir.

Denetim elemanlarının nitelikleri ve denetime ilişkin usul ve esaslar ile kayıt ve izleme sistemi kurma, bildirim yükümlülüğü ile bunları verecekler hakkındaki usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel yönetimler, ev ve süs hayvanları ile sahipsiz hayvanların kayıt altına alınması ile ilgili işlemleri yapmakla yükümlüdürler.

Yerel hayvan koruma görevlilerinin sorumlulukları

MADDE 18. — Özellikle kedi ve köpekler gibi sahipsiz hayvanların kendi mekânlarında, bulundukları bölge ve mahallerde yaşamaları sorumluluğunu üstlenen gönüllü kişilere yerel hayvan koruma görevlisi adı verilir. Bu görevliler, hayvan koruma dernek ve vakıflarına üye ya da bu konuda faydalı hizmetler yapmış kişiler arasından il hayvan koruma kurulu tarafından her yıl için seçilir. Yerel hayvan koruma görevlileri görev anında belgelerini taşımak zorundadır ve bu belgelerin her yıl yenilenmesi gerekir. Olumsuz faaliyetleri tespit edilen kişilerin belgeleri iptal edilir. Yerel hayvan görevlilerinin görev ve sorumluluklarına, bu kişilere verilecek belgelere, bu belgelerin iptaline ve verilecek eğitime ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yerel hayvan koruma görevlileri; bölge ve mahallerindeki, öncelikle köpekler ve kediler olmak üzere, sahipsiz hayvanların bakımları, aşılarının yapılması, aşılı hayvanların markalanması ve kayıtlarının tutulmasının sağlanması, kısırlaştırılması, saldırgan olanların eğitilmesi ve sahiplendirilmelerinin yapılması için yerel yönetimler tarafından kurulan hayvan bakımevlerine gönderilmesi gibi yapılan tüm faaliyetleri yerel yönetimler ile eşgüdümlü olarak yaparlar.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Hayvanların Korunmasının Desteklenmesi
Mali destek

MADDE 19. — Ev ve süs hayvanlarının korunması amacıyla bakımevleri ve hastaneler kurmak; buralarda bakım, rehabilitasyon, aşılama ve kısırlaştırma gibi faaliyetleri yürütmek için, başta yerel yönetimler olmak üzere diğer ilgili kurum ve kuruluşlara Bakanlıkça uygun görülen miktarlarda mali destek sağlanır. Bu amaçla Bakanlık bütçesine gerekli ödenek konulur. Bu ödeneğin kullanımına ilişkin esas ve usuller, Maliye Bakanlığının olumlu görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Diğer Hükümler
Eğitici yayınlar

MADDE 20. — Hayvanların korunması ve refahı amacıyla; yaygın ve örgün eğitime yönelik programların yapılması, radyo ve televizyon programlarında bu konuya yer verilmesi esastır. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu ile özel televizyon kanallarına ait televizyon programlarında ayda en az iki saat, özel radyo kanallarının programlarında ise ayda en az yarım saat eğitici yayınların yapılması zorunludur. Bu yayınların % 20’sinin izlenme ve dinlenme oranı en yüksek saatlerde yapılması esastır. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu görev alanına giren hususlarda bu maddenin takibi ile yükümlüdür.

Trafik kazaları

MADDE 21. — Bir hayvana çarpan ve ona zarar veren sürücü, onu en yakın veteriner hekim ya da tedavi ünitesine götürmek veya götürülmesini sağlamak zorundadır.

Hayvanat bahçeleri

MADDE 22. — İşletme sahipleri ve belediyeler hayvanat bahçelerini, doğal yaşama ortamına en uygun şekilde tanzim etmekle ve ettirmekle yükümlüdürler. Hayvanat bahçelerinin kuruluşu ile çalışma usul ve esasları Tarım ve Köyişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

Yasak ve izinler

MADDE 23. — Bu Kanun kapsamında olan ev ve süs hayvanlarının ticaretinin yapılması, ithalatı ve ihracatı ile her ne şekilde olursa olsun, ülkeden çıkarılması ve sokulması ile ilgili her türlü izin ve işlemlerde Bakanlığın görüşü alınmak kaydıyla Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilidir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığının ilgili birimlerince, yıl içinde yapılan ithalat ve ihracat ile ilgili bilgiler Bakanlığa bildirilir.

Koruma altına alma

MADDE 24. — Bu Kanunun hayvanları korumaya yönelik hükümlerine aykırı hareket eden ve bu suretle bulundurduğu hayvanların bakımını ciddi şekilde ihmal eden ya da onlara ağrı, acı veya zarar veren kişilerin denetimle yetkili merci tarafından hayvan bulundurması yasaklanır ve hayvanlarına el konulur. Söz konusu hayvan yeniden sahiplendirilir ya da koruma altına alınır.

DÖRDÜNCÜ KISIM
Cezai Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
İdari Para Cezası Verme Yetkisi, Cezalar, Ödeme Süresi, Tahsil ve İtiraz
İdarî para cezası verme yetkisi

MADDE 25. — Bu Kanunda öngörülen idarî para cezaları bu Kanunun 17 nci maddesinde belirtilen denetime yetkili merci tarafından verilir.

İdari para cezalarına itiraz

MADDE 26. — İdarî para cezalarına karşı cezanın tebliği tarihinden itibaren onbeş gün içinde idare mahkemesine dava açılabilir. Davanın açılmış olması idarece verilen cezanın yerine getirilmesini durdurmaz. Bu konuda idare mahkemelerinin verdiği kararlar kesindir.

İdarî para cezalarının ödenme süresi ve tahsili

MADDE 27. — İdarî para cezalarının ödenme süresi cezanın tebliği tarihinden itibaren otuz gündür.

Ceza vermeye yetkili merciler tarafından, Bakanlıkça bastırılan ve dağıtılan makbuz karşılığında verilen para cezaları, ilgilileri tarafından mahallin en büyük mal memurluğuna yatırılır. Yatırılan paranın % 80’i ilgili belediyeye takip eden ay içinde aktarılır. Bu para, tahsisi mahiyette olup amacı dışında kullanılamaz. Bu Kanuna göre verilecek idarî para cezalarında kullanılacak makbuzların şekli, dağıtımı ve kontrolü ile ilgili esas ve usuller yönetmelikle belirlenir.

Öngörülen süre içinde ödenmeyen para cezaları, gecikme zammı ile birlikte 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümlerine göre tahsil edilir.

Cezalar

MADDE 28. — Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara aşağıdaki cezalar verilir:

  1. a) 4 üncü maddenin (k) bendinin ikinci cümlesi hükmüne aykırı davrananlara, hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  2. b) 5 inci maddenin birinci, ikinci, üçüncü ve altıncı fıkralarında öngörülen hayvanların sahiplenilmesi ve bakımı ile ilgili yasaklara ve yükümlülüklere uymayan ve alınması gereken önlemleri almayanlara hayvan başına ellimilyon lira, yedinci fıkrasında öngörülen yükümlülük ve yasaklara uymayanlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.
  3. c) 6 ncı maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası.
  4. d) 7 nci maddede yazılan cerrahi amaçlı müdahaleler ile ilgili hükümlere aykırı davrananlara hayvan başına yüzellimilyon lira idarî para cezası.
  5. e) 8 inci maddenin birinci fıkrasında yazılı, bir hayvan neslini yok edecek müdahalede bulunanlara hayvan başına yedibuçukmilyar lira idarî para cezası; ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarına uymayanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.
  6. f) 9 uncu maddede ve çıkarılacak yönetmeliklerinde belirtilen hususlara uymayanlara hayvan başına ikiyüzellimilyon lira; yetkisi olmadığı halde hayvan deneyi yapanlara hayvan başına birmilyar lira idarî para cezası.
  7. g) 10 uncu maddede belirtilen hayvan ticareti izni almayanlara ve bu konudaki yasaklara ve yönetmelik hükümlerine aykırı davrananlara ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.
  8. h) 11 inci maddenin birinci fıkrasındaki eğitim ile ilgili yasaklara aykırı davrananlara birmilyarikiyüzellimilyon lira, ikinci fıkrasına aykırı davrananlara hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

ı) 12 nci maddenin birinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına beşyüzmilyon lira; ikinci fıkrasına aykırı hareket edenlere hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.

  1. j) 13 üncü madde hükümlerine aykırı davrananlara, öldürülen hayvan başına beşyüzmilyon lira idarî para cezası, aykırı davranışların işletmelerce gösterilmesi halinde öldürülen hayvan başına birmilyarikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  2. k) 14 üncü maddenin (a), (b), (c), (d), (e), (g), (h), (ı), (j) ve (k) bentlerine aykırı davrananlara ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası; (f) ve (l) bentlerine aykırı davrananlara hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası verilir, kesilmiş ve canlı hayvanlara el konulur.
  3. l) RTÜK’ün takibi sonucunda 20 nci maddeye aykırı hareket ettiği tespit edilen ulusal radyo ve televizyon kurum ve kuruluşlarına maddenin ihlal edildiği her ay için beşmilyar lira idarî para cezası.
  4. m) 21 inci maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikiyüzellimilyon lira idarî para cezası.
  5. n) 22 nci maddeye uymayanlara, hayvanat bahçelerinde kötü şartlarda barındırdıkları hayvan başına altıyüzmilyon lira idarî para cezası.
  6. o) 23 üncü maddeye aykırı hareket edenlere hayvan başına ikimilyarbeşyüzmilyon lira idarî para cezası.

Bu maddenin (b) bendinde atıfta bulunulan 5 inci maddenin birinci, ikinci ve beşinci fıkraları ile (o) bendi dışında kalan fiillerin, veteriner hekim, veteriner sağlık teknisyeni, hayvan koruma gönüllüsü, hayvan koruma derneği üyeleri, hayvan koruma vakfı üyeleri, hayvan toplama, gözetim altına alma, bakma, koruma ile görevlendirilmiş olan kişilerce işlenmesi halinde verilecek ceza iki kat artırılarak uygulanır.

Bu maddede yazılı idarî para cezaları, her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, o yıl için 4.1.1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca tespit ve ilân edilen yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanır.

BEŞİNCİ KISIM
Çeşitli, Son ve Geçici Hükümler
BİRİNCİ BÖLÜM
Çeşitli Hükümler
Birden fazla hükmün ihlâli

MADDE 29. — Bu Kanunda suç olarak öngörülen fiiller başka kanunlara göre de suç ise, en ağır cezayı gerektiren kanun hükümleri uygulanır.

Fiili ile bu Kanunun birden fazla hükmünü ihlal edenlere daha ağır olan ceza verilir.

Fiillerin tekrarı

MADDE 30. — Bu Kanunda, ceza hükmü altına alınmış fiillerin tekrarı halinde para cezaları bir kat, daha fazla tekrarı halinde üç kat artırılarak verilir.

İKİNCİ BÖLÜM
Son ve Geçici Hükümler
Saklı hükümler

MADDE 31. — 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu, 3285 sayılı Hayvan Sağlığı ve Zabıtası Kanunu, 4631 sayılı Hayvan Islahı Kanunu ile 1380 sayılı Su Ürünleri Kanunu hükümleri saklıdır.

GEÇİCİ MADDE 1. — Bu Kanunun 14 üncü maddesinin (l) bendinde belirtilen hayvanlardan, yurda bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce sokulmuş olanların sahipleri; üç ay içerisinde hayvan koruma kurullarına bildirimde bulunarak bunları kayıt altına aldırmak; altı ay içerisinde kısırlaştırarak kısırlaştırıldıklarına ilişkin belgeleri il hayvan koruma kurullarına teslim etmek zorundadırlar.

GEÇİCİ MADDE 2. — Bu Kanun gereğince çıkarılması gerekli bulunan yönetmelikler, Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde hazırlanır.

Yürürlük

MADDE 32. — Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

Yürütme

MADDE 33. — Bu Kanun hükümlerini Bakanlar Kurulu yürütür.

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması

0

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması, 20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Krallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Kanun, 12 Mayıs 1952 tarihinde mecliste kabul edilmiş, 17 Mayıs 1952 tarihinde resmi gazetede yayınlanmıştır. 

Türkiye – Yunanistan Kültür Anlaşması

Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığının Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Kırallığı arasında imzalanan Kültür Anlaşmasının onanması hakkında Dışişleri Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunca 8 Haziran 1951 tarihinde meclise sunulması kararlaştırılan kanun tasarısının gerekçesi şu şekildedir:

“Avrupa Konseyi âzası devletlerin kendi aralarında kültür anlaşmaları akdetmelerini tavsiye hususunda Konseyin Bakanlar Komitesince 3 ve 5 Kasım 1949 Paris toplantısında alınan karara tevfikan 20 Nisan 1951 tarihinde Ankara ‘da memleketimizle Yunanistan arasında bir Kültür Anlaşması imzalanmıştır. Türkiye ile  Yunanistan’ın içtimai hayatını ve müesseselerini birbirlerine tanıtacak ve iki memleket arasındaki ilmî ve kültürel münasebetleri inkişaf ettirecek olan bu Anlaşma Avrupa Konseyi âzası devletler arasında takarrür eden umumi esaslardan mülhem ‘bulunmaktadır. Anlaşmaya nazaran, her iki memleketin dahili mevzuatına riayet şartiyle, Âkıd Devletler ülkelerinde karşılıklı olarak kültür enstitüleri kurulabilecektir. Anlaşmada burslar ve yaz tatili kursları ihdası, ilmî ve meslekî elemanlar ve talebe teatisi, ilim cemiyetleri, gençlik ve spor teşekkülleri arasında sıkı iş birliği temini, seyahatler ve izcilik kampları tertibi, maarifle ilgili sergiler açılması, faydalı yeni ve eski eserler ve neşriyat mübadelesi, konferanslar, konserler, temsiller ve radyo yayınları tertibi gibi hususlar derpiş edilmektedir.

Âkıd hükümetler kendi ülkelerinde yayınlanan mektep kitaplarının, iki memleketten her biri hakkında yanlışlıklar ihtiva etmemesine itina eylemek suretiyle öğrencilerin bu sahada hakikata aykırı malûmat edinmelerine mâni olacaklardır.

Diğer, taraftan Anlaşmada, her iki memlekette kanuni bir akademik paye ihrazı zımnında yapılan imtihanların muadeletinin tanınmasıyla ilgili ahkâm mevcuttur. Anlaşmanın tatbikatına mütedair hususların müzakere ve tesbitini teminen Türkiye ve Yunanistan murahhaslarından teşekkül ve senede en az bir defa, sıra ile Ankara ve Atina’da içtima edecek olan Muhtelit bir Daimî Komisyon kurulacaktır.

Bu komisyon, biri Türk ve diğeri Yunan azadan müteşekkil ve merkezleri Ankara ve Atina’da bulunmak üzere iki kısmı ihtiva eyliyecek ve her kısmın iki âzası olacaktır.”

TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE YUNANİSTAN KRALLIĞI ARASINRA KÜLTÜR ANLAŞMASI

Türkiye Hükümeti ile Yunanistan Krallık Hükümeti, dostane bir iş birliği ve mübadele suretiyle fikir, güzel sanatlar ve ilim sahasında kendi memleketleri arasında mümkün mertebe tam bir mutabakat ekle etmek ve aynı zamanda memleketlerinin içtimai hayatının ve müesseselerinin karşılıklı olarak anlaşılmasını temin eylemek gayesiyle bir anlaşma akdini arzu eylediklerinden, bu maksatla mezkûr hükümetler tarafından usulüne tevfikan yetkili kılınan murahhaslar aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Birinci madde

Her Âkıd Hükümet, kendi ülkesi üzerinde bulunan üniversitelerde veya diğer öğretim müesseselerinde, diğer âkıd hükümet memleketinin dil, edebiyat ve tarihin veya bunlara müteallik başka mevzular hakkında kürsüler, dersler veya konferanslar ihdasını temin için elinden geleni yapacaktır.

İkinci madde

Her Âkıd Hükümet, diğerinin ülkesi üzerinde o memlekette kültür enstitüleri ihdasını tanzim eden mevzuatın umumi hükümlerine uymak şartiyle bu kabil enstitüler kurabilecektir.

Üçüncü madde

Âkıd hükümetler, kendi memleketleri arasında, üniversite personeli, profesörler, öğrenciler, ilmî araştırma yapanlar ve teknisyenlerle diğer meslekler ve faaliyetler mümessillerinin mübadelesini
teşvik edeceklerdir.

Dördüncü madde

Şayet bir Âkıd Hükümetin üniversite veya ilmî enstitülerinin kayıt ve sair ücretleri bir memlekette diğerinden daha yüksek ise, ücretleri daha yüksek olan Âkıd Hükümet, diğer memlekette okuyan kendi talebesi sayısını göz önünde tutarak bu ücretleri muayyen bir öğrenci miktarı için diğer Âkıd Tarafın memleketinde cari meblâğa indirmek imkânını derpiş eyleyecektir.

Beşinci madde

Her Âkıd Hükümet, diğer Âkıd Hükümet memleketinin öğrencilerinin ve üniversite mezunlarının (graduue) araştırma ve tetkiklerde bulunmalarına veya teknik bilgilerini inkişaf ettirmelerine imkân vermek maksadiyle kendi memleketlerinde bir müddet kalabilmelerini temin için, tetkik bursları ve nakdî yardım tahsisatı ihdas edecektir.

Altıncı madde

Âkıd Hükümetler, fikrî, bedii, ilmî, medenî ve içtimai faaliyetler sahasında karşılıklı yardım maksadiyle kendi memleketlerinin ilim cemiyetleri arasında en sıkı iş birliğini mümkün mertebe teşvik eyliyeceklerdir.

Yedinci madde

Her Âkıd Hükümet, . kendi ülkesi üzerinde diğer tarafın vatandaşları veya bir vatandaşlar grubu tarafından yapılan ilmî ve kültürel araştırmaları, diğer tarafın talebi üzerine ve fiili imkân nispetinde kolaylaştıracaktır

Sekizinci madde

Âkıd Hükümetler, kanuni bir akademik paye ihracı zımnında veya muayyen hallerde meslekî bir gaye ile bir veya diğer memleket ülkesinde yapılan imtihanlara – gerek giriş ve gerekse terfi imtihanlarına öbür memlekette tekabül eyliyen imtihanların muadeletinin tanınması şartlarını tetkik edeceklerdir.

Dokuzuncu madde

Her Âkıd Hükümet, (a) kendi ülkesinde diğer memleketin (b) bu memleket de buna mukabil kendi ülkesinde öbür memleketin üniversite personeline, profesörlerine, yüksek ve aynı zamanda ortaöğretim öğrencilerine mahsus tatil kursları ihdasını teşvik edecektir.

Onuncu madde

Âkıd Hükümetler, kültürel ve meslekî is birliğini inkişaf ettirmek gayeliyle, bu maksatla seçilmiş delegasyonların karşılıklı: ziyaretlerini « davet ve nakdi yardım yoliyle teşvik edeceklerdir.

On birinci madde

Âkıd Hükümetler, terbiyevi gaye güden ve kendi memleketlerince tanınmış olan gençlik ve ergin teşekkülleri arasında i§ birliğini teşvik edeceklerdir.

Spor ve izcilik sahasında yakınlaşma, temas ve karşılıklı yardımları teşvik ve seyahatler ve izcilik kampları tertip edeceklerdir.

On ikinci madde

Âkıd Hükümetler, aşağıdaki vasıtalarla, hor memlekette diğerinin kültürünün daha iyi tanınmasını sağlamak maksadiyle birbirlerine karşılıklı yardımda bulunacaklardır.

a) Kitaplar, mevkuteler ve diğer neşriyat,
b) Konferanslar ve konserler,
e) Sanat sergileri ve kültürel mahiyette diğer sergiler,
d) Tiyatro temsilleri,
o) Radyo, filimler, plâklar ve diğer mihaniki vasıtalar,

On üçüncü madde

İki memleketin fazla parçalarına sahip bulundukları eski eserlerle müze eşyasına mübadele etmek, Arkolojik hafriyat ve araştırmalarla tarihi âbidelerin tamiri veya ihyası faaliyetlerinden komşu memleketin alâkalı mütehassıslarını malûmattar kılmak veya onları bu faaliyetlere iştirake davet etmek, bu suretle gerek faaliyetlerin icrasında; gerekse elde edilen neticelerin takdirinde karşılıklı işbirliğini temin eylemek,

Her iki Âkit memleketin kendi mevzuatları çerçevesi dâhilinde, eski eşya ile müze eşyasının kalıplarının alınmasına, kütüphanelerde muhafaza olunan el yazmalarının fotokopilerinin çıkarılmasına, bu elyazmalarının muvakkaten öbür tarafa nakil ve fazla nüshalarının mübadele olunmasına, tarih tetkikleri için (mahkeme ve kadastro arşivleri de dâhil olmak üzere) her türlü Devlet arşivi sicil ve vesikalarından faydalanılmasına karşılıklı olarak müsaade eylemek, hususlarında Âkit hükümetler yekdiğerlerine yardım eyliyeceklerdir.

On dördüncü madde

Âkit »hükümetler, her iki memlekette yayınlanan mektep kitaplarının, iki memleketten her biri hakkında yanlışlıklar ihtiva etmemesine, kendi mevzuatlarının kabul ettiği hudutlar dâhilinde, itina eyliyeceklerdir.

On beşinci madde

iki memleketin dâhil bulundukları coğrafi bölgeyi ilgilendiren kültürel ve ilmî meseleleri tetkik için eksper toplantılariyle ve konferansları teşvik etmenin muvafık olup olmıyacağı hususunda Akıd Hükümetler istişarede bulunacaklardır.

On altıncı madde

İşbu anlaşmanın tatbikini teminen, behemehal Devlet memuru olmaları icabetmiyen dört azadan müteşekkir bir daimî muhtelit komisyon kurulacaktır.

Bu komisyon, biri merkezi Ankara’da ve Türk azadan, diğeri merkezi Atina’da, ve Yunanlı azadan müteşekkil olmak üzere iki şubeyi ihtiva eyliyecektir. Her şubenin iki âzası bulunacaktır. Türkiye Millî Eğitim Bakanlığı, Türkiye Dışişleri Bakanlığı ile anlaşarak Türk şubesinin âzasını ve Yunan Eğitim Bakanlığı, Yunan Dışişleri Bakanlığı ile anlaşarak Yunan şubesinin azasını tâyin eyliyecektir. Her liste tasvip için diplomatik yolla diğer Akıd Hükümete tevdi edilecektir.

Qn yedinci madde

Muhtelit daimî komisyon her defa ihtiyaç hissedildikçe ve senede en az bir defa, sıra ile Türkiye’de ve Yunanistan’da umumi heyet halinde toplanacaktır. Bu toplantılarda komisyonlar, Başkentinde toplantının yapılacağı memleketin hükümeti tarafından tâyin edilecek beşinci bir âza ile tamamlanacaktır.

On sekizinci madde
  1. Muhtelit Komisyonun başlıca vazifelerinden biri, bir umumi heyet toplantısı esnasında, işbu Anlaşmanın tatbikatına mütedair müfassâr telifler ihzarına tevessül eylemek olacaktır; Âkıd Hükümetlerin tasvibinden sonra, bu telifler işbu anlaşmaya/eklenecek bir lahika halinde toplanacaktır. Âkıd Hükümetlerin tasvibi nota teatisi suretiyle tebliğ edilecektir.
  2. Bundan sonra, Muhtelit Komisyon Anlaşmanın işleyişini tetkik edecek ve lahikada yapılması zaruri görülecek her türlü tadilâtı Akıd Hükümetlere teklif eyliyecektir.
  3. Daimî Muhtelit Komisyon toplantıları arasında lahikada tadilât yapılaması, şubelerden her biri tarafından diğer şubenin muvafakati şartiyle teklif edilebilecektir.
  4. Lahikada yapılacak tadilât, Akıd Hükümetlerin tasvibinden sonra yürürlüğe girecektir. Bu tasvip, nota teatisi suretiyle tebliğ edilecektir.
On dokuzuncu madde

Her Akıd Hükümet, işbu Anlaşmanın tatbik sahasına giren hükümlerin icrasına yardım veya tevessül eyliyecek teşekkülleri veya şahısları tâyin ve irad eylemek imkânını haiz olacaktır.

Yirminci madde

İşbu Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknamelerin Atina’da teatisinden 15 gün sonra yürürlüğe girecektir.

Yirmi birinci madde

İşbu Anlaşma, asgari beş sene müddetle yürürlükte kalacaktır. Bundan sonra ve işbu müddetin hitamından en. az altı ay evvel Akıd Hükümetlerde» biri tarafından feshedilmedikçe Akid Taraflardan birinin feshi ihbar ettiği tarihi takip eyliyecek altı aylık müddetin hitamına kadar yürürlükte kalacaktır.

Yukardaki hükümleri tasdikan, aşağıda imzaları bulunan mürahaslar işbu Anlaşmayı imzaladılar ve mühürlediler.

20 Nisan 1951 tarihinde, Ankara’da, iki nüsha olarak tanzim edilmiştir.

Türkiye Hükümeti adına                                           Yunanistan Krallık Hükümeti adına
Faik Zihni Akdur                                                                  Alezandre Conioumas

Türkiye Cumhuriyeti Dönemi Uluslararası Antlaşmaları

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini

0

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini; ilk olarak 1893 yılında Lystra Gretter tarafından oluşturulan ve o tarihten günümüze hemşirelerin mesleki yaşamına başladıkları ilk gün olarak kabul edilen mezuniyet törenlerinde okutulan, mesleki etik kurallar çerçevesinde onurla uygulayacaklarına dair yemindir.

Lystra Gretter (1858- 1951)

Uluslararası Hemşirelik Andı; 1965 yılında Uluslararası Hemşirelik Konseyi tarafından Florence Nightingale Yemini ile birlikte mesleki etik ilkeler çerçevesinde incelenmiş, revize edilerek tüm dillere çevrilmiş ve hemşirelik okullarının mezuniyet törenlerinde okutulmaya başlanmıştır.

Yemin, geçerliliğini her dönem korurken; bazı kuralların da içinde bulunulan dönemin şartlarına uygun olmadığından özünü koruyarak değişimine ihtiyaç duyulmuştur.

Uluslararası Hemşirelik Andı – Florence Nightingale Yemini
Yüklenmiş olduğum sorumlulukların bilincinde geliştirdiğim anlayış ve becerilerimle herhangi bir ırk, inanç, renk, siyasal veya sosyal durum ayırımı gözetmeksizin hastalarıma bakacağıma;
Hayatı korumak, ızdırabı hafifletmek, sağlığı yüceltmek için gereken her türlü çabayı göstereceğime;
Bakımım altındaki hastaların bütün değer ve dini inançlarına saygı duyacağıma;
Bana bireylerle ilgili olarak verilen tüm bilgileri saklayacağıma;
Hayatı ya da sağlığı tehdit edebilecek her türlü girişimden sakınacağıma;
Mesleki bilgi ve becerilerimi en üst düzeyde tutmaya çalışacağıma;
Sağlık ekibinin bütün üyeleri ile iş birliği yapacağıma ve onları destekleyeceğime;
Bunların tümünü yaparken, Uluslararası Hemşirelik Ahlak Yasası’nın onurunu korumak için gerekecek bütün çabaları sarf edeceğime ve hemşireliğin bütünlüğünü koruyacağıma ant içerim.

Hemşirelik Yemini İngilizce versiyonu
Hemşirelik Yemini İngilizce versiyonu

Dennis Andrew Nilsen

0

Dennis Andrew Nilsen,  23 Kasım 1945 tarihinde doğdu. 1978 ile 1983 yılları arasında Londra’da en az on iki genç erkek ve çocuğu öldüren İskoç asıllı bir seri katil ve nekrofili idi. Kurbanlarını kandırması ve boğarak öldürmesi ile tanındı.

Maceracı bir çocukluk yaşadı ve eğitiminde ortalamanın üzerinde notlar aldı. Tarih ve sanata ilgi gösterdi.

Daily Mirror Gazetesi, 12 Şubat 1983 tarihli sayısında Nilsen’in son kurbanı Stephen Sinclair ile ilgili bir haber yaptı

İlk kurbanı olan 14 yaşındaki Stephen Holmes’u 30 Aralık 1978’de öldürdü. Cinayetlerini, çeşitli tekliflerle kandırarak ikamet ettiği Londra’daki ikamet adresine getirdiği kişileri öldürerek işledi. Her cinayetin ardından, kurbanlarını yıkıyor, giydiriyor, süslüyor ve sonunda ateşle yakıp, küllerini lavabodan yok ediyordu. 1978 ile 1983 arasında, on iki erkek ve çocuğu öldürdüğü ve yedi kişiyi öldürmeye teşebbüs ettiği bilinmektedir. Kendisi yaklaşık on altı kişiyi öldürdüğünü itiraf etti.

Old Bailey’de altı cinayet ve iki cinayete teşebbüsten hüküm giyen Nilsen, 4 Kasım 1983’te ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Yargılama sırasında Nilsen, kurbanlarından bazılarının çıplak bedenlerine bakarken mastürbasyon yaptığını ve altı kurbanının bedeniyle cinsel ilişkiye girdiğini de itiraf etti.

Sonraki yıllarda Nilsen, Full Sutton yüksek güvenlikli hapishaneye kapatıldı. Temyiz başvuruları reddedildi.

Kuzey Londra’nın Muswell Hill semtinde işlediği için Muswell Hill Katili olarak tanındı.

12 Mayıs 2018’de York Hastanesinde tedavi görürken öldü.

Hakkında, “How to Make a Serial Killer: The Twisted Development of Innocent Children” isimli kitap yazıldı; “Öldürmek için doğmuş” ve “Nilsen Dosyaları” isimli televizyon dizileri ile “Cinayet İçin Geri Sayım” isimli film çekildi. Ayrıca, “Memories of a Murderer: The Nilsen Tapes” adlı belgesel yayınlandı.

Schuman Bildirgesi

0

Schuman Bildirgesi, Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan manifestodur. Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınlanmıştır.

Bildirge ile, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, kömür ve çelik üretimlerini birleştirmeye davet edilmiştir. Ortak bir Avrupa federasyonunun ilk somut adımı bu şekilde atılmıştır.

Bildirinin ardından 1951 yılında Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.

1957’da imzalanan Roma Antlaşması sonucunda ise topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu halini almıştır.

Maastricht Antlaşması 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu antlaşma ile üç uluslararası örgüt birleşmiş, birliğin adı Avrupa Birliği olmuştur.

Milano Zirvesi

Milano Zirvesi, Avrupa Birliği liderlerinin katılımı ile 1985’te toplanmıştır. Zirvede, Schuman Bildirgesinin yayınlandığı 9 Mayıs’ın Avrupa Günü olarak kutlanması kararlaştırılmıştır.

İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetinden sonra Avrupa’da barışı sağlamayı amaçlayan Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından ilan edilmiştir.

Schuman Bildirgesi

Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı çabalar olmaksızın korunamaz.
Örgütlü ve diri bir Avrupa’nın uygarlığa yapabileceği katkı, barışçıl ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi için elzemdir. Birleşik Avrupa için 20 yılı aşkın süredir önderlik rolünü üstlenen Fransa, barışa hizmeti daima temel amacı olarak benimsemiştir. Ancak Birleşik Avrupa kurulamamış, savaş çıkmıştır.
Avrupa birdenbire ve tek bir plana göre oluşturulamaz. Önce fiili bir dayanışmayı yaratacak olan somut kazanımlarla kurulacaktır. Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun süredir var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır.
Fransız Hükümeti, bu amacı gözönünde bulundurarak sınırlı fakat belirleyici bir konuda derhal girişimde bulunulmasını önermektedir: 
Fransız Hükümeti’nin önerisi, diğer Avrupa ülkelerinin de katılımına açık bir kuruluş çerçevesinde, Fransız-Alman kömür ve çelik üretiminin bir bütün olarak ortak bir yüksek merci altında bir araya getirilmesidir.
Kömür ve çelik üretiminin bu şekilde bir araya getirilmesi, Avrupa federasyonunun ilk adımı olarak ekonomik gelişme için gerekli ortak temellerin derhal atılmasını sağlayacak, böylece uzun süredir savaş mühimmatı üretimi yapan ve bundan hep zarar gören bölgelerin kaderini değiştirecektir.
Bu şekilde sağlanacak üretim dayanışması, Fransa ile Almanya arasında savaş çıkması ihtimalini düşüncelerden sileceği gibi madden de imkansız kılacaktır. Katılmaya istekli bütün ülkelere açık olacak olan ve nihaî olarak tüm üye ülkelere sınaî üretimin temel unsurlarını aynı şartlarla sağlayacak olan bu güçlü ve üretken birim, ülkelerin iktisadî birleşmesinin gerçek temelini atacaktır.
Yaşam standartlarının yükseltilmesine ve barışçıl kazanımların geliştirilmesine katkı yapmayı amaçlayan bu üretim, herhangi bir ayrım veya istisna olmaksızın tüm dünyanın istifadesine sunulacaktır.
Böylece, ortak bir ekonomik sistemin oluşturulması için elzem olan çıkar birlikteliği, basit ve süratli bir şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır; bu, uzun yıllardır kanlı savaşların yol açtığı bölünmeler nedeniyle birbirine düşman olan ülkeler arasında daha geniş ve derin bir birlikteliğin mayasını oluşturabilir.
Temel üretimin birleştirilmesi ve kararları Fransa, Almanya ve diğer üye ülkeleri bağlayacak yeni bir yüksek merciin kurulması ile, bu öneri, barışın korunması için elzem olan Avrupa federasyonunun oluşturulması yönündeki ilk somut temelin atılmasını sağlayacaktır.
Fransız Hükümeti, belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesini teşvik etmek için, aşağıdaki esaslara dayalı olarak müzakereler başlatmaya hazırdır: 
Ortak yüksek merciye verilecek görev, en kısa zamanda üretimin modernize edilmesini ve üretim kalitesinin yükseltilmesini; kömürün ve çeliğin Fransız ve Alman pazarları ile diğer üye ülkelerin pazarlarına aynı şartlarla arz edilmesini; diğer ülkelere ihracatın ortaklaşa geliştirilmesini; bu sektörlerde çalışan işçilerin yaşam koşullarının eşit düzeye getirilmesini ve yükseltilmesini sağlamak olacaktır.
Bu hedeflere ulaşmak için, üye ülkelerin halihazırdaki üretimlerinin içinde bulunduğu çok farklı koşullar ve durumlar dikkate alınarak, bir üretim ve yatırım planının uygulanması, fiyatları eşit düzeye getirmek için dengeleyici mekanizmaların kurulması ve üretimin rasyonelleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla bir yeniden yapılandırma fonunun ihdas edilmesi gibi bazı geçiş dönemi tedbirlerinin alınması önerilmektedir. Kömür ve çeliğin üye ülkeler arasındaki dolaşımında her türlü gümrük vergisi derhal kaldırılacak ve bunların farklı nakliye ücretlerinden etkilenmemesi sağlanacaktır. Üretimin en yüksek verimlilikle daha rasyonel dağılımını kendiliğinden sağlayacak koşullar tedricen oluşturulacaktır.
Dağıtım ve ulusal pazarların kullanılması üzerinde kısıtlayıcı uygulamalar getirme ve yüksek kâr oranlarını muhafaza etme eğiliminde olan uluslararası kartellerin aksine; ortak yüksek merci, pazarların birleşmesini ve üretimin genişlemesini temin edecektir.
Yukarıda açıklanan temel ilkeler ve üstlenilen taahhütler, Devletler arasında imzalanacak ve onaylanmak üzere parlamentolara sunulacak olan antlaşmaların konusunu oluşturacaktır. Bu antlaşmaların uygulanmasına ilişkin ayrıntıları çözüme bağlamak için gerekli müzakereler, mutabakatla tayin edilen bir hakemin yardımıyla yürütülecektir. Bu hakem, varılan anlaşmaların öngörülen ilkelerle uyum içerisinde olup olmadığını tespit etmekle sorumlu bulunacak ve müzakerelerin kilitlendiği durumlarda hangi çözümün benimseneceğini kararlaştıracaktır. Uygulamadan sorumlu ortak yüksek merci, Hükümetler’in eşit oranda temsil esasıyla atayacakları bağımsız kişilerden oluşacaktır. Hükümetler’in mutabakatıyla bir başkan seçilecektir. Merciin kararları, Fransa, Almanya ve diğer üye ülkelerde uygulanma gücüne sahip bulunacaktır. Merciin kararlarına itiraz olanağının sağlanması için, uygun tedbirler alınacaktır.
Birleşmiş Milletler’in bir temsilcisi, merci nezdinde akredite edilecek ve yılda iki kez Birleşmiş Milletler’e rapor verecektir. Bu raporda, söz konusu yeni merciin çalışmaları hakkında bilgiler yer alacak, özellikle de merciin belirli hedeflerini gerçekleştirmedeki başarı düzeyi belirtilecektir.
Yüksek merciin kurulması, işletmelerin mülkiyet yöntemlerine hiçbir şekilde halel getirmeyecektir. Ortak yüksek merci, görevlerini yerine getirirken, Uluslararası Ruhr Mercii’ne verilen yetkileri ve Almanya’nın tabi olduğu her türlü yükümlülüğü, bunlar yürürlükte kaldığı sürece, dikkate alacaktır.

Robert Schuman – Time Dergisi Kapağında

Mehmet Mümtaz Tarhan

0

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan 1908’de dünyaya geldi. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı ve 1930 yılında hukuk lisansı aldı.

Maliye Bakanlığında Kanunlar Müdürlüğü, İzmir Defterdarlığı, İstanbul İrat ve Servet Vergileri Müdürlüğü, Maliye Gelirleri Genel Müdürlüğü, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü ve Sayıştay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Gelirler Genel Müdürü iken Maliye Meslek Lisesi’nin kurulmasını sağladı. Neumark Komisyonu’nu kurarak gelir vergisiyle vergi usulleri kanunlarının hazırlanmasında yardımcı oldu. Tapu Meslek Lisesi ve İstanbul Kadastro Mühendisleri Yüksekokulu’nu kurdu.

18 Haziran 1952 – 7 Ekim 1952 arasında Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı olarak görev yaptı. Gençlerbirliği Spor Kulübü’nün 10’uncu başkanlığını yürüttü.

1954’te Demokrat Parti (DP) listesinden An­kara Milletvekili seçilerek TBMM’ye girdi. Meclis’te Maliye Encümeni Başkanlığı yaptı ve 4. Menderes Hükümetinde Çalışma Bakanlığı görevinde bulundu.

Yasama görevinin sona ermesi üzerine 1957’de İstanbul valisi ve belediye başkanı oldu, bu görevi 29 Kasım 1957’de 11 Mayıs 1958 tarihine kadar devam ettirdi. Bu görevi sırasında her türlü oyun salonlarını kapattı ve şehrin temizliği için Tükürük Yasağı kuralını uygulamak için sıkı tedbirler aldı.

1950-1958 yıllarında Türk Eğitim Derneği‘nin başkanlığını yürüttü.

Kamu görevinden ayrıl­dıktan sonra 1959’da, bünyesinde Özel Tarhan Kolejinin de bulunduğu Tarhan Eğitim Kurumlarını kurdu.

27 Mayıs askeri darbesinden sonra Yassıada’da yargılandı ve beraat etti.

Türk Hukuk Kurumu tarafından hazırlanan Türk Hukuk Lügatı’nın hazırlanmasına katkıda bulundu.

Arttırma ve Eksiltme Kanunu Şerh ve İzahı(1940), Olgunluğumuzun Panoraması(1940), Medeni Kanun’un Genel Esasları(1947), Ölünceye Kadar Bakma Akti(1948), Akitler(1948), Mukayeseli Dünya Kadastrosu (1949) ve benzeri eserleri kaleme aldı.

18 Ocak 1970’te yaşamını yitirdi. İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Evli ve 2 çocuk babasıydı.

Mehmet Mümtaz Turhan, Akis Dergisi kapağında.

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme

0

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme, 14 Eylül 1961 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmeyi onaylayan kanunu 30 Nisan 1964 tarihinde kabul ederek 11 Mayıs 1964 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlamıştır.

 

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme

Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Üyesi olan Federal Alman­ya Cumhuriyeti, Avusturya Cumhuriyeti, Belçika Krallığı, Fransa Cumhuriyeti, Yunanistan Krallığı, İtalya Cumhuriyeti, Lüksemburg Büyük Dukalığı, Hollanda Krallığı, İsviçre Konfederasyonu ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, vatandaşlarının evlilik dışı çocuklarını, kendi ülkelerinde tanır gibi, diğer Akıd Devletler ülkelerinde tanımalarına müsaade olunması ve bu hususta gereken kolaylığın gösterilmesi arzusu ile hareket ederek aşağıdaki hükümlerde mutabakata varmışlardır.

Madde — 1

Bu Sözleşmeye göre, bir kişinin evlilik dışı bir çocuğun babası olduğunu beyan etmesine «nesepli tanıma» veya «nesepsiz tanıma» denir.

Bunlardan birincisinde, tanıma beyanında bulunan kimse ile tanınan çocuk arasında hukuki bir nesep bağı teessüs eder, ikincisinde ise böyle bir bağ teessüs etmez.

Madde — 2

Mevzuatı sadece nesepsiz tanımayı kabul eden Akıd Devletler ülkelerinde, mevzuatı nesepli tanımayı kabul eden diğer Âkıd Devletler vatandaşları nesepli tanıma yapabilirler.

Madde — 3

Mevzuatı sadece nesepli tanımayı kabul eden Âkıd Devletler ülkelerinde, mevzuatı nesepsiz tanımayı kabul eden diğer Akıd Devletler vatandaşları nesepsiz tanımada bulunabilirler.

Madde — 4

2 ve 3 üncü maddelerde tanıma beyanları mahallî kanunların tayin ettiği resmî şekilde şahsi haller memurları veya yetkili diğer makamlar tarafından kabul edilir. B u beyanlarda beyanda bulunan kişinin vatandaşlığının zikri gerekir. B u beyanlar, beyanda bulunan kişinin memleketinin yetkili makamı önünde yapılmış beyanlar değerindedir.

Madde — 5

2 ve 3 üncü maddelerde derpiş olunan beyanları. ihtiva eden ve bunları veren makamların mühür ve imzasını taşıyan belgelerin tasdikli örnek veya özetleri Akıd Devletler ülkesinde her türlü tasdikten muaftır.

Madde — 6

Bu Sözleşme onaylanacak ve onaylama belgeleri İsviçre Federal Konseyine tevdi olunacaktır. Federal Konsey, Âkıd Devletlerle Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, her onaylama belgesinin tevdiinden haberdar edecektir.

Madde — 7

Bu Sözleşme, yukardaki maddede bahis konusu edilen onaylama belgelerinden ikincisinin tevdiini kovalayan otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Sözleşme, bunu sonradan onaylıyan her imzacı Devlet için, onaylama belgesinin tevdiini kovalayan otuzuncu gün yürürlüğe girecektir.

Madde — 8

Bu Sözleşme, her Akıd Devletin anavatan topraklarının bütününde kendiliğinden uygulanır.

Her Akıd Devlet, bu Sözleşme hükümlerinin anavatan dışı ülkelerinden bir veya birkaçında yahut milletlerarası münasebetleri kendisi tarafından sağlanan Devlet veya ülkelerde de uygulanacağını, imza, onaylama, katılma anında veya daha sonra, İsviçre Federal Konseyine yapacağı tebliğ ile beyan edebilecektir. İsviçre Federal Konseyi, her Akıd- Devleti ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, bu tebliğden haberdar edecektir. Bu Sözleşme hükümleri tebliğnamenin İsviçre Federal Konseyince alınmasını kovalayan altmışıncı gün, anılan tebliğnamede zikredilen ülke veya ülkelerde uygulanacaktır.

Bu maddenin 2 nci fıkrasındaki hüküm gereğince bir beyanda bulunmuş olan her Devlet daha sonra herhangi bir anda, İsviçre Federal Konseyine göndereceği bir tebliğ ile, bu Sözleşmenin beyannamede zikredilen Devlet veya ülkelerin bir veya birkaçında uygulanmasına son verildiğini beyan edebilir.

İsviçre Federal Konseyi, her Akıd Devleti ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini, bu yeni tebliğden haberdar edecektir.

Sözleşmenin uygulanması, bahis konusu tebliğnamenin İsviçre Federal Konseyince alınmasını kovalayan altmışıncı gün bahis konusu ülkede son bulacaktır.

Madde — 9

Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu üyesi olan her Devlet bu Sözleşmeye katılabilir. Katılmak istiyen Devlet, bu niyetim, İsviçre Feder al Konseyine tevdi edilecek bir belge ile tebliğ eder. Konsey bu katılma belgesinin tevdiinde üye Devletler ile Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğini keyfiyetten haberdar eder. Sözleşme, katılan devlet için, katılma belgesinin tevdiini kovalıyan otuzuncu gün yürürlüğe girer.

Katılma belgesinin tevdii, ancak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden sonra mümkün olabilir.

Madde — 10

Bu Sözleşme değişikliğe tabi tutulabilir.

Değişiklik teklifi İsviçre Federal Konseyine yapılır. Federal Konsey de keyfiyeti Akıd Devletlerle Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğine tebliğ eder.

Madde — 11

Bu Sözleşme, 7 nci maddenin 1 inci fıkrasında yazılı tarihten itibaren on yıllık bir süre için muteberdir.

Sözleşme, fesih ihbarı olmadıkça, on yıldan on yıla kendiliğinden yemlenir.

Fesih ihbarı, keyfiyetten diğer bütün Akıd Devletlere ve Milletlerarası Şahsi Haller Komisyonu Genel Sekreterliğine bilgi verecek olan İsviçre Federal Konseyine, sürenin bitiminden en az altı ay evvel yapılmış olmalıdır.

Fesih keyfiyeti, sadece fesih ihbarında bulunan devlet hakkında hüküm ifade eder. Sözleşme diğer Akıd Devletler için yürürlükte kalır.

Usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş olan ve imzaları aşağıda bulunan temsilciler Sözleşmeyi imzalamışlardır.

14 Eylül 1961 günü Roma’da, İsviçre Federal Konseyi arşivlerine tevdi olunmak üzere bir nüsha halinde düzenlenmiş olup aslına uygunluğu onaylı birer kopyası diplomatik yolla her Âkıd’a Devlet ve Milletlerarası Şahsi Halle r Komisyonu Genel Sekreterliğine gönderilecektir.

Ümit Kocasakal

0

Prof. Dr. Ümit Kocasakal, 11 Mayıs 1966 tarihinde Köln’de doğmuştur. Babası, 1964 yılında Almanya’ya göç eden ilk kuşaktandır. Kocasakal, baba tarafından Sinop, anne tarafından ise Gümülcine göçmenidir. Almanya’da doğduktan sonra eğitimini Türkiye’de almasını sağlamak için İstanbul’a dedesi ve babaannesinin yanına gönderilmiş, ilkokulu Büyükdere Mehmet İpgin İlkokulu’nda okumuş, Galatasaray Lisesi’nin sınavlarına girmiş ve yatılı öğrenci olarak okumaya hak kazanmıştır. Sekiz yıl süren hazırlık, ortaokul ve liseyi Galatasaray Litesi’ni (Mektebi Sultani) 1986 yılında bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanmış, hukuk fakültesini bitirdikten sonra İstanbul Barosu‘na bağlı olarak bir süre serbest olarak avukatlık yapmıştır. Zorunlu askerlik görevi sırasında askeri savcılık yapmıştır.

Ümit Kocasakal’ın Mesleki Yaşamı

Kocasakal, okul sonrasında “İkinci babam” dediği Profesör Dr. Köksal Bayraktar’ın avukatlık ofisinde staj yapmış ve avukatlık mesleğine başlamış, iki yıl avukatlık yaptıktan sonra askerlik görevini 1993 yılında 8’nci Kolordu Komutanlığı’nda Askeri Savcı olarak görev yapmıştır. Askerlik sonrası bir yıl yeniden avukatlık yaptıktan sonra Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde ceza hukuku asistanı olarak atanmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 1996 yılında yüksek lisansını ve aynı Enstitüde 2000 yılında doktorasını tamamlamış, 2001 Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yardımcı doçent olmuştur. 1998 yılında doktora tez çalışmasını yapmak üzere Marsilya’ya gitmiş, 2001 yılında “Kara para aklama suçu” konulu teziyle doçent ve Fakülte Kurulu üyesi olmuştur. 2005 yılında Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları adıyla önemli bir eser yazmış ve Galatasaray Hukuk Fakültesi, Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olmuştur.

İstanbul Barosu’na başkanlık yapan Mehmet Durakoğlu ve Ümit Kocasakal, 2013 yılı 5 Nisan Türkiye Avukatlar Günü vesilesiyle yapılan basın açıklaması sırasında birlikte

Sivil Toplum Çalışmaları, Aldığı Ödüller ve Siyasal Yaşamı

Kocasakal, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyeliği, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği, İstanbul Barosu Başkanlığı, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi (TMOK) spor hukuku komisyonu üyeliği ve Türk Ceza Hukuku Derneği (TCHD) yönetim kurulu üyeliği gibi bir çok görev üstlenmiş, sivil toplum çalışmalarında aktif olarak yer almıştır.  17.01.2018 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığına adaylığını açıklayacağını duyurmuştur.

Çok sayıda bilimsel makale, tebliğ ve sunum gerçekleştirmiş, yüzlerce televizyon programına katılmıştır. Odatv haber sitesinde düzenli olarak makaleleri yayınlanmıştır.

İyi derecede Fransızca bilen Kocasakal Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı Başkanı olarak öğretim üyeliğini sürdürmektedir.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hatice ÖZDEMİR KOCASAKAL ile evli olup iki çocukları bulunmaktadır.

2011 yılında, “Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Eskişehir Şubelerince ‘Yılın Demokrasi ve Hukuk Savaşçısı’ ödülünü kazanmıştır.

İstanbul Barosundaki Görevleri ve Başkanlığı

Birçok üniversitede dersler veren Ümit Kocasakal 2004 ve 2006 döneminde İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanı olarak görev yapmış, 2008 ve 2010 döneminde İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeliği, 2010-2012, 2012-2014 ve 2014-2016 dönemlerinde ise İstanbul Barosu Başkanlığı yapmıştır. 2010 yılı kasım ayında yapılan İstanbul Barosu seçimlerinde Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubunun başkan adayı olarak seçimi kazanmış, 2012 ve 2014 yıllarında yapılan seçimlerde de oylarını artırarak ve % 65 oranında oy alarak yeniden başkan seçilmiştir.

İstanbul Barosu Yönetim Kurulu üyeleri ile birlikte “Balyoz Planı” davasına bakan İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi ve Konya Barosu Başkanlığı’nın hakkında yaptığı adli yargılamayı etkilemeye teşebbüs iddiasıyla suç duyurusu sonucunda Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında “yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs” suçundan yargılanmış ve beraat etmiştir. İstanbul Barosu genel kurulu bu dava nedeniyle olağanüstü toplanmış, Kocasakal, “Askeri savcılık, avukatlık, öğretim üyeliği hayatım oldu. Tek sanık olmam eksikti, onu da tamamlamış olduk” demiştir. 

İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ın baro merkezinde kullandığı makam odası 2 Ocak 2013 tarihinde kurşunlanmış, dışarıdan ateş edilen bir silahtan çıkan mermi Kocasakal’ın makamının bulunduğu 7. kattaki odasının tavanını delerek masasına isabet etmiş, masadan seken mermi koltuğa saplanmıştır.

Ümit Kocasakal’ın Eserleri 

Prof. Dr. Ümit Kocasakal’ın, “Depreme bağlı yapı hasarları sonucu meydana gelen ölüm ve yaralanma hallerinde yüklenicinin ceza sorumluluğu”, “İnşaatçıların deprem hasarlarından doğan sorumlulukları ile hasarlı binaları onarma ve güçlendirme yolları”, “Karapara demokrasiye tehdit”, “Soykırım ve yasalar”, “Ölüm orucunda bulunan tutuklu ve hükümlülere yapılabilecek rıza dışı müdahalenin hukuka uygunluğu sorunu”, “Yeni Fransız ceza kanununda genel hatlarıyla cezalar sistemi”, “Suç artışındaki neden CMUK değildir”, “Kadın ve erkek aynı hükme tabi olmalıdır, Zina suçu ile ilgili görüşler”, “Tarikat, şeyh, nikah (TCK 237. madde kapsamında resmi nikah olmaksızın dini nikah yapma eyleminin irdelenmesi”, “Karayollarında denetimin caydırıcılığı”, “Trafik suçları ve cezalar” “Sanığın korunması”, “Organize suçluluğa karşı İtalyan mevzuatı”, “Terörle mücadele yasası”, “Yüksek ceza caydırıcı olabilir”, “Avrasya feribotu eylemcileri yanlış değerlendiriliyor”, “Ceza hukukunda itiyad” başlıkları ile tez, bilimsel makale ve yazıları yayınlanmıştır.

Kocasakal, mesleki kitaplardan oluşan büyük bir kütüphaneye sahip olduğunu ancak kitapları içinde en çok çizgi romanları sevdiğini açıklamış; vermiş olduğu bir röportajda şunları söylemiştir: “Galatasaray Lisesi’ne sekiz yıl yatılı okudum. Derslerin dışındaki zamanlarda vakit geçmek bilmiyordu. Ben de çizgi romanlara merak saldım. Öncelikle Zagor, Kaptan Swing ve Mr. No gibi kitapların abonesi oldum. Her çıkan kitabı alıyor ve biriktiriyordum. Zamanla o kadar çoğaldı ki, dolaplarıma sığmaz oldu. Okuldaki başka dolaplarda saklıyor, evci olduğumda da eve taşıyordum. Okulda hiç yakalanmadım. Yıllar içinde yüzlerce kitabım olmuştu. İyi bir koleksiyona sahip oldum.”

Ümit Kocasakal

“Avrupa Birliğinin Mali Çıkarlarının Korunmasına İlişkin Ceza Hukuku Kuralları”, “Avrupa Birliği Ceza Hukukunun Esasları”, “Suçu Bildirmeme Suçları” ve “2010 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı” isimli kitapları yayınlanmıştır.

Suçu Bildirmeme Suçları

“Bilindiği üzere suç, kriminolojik açıdan toplumsal düzeni hukuk düzenindeki diğer ihlallere göre daha fazla bozan, güvenlik duygusunu sarsan, bireyleri endişeye sevkeden bir olgudur. Bu açıdan suçla mücadele tüm ülkelerde toplum bakımından önemsenmekte ve devletlerden talep edilmektedir. Bireyler, cezalandırma hakkını devlete devretmiş oldukları için; suçları ve cezalarını belirlemek, bu çerçevede suç ve suçlulukla mücadele etmek, suçu önlemek, işlendiğinde ise faillerini bulup cezalandırmak, bu şekilde toplumsal düzeni ve barışı sağlamak ve suç ile bozulduğunda da yeniden tesis etmek devletin görevidir. Bu açıdan kural olarak bireyin suçların önlenmesi ve suçlulukla mücadele bakımından bir görev veya yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Devlet bu görevini temelde kolluk ve adli teşkilatı aracılığı ile yerine getirir. Bununla birlikte bir çok hukuk sisteminde (ve bu arada hukukumuzda) devletlerin, suçla mücadele bakımından bireylere, ceza tehdidi altında bireylere bilgisi dahilindeki bazı suçları, belirli şartlara bağlı olarak yetkili makamlara bildirme yükümlülüğü getirdiği görülmektedir.

Esasen bir hak olan suçu ihbar etmenin, bu şekilde ceza tehdidi altında bir yükümlülük haline getirilmesi, bir yandan felsefi, etik, zaman zaman anayasal sorunlara yol açmakta, diğer yandan bu yükümlülüğü düzenleyen normatif düzenlemeler yapısal özellikleri nedeniyle bir çok hukuki sorun yaratmakta, bir çok eleştiriyi de beraberinde getirmektedir.  Hukukumuzda da, özel yasalarda da suçun bildirilmesi ile ilgili olarak çeşitli hükümler yer almakla birlikte temel olarak bu yükümlülük; tüm fertler bakımından TCK. 278, kamu görevlileri bakımından TCK. 279 ve sağlık mesleği mensupları bakımından ise TCK. 280.maddede düzenlenmektedir. Bu çalışmamızda, belirtilen maddelerin unsurları, yarattıkları hukuki sorunlar, birbirleriyle olan ilişkileri mukayeseli hukuktan da yararlanılarak ele alınmaktadır. Her çalışma biraz eksik, her tamam biraz yarıdır. Bu çalışma ile hepimizin koruyucusu, ekmek ve su gibi ihtiyacımız olan hukuka küçücük bir katkı yapabilmişsem ne mutlu bana…”  Prof. Dr. Ümit KOCASAKAL

Avrupa Birliğinin Mali Çıkarlarının Korunmasına İlişkin Ceza Hukuku Kuralları

“Çalışmada Corpus Juris’in gerek 1997 gerekse 2000 versiyonu çevirisinin yapılması sonucunda okuyucuya bu alanda ortaya çıkan gelişim ve değişimi başından itibaren izleme ve değerlendirme olanağı sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu konuda bazı ceza hukukçuları tarafından kaleme alınan değerlendirmeler de çevrilerek böyle bir düzenlemenin nedenleri ve gerekçeleri hakkında da bilgi edinilebilmesi amaçlanmıştır. Avrupa Birliğine aday bir ülkede, hukukçuların, hukuki alanda meydana gelen bu önemli gelişmeden haberdar olması için yapılan bu çeviri mutlaka edinmeleri gereken bir başucu kitabıdır.”

 

2010 Anayasa Değişiklikleri Çerçevesinde Yargı Bağımsızlığı

“Türkiye, 2010 yılını Anayasa değişikliklerini tartışmakla geçiriyor… Yeni Anayasa; eşitlik, kişisel verileri isteme hakkı, yurtdışına çıkma özgürlüğü, çocuk hakları, toplu iş sözleşmesi, sendika kurma hakkı gibi önemli değişiklikler içeriyor. Ayrıca Askeri yargı, adalet hizmetlerinin denetimi, Anayasa Mahkemesinin kuruluşu, HSYK’nın yapısı hakkında ise tartışmalı değişiklikler sunuyor. En sıcak tartışmaların Anayasa Mahkemesi ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun üzerinde yoğunlaştığı açıkça görülebilir. Tüm bu konuları tartışmak amacıyla, Türk Ceza Hukuku Derneği, Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Ceza Hukuku Araştırma Merkezi (CEHAMER) ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Kriminoloji ve İnsan Hakları Merkezi ile bir atölye çalışması hazırladı. Atölye çalışmasının sonucunda derlenen kitapta; çok değerli hukukçuların konu hakkında görüş ve yorumlarını, Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın yeni oluşumunun karşılaştırmalı hukuk açısından değerlendirilmesini bulabilirsiniz. Çeşitli ülkelerin Yüksek yargı organlarının durumu hakkında örneklerin sunulduğu çalışma konu hakkında sorulara cevap verecektir.”

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

0
Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri Davranış Kurallarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı adıyla 11 Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilerek ilan edilmiştir.

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, bu konudaki Türk mevzuatının düzenlenmesinde örnek olarak alınmıştır.

Avrupa Konseyi  Kamu Görevlileri İçin Davranış Kuralları
Yorum ve Uygulama
1.Madde

 Bu Kot tüm konu görevlilerine uygulanır.

Bu Kodun amaçları açısından “kamu görevlisi” herhangi bir kamu otoritesi tarafından istihdam edilen kişidir

Bu Kodun hükümleri kamu hizmeti gören özel organizasyonlarda istihdam edilen kişilere de uygulanabilir.

Bu Kodun hükümleri halk tarafından seçilen temsilcilere, hükümet üyelerine ve yargı mensuplarına uygulanamaz.

2.Madde

Bu kot yürürlüğe girdiğinde, kamu yönetimi, bu Kodun hükümleri konusunda kamu görevlilerine bilgi vermekle sorumludur.

Bu Kot, Kot hakkında bilgi verildiği andan itibaren kamu görevlilerinin istihdam edilmesini düzenleyen hükümlerin bir parçasını teşkil eder.

Her kamu görevlisi bu Kodun hükümlerine uymak için gereken tüm faaliyetleri göstermekle görevlidir.

3.Madde

Bu Kodun amacı kamu görevlilerinin davranış ve dürüstlükleri konusundaki standartları tespit etmek, bu standartları yerine getirmeleri açısından onlara yardım etmek ve halkı kamu görevlilerinden görmeyi umduğu davranışlar konusunda bilgilendirmektir.

Genel İlkeler
4.Madde

Kamu görevlileri kanunlara, kanunlara uygun talimatlara ve göreviyle alakalı ahlaki standartlara uygun bir şekilde görevlerini yerine getirirler.

Kamu görevlileri siyasi açıdan tarafsız bir şekilde davranmalı ve kamu otoritelerinin yasalar uygun politika, karar ve eylemlerini engellemeye teşebbüs etmemelidirler.

5.Madde

Kamu görevlileri, yasalara uygun bir şekilde atanmış ulusal, yerel ve bölgesel otoritelere sadakatle hizmet etmekle görevlidirler.

Kamu görevlilerinin dürüst, tarafsız ve verimli olmaları ve yalnızca kamusal yararı ve ilgili koşulları dikkate alarak, ustalık, doğruluk ve anlayışla kendi yeteneklerini en iyi bir şekilde kullanarak görevlerini ifa edecekleri beklenir.

Kamu görevlileri hem üstleri, meslektaşları ve alt düzeydeki personel ile olan ilişkilerinde hem de hizmet ettikleri vatandaşlar ile ilişkilerinde nazik ve saygılı olmalıdırlar.

6.Madde

Görevlerini yerine getirirken kamu görevlileri keyfi bir şekilde herhangi bir kişi, grup ya da kurumun aleyhine davranamaz ve herkesin haklarını, görevlerini ve yasaya uygun çıkarlarını gözetir ve saygı duyar.

7.Madde

Karar verme aşamasında kamu görevlileri yalnızca ilgili meslekleri göz önünde tutarak yasalara uygun bir şekilde davranmalı ve takdir yetkilerini tarafsız bir şekilde kullanmalıdırlar.

8.Madde

Kamu görevlileri şahsi çıkarlarının kamusal pozisyonları ile çatışmasına izin vermemelidirler. Gerçek, potansiyel veya görünürde olsun bu tip çıkar çatışmalarından kaçınmak kamu görevlilerinin sorumluluğundadır.

Kamu görevlileri kendi şahsi çıkarları için mevkileri dolayısıyla asla uygunsuz ve yasal olmayan menfaat elde etmemelidirler.

9.Madde

Kamu görevlileri, daima halkın kamusal hizmetlerin dürüst, tarafsız ve etkin bir şekilde sunulduğuna olan güven ve inancını sürdürecek şekilde davranmakla görevlidirler.

10.Madde

Kamu görevlileri yasalar tarafından başka bir şekilde belirtilmemişse ilk hiyerarşik üstlerine karşı sorumludurlar.

11.Madde

Kamu görevlileri, resmi bilgilere erişme hakları dikkate alındığında, işinin bir sonucu olarak yada işi sırasında elde ettiği tüm bilgi ve dokümanlar açısından buna uygun bir şekilde davranmakla görevlidir.

12.Madde
 Raporlama

Kötü yönetimi bünyesinde barındıran, bu Kot ile uyumlu olmayan ve yasadışı, uygunsuz ve gayri ahlaki bir tarzda bir eylemde bulunmasının kendisinden talep edildiğine inanan kamu görevlileri yasalara uygun bir şekilde bu meseleyi ihbar etmelidirler.

Kamu görevlileri, yasalara uygun bir biçimde, bu Kodun diğer kamu görevlileri tarafından ihlal edildiğini fark etmeleri durumunda bunu yetkili otoritelere bildirmelidirler.

Yasalara uygun bir şekilde yukarıda belirtilen şeylerden herhangi birini rapor eden ve verilen cevabın kendilerini tatmin etmediğine inanan kamu görevlileri konuyu ilgili resmi kurumun başına yazıyla bildirmelidirler.

İlgili kamu görevlisi için kabul edilebilir bir zeminde kamusal hizmetler ile ilgili mevzuatta yer alan prosedür ve başvuru yolları ile bir mesele halledilemiyorsa kamu görevlisi kendisine verilen yasal talimatları yerine getirmelidir.

Kamu görevlileri, kendi işlerini yaparlarken ortaya çıkan bilgiler ile haberdar oldukları kamusal hizmetler ile alakalı yasadışı veya cezai suç niteliğindeki faaliyetler ile ilgili herhangi bir iddia veya şüpheyi yetkili makamlara bildirmelidirler.

Kamu yönetimi mantıklı bir dayanak ve iyi niyetle yukarıdakilerden herhangi birini rapor eden bir kamu görevlisine bir zarar gelmeyeceğini garanti etmelidirler.

13. Madde
Çıkar çatışması

Kamu görevlilerinin resmi görevlerini tarafsız ve objektif bir şekilde icra etmelerini etkileyen ya da etkiliyormuş gibi gözüken şahsi çıkarlara sahip olmaları halinde ortaya çıkar.

Kamu görevlilerinin şahsi çıkarları kendisine, ailesine, yakın akrabalarına, arkadaşlarına ya da iş bağlantısı veya siyasi ilişkileri olduğu kişi ya da kuruluşlara sağlanan her türlü menfaati içerir. Bunun yanı sıra onlarla ilgili mali ya da diğer türlerdeki her türlü yükümlülüğü kapsar.

Kamu görevlisi diğer kişilerin bu tip bir durumda olduğunu bilen tek kişi olduğu için aşağıdaki konularda şahsi sorumluluğa sahiptir:

  • Herhangi bir potansiyel ya da gerçek çıkar çatışması konusunda uyanık olmak;
  • Bu tip bir çıkar çatışmasından kaçınmak için gerekli adımları atmak;
  • Bu tip bir çıkar çatışmasının farkına varır varmaz   bunu üstlerine bildirmek;
  • Böyle bir durumdan geri çekilmek ya da çıkar çatışmasından kaynaklanan herhangi bir menfaatten kendisini tecrit etmek için verilecek nihai karara razı olmak.

Ne zaman bu şekilde davranmak gerekirse kamu görevlileri herhangi bir çıkar çatışmasına sahip olmadıklarını deklare etmelidirler.

Kamusal hizmet sunmaya aday biri ya da kamusal hizmette yeni bir göreve gelen biri tarafından deklare edilen herhangi bir çıkar çatışması göreve atanmadan önce çözüme bağlanmalıdır.

14.Madde
Çıkarların deklare edilmesi

Kişisel ya da özel çıkarları resmi görevlerince etkilenebilecek bir mevkii işgal eden bir kamu görevlisi, yasaların gerektirdiği bir şekilde, düzenli aralıklarla atanmasından sonra ve bu çıkarların doğasında ve boyutunda herhangi bir değişiklik olur olmaz, bunu deklare etmelidir.

15. Madde
Kamu hizmeti dışındaki çıkarlar ile uyumsuzluğun olması

Kamu görevlisi, bir kamu görevlisi olarak yürüttüğü görevlerini uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyen ve bu görevleri ile mütenasip olmayan herhangi bir faaliyet ya da işlemle iştigal edemez veyahut ücret mukabili ya da ücret almaksızın herhangi bir görev ya da fonksiyon icra edemez. Bir faaliyetin görevle mütenasip olup olmadığı açık değilse üstlerden gerekli izin alınmalıdır.

Yasaların hükümlerine tabi olmak koşuluyla, bir kamu görevlisi, ister ücret mukabili isterse ücret almaksızın olsun, belirli faaliyetleri yapmak veya kamu hizmetlerinde istihdamın dışında bir pozisyonu ya da fonksiyonu kabul etmek için kamu hizmetleri işvereninin onayını araması ve bunu bildirmesi zorunludur.

Kamu görevlisi, bir kamu görevlisi olarak yürüttüğü görevlerini uygun bir şekilde yerine getirmesini engelleyebilecek herhangi bir derneğe ya da örgüte üyeliğini bildirmede kanuni gereklere uymalıdır.

16.Madde
Siyasi veya kamusal faaliyet

Temel insan haklarına ve anayasal haklara saygıya tabi olmak koşuluyla, kamu görevlisi siyasi veya siyasi müzakereler ile ilgili faaliyetlerinden hiçbirisinin kamunun ve işvereninin güvenini veya görevlerini tarafsız bir şekilde ve sadakatle yerine getirme kabiliyetini azaltıcı yönde olmamasına dikkat göstermelidir.

Görevlerini yerine getirirken kamu görevlisi kendisinin partizan siyasi amaçlar ile kullanılmasına müsaade etmemelidir.

Kamu görevlisi bulunulan makam veya görevin doğası gereği yasalara uygun bir biçimde belirli kamu görevliliği kategorileri ile alakalı olarak siyasi faaliyetlere getirilen her kısıtlamaya itaat etmelidir.

17.Madde
 Kamu görevlisinin kişisel dokunulmazlığının korunması

Kamu görevlisinin kişisel dokunulmazlığına gerektiği şekilde saygı gösterilmesi için tüm gerekli adımlar atılmalıdır; bu yasa ile sağlanmamışsa, bu Kodda sağlanan hükümler uygulanmalıdır.

18. Madde
 Hediyeler

Kamu görevlisi, görevini ifa ederken tarafsızlığını etkileyen veya etkiliyormuş gibi gözüken ya da ifa ettiği görevle alakalı olarak bir mükafat niteliği taşıyan iş bağlantısı veya politik ilişki içinde olduğu kişi ya da örgütler ile kendisi, ailesi,  yakın akrabaları ve arkadaşları için hediyeler, menfaat ya da yakınlık talep edemez.

19. Madde
 Yasa dışı tekliflere karşı reaksiyon

Bir kamu görevlisine yasa dışı bir menfaat teklif edilirse kendisini korumak için aşağıdaki adımları atmalıdır:

  • Yasa dışı menfaati reddetmeli, delil olarak kullanmak amacıyla onu kabul etmeye gerek yoktur;
  • Teklif yapan kişinin kimliğini belirlemeye çalışmalıdır;
  • Uzun temastan kaçınılmalı; ancak teklifin nedeninin bilinmesi delil gösterme açısından faydalı olabilir;
  • Hediye reddedilemez veya gönderene iade edilemezse, muhafaza altına alınmalıdır, ancak mümkün olduğu kadar az elde tutulmalıdır;
  • Mümkünse yakınında çalışan iş arkadaşları gibi şahitler bulunmalıdır;
  • Tercihen resmi nitelik taşıyacak bir şekilde mümkün olan en kısa zamanda bu teşebbüs yazıyla kayıt altına alınmalıdır;
  • Bu teşebbüs en kısa bir zamanda üstlere yada yasal bir mercilere bildirilmelidir;
  • Özellikle yasa dışı menfaatin önerildiği konularda olmak üzere çalışmaya devam edilmelidir.
20. Madde
 Başkaları tarafından etki altında bırakılmaya karşı hassasiyet

Kamu görevlisi, herhangi bir kişi yada kuruma karşı sağlanan menfaatin karşılığında kendisini bir yükümlülük altında kalma durumuna sokmamalı veya bu durumda kalmış gibi gözükmemelidir. Ne resmi görev ve davranışlarında ne de özel hayatında uygunsuz bir şekilde başkalarının etkisi altına girmemelidir.

21. Madde
Resmi makamın kötüye kullanılması

Kamu görevlisi, yasalar tarafından böyle yapması için yetkilendirilmişse, bir kamu görevlisi olarak ve kendi mevkii ile bağlantılı olarak bir kişiye menfaat sağlamamalıdır.

Kamu görevlisi, resmi konumunu kullanarak ya da başkalarına şahsi menfaat temin ederek, diğer kamu görevlileri de dahil olmak üzere hiçbir kişi yada kurumu şahsi çıkarları için etki altına almaya çalışmamalıdır.

22. Madde
Kamu otoritelerinin sahip olduğu bilgiler

Kamu otoritelerinin sahip olduğu bilgiye ulaşmak için ulusal kanunlarca oluşturulan çerçeve göz önünde tutulmak koşuluyla, kamu görevlisi yalnızca istihdam edildiği otoriteye uygulanan kural ve gereklere göre bilgileri kamuya ifşa edebilir.

Kamu görevlisi, sorumlu olduğu ya da bildiği bilgilerin güvenliğini ve güvenirliğini muhafaza altına almak için uygun adımları atmalıdır.

Kamu görevlisi, ele geçirmemesi gereken bilgilere erişmeye çalışmamalıdır.

Aynı şekilde kamu görevlisi, düzenli bir şekilde yayınlanması gereken resmi bilgileri elinde tutmamak ve vakıf olduğu …bilgileri başkalarına vermemekle görevlidir.

23.Madde
Kamusal ve resmi kaynaklar

Takdir yetkisini kullanırken, kamu görevlisi, bir yandan personelin diğer yandan kendisine emanet edilen kamu mallarının, kamusal hizmetlerin ve finansal kaynakların etkin, verimli ve ekonomik bir şekilde kullanılmasını ve yönetilmesini sağlamalıdır. Kanun tarafından kendisine cevaz verilmesi hariç bunları özel çıkarları için kullanmamalıdır.

24. Madde
Dürüstlüğün kontrolü

İşe adam almakla, terfi ettirmekle görevli olan kamu görevlisi, adayların yasal ve dürüstlük açısından zorunlu olan şartlar konusunda uygun kontrolü yapmalıdır.

Bu tip bir kontrolün sonucu onu nasıl davranacağı konusunda bir belirsizliğe sevk ediyorsa uygun tavsiyeler almalıdır.

25. Madde
Yöneticinin hesap verme zorunluluğu

Diğer kamu görevlilerini yöneten yada denetleyen kamu görevlisi çalıştığı kamu kurumunun politika ve amaçlarına uygun bir şekilde davranmalıdır. Kamu görevlilerinin kurumun politikasına ve amacına uygun olmayan eylemlerini engellemek için kendisinin pozisyonundaki bir kişiden istenilen mantıklı adımları almamışsa personelinin bu tip eylemlerinden dolayı sorumludur.

Diğer kamu görevlilerini yöneten veya denetleyen bir kamu görevlisi kendi işi ile alakalı personel tarafından gerçekleştirilen yolsuzluk eylemlerini önlemek için akılcı tedbirleri almalıdır. Bu tedbirler kural ve düzenlemeleri uygulamayı, eğitim ve bilgilendirme konusunda uygun çalışmalar yapmayı personelinin karşı karşıya kaldığı mali ve diğer zorlukların işaretleri konusunda uyanık olmayı ve kişisel davranışlarıyla personeline dürüstlük ve edepli olma konusunda örnek olmayı kapsayabilir.

26.Madde
Kamu görevinden ayrılma

Kamu görevlisi, kamu görevinin dışında iş olanakları elde etmek için kamusal görevini uygunsuz bir avantaj elde etmek amacıyla kullanmamalıdır.

Kamu görevlisi, kendisi açısından gerçek, potansiyel veya apaçık bir çıkar çatışmasına neden olabilecek başka iş olanaklarının ortaya çıkma ihtimaline yol vermemelidir. Çıkar çatışmasına yol açabilecek herhangi bir somut iş teklifini kabul ederse bunu da üstlerine iletmelidir.

Uygun bir zaman dilimi için ve yasalara uygun olmak koşulu ile eski kamu görevlisi kendisine ya da bir kuruma belirli menfaatler sağlayacak bir şekilde daha önce çalıştığı, tavsiyelerde bulunduğu herhangi bir konuyla ilgili olarak herhangi bir kişi ya da kurum için faaliyet gösteremez.

Eski kamu görevlileri, yasalar tarafından yetkilendirilmediği sürece, kamu görevlisi olduğu sırada elde ettiği gizli bilgileri kullanamaz, ifşa edemez.

Kamu Görevlileri Etik Kurulu Kanunu

27.Madde
Eski kamu görevlileri ile ilişkiler

Kamu görevlisi, eski kamu görevlilerinin kamu hizmetlerinden ayrıcalıklı bir şekilde faydalandırmamalı, imtiyazlı muamelede bulunmamalıdır.

28.Madde
 Kodun yaptırımlarının uygulanması

Bu Kot, bakanın ya da kamu kurumunun başında bulunan kişinin yetkisi altında yayınlanır. Kamu görevlisi bu Koda uygun bir şekilde davranmakla görevlidir ve bundan dolayı Kodun hükümlerinden ve meydana gelebilecek herhangi bir değişiklikten haberdar olmakla yükümlüdür. Nasıl bir yol takip edeceğinden emin olmadığı zaman uygun bir kaynaktan tavsiye almalıdır.

İkinci maddenin 2. paragrafına tabii olarak bu Kodun hükümleri kamu görevlilerinin istihdamı ile ilgili koşulların bir kısmını meydana getirir.

İstihdam koşullarıyla ilgili olarak müzakerelerde bulunan kamu görevlisinin istihdam şartları içerisinde bu Kodun gözlemlenmesini ve bu şartların bir parçasını teşkil etmesini uygulamaya koyacak bir hükmü içermelidir.

Diğer kamu görevlilerini yöneten ve denetleyen kamu görevlisi, bu Kodu yerine getirdiklerini gözetlemekle ve ihlali halinde uygun disiplin eylemlerini teklif etmekle sorumludur.

Kamu yönetimi bu Kodun hükümlerini düzenli bir şekilde gözden geçirmelidir.

Kamu Görevlisi

Kamu Görevlileri Etik Sözleşmesi

Kamu Görevlileri Etik Davranış İlkeleri

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı

0

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı), 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. oturumda kabul edilmiştir. (Recommendation CM/Rec(2010)7 of the Committee of Ministers to member states on the Council of Europe Charter on Education for Democratic Citizenship and Human Rights Education)

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı) Avrupa Konseyine üye 47 ülke tarafından kabul edilmiştir. Şart geniş kapsamlı istişareler ve birkaç yıl süren çalışma sonucunda hazırlanmıştır. Üye ülkeler bakımından bağlayıcı olmayan ve tavsiye niteliğinde olan Şart, vatandaşlık ve insan hakları konularına ilgi duyan herkes için temel başvuru belgesidir. İnsan hakları alanında devletlerin iyi uygulamalar geliştirmesi ve bu kültürü gerek Avrupa’da ve gerekse Avrupa ötesinde yaymanı ve standartları yükseltmenin yolu tavsiye kararı ve ekinde yayınlanan metin ile çizilmiştir.

Avrupa Konseyi’nin temel değerleri: demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğüdür. İnsan hakları ihlallerinin önlenmesinde eğitimin büyük önemi bulunmaktadır. Eğitimin amacı; şiddete, ırkçılığa, aşırılığa, yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa ve hoşgörüsüzlüğe karşı bir savunma sistemi oluşturmaktır.

CM/Rec(2010)
7 sayılı Tavsiye Kararı ve Açıklayıcı Not

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı

Bakanlar Komitesinin, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı ile ilgili olarak üye ülkelere yönelik Tavsiye Kararı (Bakanlar Komitesinde, 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. Oturumda kabul edilmiştir)

Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi Kuruluş Yasasının 15.b Maddesi uyarınca; Avrupa Konseyinin temel görevinin insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırmak olduğunu;

Bu görevin yerine getirilmesinde eğitimin temel bir rol oynadığı; uluslararası hukukta, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde (ETS No. 5), İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme ve Çocuk Hakları Uluslararası Sözleşmesinde verilen eğitim hakkını, 1993’te Viyana’da toplanan Dünya İnsan Hakları Konferansında ülkelere insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünün, yaygın ve örgün eğitimde yer alan tüm öğrenim kurumlarında ders olarak okutulması çağrısında bulunulduğunu;

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde (1997) alınan, demokratik bir toplumda vatandaşların hak ve sorumluluklarına ilişkin farkındalıklarının arttırılmasına yönelik demokratik vatandaşlık eğitimi girişimini başlatma kararını;

Bakanlar Komitesi demokratik vatandaşlık eğitimi konulu, Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararını, Bakanlar Komitesinin gençlerin yaygın eğitim/öğreniminin yaygınlaştırılması ve tanınmasına ilişkin Rec(2003)8 sayılı Tavsiye Kararı ve üniversite eğitiminde ve mesleki eğitimde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ilişkin Rec(2004)4 sayılı Tavsiye Kararını, Parlamenter Meclisinin, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğiti- mi için bir Avrupa çerçeve sözleşmesinin yazılmasını öngören 1682 (2004) sayılı Tavsiye Kararını,

göz önüne alarak ve;

2005 yılında Budapeşte’de yapılan Gençlikten sorumlu Avrupa Bakanları 7. Toplantısında demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için bir çerçeve prensip dokümanı oluşturulması çağrısına cevaben;

Avrupa Konseyinin Avrupa’da bölgesel ortağı olduğu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 2005 yılında kabul ettiği, İnsan Hakları Eğitimi için Dünya Programının amaçlarına ulaşılmasına katkıda bulunmak;

Ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanında çeşitli iyi uygulamaları sundukları, Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı 2005 deneyiminden yararlanarak, bu yönde ilerlemeyi ve bu tür iyi uygulamaları Avrupa’nın her yerinde güçlendirmek, belirli kurallara bağlamak ve yaymak,

İsteği ile;

Üye ülkelerin eğitim sistemlerinin düzenlenmesi ve içeriğinden sorumlu olduklarını dikkate alarak, Sivil toplum örgütlerinin ve gençlik kuruluşlarının eğitimin bu alanında oynadıkları önemli rolün farkında olarak ve bu kuruluşları bu alanda destekleyerek;

Üye ülkelerin:

– Bu tavsiye kararının ekinde belirtildiği gibi, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartında yer alan hükümlere dayalı tedbirleri uygulamalarını;

– Söz konusu Şartın eğitim ve gençlikten sorumlu yetkililere geniş bir şekilde dağıtımını sağlamalarını;

tavsiye eder.

Genel Sekretere bu tavsiye kararını:

– Avrupa Konseyi üyesi olmayan, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf ülkelerin hükümetlerine (ETS No. 18);

ve

uluslar arası kuruluşlara iletmeleri talimatını verir.

CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararının Eki

Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı Bakanlar Komitesinin CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı çerçevesinde kabul edilmiştir

Bölüm I – Genel hükümler
1. Kapsam

Mevcut Şart, Madde 2’de tanımlanan demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle ilgili olup; demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle örtüştükleri ve etkileşim içinde oldukları durumlar haricinde, kültürlerarası eğitim, eşitlik eğitimi, sürdürülebilir kalkınma için eğitim ve barış eğitimi gibi ilgili alanlarla doğrudan ilgilenmez.

2. Tanımlar

Mevcut Şartın maksatları dahilinde:

a. “Demokratik vatandaşlık eğitimi”, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırmak ve korumak amacıyla; öğrencileri bilgi, beceri ve anlayışla donatmak ve tavır ve davranışlarını geliştirmek suretiyle, onları toplumda demokratik haklarını ve sorumluluklarını kullanıp savunacak şekilde yetkinleştirmeyi, öğrencilerin çeşitliliğe değer vermelerini ve demokratik yaşamda aktif bir rol oynamalarını sağlamayı amaçlayan, eğitim, öğretim, farkındalık arttırıcı girişimler, bilgiler, uygulamalar ve faaliyetlerdir.

b. “İnsan hakları eğitimi”, insan haklarının ve temel özgürlüklerin yaygınlaştırılması ve korunması amacıyla; öğrencileri bilgi, beceri, anlayışla donatmak ve tavır ve davranışlarını geliştirmek suretiyle, onları toplumda evrensel bir insan hakları kültürünün yaratılıp savunulmasına katkıda bulunacak şekilde yetkinleştirmeye yönelik,eğitim, öğretim, farkındalık arttırıcı girişimler, bilgiler, uygulamalar ve faaliyetlerdir.

c. “Örgün eğitim”, ilk öğretim öncesinden başlayarak, ilk ve orta öğretimde, ardından da üniversitede devam eden, belirli bir yapısal çerçevesi olan eğitim ve öğretim sistemidir. Bu eğitim kural olarak genel veya mesleki eğitim kurumlarında verilir ve eğitim sonunda bir diploma vb. alınır.

d. “Yaygın eğitim”, resmi eğitim sisteminin dışında yer alan ve bir dizi beceri ve yetkinliğin geliştirilmesine yönelik olarak hazırlanmış herhangi bir planlı eğitim programıdır.

e. “Enformel öğrenme” her bireyin kendi çevresindeki eğitim kaynaklarından ve günlük deneyimlerinden (aileden, benzer nitelikteki arkadaşlarından, komşularından, çeşitli insanlarla karşılaşmalarından, kütüphaneden, kitlesel haberleşme araçlarından, iş yerinden, oyun oynarken vb.) yaşam boyunca çeşitli tavırlar, değerler, beceriler ve bilgiler edinme sürecidir.

3. Demokratik vatandaşlık eğitimiyle insan hakları eğitimi arasındaki ilişki

Demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitimi birbiriyle yakın- dan ilişkili olup, birbirini karşılıklı olarak destekler. Amaç ve uygulamalar- dan ziyade, odaklandıkları alan ve kapsamları açısından farklılık gösterirler. Demokratik vatandaşlık eğitimi esas olarak toplumun vatandaşlıkla, siyasi, sosyal, ekonomik, yasal ve kültürel alanlarıyla ilgili demokratik hak ve sorumlulukları ve aktif katılımı üzerinde odaklanırken, insan hakları eğitimi, insanların yaşamlarının tüm yanlarıyla ilgili daha geniş kapsamlı insan hakları ve temel özgürlüklerle ilgilenir.

4. Anayasal yapılar ve üye ülke öncelikleri

Aşağıda belirtilen hedef, ilke ve prensipler geçerli olacaktır:

a. Her bir üye ülkenin anayasal yapısına gerekli saygı gösterilecek ve bu yapılara uygun araçlar kullanılacaktır;

b. Her bir üye ülkenin öncelikleri ve ihtiyaçları göz önüne alınacaktır.

Bölüm II – Hedefler ve İlkeler
5. Hedefler ve İlkeler

Aşağıdaki hedefler ve ilkeler üye ülkelere kendi politikalarını, mevzuatlarını ve uygulamalarını düzenlerken aynı zamanda rehber olarak düşünülmelidir.

a. Ülke topraklarında yaşayan her bireye demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alma fırsatı sunma amacının benimsenmesi.

b. Demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi yaşam boyu sürecek bir süreçtir. Bu alanda etkili bir öğrenim, politika oluşturanlar, eğitimciler, öğrenciler, ebeveynler, eğitim kurumları ve eğitim yetkilileri, kamu görevlileri, sivil toplum örgütleri, gençlik kuruluşları, medya ve halk dahil olmak üzere çok geniş bir paydaş yelpazesini içermektedir.

c. Bu eğitim sürecinde, ister örgün, ister yaygın, isterse yaygın ve algın öğrenme araçları olsun, tüm eğitim araçları, söz konusu eğitim sürecinin ilkelerinin yaygınlaştırılması ve hedeflerine ulaşması açılarından değer taşımaktadırlar.

d. Sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının demokratik vatandaşlık eğitimine ve insan hakları eğitimine özellikle de yaygın ve algın eğitim vasıtalarıyla yapabilecekleri değerli katkılar vardır; bu nedenle de, bu katkıyı yapabilmeleri için söz konusu kuruluşlara fırsatlar verilmelidir.

e. Öğretim ve öğrenim uygulamalarıyla ve faaliyetleriyle, demokratik ve insan hakları değer ve ilkeleri izlenmeli ve yaygınlaştırılmaya çalışılmalı; özellikle de, okullar dahil olmak üzere, eğitim kurumlarının yönetişimi insan hakları değerlerini yansıtmalı ve yaygınlaştırılmaya çalışılmalı ve ebeveyn de dahil olmak üzere, öğrencilerin, eğitim personelinin ve paydaşların yetkinleştirilmesi ve aktif katılımı için olumlu ortam sağlanmalıdır.

f. Tüm demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin en önemli unsurlarından biri de sosyal birlik ve beraberliğin ve kültürler arası diyalogun yaygınlaştırılması ve toplumsal cinsiyet eşitliği de dahil olmak üzere çeşitliliğe ve eşitliğe değer verilmesidir. Bu amaçla, çatışmayı azaltan, inanç grupları ve etnik gruplar arasındaki farklılıkların daha çok kabul edilmesini ve anlaşılmasını sağlayan, insan onuruna ve paylaşılan değerlere karşılıklı saygı gösterilmesini mümkün kılan, sorun ve anlaşmazlıkların çözüme kavuşturulmasında diyalogu teşvik ederek şiddete karşı, kişisel ve sosyal becerilerin ve anlayışın oluşturulması şarttır.

g. Demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitiminin en temel amaçlarından biri öğrencilere sadece bilgi, anlayış ve beceriler sağlamakla kalmayıp, onların, aynı zamanda toplumda insan haklarını,
demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunmak ve yaygınlaştırmak için harekete geçmeye hazır olacak şekilde yetkinleştirilmeleridir.

h. Eğitim uzmanlarının ve gençlik liderlerinin yanı sıra, eğiticilerin de demokratik vatandaşlık eğitimi ve insan hakları eğitimi ilkeleri ve uygulamalarında sürekli eğitim almaları, bu alanda etkin bir eğitimin verilmesinin ve sürdürülebilmesinin hayati bir parçası olup, yeterli bir şekilde planlanmalı ve bu eğitim için yeterli kaynak ayrılmalıdır.

i. Devlet düzeyinde, bölgesel ve yerel düzeylerde demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminde yer alan ve aralarında politika yapıcılar, eğitimciler, öğrenciler, ebeveynler, eğitim kurumları, sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları, medya ve kamuoyu dahil olmak üzere çok çeşitli paydaşlar arasında (katkılarından azami olarak yararlanılabilmesi için), ortaklık ve işbirliği teşvik edilmelidir.

j. İnsan haklarıyla ilgili değerlerin ve yükümlülüklerin uluslararası niteliği ile demokrasinin ve hukukun üstünlüğünün dayandığı ortak ilkeler göz önüne alındığında, üye ülkelerin bu Şartın kapsadığı faaliyetler ve iyi uygulamaların tespiti ve karşılıklı alışverişi konularında uluslararası ve bölgesel işbirliğini gerçekleştirmeye çalışması ve teşvik etmesi önemli bir husustur.

Bölüm III – Politikalar
6. Örgün Eğitim (Genel ve mesleki eğitim)

Üye ülkeler demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimini okul öncesi, ilköğretim ve orta öğretimin yanı sıra, genel ve mesleki eğitim ve öğretim düzeyinde de öğretim programlarına dâhil etmelidirler. Üye
ülkeler aynı zamanda, bu öğretim programlarında yer alan demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimini, söz konusu eğitimin anlamlı olmasını ve bu alandaki faaliyetlerin sürdürülebilir olmasını sağlamak üzere desteklemeye, gözden geçirmeye ve güncelleştirmeye devam etmelidirler.

7. Yüksek öğrenim

Üye ülkeler, akademik özgürlük ilkesine saygılı olarak, özellikle de geleceğin eğitimcilerinin yararlanması amacıyla, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin yüksek öğrenim kurumları tarafından da verilmesini yaygınlaştırmalıdırlar.

8. Demokratik yönetişim

Üye ülkeler tüm akademik kurumlarda demokratik yönetişimi hem kendi içinde arzu edilen ve yararlı bir yönetişim yöntemi olarak, hem de demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı öğrenme ve deneyimlemenin uygulamalı bir aracı olarak yaygınlaştırmalıdırlar. Üye ülkeler, uygun vasıtalarla, öğrencilerin, eğitim personelinin ve ebeveyn de dahil olmak üzere paydaşların eğitim kurumlarının yönetişimine aktif bir şekilde katılımını teşvik etmelidirler.

9. Eğitici çalışmalar

Üye ülkeler öğretmenlere, diğer eğitim personeline, gençlik liderlerine ve eğiticilere, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için başlangıç düzeyinde ve sürekli eğitici çalışmalar ve geliştirme olanakları sağlamalıdırlar. Bu eğitici çalışmalar ve geliştirme olanakları, söz konusu personelin, ilgili bilim disiplininin hedef ve ilkelerinin yanı sıra, uygun öğretim ve öğrenim yöntemleriyle ilgili ayrıntılı bilgiye ve anlayışa ve bu alandaki diğer uygun temel becerilere sahip olmalarını temin etmelidir.

10. Sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve diğer paydaşların rolü

Üye ülkeler, özellikle de yaygın eğitim alanında, sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanındaki rollerini desteklemeli ve kolaylaştırmalıdırlar.

Üye ülkeler bu kuruluşları ve faaliyetlerini eğitim sisteminin değerli bir parçası olarak kabul etmeli ve bu kuruluşlara mümkün olduğunda, gereken desteği vermeli ve her tür eğitime katkı sağlayabilecekleri uzmanlık ve bilgi birikimlerinden azami ölçüde yararlanmalıdırlar. Ülkeler aynı zamanda, özellikle de medyaya ve genel kamuoyu olmak üzere diğer paydaşlara, bu alanda yapabilecekleri katkıyı azami seviyeye çıkarmalarını sağlamak üzere, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin tanıtımını yapmalıdırlar.

11. Değerlendirme kıstasları

Üye ülkeler demokratik vatandaşlık ve insan hakları için eğitim programlarının etkililiğinin değerlendirilmesi için kıstaslar oluşturmalıdırlar. Öğrenici gruplarının bu konudaki geri bildirimleri bu tür değerlendirmelerin ayrılmaz bir parçasını oluşturmalıdır.

12. Araştırma

Üye ülkeler, bu alandaki mevcut durumu değerlendirebilmek için demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi ile ilgili araştırmaları başlatmalı ve teşvik etmeli ve politika üretenler, eğitim kurumları, okul müdürleri, öğretmenler, öğrenciler, sivil toplum kuruluşları ve gençlik kuruluşları da dahil olmak üzere paydaşlara, etkililiklerini verimliliklerini ölçmelerine ve arttırmalarına ve uygulamalarını iyileştirmelerine yardımcı olmak üzere, karşılaştırmalı bilgiler sağlamalıdırlar. Söz konusu araştırmalar diğerlerinin yanı sıra, öğretim programıyla ilgili araştırmalar, yenilikçi uygulamalar, öğretim sistemleri ve değerlendirme kıstasları ve göstergeleri de dahil olmak üzere, çeşitli değerlendirme sistemlerinin geliştirilmesini içermelidir. Üye ülkeler araştırmalarının sonuçlarını yerine
göre diğer üye ülkelerle ve paydaşlarla da paylaşmalıdırlar.

13. Sosyal birlik beraberliği geliştirmeye, çeşitliliğe değer vermeye, farklılıklarla ve çatışmalarla baş etmeye yönelik beceriler

Üye ülkeler eğitimin bütün alanlarında demokratik ve birçok kültürü barındıran toplumlarda birlikte yaşamayı öğrenmeyi ve öğrencilerin sosyal birlik beraberliği geliştirmelerini, çeşitliliğe ve eşitliğe değer vermelerini – özellikle de farklı inanç grupları ve etnik gruplar arasında olmak üzere – farklılıkları kabul etmelerini, anlaşmazlıkları ve çatışmaları şiddete başvurmadan çözüme kavuşturmalarını, her türlü ayrımcılık ve şiddetle, özellikle de şiddetle ve tacizle mücadele etmelerini sağlayacak bilgi ve becerileri elde etmelerini amaçlayan eğitim yaklaşımlarını ve öğretim yöntemlerini geliştirmelidirler.

Bölüm IV – Değerlendirme ve işbirliği
14. Değerlendirme ve inceleme

Üye ülkeler bu şartla ilgili olarak sürdürdükleri stratejileri ve politikaları düzenli olarak değerlendirmeli ve bunlara uygun uyarlamalar yapmalıdırlar. Bunu diğer üye ülkelerle, örneğin bölgesel düzeyde, işbirliği yaparak gerçekleştirebilirler. Herhangi bir üye ülke de bu konuda Avrupa Konseyinden yardım isteyebilir.

15. Müteakip izleme faaliyetlerinde işbirliği

Üye ülkeler mevcut Şartın amaç ve prensiplerini uygularken yerine göre diğer üye ülkelerle ve Avrupa Konseyi kanalıyla aşağıda belirtildiği gibi işbirliğinde bulunmalıdırlar:

a. belirlenen öncelikler ve ortak çıkarları gerçekleştirerek;

b. demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimiyle ilgili mevcut koordinatörler de dahil olmak üzere, çok taraflı ve sınır ötesi faaliyetleri destekleyerek;

c. iyi uygulama alışverişi yaparak, bunları belirli bir düzenleme yapılarak ve yaygınlaştırılmalarını temin ederek;

d. kamuoyu da dahil olmak üzere tüm paydaşları Şartın amaç ve uygulamalarından haberdar ederek;

e. Avrupa’daki sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve eğitimci ağlarını ve bunlar arasındaki işbirliğini destekleyerek.

16. Uluslararası işbirliği

Üye ülkeler Avrupa Konseyi kapsamındaki demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi çalışmalarının sonuçlarını diğer uluslararası kuruluşlarla paylaşmalıdırlar.

Açıklayıcı not

I. Konunun arka planı, başlangıcı ve müzakere süreçleri

1. Bakanlar Komitesinin, CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı kapsamında kabul edilen Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı (Şart) Avrupa Konseyinin bu alandaki çalışmalarının önemli bir aşamasıdır.

Bu çalışmalar ilk kez 10-11 Ekim 1997 tarihlerinde Strasbourg’da yapılan Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesinde ivme kazanmıştır. Bu zirvede üye ülke hükümet ve devlet başkanları:

“vatandaşların demokratik bir toplumdaki hak ve sorumluluklarla ilgili bilincinin yaygınlaştırılması amacıyla demokratik vatandaşlık eğitimi girişimi başlatmaya” karar vermişlerdi. (Avrupa Konseyi Devlet ve Hükümet Başkanları 2. Zirvesi Nihai Deklarasyonu).

Karar, Avrupa Konseyinin temel değerleri olan demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünün yaygınlaştırılmasında ve insan hakları ihlallerinin önlenmesinde eğitimin rolünün giderek daha çok anlaşılmasının bir yan- sımasıydı. Daha genel bir ifadeyle, eğitim giderek şiddetin, ırkçılığın, aşırı uçların, yabancı düşmanlığının, ayrımcılığın ve hoşgörüsüzlüğün artmasına karşı bir savunma mekanizması olarak görülmeye başlamıştı. Aynı zamanda eğitimin sosyal birlik beraberliğe ve sosyal adalete büyük bir katkı sağladığı da geniş bir biçimde kabul edilmişti. 2. Zirvede alınan karar Kuruluşa hem örgün, hem de yaygın eğitimde, vatandaşlık ve insan hakları eğitimi alanlarında geniş kapsamlı bir işbirliği oluşturma görevi verdi.

2. Bakanlar Komitesinin 7 Mayıs 1999’da Budapeşte’de kabul ettiği Demokratik Vatandaşlık için Eğitim Girişimi Programı ve Deklarasyonu hazırlanarak 2. Zirve kararı siyasi seviyede yürürlüğe sokuldu. Operas- yonel seviyede ise, projenin 1997-2000 yılları arasındaki ilk safhasında, Avrupa Konseyinin çeşitli bölümleri birlikte çalışarak, tanımlar, temel kavramlar, yöntemler, uygulamalar ve malzemeler üzerinde araştırmalar yaparak tabana yayılmış projeleri (“vatandaş siteleri”) desteklediler. 2000 Ekim’inde projenin ilk safhasının sonuçları Krakov’da toplanan eğitim bakanlarınca onaylandı. Bakanlar projenin devam etmesi gerektiğini teyit ederek Bakanlar Komitesinin bu yönde bir tavsiye kararı alması çağrısında bulundular.

3. Projenin 2001-2004 yılları arasındaki ikinci safhasında politikalar oluşturuldu, üye ülkelerden demokratik vatandaşlık eğitimi koordinatörleri ağı kuruldu ve 2005 yılında yapılacak Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı hazırlıkları tamamlandı. İkinci safhanın önemli bir gelişmesi de eğitim bakanlarının yukarıda değinilen çağrısına cevaben, Bakanlar Komitesinin üye ülkeler için, demokratik vatandaşlık eğitimi konusunda Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararını yayınlamasıydı.

4. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi 2005 yılında başarıyla gerçekleştirildi ve bunun sonucunda da üye ülkelerde demokratik vatandaşlık eğitiminin önemi konusundaki farkındalığın artmasının yanısıra, bu eğitimin öğretim programının ve hayat boyu öğrenme programlarının parçası haline geldiği ülkelerin sayısı arttı. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi ve bu girişimin sonlandırıldığı Romanya’nın Sinaia kentindeki değerlendirme konferansı, ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının bu alanda pek çok iyi uygulamayı paylaşmaları için bir fırsat oluşturdu.

5. Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimi esnasında üye ülkelerin politikaları ve uygulamaları her ne kadar Rec(2002)12 sayılı Tavsiye Kararına olumlu cevap verildiğini ortaya koyduysa da, başlangıç safha- sından itibaren, sonradan muhtemelen bağlayıcı bir şekle dönüşebilecek, daha kapsamlı bir çerçeve prensip dokümanı oluşturulması yönünde talepler vardı. 2004 Ekim ayında Parlamenter Meclisi, Bakanlar Komitesince demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitimi için bir Avrupa çerçeve sözleşmesi oluşturulmasını önerdi (Parlamenter Meclisinin Avrupa için eğitim konulu, 1682 (2004) sayılı Tavsiye Kararı). 2004 Aralık ayında, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf devletlerin kültür, eğitim, gençlik ve spor bakanlarınca kabul edilen 50 Yıllık Kültürel İşbirliği Wroclaw Deklarasyonunda (ETS No.18), “Avrupa Konseyi, insanları demokratik toplumlarda yaşam boyu bilgi, beceri ve yaklaşımlarla donatacak politikalar için bir mükemmeliyet merkezi olma rolünü güçlendirmelidir… Bu amaçla, uygun geleneksel mekanizmalar kullanılarak Avrupa standartları oluşturulması düşünülmelidir…” ifadeleri yer aldı.

2005 Mayıs’ında Varşova’da yapılan Devlet ve Hükümet Başkanları 3. Zirvesinde, devlet ve hükümet başkanları “Avrupa Konseyinin eğitim alanında, Avrupa’nın her yerindeki, tüm gençlerin eğitime erişimini sağlama ve bu eğitimin kalitesini arttırırken, diğer konuların yanı sıra, kapsamlı bir insan hakları eğitiminin yaygınlaştırılması yönündeki çabalarını arttırmasını” istedi. Avrupa Eğitim Bakanları Daimi Konferansının 22. oturumunda (İstanbul, Mayıs 2007) Eğitim Bakanları Daimi Konferansı ve Almanya Federal Eyaletler Kültür İşleri Başkanı, üye ülkelerde eğitim durumunun çok radikal farklılıklar göstermesi nedeniyle demokratik vatandaşlık eğitimi/insan hakları eğitimi ile ilgili bir çerçeve prensip dokümanı oluşturma fikrine Almanya’nın ilgi duymadığını, ancak Almanya’nın, pek çok üye ülkenin Avrupa Konseyinin yol göstericiliğine ihtiyaç duyabileceğini gayet iyi anladığını ve herkesin kabul edebileceği bir uzlaşma yolunun bulunabileceğinden emin olduğunu belirtti.

6. Aynı zamanda, gençlik politikaları alanında da paralel gelişmeler vardı. İnsan Hakları Eğitimi Gençlik Programı 2000 yılında, “insan hakları eğitimini başlıca gençlik politikalarına ve gençlik uygulamalarına ana akım olarak dahil etme” iddiasıyla başlatıldı. Gençlikten Sorumlu Avrupa Bakanları 7. Konferansında bakanlar, Avrupa Konseyini, gençler için insan hakları eğitimi konusunda Bakanlar Komitesince bir tavsiye kararı oluşturulmasına ve bu karara, özellikle de şiddetin önlenmesi ve Avrupa Konseyinin İnsan Hakları Eğitimi Gençlik Programından elde edilen deneyimden yararlanılması konularında Avrupa’da işbirliğinin güçlendiril- mesine ilişkin maddelerin de dahil edilmesini teşvik ettiler. Avrupa Konseyinin gençlik politikalarında insan hakları eğitimine ilişkin (2008) 23 sayılı Tavsiye Kararında, Bakanlar Komitesi gençlik politikalarında insan hakları eğitiminin temel rolünü daha da güçlendirerek insan hakları ve demokrasiyi gençlik politikaları için bir öncelik olarak belirledi ve bu politikalara “gençlerin insan haklarından tam olarak yararlanmalarının sağlanmasını, insanlık onurunun korunmasını ve bu yöndeki kararlılığının teşvik edilmesini” de dahil etti.

7. Avrupa Konseyinde meydana gelen bir diğer önemli ve konuyla ilgili politik gelişme de kültürler arası diyaloga artan ilgidir. Bu husus üye ülkelerde giderek önem kazanmakta ve Avrupa Konseyinin alışılagelmiş öncelikli konularının yanı sıra gündeme gelmektedir. Özellikle de demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin kültürler arası diyalogun desteklenmesi için önemi, 2008 yılında yayınlanan “Kültürler Arası Diyalog Beyaz Kitabı”nda teyit edilmiştir. (“Kültürler Arası Diyalog Beyaz Kitabı: Eşit insanlar olarak ve onurlu bir biçimde birlikte yaşama” 118. Bakanlar Seviyesindeki Oturumunda (Strasbourg, 6-7 Mayıs 2008) Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin Dışişleri bakanlarınca yayınlanmıştır.)

8. Aynı sırada, küresel çapta yaşanan gelişmeler de, özellikle de Birleşmiş Milletlerde (BM) aynı eğilimi izlemektedir. 10 Aralık 2004’te BM Genel Kurulu tarafından onaylanan Dünya İnsan Hakları Eğitimi Programı, ilk aşamada üye ülke seviyesinde ilk ve orta dereceli okullarda olmak üzere, insan hakları eğitiminin güçlendirilmesi ve geliştirilmesi için iddialı hedefleri belirledi. Avrupa Konseyi, Dünya İnsan Hakları Eğitimi Programının Avrupa’da uygulanmasında Birleşmiş Milletlere resmi bir anlaşma çerçevesinde destek vermektedir.

9. Bu gelişmeler karşısında, Avrupa Konseyi Eğitim Yönlendirme Komitesi projenin üçüncü safhası (2006-2009) için Konseyin Demokratik Vatandaşlık / İnsan Hakları Eğitimi ile ilgili faaliyet programını kabul etmesinin ardından “demokratik vatandaşlık/insan hakları eğitimine ilişkin bir referans çerçevesi fizibilite etüdünün (uygun geleneksel mekanizmalar) hazırlanmasını sağladı. Bu çalışmanın görev kapsamına göre, bu konuda bir Avrupa çerçeve prensip dokümanına olan ihtiyacın incelenmesi; gerek Avrupa Konseyi dahilindeki gerekse diğer uluslararası kuruluşlardaki mevcut çerçeve dokümanlarının incelenmesi, eksikliklerin belirlenmesi; muhtemel bir yeni dokümanın getirebileceği katma değerle ilgili bilgilerin sağlanması ve böyle bir dokümanın şekli ve içeriğine ilişkin seçeneklerin ve kapsamının belirlenmesi gerekiyordu.

10. Çeşitli ülkelerden, içlerinde gerek eğitim uzmanları gerekse gençlik kuruluşlarının temsilcileri bulunan gayri resmi bir uzmanlar grubunun yardımıyla fizibilite çalışması hazırlamak üzere bir uzman görevlendirildi. Uzman çalışmasını 2007 Nisan’ında sundu.

11. Yapılan çalışmada, “çerçeve prensip dokümanı” deyimi, Demokratik Vatandaşlık / İnsan Hakları Eğitimi (DVE/İHE) alanında izlenecek, üzerinde mutabık kalınmış standartları ve politikaları içeren, devletlere hitaben oluşturulmuş (bağlayıcı veya bağlayıcı olmayan) bir uluslararası belge anlamında kullanıldı. Bu çalışmada, Avrupa Konseyinin demokratik vatandaşlık alanındaki, kökleri Konseyin insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yayma temel misyonuna dayanan gayretlerinin başlangıcı incelendi.

Çalışmada, tüm ortak ilgi alanlarında ve üye ülkelerin girişimlerinde (insan hakları, ulusal azınlıklar, sosyal politikalar, terörle mücadele vb.) Avrupa Konseyinin sürekli olarak, çeşitli biçimlerde çerçeve dokümanları hazırladığına ve bu dokümanların üye ülke seviyesinde bir odaklanma alanı ve yapılacak girişimler için bir itici güç oluşturduğuna, bu dokümanın, iyi uygulamaların yaygınlaştırılması ve Avrupa çapında standartların yükseltilmesi için bir vasıta oluşturduğuna dikkat çekildi. Çalışmada aynı zamanda, bu konuyla ilgili mevcut enstrümanlar da incelenerek, eksiklik ve yeni bir belgenin getirebileceği artı değerler de belirlendi. Çalışmada bağlayıcı olabilecek veya olmayacak yeni enstrümanın ne şekilde hazırlanabileceği ve bu enstrümanın kapsam ve içeriğinin neler olabileceği de incelendi.

12. Çalışmanın sonuç bölümünde, bu alanda yeni bir çerçeve prensip dokümanının biçim ve içeriğinin müzakerelerine geçmek üzere bir prensip kararının verilmesinin uygun olacağı tavsiyesinde bulunuldu.

13. 2007-2008 yılları arasında söz konusu çalışma, önce bu amaçla kurulan Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Geçici Danışma Grubuna (ED-EDCHR), daha sonra da, çalışmayla ilgili görüşlerini bildiren çeşitli Avrupa Konseyi kuruluşlarına: (İnsan Hakları Yönlendirme Kuruluna (CDDH), Gençlikle İlgili Ortak Konseye (JCY), Yüksek Öğrenim Yönlendirme Kuruluna (CDESR), Eğitim Yönlendirme Komitesi Bürosuna (CDED) ve son olarak da 2008 Mart ayında, Eğitim Yönlendirme Komitesi Bürosu Genel Kuruluna) sunuldu. Danışılan bütün kuruluşlar, eğitimle ilgili temel sorumluluğu olan CDED’ye yazılı görüşlerini sundular. Üye ülkelerin kendilerine danışılan DVE/ İHE koordinatörleri de görüşlerini CDED’de belirttiler.

14. Bu değerlendirme döneminde bazı görüş eğilimleri belirdi. Çalışmada yer alan, mevcut durumun siyasi ve yasal arka planına ilişkin değerlen- dirme ve mevcut çerçeve prensip dokümanlarının eksikliklerine ilişkin analizler genelde paylaşılan değerlendirmelerdi. Yeni bir dokümanın önemli katkılarının olacağı üzerinde de fikir birliğine varıldı. Böyle bir dokümanın içeriği konusundaysa, dokümanın kapsamı ve temel terimlerin net tanımlarının ve kesin içeriğinin bilahare kapsamlı olarak tartışılacağı hedef, ilke ve politikaların yer aldığı bölümlerin gerekliliği üzerinde büyük ölçüde görüş birliği mevcuttu.

Ülkelerin yeni dokümanın uygulamasıyla ilgili olarak, bir Avrupa Konseyi uzmanlar komitesinde değerlendirilip üzerinde görüş bildirilecek üzere düzenli raporlar sunmasını gerektiren bir harici izleme mekanizması önerisi üzerinde ise aynı ölçüde mutabakat sağlanamadı. Bazıları bunun önemli yararlar sağlayacağını düşünürken, diğerleri, söz konusu mekanizmanın gereksiz bir yük getireceği görüşündeydi. Dokümanın şekline gelince, burada da bir görüş ayrılığı mevcuttu. Bazıları dokümanın bağlayıcı bir doküman olması gereğini savunurken, diğerleri bağlayıcı olmasının gerekmediği görüşündeydiler.

15. Çalışmanın yapılmasını talep eden CDED, 10 Mart 2008’de yaptığı genel kurulda, diğer tüm kuruluşların görüşlerini göz önüne aldıktan sonra çalışmayı memnuniyetle karşıladı ve “biri bağlayıcı, diğeri ise bağlayıcı olmayan iki ayrı versiyondan oluşan bir taslak doküman hazırlayarak ve Demokratik Vatandaşlık ve İnsan Hakları Eğitimi Danışma Grubunun (ED-EDHCR) politika oluşturanlar için temel konular belgesi üzerindeki çalışmalarını da göz önüne alarak, çerçeve prensip dokümanı üzerinde müzakerelere devam etmeye” karar verdi. CDED aynı zamanda üyelerinden bir bölümünü taslak dokümanı hazırlama grubuna atadı ve genel sekreterlikten, eğitim ve gençlik konusunda uzmanlığı olan diğer üyeleri de gruba atamasını istedi. CDED aynı zamanda iki taslak versiyonun 2009 Mart ayında yapacağı toplantıda görüşülmesine yeterli zaman bırakacak şekilde sunulmasını da istedi.

16. Taslak doküman oluşturma grubu Haziran, Eylül ve Kasım 2009’da olmak üzere üç defa toplandı. İlk toplantıda iki taslak dokümanın yasal şekli ve genel form ve içeriği üzerinde görüş alış verişinde bulunuldu ve fizibilite çalışmasının yazarından iki metnin ilk taslaklarını yazmasının istenmesine karar verildi. İkinci toplantıda, söz konusu iki alternatif taslak metinle ilgili ilk değerlendirme yapıldı ve çeşitli mütalaalarda bulunuldu. Bu görüşler, üçüncü toplantıya sunulan yeni taslaklar da göz önüne alındı. Üçüncü toplantıda metinler yeniden gözden geçirildi ve üzerinde anlaşmazlık olan hemen tüm konularla ilgili uzlaşı çözümleri sağlandı. Sadece birkaç değişken, CDED Bürosunun Aralık toplantısında karara bağlanmak üzere bırakıldı. Büro tercihini yaptı ve CDED genel kuruluna sunulacak taslak metinleri onayladı.

17. 2009 Mart ayında yapılan CDED genel kurulunda iki taslak metin üyelere sunuldu. Özünde, karşılanacak ihtiyaçlar ve ulaşılacak amaçlar aynı olduğundan, her iki metin de hemen hemen birbirinin aynıydı. Aradaki fark, şekille ve metinlerin yasal etkisiyle ilgiliydi; metinlerden biri bağlayıcı bir çerçeve anlaşma olup, kullanılan dile yaptırımcı bir üslup hakimdi, diğeri ise bağlayıcı olmayıp, daha yumuşak bir dille yazılmıştı (“yapılacaktır” yerine “yapılmalıdır” gibi). İçerik açısından tek büyük fark ise, izleme bölümüyle ilgili olup, taslak anlaşmada, ülkelerin rapor verdiği ve her ne kadar hafif olsa da, harici bir denetimin yer aldığı bir mekanizma söz konusu iken, taslak Şart metninde, üye ülkelerin öz değerlendirme yapmaları esas alınmıştı.

18. Yapılan müzakereler sonucunda söz alan tüm ülke temsilcileri yeni bir dokümanın kabul edilmesi gereği üzerinde görüş birliğine vardı ve büyük çoğunluk bağlayıcı olmayan Şart tercih etti. Komite buna göre 20 Mart 2009’da resmen kayıtlara geçen aşağıdaki kararı aldı:

“Komite:

– çerçeve prensip dokümanını hazırlayan grubun yaptığı çalışmaların sonucunu memnuniyetle karşılamıştır;

– grup tarafından sunulan iki teklifi inceleyerek, DVE/İHE ile ilgili bir Şart yönünde görüş bildirmiştir;

– üye ülkelerde DVE/İHE prensip ve uygulamalarının sürdürülebilir bir şekilde geliştirilebilmesi için böyle bir Şartın yararlılığını vurgulamıştır;

– Şartın CDED’nin 2010 genel kurulundan önce nihai hale getirilmesi için bir yol haritası çizmiştir. …”

19. Yol haritasının ilk aşaması, tüm delegasyonların belirli bir miada kadar Şartın mevcut metni ile ilgili herhangi bir değişiklik teklifini sunmaya davet edilmeleri olmuştur. Bu değişiklik önerileri CDED’nin mevcut ve önceki başkanlarından oluşan küçük bir grup tarafından değerlendirilecek, kendilerine fizibilite çalışmasının yazarı yardımcı olacak, ve yapılan değerlendirme değişiklik önerilerini veren ve metin yazma sürecine katılmak isteyen delegelerin katılımına açık olacaktı. Söz konusu grup 2009 Haziran ayında toplandı ve yapılan önerileri inceleyerek, bir kısmını kabul ederken bir kısmını reddetti. Birkaç teklifle ilgili olarak da, önerilen değişikliği başlangıç noktası olarak alıp, metni daha kapsamlı olarak yeniden yazdı veya kendi inisiyatifiyle değişiklikler yaptı.

20. CDED Bürosu 9-10 Eylül 2009’da toplanarak metnin Haziran toplantısında değişiklik yapılan şeklini, Avrupa Konseyi Hukuk Danışmanlığının verdiği, 4 Eylül 2009 tarihli bilgilerin ışığında inceledi. Hukuk Danışmanlığının verdiği bilginin ana noktası, Şartın Avrupa Konseyi uygulamalarıyla uyumlu olabilmesi için, Bakanlar Komitesinin bir Tavsiye kararı kapsamında kabul edilmesinin gerekli olduğu idi. Büro, hem gözden geçirilmiş metni hem de Hukuk Danışmanlığının bilgi yazısını CDED’nin 10-11 Aralık 2009’da yapılan olağanüstü toplantısına gönderdi. Büro aynı zamanda, bu açıklayıcı notun ilk taslağını da dikkate alarak, bu metni genel kurula gönderdi. CDED üyelerinden her iki metin üzerindeki görüş ve önerileri istendi.

21. CDED Aralık ayındaki toplantısında Şart metninde yapılması önerilen değişiklikleri inceledi. Verilen hukuki bilgilerin ışığında yapılan gözden geçirilmiş metni kabul etti. Buna göre, Şart, Bakanlar Komitesinin Tavsiye Kararının Eki, Şartın giriş bölümü ise tavsiye kararının giriş bölümü olarak belirlendi. Bu formatın, tavsiye kararları bağlayıcı olmadığından, Şartın bağlayıcı olmama özelliğini kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koyduğuna dikkat çekildi. Şart metninde yapılan birkaç değişiklik üzerinde daha mutabakata varıldı. CDED açıklayıcı notla ilgili değişiklik önerilerini ele aldı ve yeni bir taslağın hazırlanmasını istedi.

22. Komite, 24-26 Şubat 2010 tarihlerinde yaptığı toplantıda Bakanlar Komitesinin üye ülkelere Demokratik Vatandaşlık (DVE) ve İnsan Hakları Eğitimi (İHE) ile ilgili Avrupa Şartına ilişkin tavsiye kararının ve açıklayıcı notunun son şeklini değerlendirdi. Komite taslak tavsiye kararını onaylamaya ve kabul edilmek üzere Bakanlar Komitesine göndermeye karar verdi. Komite taslak tavsiye kararının açıklayıcı notunu dikkate alarak, bu notu bilgi için Bakanlar Komitesine göndermeye karar verdi.

II. Tavsiye kararının ve şartın hükümleriyle ilgili mütalaalar
Tavsiye kararı: giriş ve resmi maddeler

23. Tavsiye kararı resmi açılış maddeleriyle başlamakta ve Madde 1’de (Metinde giriş paragrafları numaralandırılmamıştır, ancak açıklayıcı notta referansın kolaylaştırılması için sıraya göre numaralandırılmıştır. (İlk giriş paragrafı için 1, ikinci giriş paragrafı için 2 ve bu şekilde devam) Şartın hangi yetkiye dayanılarak kabul edildiği açıklanmaktadır. Söz konu- su yetki, özellikle de sporla ilgili konularda, Şartların kabul edilmesinde daha önce de kullanılan bir yetkidir. Daha sonraki bölümde ise, adet olduğu üzere, üye ülkelerin hangi mülahazalarla Şartı kabul ettiğine ilişkin açıklamalar ve Şartın çıkış noktası ve amaçları yer almaktadır. Şartın formatı ‘Hatırda tutarak’, ‘göz önüne alarak’ şeklinde başlayan bir dizi maddeden oluşmaktadır ve bu format aynı zamanda antlaşma statüsündeki dokümanlarda da görülmesine rağmen, burada böyle bir statünün göstergesi değildir. Bu format hiçbir zaman bağlayıcı olmayan Bakanlar Komitesi tavsiye kararlarında da normal olarak kullanılan formattır.

24. 2. ve 3. giriş maddelerinde, Avrupa Konseyinin temel görevi olan insan haklarını, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yaygınlaştırma görevi ve eğitimin bu amaca ulaşmada temel bir rol oynadığı inancına dikkat çekilmektedir. Bu inanç da, 1997’den itibaren tüm DVE/İHE projesinin ve üye ülkelerin bu projeye olan kararlılığının ve bu amaca ulaşmak için koydukları standartların bir ifadesi olan Şartın temelini oluşturmaktadır.

25. 4. ve 5. giriş maddelerinde, örneğin, gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde gerekse Birleşmiş Milletler dokümanlarında yer alan, eğitimin “insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmesini” ve “tüm bireylerin özgür bir topluma etkin bir şekilde katılmasının sağlanmasını” (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi 1966, Madde 13(1)) gerekli kılan eğitim hakkının yasal temelleri ele alınmakta ve insan hakları konusunun eğitim programlarına dahil edilmesinin önemi vurgulanarak, ülkelerden bunu gerçekleştirmelerini isteyen 1993 Viyana Deklarasyonuna değinilmektedir.

26. 7-10. giriş maddelerinde Bakanların başlıca siyasi deklarasyonlarına ve Şartın kabulüne yol açan önemli aşamaları oluşturan Avrupa Konseyi kurumlarının tavsiye kararlarına değinilmektedir. Pek çok açıdan, Şartın en önemli ön göstergesi Bakanlar Komitesinin yukarıda değinilen ve benzer konuları ele alan ve benzer amaçları olan (2002)12 sayılı Tavsiye Kararıdır.

27. 11. giriş maddesinde Şart küresel bir çerçeveye oturtularak, Şartın , Avrupa Konseyinin, Dünya İnsan Hakları Eğitimi programının Avrupa’da bölgesel ortağı olduğu dikkate alındığında, çok benzer amaçları olan Dünya İnsan Hakları Eğitimi programının amaçlarına ulaşmasına katkıda bulunacağı ifade edilmektedir.

28. 12. giriş maddesinde, DVE/İHE projesinde bir kilometre taşı olan ve 2005 yılında yapılan, Eğitim Yoluyla Avrupa Vatandaşlık Yılı girişimine atıfta bulunulmaktadır. Maddede, Şartın temel amaçlarından biri olan ve pek çok üye ülkede yerleşik olan ve söz konusu girişimle de kanıtlanan, eğitim politikalarında iyi uygulamalardan yararlanarak, bu uygulamaların derlenerek Avrupa çapında yaygınlaştırılması hedefi vurgulanmaktadır.

29. 13. giriş maddesinde, eğitimin tüm Şart için geçerli olan bir özelliğine, 4. maddede spesifik olarak belirtilen, üye ülkelerin eğitim sistemlerinin birbirinden büyük farklılıklar gösterdiğine ve bu farklılıklara saygı gösterilmesinin gerekli olduğuna değinilmektedir. Söz konusu farklılıklar anayasadan kaynaklanabildiği gibi, eğitimin ilgili ülkede nasıl yapılandırıldığına da bağlıdır. Bu itibarla, Şartta yer alan tüm politika ve uygulamalar münferit ülkelerce söz konusu anayasal ve yapısal sistemlere saygı gösterilerek uygulanacaktır.

30. 14. giriş maddesinde eğitimin bu alanında sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik kuruluşlarının oynadığı role işaret edilmektedir. Gerçekten de, yaygın eğitim giderek bu kuruluşlar tarafından sağlanmaktadır. Bunlar örgün eğitimde de önemli bir rol oynamakta olup, pek çok ülke, bu işlev için bu kuruluşlara bel bağlamaktadır. Girişin bu maddesinde de, 10.maddede de, bu kuruluşların katkıları ve duydukları destek ihtiyacı ortaya konmaktadır.

31. Bunları da tavsiye kararının resmi nihai maddeleri izlemektedir. Bu maddeler, giriş maddeleri mahiyetinde olmayıp, operasyonel maddelerdir. O nedenle, kullanılan dil nesnel ifadelerde gözlenen objektif bir dildir.

Komite, üye ülkelerin hükümetlerinin ekteki Şartı temel alan tedbirleri uygulamalarını ve bunların eğitim ve gençlikten sorumlu yetkililere geniş bir şekilde dağıtımının yapılmasını tavsiye etmektedir. Son olarak da Genel Sekretere, tavsiye kararını, aynı zamanda Avrupa Konseyi üyesi olmayan, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan ülkelerin hükümetlerine ve uluslararası kuruluşlara göndermesi talimatı verilmektedir. Bu da, demokratik vatandaşlık ve insan hakları eğitiminin, daha geniş kapsamlı uluslararası niteliğini ve yeni Şartın Avrupa sınırları içinde olduğu gibi Avrupa sınırları dışında da etkili olması arzusunu yansıtmaktadır.

Şart
Başlık

32. “Şart” terimi, uluslararası uygulamalarda hem bağlayıcı belgeler, ki bunların en ünlüsü Birleşmiş Milletler Bildirgesidir, hem de Avrupa Birliği Temel Hak ve Görevler Bildirgesi gibi (2000 yılında kabul edildiği şekliyle, 2005 Lizbon Anlaşmasına göre Avrupa Birliği (AB) üyelerinin çoğu bu şartın kendileri için bağlayıcı olması üzerinde mutabakata varmışken, bazı üye ülkeler için söz konusu belge bağlayıcı değildir), bağlayıcı olmayan belgeler için kullanılmaktadır. Avrupa Konseyi uygulamasında da, bu terimin anlamında müphemlik söz konusudur: Avrupa Sosyal Şartı (1961, 1996’da gözden geçirildi) bağlayıcıdır, ancak Gençlerin Yerel ve Bölgesel Yaşama Katılımına ilişkin Avrupa Şartı (2003) bağlayıcı değildir.

Şart adı ve şekli, Avrupa Konseyince bu alanda daha önce kabul edilmiş dokümanlara göre daha “ağırlığı olan” bir dokümana duyulan arzuyu, yani daha güçlü bir kararlılığı ifade etme maksadıyla seçilmiştir. Bununla birlikte, üye ülkelerin, Avrupa Konseyi Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartının, uluslararası kamu hukukunda bağlayıcı olmaması yönündeki açık niyetleri nedeniyle, önce, konuda kuşkuya yer bırakmamak üzere Şarta, “Sözleşme statüsünde olmayan şart” alt başlığının dahil edilmesi üzerinde mutabık kalınmıştı. Ancak, Şartın tavsiye kararı niteliğinde kabul edilmesine karar verildikten sonra, söz konusu alt başlığa gerek kalmamıştır, çünkü tavsiye kararları ve bunların ekleri, tanımları gereği, zaten bağlayıcı değildirler.

Buna göre, başlıktan sonra, “Bakanlar Komitesinin CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı kapsamında kabul edilmiştir” ifadesinin yer alması üzerinde mutabakata varılmıştır. Eğer Şart, çoğunlukla, şartın kabul edilmesine ilişkin tavsiye kararı olmaksızın yayınlanırsa, ki bu muhtemelen böyle olacaktır, yukarıdaki ifade ile metnin bağlayıcı olmayan niteliği, tam ve açıklıkla belirtilmiş olacaktır.

Bölüm I − Genel hükümler
1. Kapsam

33. Bu maddede, Şartın maddi içeriği ele alınmaktadır. Şartın ortaya çıkması ile sonuçlanan süreçte ortaya atılan mülahazalar ve yapılan müzakerelerde, bu tür daha önceki belgelerde dikkat çeken bir noksanlık ortaya kondu. Bu noksanlık, bu belgelerde sadece demokratik vatandaşlık eğitimi veya sadece insan hakları eğitiminin ele alınmış olmasıydı. Bu Şartta, iki konuyu farklı, ancak birbiriyle yakından ilişkili konular olarak ele almak, bilinçli olarak yapılmış bir seçimdi. Bu tür bir kapsamlı yaklaşım, yeni belgenin getireceği artı değerlerden biri olarak görüldü. Bundan sonra ortaya çıkan bir başka sorun da, birbiriyle ilgili ancak farklı konuların nasıl ele alınacağıydı. Bu konulardan dördü metinde belirtilmektedir. “Kültürler arası eğitim”le, birden fazla kültürün yer aldığı toplumlarda, karşılıklı anlayış ve saygı için gerekli olan bilgi, yetkinlik, beceri ve tavırların geliştirilmesi yoluyla demokrasinin korunması ve insan haklarının geliştirilmesi amaçlanmaktadır. “Eşitlik eğitimi” ve “barış eğitimi” ise açıklama gerektirmeyen terimlerdir.

UNESCO Genel Müdürünün 2005 Ağustos’unda yayınladığı bir rapora göre “Sürdürülebilir kalkınma için eğitim”, “bireyleri, kuşaklar arası eşitlik ve adalete katkıda bulunma amacıyla çevreye önem veren; adil, eşitlikçi ve barışçıl bir dünya, sürdürülebilir bir dünya idealine bağlı, sorumlu vatandaşların hayata hazırlanmasının bir parçası”dır. BM Sürdürülebilir Kalkınma için Eğitim On yılı (2005-2014) girişiminin amacı, böyle bir eğitimin ve bu eğitimin, örgün, yaygın ve algın eğitim ve öğretim programlarına dahil edilmesini teşvik etmektir. Sürdürülebilir kalkınma için eğitimin DVE/İHE ile çok açık benzerlikleri bulunmaktadır. Ancak bu girişimin kökleri BM içindeki çevreci harekete uzanmaktadır ve ana odak noktası çevreyle ilgilidir. Benzer bir şekilde, Şartta değinilen tüm konuların büyük ölçüde genel DVE/ İHE kavramının kapsadığı, ancak konunun özellikle bir bölümü üzerinde yoğunlaşan, spesifik bir odak noktası bulunmaktadır. Şartın bu ilgili konuları doğrudan ele almaması, ve ancak, söz konusu konuların DVE/İHE ile örtüştüğü veya etkileşim içinde olduğu durumlarda ele alınması üzerinde mutabakata varılmıştır.

2. Tanımlar

34. Her ne kadar projenin birinci safhasında büyük ölçüde tanımlar, kavramlar vb. üzerinde çalışılmışsa da, mevcut çerçeve prensip dokümanlarında halâ “demokratik vatandaşlık eğitimi” ve “insan hakları eğitimi” gibi terimlerle ilgili net tanımlar yoktu. Varsa bile, bunlar terimin anlamından çok, terimin neleri içerdiğini uzun ifadelerle anlatıyorlardı, yani, gerçek bir tanımdan ziyade, birer tarif niteliğindeydiler. Yeni bir dokümanın kaleme alınmasına ilişkin olarak yapılan müzakerelerde, tüm politika üretenlerin ve yeni dokümanı anlayıp uygulamaya çalışan diğerlerinin, temel terimlerin ne anlama geldiğini bilmeleri açısından, net, ve özlü tanımlara ihtiyaç olduğu konusunda kesinlikle hiçbir görüş ayrılığı yoktu.

35. a ve b fıkralarındaki iki ana tanım, mevcut tanımlardan yararlanılarak oluşturulmuştur: demokratik vatandaşlık eğitimi tanımı Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı 2005’deki tanımdan, insan hakları eğitimi tanımı ise, BM İnsan Hakları Komiserinin bürosunca kullanılan tanımdan alınmıştır. Öyle ki, bu tanımlarda kullanılan, “yetkinleştirme amacıyla” terimine kadar tanım aynen alınmış olup, tanımların bundan sonraki bölümleri, üzerinde odaklanılan farklı alanlara göre, bir yanda demokratik toplumda yaşam boyu gereken becerileri, diğer yanda da tüm alanlarda insan haklarının yaygınlaştırılması ve savunulmasını içerecek şekilde farklılaşmaktadır. Her iki tanımda da, böyle bir eğitim sonucunda ortaya
çıkanların sadece bilgiden oluşmayıp, gerekli girişimlere dönüşecek bir yetkinleştirme olduğu vurgulanmıştır.

36. c, d, ve e fıkralarındaki tanımlar Avrupa Konseyi tarafından 2002 yılında yayınlanan PUSULA (COMPASS) adlı, gençlerle insan hakları konulu el kitabına dayalıdır. Dokümanın yazım safhasında bu tanımlar genişletilmiş ve daha ayrıntılı olarak sunulmuştur. Örneğin örgün eğitimin belirleyici özelliklerin-den birinin, bu eğitimin sonunda belgelendirildiği belirtilmiş ve bu anlama gelen ifadeler tanıma dahil edilmiştir. Örneğin, örgün eğitimin ayırt edici özelliğinin bu eğitimin bir diploma ile belgelendiği hakkındaki ortak görüş, tanımlarda sözcüklerle ifadesini bulmuştur. Yaygın eğitimle ilgili olarak ise, algın eğitimle karşılaştırıldığında yine bir belgelendirmeyle sonuçlanmakla birlikte, bu
karmaşık noktanın metinde doğrudan açıklanmaması kararlaştırılmıştır.

3. DVE ile İHE arasındaki ilişki

37. DVE ile İHE arasındaki önemli ilişki, bu Şart metnini yazanların bildiği kadarıyla şimdiye kadar ilk defa tanımlanmaktadır. 1997 yılında başlayan sürekli programla ilgili Avrupa Konseyi dokümanlarının çoğunda, her iki terim de kullanıldığında, normal olarak aralarına bir “/” işareti konarak bu iki terim birlikte yazılmış, ancak bu durum, bu iki kavram arasındaki ilişki- nin müphem kalmasına yol açmıştır. Bu durum, fizibilite çalışmasının görev kapsamı için de geçerli olup, söz konusu fizibilite çalışmasında bu konunun göz ardı edilmesinin artık mümkün olmadığına ve herhangi bir yeni dokümanda konunun ele alınmasının gerekli olduğuna değinilmiştir.

İki terimin örtüştüğü alanlar vardır, çünkü vatandaşlık açısından önemli olan, örneğin, oy kullanma hakkı, ifade özgürlüğü ve toplantı özgürlüğü klasik insan hakları olup, DVE alanında yer aldığı kadar İHE alanında da yer almaktadırlar. Bununla birlikte, madde 3’ün metninde açıklık getiril- meye çalışılan bir fark vardır. Belirtildiği gibi, bu fark, amaç ve uygulamalardaki bir farktan ziyade, üzerinde odaklanılan alan ve kapsam farkıdır.

4. Anayasal yapılar ve üye ülke öncelikleri

38. Bu kapsamlı maddede, giriş bölümündeki 13. maddeyle ilgili olarak ele alınan görüşler üzerinde durulmaktadır. Dokümanın yazımı ve müzakereler boyunca, anayasal yapılarının ve eğitim sistemlerinin –eğitim alanında, diğer pek çok Avrupa işbirliği alanından çok daha fazla olmak üzere– büyük farklılıklar göstermesi nedeniyle, Şartın hükümlerini uygulamada kullanacakları vasıtalar bakımından, üye ülkelerin daha geniş bir takdir yetkisine sahip olmalarının gereği anlaşılmıştır. Örneğin bazı eğitim sistemleri çok merkezi olup, tüm öğretim programları ve yöntemleri üye ülke hükümeti seviyesinde belirlenmekteyken, diğerlerin- de bu çok daha yerinden yönetimle gerçekleştirilmekte, yerel yönetimler ve münferit okullar genel hedefler kapsamında önemli bir özerkliğe sahip olmaktadırlar.

Federal yönetimlerde ise eğitimle ilgili sorumluluk federasyonu oluşturan çeşitli eyaletlerin hükümetlerince üstlenilmektedir. İşte bu nedenle de a fıkrasına ihtiyaç doğmuştur. b fıkrasında ise, program boyunca ve özellikle de Eğitim Yoluyla Vatandaşlık Avrupa Yılı uygulamasında ortaya çıktığı üzere, farklı üye ülkelerin DVE ve İHE mevzuatları ve uygulamaları açılarından birbirlerinden çok farklı noktalarda oldukları kabul edilmektedir. Bazı ülkelerde bu konular öğretim programında ve uygulamada yıllardır yer alırken, diğer ülkelerde yeni başlamaktadır. Bu nedenle de ilgili ülkelerin bu konulara ilişkin öncelikleri ve ihtiyaçları farklı olacak olup, bu ülkeler Şartın diğer bölümleri üzerinde duracak ve bu konuları farklı bir sıralamaya göre ele alacaklardır.

Bölüm II − Hedefler ve ilkeler
5. Hedefler ve ilkeler

39. Şartın bundan sonraki yapısına baktığımızda 5. Madde’de bir dizi hedef ve ilkenin genel olarak ifade edildiğini ve bunların pek çoğunun müteakip, kapsamlı 6-16. maddelerde ayrıntılı olarak ele alındığını görüyoruz. Ancak, 5. Madde’nin kalın hatları ve genel özelliği önemini koru- maktadır, her bir nokta daha ileride tek tek detaylı olarak ele alınmadığı için, bu maddede tüm üye ülkelerin DVE/İHE’ye ilişkin faaliyetleriyle ilgili bilgi verilmektedir.

40. Bu maddenin giriş cümlesindeki “rehberlik” sözcüğü ile biçimlendirilen ifade önemlidir: buradaki hedefler ve ilkeler yol göstericidir, yani ne uygulanacak politikalar, mevzuat ve uygulamalar için tarif edici bir reçetedir, ne de arka planda yer alacak bir takım fikirlerden söz edilmektedir. Metni kaleme alanlar hem daha kuvvetli (“mevzuatlarını vb. aşağıdaki hedef ve ilkeleri temel alarak belirlemelidirler”), hem de daha zayıf seçenekleri (….aşağıdaki hedef ve ilkeleri göz önüne almalıdırlar”) düşünmüşler, ancak mevcut ifadeyi özellikle tercih etmişlerdir.

a. Bu maddede yer alan hedefte, herkese DVE ve İHE sağlanmasına ilişkin Birleşmiş Milletler 1993 Viyana Deklarasyonu ve bu hakkı, sadece vatandaş olanlara değil, ülke topraklarında bulunan herkese yaygınlaştıran Avrupa İnsan hakları Sözleşmesi (Madde 1) hatırlatılmaktadır.

b. Burada, eğitimin, özellikle de vatandaşlık ve insan hakları alanlarında yaşam boyu sürecek bir süreç ve Avrupa Konseyi programlarının kalıcı bir konusu olduğuna değiniliyor. Süreçte yer alan paydaşların listesi bilinçli olarak uzun ve açık uçlu (“dahil olmak üzere”) tutulmuş olup, her türlü kurum, sivil toplum kuruluşu (STK) vb. dahil edilmiştir.

c. Hükümetler, anlaşılır bir biçimde, en fazla etkileyebilecekleri ve para ayırabilecekleri eğitim türü olan örgün eğitime daha fazla kaynak ayıracakları halde, bu prensip, bu süreçte her türlü öğrenimin değerli
olduğunu hatırlatmaktadır.

d. STK’ların ve gençlik kuruluşlarının vazgeçilmez katkıları yukarıda, giriş bölümündeki 14. Madde kapsamında vurgulanmıştı. Burada “destek” konusuna yapılan göndermeden kasıt, genel bir destek olup,
söz konusu finansal veya diğer tür desteğe hak kazanma söz konusu değildir. Bununla birlikte bu ilkede, STK’ların ve gençlik kuruluşlarının gerek devletten gerekse diğer kaynaklardan sağlanmak üzere, bu desteğe ihtiyacı olduğu belirtilmektedir. Gençlik kuruluşlarına yapılan bu özel göndermede, öğrenci örgütleri de, insan hakları eğitiminin önemli ortakları olarak sürece dahil edilmektedirler.

e. Eğitim kurumlarının bir yandan demokratik ilkelere ve insanlara saygıyı öğretip, öte yandan hiç de demokratik olmayan bir şekilde yönetilmeleri anlamsız olur. Okullarda ve diğer eğitim kurumlarında demokratik yönetişim ihtiyacı Avrupa Konseyi programlarında sürekli olarak vurgulanmıştır. Bu ilke daha kapsamlı 8. Madde’de tekrar ele alınmıştır.

f. Çeşitliliğe saygı da Avrupa Konseyinin temel ilkelerinden biri olup, (örneğin Bak: gençlik kampanyaları, (“Herkes farklı, herkes eşit”) DVE/İHE’nin ana amaç ve yararlarından biri karşılıklı anlayışın artırılması ve çatışmaların önlenmesidir. Farklı inanç grupları ve etnik gruplar örneği karşılıklı anlayışın ve saygının oluşturulması bağlamında verilmiştir, ancak aynı ilke, aralarında yanlış anlama ve çatışma baş gösterebilecek diğer gruplar için de geçerlidir.

g. DYE ve İHE’nin tanımlarında da olduğu gibi, bu ilkede ağırlık, sadece bilgi ve becerilerin elde edilmesine değil, belirli bir eyleme dönüştürülme- sine verilmiştir.

h. Bu ilke, daha kapsamlı olan 9. Madde’de açıklık getirildiği gibi, eğitimin, hizmet öncesi ve hizmet sırasındaki safhaları dahil olmak üzere, tüm aşamaları için geçerlidir. Bu ilke, öğretim gönüllüleri ve kolaylaştırıcılarının eğitilmesine ilişkin olanakları çoğu kez çok kısıtlı, geçici ve yardım sağlayan kurumların desteğine bağlı olan sivil toplum kuruluşları ve gençlik sektörü için özellikle önemlidir.

i. Bu kadar geniş bir yelpazeye yayılmış paydaşlar arasında ortaklık ve işbirliğini sağlamak, bazı çıkarlarının kesinlikle çatışacağı ve sınırlı kaynaklar için rekabet edeceklerinden, kolay değildir. Bununla birlikte, paydaş işbirliğinin getirdiği yararlar öylesine büyüktür ki, ülkelerin bu alanda sarf edecekleri her türlü gayret karşılığını bulacaktır.

j. Şartın bizzat kendisi Avrupa Birliğinin 47 ülkesinin –ve eğitim alanında da Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf olan tüm devletler arasında– uluslararası işbirliğinin bir sonucu olarak ortaya konmuştur. Şartın yasal ve siyasi dayanağı işbirliği olduğundan, böyle bir işbirliğinin gelecekte de sürdürülmesi amaç ve prensibinin vurgulanması beklenen bir durumdur. Kendi içinde değerli olmasının yanı sıra, bu tür bir işbirliği ve iyi uygulamaların paylaşılması, örneğin mükerrer çabaları azaltma, sinerjiyi kolaylaştırma ve maliyetleri düşürme gibi önemli pratik yararlar sağlayabilir.

Bölüm III − Politikalar

41. Şartın 6-16. maddelerinde operasyonel hükümler yer almaktadır. Bu maddelerde, 5. Madde’de sıralanan hedef ve ilkelerin uygulanmasını mümkün kılmak üzere, belirli alanlara ilişkin politikalar yer almaktadır.

Genel ifadelerle açıklanan politikalar üye ülkelere bunların nasıl uygulanacağı konusunda kayda değer bir takdir marjı bırakmaktadır. Tabiatıyla, 4. Madde de bu bağlamda geçerlidir (Bak: yukarıdaki 38.
Madde)

6. Örgün genel ve mesleki eğitim

42. Yukarıda da belirtildiği gibi, Avrupa Konseyinin bu alandaki gayretlerinin temel noktası, diğer eğitim biçimlerini dışlamaksızın, bu eğitim türüdür. Bunun nedeni bu eğitim türünün, ülkelerin fark yaratarak sonuç alabilmeleri daha olası bir alan olması nedeniyle, önemli yararlar sağlamasıdır. Bu madde yukarıdaki 4. Maddenin uygulanmasına iyi bir örnek oluşturmaktadır çünkü bazı ülkelerin anayasaları ve mevcut yapıları merkezi hükümetin öğretim programında doğrudan değişiklikler yapmalarını mümkün kılarken, diğer ülkelerde merkezi hükümet, bunu yapma yetkisi olan diğer yetkili kurumlardan ancak istekte bulunabilmekte ve bunları teşvik edebilmektedir.

Federal sisteme dayalı devletlerdeyse federal hükümetin eğitim alanında bir yenilik yapma veya bir talepte bulunma sorumluluğu yok gibidir. Benzer bir biçimde, bazı ülkeler bunu çok uzun bir süre önce yapmış olduğundan başka öncelikleri olacak, diğer ülkeler içinse bu alan öncelikli bir alan olacaktır. Şart bu farklı yöntemlerin uygulanması ve farklı seçimler yapılması için serbesti sağlamaktadır. Arada farklılıklar olan bir başka alan da, genel ve mesleki örgün eğitimin yapılandırılmasındaki farklılıklardır. Metinde her ülkenin kendi sistemine uyarlamasını mümkün kılacak bir üslup kullanılmıştır.

43. Şart metnini kaleme alanlar uluslararası sivil toplum kuruluşlarından gelen ve DVE ve İHE’ye, bu eğitimlerin değişik seviyelerinde, belirlenen dersleri öğretim programına dahil etmek yerine, “yetkinlikler”i dahil etme önerisini dikkate almışlardır. “Yetkinlik” terimi akademik literatürde giderek daha fazla kullanılmakta olan bir terim olup, uygulamada, bir beceri, bilgi ve tutumlar demetini anlatmaktadır. Burada öğrenci hedefleri yerine, alınan eğitimin çıktıları, yani sonuçları üzerinde durulmakta ve bu çıktıların karmaşık çıktılar olabileceği de kabul edilmektedir. Yazım grubu bu modern terminolojinin çekiciliğini görmüş, ancak, bu terimin, evrensel kabul gören “öğretim programı” teriminin aksine, henüz yeterince iyi yerleşmediği ve anlaşılmadığı sonucuna varmıştır. Bununla birlikte, bu maddenin amacı, yukarıdaki 2. Madde ile birlikte okunduğunda, kuşkusuz, verilen eğitimin sadece bilgi aktarmaktan ibaret olmayıp, aynı zamanda becerilerin geliştirilip, belirli konulardaki tavırlar etkilenerek, toplumda aktif katılımın özendirilmesi ve insan haklarının savunulmasıdır.

44. İkinci cümlede, DVE ve İHE’nin öğretim programına dahil edilmesinin bir defaya mahsus bir girişim olmayıp, öğretim programının anlamlı kılınması ve öğretim yöntemlerinin etkililiğinin sağlanması için, öğretim programının sürekli incelemeden geçirilmesi ihtiyacı vurgulanmaktadır.

7. Yüksek öğrenim

45. Yüksek öğrenim kurumları, daha alt seviyedeki eğitim kurumlarıyla karşılaştırıldığında ortaya çıkan durum, bu maddede kullanılan eylemlerin ifade edilmesinde yansıma bulmaktadır: örneğin, “dâhil etmelidir”, yerine “dahil edilmesine destek olmalıdır” gibi ifadelerin kullanılması gibi. Bu, bütün ülkelerde olmasa da, çoğu ülkede, yüksek öğrenim kurumlarının genelde kendi öğretim programları üzerinde özerkliğe sahip olduğu gerçeğini yansıtmaktadır. Aynı hususa, akademik özgürlük bağlamında da değinilmektedir. Nitekim bu konu, 2007 yılında yeni bir çerçeve prensip dokümanı teklifini incelerken Yüksek Öğrenim Yönlendirme Komitesinin de ana endişe konularından birini oluşturmuştu. “Yüksek öğrenim kurumları” kuşkusuz üniversiteleri kapsamakla birlikte, bunlarla sınırlı değildir

8. Demokratik yönetişim

46. Maddenin ilk cümlesinde eğitim kurumlarında demokratik yönetişimin iki yönlü yararına değinilmektedir: kendi içinde etkili bir yönetişim yöntemi olarak değerli ve yararlı olmanın yanı sıra, özellikle de öğrencilere demokrasiyi ve insan haklarına saygıyı uygulamalı olarak deneyimleme fırsatı sunmaktadır. İkinci cümle, belirtilen paydaşların, kılavuz bilgiler içeren dokümanlar ve eğitici çalışmalar gibi unsurları da içerebilecek “uygun vasıtalarla” böyle bir yönetişime aktif katılımlarının teşvik edilmesiyle ilgilidir. Demokratik yönetişim aynı zamanda, en etkili demokratik vatandaşlık alıştırması yöntemi olduğu geniş kabul gören, eğitimin her seviyesinde anlamlı ve sürdürülebilir öğrenci katılımını
mümkün kılacak yapıları da içerebilir.

47. İngilizce “governance” sözcüğüyle ifade edilen “yönetişim” kavramı (Şartla ilgili müzakereler de İngilizce olarak yapılmıştır) karmaşık bir kavram olup, diğer dillere tek bir sözcükle tercümesi zordur. “Yönetişim”, sadece yönetme ve karar verme süreci olarak bilinen sürecin ötesine geçerek, bu süreçlerin ve kararların, üzerinde mutabık kalınmış değerler ve tercihlerle olan ilişkilerini içerir. Yönetişimin tanımlarından biri: “Ortaya konmuş değerlerin ve tercihlerin, süreçler ve kurumlar vasıtasıyla, bir grubun ve grubun münferit üyelerinin güvenliğini, refahını ve moral gelişimini arttıran kolektif eylemlere dönüştürülmesidir.” şeklindedir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler için, 2005 yılında yapılan Yüksek Öğrenimde Yönetişim adlı konferansla ve bu terimle, anlamıyla, tercümesiyle ve pratikteki uygulamasıyla ilgili kayda değer tartışmaların yer aldığı Avrupa Konseyi raporu çok aydınlatıcı bir dokümandır. Konferansta her ne kadar esas itibarıyla yüksek öğrenim ele alınmışsa ve diğer kurumların yönetişimi bazı farklılıklar gösterse de, burada belirtilen ilkelerin çoğu pek çok alan için geçerlidir.

9. Eğitici çalışmalar

48. Öğretmenlerin ve gerek eğitim sisteminin içinde gerekse dışında yer alan, örneğin gençlik liderleri gibi, diğerlerinin DVE/İHE konularında eğitim almaması halinde, DVE/İHE konusunda verilecek eğitim etkisiz ve tamamen yararsız olacaktır. Bu konu geleneksel konulardan çok farklı bir konudur. Bunun dersini vereceklerin, önce kendilerinin konunun eğitimini almaları gereklidir. Bunu en iyi şekilde öğretme yöntemleri de farklıdır ve öğrenilmeleri gerekir. Bu maddede, sadece öğretmenlerin değil, öğretmenlere konuyu öğretecek olanların eğitilmesinin de önemi vurgulanmaktadır.

10. Sivil toplum kuruluşları, gençlik kuruluşları ve diğer paydaşların rolü

49. STK’ların ve gençlik kuruluşlarının DVE/İHE eğitimindeki rolünün önemi 14. giriş maddesinde ve 5.d maddesinde vurgulanmıştı. Burada konu bu kuruluşların sadece eğitim işinin fiilen büyük bir bölümünü gerçekleştirmeleri değil, aynı zamanda konuyla ilgili araştırmaların yapılması, hükümet nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunulması ve kamuoyunun farkındalığının arttırılmasında da aktif olmalarıdır. Bu kuruluşlar ayrıca, öğrencilerin, çocukların ve gençlerin insan hakları ve demokrasi konularında alıştırma ve uygulama çalışmaları yapabilecekleri yegane yerlerdir. Bu kuruluşların çalışma ve değerlerinin anlaşılması ve görülmesi gerekmektedir ve bu maddenin temel amacı da bunu sağlamaktır. İlk iki cümlede, devletin bu kuruluşların rolüne destek olma ve yaptıkları işi desteklemedeki kararlılığı üzerinde durulmaktadır. 5.d maddesinde olduğu gibi, herhangi bir destek türü konusunda bir
taahhütte bulunulması söz konusu olmayıp, sağlanan destek, ülkelerin kaynaklarına ve önceliklerine göre farklılıklar gösterecektir. Son cümlede daha geniş bir kitleye değinilmekte olup, DVE ve İHE eğitiminin yaygınlaştırılması ve duyurulması için, özellikle medya ve genel kamuoyu olmak üzere, diğer oyuncuların da sürece dahil edilmesi amaçlanmaktadır. Burada kullanılan dil özellikle genel mahiyette olup, ülkelerin bu maddeyi kendi durumlarına uygun bir biçimde uygulamalarına imkan tanınması amaçlanmıştır. Burada, örneğin, gazete ilanları, televizyon reklam kampanyaları, internet siteleri, aile birliği, sendikalar, inanç grupları vb. gibi örgütlerle çalışmalar sayılabilir.

11. Değerlendirme kıstasları

50. Diğer herhangi bir eğitim türünde olduğu gibi, bu eğitimin etkililiğinin de değerlendirildiği kıstaslar olmalıdır. Bu tür kıstasların oluşturulması kolay değildir, ancak bu konuda kıstaslar ve göstergeler oluşturulması için uluslararası girişimler mevcuttur. Nihayette, her ülke kendi kıstaslarını oluşturacaktır. Ancak, özellikle de Avrupa Konseyi dahilinde, Avrupa devletlerinden oluşan bölgesel gruplar içinde veya koordinatör ağları içinde (Bak: aşağıdaki 12.14.15.ve 16. maddeler) deneyimleri paylaşmak ve ortak kıstaslar oluşturmak üzere uluslararası işbirliğinden kayda değer yardım sağlanabilir. İkinci cümlede, kıstasların oluşturulmasında öğrencilerden alınacak geri bildirimin önemi vurgulanmaktadır.

12. Araştırma

51. Araştırma, değerlendirmeyle yakından ilgilidir. İlk cümlede açıkça anlatıldığı gibi, araştırmanın hükümetlerce yapılmasına gerek yoktur. Nitekim, eğitim alanındaki tecrübelere bakıldığında, araştırmaların büyük bölümünün STK’larca uluslararası düzeyde, üye ülke düzeyinde ve belirli projeler için devlet fonları alsalar bile, hükümetten bağımsız diğer kurumlarca yapıldığı görülmektedir. Araştırmanın pek çok amacı ve araştırmadan yararlanan pek çok grup vardır. Ana amacı mevcut durumun bir değerlendirmesini yaparak, DVE/İHE eğitimiyle uğraşanların performanslarını ölçmelerine ve etkililik ve verimliliklerini arttırarak, verimsiz çabalarını azaltıp maliyetleri düşürmelerine yardımcı olmaktır. İkinci cümlede uzun ancak açık uçlu (diğerlerinin yanı sıra) bir muhtemel araştırma konuları örnek listesi verilmektedir. Araştırmaların diğer üye ülkelerle paylaşılmasına ilişkin son cümle, işbirliğiyle ilgili 15. ve 16. maddelerle bağlantılıdır.

13. Sosyal birlik beraberliği geliştirmeye, çeşitliliğe değer vermeye, farklılıklarla ve çatışmalarla baş etmeye yönelik beceriler

52. Bu maddede, 5.f maddesindeki prensip ayrıntılı olarak ele alınmakta olup, o maddeyle ilgili görüşler burası için de geçerlidir. Burada, DVE/İHE’nin bir ders olarak öğretilmesi gibi dar bir anlayışın ötesine geçilerek, DVE/İHE ilkelerinin eğitimin her alanında uygulanması teşvik edilmektedir. Bu anlayışın özü, çeşitlilikler içeren bir toplumda, farklılıklara saygı göstererek, çatışmaları şiddete başvurmadan çözüme kavuşturarak, birlikte yaşamayı öğrenmektir. DVE/İHE’nin tanımlarında da açıklık getirildiği üzere, DVE/İHE sadece ve hatta ilke olarak bilgi ile ilgili değil, beceriler edinip mevcut davranış ve tavırların değiştirilmesiyle ilgilidir. Burada, özellikle de gerek fiziksel, gerek psikolojik olarak uygulanan veya giderek artan bir şekilde internet ortamında (siber- kabadayılık) görülen, okullara musallat olabilen, kabadayılık ve taciz olarak adlandırılan türlerde ayrımcılık ve şiddet gibi, tüm ayrımcılık ve şiddet türleriyle mücadeleye özel olarak değinilmektedir.

Bölüm IV − Değerlendirme ve işbirliği
14. Değerlendirme ve inceleme

53. Şart metnini kaleme alan grup, üye ülkelerinin çoğunun, ortaya çıkara- cağı maliyetler de dahil olmak üzere, çeşitli nedenlerle harici denetleme sistemlerine taraftar olmadığını hatırda tutarak, her bir üye ülkenin kendi kendini değerlendireceği bir sistemi tercih etmişlerdir. Böyle bir değerlendir- menin hem düzenli aralıklarla yapılması hem de yapılan değerlendirmenin takibi ve izlenmesi gerekmektedir. Bu madde, değerlendirme kıstaslarına ilişkin 11. maddeyle, araştırma ile ilgili 12. maddeyle ve işbirliğiyle ilgili 15. maddeyle ilgilidir. İkinci cümlede spesifik olarak üye ülkelerin değerlendirme sürecinde diğerleriyle işbirliği yapma seçeneğine değinilmekte, üçüncü cümlede ise ülkelerin bu konuda Avrupa Konseyinden yardım isteyebileceği belirtilmektedir. Her iki yaklaşım da çok yararlı olabilir, ancak, tamamen isteğe bağlı seçeneklerdir.

15. Müteakip faaliyetlerde işbirliği

54. Bu maddede, Avrupa Konseyi üye ülkeleri arasında bu konuda 1997’den beri süregelen mükemmel işbirliğini devam ettirerek bu işbirliğinin, Şartın uygulanmasından sonraki müteakip faaliyetler üzerinde
odaklandırılması arzu edilmektedir. Fıkralardan üçü; a,c ve d, esas itibariyle hükümetlerin kendileri içindir. Diğer b ve e fıkraları ise, hükümetlerin kendi ülkelerinde yaşayan insanların ve kuruluşların işbirliğini geliştirmeleri ve desteklemeleriyle ilgilidir. Avrupa çapında üye ülke DVE/İHE koordinatörleri ve STK ve gençlik kuruluşu ağları yıllar içinde bu konuda çok şey başarmışlardır. Amaç bu bağlantıları ve bunların yarattığı sinerjiyi teşvik etmektir. Benzer bir şekilde, hükümetler birlikte hareket ederek israfa yol açacak mükerrer eylemlerden kaçınacak ve kıt kaynakları daha verimli kullanacaklardır.

55. c fıkrasında geçen “derleme” teriminden kasıt, iyi uygulamaların daha geniş çaplı uygulanacak bir tür norma dönüştürülmesidir. Bu düzenleyici nitelikte olabilir ancak daha çok bir kılavuz veya tavsiyeler dizisi şeklinde olacaktır. Mahiyeti itibariyle böyle bir kodifikasyon, her bir üye ülkenin kendi yetki alanında uygulanmak üzere benimsemesi içindir, ancak birkaç ülkenin birden uygulayacağı, üzerinde mutabık kalınmış bir rehber veya kurallar dizisi de mümkündür. Nitekim, Şartın bizatihi kendisi iyi uygulamaların derlenmesine bir örnek oluşturmaktadır.

16. Uluslararası işbirliği

56. Bu maddeyle, işbirliği kapsamı, Avrupa Konseyi ile DVE/İHE konusunda ortaklık yapan uluslararası kuruluşları, esas olarak Birleşmiş Milletleri, Avrupa Birliğini ve Avrupa’da Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatını kapsayacak şekilde genişletilmektedir. Bu dört kuruluşun genel sekreterlik seviyesinde yakın irtibatı vardır ve konuyla ilgili önemli ortak toplantılar düzenlemişlerdir. Ancak bu maddede üye ülkeler arasında ve hatta üye ülke dahilinde bu konuda daha yakın ilişkiler teşvik edilmektedir. Çünkü çoğu kez, bir uluslararası kuruluşta çalışan bir devlet memurunun başka bir uluslararası kuruluşta aynı konuda yürütülmekte olan çalışmadan haberdar olmadığı görülmektedir. Bu maddenin amacı Şartın, ve Şart doğrultusunda benimsenen politika ve uygulamaların yararlarını gerek Avrupa’da gerekse Avrupa’nın ötesinde geniş bir şekilde yaygınlaştırmaktır. Kuşkusuz bu madde aynı zamanda diğer uluslararası kuruluşların da üyesi olan üye ülkelerin, deneyimlerini ve iyi uygulamalarını bu kuruluşlarla doğrudan doğruya paylaşmalarını hiçbir şekilde engellememektedir.

John Wayne Gacy

0

John Wayne Gacy, 17 Mart 1942 tarihinde ABD’nin  Illinois eyaletine bağlı  Şikago kentinde doğdu.  (Ölümü: 10 Mayıs 1994, Yüksek güvenlikli Stateville Correctional Center Hapishanesi)  işçi sınıfına mensup bir aileye mensup idi.

Partilerde palyaçoluk yaparak ünlenen Amerika’nın en önemli seri katillerindendir ve Katil Palyaço olarak bilinmektedir.

İlk cinayetini Ocak 1972’de işledi. 1978 yılında işlediği bir cinayetten yakalandı ve tüm cinayetleri ifşa oldu.

John Wayne Gacy

John Wayne Gacy, dedektiflere ilk cinayetini Ocak 1972’de gerçekleştirdiğini itiraf eti.

Evinin altında 27 kurbanın çürümüş cesedi bulundu. Polis yetkilileri bütün kurbanların genç erkeklerden oluştuğunu tespit etti. İki cesedi bahçeye gömmüş, dört cesedi de nehre atmıştı.

Mahkemedeki yargılama işlemleri beş hafta sürdü. 100’den fazla kişi tanıklık yapmaları için mahkemeye davet edildi. Jüri heyeti tarafından hızlı bir şekilde suçlu bulunarak 33 cinayetten sanık oldu ve idam cezasına mahkum edildi.

John Wayne Gacy’in evi

Cezaevine girdiğinde duvarlara palyaço resimleri çizdi.

Kurbanlarını, palyatif kelepçeler olduğuna ikna ettiği gerçek kelepçelerle esir alıyor,  kelepçeleri takarak güvenli bir şekilde onları kontrolüne aldıktan sonra boğazlarına ip geçirerek veya tahta parçasını gırtlaklarına bastırarak tecavüz ediyor ve öldürüyordu.

Palyaçoluk cinayetlerinin en önemli kılıfı ve kolaylaştırıcı unsuru oldu.

Uzun yıllar boyunca hapis hayatı yaşadı ve idam edileceği günü bekledi. 10 Mayıs 1994’te, Stateville Correctional Center’da gece yarısı zehirli iğne ile infaz edildi. Son sözleri “Kıçımı öpün!” oldu.

Cesetler evden çıkarılıyor

John Wayne Gacy’nin işlediği cinayetler sinema sektöründe birçok filme konu edildi. Eric Till’in yönettiği ‘To Catch A Killer’ isimli film 15 Mayıs 1992’de piyasaya sürüldü. Clive Saunders’ın yönetmenliğini ve yazarlığını yaptığı ‘Gacy’ 14 Temmuz 2004’te vizyona girdi. Svetozar Ristovski’nin yönettiği ‘Dear Mr. Gacy’ 11 Mayıs 2010’da, Anthony Fankhauser’ın yönettiği ‘Gacy House’ ise 28 Eylül 2010’da beyaz perdede yerini aldı. South Park adlı çizgi dizi, ‘Hell On Earth 2006’ adlı bölümünde ona yer verdi.

John Wayne Gacy, kurbanlarını Illinois, Norwood Park’taki evinin zeminine gömüyordu

11 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
11 Mayıs Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

11 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

330

Konstantinopolis (İstanbul), Roma İmparatorluğunun resmi başkenti oldu. Önceki ismi Byzantion olan bu kente törenle “Yeni Roma” adı verildi ancak Konstantinopolis adı ile anıldı.

1655

İbşir Mustafa Paşa idam edildi.

1812

İngiliz hukukçu ve devlet adamı, Spencer Perceval yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Kasım 1762) Trinity College‘da eğitim gördü. 1786’da hukuk eğitimi veren bir kuruluş olan Lincoln’s Inn’in kararıyla baroya kabul edildi. 1796’da kralın danışmanlığına getirildi. Aynı yıl Parlamento’ya girdi. 1801’de başsavcı yardımcılığına atandı ve1802’de başsavcı oldu. 1807’de maliye bakanlığına getirildi. 4 Ekim 1809’da Portland dükünün yerine başbakan oldu. 4 Ekim 1809–11 Mayıs 1812 tarihleri arasında başbakanlık yaptı. Kendisinden önceki hükûmetlerin yıkılmasına yol açan dinsel hoşgörü politikasını terk eden Perceval, hükûmete karşı kişisel bir şikâyette bulunmak için kendisine başvuran ve yanıt alamayan John Bellingham adlı bir akıl hastası tarafından Avam Kamarası’nda vurularak öldürüldü. Suikast sonucu yaşamını yitiren ilk ve tek Birleşik Krallık başbakanıdır.

1858

Minnesota, Amerika Birleşik Devletleri‘ne katıldı.

1867

Lüksemburg, Fransa’dan bağımsızlığını kazandı.

1889

Hukukçu ve yazar Burhan Felek dünyaya geldi. (Ölümü: 4 Kasım 1982) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Ticaret Vekaletinde hukuk müşavirliği yaptı.  Liselerde öğretmenlik görevinde bulundu ve aynı zamanda serbest avukatlık yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevini üstlendi. Üsküdar Anadolu SK kurucusu oldu. Uzun yıllar Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi’nin başkanlığını yürüttü. Gazeteciliğe Donanma dergisinde başladı. Tasvir-i Efkâr‘da spor yazarı ve foto muhabiri olarak çalıştı. Vakit, Millet, Yeni Ses, Milliyet ve Tan gazetelerinde fıkra ve mizahî hikâye yazarlığına daha sonra 29 sene Cumhuriyet gazetesinde devam etti.

1911 

Alman avukat Hermann Behrends doğdu. (Ölümü: 1948)

1917

Rusya’daki Türkler, Moskova’da Umum Rusya Müslümanları Kongresi’ni topladı.

1920

Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı sadrazamı Damat Ferit Paşa hükümetinin baskısı sonucunda İstanbul’da Divan-ı Harp tarafından idama mahkum edildi ve askerlikten uzaklaştırıldı. Karar 24 Mayıs 1920 tarihinde padişah Vahdettin tarafından tasdik edildi.

1920

İstanbul Hükümeti temsilcisi Tevfik (Okday) Paşa’ya, San Remo’da saptanan barış antlaşması taslağı bildirildi.

1922

Hasan Bey, iktisat vekili oldu.

1924

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, doğdu. (Ölümü: 2006) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1949 yılında Ankara Barosuna kaydoldu. 1956 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne İdare Hukuku Kürsüsü asistanı olarak girdi. ABD’de ”İdarenin yargı yoluyla denetlenmesi” konusunda araştırmalarda bulundu. Paris’te kamu yönetimi ve yerel yönetimler, Viyana’da resmi yayınlar konularında çalışmalar yaptı. Prof. Dr. Gözübüyük, 1960-1983 yılları arasında yapılmış olan Anayasa ve Yönetimi Yeniden Düzenleme çalışmalarına katıldı, 1971-1984 yılları arasında Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Genel Müdürlüğü görevinde bulundu. 1981-1989 yılları arasında Cumhurbaşkanı Hukuk Danışmanlığı yaptı. 1991 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden emekli oldu.

1925

Sovyet döneminin ilk Anayasası olan Rusya Sovyet Sosyalist Federatif Cum­huriyeti Anayasası (Temel Kanun) 10 Temmuz 1918 tarihinde V. Tüm-Rusya Sovyetler Kongresinde kabul edilmiştir. Sovyet dönemindeki diğer Rus anayasaları, 11 Mayıs 1925 RSFSC Anayasası, 21 Ocak 1937 ve 12 Nisan 1978 tarihli anayasalardır.

1938

Atatürk, çiftliklerini ve taşınmazlarını ulusa bağışladı.

1945

Hukukçu Şirin Yazıcıoğlu Cemgil doğdu. (Ölümü: 17 Nisan 2009) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1968 öğrenci hareketi içinde aktif olarak yer aldı.  Bir süre avukatlık yaptı. Siyasi davalarda yargılanan ilerici-demokratların davalarını üstlendi. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra tutuklandı ve iki yıl hapis yattı. 1981 yılında serbest kalınca politik sürgün olarak ülkeyi terk etti.

1946

Alman avukat ve neo-Nazi siyasetçi Jürgen Rieger doğdu. (Ölümü: 29 Ekim 2009) Uzun yıllar boyunca neo-Nazi oluşumlarının içerisinde yer aldı. 1960’lı ve 70’li yıllarda Artgemeinschaft Germanische Glaubens-Gemeinschaft isimli neo-Nazi örgütünde çalıştı. Halkı ırkçı fikirlerle kışkırttığı ve yasak Nazi sembollerini kullandığı için hüküm giydi. 1981’de Hamburg Bölge Mahkemesinde savaş suçundan dolayı yargılanan Arpad Wigand isimli eski bir SS subayının savunmasını üstlendi. Neo-Nazilere yaptığı parasal destek onu önemli bir şahsiyet haline getirdi. 80’li ve 90’lı yıllarda Wiking-Jugend ve Özgürlükçü Alman İşçi Partisi (Freiheitliche Deutsche Arbeiterpartei) isimli neo-Nazi oluşumlarda aktif olarak çalıştı. 2006’da Almanya Ulusal Demokratik Partisi’ne (NPD) katıldı ve 2007’de Hamburg milletvekili oldu. 29 Ekim 2009’da öldü.

1946 

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü‘nün CHP Tüzüğü’nde yer alan “Millî Şef” ve “Değişmez Genel Başkan” unvanları kaldırıldı.

1949

İsrail, Birleşmiş Milletler örgütüne katıldı.

1950

Nazım Hikmet Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürüldü. Ancak yapılan tetkiklerin ardından yine tedaviyi kabul etmeyerek açlık grevini sürdürdü. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rifat, Nazım Hikmet için 12-14 Mayıs tarihleri arasında 3 gün açlık grevi yapacaklarını duyurdu. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği açlık grevine destek olmak için “Nazım Hikmet” adlı bir gazete çıkarmaya başladı. “Nazım Hikmet’i kurtarınız!” başlıklı bildiri dağıtırken gözaltına alınan İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği üyesi 19 kişi sorguya alındı.

1954

Mahkeme Kapısı isimi bir eseri de olan öykü yazarı Sait Faik Abasıyanık, 48 yaşındayken hayata veda etti; ölümünden on yıl sonra, Burgazadası’ndaki evi müzeye dönüştürüldü.

1957

Zaman Gazetesi’nden Nusret Safa Coşkun ve Rıfat Ekinci birer yıl hapse mahkum oldu.

1958

Avukat, siyasetçi ve spor yöneticisi Mehmet Mümtaz Tarhan’ın 29 Kasım 1957’de bağlayan İstanbul valiliği ve belediye başkanlığı görevi 11 Mayıs 1958’de sona erdi.

1958

Amerikalı genç bir adam, Türkiyeli sevgilisini sokakta öpünce linç edilmekten zor kurtuldu. Amerikalı genç ve sevgilisi 20’şer lira ağır hapis cezasına çarptırıldı. Yargıç “Nişanlı da olsanız Türkiye’de olduğunuzu unutmayın” dedi.

1959

Bursa’da yayımlanan Yeni Ant gazetesinden Derviş Sami Taşman ve Fethi Taşman da 1 yıl 1 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1960

İlk kez doğum kontrol hapı piyasaya verildi.

1961

Yassıada’da Anayasa’yı ihlal davası başladı. Davada, 27 Mayıs 1960 askeri darbesiyle görevlerinden düşürülen, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dış işleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun da aralarında bulunduğu 400 kadar Demokrat Partili siyasi, partiyle ilişkisi iddiasıyla bürokrat ve asker sanık yargılandı. Yargılamalar sonunda, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edildi.

1962

İtalyan hukukçu ve politikacı Antonio Segni 11 Mayıs 1962’de Cumhurbaşkanı olarak göreve geldi. Görevi 6 Aralık 1964 tarihinde sona erdi.

1964

Özel tıbbi tedavi ve termo – klimatik kaynaklar alanında karşılıklı yardımlaşmaya dair Avrupa Antlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğu hakkında Kanun, Millet Meclisi Sağlık ve Sosyal Yardım ve Dışişleri Komisyonları ile Cumhuriyet Senatosu Sosyal İşler, Dışişleri ve Turizm ve Tanıtma komisyonları tarafından görüşüldükten sonra 30 Nisan 1964 tarihinde TBMM’de kabul edilerek 11 Mayıs 1964 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

1964

Evlilik Dışı Çocukların Tanınmalarını Kabule Yetkili Makamların Yetkilerinin Genişletilmesi Hakkında Sözleşme, 14 Eylül 1961 tarihinde Roma’da imzalanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, sözleşmeyi onaylayan kanunu 30 Nisan 1964 tarihinde kabul ederek 11 Mayıs 1964 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlamıştır.

1966

Hukukçu, İstanbul Barosunun 2010-2016 dönemlerindeki başkanı, Profesör Doktor ve avukat Ümit Kocasakal doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitim gördü. 1995 yılında Galatasaray Üniversitesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku asistanı oldu. 2000 yılında “Karapara Aklama Suçu” konulu adlı bir tez yazarak doktor ve 2005’te de AB Ceza Hukukunun Esasları adlı bir çalışmayla da doçent oldu. Yayımlanmış çok sayıda makale ve yazısı olan Kocasakal, halen Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde “Ceza ve Ceza Usul Hukuku Ana Bilim Dalı” başkanlığı görevini sürdürmekte ve öğretim üyeliği yapmaktadır. 

1967

Yunan iktisatçı ve sosyalist siyasetçi Andreas Papandreu, Yunan askeri cuntası tarafından Atina’da hapsedildi.

1968

Perulu hukukçu ve politikacı Ana Jara Velásquez doğdu. Aziz Aloysius Gonzaga Ulusal Üniversitesi’nde hukuk ve siyaset bilimi eğitimi gördü. Hukuk alanında doktora eğitimine başladı. 1998 yılında, Ica’da bir noter olarak çalışmaya başladı. 2011 yılında, Ica Peru Milliyetçi Partisi’ni temsilen, Peru Cumhuriyeti Kongre Üyesi seçildi, aynı partinin cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı. 2011-2014 yılları arası Kadın Bakanı oldu. Temmuz 2014’ten beri Peru’nun Bakanlar Kurulu Başkanı olarak göreve seçildi.

1981

20 Şubat 1980’de Malatya Doğanşehir Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kolları Başkanı Hasan Doğan’ı öldüren sağ görüşlü militan Cengiz Baktemur, ölüm cezasına çarptırıldı.

1981

MHP davasında İddianamenin okunmasına devam edildi.

1981

Halkevleri Başkanı Ahmet Yıldız’ın oğlu F.Yıldız henüz dağıtıma sokmadığı şiir kitabında komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 4 yıl 2 ay hapse mahkûm oldu.

1983

24 sanığın duruşmaya getirildiği 770 sanıklı Fatsa Dev-Yol davasında eski Fatsa Bağımsız Belediye Başkanı Fikri Sönmez’in (Terzi Fikri) sorgusu yapıldı.

1983

“Bir Yeni Cumhuriyet İçin” adlı kitabından dolayı tutuksuz yargılanan Doç.Dr. Yalçın Küçük “komünizmi övdüğü” vb. üç ayrı suçlamadan toplam 8 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. Tutuklanmasına karar verilen Yalçın Küçük cezaevine gönderildi.

1984

Uluslararası Sözleşmeler ve ILO standartları kapsamında, haftalık çalışma süresi yeni çıkarılan tüzüğe göre 45 saate indirildi. Günlük çalışma süresi, 6 gün çalışılan işyerlerinde 7.5, beş gün çalışılan işyerlerinde 9 saat olarak saptandı.

1987

Eski Alman Schutzstaffel subayı ve Gestapo üyesi “Lyon Kasabı” olarak da bilinen Klaus Barbie, II. Dünya Savaşı sırasında işlediği suçlardan dolayı Fransa’nın Lyon kentinde yargılanmaya başladı.

1988

39 yayınevinin muzır bölümlerini çıkararak ortaklaşa yayınladığı Henry Miller’ın “Oğlak Dönencesi” kitabı hakkında tekrar toplatma kararı verildi.

1989

Zaman gazetesinde yayınlanan bir bulmacada Alevi inancının “sapık bir mezhep” olarak nitelendiği gerekçesiyle, 2 avukat gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü aleyhine kamu davası açtı.

1994

Halkın Demokrasi Partisi (HADEP), 11 Mayıs 1994’te kuruldu, Anayasa Mahkemesi tarafından 13 Mart 2003 tarihinde kapatıldı, kapatma kararı Resmi Gazetenin 19 Temmuz 2003 tarihli sayısında yayınlandı.

1989

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, TBKP liderleri Kutlu ve Sargın’ın her türlü hukuk yolunu tükettiklerini bildirerek Türk hükümeti aleyhine yaptıkları bireysel başvuruları kabul ederek incelemeye aldı.

1993

Ankara 9.İş Mahkemesi, Basın-İş’e bağlı işçilerin 66 günlük grevi sırasında Başbakanlık Basımevi’nin Resmi Gazete’yi özel bir matbaada bastırmasını “yasadışı grev kırıcılığı” olarak karara bağladı.

1994

Anayasa Mahkemesi’nce kapatma davası devam eden Demokrasi Partisi (DEP) yerine Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) kuruluş dilekçesi Genel Başkan Murat Bozlak tarafından İçişleri Bakanlığı’na sunuldu.

1994

Çalışamayacak durumdaki engellilere maaş bağlanması talebiyle Sakatlar Derneği’nde açlık grevi başlatıldı.

1996

Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Tansu Çiller, örtülü ödenekten 500 milyar lira çektiğini kabul etti.

1996

Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümetin aldığı güvenoyuna ilişkin TBMM kararı iptal edildi. RP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi, Çekiç Güç, OHAL ve hükümetin güven oylamasına ilişkin oylamaları iç tüzüğe aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etti.

1998

Türkiye Büyük Millet Meclisi lojmanlarında oturan 541 milletvekilinden, 321’inin 2 milyon 580 bin lira olan Çöp Vergisi diye bilinen çevre temizlik vergisini ödemediği iddia edildi.

1998

İstanbul Eczacı Odası, 1 Ocak 1999’da yürürlüğe girecek olan “İlaçta Patent Haklarına Dair KHK”yi imzalayan Tansu Çiller hakkında suç duyurusu yaptı.

1999

Düşünce suçlarından dolayı sürekli yargılanan, Eski TKP’li, Vatan Partisi ve Türkiye Emekçi Partisi kurucularından yazar Zihni Anadol 81 yaşında iken öldü.

2000

Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri için Davranış Kuralları, Avrupa Konseyi Kamu Görevlileri Davranış Kurallarına İlişkin R (2000) 10 sayılı Tavsiye Kararı adıyla 11 Mayıs 2000 tarihinde Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilerek ilan edildi.

2000

Hizbullah örgütü üyesi 32 sanığın yargılanmasına Ankara DGM’de başlandı.

2001

El konulan bankaların 10.3 katrilyon liralık alacağını hızla tahsil etmeyi öngören kanun TBMM’de kabul edildi.

2002

Almanya Yeşiller Partisi Genel Başkanı Claudia Roth, Devlet eski Bakanı Ayvaz Gökdemir’den aldığı hakaret tazminatını, törenle Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na bağışladı.

2006

Latin Amerika ülkeleriyle serbest ticaret ittifakı oluşturmak amacıyla .Avusturya’da düzenlenen AB-Latin Amerika zirvesine 60 lider katıldı.

2010

Demokratik Vatandaşlık Eğitimi ve İnsan Hakları Eğitimi Şartı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından, (CM/Rec(2010)7 sayılı Tavsiye Kararı), 11 Mayıs 2010 tarihinde 120. oturumda kabul edildi. (Recommendation CM/Rec(2010)7 of the Committee of Ministers to member states on the Council of Europe Charter on Education for Democratic Citizenship and Human Rights Education)

2010

Amerikalı seri katil John Wayne Gacy’nin işlediği cinayetler sinema sektöründe birçok filme konu edildi. Svetozar Ristovski’nin yönettiği ‘Dear Mr. Gacy’ 11 Mayıs 2010’da beyaz perdede yerini aldı. South Park adlı çizgi dizi, ‘Hell On Earth 2006’ adlı bölümünde ona yer verdi.

2011

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YGS’deki şifreli kopya iddiaları üzerine 40 gündür yürüttüğü soruşturmada “takipsizlik” kararı verdi. Görevi ihmal ve kötüye kullanma suçundan dolayı ÖSYM Başkanı Ali Demir hakkında YÖK’ten soruşturma izni istendi.

2011

İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açıldı ve 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin, Avrupa Konsey üyesi olmayıp Sözleşme’nin hazırlanmasına katılan Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Kanada, Meksika, Vatikan’ın ve Avrupa Birliği’nin imzasına açık tutuldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla ve Bakanlar Komitesi’ne katılmaya yetkili taraf temsilcilerinin oy birliğiyle, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ve sözleşmenin hazırlanmasına katılmamış olan herhangi bir devleti Sözleşme’ye katılmaya davet edebilmektedir.

2012

104 yaşındaki Berfo Ana (12 Eylül döneminde gözaltında kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi), Evren ve Şahinkaya’nın yargılandığı 12 Eylül Darbe Davası’na katıldı.

2012

Tunceli Valiliği, Hozat Kaymakamlığı’nın arşivinde 1938 “Dersim Harekatı” sırasında öldürülen 649 kişinin ölüm tutanağına ulaşıldığını açıkladı.

   

2012

“Poşu Davası”nda Cihan Kırmızıgül’e 11 yıl 3 ay hapis cezası kararı verildi.

   

2018

Hukukçu, tarihçi, yazar ve mütefekkir Mehmed Niyazi Özdemir (8. Nisan 1942 Akyazı-11 Mayıs 2018, İstanbul) yaşamını yitirdi. Özdemir, ilk ve ortaokulu Akyazı’da okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde bitirdi. Ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi ve 1967’de mezun oldu. Ayrıca, edebiyat fakültesinin felsefe bölümünden diploma aldı. Felsefesi alanında doktora yapmak üzere Almanya’ya gitti. Brilon’daki Goethe Enstitüsü’nde Almanca öğrendi. Marburg Üniversitesi’nde ve Prof. Dr. Ditrich Pirson’un danışmanlığında “Türk devletlerinde temel hürriyetler” başlıklı doktora çalışmasına başladı. Uzun yıllar Almanya’da yaşadı. 1988 yılında Türkiye’ye döndü. Tercüman ve Zaman gazetelerinde yazdı.10 Nisan 2016 tarihinden itibaren  Yeni Şafak gazetesinde köşe yazısı yazmaya başladı. Ayrıca; Genç Akademi, Nizâm-ı Âlem, Türk Yurdu, Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makalelerini yayınlandı. 11 Mayıs 2018 günü İstanbul’da yaşamını yitirdi.

   

2025

  • Kütahya’da 1 yıldır kayıp olan 19 yaşındaki Nagihan Uyğur’un, dayısı Yaşar T. tarafından cinsel istismara uğrayıp, ardından öldürülüp evin girişindeki kuyuya atıldığı ortaya çıktı. Üzeri betonla kapatılan kuyuda yapılan kazı çalışmasında genç kızın cesedi bulundu. Nagihan Uyğur’un ölümüne ilişki başlatılan soruşturma kapsamında aralarında Nagihan Uyğur’un dayısı Yaşar T., onun eşi Havva T. (49), imam nikahlı eşi Emine Ç. (35), kayınbiraderi Osman Ç. (37), Havva Eylül T. (40), Fatma Ç. (62), Efe Sıktı T. (20), Halil T. (23) ve Nagihan’ın kız kardeşi G.U. (15) gözaltına alındı. Kütahya Emniyet Müdürlüğü’nde ifadeleri alınan 9 şüpheli işlemlerinin ardından Kütahya Adliyesi’ne sevk edildi. Kız kardeş G.U. ifadesinin ardından serbest bırakılırken, diğer şüpheliler ‘kasten öldürme’ suçundan tutuklanarak cezaevine konuldu. 
  • Çalık Holding binası önünde dövüldükten sonra gittiği hastanede ölen Erol Eğrek’in katil zanlılarına yönelik soruşturmada 6 şüpheliden 4’ü tutuklandı.
   

2026

Muğla’nın Bodrum ilçesinde bir müteahhidin yol izni sorununu çözmek için 1 milyon lira rüşvet isterken suçüstü yakalanan CHP’li Belediye Meclis Üyesi Niyazi Atare ile suç ortağı olan eski CHP İl Yönetim Kurulu Yedek Üyesi İbrahim Çırakoğlu, 5’er yıl hapis cezasına çarptırıldı. 

Avrupa Günü

0
Avrupa Günü

Avrupa Günü, Avrupa Birliği liderleri tarafından 1985 yılında yapılan Milano Zirvesi’nde alınan kararlar kutlama günü olarak belirlenmiştir. Schuman Bildirgesinin yayınlandığı 9 Mayıs, Avrupa günü olarak ilan edilmiştir.

Schuman Bildirgesi, Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın 9 Mayıs 1950 tarihinde yayınladığı ve Avrupa Birliğinin ilk adımını oluşturan bildirgedir.

 Robert Schuman

Bildirge ile, Fransa, Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri, kömür ve çelik üretimlerini birleştirmeye ve ilk uluslarüstü organizasyonun oluşturulmaya davet edilmiş, ortak bir Avrupa federasyonunun ilk somut adımı bu şekilde atılmıştır. Bildirinin ardından 1951 yılında Paris Antlaşması ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuş, 1957 yılında ise imzalanan Roma Antlaşması sonucunda ise topluluğun adı Avrupa Ekonomik Topluluğu halini almıştır. Birliğin adı 1993 yılında Maastricht Antlaşmasının yürürlüğe girerek üç uluslararası örgütün birleşmesi sonucunda Avrupa Birliği olmuştur.

SCHUMAN BİLDİRGESİ Dünya barışı, kendisini tehdit eden tehlikelerle orantılı çabalar olmaksızın korunamaz. Örgütlü ve diri bir Avrupa’nın uygarlığa yapabileceği katkı, barışçıl ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi için elzemdir. Birleşik Avrupa için 20 yılı aşkın süredir önderlik rolünü üstlenen Fransa, barışa hizmeti daima temel amacı olarak benimsemiştir. Ancak Birleşik Avrupa kurulamamış, savaş çıkmıştır. Avrupa birdenbire ve tek bir plana göre oluşturulamaz. Önce fiili bir dayanışmayı yaratacak olan somut kazanımlarla kurulacaktır. Avrupa uluslarının bir araya gelmeleri, Fransa ile Almanya arasında çok uzun süredir var olan karşıtlığın ortadan kaldırılmasını gerektirmektedir. Yapılacak her türlü girişim ilk önce bu iki ülkeyle ilgili olmalıdır.

Schuman Bildirgesi

Ayasofya

0
Ayasofya

Ayasofya, 537 – 1054 yıllarında katedral, 1054 – 1204 yıllarında Ortodoks Katedrali, 1204 – 1261 Katolik Katedrali, 1261 – 1453 Ortodoks Katedrali, 1453 – 1934 yılları arasında cami, 1934 – 10 Temmuz 2020 arasında ise müze olarak hizmet verdi. 10 Temmuz 2020 tarihinden itibaren de camiye dönüştü. Ayasofya Kilisesi’nin inşasına, ilk Bizans imparatoru I.Konstantin tarafından başlandı. 337 ile 361 yılları arasında tahtta olan Büyük Konstantin’in oğlu II. Constantius tarafından binanın inşaatı tamamlandı. Kilisenin açılışı 15 Şubat 360’ta gerçekleştirildi. Socrates Scholasticus’e göre ahşap mimariye dayalı ilk Ayasofya Artemis Tapınağı üzerine inşa edildi. 20 Haziran 404’te Konstantinopolis Patriği Aziz İoannis Hrisostomos’un İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile çatışmasından dolayı sürgüne gönderilmesinin ardından çıkan isyanlar sırasında bu ilk ahşap kilise yakılarak büyük ölçüde tahrip oldu ve inşasından 44 yıl sonra yıkıldı. İmparator II. Theodosios tarafından mimar Ruffinos’a yeniden yaptırılan Ayasofya, 10 Ekim 415’te yeniden ibadete açıldı. 1453’te kiliseden camiye çevrildi. Ayasofya, Sevr Antlaşmasının da imzalandığı 1920 Paris Konferansı sırasında büyük tartışmalara konu oldu. 24 Kasım 1934 Ayasofya Camisinin müze olması, Bakanlar Kurulu Kararı ile kabul edildi. 2 Şubat 1935 Ayasofya Müzesi halka açıldı ve tarihin ortak mirası olarak koruma altına alındı. Danıştay 10’uncu Dairesi, 10 Temmuz 2020’de aldığı kararla, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesine dair 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. 24 Temmuz 2020’de cami olarak tahsis edildi. 10 Temmuz 2020’de imzalanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devri ve ibadete açılması kararlaştırılmıştır. 

7 Mayıs – Hukuk Takvimi

0
7 Mayıs - Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

7 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

 558 I. Justinianus, kubbesi çöken Ayasofya‘yı onarma emrini verdi.
 1711  İskoç filozof, ekonomist ve tarihçi David Hume doğdu.
 1748 Fransız feminist yazar Olympe de Gouges dünyya geldi. Meclisin çıkardığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi`ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Metnini yayınlayan öncü kadınlardandır.
   
1775
Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya (Habsburg Monarşisi) arasında, Bukovina bölgesinin Avusturya’ya devredilmesini öngören antlaşma imzalandı. Palamutka Antlaşması veya Palamutka Sözleşmesi olarak bilinmektedir. 
1830 Osmanlı-Amerikan Ticaret ve Dostluk Antlaşması imzalandı.
1867 Alfred Nobel, dinamitin patentini aldı.
1871 Tarafsızların savaş zamanındaki yükümlülüklerini öngören ve korsanlık ve denizlerdeki haydutluğu yasaklayan Washington Sözleşmesi kabul edildi. Sözleşme, ABDi ve Kanada ile Birleşik Krallık arasında kalıcı barışçıl ilişkilerin başlangıcını sağlamıştır.
1884

İlk Osmanlı anayasası olan Kanun-i Esasi’yi hazırlayan kurulun başkanı olan Midhat Paşa Taif’te boğularak öldürüldü.

1896 Chicago Canavarı olarak da bilinen seri katil H. Holmes Aileen‘in idam cezası 7 Mayıs 1896’da infaz edildi. 
 1921 Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği kuruldu.
1924 Cumhuriyet Gazetesi, Türkiye’de yayımlanan günlük bir gazete olarak 7 Mayıs 1924 tarihinde Yunus Nadi tarafından kuruldu.
 1925 Hüseyin Cahit Yalçın, Ankara İstiklal Mahkemesince Çorum’da müebbet sürgüne mahkûm edildi.
   
   
 1945 İkinci Dünya Savaşı: Alman General Alfred Jodl, Reims’de Almanya’nın Müttefik Devletler’e kayıtsız teslim olma şartlarını imzaladı. Belge ertesi gün yürürlüğe girdi.
   
 1949 Amerikalı seri katil Susan Atkins doğdu. Hapisteyken iki kez evlendi. İkinci evliliğini Harvard Hukuk mezunu bir erkek ile yaptı. 24 Eylül 2009’da cezaevindeyken doğal yollardan öldüğü tarihe kadar hapiste tutuldu. Ölümü sırasında, California’nın en uzun süre görev yapan kadın mahkûmuydu.
   
 1958 Ulus gazetesi yazarı Şinasi Nahit Berker, 8 ay yatmak üzere cezaevine girdi.
1966 Polis TBMM’de arama yaptı. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İsmet İnönü “Eşkiyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz” dedi.
1969 Yargıtay Başkanı İmran Öktem’in cenazesindeki olayları protesto için Ankara’da yargı üyeleriyle birlikte yaklaşık 100 bin kişi yürüdü.
 1973 Muş Milletvekili Nermin Çiftçi, ilk kadın Meclis Başkanvekili seçildi.
1975 MSP’li Adalet Bakanı’nın açıkladığı ”boşanmanın kolaylaştırılması, çocuk yaşta evlenmeye imkan sağlanması ve kadının boşandığı eşinden ömür boyu nafaka almasının önlenmesi” için Medeni Kanun değişikliklerine ana muhalefet CHP’nin Genel Başkanı Ecevit sert karşı çıktı.
 1976 Başbakan Demirel, hakkında tutuklama kararı bulunan Ülkü Ocakları Derneği Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleriyle makamında toplant yaptı.
   
1978 CHP’li İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, “kuruluş amaçları dışına çıkıp birlik ve beraberliği ciddi olarak zedeleyen” polis derneklerinin kapatılması için yasa taslağı hazırlandığını bildirdi.
 1979
  • İran’ın yeni lideri Humeyni, evlenme yaşını kızlarda 13’e, erkeklerde ise 15’e indirdi.
  • Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi,  kendisine yöneltilen “Kürtçü” iddialarına karşı düşünce özgürlüğü mücadelesine devam edeceğini açıkladı. Elçi “Her Türk vatandaşı meramını anlatabildiği dilde konuşur. Bunu yasaklayan bir yasa yoktur” dedi.
1980
  • CHP Kayseri İl Başkanı Avukat Mustafa Kulkuloğlu silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. 
  • İstanbul Barosu Başkanı Orhan Adli Apaydın son polis operasyonlarını eleştirdi: “Gözaltılar keyfi ve kuralsız. Sorgular da tümden işkence üzerine kurulu.”
   
 1981

1980 yılında müteahhit Nuri Yapıcı’yı ve MHP İzmir il sekreteri eczacı Turan İbrahim’i öldüren Türkiye Komünist Emek Partisi (TKEP) üyeleri Seyit Konuk, İbrahim Ethem Coşkun ve Necati Vardar, ölüm cezasına çarptırıldı.

1982 Genelkurmay başkanlığı bir kitap yayımladı. Buna göre; 1 Mart 1982 itibariyle 950 kişinin gözaltında, 19.480 kişinin tutuklu, 6.054 kişinin hükümlü olduğu açıklandı. Aralık 1981 itibariyle ise 14.086 sol, 2941 bölücü  ve 347 sağ görüşlü 17.374 kişi hakkında 167 değişik örgüt davası açıldı.
 1983 2821 sayılı Sendikalar Yasası yürürlüğe girdi.
1984 1977 yapımlı “Yıkılmayan Adam” filminin devam eden duruşmasında oyuncu Suna Yıldızoğlu tanık olarak dinlendi.
   
1986 Fransız avukat, eski milletvekili ve bakan bakan Gaston Defferre (10 Eylül 1910, Marsillargues – 7 Mayıs 1986, Marsilya) 
1987 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu kabul edildi.
1988 Abdi İpekçi cinayeti ile Papa Suikastının faili ve kırmızı bülten ile arananOral Çelik, Fransa‘da yakalandı.
1988 39 yayınevi, Muzır Kurulu’nca “zor alım ve imha” kararı alınan Henry Miller’in “Oğlak Dönencesi”ni ortak imza ile yayınladı.
   
   
   
1990 Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın açıklamasına göre yöre halkının aleyhte gösterilerine yol açan ve Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı alınan Aliağa Termik Santralı’nın yapımı durduruldu. Bu konudaki Bakanlar Kurulu Kararı Resmî Gazete’de yayınlandı. Özal’ın Başbakanlığı zamanında Japon EPDC firması önderliğindeki konsorsiyum ile anlaşma imzalanmıştı. 
1990 Zaman Gazetesi, “Nesin Vakfı’nda dinsiz, komünist yetiştiriliyor” vb. başlıklı haberleri nedeniyle Aziz Nesin’e 3 milyon TL manevi tazminat ödemeye mahkum oldu.
1991 Toplu İş Sözleşmesi’nin Yüksek Hakem Kurulu’na gönderilmesine karşı 1.000’e yakın Petkim işçisi açlık grevine başladı.
   
1993 İstanbul Üniversitesi öğrencileri Şengül Yıldıran ve Uğur Yaşar Kılıç’ın Kadıköy’de kaldıkları evde polisçe yargısız infaz edildiğini ileri süren aileler İçişleri Bakanlığı’na telgraf çekti.
1993 Türkiye Komünist Emek Partisi’nin (TKEP) 20 yıldır aranan lideri Teslim Töre, Üsküdar’da bir evde yakalandı.
 1993 Demokrasi Partisi (DEP) Yaşar Kaya’nın başkanlığında kuruldu. Kaya, partinin Kürt sorununu demokratik yollarla çözmeyi amaçladığını söyledi.
 1994 İtalyan Hâkimler Birliği, 7 Mayıs 1994 tarihinde  İtalyan Etik Yasası‘nı kabul etti. Bu yasa, ülke genelinde hâkimlerin ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluşmaktadır.
1996 1 Mayıs’ta Kadıköy’de öldürülen 3 kişi adına Hasan Albayrak’ın ailesiyle birlikte 34 kuruluşun 100’e yakın temsilcisi, olay günü görevli polislerle İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü hakkında İstanbul Adliyesi’ne topluca suç duyurusunda bulundu.
1999
  • Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin (99)50.  sayılı Karar kabul edildi. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserliği kurumunun kuruluşunu, görev ve yetkilerini belirleyen temel belgedir. Bu karar, Avrupa’da insan haklarının korunması ve geliştirilmesi amacıyla bağımsız ve yargı dışı bir kurum oluşturmuştur. 
  • Avrupa Birliği Bakanlar Komitesi, Demokratik Vatandaşlık için Eğitim Girişimi Programını Budapeşte’de kabul etti. 
2001
  • F Tipi cezaevlerinde tecride karşı devam eden ölüm oruçlarında, Sincan Cezaevi’nden TKP(ML) davasından tutuklu Cafer Tayyar Bektaş (26) 200.günde, Buca Cezaevi’nde MLKP davası tutuklusu Hüseyin Kayacı (32) 148.günde hayatını kaybetti. 
  • Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili olarak Pınar Selek dahil 15 sanığın yargılanmasına devam edildi. Bilirkişinin aksi yöndeki raporuna rağmen, Emniyet Genel Müdürlüğü patlamaya bir bombanın yol açtığı iddiasında ısrarlı.
 2002 AB Üye devletlerinin dış sınırlarında entegre yönetimin uygulanmasına yönelik Komisyon Tebliği ve politika belgesi kabul edildi.
2004

AİHM, siyanürlü altın madeni çıkarılmasına karşı yargının verdiği kararların idarece uygulanmaması nedeniyle Bergamalı köylülerin ”özel ve aile hayatının korunması haklarının ihlal edildiği” yönündeki başvurularını kabul edilebilir buldu ve” dostane çözüm” kararı verdi. 

2005 Eğitim-Sen İstanbul 8 no’lu şube üyeleri anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen hakkında açılan kapatma davasını protesto etti.
   
   
 2008 “Kültürlerarası Diyalog Beyaz Kitabı: Eşit insanlar olarak ve onurlu bir biçimde birlikte yaşama” 118. Bakanlar Seviyesindeki Oturumunda (Strasbourg, 6-7 Mayıs 2008) Avrupa Konseyi üyesi 47 ülkenin Dışişleri bakanlarınca yayınlandı. 
2009 Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği ile mücadele konusunda imzalanan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne paralel Birleşmiş Milletler Sözleşmesidir. Protokol, 5 Şubat 2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla kabul edildikten sonra 7 Mayıs 2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.
2010 Tahliye edildikten sonra İstanbul Küçükarmutlu’daki evine dönen Güler Zere (35) hayatını kaybetti. İstanbul Adli Tıp Zere için 28 Ağustos 2009’da vermesi gereken raporu çeşitli gerekçelerle 2 ay ertelemiş ve kanserin “geri döndürülemez aşamaya geldiği” anlaşılmıştı.
   
2012 Rusya Başbakanı ve hukukçu Vladimir Putin, Kremlin Sarayı’nda düzenlenen yemin töreninin ardından, 4 yıl sonra yeniden devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Putin parlamentoya, başbakan adayı olarak selefi Dimitriy Medvedev’i önerdi.
 2014

İstanbul Tabip Odası, TİHV ve Adli Tıp Uzmanları Derneği üyeleri, hekimlerin Gezi Direnişi’nde dolayı yargılandığı davayı protesto etti.

2015 Lüksemburg Parlamentosu, “1915 Ermeni soykırımı” görüşüne destek veren karar tasarısını kabul etti.
2016

İngiltere’nin başkenti Londra’da yapılan belediye başkanlığı seçimini İşçi Partisinin adayı Sadık Khan kazandı. Khan, Londra’nın ilk Müslüman belediye başkanı oldu.

2017

Belge Yayınlarına polis baskını yapıldı, 2 bin kitaba el konuldu.

2019 İstanbul Barosu Başkanlığının ev sahipliğinde ve öncülüğünde bir deklarasyon yayımlanarak ‘Demokrasi İçin Dayanışma Nöbeti’ tutulacağı duyuruldu.
 2020

Ölüm orucunu 322.gününde sonlandırıp önceki gün hastaneye kaldırılan Grup Yorum üyesi İbrahim Gökçek yaşamını yitirdi.

2025 Vehda Sokağı Katliamında İsrail en az 30 Filistinliyi öldürdü
2026
  • Erzincan’da, zimmetine para geçirdiği iddiasıyla gözaltına alınan adliye mübaşiri tutuklandı. 
  • Adalet Bakanı Akın Gürlek, 15-18 yaş aralığındaki çocuklara verilen cezaların artırılacağını, çocuk suçlularla ilgili bazı cezaların yetişkinlerle aynı olacağını açıkladı.
  • İnsan hakları savunucusu ve avukat Eren Keskin, Almanya’da Gerhart Baum İnsan Hakları Ödülü’ne layık görüldü. Ödül töreni Mayıs sonunda Köln’de gerçekleştirilecek. Eren Keskin ise hakkında yurtdışına çıkış yasağı bulunması nedeniyle törene online bağlantı ile katılacak.
   

Olympe de Gouges

0
Olympe de Gouges
Olympe de Gouges

Olympe de Gouges,1748-1793 yıllarında yaşamış Fransız asıllı kadın filozof ve yazardır. Aydınlanma döneminin en önemli kadın düşünürlerinden biri Olympe de Gouges’dur. Kadın hakları üzerine ilk kez düşünce üreten aydınlardandır.

Olympe de Gouges

Kilise ve evlilik kurumu üzerine eleştirel düşünceler kaleme almış, toplumsal sorunları gündeme getiren romanlar yazmıştır.

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi

Fransız Devrimi sırasında aktif rol almıştır. Ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, Fransız sömürgelerindeki kölelerin özgürleştirilmesi, gayrı meşru çocukların tanınması, evlat edinme hakkının tanınması, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk konularında mücadele etmiştir.

“Kadının ve Kadın Yurttaşın Hakları Bildirisi” isimli yapıtında kadın-erkek eşitliğini savunmuştur.

Olympe de Gouges, meclisin çıkardığı Erkek ve Yurttaş Hakları Bildirgesi`ne cevaben 1791 yılında Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi Metnini yayımlayan öncü kadınlardandır.

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi Metni

Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi, dünya tarihinde önemli bir yeri olan 1789 tarihli (Declaration des droits de l’homme et du citoyen) Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisi’nde kadın yurttaşların göz ardı edildiğinin fark edilmesi nedeniyle 1791 tarihinde Fransız Devrimine destek vermiş devrimci kadınlar tarafından hazırlanmıştır.

Düşünceleri yüzünden önce tutuklanmış, ardından 3 Kasım 1793’te giyotin ile idam edilmiştir.

Gouges’un yargılaması ve mahkeme sürecini İngilizce olarak okumak için linki takip edebilirsiniz.

“Biz, anneler, kız çocukları, kız kardeşler, ulusun temsilcileri, Ulusal Meclise alınmayı talep ediyoruz. Toplumun sefaletinin ve siyasal iktidarların ahlâki bozulmuşluğunun başlıca nedenlerinin, kadınların haklarının tanınmaması, unutulması ya da göz ardı edilmesi olduğunu göz önüne alarak, kadınların doğal, devredilemez ve kutsal haklarını bir bildirgeyle ilân etmeye karar verdik. Böylelikle istiyoruz ki bu bildirge toplumun bütün üyelerinin gözü önünde dursun, herkese hak ve yükümlülüklerini hatırlatsın; kadınların ve aynı şekilde erkeklerin iktidarı kullanmaları siyasal kurumlar açısından karşılaştırılabilsin ve buna daha çok saygı gösterilsin; kadın yurttaşların basit ve dokunulmaz esaslara dayanan şikayetleri daima, anayasanın ve iyi geleneklerin korunması ve herkesin esenliği için etkili olabilsin. Güzelliği ile olduğu kadar anneliği üstlenme cesaretiyle birlikte düşünülen kadın cinsi olarak bugün, Tanrının da yardımıyla, kadının ve kadın yurttaşların haklarını bu bildirgeyle tanıyor ve ilan ediyoruz”

Türkiye Gazeteciler Sendikası

0

Türkiye Gazeteciler Sendikası, gazetecileri sendikal bir kuruluş çatısı altında toplamayı amaçlayan 20 gazeteci tarafından 10 Temmuz 1952’de İstanbul Gazeteciler Sendikası adı ile kurulmuştur. Türkiye’de kurulan ilk sendikalar arasında yer almaktadır. Diğer illerde kurulan sendikalar, bir süre sonra Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu adı altında birleşmiş, İstanbul Gazeteciler Sendikası, 1957 yılında Türk-İş’e üye olmuştur. Sendikanın adı 1963 yılında Türkiye Gazeteciler Sendikası olarak değiştirilmiştir. Sendikasının resmi kuruluş tarihi 10 Temmuz 1952 olarak kabul görmektedir.

TGS, 1. Olağan Genel Kurulu’nu 24-25 Aralık 1965’te gerçekleştirmiştir. İlk Olağan Genel Kurulda, TGS’nin Uluslararası Gazeteciler Federasyonuna (FIJ-IFJ) üye olması da kabul edilmiştir. Başlangıçta sadece 212 sayılı yasaya tabi olarak çalışan basın mensuplarının üye oldukları TGS, bütün basın emekçilerini kapsayacak biçimde örgütlenme çalışmalarına 1969’da başlamıştır. Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul Şubesinin 17 Kasım 1971’de toplanan genel kurulunda gazete, dergi ve ajans çalışanlarının tümünün tek sendika çatısı altında toplanması ilkesi kabul edilmiştir.

Gazete, dergi ve ajanslar dışındaki matbaa iş yerlerini de kapsayan bir örgütlenme düzenine giren TGS, 7 Mayıs 1983’te yürürlüğe giren 2821 sayılı Sendikalar Yasası ve bu yasaya göre hazırlanan İşkolları Tüzüğü nedeniyle yalnızca gazete, dergi ve ajans işyerlerinde örgütlenme konusunda yetkili olmuş, matbaa iş yerleri 27 numaralı Gazetecilik İşkolu dışında kalmıştır.

1 Nisan 1995’te toplanan TGS Olağanüstü Genel Kurulunda, radyolar ile televizyonların haber birimlerinde çalışanların da sendikaya üye olabilmeleri için Ana Tüzük’te değişiklik yapılmış, bu değişiklikten sonra, TGS Yönetim Kurulu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurarak, özel radyo ve televizyon çalışanlarının 27 numaralı Gazetecilik İşkolu’na dâhil edilmesini istemiştir. Resmi Gazete’nin 10 Nisan 1996 tarihli sayısında yayımlanan tüzük değişikliği ile sendikanın örgütlenme alanı genişletilmiş ancak yazılı, görsel ve işitsel basın kuruluşlarının holdingleşme süreciyle birlikte sendikaya üye olan gazetecilerin sayısında büyük düşüş yaşanmıştır.

Demokrasi Partisi

0
Demokrasi Partisi (DEP)

Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi

0

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserinin Osman Kavala Davasına Müdahale Dilekçesi, AİHM’de devam eden Osman Kavala Davası‘na, Komiser’in 20 Kasım 2018’de sunmuş olduğu belgedir.

Dilekçeyi komiserlik adına sunan Dunja Mijatovic, Bosna-Hersek’li bir hukukçu ve insan hakları uzmanıdır. 2018-2024 yılları arasında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmıştır. 

AİHM, nihai kararı “İnsan hakları savunucusunun makul şüphe olmadan, insan hakları faaliyetlerini durdurmak amacıyla tutuklanması ve AYM’nin hızlı bir sürede karar vermemesi 5/1, 5/4 ve 18. madde ihlalidir.” şeklindedir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 36’ncı Madde 3’üncü paragrafı altında Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri’nin Üçüncü Taraf Müdahilliği
Başvuru No. 28749/18
Mehmet Osman KAVALA / Türkiye
Giriş

1.       Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri (bundan böyle ‘Komiser’ olarak anılacaktır), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (bundan böyle ‘Sözleşme’ olarak anılacaktır) 36’ncı Madde 3’üncü paragrafıyla uyum içerisinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (bundan böyle ‘Mahkeme’ olarak anılacaktır) görülmekte olan Kavala / Türkiye davasına müdahil olarak davaya ilişkin yazılı gözlemlerini Mahkeme’ye sunma kararı almış olduğunu Mahkeme’ye 19 Kasım 2018 tarihinde bildirmiştir. Bu dava, Türkiye’de bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusu olan başvurucunun yakalanması ve tutukluluğuyla ilgilidir. Dava, aynı zamanda, söz konusu tutukluluğun Sözleşme altında belirlenmiş amaçlardan farklı şekilde ve bilhassa bir sivil toplum aktivisti olarak başvurucuyu susturma aracı olarak kullanılması iddiası ile ilgilidir.

2.       Kendisine verilmiş yetki uyarınca, Komiser, insan haklarına etkili şekilde uyulmasını teşvik eder; üye devletlerin Avrupa Konseyi insan hakları araçlarını, bilhassa Sözleşme’yi, uygulamasına yardımcı olur; kanun ve uygulamada insan haklarıyla ilgili olası eksiklikleri belirler ve tüm bölgede insan haklarının korunmasına dair tavsiye ve bilgi sağlar.[1] Ek olarak, 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan ve Komiser’e, özellikle ülke ziyaretlerinde geniş bir yelpazede faaliyet gösteren savunucularla buluşmaya ve insan hakları savunucularının durumu hakkında kamuya açık raporlar yazmaya devam ederek, Komiserliğinin insan hakları savunucularının korunmasına dair rol ve kapasitesini pekiştirmesi çağrısında bulunan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Bildirgesine binaen, Komiser’in insan hakları savunucularına yönelik özel bir rolü de vardır.[2]

3.       Söz konusu müdahillik, Komiser Dunja Mijatović’in Türkiye üzerine çalışmalarına dayanmaktadır. Bu çalışmalar kapsamında, Komiser, 15-19 Ekim 2018 arasında Türkiye’ye bir temas misyonu düzenlemiş ve sivil toplum temsilcileri ve yetkilileri ile görüşmüş ve özel olarak başvurucunun durumuyla ilgili görüşmeler yapmıştır. Söz konusu gözlemler, Komiser’in ülkeye dair devam eden izleme çalışmaları ve selefleri, 1 Nisan 2006 – 31 Mart 2012 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Thomas Hammarberg ve 1 Nisan 2012 – 31 Mart 2018 arasında İnsan Hakları Komiseri olarak görev yapmış Nils Muižnieks’in çalışmalarından faydalanmaktadır.

4.       Mevcut yazılı görüşün I’inci Kısmı Türkiye’deki insan hakları savunucularının durumuna dair temel meselelere odaklanmakta; II’nci Kısım Gezi olayları hakkında gözlemler içermekte; III’ncü Kısım Türk yargısının tutuklamaları kullanma biçimiyle ilgili genel sorunları ele almakta; IV’üncü Kısım cezai adalet sistemi ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklulukları denetlemedeki etkinliğindeki genel sorunları ele almaktadır. Bu kısımları Komiser’in çıkarımları takip etmektedir.

I.  Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuna ilişkin temel meseleler

5.       Komiser, başvurucunun yakalanması ve ilk ve bu yazılı görüşün yazılması esnasında 400 günden fazla süredir bir iddianame olmaksızın devam eden tutukluluğunun son yıllarda Türkiye’de sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde devamlı olarak artmakta olan baskı bağlamında ele alınması gerektiğini düşünmektedir. Komiserliğin yanı sıra, Avrupa Konseyi’nin pek çok başka kurumu[3] ve BM mekanizmaları[4], bu durum hakkında derin endişelerini ifade etmiştir. Komiser, aynı zamanda, başvurucunun durumuyla ilgili özel şartların ülkede, insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, sivil toplum ortamını etkileyen, ülkede hâlihazırda mevcut olan caydırıcı etkiye önemli katkıda bulunduğunu düşünmektedir.

6.       Bir iş adamı ve filantrop olan başvurucu, Türkiye’de tanınmış bir sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusudur. Uzun yıllar boyunca, Türkiye’de çalışma alanları insan hakları, kültür, sosyal çalışmalar ve tarihsel uzlaşmadan çevrenin korunmasına kadar uzanan pek çok STK’nın ve sivil toplum girişiminin kurulmasına katılmış ve onları desteklemiştir. Bu STK’lar ve girişimlerin arasında, herhangi bir özel sıralama güdülmeksizin, şunlar sayılabilir: (önceki ismiyle Helsinki) Yurttaşlık Derneği, Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), TEMA Vakfı (erozyon ve çevresel bozulmaya karşı çalışmaktadır), Açık Toplum Vakfı, Hakikat Adalet Hafıza Merkezi (geçiş dönemi adaleti meseleleri üzerine çalışmaktadır), Tarih Vakfı, Barış Vakfı ve Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (film festivalleri düzenlemektedir). Son yıllarda, başvurucu, bilhassa Türkiye’nin ana kültür merkezlerinin dışında, sanatsal ve kültürel girişimlerin teşvik edilmesiyle uzlaşma ve insan haklarına saygıya katkıda bulunmayı amaçlayan bir hükümet dışı sivil kuruluş olan Anadolu Kültür üzerinde çalışmaktaydı. Bu sivil kuruluşun pek çok projesi, pek çok dünyaca tanınmış sanat vakıfları ve Avrupa Birliği tarafından desteklenmiş ve pek çok projede Türkiye’nin dört bir yanındaki çeşitli yerel idarelerle işbirliği yapılmıştır.

7.       Başvurucu, uzun zamandan beri, Komiserlik de dâhil olmak üzere, Türkiye’de insan hakları üzerine çalışan pek çok uluslararası kuruluşun güvenilir bir ortağı olmuştur. Komiserliğin kurulmasından bu yana görev almış dört Komiserin her biri başvurucunun kurulmasına yardım ettiği STK’lar veya doğrudan başvurucunun kendisiyle iletişim içinde olmuştur. Başvurucunun kendisi ve bu STK’lar, her zaman en yüksek düzeyde profesyonellik, adanmışlık ve insan haklarına saygı göstererek, Türkiye’de insan haklarının durumuna dair güvenilir ve tarafsız bilgi kaynakları olmuştur. Komiserler kendileriyle yaptığı çalışmalarda bu STK’ların veya başvurucunun şiddet veya suçu teşvik ettiği veya şiddeti meşrulaştırdığı veya önemsizleştirdiği gibi bir izlenim edinmemiştir. Başvurucu, aynı zamanda, 1983 yılında, örneğin, Komiser’in selefi tarafından kaleme alınmış görüşlerin bir derlemesinin tercüme edilmesi ve yayınlanması dâhil, Avrupa Konseyi’nin insan hakları standartlarının yayılmasında kilit bir rol oynayan ve Türkiye’de önemli bir yayınevi olan İletişim Yayınları’nın kurucularından olmuştur. Son olarak, başvurucu, 2014 yılında, Avrupa Konseyi’nin ağının bir parçası olan, İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun kuruluşu ve yönetimine dâhil olmuştur.

8.       On yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum aktivizmi sayesinde, başvurucunun Türk sivil toplumu içinde güçlü bağları vardır ve başvurucu pek çok önemli ulusal ve uluslararası STK ve insan hakları savunucusuyla işbirliği yapmıştır. Yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğunun uzunluğunun Türkiye’deki sivil toplum üzerinde derin ve caydırıcı bir etkisi olmuştur. Komiser, Ekim 2018’de Türkiye’ye gerçekleştirdiği temas misyonunda bu etkiye dair izlenimler edinmiştir: Çoğu başvurucuyu yakından tanıyan, Komiser’in muhatapları, başvurucunun tutukluluğunu onun sivil toplum aktivizmine karşı bir misilleme olarak algılamakta ve bu tutukluluğun arkasındaki nedenin Türkiye’deki insan hakları savunucularına gözdağı vermek olduğunu düşünmektedir. Başvurucunun devam eden tutukluluğunun görünüşe göre keyfî olması, herhangi bir suça dair kanıtın ve iddianamenin açıklanmamış olması ve başvurucunun geniş çaplı insan hakları çalışmaları ve münhasıran barışçıl faaliyetleri, bir güvensizlik hissi doğurmuş ve aynı şeyin her insan hakları savunucusunun başına gelebileceği algısını yaratmıştır.

9.       Komiser, ayrıca, mevcut davanın Türkiye’de son yıllarda sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki artmakta olan baskının açık bir tezahürü olduğuna inanmaktadır. Bu baskı, bilhassa, resmi makamlar tarafından işlendiği iddia edilen insan hakları ihlallerini raporlamanın terör örgütlerinin amaçlarına hizmet ettiği ve bu şekilde aslında Türk Devletine karşı bir saldırı olduğu önermesinde bulunarak, sivil toplum aktivistlerini hedef alan ve siyasetçiler tarafından gerçekleştirilen bir dizi spesifik saldırı ve aynı minvaldeki genel siyasi söylemleri içermektedir. Bu ifadeler, sıklıkla kamu görevlilerinin bu şekildeki çalışmaları kısıtlamaya yönelik harekete geçmesiyle sonuçlanmaktadır. Sözgelimi, Cumhurbaşkanı’nın Nisan 2016’da yapmış olduğu ve insan hakları durumu hakkında rapor yayımlayan STK’ların “üzerine gidilmesi” gerektiğini belirttiği açıklamasının ardından, emniyet güçleri ve yerel idareler, Uluslararası Af Örgütü dâhil, STK’ların ülkedeki bazı yerleri ziyaret etmesini engellemeye başlamıştır.[5]

10.   Komiser, söz konusu baskının Temmuz 2016’da olağanüstü hâlin ilan edilmesiyle beraber hem sayısal olarak hem de yoğunluk açısından artış gösterdiğini belirtmektedir. Bu dönemdeki önemli bir gelişme, herhangi bir yargı dahli veya kararı olmaksızın, STK’ların kanun hükmünde kararnameler vasıtasıyla doğrudan kapatılması ve tüm varlıklarının tasfiye edilmesi olmuştur. Selef Komiser’in olağanüstü hâlin en başında acilen bu uygulamaya son verilmesi yönündeki çağrısına rağmen[6], 1.500’ün üzerinde dernek, vakıf ve sendika, yürütme tarafından bir terör örgütüne ait oldukları, bir terör örgütüyle iltisakları veya irtibatları olduklarının “değerlendirilmesi” dışında başka herhangi bir açıklama veya gerekçe sunulmaksızın kapatılmıştır. Anlaşılabilir şekilde, bu durum, Türkiye’deki tüm sivil toplum sektörü açısından daha önce görülmemiş derecede yasal belirsizlik ve caydırıcı etki meydana getirmiştir.

11.   Ek olarak, Türkiye’deki insan hakları ihlallerine dair ayrıntılı raporlar hazırlamalarıyla bilinen Türkiye İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı gibi, insan hakları alanında çalışan en eski sivil toplum kuruluşlarına karşı görünüşe göre seçici şekilde devlet denetimleri gerçekleştirilmiştir. Bunun ardından, bu STK’lara karşı, hâlen derdest olan, bir dizi dava açılmıştır. Sözgelimi, Ankara’da LGBTİ bireylerin insan haklarına odaklanan tüm kamuya açık etkinliklerin ayrım gözetmeksizin ve süresiz olarak yasaklanması dâhil olmak üzere, STK’ların günlük işleyişleri üzerine sert kısıtlamalar getirilmiştir. Komiser, olağanüstü hâl kaldırılmış olsa da söz konusu yasağın devam ettiğini belirtmektedir.

12.   Son zamanlarda gerçekleşen olaylardan, Türk yargısının da, artan şekilde, insan hakları savunucularının eleştirilerinin kendi başına devlet ve Türk hükümetine karşı meşru olmayan bir saldırı olduğu yönündeki fikir yürütme biçimini takip ettiği anlaşılmaktadır. Örneğin, Komiser’in selefi, ifade özgürlüğüne dair hazırlamış olduğu bir Memorandumda, ifade özgürlüğü altında korunması gereken eylem veya açıklamaların yargı tarafından taciz edilmesinin medya ve gazetecilikten başlayarak siyasetçiler, akademisyenler, sosyal medyada kendini ifade eden sıradan vatandaşlar ve aynı zamanda STK’lar ve insan hakları savunucuları dâhil olmak üzere, Türkiye’nin tüm kesimlerine yayılmış olduğunu belirtmektedir.[7] Nisan 2017’de Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı bir görüşte, selef Komiser, aynı zamanda, yargı tarafından da olmak üzere, STK’lara ciddi müdahalelerin pek çok örneğini sunmuş ve şu çıkarımda bulunmuştur: “Türkiye’nin güneydoğusunda insan hakları üzerine çalışan insan hakları savunucularının […] meşru faaliyetlerine karşılık olarak muhtelif misilleme ve yıldırmalara tabi tutuldukları yönünde açık emareler vardır.”[8]

13.   Komiserlik, ayrıca, 2017’de Türkiye’de insan hakları savunucularının durumuyla ilgili, örneğin, Komiserliğin başka bir ortağı olan Murat Çelikkan’ın mahkumiyetine;[9] Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin Başkanı olan Taner Kılıç’ın tutuklanmasına[10] ve Temmuz 2017’de İstanbul’da bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi çalıştayına katılan sekiz insan hakları savunucusunun meşru olmayan şekilde yakalanması ve haklarında ceza davaları açılmasına[11] ilişkin pek çok açıklama yayımlamıştır.

14.   Bu gelişmeler, Türkiye resmi makamlarının, insan hakları savunucularının çalışmalarını sınırlamak için tutarlı bir çaba gösterdikleri izlenimini vermektedir; bu da, yaptıkları iş demokratik bir toplumda temel bir unsur teşkil eden insan hakları savunucularının faaliyetleri için düşmanca ve caydırıcı bir ortamın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Komiser’e göre, başvurucunun yakalanması ve ilk ve devam eden tutukluluğu, bu düşmanca ortamın oluşmasına önemli boyutta katkıda bulunmuştur; Türk makamlarının bu gerçeğin farkında olması gerekmektedir.

15.   Selef Komiser, Türkiye’de gazetecilerin ve milletvekillerinin durumuyla ilgili Mahkeme’ye sunmuş olduğu yazılı görüşlerde kanunlar ve ceza davalarının Türkiye’deki muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığını belirtmiştir ve yakın zaman önce almış olduğu bir kararda, Mahkeme bu değerlendirmeyi paylaştığını ifade etmiştir.[12] Komiser, aynı argümanın insan hakları savunucuları için de geçerli olduğunu düşünmektedir. Bilhassa, yukarıda tarif edildiği şekilde, Türk makamlarının sivil toplum üzerindeki baskısı, davanın başında ve sonrasında suça dair ikna edici kanıt ortaya koymadaki başarısızlıkla (örneğin, bu görüşün yazıldığı esnada başvurucunun yakalanmasından 400 günden fazla zaman geçtiği hâlde bir iddianame mevcut değildir) birleştiğinde, bu ve buna benzer diğer yakalama ve tutuklulukların arkasındaki esas amacın sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının cezalandırılması ve onlara gözdağı verilmesi olduğuna dair güçlü bir kanı oluşturmaktadır.

16.   Komiser’e göre, başvurucunun davasıyla bağlantılı, ceza yargılamalarının bir misilleme biçimi olarak kullanıldığına dair kanıyı tahkim eden daha yakın tarihli bir gelişme, 16 Kasım 2018’de, aralarında İstanbul’daki Avrupa Siyaset Okulu’nun Direktörünün ve Komiserliğin başka ortaklarının da bulunduğu 13 önde gelen akademisyen, sivil toplum aktivisti ve insan hakları savunucusunun gözaltına alınması olmuştur.[13] Komiser, bu yakalamaların gerçekleşme biçimi ve bu kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğiyle ilgili endişe duymaktadır.

17.   Örneğin, bu kişiler, sorgulama için savcı tarafından çağırılmak yerine, polisin sabahın ilk saatlerinde evlerine yaptığı, tehditkâr bir mesaj veren, baskınlarla yakalanmıştır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün basına dağıttığı bir nota göre, kişiler aleyhine getirilen suçlamaların içeriğinin başvurucunun, mesnetli bir gerçekmişçesine, bir suç örgütünün lideri olduğunu belirtmesi ancak, buna dayanak olarak sadece, Sözleşme’nin 10 ve 11’inci Maddeleri altında korunması gereken, yasal ve şiddet içermeyen, farz edilen faaliyetlere atıfta bulunması kayda değerdir. Bu şekildeki bir faaliyet, sivil toplum meseleleri üzerine çalışan bir akademisyen olan Yiğit Aksakoğlu’nun tutuklanması için gerekçe olarak kullanılmış, diğer kişiler adli kontrol ve seyahat yasağıyla serbest bırakılmıştır. Komiser, bu olayın bir tarafta, Sözleşme standartları ve Mahkeme’nin içtihadının göz ardı edilmesini veya kastî riayetsizliği, diğer taraftan da, kovuşturma makamlarının sivil toplum aktörlerine karşı takındığı haksız yere taraflı ve düşmanca tavrın emaresi olduğunu düşünmektedir. Bu husus, aynı zamanda, Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmasıyla beraber Türkiye’de insan hakları durumunda normalleşmenin gerçekleşmesi beklenirken cesaret kırıcı bir etki yaratmıştır.

II. Gezi Olayları ile ilgili Gözlemler

18.   Gerek başvurucu hakkında devam eden yargı süreci gerekse 16 Kasım 2018 tarihinde gerçekleşen, yukarıda belirtilen yakalamalardan anlaşılan o ki Gezi olaylarıyla ilgili iddia olunan eylemler bu davada suçlamaların temelinde yer almaktadır. Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu olaylarla ilgili olarak yürütmüş olduğu kapsamlı çalışmalar sebebiyle, Gezi olaylarına tarafsız bir biçimde ışık tutabileceği kanaatindedir. Komiser’in selefi, Gezi olaylarının hemen ardından, 1-5 Temmuz 2013 tarihlerinde Türkiye’ye gelerek olaylara dâhil olmuş bir çok sivil toplum kuruluşu temsilcisi ile toplantılar düzenlemiş ve aralarında dönemin Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı Müsteşarı ve İstanbul Valisi’nin de bulunduğu Türk yetkililer ile olaylar hakkında ayrıntılı görüşmeler gerçekleştirmiştir.  Gezi olayları ile ilgili olarak vardığı sonuçları Türkiye’de kolluk kuvvetleri mensuplarının davranışlarıyla ilgili, bilhassa kolluk kuvvetlerinin gösteriler sırasındaki müdahalelerine odaklanan bir raporda yayımlamıştır.[14]

19.   Gezi Olayları, 2013 yılının Mayıs ayının sonunda, İstanbul’da bulunan Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini ve Taksim Meydanı’nda bir alışveriş merkezinin inşa edilmesini engellemeye çalışan az sayıda barışçıl eylemci karşısında aşırı güç kullanımı ile tetiklenmiştir.  Bir başka önemli faktör ise anaakım medyanın otosansür nedeniyle olaylar ilk meydana geldiğinde olayları haber yapamaması olmuştur. İlk karşılaşma neticesinde, ülke çapında hükümete karşıtı bir gösteri dalgası meydana gelmiştir; söz konusu gösteriler hem coğrafi kapsamı hem de katılımcı sayısı açısından eşi benzeri görülmemiş niteliktedir (İçişleri Bakanlığı’nın tahminlerine göre Türkiye’deki 81 ilin 79’unda, 2,5 milyon kişi). Olayların ilk aşamalarında katılım çok geniş çaplı olmuş ve Mimarlar ve Mühendisler Odaları, Barolar ve Tabipler Odaları, sendikalar ve çevre, kadın hakları, LGBTI hakları ve genel olarak insan hakları gibi farklı sektörlerde faaliyet gösteren birçok sivil toplum kuruluşunu ve vatandaş platformları ve sivil toplum katılımını koordine eden, kendiliğinden oluşan başka girişimleri içermiştir. Bu girişimler arasında, ‘‘Taksim Dayanışma Platformu’’ olayların başında en fazla ön plana çıkan ve çoğunlukla en fazla temsil gücü olduğu düşünülen platform olmuştur.  Dolayısıyla, Komiser’in selefi, yukarıda bahsi geçen ziyareti sırasında, bu platformun temsilcileriyle de bir araya gelmiştir (başvurucu bu sivil toplum platformunun üyesi değildi).

20.    Bu nedenle, her ne kadar bilhassa sivil özgürlüklerin kısıtlandığı algısı başta olmak üzere hükümet politikalarıyla ilgili genel bir hoşnutsuzluk protestocular için eylemlerinin temelinde yatan temalardan birisi olsa da, birçoğu daha önce sivil toplum faaliyetlerine veya gösterilere katılmamıştı ve katılımcılar son derece heterojen bir grup oluşturmaktaydı. Bu bağlam düşünüldüğünde, Komiser Gezi olaylarının tek bir kişi veya kuruluş tarafından organize edildiği tezinin itibar edilebilecek bir tez olmadığı görüşündedir. Ayrıca, İnsan Hakları Komiserliği’nin olaylar üzerinde yürüttüğü kapsamlı inceleme, hiçbir şekilde protestocuların kamu nezdindeki anaakım taleplerinin yasadışı yollardan ve şiddet eylemleriyle hükümeti düşürmek veya Türkiye’nin anayasal düzenini bozmayı da içerecek kadar geniş olduğuna veya bu gösterilerin şiddet kullanarak devletin görevlerini yerine getirmesini engellediğine (bu suç ağırlaştırılmış müebbet cezası ile cezalandırılmaktadır) işaret etmemektedir. Her ne kadar, kuşkusuz birçok kez şiddet eylemlerinde bulunan gruplar gösterilere katılmış ve polis ile yaşanan gerginlikleri artırmış olsa da, mevcut bilgiler protestocuların ezici çoğunluğunun barışçıl bir biçimde gösterilere katıldığını göstermektedir.

21.   Gezi olaylarına yetkililerin sert müdahaleleri de damga vurmuştur ve İnsan Hakları Komiserliği’ne, yetkililerin barışçıl göstericiler veya olayları izleyenlere yönelik işledikleri insan hakları ihlallerine dair çok sayıda, önemli kanıtlarla desteklenen ciddi, tutarlı ve inandırıcı iddialar iletilmiştir.  Bu iddiaların büyük bir çoğunluğu, Türkiye’de geçmişten bu yana güvenlik güçlerinin cezasız kalma örüntüsü içerisinde, Türkiye’deki yargı tarafından etkili bir biçimde soruşturulmamış, bu da Komiser’in selefinin 2016’da Mahkeme’nin gösteriler sırasında kolluk kuvvetleri tarafından aşırı güç kullanımı ile ilgili genel ve sistemik bir sorun olduğunu tespit eden birçok kararına rağmen, yetkililerin yanıtının bariz bir biçimde yetersiz olduğu sonucuna varmasına neden olmuştur.[15]

22.   Ayrıca, yukarıda bahsi geçen 2013 raporunun, gösteriler sırasında şiddet içermeyen eylemlerde bulunan kişi ve gruplara karşı idari ve adli makamlar tarafından misillemeler yapıldığı o dönemden itibaren oluşmaya başlayan bir örüntüye de bir bölüm ayırması kayda değerdir. Raporda, bu yorumu destekleyen çok sayıda tedbir ele alınmıştır. Söz konusu tedbirler arasında, sağlık çalışanları hakkında soruşturmalar, televizyon kanallarına getirilen cezalar, gazetecilerin işlerine hükümet baskısıyla alınmış gibi görünen kararlarla son verilmesi ve meslek kuruluşlarına, akademisyenlere, işletmelere veya sosyal medya kullanıcıları hakkında Gezi olaylarına katıldıkları veya Gezi olaylarını destekledikleri algısı nedeniyle başlatılan işlemler bulunmaktadır. Komiser, bu tür misillemelerin etkilerinin olayların üzerinden uzun bir süre geçtikten sonra da devam ettiğini ve birçok ilde yüzlerce protestocu hakkında mahkemeler tarafından yasadışı görülen gösterilere katıldıkları için ceza uygulandığını gözlemlemektedir. Komiser, geçtiğimiz haftalarda, olayların üzerinden beş yıldan fazla bir süre geçtikten sonra birçok ilde birçok kişiye karşı başlatılan veya yeniden canlandırılan davalardan oluşan yeni bir ceza davası dalgasının ortaya çıktığını da kaydetmektedir.

23.   Bu bulgular ışığında, Komiser, Türkiye’de yargı kurumlarının Gezi olaylarına yanıtının, hem güvenlik güçlerinin cezasız kalmaları hem de barışçıl gösteri hakkına saygı açısından, uluslararası standartlara ve özellikle de Sözleşme ve Mahkeme’nin içtihadına tamamen aykırı olduğu sonucuna varmıştır.  Komiser’ göre, bu seçicilik örüntüsü Türkiye’de yargıda, yürütme temsilcileri ve hükümet yanlısı medya tarafından savunulan, Gezi olaylarını, özellikle bu tür ciddi suçlarda soruşturma ve suç işlendiğinin tespiti için gereken kanıt eşiği ve adil yargılanma ve tarafsızlık standartlarına uyulmaksızın terörist bir girişim olarak gösteren ve olayları hükümete ve Türk devletine yönelik bir uluslararası ve ülke içi komploya bağlayan hakim siyasi argümanların benimsendiğine işaret etmektedir.

24.   Komiser, bu dava da dâhil, Gezi olayları ile ilgili yakın zamanda açılan ceza davalarını, Türkiye’deki mercilerin Gezi olaylarından sonra, özellikle olağanüstü hâl döneminde, şiddet içermeyen protestolara karşı halihazırda yetersiz olan hoşgörü düzeyinin daha da düşmesi bağlamında değerlendirmek istemektedir. Başka birçok örneğin yanı sıra, bu azalan hoşgörünün bariz bir örneği Cumartesi Anneleri’nin (1995’ten bu yana her hafta zorla kaybedilmelerle ilgili sessiz oturma eylemi) İstanbul’da 2018 yılının Ağustos ayında 700. haftalık barışçıl protestolarında ve sonrasında yasaklanması ve zorla dağıtılmasıdır.

III. Türkiye’de Yargıda Tutuklamaya Başvurma İle İlgili Genel Sorunlar

25.   Komiser, Türkiye’de ceza davalarında tutuklamanın kullanımı ve bunun insan haklarının kullanılması üzerindeki etkilerinin İnsan Hakları Komiserliği ve diğer uluslararası kuruluşlar için uzun süredir varlığını koruyan ciddi bir endişe kaynağı olduğunu vurgulamak istemektedir. 2003 yılında, 15 Ekim 1999 ve 31 Mart 2006 arasında görev yapan İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles, Türkiye raporunda,  savcılık makamlarının, soruşturmalara, aramalara ve hüküm olmadığında dahi tutuklamalara neden olan işlemlerinin yargısal tacizle sonuçlanabileceğine dair endişelerini dile getirmiştir.[16] Türkiye’de tutuklamaların yanlış kullanımı daha sonra göreve gelen Komiserler tarafından da kapsamlı bir biçimde ele alınmıştır. Elde ettikleri bulgular, Türkiye’de yargı uygulamalarında, kişilerin erken aşamada yakalanmaları, yeterince gerekçelendirilmemiş tutuklu yargılama kararları, tutukluluk halinin devamına ilişkin kararlarda inceleme süreçlerinde ciddi eksiklikler de dâhil çeşitli alanlarda uluslararası ve Avrupa insan hakları standartlarından sapmalar içeren tutarlı bir örüntü olduğunu göstermektedir.

26.   Savcıların yakalamalarla ilgili uygulamaları konusunda, Komiser’in selefi 2012 yılının Ocak ayında yayımlanan bir raporda, aralarında savcıların ‘‘mesnetsiz davalar da dâhil yargılamanın başlatılması konusunda kendilerini pek kısıtlamıyor’’  gibi göründükleri ve ‘‘şüpheli kişilerin yakalanmasının soruşturmanın çok erken aşamalarında’’ gerçekleşmesinin ‘‘şüphelilerin iddianameleri bile hazırlanmadan uzun süre tutuklu kalmalarına yol açan nedenlerden birisi’’ olması gibi bir dizi sorunlu uygulamanın altını çizmiştir. Ayrıca, Türk savcıların ‘‘sağlam şüpheler oluşturmak üzere kanıt toplamak yerine, şüpheli kişilerin yakalanmasından kanıta doğru ilerlemek gibi köklü bir alışkanlıkları olduğunu’’ belirtmiş ve çoğunlukla kanıt toplama işleminin iddianamenin hazırlanmasından sonra dahi devam ettiğini belirtmiştir. Bu sebeple ‘‘tutuklamalarla sonuçlanan operasyonlara başlamadan önce kolluk kuvvetleri ve savcıların, tutuklama gereğini meşrulaştıran kanıtlar dâhil, bütün geçerli kanıtları mümkün olduğu ölçüde bir araya getirmelerini’’ tavsiye etmiştir. [17] Komiser bu endişelerin hala geçerliğini koruduğunu düşünmektedir.

27.   Yargının genel olarak kişilerin tutuklanmasına yaklaşımı konusunda, aynı raporda bir bölümün tamamı tutuklu kalma yöntemine aşırı derecede başvurulması ve tutukluluk halinin uzunluğuna ayrılmış olup, tutukluluk kararlarının gerekçelendirilmesi ile ilgili eksiklikler ve özellikle tutukluluk halinin devamıyla ilgili kararların otomatik verilmesi; tutuklama dışı yöntemlere başvurulmaması; şüpheli kişilerin tutuklu kaldıkları sürenin uzunluğu nedeniyle tutukluluk halinin bir çeşit ‘‘tutukluluk yoluyla hapis’’ haline dönüşmesi ve etkili bir iç hukuk yolunun olmaması gibi etkenlerden kaynaklanan ciddi eksikliklerin altını çizmiştir.[18]

28.   Komiser, İnsan Hakları Komiserliği’nin daha yakın zamanda yaptığı çalışmaların, bariz bir biçimde, Türkiye’de yargıda tutuklamalar ile ilgili mevcut uygulamada, ceza hukuku usulü ile ilgili getirilen birçok mevzuat değişikliğine rağmen, 2011’de incelenen duruma göre herhangi bir ilerleme kaydedilmediğini göstermektedir.  Her ne kadar Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru usulünün getirilmesinden hemen sonraki dönem ve Anayasa Mahkemesi’nin ilerici kararları gelecekte iyileşmelerin olabilme ihtimalini doğurmuş olsa da, mevcut durum tutuklamalar konusunda gittikçe artan sayıda alt mahkemenin Anayasa Mahkemesi’nin Sözleşme’yle daha uyumlu olan içtihadına direnç göstermesinin sonucudur.  (ayrıca bkz. IV. Bölüm).

29.   Komiser, halihazırda Mahkeme’ye gelen çok sayıda derdest davaya ve selefinin bu davalardan bazılarıyla ilgili yazdığı raporlara dikkat çekmektedir. Komiser, selefinin Türkiye’de ifade özgürlüğü ve gazetecilerin özgürlük haklarına ilişkin davalarla ilgili yazılarında belirttiği gözlemlerinin[19] kimi durumlarda başvurucu da dâhil insan hakları savunucularına karşı devam eden ceza davalarında geçerli olduğunu düşünmektedir. Kişilerin yakalanması ve ilk tutuklama konusunda, söz konusu gözlemler arasında şunlar yer almaktadır:

– Şüphelilerin yakalanması, ilk ve devam eden tutukluluk hallerinin güvenilir olmayan, geçerli kanıtlarla desteklenmemiş suçlamalara dayandığı davaların sayısının yüksek olması ve bu yüzden Mahkeme’nin içtihadında yer alan anlamıyla makul şüphe oluşturulamaması (söz konusu davalarda suçların ciddiyeti göz önünde bulundurulduğunda salt gazetecilik faaliyeti dışında somut kanıtlara atıfta bulunulmamış olması özellikle çarpıcıdır);

– Makul şüphe olan hallerde bile, özgürlükten mahrum bırakma kararının ilgili ve yeterli bir biçimde gerekçelendirilememesi;

– Sulh ceza hâkimlerinin, dosyanın spesifik özellikleriyle ilgili ayrıntılı analiz ve gerekçelendirme olmaksızın verdikleri tutuklama kararlarının basmakalıp, kalıplaşmış ve soyut doğası;

– ‘‘Katalog suçlar’’ adı verilen, hala Türkiye’nin hukuk düzeninin bir parçası olan ve salt savcının isnat ettiği suçun türüne dayanan, tutuklama lehinde bir hukuki varsayıma neden olan ve neredeyse otomatik bir biçimde tutuklamayla sonuçlanan suçlarla ilgili sorunlar.

30.   Komiser, ayrıca, ifade özgürlüğü hakkının uygulanması bağlamında haksız yakalamaların ve tutuklamaların, Mahkeme’nin kararlarının Bakanlar Komitesi tarafından uygulanmasının denetiminin önemli bir bileşeni olduğunu ve Mahkeme’nin Türk makamlarına devamlı bir biçimde Mahkeme’nin kararlarına uyulmasının sağlanmasına yönelik gerekli genel tedbirleri alma çağrısında bulunduğunu kaydetmektedir. Kısa süre önce, 2018 yılının Eylül ayında, Türkiye’ye ‘‘şiddete veya nefrete teşvik etmeyen görüşlerini ifade ettikleri için bireyler hakkında ceza davası açılmaması ve özellikle bu bireylerin tutuklanmamaları için ilgili mevzuatın ve özellikle Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele Kanunu’nun geniş yorumlanmasını engellemeye yönelik daha somut ve sonuç odaklı tedbirleri hızlı bir biçimde alma’’ çağrısında bulunulmuştur.[20] Komiser, ceza hukuku hükümlerinin fazla geniş yorumlanması, ceza davalarının herhangi bir kısıt olmaksızın açılması ve ilk tutuklama kararlarında gerekçelendirmedeki eksiklikleri içeren örüntünün Türk yargısının sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının çalışmalarına olan yaklaşımında da mevcut olduğu düşüncesindedir.

31.   Devam eden tutukluğun yargı denetimi hakkında, Komiser; selefi ve Venedik Komisyonu tarafından eleştirilmiş olan sulh hâkimleri arasındaki yatay temyiz sisteminin[21], yeterli gerekçelendirme olmaksızın ve kalıplaşmış sebeplerin listelenmesiyle, serbest bırakılma taleplerinin neredeyse otomatik şekilde reddedildiği kapalı bir sistem yarattığını gözlemlemektedir. Bu sorun, tüm alt ceza mahkemeleri için daha da belirgin hale gelmiş gibi görünmektedir; Mahkeme de yakın zaman önce almış olduğu bir kararda benzer bir sonuca ulaşmıştır.[22]

32.   Komiser, ayrıca, yukarıda sözü edilen, şüphelilerin, devam eden tutukluklarına karşı kendilerini savunma kabiliyetlerini ciddi şekilde kısıtlayan biçimde, soruşturma dosyalarına erişiminin engellenmesiyle silahların eşitliği ilkesinin rutin olarak zayıflatıldığına dair, Mahkeme’ye sunulmuş yazılı görüşlerde belirtilen gözlemlere de atıfta bulunmak istemektedir. Komiser, sözgelimi, çok önemli tanık ifadeleri dâhil olmak üzere, soruşturma dosyasına erişimin engellemesi yönündeki kararların (bu sebeple, bu ifadelerin inanılırlığına da karşı çıkılamamaktadır), hayli basmakalıp formüllere dayalı olarak, neredeyse işin doğasıymış gibi alındığını ifade etmektedir. Komiser’e rapor edilen özellikle endişe verici bir husus, bilhassa mevcut dava gibi siyasi ilgi çeken davalarda, kısıtlama kararlarına rağmen, sorgulama dosyasındaki bilgilerin hükümet yanlısı medyada şüphelilere karşı karalama kampanyalarında sıkça kullanılıyor gibi görünmesidir.[23] Komiser’e göre, bu durum, bu kararların ardındaki niyetin, soruşturmanın bütünlüğünün korunmasından ziyade şüphelilerin savunma haklarının kısıtlanması olduğuna dair bir emare olabilir. Başvurucunun durumu, bu daha genel sorunun bilhassa çarpıcı bir tezahürüdür: Yakalanma tarihinde halihazırda dört seneden fazla süredir devam eden ve iddiaya göre 2013’te işlenmiş eylemlerle ilgili bir soruşturma için soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanması daha da sorunludur.

IV.      Ceza adalet sistemindeki genel sorunlar ve Anayasa Mahkemesi’nin tutuklukları denetlemesinin etkililiği

33.   Komiser, tutukluluk meselesinin, aynı zamanda, Türk ceza adalet sistemini bir bütün olarak etkileyen ve, yargılama sürecinde dâhil olmak üzere, özellikle özgürlükten yoksun bırakılmayla ilişkili husus ve uygulamalarda ortaya çıkan ciddi sorunlar bağlamında değerlendirilmesinin uygun olduğunu düşünmektedir. Bu sorunlardan biri iddianamelerle ilgilidir: Selef Komiser, savcıların uygulamalarına dair iddianame sorununa değinmiş ve sıklıkla, “iddia edildiğine göre, bazı durumlarda, söz konusu suçla pek az ilgisi olan pek çok gizlice dinlenmiş telefon konuşmasının uzun, ilgili ve ilgisiz kısımları arasında ayrım yapılmaksızın transkript haline getirilmiş kanıt derlemeleriyle sınırlı olan” iddianamelerin, özellikle de terör ve organize suça ilişkin davalarda fazlasıyla uzun olması ve bazen binlerce sayfaya ulaşmasına dair endişelerini ifade etmiştir. Selef Komiser, savcıların kanıtları süzmek ve değerlendirmek için gerekli nitelik ve kaynakları haiz olması gerektiği ve “temel kanıtları suçlamaya bağlayan hukuki çözümleme içeren yüksek nitelikli iddianameler” hazırlamalarını tavsiye etmiştir.[24]

34.   Komiser, yalnızca soruşturma açısından ilgili kişilerle temaslar dâhil, Sözleşme altında korunması gereken açıklama veya eylemleri sıklıkla “kanıt” olarak listeleyerek, nitelik yerine niceliğe önem atfetme sorununun devam ettiğini düşünmektedir. Bu durum, daha yakın tarihli olarak, örneğin, temelinde gazetenin yayın çizgisinin suçlama konusu edildiği, Cumhuriyet gazetesiyle çalışan birçok kişinin hükmüyle sonuçlanan iddianamede de görülmüştür.

35.   Komiser’e göre, bu mesele, Türk yargısının tavır ve uygulamalarındaki daha genel ve kökleşmiş bir sorunla bağlantılıdır. Selef Komiser, 2012 tarihli raporunda dahi, Türk Ceza Kanunu ve Terörle Mücadele mevzuatının yargı makamlarının, yalnızca, bir terör örgütünün amaçları veya bir terör örgütü tarafından verildiği iddia edilen talimatlarla örtüştüğünü değerlendirdiği eylem veya açıklamaları cezalandırmak amacıyla kullanılmasına (söz konusu örgüte üyeliği kanıtlayacak hiçbir maddi kanıt olmamasına rağmen) dair derin endişelerini dile getirmiştir. Kendisi, bu sorun ve hâkim ve savcıların kökleşmiş devlet merkezli tavırları arasında bir bağlantı kurmuş ve hâkim ve savcıların Mahkeme’nin, bilhassa terör eylemleri ve düşünce, ifade, dernek kurma ve toplanma özgürlüğü hakları altındaki eylemler arasındaki sınıra ilişkin içtihadına duyarlılaştırılmasına yönelik ciddi çaba gösterilmesini tavsiye etmiştir.[25]

36.   Komiserliğin yürüttüğü çalışma, söz konusu örüntünün, bu rapor sonrasında da devam ettiğini ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda pekiştiğini açıkça göstermektedir. Yukarıda bahsi geçen Ekim 2017’de Mahkeme’ye sunulan yazılı görüş, yargı bağımsızlığının 2013 yılından başlayarak zedelenmesinin ve olağanüstü hâl döneminde ciddi anlamda kötüye gitmesinin, Türk yargısı içerisinde genel bir korku iklimi yarattığı gözlemlerini içermektedir. Bahsi geçen dönemde, neredeyse her dört yargı mensubundan birinin herhangi bir bireysel gerekçelendirme yapılmaksızın mesleğinden ihraç edilmiş olması (ve sonrasında bir çoğunun tutuklanmış olması); yürütme makamının yargı makamlarının değerlendirmelerine doğrudan ya da dolaylı olarak müdahele ettiğine kuvvetle işaret eden bir takım olayların vuku bulmuş olması; yargının bağımsızlığını ciddi anlamda sınırlandıran anayasa değişikliklerinin yapılmış olması[26] gerçeklerini kaydederek, Selef Komiser, görevde kalan hâkim ve savıcıların devlet odaklı bir yaklaşıma geri döndüklerini ve bu şekilde geçmişte elde edilen kazanımların zarar gördüğünü ileri sürmüştür.[27]

37.   Komiser, başvurucu da dâhil olmak üzere, sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerindeki yargı baskısının, yukarıda belirtilen aynı genel örüntüden kaynaklandığını düşünmektedir. Türk yargısı, sıklıkla, insan hakları savunucularını devletin düşmanları ya da terör örgütü sempatizanları olarak resmeden ve savunucuları hem kişisel hem de bir grup olarak hedef alan siyasetin en üst düzeyindeki genel söylemi temel alarak, devlete karşı tehdit olarak algıladığı davalarda endişe verici bir yaklaşım içerisinde hareket etmeye hazır gibi görünmektedir. Bu gibi davalarda, savcıların ve mahkemelerin, herhangi bir kanıt toplamaksızın ya da mevcut kanıtları incelemeksizin, kanıttan suça gitmek yerine, öncelikle şüpheli aleyhinde bir suç işleme saiki ya da farz edilen bir kasıt şüphesi ortaya koydukları görülmektedir. Bu yaklaşım soruşturma, yakalama, tutuklama dâhil ceza kovuşturma sürecinin her bir aşamasında kendini göstermekte olup, bilhassa, mahkûmiyet ve ceza verme aşamasında daha da güçlenmektedir.

38.   Bu durum da, Sözleşme tarafından koruma altına alınmış olan açıklamalar ve eylemler de dâhil olmak üzere, demokratik bir toplumda yasal olarak değerledirilmesi gereken eylemlerin, ispat kuvvetini haiz dolaylı kanıt şeklinde yeniden yorumlanarak çok ciddi cürümlerin işlendiğinin kanıtı olarak kullanılmasına yol açmaktadır; ve bu şekilde yasal belirliliğe zarar vererek yukarıda tanımlanan caydırıcı etkiyi pekiştirmektedir. Komiser’e göre, bu durum, hiçbir maddi kanıtın kişinin masumiyetini kanıtlamasına imkân vermediği bir niyet sorgulaması ve mahkûmiyeti ile sonlanma riski taşımaktadır.

39.   Komiser, tutukluluk davalarında, bir hukuk yolu olarak, Türkiye Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruların etkililiği sorusunu, bu genel tablo bağlamında ele almaktadır. Komiser, bireysel başvuruların etkililiğine şüphe düşüren bir takım bağlamsal hususları, bilhassa ‘‘hızlılık’’ hususunu incelemektedir. Gazetecilerin ve milletvekillerinin tutukluluklarına dair Mahkeme’ye sunulan iki ayrı yazılı görüşte, Selef Komiser, durumun aciliyetine ve çok sayıda insan hakkının risk altında olmasına rağmen, yapılan başvuruların incelenmesinde uzun süren gecikmeler olduğunu gözlemlemiştir. Komiser, yukarıda belirtilen koşullar altında, bilhassa, itham edilen suçların ciddiyeti ile söz konusu eylemlerin şiddetsiz niteliği arasındaki apaçık bağlantısızlık ve bu davanın Türkiye sivil toplumu üzerinde devam eden derin ve caydırıcı etkisi dikkate alındığında, mevcut görüşün yazıldığı an itibariyle, neredeyse bir yıllık bir gecikme yaşanmış olmasının ‘’hızlılık’’ olarak değerlendirilemeyeceği düşüncesindedir.

40.   Komiser, Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay davalarındaki Ocak 2018 tarihli kararlarını, Anayasa Mahkemesi’ne gelen bu davalarda yaşanan gecikmenin o dönem Türkiye’de süregelen olağanüstü durumlardan dolayı Avrupa Mahkemesi tarafından hak ihlali olarak değerlendirilmediğini de not düşerek, kaydetmekle birlikte; o zamandan beri, İnsan Hakları Komiserliği’nin bu davalarla aynı dönemde Anayasa Mahkemesi’ne yazılı gözlemlerini sunmuş olduğu diğer pek çok başvurucu ve dava ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi tarafından herhangi bir kararın alınmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda, Anayasa Mahkemesi istatistiklerinin, mahkemenin Eylül 2012 ve Eylül 2018 arasında kişilerin özgürlük ve güvenlik hakları ile ilgili olarak 15976 başvuru almış olduğunu, aynı dönemde bu hakların ihlal edildiği tespitini yapan 104 karar aldığını göstermesi kayda değerdir.[28]

41.   Komiser, ayrıca, Mehmet Altan’ın, alt mahkemelerin Anayasa Mahkemesi kararına uymamış olması ve Anayasa Mahkemesi’nin yetkisine açık bir biçimde meydan okumuş olması sebebiyle, Anayasa Mahkemesi kararının ardından ancak beş aydan uzun bir süre sonra tahliye edildiğini not düşmektedir. Dahası, Mehmet Altan, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa Mahkemesi tarafından ilk tutuklama için dahi yeterli görülmeyen kanıtlar temel alınmak suretiyle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır ve bu hüküm sonrasında temyiz sürecinde de kabul edilmiştir. Komiser, bu süreç boyunca, alt mahkemelerin hâkimlerinin bu yaklaşımlarında, siyasetin en üst düzeyinde tutarlı bir şekilde sürdürülen söylemden cesaret aldığını ve bu durumun Selef Komiser tarafından Mahkeme’ye iletilmiş olan diğer davalarla ilgili endişelere de ayna tuttuğunu belirtmektedir.[29]

42.   Komiser’e göre, yukarıda ayrıntılı bir şekilde ele alınan değerlendirmeler, Türkiye’deki alt mahkemelerin kasıtlı bir şekilde, Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk davaları ile ilgili aldığı karar ve açık ve net içtihatların ruhunu görmezden gelmeye ve riayetsizliğe devam ettiğinin bir göstergesidir; ve üst mahkeme kararlarının alt mahkeme kararlarını kesin ve kati bir şekilde bağlamasını gerektiren hukukun üstünlüğü ilkesine ciddi bir darbe indirildiği anlamına gelmektedir. Bu da, Anayasa Mahkemesi’ni tutukluluk halleri ile ilgili kararlarda bir temyiz mahkemesi gibi hareket etmekle sınırlayan, Anayasa Mahkemesi’nden yerine getirmesi beklenemeyecek bir role ve duruma yol açmaktadır.  Bu durum, bireysel başvuru usulünün ruhuna aykıdırır ve bir iç hukuk yolu olan Anayasa Mahkemesi’nin bir bütün olarak etkililiğine zarar vermektedir.

43.   Söz konusu sorunun sistemik niteliği dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin dosya yükünün azalacağını beklemek mümkün görünmemektedir. Savcıların ve alt mahkemelerin söz konusu içtihatlara daha iyi uyum sağlamasını garanti altına alacak geniş kapsamlı genel tedbirlerin mevcut olmadığı bir durumda da, makul olmayan gecikmeler yaşanması kaçınılmaz hale gelmektedir. Komiser, bu durumun, Türkiye ile ilgili Mahkeme kararlarının uygulanmasının denetimi süreci açısından da büyük bir endişe kaynağı olduğunu ve Bakanlar Komitesi’nin ‘‘ilgili makamları, savcıların ve alt istinaf mahkemelerinin, Avrupa Mahkemesi’nin fikir yürütme biçimini takip eden ve yasal bağlayıcılığına haiz olan Anayasa Mahkemesi içtihatlarını, tutarlı bir şekilde uygulamasını sağlamaya yönelik daha fazla ve kapsamlı eğitim tedbirini uygulamaya geçirmeye davet etmiş olduğunu’’ kaydetmektedir.[30]

Varılan Sonuçlar

44.   Komiser, başvurucunun yakalanmasını ve ilk ve devam eden tutukluluk halini, Türkiye’de sivil toplum aktivistleri ve insan hakları savunucularının meşru faaliyetlerine karşı giderek artan missillemeyi de içeren genel örüntünün bir parçası olarak görmektedir. Bu durum, aynı zamanda, üzerinden beş yıldan fazla zaman geçmiş olan Gezi olaylarını gayri meşrulaştıran ve geriye dönük olarak kriminalize eden ve buna bağlı olarak, insanları barışçıl toplanma özgürlüğü ve hakkını Türkiye hükümeti politikalarını protesto etmek amacıyla kullanmaktan caydırmak isteyen bir iradenin mevcut olduğunun göstergesidir.

45.   Komiser, bilhassa, aşağıdaki noktaların altını çizmektedir:

–          Başvurucunun, on yılları kapsayan ve geniş bir yelpazedeki sivil toplum ve insan hakları faaliyetleri sebebiyle yakalanması ve tutuklanması son derece semboliktir ve Türkiye’deki sivil toplum ve insan hakları savunucuları üzerinde derin ve caydırıcı bir etki yaratmıştır;

–          Söz konusu ceza davasının arkasında Gezi olaylarının olduğuna dair varsayımlar, bu gösterilere barışçıl yollarla katılmış çok sayıda kişi için bir korku iklimi yaratılmasına ve ülkede barışçıl toplanma hakkı kullanımının caydırılmasına olanak veren bir ortam sunmaktadır;

–          Mahkeme içtihatlarında da sistematik olarak tasdik edildiği üzere, ilk ve devam eden tutukluluk halini emrederken, makul şüpheyi oluşturmaya yeterli şekilde güvenilir kanıta atıfta bulunmaksızın ve davanın maddi gerçekleri ile şüphelinin kendine özgü bireysel koşullarını ele almaksızın eksik gerekçelendirme yapılması da dâhil olmak üzere, Türk yargısının tutukluluk haline başvurma uygulamasına ilişkin çeşitli sorunlar devam etmektedir. ‘‘Katalog suçlar’’ ile yaratılan yasal karine bu sorunları daha da derinleştirmeye devam etmektedir;

–          Savcılar, rutin bir şekilde, soruşturma dosyasında yeterli kanıt olmaksızın, şüphelilerin yakalanmasını ve tutuklanmasını emretmekte ve şüphelilerle ilgili iddianamelerin hazırlanma sürecinde çok fazla zaman harcayarak şüphelileri özgürlüklerinden mahrum bırakmaktadır; bu durum başlı başına keyfî bir ceza verme halini almakta ve yukarıda belirtilen caydırıcı etkiye katkı sunmaktadır;

–          Sadece insan hakları savunucularını değil, aynı zamanda gazetecileri, akademisyenleri ve milletvekillerini hedef alan çeşitli yargı eylemleri, bilhassa, iktidardaki siyasetçiler tarafından bu yönde açık bir cesaretlendirmenin yapıldığı durumlar, ceza kanun ve usullerinin mevcut durumda yargı tarafından muhalif sesleri susturmak amacıyla kullanıldığına işaret etmektedir. Bu duruma, aleyhte geliştirilen şüpheli saikler ve bilhassa Sözleşme tarafından koruma altına alınmış şiddet içermeyen açıklama ve eylemlerin gelişigüzel bir derlemesinin ‘‘kanıt’’ olarak kullanılması eşlik etmektedir;

–          Temmuz 2018’de olağanüstü hâlin kaldırılmış olmasının ardından, Türk yargısının uygulamasında halihazırda herhangi bir ciddi iyileşme emaresi görülmemektedir;

–          Türkiye Anayasa Mahkemesi’nin tutukluluk hallerinin hukuka uygunluğunu inceleme sürecini etkileyen sistematik gecikmeler, bu davalarda bireysel başvuru usulünün etkililiğine dair ciddi kuşkulara yol açmaktadır. Komiser, alt mahkemelerin sistematik bir şekilde içtihaları göz ardı ettiği ve buna teşvik edildiği bir ortamda, Anayasa Mahkemesi’nin tüm tutukluluk davalarında bir temyiz mahkemesi olarak hareket etme kapasitesinin olmadığı ve böyle bir rol üstlenmemesi gerektiğini   düşüncesindedir.

46.   Bu bağlamda, Komiser, soruşturma dosyalarına rutin olarak getirilen kısıtlamalar da dâhil olmak üzere, ilk ve devam eden tutukluluk hali ile Sözleşme tarafından meşru amaçlar olarak tanımlanan durumlardan herhangi biri arasında bir bağlantı kuramamaktadır.

[1] 7 Mayıs 1999’da Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiş Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiserine ilişkin Karar (99)50.
[2] 6 Şubat 2008’de kabul edilmiş olan, Avrupa Konseyi’nin insan hakları savunucularının korunmasını iyileştirme ve faaliyetlerini teşvik etme yönündeki eylemlerine dair Bakanlar Komitesi Bildirgesi.
[3] Örn., bkz. Türkiye’ye yönelik izleme prosedürünü yeniden başlatan, Türkiye’deki demokratik kurumların işleyişine dair 25 Nisan 2017 tarih 2156(2017) sayılı AKPM Kararı, paragraf 26-27.
[4] Örn., bkz. üç BM Özel Raportörü ve bir Başkan-Raportör tarafından 14 Temmuz 2017 tarihinde yapılmış ortak açıklama.
[5] Türkiye’nin güneydoğusundaki terörle mücadele operasyonlarnın insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)39, 2 Aralık 2016, paragraf 69-70.
[6] Türkiye’de olağanüstü hâl altında alınan tedbirlerin insan hakları üzerindeki etkilerine dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2016)35, 7 Ekim 2016, paragraf 35-39.
[7] Türkiye’de ifade özgürlüğü ve medya özgürlüğüne dair memorandum, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, CommDH(2017)5, 15 Şubat 2017, paragraf 65.
[8] Abdullah Kaplan / Türkiye ve diğer bazı davalarda Üçüncü Taraf Müdahilliği, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 25 Nisan 2017, CommDH(2017)13, paragraf 37ff., sonuçlar.
[9] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Mayıs 2017.
[10] Açıklama, Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 10 Haziran 2017.
[11] Facebook gönderisi,  Nils Muižnieks, İnsan Hakları Komiseri, 18 Ekim 2017.
[12] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 271-274.
[13] Açıklama,  Dunja Mijatović, İnsan Hakları Komiseri, 20 Kasım 2018.
[14] İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks’in 1-5 Temmuz 2013 tarihinde gerçekleşen Türkiye ziyaretinin ardından yayımlanan raporu CommDH(2013)24, 26 Kasım 2013.
[15] CommDH(2016)39, a.e., 86. paragraf.
[16]İnsan Hakları Komiseri Alvaro Gil-Robles’in Türkiye ziyareti ile ilgili raporu, CommDH (2003)15, 19 Aralık 2003,  44-45. paragraflar.
[17]İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg’in 10-14 Ekim 2011 tarihlerinde gerçekleşen Türkiye ziyareti sonrasında hazırladığı rapor: Adalet Yönetimi, CommDH(2012)2, 10 Ocak 2012, 22 ve 23. paragraflar.
[18] Aynı yerde, 27. ile 43. paragraflar arası.
[19] Ahmet Hüsrev Altan –Türkiye ve diğerleri  davasında İnsan Hakları Komiseri Nils Muižnieks tarafından hazırlanan 10 Ekim 2017 tarihli Üçüncü Taraf Müdahiliği, CommDH(2017)29.
[20] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar, 18-20 Eylül 2018 (DH).
[21] Venedik Komisyonu’nun sulh ceza hâkimliklerinin görevleri, yetkileri ve işleyişine dair 852/2016 saylı Görüşü, CDL-AD(2017)004, 13 Mart 2017.
[22] Selahattin Demirtaş / Türkiye (No. 2), 20 Kasım 2018 tarihli karar (nihai değil), paragraf 193-194.
[23] Yakın zamanlı örnekler için, bkz. 8 Kasım, 21 Kasım ve  26 Kasım 2018 tarihli haberler.
[24] CommDH(2012)2, a.g.e., paragraf 24.
[25] aynı eserde, paragraf 150.
[26] Örn., bkz. GRECO Türkiye Uyum Raporu, GrecoRC4(2017)16, 18 Ekim 2017, paragraf 116.
[27] CommDH(2017)29,  a.g.e., paragraf 38-42.

[28] Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesi üzerinden erişilen resmi istatistikler
[29] CommDH(2017)29, a.g.e, paragraf 42.
[30] Bakan Yardımcılarının 1324. Toplantılarında alınan Karar , 18-20 Eylül 2018 (DH).

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

0

Sosyalist Türkiye Partisi, 25 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından partinin kapatılması yönünde dava açılması üzerine 30 Kasım 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış, kapatma kararının gerekçesi 9 Temmuz 1994 tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır. Kapatma gerekçesi olarak; Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olması gösterilmiş ve partinin temelli kapatılarak tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine karar verilmiştir.

6 Kasım 1992 tarihinde kuruluşunu resmen tamamlayan partinin kurucuları; Ali Önder Öndeş, Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’dir.

Partinin kapatılmasından sonra, Sosyalist İktidar Partisi çatısı altında siyasi faaliyetler devam etmiş, 2001 yılından itibaren bu partinin ismi değiştirilerek Türkiye Komünist Partisi  adını almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Sosyalist Türkiye Partisi yöneticilerinin başvurusu üzerine Türkiye’yi haksız bulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin örgütlenme hakkıyla ilgili 11. maddesinin ihlal edildiğine 12 Kasım 2003 tarihinde karar vermiştir.

Sosyalist Türkiye Partisi Kapatma Kararı

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/2 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1993/3

Karar Günü:30.11.1993

R.G. Tarih-Sayı:09.08.1994-22016

 

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Türkiye Partisi

DAVANIN KONUSU :Sosyalist Türkiye Partisi Programı’nın kimi bölümlerinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendiyle 81. maddesinin (a) ve (b) bendlerine; Anayasa’nında Başlangıç Kısmı’yla 3., 4., 14., 68., 69. maddelerine aykırılığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- İDDİANAME

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:

I- Giriş

Anayasa’da özel olarak düzenlenen demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları olan ve önceden izin alınmadan kurulan siyasal partiler, millî iradenin oluşmasındaki yüklendikleri rol ve görevle­ ri gereği Devlet ve toplum düzeni içinde çok önemli yere sahip tüzel kişiliği haiz kendi siyasetlerini yürütmek için teşkilatlanan kuruluşlardır. Ancak; ulus bütünlüğünü demokratik düzeni ve Cumhuriyet ilkelerini hedef alacak tarzda mutlak ve sınırsız davranış yetkisine de sahip değillerdir.

Anayasa, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne insan haklarına, millet egemenliğine demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağını öngörmüş, aksine davranışta bulunan siyasal partilerin ise kapatılacağını ifade etmiştir.

Siyasal partilerin toplum düzeni içindeki olağanüstü rollerini göz önüne alan Anayasa, kurulan siyasal partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve faaliyetlerini takip etme ve gerektiğinde de kapatma davası açma görev ve yetkisini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Davalı siyasî parti, gerekli bildiri ve belgelerin 6 KASIM 1992 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesi ile Siyasî Partiler Yasası’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluş bildiri ve belgelerinin İçişleri Bakanlığınca, Cumhuriyet

Başsavcılığımıza gönderilmesini takiben Anayasa’nın 69. ve Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddeleri uyarınca davalı partinin tüzük ve programıyla, kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygun olup olmadığı öncelikle incelenmiş ve programında aşağıda belirtilecek olan aykırılıklar bulunduğu saptanmıştır.

II- Konu İle İlgili Yasal Düzenlemeler

  1. A) Anayasa Hükümleri:

1- “MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

2- “MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

3- “MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

4- “MADDE 5.- Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

  1. “MADDE 11.- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

  1. “MADDE 14.- Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

  1. “MADDE 68.- Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girmeye ve partilerden çıkma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için yirmibir yaşını ikmal etmek şarttır.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

Siyasî partiler, yurt dışında teşkilatlanıp faaliyette bulunamaz, kadın kolu, gençlik kolu ve benzeri şekilde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar meydana getiremez, vakıf kuramazlar.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, öğrenciler ve Silahlı Kuvvetler mensupları siyasî partilere giremezler.”

8- “MADDE 69.- Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.

Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar. Bunlardan maddî yardım alamazlar.

Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları, demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

Siyasî partilerin malî denetimi Anayasa Mahkemesince yapılır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hükukî durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetler; faaliyetleri de takip eder.

Siyasî partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığının açacağı dava üzerine, Anayasa Mahkemesince karara bağlanır.

Temelli kapatılan siyasî partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir siyasî partinin kurucusu, yöneticisi ve denetçisi olamıyacakları gibi, kapatılmış bir siyasî partinin mensuplarının üye çoğunluğunu teşkil edeceği yeni bir siyasî parti de kurulamaz.

Siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve nakdî yardım alamazlar, bunlardan emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket eden siyasî partiler de temelli kapatılır.

Siyasî partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.”

  1. B) Siyasî Partiler Yasası Hükümleri
  2. “MADDE 78.- Siyasî partiler:
  3. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2 nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

  1. b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
  2. c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  3. d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
  4. e) Genel ahlâk ve adaba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
  5. f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerini yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”
  6. “MADDE 81.- Siyasî partiler :
  7. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  8. b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
  9. c) Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propaganlarında Türkçe’den başka dil kullanamazlar; Türkçe’den başka dillerde yazılmış pankartlar, levhalar, plâkla, ses ve görüntü bantları, broşür ve beyannameler kullanamazlar ve dağıtamazlar; bu eylem ve işlemlerin başkaları tarafından da yapılmasına kayıtsız kalamazlar. Ancak, tüzük ve programlarının kanunla yasaklanmış diller dışındaki yabancı bir dile çevrilmesi mümkündür.”

III- Dava Konusu Parti Programı

Davalı parti benimsediği siyasetini sürdürebilmek için hazırladığı, bilimsel sosyalizm ağırlıklı programının dava konusu edilen bölümlerinde;

Birinci bölümün;

Sosyalizm programının alt yapısı,

  1. Yüzyıla doğru dünyamız başlığı altında;

İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı”, “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelenegeldiğini, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşen üzerine oturduğunun sık sık vurgulandığını bu bileşenlerin,

Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri;

Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri;

Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler….olduğunu.

Ulusal Kurtuluş Mücadeleleri başlığı altında;

Ulusal kurtuluş hareketlerinin dünya devrim sürecinin organik bir parçası olduğunu, ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bugün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini Kürt ulusal hareketinin oluşturduğunu, devrimci çizgideki ısrarı bu harekete diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırdığını, söz konusu ısrarı emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi halinde yeni dinamikler yaratmasının söz konusu olabileceğini,

Ortadoğu başlığı altında;

Sosyalist dünya yokluğunda burjuva yönetimli ulusal kurtuluş hareketlerinin bağımsızlık kazanma olasılığının son derece zayıf olduğunu, ortadoğudaki emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın yanı sıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi gerektiğini, bölgedeki kapitalist ülke proleteryalarının siyasal güç ve özgürlük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın ilişki bulunduğunu, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü çekim merkezi olmasını sağlayacağını, Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye’nin dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer aldığını en soldaki ulusal kavganın, Kürt hareketinin içerisinden çıktığını,

İkinci bölümün,

Anti-kapitalist dönüşümler,

Ulusal sorun başlığı altında;

1- Ulusal ve etnik kökenin hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlama-ezilme nedeni olamayacağını,

2- Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilmeleri olanağının sağlanacağını, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmıyacağını,

3- a) Ulusların ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkının yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağını,

  1. b) Ayrılma hakkının kullanılmasının insanın, insanı sömürmesine zemin oluşturan sosyo-ekonomik süreçleri gündeme getirmesi durumunda partinin bölgedeki bütün sosyalist ve devrimci güçlerle birlikte sürecin önüne geçileceğini,
  2. c) S.T.P. sosyalist kurtuluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefleyip bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağını,

öngörmektedir.

IV- Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında “ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri içinde Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık dışlanma ve ezilme nedeni olmayacağı, hiçbir dile ayrıcalık tanınmayacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı…”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

B- Değerlendirme;

Siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir.

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin tüzük ve programlarının, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı,

Sınıf veya zümre egemenliğine veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamayacağı,

  1. maddesinde;

Siyasî partilerin, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamıyacakları, çıkanların temelli kapatılacağı,

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir surette aynî ve nakdî yardım ile emir alamayacakları, bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu sınırlamalara aykırı hareket eden siyasî partilerin temelli kapatılacakları,

Esası getirilmiş ve

Siyasî partilerin kuruluşları, faaliyetleri denetlenmeleri, kapatılmaları ile ilgili hususların ise Anayasada belirtilen ilke ve esaslar dikkate alınarak kanunla düzenleneceği ifade edilmiştir.

Anayasada öngörülen bu düşünceden hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ile uyulmamasının sonuçları yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın ortaya koyduğu ilke ve esaslar doğrultusunda davalı parti programı incelendiğinde;

Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten

sonra;

“Ulusal ve etnik köken hiçbir biçimde bir ayrıcalık, ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçeden başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır.

Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmaları yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.

Bu nedenle ileriye sürülen görüş ve benimsenen ilkelere göre davalı Sosyalist Türkiye Partisi:

  1. a) Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrasının “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
  2. b) Anayasa’nın 14. maddesinin birinci fıkrasının “Anayasada belirtilen hak ve hürriyetlerden hiçbiri devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak …veya dil …ayrımı yaratmak amacıyla kullanılamaz.”
  3. c) Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasının “siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne…aykırı olamaz.”
  4. d) 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun dördüncü kısmında yeralan 78. maddesinin (a) bendinin “Siyasî Partiler…Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, …dair hükümleri değiştirmek…dil …ayrımı yaratmak…amacını güdemezler.”
  5. e) Aynı Kanun’un 81. maddesinin (a) ve (b) bendinin “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  6. f) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler, bu yolda faaliyette bulunamazlar.”

Biçimindeki buyurucu kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadırlar.

Sonuç:

Yukarıda gerekçeleri ve yasal dayanakları ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin:

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın başlangıç kısmı, 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a maddesi gereğince kapatılmasını arz ve talep ederim.”

II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekilinin 7.5.1994 günlü ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :

“- Usul Açısından Ön-Savunmamız

1- Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekirdi.

a- Sözkonusu yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur. Çünkü yasanın 9. maddesi;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu ve belgelerinin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle inceler..” demek suretiyle, dikkat edilirse tüzük ve programlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun da gözönüne alındığı anlaşılmaktadır. 9. Maddenin altını çizdiğimiz cümlesi, esin kaynağını Anayasanın 69/5. fıkrasından almaktadır;

“Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarını Anayasa ve kanun

hükümlerine uygunluğunu kuruluşlarını takiben öncelikle inceler”

biçiminde düzenlenmiş olan anayasa maddesi, 2820 sayılı SP Yasasının

  1. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programlarının Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukuki durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş ve siyasî örgütlenmesi ve mücadelesini yeni oturtmaya çalışan yasal bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için de böylesi bir ihtar gereklidir. Olaya uygulanacak hukuk mantığı bu olmalıdır. İddianamenin açmazı da burada yatmaktadır. Dernekler yasası incelendiğinde, benzer prosedürün İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için de uygulandığını, tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Yasadaki sözkonusu çelişkiyi siyasî partiler lehine çözümlememiz gerekir.

Program ve tüzüklerdeki Anayasaya aykırılık durumlarını da giderilecek noksanlıklardan sayıp, Anayasal güvence altına alınarak diğer tüm siyasî teşekküllerden üstün tutulmuş siyasî partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Kaldı ki, siyasî partilerin eksiklik ve noksanlıklarının incelenmesiyle aynı süreçte başlayan Anayasaya uygunluk denetiminin dernekler yasasındaki gibi belli bir süre ile (90 gün) sınırlanmamasının aleyhte yarattığı durumun giderilmesi için de prosedürün bu biçimde uygulanmasında yarar bulunmaktadır.

Yasanın 101. maddesinin Teknik Hukuk mantığı ile olaya doğrudan uygulanması yasanın ve Anayasanın amaçsal yorumuna aykırı bir tutum olacaktır. Hukuk tarihimizde 1961 Anayasası ile birlikte değişik bir düzenleme mevcuttur. Bu düzenleme, siyasî partileri derneklerden ayıran, özel bir statüye sokan ve bu anlamda da dernek örgütlenmesinden hukuksal değer olarak daha üstün tutan bir niteliğe sahiptir. Siyasî partilerin sözünü ettiğimiz hukuksal değerinin bir sonucu olması gerekir. Bu sonuç ise, doğrudan kapatılma davası açılmasını önleyen bir sonuç olmalıdır. Yasanın 101. maddesi bu anlamıyla Anayasal Düzenlemenin Temel prensipleri ile çelişki halindedir. (Bu konuda ileride açımlayacağımız; 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ve Anayasa aykırılık iddiaları hakkındaki savunmamızı şimdilik bir kenara bırakırsak) Ortada, hukuksal değerler düzleminde hiyerarşik bir karmaşa bulunmaktadır. Çözüm, 101. maddenin 9. madde ile birlikte değerlendirilmesi, siyasî partiye eksiklik veya aykırılığını gidermesi için ihtarda bulunulması ve duruma göre davanın açılıp açılmamasına karar verilmesidir. 101. Maddeyi teknik hukukçu perspektifi ile değerlendirirsek, siyasî parti kapatma prosedürünün derneklerin kapatılması prosedüründen çok daha kolay, basit ve adalete aykırı olduğunu görürüz. Siyasî partilere tanınan Anayasal güvencenin içeriğini boşaltan 101. madde dar yorumlanarak, bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.

b- Davanın duruşmalı olarak görülmesi gerekir. Her ne kadar Anayasanın 149/son maddesi Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü ve yine SPY m.98/1. ve 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın” 23. maddesi, dosya üzerinden inceleme yapılmasına yönelik iseler de, duruşmalı yargılama talebimizi engelleyen hüküm içermemektedirler. Adı geçen hükümler; bu hakkın kullanımını olsa olsa mahkemenin takdirine bırakmıştır şeklinde yorumlanabilir. Ancak “Duruşmalı” yargılama yapılmasını engelleyen madde emredici hüküm niteliğinde değildir. Keza bu konuda Anayasa Mahkemesi’nin gerek gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış olması, sınırlayıcı bir hüküm değildir. “Duruşmalı” yargılama yapılmasını imkansız kılmaz. Burada CMUK 387. maddeyi de SPY m.98 deki atıfla ele aldığımızda, ortada örtülü boşluk mevcuttur ve bu boşluk siyasi partilere tanınan “Anayasal güvence” temel alınarak talebimiz yönünde doldurulmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası 98. maddesinin CMUK hükümlerinin uygulanacağına dair bendini “Kanun yolları” kapatılmış bir dava açısından değerlendirdiğimizde, dosya üzerinden yapılacak ve itiraz yolu dahi kapatılmış bir yargılamanın duruşmalı yapılmasının kabulü gerekmektedir. Siyasî parti kapatma davalarının birer ceza kararnamesi değerinden de aşağıya düşürülmemesi zorunludur.

c- Siyasî Partiler Yasası’nın usul yönünden değerlendirdiğimiz 101. maddesi aynı zamanda Anayasa’nın 68. maddesine de aykırıdır.

Önceden izin almadan kurulan (Anayasa m.68/3) ve demokratik siyasî yaşamın vazgeçilmez unsuru kabul edilen (Anayasa M.68/2) siyasî partilerin, Anayasadaki sınırları da aşan bir şekilde yasal kıskaca alınması sözkonusudur. Anayasanın 68. maddesinin davaya konu olan 4. bendinde;

“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz” denmektedir. Dikkat edilirse sınırlama; altını çizdiğimiz program ve tüzük kapsamının dışına taşmazken, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101/a bendinde;

“Parti tüzüğünün veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının…” denmek suretiyle anayasal sınırlamayı aşan bir kapsam genişletme sözkonusudur. Artık mevzuatıyla da parti sorumlu tutulmaktadır.

SPY 101. maddenin başlığı “Dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partilerin kapatılması” şeklindedir ve dördüncü kısımda dava konusu olaya uygulanmak istenen 81/a ve b bendleri, Anayasada bulunmayan ek sınırlamalardır ve bu durumlarıyla Anayasaya aykırıdırlar.

Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Siyasî Partiler Yasası hakkında Anayasa’ya aykırılık iddialarını imkansız hale getirdiği gerekçesi, teknik hukuksal yaklaşımın bir sonucudur. Burada “Dar yorum” yapmanın toplumsal/siyasal gerçeklik ile bağdaşmayacağına ilişkin savunmalarımızı ileride; esas hakkındaki önsavunmamız bölümünde açıklayacağız. Bununla birlikte Mahkemenin Anayasayı da aşan ve yukarıda belirttiğimiz hükümlerine açıkça aykırı olan bir yasayı temel olarak, yine aynı anayasanın “GEÇİCİ” bir hükmünü dayanak yaparak, sözkonusu maddeyi Anayasanın diğer ilkelerinden üstün tutarak hangi gerekçelerle karar vereceği tarafımızdan merak edilmektedir. Geçici 15. maddeyi aşmanın yolu Siyasî Partiler Yasası’nın davaya konu olan 78/a ve b. bendlerinin ve yine 101/a. bendinin değerlendirilmesinde Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onayladığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemi ile Anayasanın sözel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak olaya uygulanması gerekir.

Bunun dışında bir, zorlama; teknik olarak dahi bir yasal tasarruf niteliği taşımayan Siyasal Partiler Yasası’nın ilgili maddeleri ile hüküm kurma talihsizliğine mahkemeyi sevk edecektir. (Yasa tekniği olarak incelememiz ileride daha genişçe yer almaktadır.)

ç- Her olasılıkla, Konunun önemi ve toplumsal/siyasal gerçeklikteki sözünü ettiğimiz değişimlerin somutlanması açısından, parti programının hazırlanması sürecinde bulunmuş Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı Ali Önder Öndeş olmak üzere Genel Başkan yardımcısı İ.Kemal Okuyan, Merkez Yürütme Kurulu üyeleri Süleyman Z. Baba, Metin Çulhaoğlu ve isimlerini esas hakkındaki mütalaaya yanıt­ larımızda açıklayacağımız konunun diğer ilgililerinin sözlü açıklamalarına başvurulmasını şimdiden talep ediyoruz.

d- İddianamedeki bir başka eksikliği de Anayasal maddeleri sıralayıp adeta sevk maddeleri gibi kullanarak, sonuç kısmında işlenmesi ve savunmanın önü tıkanmaya çalışılmıştır.

Esasa İlişkin Ön-Savunmamız :

– Anayasanın Niteliği ve Geçici 15. Madde

1- 12 Eylül’ün ürünü ve kısa sürede aşınmış bir anayasanın maddeleri ile yargılama yapılmaktadır. Anayasanın hazırlanması ve yasalaştırma hareketleri Temel Hukuk ilkelerinin içeriğinin boşaltıldığı bir hukuk sistemi restorasyonu meydana getirmiştir. Bu restorasyon, anti-demokratik özünü en iyi anayasanın önsözünde belirginleştirmiştir. Verili pozitif hukukla bu davanın yürütülmesi sakıncalıdır. Bu nedenle, Toplumsal/siyasal gerçeklikle çelişik olan 12 Eylül dönemi ürünü başlangıç kısmının dava konusunu olayın değerlendirilmesinde kullanılamaz. Yasal boşluk başka araçlarla doldurulmak zorundadır.

a- 1982 Anayasası’nda, Temel Hukuk Prensipleri açısından bir karmaşa sergilenmiştir. Zamana bağlı olmayan muafiyet mantığıyla Geçici 15. madde, Anayasanın 2. maddesinde Cumhuriyetin niteliği olarak belirtilen ve değiştirilmesi bile teklif edilemeyen (Anayasa m.4) Sosyal Hukuk Devleti ile çelişmektedir. Benzer çelişki Anayasanın 11. maddesinde belirtilen Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü ilkesiyle ve yine Kanun önünde eşitlik ilkesi ile de devam ettirilebilir. (Özellikle kişi ve kurumlara sağladığı muafiyet yönünden). Madde aynı zamanda “Milletlerarası sözleşmelerin iç hukuk değerini” düzenleyen 90. madde ile de çelişiktir.

Anayasa metnine dahil olan başlangıç kısmındaki ırkçılık ile 14. ve 68. maddelerdeki sınırlamalar da Sosyal Hukuk Devleti ilkesi ile (Madde 2) ve 12. maddesi ile çelişki halindedir. Hukuk terminolojisine ait olmayan bir kavram (Atatürk milliyetçiliği) Hukuksal bir değer taşımakta ve aksini savunacak düşünce ve mülahazalar anayasal korumadan yararlanamamaktadır. (Başlangıç kısmı 7. bend) Keza Türk milli menfaatleri dışında Atatürk ilke ve inkılapları dışında bir düşünce ve görüş oluşturmak da korumadan yararlanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesi 10.6.1961 tarihli ve 24/55 sayılı kararında; “Anayasa ilkeleri etki ve değer bakımından eşit olup, hangi nedenle olursa olsun birini ötekine üstün tutulması mümkün olmadığından, bunların bir arada, birbirine getirdiği sınırlamalar içerisinde ve hukukun genel kuralları da gözönünde bulundurulmak suretiyle uygulanmaları zorunludur.” demek suretiyle Anayasal ilkeler arasında bütünlük ve eşitlik ile Genel Hukuk Kurallarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini açıklığa kavuşturmuş ayrıca 27.3.1986 tarih ve 31/11 sayılı kararıyla;

“Yasakoyucunun ceza alanında yasama yetkisini kullanırken, Anayasa’nın temel ilkelerine ve ceza hukukunun ana kurallarına bağlı kalmak koşuluyla, toplumda belli eylemlerin suç sayılıp sayılmaması, suç sayılırsa hangi tür ve ölçüde ceza yaptırımıyla karşılanmaları gerektiği, hangi durum ve davranışların, ağırlaştırıcı yada hafifletici öge olarak kabul edileceği konularında takdir yetkisi vardır” (9.5.1986 t.R.G.) diyerek Amaçsal Dinamik yorum anlayışını boşluk doldurmada kullanma eğilimini sergilemiştir.

b- Anayasa’da yasa boşluklarının nasıl doldurulacağı hakkında bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda Medenî Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi, hâkimin kendini yasakoyucunun yerine koyarak buna göre doldurulmalı, Temel Hukuk İlkeleri ve günümüz toplumsal/siyasal gerçekliğiyle çelişik olan sözünü ettiğimiz hükümler, Yoksayma yöntemi ile dikkate alınmadan hüküm kurulmalıdır.

Anayasa Mahkemesi 3.7.1986 tarihli ve 3/15 sayılı kararında;

Hukuk devletinde kanunkoyucu da dahil olmak üzere, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti olması, kanunkoyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutmasının gerektiği, Zira kanunun da üstünde kanunkoyucunun bozamıyacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasanın olduğunu belirtmiştir. (R.G. 10.12.1989)

Siyasî Partiler Yasasının Niteliği

2- Anayasanın 11. maddesinde düzenlenen “Anayasanın bağlayıcı ve üstünlüğü” ilkesi, SPY’nda yukarıda belirttiğimiz maddeler aracılığıyla önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Anayasanın 68. maddesi, siyasî partiler hakkında ağır sınırlamalar taşımaktadır. 2820 sayılı SPY da bu sınırlamaları daha da genişletmiştir.

a- Davalı Siyasî Parti, 1982 Anayasasını da aşan, 12 Eylül Hukukunun yarattığı ve bağışıklık kazandırdığı mevzuat ile yargılanmaktadır. Bu önemlidir. Açıkça Anayasaya aykırılık taşıyan hükümler ile yargılanan davalı partinin kullanabileceği hukuksal araçlardan biri; uluslar-üstü hukuk kurallarıdır. 18/19 Nisan 1990 tarihindeki Anayasa Mahkemesinin 28. Kuruluş yılı kutlamaları çerçevesinde düzenlenen sempozyumdaki açılış konuşmasında Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın N.Darıcıoğlu’nun;

“Çok önem verdiğimiz ve özenle izlediğimiz bir olgu da, Yirminci yüzyılın özellikle ikinci yarısında “uluslar-üstü hukuk” ve “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışındaki olumlu gelişmelerin anayasa yargısında yeni bir gelişmenin başlangıcını oluşturmakta olmasıdır. Anayasaya uygunluk denetiminde, ulusal Anayasalar artık tek ölçü norm olmaktan çıkmaya Anayasaya uygunluk anlayışı da “uluslar-üstü hukuka bağlılık” anlayışla bütünleşmeye başlamıştır. Böylece temel hak ve özgürlüklerin korunmasında, bu değerlere standart nitelikler kazandırılmasında şimdiden çok önemli adımlar atıldığını, büyük mesafeler katedildiğini söylemekten kıvanç duymak­ tayım”.

b- Toplumsal/siyasal yaşamı hukukla kavramanın bir sınırı vardır. Hukuk da kendini toplumsal/siyasal süreçlerle tanımlamaya çalışmalıdır. 12 Eylül döneminin tanımlamaları artık aşılmalıdır. Bunun somut alanlarından biri, İçtihad yaratma yoludur. Yargıdır. Özellikle 1982 Anayasası’nın hazırlandığı dönem ve hazırlanıp yürürlüğe giriş koşulları ile hukuk-dışı bu dönemde yürürlüğe giren ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesindeki korumadan yararlanan yasaların, hukukun temel ilkelerine aykırı hükümlerinin Yasamanca değiştirilmemesi süreçlerinde “Bağımsız Yargının” anlamı ortaya çıkar. Sözkonusu ara dönemde 883 yasama işlemi yapılmıştır ve bunlar sözkonusu anayasal korunmadan yararlanarak, toplumsal/siyasal örgütlenme ve Temel hak ve özgürlüklere ek sınırlamalar getirmektedirler. Bu nedenle özellikle Anayasa Mahkemesi, Devletin Bekaasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.

c- Burada uygulanacak karar örneği olarak istemiyerek de olsa, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını değil, Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 1989/4 kararını göstermek zorunda kalıyoruz;

“..yasalarda yeralan kuralların.. toplumsal gelişmeye ve üst hukuk kurallarına uygun olarak yorumlanıp uygulanması gerekir… Bu nedenlerle ağır toplumsal koşulların varlığı ve baskısı altında ve olağanüstü bir yönetim döneminde yürürlüğe giren 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın 2. maddesinin 2766 sayılı yasa ile değişik son fıkrasında yeralan hükmün anlamının amaçsal bir yorumla ve Türkiye’nin taraf olduğu insan hakları ile ilgili milletlerarası sözleşmeler ve Anayasa ilkeleri göz önünde bulunarak belirlenmesi gerekir.” (9.2.1990 T. ve 20428 sayılı R.G.)

Artık kavramları yerli yerine oturtmak gerekir. Geçici madde, adından da anlaşılacağı gibi geçicilik özelliği taşır ve oluşum sürecinin “olağanüstülüğü” de 10 yıl sonraki bir dönemde günün koşullarına göre değerlendirilmelidir.

d- Kaldı ki, Siyasî Partiler Yasası üzerinde yürürlüğe girdikten sonra bir çok kez değişiklik yapılmıştır. Geçici dönem ürünü bir yasa üzerinde bu kadar çok değişiklik yapılması da onun geçicilik niteliğinin bir başka kanıtını oluşturmaktadır.

Parti Programının Açıklanması

1- STP programı kuruluş tarihinden yaklaşık 10 ay öncesinde kamuoyuna “Sosyalizm program taslağı” başlığı altında matbuat olarak sunulmuş ve hakkında herhangi bir ceza kovuşturma veya soruşturması yapılmamıştır. Parti programını hazırlamak ve Parti Girişimciler Kurulunu seçecek olan Parti Hazırlık Konferansını organize etmek için oluşturulan Program Kurulu tarafından tamamlanmıştır. “Sosyalizm program taslağı” başlıklı kitapçık olarak da Dünya yayıncılık Ltd.Şti. tarafından Ocak 1992 tarihinde Aydınlar Matbaasında baskıya verilip yayımlanmıştır.

Bu örnekten de anlaşılacağı gibi, TCK ve 3713 sayılı Yasa açısından sakınca görülmeyen ve bu konuda kovuşturmaya uğramayan bir program, 2820 sayılı Yasa’ya ve daha da önemlisi Anayasa’nın ilgili maddelerine göre suç oluşturmakta, yasa ve Anayasa’ya aykırılık taşımaktadır. Bu da gösteriyor ki; Türk Hukuk sisteminde pozitif hukuk açısından ve bu hukukun uygulanması açısından bir bütünlük mevcut değildir. Oysa ki, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak” fiili suç olarak 3713 sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Ancak bu konudaki mahkeme içtihatları ve Yargıtay içtihatları, programda suç unsuru görmeyecek biçimde şekillenmiştir. İlgili Yargıtay ve ilk derece mahkeme kararlarını son savunmamızda değerlendireceğiz.

2- İddianame parti programına bütünlüklü bir yaklaşım içerisinde olmadığı gibi, Anayasanın başlangıç kısmındaki ilkeler mantığı ile bir hukuk felsefe üretmektedir.

a- Yeni kurulan bir partinin yalnızca program ve tüzüğünü davaya dayanak yaparak “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne dair hükümleri değiştirmek amacını gütmek, dil ayrımı yaratmak; Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını gütmek” (İddianame syf 11, 12) suçlamalarında bulunmak imkansızdır. Bu suçlamalarda dikkat edilirse özellikli kast aranmaktadır. Manevi unsurun varlığının tesbiti, yeni kurulmuş, iddianamenin hazırlandığı dönemde henüz 3 aylık bir siyasî çalışma yapabilmiş bir partinin etkinliklerinin araştırılması gerekir. İddianame, program ve tüzük açısından anayasa ve yasalara uygunluk denetimi ile sınırlı kalmaya çalışmışsa da, özellikli kast arayan Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a ve 81/a-b bendleri açısından yapılacak değerlendirme bu kadar dar bir kanıt olanağı ile sınırlandırılamaz. Kastın varlığının araştırmaya muhtaç hali vardır.

b- Anayasanın 3/1. maddesi; “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” maddesi 4. ve 14/1. 68/4. fıkraları ile birlikte iddianamede değerlendirilmiştir. (İddianame syf. 11).

Her dört madde açısından “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacını taşımaktır. İddianame bu konuda programdan alıntı yapmak yerine “Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği ifade edilerek” (İddianame syf. 11) Yargıtay Başsavcılığı kendi yorumu yapmış ve bu yorumu delil gibi göstermiştir.

Yine Kapatma sebeplerinin sıralandığı İddianamenin 9. sayfasındaki “IV. kapatma sebepleri ve değerlendirme” bölümünün “A-KAPATMA SEBEPLERİ”nin 1. paragrafı da partinin programından Yargıtay Başsavcılığının çıkardığı yorumu ihtiva etmektedir.. Üstelik bu bölüm tırnak içine alınarak sanki programın metni gibi sunulmuştur. İddianamenin 7,8,9. sayfaları da programın giriş bölümünün alıntılarıdır.. Ancak alıntılar program bütünlüğünden koparılarak aktarılmıştır.

Bunun en ilginç örneği iddianamenin 11. sayfasında bulunmaktadır. “Gönüllü birlik” esasını, partinin programından tek başına, kopuk olarak değerlendirmiştir. Gönüllü birlik tam da parti programının “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bozmak” amacına karşı savunmanın kanıtlarındandır. Manevi unsur açısından gönüllü birlik bir birleştirici unsur olarak değerlendirilmek zorundadır. Bunun dışında Kürt realitesinin açıklanması ile ilgili bölümler zaten Gönüllü birlik esasının önsel verileridir. Bugün Türk kamuoyuna mal olmuş ve devletin askerî ve sivil bürokrasisinin dahi açıklamaları ile meşrulaşmış “kürt realitesi” önsel bir veridir. Toplumsal/tarihsel bir olgudur. Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk milliyetçiliği” kavramını tanımlayarak “Devlet ve milletin bölünmez bütünlüğünü” ne tür bir eylemin yada nasıl bir programatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “Yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt ulusundan söz etmek, onun dili ve kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir. Ancak Anayasa Mahkemesi’nin kabul ettiği ve Anayasa ve 2820 sayılı yasadaki “Tek Ulus” kavramını da kimseye dayatamayız. Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerine yardımcı olmak sosyolojik bir gerçeği kabullenmektir. Ulusal ve etnik kökenin ayrıcalık veya dışlanma-ezilme nedeni olamayacağı, hiçbir kültürel yapının korunma­ sı veya dilin zenginleştirmesi çalışmasında ayrıcalık tanınmayacağını belirtmek ve gönüllü birliği hedeflemek bölücülük değil, sosyalist kuruluş sürecinin bütünleştirici ve eşitlistemimizde çifte standartlı bir Atatürk milliyetçiliği kavramı vardır. Irkçılık vardır. Ermeni, Rum, Çerkez halklarını “cemaat” olarak kabul edip, yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan kürt insanının gerçeğini kabul etmemek vardır.

3- İddianame, Sosyalist Türkiye Partisi’nin programının ruhunu anlaşılmaz kılmıştır. Bütünlüğü ile almadan yapılan, anlamadan yargılamaya kalkan bir niteliktedir. Bu nedenle Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun program ve iddianameyi değerlendirmesini savunmanın eki olarak vermek zorunluluğunu hissediyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasa’nın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde sözlü açıklamalarda bulunmak üzere Merkez Yürütme Kurulu’nun çağrılmasına,

3- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesini bilvekale arz ederim.”

Ön Savunmaya eklenen Sosyalist Türkiye Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun Genel Başkan tarafından imzalanan Program ve İddianame üzerine düşünceleri de aynen şöyledir :

“Program ve İddianame Üzerine

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 25.2.1993 tarih ve S.P.43 HZ.1993/16 sayılı, STP’nin kapatılması talebiyle hazırlanmış iddianame, hazırlanış mantığı ile bir bütün olarak siyasal ve hukuksal bakımdan bugünü kavramayan, hukukun temel prensibi “objektiflik ilkesi”nden uzak, siyasî taraf olma anlayışıyla hazırlanmış bir garabetler manzumesi görünümündedir.

2- Bütünüyle gariplikler içeren bu iddianameye esas olarak iki temel noktadan itirazla başlamanın doğru olacağı inancındayız.

Birincisi, iddianame, STP programını bütünlüklü olarak değerlendirmeyen, programı orasından burasından çekiştirerek yasalara aykırılık arayan, bu anlamda, bilimsel sosyalist teoriyi kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisine duyulan tahammülsüzlük ve siyasal öfkenin her satırına sindirildiği bir belgedir. Bu yanıyla dava, marksizme, Türkiye’deki işçi sınıfı sosyalistlerine, bütünüyle işçi sınıfına ve sınıfın siyasî misyonuna karşı açılmak istenmektedir. Kısacası, Türkiye’de işçi sınıfının iktidar mücadelesini yürütme kararlılığında olan bilimsel sosyalistlerin siyasî alanda örgütlenmelerine ve kendilerini ifade edip siyasî mücadele vermelerine karşı, Türkiye burjuvazinin geleneksel tahammülsüzlüğünü, siyasî bir öfkeyi ifade etmektedir. Bu anlamda da iddianame siyasîdir.

İkincisi, iddianamede günün moda kavramı “bölücülük” suçlaması ana motif gibi sunulmuştur. Burada da, değişen toplumsal/siyasal süreçler hiç hesaba katılmadan, hukuku, toplumsal/siyasal süreçlerin, değişen değer yargılarının ötesinde, mekanik bir yorumlayışla kullanma mantığı hakimdir.

Oysaki, tarih boyunca toplumsal/siyasal gelişmelerin yarattığı fiili durumun zaman zaman yazılı hukukun sınırlarını zorladığı tüm toplumbilimciler ve hukukçular tarafından kabul edilmektedir. Bu durumda yasa uygulayıcılarının hukukî yorumları da yaşanılan süreçten bağımsız düşünülemez. Bu tür bir siyasal konuda yaşanılan toplumsal/siyasal süreçleri hesaba katmayan, mekanik bir hukuk yorumuyla, yalnız STP’yi değil, bölücülük suçundan başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Hükümet, T.B.M.M. üyeleri, gazete köşe yazarları ve TV programlarının büyük bir bölümüne dava açmak gerekir. Özellikle 17 Mart 1993 tarihinden sonra yukarıda anılan kişi ve kuruluşların “Kürt realitesi”ne ilişkin söyledikleri sözler bu tür bir riski taşımaktadır. Ancak böylesi bir davanın muhatabı STP olmuştur. Bunun temel nedeni, iddianamede sunulduğu gibi bölücülük değil, STP’nin Bilimsel Sosyalizmi kılavuz edinmiş bir işçi sınıfı partisi olmasıdır. STP programını kendi siyasî konumlanışına göre değerlendiren, sosyalizme karşı geleneksel burjuva tahammülsüzlüğünü içeren mantık burada da hâkim kılınmıştır. Bu nedenle hukuksal açıdan bakıldığında da dava siyasî bir içerik taşımaktadır.

3- Bu durumda iddianamede;

a- İşçi sınıfının siyasal iktidarını hedefleyen bilimsel sosyalist örgütlenmelere, bir bütün olarak işçi sınıfının siyasî misyonuna karşı konumlanışta ve bu anlamda taraf olunduğu,

b- STP programının iyi algılanamadığı,

c- İddianameyi hazırlarken burjuva üst yapı kurumlarında gelenekselleşmiş olan Marksizme tahammülsüzlüğün aşılamadığı,

d- İddianamenin hazırlanışında Dünya’da ve Türkiye’de yaşanılan toplumsal/siyasal süreçlerin ve değişen değer yargılarının hesaba katılmadığı bir gerçektir.

Bu gerçeklerden yola çıkarak, savunmamızı, STP programının açımlanması, Marksizm’in temel ilkelerinin ve bu ilkeler ışığında Dünya ve Türkiye’deki siyasî süreçlerin değerlendirilmesi üzerine inşa etmenin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.

Önce, STP hangi nesnelliklerin üzerine basarak kendini var etmiştir’ STP programı bütünlüklü değerlendirildiğinde hangi ilkeler doğrultusunda oluşturulmuştur’ Kısaca bunlar üzerinde duracağız.

4- STP’yi var eden en temel nesnellik, programımızda açıkça belirtilmiştir;

“Bu nedenle bir sistem olarak emperyalizm-kapitalizm ile sosyalist devrim süreç ve mücadeleleri birbirinden kopartılamayacak olan ve biri diğerine karşıt iki evrensel dinamik olarak değerlendirilmelidir. Birinin varlığı diğerini de işaret eder…” (Program syf.3).

Yine S.T.P. programında;

“Türkiye, Dünya emperyalist-kapitalist sistemi içerisinde yer alan kapitalist bir ülkedir (…) Kısacası ücretli emek sömürüsü Türkiye’deki sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki, işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır…” (Program syf.13)

STP programından alınan bu iki değerlendirme en genel anlamda STP’yi var eden nesnelliklere işaret etmektedir.

Özet olarak STP, Dünya’da emperyalist-kapitalist sömürü var olduğu sürece onun karşıtı olan sosyalist mücadelenin de var olacağını, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve bunun sonucu ücretli emek sömürüsü var olduğu sürece işçi sınıfının siyasî mücadelesinin var olacağını kabulle yola çıkmış, bir işçi sınıfı partisidir.

5- STP programı bu kabulün üzerine bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda oluşturulmuştur. Programda;

“2- (a) S.T.P. bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümüne klavuz edinmiştir…” (Prog. syf.20) diyerek hangi ilkeler üzerinde oturduğunu açıkça belirtmiştir.

6- Bilimsel sosyalist teoriyi klavuz edinen STP programında çerçevesini çizdiği düzenlemelerle, kaynağı marksizm olan bir sosyalist toplum projesini Türkiye’de hayata geçirmeyi amaç edinmiş, bu amaçla siyasî iktidarı almayı hedefleyen bir işçi sınıfı partisidir. Kısacası, STP, Türkiye’de şu veya bu nüanslarla ayrı örgütlenen ama temelde burjuva ideolojisini ve burjuvazinin iktidarını hâkim kılmak için mücadele eden burjuva partilerine, burjuvazinin siyasî iktidarına karşı, siyasî iktidarı almak için siyasal platformda devrimci bir muhalefet ve mücadeleyi sürdürmek amacıyla kurulmuş bir siyasî partidir.

Nasıl bir dünya ve Türkiye istiyoruz’

Bu sorunun yanıtı da bilimsel sosyalist teorinin çizdiği nihaî çerçevede vardır. Bilimsel sosyalizm nihaî olarak sınıfsız ve sömürüsüz, insanların barış içinde bir arada yaşadığı bir toplum, bir dünya yaratmaya yönelik projedir. Sosyalist toplum projesi nihaî olarak, ulusların, halkların birbirini ezmediği, dil, din, renk, ırk, cins farklılıklarına bakılmaksızın insanların bir arada barış içinde yaşadığı, insanın insanı sömürmediği reel bir dünya cennetine tekabül etmektedir. Programımızda bu amaç açıkça belirtilmiştir:

“f- Sosyalist iktidarın uzun vadeli hedefi, başka sosyalist toplumlarla birlikte, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır.” (STP Programı, sf. 21) Burada belirtilen “…sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasıdır” sözünden her türlü ayrımcılığın reddedildiği bir insanlık projesi anlaşılmalıdır.

Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Bir toplumda “bölücülükle” suçlanamayacak tek siyasî ideal ve güç bilimsel sosyalistlerdir. İşçi sınıfını eksen alan sosyalistlerin, sınıfsız, sömürüsüz ve her türlü ayrımcılığın ortadan kalktığı bir insanlık yaratmaya çalışırken bölücülükle suçlanmaları son derece şaşırtıcıdır. Bu nedenle, yukarıdaki çerçevede iddianamede STP’ye yöneltilen bölücülük suçlamasını reddediyoruz.

Ayrıca esas itibarıyla, ulusları, ırkları, etnik ve dinsel grupları birbiriyle karşı karşıya getirip savaştıran sınıflı toplum yapısının yarattığı çelişkidir. Bölücülük, sınıflı toplumun günümüzdeki yapılanışı ile burjuvazinin, onu ifade eden emperyalist-kapitalist sömürünün ideolojik ve siyasal olarak yarattığı bir olgudur. Bu olgu, emperyalist kapitalist sömürünün işleyişini belirleyen kendi yasalarının ürünüdür. Silah sanayini elinde bulunduran tekeller STP’nin değil emperyalist kapitalist odakların elindedir. Halklar, etnik ve dinsel gruplar arasında yapay ayrımları körükleyen ve bölücülük yapan da silah sanayine tatlı kârlar sağlayan ve bu sayede soluklanabilen emperyalist-kapitalist odaklar ve onların taşeronlarıdır. Bu olguyu, eski SSCB ve sosyalist ülkelerde bugün yaşanan örneklerle açıklamak mümkündür. Bu ülkelerde birbirinden farklı, dil, din, ulus, etnik grubun barış içinde bir arada yaşamasını sağlayan tutkal olan sosyalist ideolojinin yerini alan kapitalist restorasyon süreçleri ile birlikte emperyalist-kapitalist odakların dürtüsüyle bir savaş ortamı yaratılmıştır. Yapay ayrımlarla, halklar, etnik ve dinsel gruplar birbirine düşürülmüştür. 70 yıldır açığa çıkmayan yapay kinler, öfkeler bu ülkeleri kan gölüne çevirmiştir. Eski SSCB ve sosyalist ülkelerin bir bölümünde bugün yaşanılan bölücülüğün, ayrımcılığın, dökülen kanların sorumlusu sosyalizm değil emperyalist-kapitalist sistemin kendisidir.

Sonuç olarak, sınıfsız, sömürüsüz bir insanlığın yaratılmasını amaçlayan STP’nin bölücülükle suçlanarak hakkında kapatılma davası açılmasının saçma olduğunun altını çizerek bir kez daha vurguluyoruz.

STP, işçi sınıfının iktidar mücadelesini veren bilimsel sosyalizmi ilke edinmiş Marksist bir işçi partisidir. Sınıf mücadelesini esas alan Marksistlerin sınıflı bir toplum yapısı içinde kabul edeceği en temel çelişki sınıf çelişkisidir; emek-sermaye çelişkisidir. Marksistler toplumdaki, diğer bütün çelişkileri de temel çelişki ekseninde değerlendirir ve yorumlar. Bu, programda da açıkça ifade edilmiştir:

“Her türden ulusal baskıya karşı mücadelenin sınıfsal temellere oturması, ulusal ve sınıfsal dinamiklerin kendi ortaklıklarının yaratılması (…) için mücadele eder.” STP bu ilkesiyle sınıf mücadelesini kesen her türden milliyetçiliğe, ayrımcılığa karşı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Yeniden, Yargıtay Başsavcılığınca hazırlanan iddianameye dönersek:

1- STP programı, kendisini var eden nesnellik ve bu nesnel zemin üzerinde oluşan kollektif bir iradenin ürünüdür. Nesnelliğe uygunluğunun ve kendisini var eden kollektif iradenin dışında hiçbir onay beklemeksizin oluşturulmuştur. Yeniden düzenlenmesi ya da değiştirilmesi de dünyada ve Türkiye’de farklılaşabilecek muhtemel yeni nesnel koşullara ve kendisini var eden kollektif iradeye bağlıdır. Başkalarının beğenisine sunulmak üzere siyaset pazarına sunulmuş bir meta değildir. Bu tür bir netliğin, bize toplumsal yasaların ve doğal hukukun sağladığı bir hak olduğuna inanıyoruz.

2- İddianamede:

  1. a) “Sh. 7’de III. Dava Konusu Parti Programı” bölümünde STP programından mealen yapılan bir alıntı üzerinde durmamız gerekiyor. Birincisi, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar STP programının bu bölümünü çok dikkatsizce okumuşlar ve ne söylenmek istendiğini doğru algılayamamışlardır. Programda, içinde bulunduğumuz yüzyılın “emperyalizm ve sosyalist devrimler çağı” “kapitalizmden sosyalizme geçiş çağı” olarak nitelendiği doğrudur. Bu, 21. yüzyıl için de geçerlidir. Ek olarak, uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşeni olarak Sosyalist ülkelerdeki kuruluş süreçleri, Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli sınıf mücadeleleri, Ulusal kurtuluş hareketleri ve bağımsızlıkçı devrimler olduğu belirtilmektedir.

Ancak, daha sonraki bölümlerde 1980’lerin ikinci yarısından sonra dünyanın siyasal coğrafyasında yaşanan köklü değişimlerin ardından önceleri geçerli olan “uluslararası devrim sürecinin üçlü bileşenleri” ile ilgili tesbitin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Daha sonraki sayfalarda da, sosyalist ülkelerin dağılma sürecine girmesinden sonra bu üçlü bileşenden belirleyici olarak sadece “Kapitalist ülkelerde süren işçi sınıfı merkezli, sınıf mücadeleleri” ayağının bugün varlığını sürdürdüğü belirtilmiştir. 21. yüzyıla girerken siyasî mücadelemize projeksiyon tutan bu tesbiti algılamayan aday üyelerimizi (ki hiç olmadı) yeniden eğitime tabi tutmak gibi bir siyasî titizliğe sahibiz. Ancak, iddianameyi hazırlayan/hazırlayanların aynı titizlikle programı incelemediklerini görmekteyiz.

İkinci olarak, iddianamede 7. sayfaya kadar olan bölümde sözü edilen kanun maddeleri ile bu alıntının uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu alıntının oraya bir aksesuar olarak yerleştirilmediğini düşünürsek, bu alıntı, özel bir amaç taşımaktadır. Kısacası bu alıntının iddianameye alınması, sosyalizme tahammülsüzlüğü ifade etmektedir. Amaç, bu tahammülsüzlüğü mahkeme heyetiyle paylaşmaktır. Bir anlamda heyeti müteyakkız hale getirip etkileme amacına matuftur. Oysaki böyle bir göstermeye hiç ihtiyaç yoktur. STP, adında sosyalist sözcüğü ile, programına sindirdiği bilimsel sosyalist ilkeler ile siyasî partiler platformunda kendini hiç gizlemeden sosyalist bir işçi sınıfı partisi olduğunu deklare etmektedir. O yüzden bu tür bir gösterme yersizdir.

  1. b) İddianamede 8. sayfada “ulusal kurtuluş mücadeleleri” başlığı altında “Ortadoğu başlığı altında” bölümlerinde programımızdan yapılan alıntılarla STP programının bütünü arasında bağ kurulduğunda bir uyum vardır. STP programında “…çağımıza damga vuran dinamikler emperyalist-kapitalist sömürü ve sosyalist devrim mücadeleleridir.” (STP Programı, sh. 3) denilmektedir. İddianamede alıntı yapılan her iki bölümde de dünyanın herhangi bir coğrafyasında emperyalizme karşı konumlanmış bir ulusal direnişin (ki bu Kürt ya da Filistin direnişi olabilir) dikkate alınması gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca, bu tür anti-emperyalist ulusal direnişlerin, çevre ülkelerdeki anti-kapitalist işçi hareketlerinin yükselmesiyle sosyalizme yakınlaşabilecekleri tesbiti yapılmaktadır. Esas olarak insanlığı sosyalist bir toplum projesine ulaştırmayı hedeflediğini açıkça belirten bir siyasî partinin bu tür tesbitleri yapması kadar doğal bir şey düşünemiyoruz.

İddianamenin 10. sayfasında: “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifade edilerek, özellikle yaşayan bir “Kürt ulusunun varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildikten sonra; …” denilmektedir. Ayrıca, bu değerlendirmenin davalı parti programının incelenmesinden sonra yapıldığı belirtilmektedir. Var olan realiteyi bir kıyıya bırakırsak:

1- “Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu ve Kürt Ulusunun bu topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği” ifadesi programımızın hiç bir bölümünde yer almamaktadır. İddianameyi hazırlayan/hazırlayanlar kendi engin yorum yetenekleriyle bu sonuca varmışlar, ya da son yıllarda siyasî gündeme yerleşen Kürt realitesi onları bu tür bir yoruma götürmüştür. Ancak, hukukta kesin ve yazılı belgeler, kanıtlar ortadayken bunları aşan ya da tahrif eden kanaate itibar edilmez.

2- Aynı paragrafın ikinci bölümünde, STP programında, özellikle yaşayan bir “Kürt Ulusunun ” varlığı açık ve seçik bir biçimde kabul edildiği belirtilmektedir. Bu tür bir cümleyi bugün bir siyasi partinin kapatılma gerekçesi olarak Başbakan dahil Türkiye’de yaşayan kimin önüne götürürseniz götürün, sunduktan sonra bu suçlamayı yapanın hangi gezegende yaşadığı sorusuyla karşılaşılır. Çünkü:

  1. a) Hem STP’den hem de iddianameyi hazırlayan/hazırlayanlardan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde ve dışında bir Kürt ulusu vardır.
  2. b) Kürtlerin, kendilerini ifade ettikleri ve Türkçe’nin bağlı olduğu Ural-Altay dil grubunun dışındaki bir dil grubuna bağlı olan bağımsız bir dilleri ve bugüne taşıdıkları, ama yeterince geliştirme fırsatı verilmediği için eksikli kalan bir kültürleri vardır.
  3. c) Kürt ulusunun varlığı, Osmanlı İmparatorluğu döneminden bu yana açık-seçik ifade edilmiştir. I. ve II. meşrutiyet’te Kürdistan milletvekilleri vardır ve Kürt diye anılır. Bu anılma günümüze kadar gelmiştir.
  4. d) Son yıllarda başta eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal olmak üzere burjuvazinin diğer siyasî temsilcileri ve bir kısım akademisyenler “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken, yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık seçik bir biçimde kabul etmişlerdir.
  5. e) Kuzey Irak’ta kurulan Kürt Federe Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti açık ve seçik diplomatik ilişkiye girerek yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik kabul etmiştir.
  6. f) Kürt Federe Devleti adına politik bir misyonla ülkemize gelen Celal Talabani ve Mesut Barzani ile gerek Cumhurbaşkanı gerekse Başbakan görüşmüş ve bu görüşmelerde her ikisi de Kürtçe bilmedikleri için muhtemelen tercüman aracılığı ile anlaşmışlardır. Bu da açık ve seçik bir kabuldür.

8- 31.03.1993 Show TV, akşam haberlerinde SHP’nin amblemindeki altı oka yüklediği anlamları yeniden düzenlediği belirtiliyor ve bir ok’un Kürt kimliğinin tanınması anlamına geldiği bildiriliyor. Ayrıca Kürt diline serbesti tanınması, Kürt Enstitüsü’nün kurulması ilke olarak kabul ediliyor. Bu yaşayan bir Kürt ulusunun varlığının açık ve seçik kabulu değil de nedir’

9- Jandarma Genel Komutanı Aydın İlter, Kuzey Irak’a giderek Kürt lideri Barzani ile muhtemelen tercüman aracılığı ile resmî görüşme yapmıştır.

  1. h) Özellikle, 17 Mart 1993’ten bu yana Türkiye’de yetkili yetkisiz herkes Kürt ulusunun varlığından açık ve seçik söz etmektedir.

ı) Abdullah Öcalan’ın KSP Başkanı Kemal Burkay’la ortak bir zeminde anlaşmasından sonra İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in memnuniyetini belirterek “Sayın Burkay” nitelemesi kişisel bir nezaket değil, mevcut burjuva hükümetine tercih edilebilir görülen bir Kürt örgütlenmesini açık ve seçik kabulden başka bir şey değildir.

  1. i) Aynı anlaşma için Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’in “çok önemli bir gelişme” demesi açık ve seçik bir kabuldur.
  2. j) Önümüzdeki günlerde Abdullah Öcalan’la Türkiye Cumhuriyeti yetkililerinin dolaylı da olsa anlaşmaya oturmaları varsayımı gerçekleşirse bu da Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul anlamındadır.
  3. k) TV’de ve gazetesinde burjuvazinin temsilcisi M.Ali Birand, yine aynı nitelikli köşe yazarları Cengiz Çandar, Mehmet Altan v.b.nin Kürt realitesi hakkında yaptıkları ve yazdıkları da açık ve seçik bir kabuldür.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama gereksiz.

Yukarıdaki örneklerdeki yaşayan bir “Kürt ulusunun” varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul edenlerin hepsine kabul diyen devlet, STP Kürt ulusunun varlığını kabul etti diye neden ayağa kalkıyor’ Tek açıklaması olabilir: STP’ye sosyalist bir işçi sınıfı partisi olarak tahammül edilemediği için…

Eğer, STP hakkında “yaşayan” bir “Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik bir biçimde kabul ettiği için” kapatılma davası açılırsa, şu veya bu biçimde benzer kabulle olaya bakan yukarıda adı geçen-geçmeyen Cumhurbaşkanı dahil tüm kişi ve kuruluşlar hakkında dava açılmasını talep ediyoruz, suç duyurusunda bulunuyoruz.

3- İddianamenin 10. ve 11. sayfasında STP Programından alıntılar yapılarak ve bu alıntılara yorumlar eklenerek STP suçlanıyor. Şöyle ki:

(STP Programı, Sh. 27 V-Ulusal Sorun)

“1- Ulusal ve etnik köken hiç bir biçimde bir ayrıcalık ya da dışlanma-ezilme nedeni olamaz.

2-Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukları kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmaz…

3-a) Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.

  1. c) STP, sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

“Şeklinde görüşlerin programda benimsendiği anlaşılmaktadır.

Siyasal bir partinin Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin toprakları üzerinde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul edip, Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlayacağını ileri sürerek, bu azınlıklara ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı tanımak istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması anlamını taşır. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur.” (İddianame, Sh. 10 ve 11) denilmekte.

1- STP programı Sh. 27 V- Ulusal Sorun madde 1’in iddianameye neden konduğu anlaşılamamıştır. Bu madde buraya STP programının insani amaçlara dönük yüzünü öne çıkarmak ve programı övmek için konduysa bu zaten programın sahipleri tarafından yapılmaktadır. Yok, eğer suç dosyasını kabartmak için konduysa, insanlığı, ulusal ve etnik köken ayrımını gütmeden eşitleyen ve eşitlediği için yücelten bir cümlede suç aramak ciddi bir tehlikedir. Ayrıca, cümlenin bütünde ulusal ve etnik kökenin dışlanma ezilme nedeni olamayacağı gibi yine ciddi bir insani değer savunulmaktadır. Türkiye’de 1960’lı yıllarda zencilerin ABD’nin bazı eyaletlerinde ayrı ırktan olduğu için beyazlarla aynı okula, otobüse, lokantaya alınmamalarına kısaca, rengi, ırkı farklı olduğu için dışlanmalarına, ezilmelerine tepki göstermedik mi’ 1960’lardaki bu kamu vicdanı 1993’lerde suç dosyasına mı sokulmak isteniyor’ Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin ırksal, ulusal ve etnik olarak hiç bir bağının olmadığı, sadece aynı dinden olduğu ve tarihte ortak bir geçmişi olduğu için Saray-Bosna’daki müslümanlara “insani saiklerle” sahip çıkışını nasıl açılayabiliriz’ İnsani değerlerde çifte standart olmaz. STP bu cümledeki yargıyı tüm insanlığın belleğine, vicdanına kazımak için yılmadan mücadele edecektir. Bu sosyalizmin insana verdiği değerin ifadesidir. İnsanlığı ırksal mülahazalarla birbirine düşünmek, ırklara üstünlük ya da düşüklük atfetmek ve ırksal farklılığı dışlanma-ezilme nedeni saymak rasyonel sosyalizmin, kısacası faşizmin anlayışıdır. STP de faşist ideolojiye, insanı aşağılayan ırkçı uygulamalara karşıdır. Ayrıca, fazişme, ırkçılığa karşı olmak insan olma onurunun gereğidir.

Yine iddianamenin bu bölümünde Türk ve Kürt halkları adı altında iki ayrı ulusun varlığını açıkça kabul ettiğimiz gibi bir de Türkçe’den başka dil konuşan azınlıkların bulunduğunu, bunların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmeleri ve zenginleştirmeleri olanağı sağlanacağını belirttiğimizden söz ediliyor. Savunmanın daha önceki bölümünde Kürt ulusunun varlığı konusunda STP’nin açık ve seçik kabulünden söz etmiştik. Bu kabule benzer yaklaşımlardan örnek vermiştik. Eğer bir ulusun varlığı konusunda kabülünüz varsa doğal olarak ulusun belirleyici özelliklerinden olan dil ve kültürünü de kabul etmek zorundasınızdır. Ayrıca, bu olgu size rağmen vardır ve kabulü bir zorunluluktur. Eğer, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde ya da komşu ülkelerde yaşayan milyorlarca insan Türkçe’nin dışında ayrı bir dil, Kütçe, konuşuyorsa, bu STP programında bu hüküm bulunduğu için değildir. Kürtçe, onların anadili olduğu içindir. Bir ulusun, bir halkın anadilini yasaklamak, gelişmesine, zenginleşmesine engel olmak bir insanlık suçudur. Bu insanlık ayıbının ortadan kaldırılması; Kürt halkının dilini ve kültürünü geliştirmesine, zenginleştirmesine uygun zeminin yaratılması ve olanak sağlanması da esas olarak işçi sınıfı sosyalistlerinin görevidir.

Yine programımızda yer alan “Ulusların ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” ifadesi iddianameye çarpıtılarak “…bu azınlıklara, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı…” diye geçirilmiştir. STP dünyanın hiç bir bölgesinde Türkiye dahil bir ulusun diğer bir ulusu zorla, baskıyla, asimile ederek ulusal kimliğini yok etmesine izin vermez. Bilimsel sosyalizm bireylerin ve toplumların özgür iradesine saygı duyar ve bireylerin ve toplumların kendi kimliklerini geliştirmelerine uygun ortam hazırlar. Her ulusun kendi geleceğini özgür iradesiyle belirlemesi kadar doğal bir hakkın kullanılmasının engellenmesine karşı çıkar.

İddianamede (Sh. 11): “Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenerek, bu amaçla propaganda çalışmalarının yapılacağının belirtilmesi, ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemenin parti tarafından desteklendiğini gösteren ayrı bir olgudur” denilmekte. Bu cümledeki iki yargı arasındaki bağı kurmak mümkün değil. STP hem Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor, hem de bunu yaparak ulusal yapıdaki bütünlüğü bozucu düzenlemeyi destekliyor. İşte anlaşılması güç olan bu. Hem birlik hedeflemek hem de bütünlüğü bozmak. İnanılacak şey değil ama, bu cümle buraya bölücülük suçlamasına hedef olan STP’yi savunmak amacıyla gizli bir el tarafından konmuş sanki. Bu konuda söyleyecek fazla sözümüz yok. Evet STP Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefliyor.

Özet olarak toparlarsak, STP, bilimsel sosyalist teoriyi kendi çalışmalarının tümünde kılavuz edinen bir işçi sınıfı partisidir.

STP, bilimsel sosyalizmin ilkeleri doğrultusunda ulusal ve etnik kökene hiç bir ayrıcalık tanımadığı gibi bunun dışlanma ve ezilme nedeni olmasına fırsat vermez. Ezen ve ezilen ulus kavramlarının yeryüzünden kalkması için mücadele eder. STP, Kürt Ulusunun varlığını koruyup geliştirebilmeleri olanağını sağlar. Dillerin gelişmesi ve zenginleşmesi için hiç bir dile ayrıcalık tanınmasına fırsat vermez.

STP, ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar. Ayrılma hakkının insanın insanı sömürmesine yol açacağı durumlarda bu sürenin önüne geçer.

STP, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler, bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.

Gücünü, bilimsel sosyalist teoriden alan STP, nihaî olarak sınıfsız, sömürüsüz, insanların dil, din, ırk, renk, cins ayrımı gözetmeksizin barış içinde bir arada yaşadığı bir insanlığın yaratılmasını amaçlar.

STP, ülkemizin ve genel olarak insanlığın geleceğe, sosyalizme taşınması için var olan bir mücadele aracıdır ve programda çizilen çerçeveden taviz vermeden mücadelesine devam etme kararlılığındadır.

STP’yi ve STP programını var eden, dünyamızda ve ülkemizdeki nesnellikler ve ön kabullerle bir araya gelmiş bir kollektif iradedir. STP’nin ve STP programının varlığı yine yukarıda belirtilen koşullar ve irade ile sorgulanabilir. Bu sürece dışarıdan yapılacak bir başka iradi müdahale toplumsal gelişmenin doğal akışının önüne set çekme niyeti anlamını taşır ki bu da mümkün değildir. Hele hele insanların siyasal bilincine kazınmış ilkelerin programındaki mücadele azminin engellenmesi hiç mi hiç mümkün değildir.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 16.6.1993 günlü ve SP.43 HZ. 1993/16 sayılı Esas Hakkındaki görüşünde iddianamedeki görüşler yer almakta, ayrıca ayne şöyle denilmektedir :

” 1) Davanın yasal prosedüre uygun olarak açılmadığı iddiası;

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi, siyasî partilerin teşkilatlanmalarına ilişkin ikinci kısmın, kuruluş ile ilgili birinci bölümünde yer aldığı ve “Cumhuriyet Başsavcılığının partilerin kuruluşunu denetlemesi” başlığını taşıdığı görülmektedir. Bu madde hükmü uyarınca, Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve Yasa hükümlerine uygunluğunu ve belgelerin tamam olup olmadığını, kuruluşlarını takiben öncelikle ve ivedilikle inceler. Tesbit ettiği eksikliklerin giderilmesini, lüzum göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazıyla ister. İstenen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi ya da eksikliğin öngörülen sürede giderilmemesi halinde, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümler uygulanır. Bu hükümle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması hali ile verilmesi gerekli bilgi ve belgelerde eksiklik tesbit edilmesi veya gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmemesi hali bir birinden ayırt edilmiş ve herbiri farklı hukukî sonuçlara bağlanmıştır. Bu düzenlemeye göre Cumhuriyet Başsavcılığı’nca tesbit edilen eksikliklerin giderilmesi, lüzumlu görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi yazıyla istenmedikçe bu nedenle siyasî partilerin kapatılması davası açılmayacak, ancak partilerin tüzük ve programları ile kurucuların hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabilecektir. Yazılı istemde bulunma koşulunun, tüzük ve programlarının tamamen veya kısmen Siyasî Partiler Yasasının dördüncü kısmındaki yasaklamalara aykırı olması halinde de gerekliliği kabul edilecek olursa, bu koşul yerine getirilmeden Siyasî Partiler Yasası’nın 100. ve 101. maddelerindeki nedenlerle doğrudan kapatma davası açılması olanaksız hale gelir ki, böyle bir sonuç, Siyasî Partiler Yasası’nın kabul ettiği esaslara uygun düşmez.

Bu açıklama karşısında, Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca davalı parti hakkında açılmış olan dava, Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmında yer alan 78. maddenin (a) bendi, 81. maddenin (a) ve (b) bendlerine dayanmakta ve anılan Yasa’nın 101/a maddesi gereğince kapatılması istenmekte olduğundan, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesindeki prosedüre uygun şekilde uyarı yapılmadan Cumhuriyet Başsavcılığı’mızca dava açıldığı yolundaki davalı partinin savunması yerinde değildir.

2) Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği;

Anayasa Mahkemesi’nin çalışma ve yargılama yöntemi, Anayasa’da ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 Sayılı Yasa’da düzenlenmiştir. Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural 2949 Sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Yasa’nın 33. maddesinde kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında da bu hükümlere paralel olarak siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasası’nın uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir. Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapabileceği, Anayasa’nın 149/son maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.

3) Siyasî Partiler Yasası’nın bir kısım maddelerinin, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası; Anayasa’nın geçici 15. maddesinde; 12.9.1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığının iddia edilemiyeceği belirtilerek, yetkili organ tarafından kaldırılmadıkça veya değiştirilmedikçe, bu dönem içinde çıkarılan yasalar, yasa hükmündeki kararnameler ile 2324 Sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların, Anayasa’ya aykırılığı iddiası önlenmek istenmiştir.

Bir kısım maddelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu ileri sürülen 22.4.1983 gün ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası da, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşmasına kadar geçen süre içinde kabul edilmekle, Anayasa’nın geçici 15/son maddesi kapsamı içinde kalmakta ve onun korumasından yararlanmaktadır. Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a), 81. maddesinin (a) ve (b) bentleri ile 101. maddesinin (a) bendinin, Anayasa’ya aykırı olduğu şeklindeki görüşe iştirak edilmemiştir.

4) Anayasa’nın, geçici 15. maddesinin aşılması gerektiği, başlangıç kısmı ile geçici 15. maddesinin ve bir kısım maddelerinin birbiriyle çeliştiği yolundaki iddiası;

Yasa kuralları arasındaki çelişkiden söz edebilmek için, öncelikle aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasal düzenlemelerin bulunması gerekir. Ön savunmada birbiriyle çeliştiği ileri sürülen, Anayasa’nın başlangıç kısmı, geçici 15. maddesi ve belirtilen diğer maddeler, Anayasa’nın bütünlüğü içinde yer alan, ulusal devlet niteliğinin korunması amacını güden, her biri farklı düzenlemeleri içeren ve ulusal iradenin onayından geçen, uyulması zorunlu yasa kuralları olup, bu kuralların birbiriyle çeliştiği ve aşılması gerektiğine ilişkin düşünce yerinde görülmemiştir.

Kapatma Sebepleri ve Değerlendirme

A- Kapatma sebepleri;

Siyasî partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde düzenlenmiştir. 68. maddenin dördüncü fıkrasında; siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamıyacağı, kuralı getirilmiş, 69. maddenin birinci fıkrasında ise siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların ise temelli kapatılacağı kabul edilmiştir.

Siyasî partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da düzenlenmesi, tüzük ve programları ile faaliyetlerinin Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun özel biçimde denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak; siyasi partilerin baskı ve engellerden uzak kalmasını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu alanı düzenleyen anayasa ve yasalarla sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırma devlet niteliğinin korunması, varlığını devam ettirmesi gereğinin doğal sonucu ve uluslararası hukuk düzeninin tanıdığı temel bir haktır.

Anayasa’da öngörülen bu ilke ve esaslardan hareketle düzenlenen Siyasî Partiler Yasası’nda, partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyulması kaçınılmaz olan hususlar ve uygulamasının sonuçları sırası ile yasanın dördüncü kısmında siyasî partilerle ilgili yasaklar ve beşinci kısmında siyasî partilerin kapatılması başlıkları adı altında belirlenmiştir.

Dava konularıyla sınırlı kalmak üzere, anılan yasanın 78. maddesinde;

“Siyasî partiler:

a- Türkiye Devletinin ……..Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline……..dair hükümlerini…….değiştirmek;

……..dil, ırk…..ayrımı yaratmak,

Amacını güdemezler, bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

…….” hükmü yeralmıştır.

Maddenin bu bendi, Anayasanın başlangıç kısmı ile devletin temel niteliklerini belirleyen ve bunları koruma altına alan hükümleri içermektedir.

Anayasanın, başlangıç kısmında yer alan “Türk varlığının devleti ve ulusuyla bölünmezliği” esasından 2. maddede dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddenin birinci fıkrasında ise “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” ifadesi ile bu esas tekrarlanmış, 14. maddenin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla kullanılamayacakları kabul edilerek, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Devletin kendisine yönelebilecek tehditlere karşı varlığını koruma endişesinin siyasal/hukuksal bir ifadesi niteliğindeki, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesi, Anayasanın 4. maddesinde bu ilkeyi içeren 2 ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif bile edilemeyeceği kuralı getirilerek, devlet varlığının korunması amaçlanmıştır.

Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü, onun dışa karşı bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün sağlanması ve korunması demektir. Ulusuyla bölünmezliği ise, herhangi bir azınlığın meydana gelmesinin önlenmesi, bölgecilik ve ırkçılığın yasaklanması anlamını taşır. Bu ilkelerden birine aykırı davranılması diğerinin de ihlali sonucunu doğurur.

Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesi üzerinde durulması gereken diğer bir konu da, Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde yer alan Atatürk milliyetçiliği düşüncesidir. Başlangıç kısmında, Anayasanın, “hiçbir düşünce ve mülahazanın…..Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları karşısında koruma göremiyeceği…..” fikir, inanç ve kararıyla anlaşılması gerektiği ifade edilmiştir. 2. maddenin gerekçesinde, Atatürk milliyetçiliği, bütün fertlerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde yaşamaları şeklinde tanımlanmıştır. Gerçekçi, çağdaş ve modern milliyetçilik anlayışı olan Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez. Özünde kültür milliyetçiliği vardır. Bu nedenle kökenlerine bakılmaksızın bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp bütünleştirir.

Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiştir. Atatürk milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Anayasa, başlangıç kısmı ve 2. maddesinde ona yer vermek suretiyle dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katmıştır.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü ilkesi konusundaki düzenlemenin yaptırımını oluşturmak üzere, Anayasanın 4. maddesiyle bu ilkeyi belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemiyeceği hükmü getirilmiş, siyasî partiler yönünden de 68. madde ile, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partinin kapatılacağı kabul edilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesinin korunma­ sına yönelik bir başka güvence de Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesini (a) ve (b) bentlerinde düzenlenmiştir.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilere Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır.

Ülkemizde, Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasıyla kabul edilenler dışında bir azınlık yoktur.

Devletlerde dil, din, ırk, mezhep bakımlarından farklı toplulukların bulunması hem doğal ve hem de bir olgudur. Ancak, bu topluluklardan her birine azınlık hakkı tanınması, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine ters düşer. Hele böylesi topluluklar, tarihimizde olduğu gibi ortak geçmişten gelen tarihsel ve kültürel bütünlük anlayışı içinde, etnik köken ayırımı yapmaksızın, tek bir ulusa mensup olma şuur ve iradesiyle ulusal sınırlar içinde “Türk ulusunu” oluşturup, Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlarsa, bu topluluklara böyle bir statünün tanınmasına gerekte kalmaz. Bu bakımdan Türk ulusu, halklardan değil ortak geçmişin oluşturduğu toplumsal uzlaşmanın yarattığı tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk ulusundan sayılmanın tek şartının “vatandaşlık bağı” olduğu ifade edilmiştir. Böylece vatandaşlık bağı dışında kalan din, dil, ırk v.s. gibi farklılıklar nazara alınmamış, Türk ulusunun, bu anlamda vatandaş sayılanların oluşturduğu, bir bütünlüğü ifade ettiği kabul edilmiştir. Bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilmektedir. Bu nedenle herhangi bir azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek mümkün değildir.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Burada öncelikle belirtilmesi gereken husus, ulusu oluşturan yurttaşlar arasındaki etnik ayrımla­ rın, farklı dil ve kültürlerin yasaklanması değil, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Nitekim, yüzyıllardır birlikte yaşayan, ortak geçmişe, tarihe, geleneklere ve değer yargılarına sahip, çeşitli etnik kökenden gelen yurttaşların özel yaşantılarında, kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamalarını önleyen hiçbir yasa ve toplumsal engel bulunmamaktadır.

Şu halde, bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulusal bütünlüğün bozulması ile sonuçlanabilecek kopmalara, bölünmelere ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açar. Siyasî partiler yönünden böyle bir amacın güdülmek istenmesi, Anayasanın, başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerinde yer alan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne aykırı düşer.

B- Değerlendirme:

Davalı Sosyalist Türkiye Partisi programında; “Ulusal kurtuluş hareketleri bağlamında bu gün dünyamızdaki en önemli dinamiklerden birini oluşturan Kürt ulusal hareketi de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Önderliğinin devrimci çizgideki ısrarı, bu harekete, diğer ulusal kurtuluş hareketleri arasında özel bir yer kazandırmaktadır. Söz konusu ısrarın ABD’nin başını çektiği emperyalist ağırlığa rağmen sürdürebilmesi durumunda, Kürt ulusal hareketinin, kendi sınırlarını aşan yeni devrimci dinamikler yaratması söz konusu olabilecektir.”

“Bu koşullarda bölgede emperyalizme karşı emekçi halklar arasında dayanışmanın örülmesinin yanısıra, ulusal kurtuluş hareketlerinin proleter ve sosyalist kanallara yöneltilmesi de bir görev olarak öne çıkmaktadır. Bu sonuncusu kuşkusuz her ulusal hareketin kendi iç sorunu olarak görülmelidir. Ancak, bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proletaryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük düzeyi ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır. Örneğin, anti-kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran v.b. ülkelerde yükselişe geçmeleri, Fİlistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacaktır.”

“Balkanlar ve Ortadoğu arasında köprü konumunda olan Türkiye, aynı zamanda, dengesizlik ve istikrarsızlık üreten çeşitli dinamiklerin kesişim noktasında yer almaktadır. Kaygan bir zeminde de olsa, bölgenin en soldaki ulusal kavgası Kürt hareketinin içerisinden çıkmıştır.”

“Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirebilme olanağı sağlanır. Dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiçbir dile ayrıcalık tanınmaz.”

“Ulusların, ayrılma dahil, kendi geleceklerini belirleme hakkı yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınır.”

“STP. Sosyalist kuruluş sürecinde Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini hedefler. Bu amaçla propaganda çalışmaları yapar.”

şeklindeki görüşler yer almaktadır.

Davalı parti programında yer alan bu alıntılar, programın bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve partinin siyasal anlayışı doğrultusunda bu mücadelelerin desteklenmesi gerektiği, ulusal kurtuluş mücadeleleri için Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek, ülkemizde başta Kürt ulusu olmak üzere ulusların bulunduğu, bunların dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirmelerinde, ayrılma dahil kendi geleceklerini belirlemede, her türlü olanağın sağlanarak yasalar ve toplumsal araçlarla güvenceye alınacağı, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğini temin için propaganda çalışmaları yapılacağı, ifade edilmek istenmektedir.

Davalı parti programında ilk bakışta dikkati çeken husus, ulusal sınırlarımız içinde, Kürt ulusunun kurtuluş mücadelesi verdiğinin ve Türk ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt ulusu ve diğer etnik toplulukların mevcut olduğunun belirtilmesidir. Kürt ulusu ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirme olanağının sağlanmak, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliğinin hedeflenmek istenmesi, ulusal sınırlarımız içinde bir Kürt ulusunun mevcut olduğunun kabulü ve onun ulus olarak tanınmak istenmesinden başka şekilde yorumlanamaz. Bunlarla anlatılmak istenen, Türk ulusu bütünlüğü dışında Türk ve Kürt ulusu adı altında iki ayrı ulusun, ulusal sınırlarımız içinde mevcut olduğu ve partinin bu iki ulusun gönüllü birliğini devam ettirmelerinden yana olduğudur. Parti programında böyle bir görüşün yer alması, Anayasanın, başlangıç kısmı, 2. ve 3. maddeleri ile Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin (a) bendinde belirtilen “ülkü ve ulus bütünlüğü” temel hükmünü ihlal edici bulunmuştur.

Programda, Kürt ulusu ve etnik topluluklardan söz edilerek, kendi dil ve kültürel yapılarının korunacağına, geliştirileceğine, uluslara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme hakkı tanınacağına, Türk ve Kürt halklarının gönüllü birliği hedeflenerek, propaganda çalışmaları yapılacağına işaret edilmektedir. İşaret edilen bu sözlerle, Türkiye Cumhuriyetinde bir takım ulusal azınlıkların varlığı dile getirilmekte, onlara ayrılma dahil kendi geleceklerini belirleme, başka deyişle örgütlenme hakkı tanınacağı ifade edilmektedir. Ülkemizde, Lozan antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında, ulusal yada dinsel nitelikte azınlık bulunmadığına göre, programda Kürt ulusu ve bu gibi ulusların varlığı ileri sürülerek onlara örgütlenme hakkının tanınmasından sözedilmesi, Türkiye Devleti ülkesinde, Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (a) bendinde yasaklanan “azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek” demektir.

Son olarak; programdaki, Kürt ulusunun ve bütün etnik toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup geliştirilebilme olanağının sağlanacağı, dillerin geliştirilmeleri, zenginleştirilmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınmayacağı, biçimindeki hüküm de ulusal azınlıkların varlığı kabul edildiği gibi, bunların kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için tüm olanaklardan yararlanabilecekleri öngörülmektedir. Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek demektir. Böylece, Türk dili veya kültürü dışındaki dil veya kültürleri korumak, geliştirmek yoluyla bir kısım yurttaşlarda ulus bütünlüğünden ayrı olarak belirli bir azınlığa mensup oldukları ve kendi dil ve kültürlerini geliştirebilmeleri için azınlık hakların­ dan yararlanmaları gerektiği biçimindeki bir düşünce ve inanç yaratılmak istenmektedir. Böyle bir davranış ise Siyasî Partiler Yasasının 81. maddesinin (b) bendinde belirtilen yasaklamaya aykırı olur.

Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerçekleri ile birlikte açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Türkiye Partisinin;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, 3, 4, ve 68. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 78. maddesinin, (a) ve 81. maddesinin, (a) ve (b) bentlerine aykırı olarak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan düşüncelere prog­ ramında yer verdiği sonucuna varıldığından, davalı siyasî partinin savunmalarının reddiyle, 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasasının 101/a maddesi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”

IV- SÖZLÜ AÇIKLAMA

20.7.1993 günü yapılan sözlü açıklamada Sosyalist Türkiye Partisi’nin Avukatı Aydın AYANOĞLU dinlenmiştir. Anlatımları ve soruların yanıtları aynen şöyledir:

“Bizim burada duruşma hakkının kullanılmasını istememiz davaya bakış açımızdan doğmaktadır. Dar yorum yapılmaması, Anayasal güvence altına alınmış siyasî partilerin bir dernekler prosedüründen daha kolay bir şekilde kapatılmasını önlemeye yönelikti. Ön savunmada usul açısından ilettiğimiz noktalar. Bunun dışında, bu davada şöyle bir çelişki var: Bilmiyorum bu nasıl çözülecek. Gerek 2820 sayılı Yasa gerekse Anayasa’da Anayasa Mahkemesi’nde siyasî partilerin kapatılması duruşmasız olarak, yani bildiğimiz üzere dosya üzerinden yapılan bir incelemedir ve “Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu uygulanır” denmektedir. Oysa, bize esas hakkında mütalaa geldikten kısa bir süre sonra Anayasa Mahkemesi’nin kararı gelmektedir ve Anayasa Mahkemesi’nin kararında da sözlü açıklamada bulunacak temsilcilerimizin dinleneceği gün 20 Temmuz olarak belirtilmektedir; 30 Temmuz ise esas hakkında mütalaya cevap süresi olarak bildirilmektedir ve bize ilgili karardan önce de esas hakkında mütalaa gelmektedir.

Şimdi, parti temsilcilerinin dinlenilmesi, olaya ilişkin, davaya ilişkin bilgilerin toplanması, karanlık kalan noktaların aydınlanmasına, yani delil toplanmasına ilişkindir. Bildiğimiz gibi, esas hakkında mütalaa da delillerin ikamesinin son bulduğu bir safhaya tekabül eder her ne kadar mahkemeyi bağlamasa da. Bu tekabül ettiği safha da artık son karar aşamasına gidilen, delillerin değerlendirildiği bir safhadır. Bu safhadan girildiğini belirten, bizim için bu davada belirtilen özellik esas hakkında mütalaanın tarafımıza tebliğidir, fakat tebliğinden sonra bizim daha önce ilettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma isteğimiz karar altına alınmıştır, fakat ona verilen süre bizim esas hakkında mütalaaya vereceğimiz son savunmamızdan öncesine gelmiştir. –

Burada bizim için savunmamızı engelleyen noktaları sıralamak istiyorum. Bu bizim davaya bakışımız davada bulduğumuz bir nokta bunun savunmayı engellediği nokta ise şu: Yargıtayın esas hakkında mütalasında yeni iddialar vardı. Gerçi ön savunma sırasında gelen, savcılığın bize gelen iddianamesinde pek bir değişiklik olmamasına rağmen bizim ön savunmaya cevap olarak Lozan ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması dışında Türkiye’de ulusal azınlıkların tanınmadığına ilişkin bir açıklama vardı. Şimdi, bu açıklamaya biz, parti temsilcilerimiz cevap verebilirlerdi burada. Bunun ötesinde, bu esas hakkkındaki mütaalada bu nokta bize otomatikman Lozan Konferansının tutanaklarını inceleme talebimizi ortaya çıkaracak. Çünkü, o tutanaklarda ilginç ifadeler de var. Mesela; şeyi soracağız: İsmet İnönü tarafından Türk ve Kürt halkının temsilcisi olarak mı gitti Türk heyeti Lozan’a’ Bunun dışında, Lozan’ın taslaklarında bazı maddeler vardır ulusal azınlıklara ilişkin. Keza, Türkiye’de ilköğretim anlamında eğitim yapan, kendi dilinde eğitim yapan bir Gürcü ulusal azınlığı var mıdır, yok mudur’ Bunu soracaktık mahkemeye. Tüm bunları sorabilme şansımız… Mahkemede incelenmesini isteyecektik. Yine istiyoruz. Lozan Antlaşmasının, Lozan Konferansının tutanaklarının incelenmesini istiyoruz ve gerek Dışişleri gerek İçişleri Bakanlığından, Türkiye’deki ulusal azınlıkların durumuyla ilgili bir açıklamanın davaya katılması gerekmektedir.

Bunların dışında, esas hakkında mütalaanın açıklanmasından sonra bizim parti temsilcilerinin ve davalı vekilinin buraya gelip yapacağı açıklamalar esas hakkında mütalaaya yönelik olacaktır ve bir savunma biçimine dönecektir önceden geldiği için. Bu bir çelişki yaratmaktadır. –

Bizimki şu an sözlü açıklamalara giriştir yaptığımız açıklamalar. Davanın seyrine ilişkin bizim şu an söylediklerimiz. İsterseniz buyurun siz sorularınızı yöneltin ben vekil olarak cevaplandırayım.

Durmak istediğimiz nokta şu: Benim 7 Mayıs tarihli dilekçeme ekli olarak partinin bir yazısı vardı, ön savunma niteliğinde yazısı, ekli yazısı. O yazıda da belirtildiği üzere bu parti sosyalist bir partidir; bilimsel sosyalizmi kılavuz edindiğini ileri süren bir partidir ve sosyalizmin birleştirici olduğunu iddia eden bir partidir ve dikkat edilirse programında iddianameye alınan nokta da odur. Gönüllü birliğini savunduğunu iddia eder programın bir maddesinde. O da belirtilmiştir. Böylesi bir durumda sosyalist bir partinin bölücü, ulusal azınlık yaratıcı, yani iddianamedeki ilgili maddelere göre söylemek istiyorum, bir özelliği yoktur. Bugünkü yapılacak açıklamaların esas ekseni bu idi parti temsilcileri tarafından. Genel eksen bu idi, bunun dışında detaylar. –

Şimdi, burada Kürt realitesi aslında Türkiye Cumhuriyetinin yetkili, yürütme özellikli, yürütmeden yetkili kişilerin ortaya attığı bir kavramdır. Öncelikle basında köşe yazarlarının, Mehmet Ali Birand’la başlayan bir kavram oradan türetilmiştir. Kürt realitesini tanımak aslında bugün Güneydoğu’daki bazı problemlerin kaynağına inme gereksiniminden doğmuştur. Kürt realitesi sosyolojik olarak ayrı bir dili, ayrı bir kültürü olan, kendine özgü bir yaşayış biçimi olan bir kesimi, Güneydoğu’da yaşayan özellikle bir kesimi anlatır. Bunun devlet tarafından tanınmasıdır. Bu konuda hatta şöyle diyebiliriz: 3713 sayılı Kanunun hazırlanışı döneminde tartışıldı bunlar. Kürtçe yayın yapmak, Kürtçe gazete çıkarmak, radyo yayını yapmak; bunlar tartışıldı. O dönemki tartışmalarda Kürt realitesini tanımak kavramı daha da güncelleşti ve kamuoyunu ilgilendirdi uzun bir süre. Buradaki kavram da bu anlamdadır.

Türkiye Cumhuriyetinde Ermeni asıllı vatandaşlar da tanınıyor; Türkiye Cumhuriyetinde Rum asıllı vatandaşlar da tanınıyor. Bu vatandaşlarımız kendi dillerinde eğitim yapıyorlar, yayınları çıkıyor İstanbul’da özellikle. Kendi ibadetlerini yapabiliyorlar ve kendi ulusal azınlık olarak bütün haklarına sahipler. Aynı şeyi, onlardan daha kalabalık olan, onlardan daha, onlar kadar kendi kültürlerini yaratabilmiş, ortak yaşayışını kurabilmiş başka bir kesimin de bunları kullanabilme hakkı olmalıdır. Burada ulusal azınlık yaratma, yani Siyasal Partiler Yasasındaki yasaklardan bir, iki, ben bu kavram, bu adlandırmayı yanlış buluyorum. Ulusal azınlığı bir parti yaratamaz. Ulusal azınlık varsa vardır, sosyolojik gerçektir. –

Şimdi, bu ayrılığı yanlış anlamamak gerekiyor. Bu ayrılık eğer talep edilirse bugün Türkiye’de kendi kültürünü yaşamak isteyen herkese bu hak tanınmalıdır; özü budur. Eğer bir Gürcüsü, Çerkezi, Lazı bunu isterse bu hakkı kullanabilmelidir. Yani, kendi dilini, kendi kültürünü yaşatabilmektir; her şeyini yaşatabilmektir; kendi kaderini de kendisi kararlaştırabilmelidir. Bu da bir gerçektir. Siyasî bir taraf olmak istiyorsa olabilmelidir. Çünkü, Anayasa kişisel hakları güvence altına alan bir yazılı belge olarak en çok hukuk tarihinde öneme sahiptir ve bu anlamda, burada eğer kişisel hakların yanında siyasî haklarını kullanabilmesini de istiyoruz. Dilerlerse, isterlerse kendi kaderlerini de tayin edebilmelidirler.-

Şimdi her parti programı o partinin kendi kurmak istediği, kendi ütopyasını açıklayan bir belgedir, ana belgesidir. Burada da Sosyalist Türkiye Partisi’nin programı, otomatikman Kürt realitesi üzerine, burada savunmada söylediklerimizi, yani demin açıklamaya çalıştığım partinin bu konuda ulusal meseledeki görüşlerini, eğer kendi ütopyasında kuracağı bir Anayasal hukuksal sistemde bunları güvenceye almak ihtiyacı, nasıl bugün içinde bulunduğumuz çağdaş hukuk devletinde kişisel haklar güvence altına alınıyorsa, bir çerçeve belirleniyorsa bunlara, bunların içeriği doldurulmaya çalışılıyorsa, aynı şekilde bunun hukuksal bir kimliğinin de sağlanmasıdır. Yani olaki, Sosyalist Türkiye Partisi’nin kendi iktidar döneminde diyelim, kendi hükümet döneminde diyelim, yapacağı şeyleri açıklayan, işlemleri açıklayan programında, Sosyalist Türkiye Partisi eğer Kürt realitesi veya Türkiye Cumhuriyeti içinde bu tür kendi dili, ortak yaşayışı ve kültürü olan insanların kendi kaderlerini dahi belirleyebilme haklarını kabul ediyorsa, bunun çerçevesini de çizmek zorundadır hukuksal olarak. Bunu aynı zamanda, bugün var olan, iktidarda olan partiler, eğer kendi programlarına bir noktayı almışlarsa, onlar da kendi çerçevelerini çizeceklerdir. Yasakların da çerçevesi çiziliyor. –

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, uluslar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahip çıkar, ifadesi; demin söylemeye çalıştığım olaydır. Yani, bu Türkiye için değildir, bu aslında genel, evrensel bir kural haline gelmiştir. Ne için gelmiştir, sosyalizm için gelmiştir, sosyalist partiler için gelmiştir. Sosyalist partiler bütünleştirici partilerdir, sosyalist partilerde kimi dönem fedaratif yapılar önerilebilir, ama sosyalist partilerin ütopyaları üniter bir devlettir sonuçta.

Sosyalist partiler ancak ulusların mozayiğine önem verir. Bazı değerlerin yaşatılmasına önem verir. Bunlara sahip çıkıp bunları öne atıp, bunları bir ulusu parçalamak için değil, insanın kendini yaratmadaki zenginliğini öne çıkarmak için yapar. Burada bunun, Türkiye veya başka bir ülke için söylenmesinin bir anlamı yok, bunu evrensel…

Sosyolojik gerçek olarak Türkiye’de Kürtler varsa ve bu insanlar dillerini konuşuyorlarsa, bizden başka değişik lehçeleri olan bir dilleri varsa ki çok ilginç bir dava örneği sunacaktım ben, eğer parti temsilcileri de gelseydi; DDKO’nun 1971’deki Diyarbakır’daki süren bir davasında, Kürt dili diye bir dil olmadığı iddia ediliyor mahkemede, iddianamede ve o dönem sanıklar oturup Türk Dil Kurumunun sözlüğünde Türkçe olmayan kelimeleri tarıyorlar; sanırım şu an yanılıyor olabilirim; üç bine yakın Türkçe kelime buluyorlar, diğerleri yabancı kelime. Yani, demek istediğim bu; bu bir zenginliktir Türkçe için aynı zamanda. –

Türkiye içerisinde, Türk ulusundan başka Kürt ulusu vardır, diyor mu Partiniz’ sorusuna karşılık

Şimdi bu, otomatikman, bu deniliyor. sonuçta deniliyor. –

Anayasa Mahkemesi bağlı olduğu mevzuatla, bu mevzuatın içinde karar vermeye çalışıyor. Fakat Anayasa Mahkemesi aynı zamanda içtihadında, kendi içtihadında ve Danıştay da kendi içtihadında gerektiğinde evrensel hukuk ilkelerinin uygulanması gerekir ve yapılan, bağlı olduğu mevzuatla verilen kararlar büyük zararlara yol açıyor. Ön savunmamızın hukuksal özü de buydu.

V- DAVALI SİYASİ PARTİ’NİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin 29.7.1993 günlü son savunmasında aynen şöyle denilmektedir:

“Son Savunmamız :

– Usul Açısından Son-Savunmamız:

1- Davaya ilişkin ön-savunmamızdaki usuli itirazlarımızı tekrarlamakla birlikte, usule dair yeni bazı itirazlarımızı sunmak istiyoruz.

Bu bağlamda, davada uygulanan yargılama prosedüründe hata yapılmıştır. Bu hata savunma hakkını engeller mahiyettedir.

Anayasa Mahkemesinde 2949 sayılı yasa gereği C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri tamamlayıcı kurallar bütünü olarak uygulanmak zorundadır. Başka bir deyişle, duruşmasız da görülse, parti kapatma ile ilgili davalarda Anayasa Mahkemesi C.M.U.Kanununun ilgili maddeleri ile bağlıdır.

Ceza yargılama prosedüründe ise Esas hakkında mütalaa ve sonrasında davalı/sanıktan son savunmasının istendiği safha, yargılamanın delil toplama safhasının bitip, delillerin değerlendirilme ve son karar safhasıdır. 20.7.1993 tarihli sözlü açıklamalarımızı sunma toplantısında da belirttiğimiz gibi davalı parti adına ön-savunma dilekçemizde de talep ettiğimiz sözlü açıklamalarda bulunma talebimizin yüce mahkemece değerlendirilmesinden önce tarafımıza Yargıtay Başsavcılığının esas hakkında mütalaası ile tebliğ edilmiştir. Mütalaa ile birlikte son-savunma için süremizi belirten Anayasa Mahkemesi kararı da ekli yollanmıştır. Sürenin uzatılması için yaptığımız yazılı başvuruya yanıt olarak tarafımıza tebliğ edilen 6.7.1993 ara kararında: sözlü açıklamada bulunmak için Parti Temsilcilerine 20.7.1993 tarihinde sözlü açıklamada bulunma fırsatı tanınmıştır. (5.madde) Yine aynı ara kararının 2. maddesi gereğince de tarafımıza 30.7.1993 tarihine kadar son-savunma süresi verilmiştir. Yüce Mahkeme delillerin değerlendirildiği Yargıtay Başsavcılığı’nın davayı bitirme ve son karara doğru ilerleyen işlemine karşın davalı parti, delil olabilecek sözlü açıklamalarda bulunmak üzere 20.7.1993 tarihinde (Esas hakkında mütaalaya normal yanıt süresinin dolduğu tarihten sonra fakat ek süreden ise 10 gün önce) huzura çağrılmaktadır. Bir an için Yüce mahkemenin eski kararlarında da olduğu gibi “Davayı duruşmalı biçime yaklaştırma” eğiliminde olduğunu varsaysak bile en temel hak, savunma hakkı, savunmanın; çoktan son karara yönelik işlemini yapmış, delilleri tartışma safhasını bitirip kapatılmamızı tekrar talep etmiş, davayı kendi cephesinde bitirmiş iddia makamının mütaalasından sonraya bırakılması yolu ile kısıtlanmıştır. Bu durumda esas hakkında mütalaada ileri sürülen hususları sözlü açıklama sahfasında tartışmak zorunluluğunda kaldık. Ancak mahkemenin tutumu, bizi sadece bilgi vermekle sınırlı tutmak şeklinde tezahür etmiştir. Esas hakkında mütaalanın sözlü açıklama safhasındaki veriler de dikkate alınarak yeniden hazırlanması ve davalı partiye tekrar ek savunma hakkı verilmesi gerekir. 2949 sayılı Yasada belirtilen duruşmasız yargılama ilkesi, ceza yargılama prosedürünün uygulanmaması keyfiyetini doğurmaz.

2- Davayı etkileyecek nitelikte olmamakla birlikte, Türkiyenin “Ulus adına karar veren” yüksek mahkemelerinden biri olan Anayasa Mahkemesinde, çok basit bir merasimin uygulanmaması dikkatimizi çekmiştir. Davalı parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza Esas hakkında mütalaa dahil hiçbir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir. Bu gidişle davanın sonucunu Davalı partiye yapılacak tebligattan öğrenme talihsizliğimiz belirmektedir. Tebligat Kanununun hükümlerine uyularak hukuki bir prosedürün tamamlanmasını, yargılamanın düzeyi açısından talep ederiz.

3- Davanın önemli aşamalarından biri olan sözlü açıklamalarda bulunmak için parti temsilcileri, Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanının üzülerek gazetelerden öğrendiğimiz açıklamalarının aksine 5 kişi değil, 3 kişi olarak mahkeme huzuruna çıkmışlardır. Tutanağa da bu şekilde geçmiştir. Taraf vekili olarak şahsımızı da temsilci olarak kabul ettiğini sanmıyoruz. Şahsımızın davada bulunduğu konum vekalete dayalı temsildir ve yargılama hukukunda kendisine has bir konumu vardır. (Davanın talihsizlik kabul ettiğimiz bu yönüne ilişkin gazete haberlerini Ek 1 dizide sunuyoruz. Sayın Mahkeme Başkanının 22.7.1993 tarihli Sabah Gazetesinde yayımlanan, davalı partinin temsilcilerinin salonu terketmedikleri, onları kendilerinin kovduğu yollu açıklamaları ve birgün sonra bu haberi yalanlayan beyanlarına ilişkin olarak 21.22.23. Temmuz 1993 tarihli Aydınlık, Sabah, Hürriyet, Özgür Gündem gazetelerini delil olarak açıklıyoruz. (Ek 1 dizide sunulmuştur.) Böylesi olayların Türk Hukuk Tarihi açısından kara bir leke olacağını düşünüyoruz.

Kaldı ki, yine aynı gazetelerde belirtildiği gibi, parti adına açıklamada bulunmak için çağrılan temsilci adedi 2 değil, üçtür. İlgili arakararının 1. maddesinde Türkçe gramer bilgimiz bizi yanıltmıyorsa, “Parti’nin Genel Başkanı ile birlikte iki tem­ silcisinin Anayasanın 149/4 ve 2949 sayılı Yasanın 33. maddesi gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine” denmekle Genel Başkan ile birlikte iki temsilci daha kastedilmektedir. Aksi bir ifade Türkçe Dilbilgisi kurallarına göre şöyle olabilirdi: “Başta Genel Başkan olmak üzere iki temsilci” veya “Genel Başkan dahil iki temsilci”…Bilgisayar dizgi hatasından dolayı ön-savunmamıza ek olarak verdiğimiz Genel Başkan imzalı belgenin 3. maddesinde sözü geçen “iddianemede” sözcüğünde bir “e” harfinin eksikliğinden çok daha vahim bir hatadır.

Yine aynı gazetelerde iddia edildiği gibi Parti temsilcileri toplantıya kravatları olmadan veya kravatları yana kaymış ve gömleklerinin kolları sıvalı olarak çıkmadılar. Kravatlı ve kısa kollu gömleklerle iki temsilci, ceketli ve kravatlı olarak da üçüncü temsilci olmak üzere huzura geldiler. Devlet Memurlarının giyim mevzuatında “Yazlık kıyafet” şekline uyan bir kıyafet tarzıdır. Kaldı ki giyim hususu, mahkemenin avukat, savcı ve mahkeme heyeti üyelerini kapsayan bir hususdur. Davalı veya sanıklar buna dahil edilemez.

Bir hususu daha belirtmeden edemeyeceğim. Yüce Mahkemenin huzuruna bizzat tarafların ceketli gelmesi isteniyorsa, bizim de taraf olarak heyetin ve iddia makamının cüppeli duruşmaya çıkmasını isteme hakkımız vardır.

Verilecek nihai kararda tüm bu hususların ele alınmasını ve karar metninde işlenip, görüş geliştirilerek yanıtlanmısını ve bu şekliyle Türk Hukuk Tarihinde maddeselleşmesini istiyoruz.

4- Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı: gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasanın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hakimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adli bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “Yalancı”, “saygısız” türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U.Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U.Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (EK-4) dilekçe ile talep ediyoruz.

Esasa İlişkin Son-Savunmamız:

1- Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimi duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt, Kürt sorunu ve Kürt realitesinden sözetmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı partinin yargılandığı 1982 Anayasasının başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği” perspektifinin doğrultusunda geldik. Oysa aşağıda açıklayacağımız gibi, Kürt realitesi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında rahatça ve özellikle tartışılan bir konuydu ve bu tartışmanın öncülerinden biri Mustafa Kemal, diğeri ise İsmet İnönü idi. Meclis Tutanaklarından Lozan Konferans tutanaklarına kadar her belgede Kürtlerin varlığı resmî görüş olarak kabul edilmiştir.

2- Söylediklerimizin boşlukta kalmaması için örnekler vermek istiyoruz.

a- Ancak öncelikle şunu belirtmek isteriz ki, bugün Yüce Mahkemenin önünde Kürtlerin sosyolojik varlığını kanıtlama çabası içine girmeyeceğiz. Bu dava basit sosyolojik verileri sıralamaktan öte bir anlam taşımalıdır. İddianamenin bu konudaki bölümlerini biraz sosyoloji bilgisi ile herkes yanıtlayabilir.

b- Biz, Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluş ve Başlangıç yıllarında bu sosyolojik gerçekliğin bizzat Cumhuriyetin kurucuları tarafından kabul edildiğini, hatta “özerklik” konusunun bizzat Mustafa Kemal tarafından İzmir İktisat Kongresine geçmeden önce, yurt gezisi sırasında, İzmit Kasrında 16.1.1923 tarihinde altı gazeteci ile yaptığı görüşmede belirtilmiştir. (Ek 2. Dizi) Türkçeleştirilmiş metinden aktarıyoruz:

“İZMİT KASRI:

16/17 KANUNİSANİ

1339

9.5 SONRA

Tutanak Sayfa 15

…………….

Gazi Paşa-Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine uygun olarak da katiyyen mevzuubahis olamaz. Çünkü malumualiniz, bizim hudud-u milliyemiz dahilinde mevcut Kürt anasır o surette tevattun etmiştir ki, pek mahdut yerlerde hali kesafettir. Fakat kefasetlerini kaybede ede ve Türk anasırın içine gire gire öyle bir hudut hasıl olmuştur ki Kürtlük namına bir hudut çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir hudut aramak lazımdır. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt asairini de nazar-ı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Binaenaleyh başlıbaşına bir Kürtlük tasavvur etmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı mevzubahis olurken, onları da beraber ifade lazımdır… Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i selahiyet vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir. Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir (Ak 1 Syf. 9.10.11 İkibine Doğru Dergisi 1987 Yıl:1 Sayı 35).

Kürtler ile Türklerin kardeşliği üzerine ve birlikte yaşamaları gerektiğine ilişkin bölümlerin de altını çizmiş bulunuyoruz.

Fakat davamız açısından önemli olan, bir çakışma vardır. Mustafa Kemal Kürt realitesini tanıyan cumhuriyetin kurucusu olarak, Kürtlerin ayrı devlet kurmalarını istememektedir. Ancak Yerel Özerklik tanınması dahilinde sorunu çözmek istemektedir. Sosyalist Türkiye Partisi aradan 70 yıl geçtikten sonra programında, Lozan Konferansında Türk Heyeti adına İsmet İnönü’nün devamlı tekrar ettiği Self-Determination/Kendi kaderini tayin hakkını. Aynen aktarıyoruz:

“-5- SAYILI TUTANAK

25 Kasım 1922

İSMET İNÖNÜ

…….İsmet Paşa, kimsenin itiraz edemeyeceği bir bildiride bulunmak zorunda olduğunu başka bir deyimle Türklerin İstanbul’da çoğunlukta bulundukları ve yalnız şimdiki ülkelerinin herhangi bir yerinde değil, başkentlerinde de plebisitten korkmadıklarını açıklamak istediğini söyledi. İSMET PAŞA, dünyanın her yanındaki halklar da kendi kaderlerini kendileri saptayabilselerdi, dünya barışına daha iyi hizmet edilmiş olacağı kesin kanısında bulunduğunu da sözlerine ekledi.” (Ek 3 Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler Takım 1 Cilt 1 Kitap 1 Seha L.Meray. A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları Syf 95.)

Marksist perspektifi dahilinde belirterek, fakat yine de Türk ve Kürtlerin Gönüllü birlikteliğini savunması arasındaki anlam farkını iddia makamı göstermek zorundadır. Davalı partinin farkı, self-determination hakkı ile birlikte durumu değerlendirmesidir. Yargılamada Anayasal ilke olarak Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen Atatürk Milliyetçiliği ilkesi uygulanacaksa, öncelikle bu ilkenin yaratıcısının açıklamaları dikkate alınmak zorundadır.

Türk Tarih Kurumu bu belgeyi gizlemeye çalışmış, fakat belge ortaya çıkartılmıştır. (Türk Bürokrasinin kraldan fazla kralcı bürokratik gerçekliğinin en iyi ifadesi olsa gerektir. Adı geçen dergiden aktarmaya devam ediyoruz: “Eksiksiz” denen metindeki eksik İzmit toplantısının tutanakları, “tam metin” iddiasıyla ilk kez 6 yıl sonra gün ışığına çıkacaktı. İzmit Kasrı görüşmesine katılan gazeteci milletvekili Mahmut Bey (Soydan) 1929 yılının kasım ve aralık aylarıyla, 1930 yılının ocak ayı boyunca 70 gün süren bir dizi halinde tutanakları Milliyet gazetesinde yayımlanmıştı. Bir zamanlar İsmet Paşa’nın kabinesinde bakanlık yapan İsmail Arar ise 1969 yılında Atatürk’ün İzmit konuşmasını kitap haline getirdi. Toplantıyla ilgili son yayın ise 1982 yılı tarihini taşıyordu ve Arı İnan’a aitti. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları” başlığını taşıyan kitabın üzerinde “Türk Tarih Kurumu”nun adı okunuyordu.

Afet İnan’ın kızı Arı İnan, derlediği belgelere yazdığı sunuşta “Gazi Mustafa Kemal’in geziye çıkarken beraberinde götürdüğü üç zabıt katibince yazılmış” tutanakları “noksansız” yayınladığını söylüyordu. Metinlerin asılları Anıt Kabir Arşivi’ndeydi. Türk Tarih Kurumu Arşivi’nde ise tutanakların fotokopileri vardı. 2000’e Doğru toplumdan ve araştırmacılardan gizlenen belgelere ulaştığı zaman, Arı İnan’ın “noksansız” dediği metnin eksik olduğunu saptıyordu. Atatürk’ün açıklamalarından “Kürt Meselesi” başlıklı bölüm yanında, Batı Trakya Türkleri ile ilgili olanlar da çıkartılmıştı.

Atatürk’ün Bölücülüğü

(Kitabın yayınlanabileceğine-Abc.) karar veren Türk Tarih Kurumu Yönetim Kurulu üyelerinden bugün yalnız üçü yaşıyordu:

Sedat Alp, Tahsin Özgüç ve Tahsin Yazıcı, Yücel’e göre karar yerindeydi. Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türk Tarih Kurumu’nun bugünkü başkanı, Atatürk’ün görüşlerinin “Bölücülüğe yarayacağı” kanısındaydı. “T.T.K. Türkiye aleyhine çalışanlara belge vermek durumunda değil”di.” (Ek 1 Syf 12,14)

3- Şimdi Mustafa Kemalin Kürt sorunu hakkında yıllar yılı Türk Kamuoyundan gizlenen (ki Milli Güvenlik Kurulu arşivlerinde ve Türk Tarih Kurumu arşivlerinde saklı bulunan, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına ilişkin tüm belgelerin incelenmesini 2949 sayılı Yasanın 43/1,3 ve 4. fıkraları dairesinde talep ediyoruz. 43/2. fıkranın uygulama alanı yoktur. Çünkü sözkonusu belgelerin Kürt realitesi ve Devletin kuruluş yıllarındaki bu konu üzerine politikaları ile sınırlamış bulunmaktayız. Ayrıca bu konuda gizlilik gerekçesi olamaz. Böyle bir şey olsaydı, Mustafa Kemal’in görüşlerine ait açıkladığımız belge hakkında Devlet sırlarının açıklanmasından dolayı soruşturma açılırdı.) görüşlerine ek olarak, İsmet İnönü’nün Türk Temsilcisi sıfatı ile Lozan Konferansındaki Kürt meselesini sergileyişini de aktarmak istiyoruz.

Her ne kadar sözlü açıklamalarımız sırasında Değerli Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısının: İ.İnönü’nün Türk ve Kürt’lerin temsilcisi olarak Lozan’da bulunmalarının belirtildiği oturumun hangisi olduğu sorusunu tarafımıza yönelttikleri sırada, Musul görüşmelerinde olabileceği olasılığını da gündeme getirmesi bizim açımızdan anlamsal bir fark yaratmamaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Machevellist/pragmatik bir yol izlemiş olamaz. Böyle bir yol izlenmişse, yargılamanın zaten anlamı kalmamıştır. Bir oturumda Türk Heyetinin Kürtlerin varlığını tanıması, Plebisit istemesi, başka bir oturumda bunu reddetmesi veya sözünü etmemesi olsa olsa dava açısından iddianın çürüklüğünün göstergesi olabilir. Bu konuda aktarmalara geçmeden önce Kürt sorunu hakkında Türk bürokrasisinin yıllardır “Dağ Türkleri”, “Turan kökenlilik” türünden çarpıtmalarının nereden kaynaklandığını göstermek için kısa bir bölüm aktarmak istiyoruz:

“…….Kürt halkının İran kökenli olduğu öne sürülmüştür: Oysa, bu iddiayı Kürtlerin Turan kökenli olduğunu kabul eden, Enyclopaedia Britannica yalanlamaktadır. (Ek 1. Aynı eser syf 346).

Türk Temsilci Heyeti adına Musul Sorununda İ.İnönü’nün sunduğu bildiriler ve konuşmaları dava açısından çok önemlidir. Musul’un Türkiye sınırları içinde kalması için Kürtlerin varlığını kabul eden bir Devlet. Hatta yine aktaracağımız kısımlarda Anadolu’daki Kürtlerin varlığını da belirten Devletin şimdiki temsilcileri ve iddia makamı bunu yok sayamaz. Bölümleri aynen aktarıyoruz. Yoruma ihtiyaç hissetmiyoruz:

“21 SAYILI TUTANAK

23 Ocak 1923

İSMET İNÖNÜ

…1- Etnografik nedenler,-Musul vilayetinde yerleşik nüfus 503 000 kişiye varmaktadır. Vilayet içinde, bundan başka, Kürt, Türk ve Arap göçebe aşiretler de vardır: Bunlar aşağı yukarı 170 000 kişi kadardır.

……. Vilayetin yerleşik nüfusunu meydana getiren 503 000 kişi resmî son Türk istatistiklerine göre, aşağıdaki unsurlardan oluşmaktadır:

KÜRT TÜRK ARAP YEZİDİ MÜS OLM TOPLAM SÜLEYMANİYE

62 830 32 960 7210 —– —– 130000

SANCAĞI

KERKÜK

97 000 79 000 8000 —– —– 184000

SANCAĞI

MUSUL

104 000 35 000 28 000 18 000 31 000 216000

SANCAĞI

MUSUL VİL

263 000 146 960 43 210 18 000 13 000 503000

TOPL NÜF

…..1- Süleymaniye ve Kerkük Sancaklarında Arap unsuru çok azdır:

2- Musul Merkez Sancağında 137 000 Türk ve Kürte karşılık yalnız 28 000 Arap vardır.

3- Son olarak bütün Musul Vilayetinde 410 790 Türkle Kürde karşılık 31 000 Müslüman olmayan vardır. Demek ki Vilayet nüfusunun beşte dördünden çoğunu Türklerle Kürtler ve beşte birinden azını da Araplar ve Müslüman olmayanlar getirmektedir. (Sf:344)

…… Türkiye yüzyıllardır, Musul Vilayetinin gerçek sahibi olmuştur; askere alma zorunlulukları yüzünden Vilayetteki nüfus hareketini çok doğru olarak bilmek zorundaydı; son olarak, Türk istatistikleri, Dünya savaşından önce, esaslı bir inceleme sonucunda ve nüfusun çeşitli unsurları arasındaki oranı gösteren rakamları değiştirmedikçe hiçbir siyasal çıkarı olmadığı bir sırada düzenlenmiştir. (sf:344)

……Bu koşullar altında, yalnız Türk istatistiklerinin gerçeğe uygun olduğunu kabul etmek gerekir.

Kaldı ki, İngiliz Temsilci Heyetinin verdiği rakamlara göre de, Musul Vilayetinin nüfusu (1921 yılında) şu unsurlardan oluşmaktadır:

ARAP KÜRT TÜRK HIRISTİYAN YAHUDİ TOPLAM

MUSUL 170 663 179 820 14 895 57 425 9665 432468

ERBİL 5100 77 000 15 000 4100 4800 106000

KERKÜK 10 000 45 000 35 000 600 1400 92000

SÜLEYMANİYE —– 152 000 1000 100 1000 155000

TOPLAM 185 763 452 720 65 895 62 225 16 865 785468

Görülüyor ki Araplarla Müslüman-olmayanların Vilayet nüfusunun içinde azınlıkta, Kürtlerle Türklerin de çoğunlukta olduğunu, İngiliz Hükümetinin kendisi de kabul etmektedir. (Sf: 345)

…… Fethiyeden Kerkük’e uzanan dar bir toprak şeridi dışında, Dicle’nin sol kıyısındaki bölgede tüm olarak Kürtler ve Türkler oturmaktadırlar. Musul şehrinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça olmak üzere üç dil birden konuşulmaktadır; fakat, bu şehirde oturanlardan Arapça konuşanlar ve Arap sayılanlar, aslında Türktürler; bunlar, uzun süre Araplarla ilişki kurmuş olmaları yüzünden, her iki dili de öğrenmiş bulunmaktadırlar.

Bu memleketi tanıyanlar bilirler ki, Musul’da oturanlar, hiç bir vakit, ne Arap, ne de Irak halkının bir parçası sayılmışlardır. (Sf: 345)

…… Yezidiler, Kürttürler; doğal olarak da gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir; aralarında yalnız mezhep ayrılığı vardır; bu yüzden, onları birbirinden ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl, aynı ulusun bireylerini, kimisi Katolik kimisi de Protestan olduğu için, ayrı soydan saymak doğru olmazsa, Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık demek olur. (Sf: 345)

…… TBMM Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Hükümetidir; çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin Hükümetine ve Yönetimine katılmaktadır.

…… Bitlis’de 1914’de patlak veren olay, bir kaç yabancı konsolosun kışkırtmaları sonucudur; hiçbir önemi yoktur ve yalnız o yerle sınırlı kalmıştır ……….İngiliz Temsilci Heyetince öne sürülen Dersim olayı da aynı niteliktedir. (Sf: 348)

Tüm bu alıntılar da göstermektedir ki, Türkiye Cumhuriyeti bir dönem tercihini Kürt realitesini tanıyarak yapmış, fakat bu tercih zaman içinde değişmiş ve eski tercihin belgeleri ortadan kalkmıştır. Sosyolojik gerçeklik yine Egemen siyasî tercihlere yenilmiştir.

Bu konuda ilk yılların izlenen politikalarını anlatması bakımından Ek.2. deki derginin 14. sayfasını aktarmak istiyoruz: “…Atatürk, Anadolu’ya çıktığı günden bir ay geçmeden, 18 Haziran 1919 günü Amasya’dan Edirne’deki 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Bey’e çektiği şifrede, “Kürtler de Türklerle birleşti” müjdesini veriyordu. Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti, bu şifreden önce 30 Mayıs günü yayınladığı bildiride, Doğu illeri için, “Bu illerimiz kan, din ve tarih kardeşi olan Kürt ve Türkün namus ve yurtseverliğine emanettir” diyordu. Bu şubenin 17 Haziran günlü raporunda ise “Kürtle Türkten meydana gelen birleşmiş bir millet”in hakları savunuluyordu. Mustafa Kemal’in önderliğinde yapılan Erzurum Kongresi, 1923 yılında da daha somut ifade edilecek çözümü genel çizgileriyle belirlemişti. Doğu bölgesinde yaşayan unsurlar, “birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duygularıyla dolu ve ırki duruma ve toplumsal ve coğrafi şartlarına saygılı özkardeşti”ler. Sivas Kongresi nizamname ve beyannamesi de bu programı aynen benimsiyordu. Mustafa Kemal, Doğu bölgesindeki görüşme ve yazışmalarda, Türk ve Kürtün “birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş” olduklarını sürekli tekrarlayacaktı. 15 Eylül 1919 günlü telgrafı yalnızca bir örnekti. “İç ve dış düşmanlara karşı demirden bir kale” bu kardeşlik temelinde yükseliyordu.

20-22 Ekim 1919 günleri Amasya’da Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Müdafai Hukuk Temsil Heyeti üyelerinden Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami beyler arasında imzalanan protokol, bir bakıma yeni Türkiye’nin ilk anayasasıydı. Orada, vatan “Türk ve Kürtlerin oturduğu topraklar” olarak tanımlanıyordu. Kürtlerin serbestçe gelişmelerini sağlamak için” her türlü hakları gerçekleştirilecekti. Mustafa Kemal, Ankara’ya geldiğinin hemen ertesi günü 28 Aralık’ta yaptığı konuşmada, “…devlet için millî yeni bir sınır kabul ettik.” diyordu. Vatanın sınırları, “Türk ve Kürt unsurlarının oturduğu” alanı içeriyordu. TBMM açılır açılmaz, hemen yaptığı önemli konuşmada, gene “kardeş milletlerin millî sınırı” diyordu Misakı Millî toprakları için. Bu sınır içinde “Türk olduğu gibi Kürt de vardı…. Bu unsurlar birbirlerinin haklarına daima saygılıydılar” 1 Mayıs günü gene Meclis kürsüsünden bunları söylemişti M.Kemal.

Aynı formüller 3 Temmuz 1920, 16 Ekim 1921, 1 Mart 1922 günü Mecliste yapılan konuşmalarda tekrar ediliyordu.

Lozan görüşmelerinde ise İsmet Paşa “TBMM hükümetinin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümeti olduğunu” belirtmişti. İsmet Paşa, 1969 yılında Ulus gazetesine anılarını anlatırken, Lozan’da “millî davalarımızı biz Türkler ve Kürtler diye savunduk” diyecekti. Mecliste yapılan konuşmalarda, Hükümet Başkanı Rauf Bey ve Kurtuluş Savaşının önde gelen isimleri, tıpkı Mustafa Kemal gibi, ısrarlı olarak “Türkiye Halkı” kavramını kullanıyor ve “Türkiyeli” olmayı vurguluyordu.” (Ek 2. Aynı dergi syf. 14, 15)

4- Savunmada boşluk bırakmak istemediğimiz için Kürtlerin varlığı, ayrı bir dil ve kültürleri olduğu ve Turan kökeninden olmadıklarına ilişkin de birkaç kısa açıklamada bulunma gereği duyuyoruz. Bu konuda özel bir araştırma yapacak kadar sosyoloji bilgimiz yoktur.

Kürt kelimesi tarihte ilk kez Yunanlı tarihçi ve komutanı Ksenefon tarafından “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde yazılı olarak kullanılmıştır. Ksenefon bu eserinde MÖ 400-401 yılında şimdiki Kürdistan’da karşılaştığı Karduki (Carduchi) kavminden bilgi veriyor ve bunların şimdiki Botan’a kadar uzandığını yazıyor. (Ek 5. Kürtler ve Kürtlerin Tarihi, syf. 15)

“Lagaş kralı MÖ 2400 yıllarında Karda kabilesinden söz eder ve MÖ 2200 yıllarında Ur padişahı Kmil Sin (Kemil Sin), Kurde toprağını prens Verdenner’e bırakmıştır. 1370’te Hitit Padişahı Subilkubme, Gurde adında bir topluluğun adını anar. Daha sonraları Asur Kitabelerinde Karadaka Yaylasından ve kurtie, kurti topluluğundan söz edilir. (Aynı eser sayfa 15)

Tarihteki Kürt krallıklarını Gutiler, Lulular, Kasitler, Mitanniler, Haldi-Urartu’lar, Medler, Subariler, Nayriler, Kardular olarak kısaca belirtmek yeter sanırım.

5- Türkiyenin politikaları çok kısa süre sonra değişmeye başladı. Tunceli Kanunu bunun çelişkilerini de ortaya koymaktadır. (Tunceli’nin idaresi hakkında kanun)

1935 yılında kanun yürürlüğe giriyor fakat Tunceli ilinin kuruluşuna ilişkin yasa 4 Ocak 1936’da çıkarılıyor. Ve Dersim isyanı 1937 yılında oluyor. Yüce Mahkemeye soruyorum: Tahrik Parlamentodan mı geliyor’

Yasanın bazı maddelerini sıralamak istiyoruz.

Görülecektir ki, söz konusu yasa, Türkiyenin son on yılına sığan yasal düzenlemelerin benzeri içeriğe sahiptir.

– Dersim ilinin Tunceli vilayetine dönüştürülerek ordu ile irtibatı baki kalmak ve rütbesinin selahiyetini haiz bulunmak üzere korkomutan rütbesinde bir zatı vali ve kumandan olarak atayan. (madde 1)

Bu vilayetin nahiye ve kazaların sınır ve ve merkezlerini dahi değiştirebilecek (madde 2). Kaymakam ve nahiye müdürlerinin dahi rütbe yetkileri ve ordu irtibatları baki kalmak şartıyla ordu muvazzaf subaylarından teşkil edilebileceği, (madde 3) Ve günümüzün anlamlı ve güzel bir kaç örnek daha verirsek, Cumhuriyet savcılarını hazırlık tahkikatında hakimlerin sahip oldukları yetkileri Tuncelide kullanılır (madde 9), maznunları ve şahitleri ayrı ayrı ve toplu olarak birbirleriyle yüzleştirebilir (madde 10). Yine savcılar ilk tahkikata icrası kanunen mecburi olan suçlarda dahi bu yetkiyi istimal edebilirler. Dava açılması izne tabi olan işlerde izin verme selahiyeti vali ve kumandanındır. (madde 12). Hakimin reddi kararları katidir. (13) Ağır cezayı müstelzim suçların tahkikatı mevkufen yapılır ve bu mevkufların duruşmadan evvel tahliyelerine dair olan kararlar ancak valinin muvafakatı ile icra olunur. İlbaylık içindeki ara muhakemelerinden verilen hükümler temyize tabi olmayıp katidir.

Vali ve kumandan emniyet ve asayiş gereği vilayet halkından olan fertleri ve aileleri vilayet içinde bir yerden diğer yerlere nakletmeye ve bunların il içinde oturmalarını men’etmeye yetkilidir. (madde 31) Ve çok güzel bir örnek de 32 ve 33. maddelerdir. Yani vali ve kumandanın bir şahıs hakkındaki takibatın tehirine ve cezaların teciline selahiyattar olması (32) idam hükümlerinin vali ve kumandan tarafından tecile lüzum görülmediği takdirde infazı ki Teşkilatı Esasiye Kanununun 26. maddesine aykırı olması önemli değil günümüz Türkiye’sinde. Askeri yönetimlerin kefaleti altındaki anayasaya aykırı aynı dönemde hazırlanan yasa maddeleri yine aynı anayasanın geçici 15. maddesinin himayesinden yararlanıp yaşam olanağı bulabiliyor.

Tunceli yasasının bir de 3713 sayılı Yasa’nın atası olma özelliği vardır. 34. madde Elazığ, Malatya, Sivas, Erzincan gibi çevre illere gelince, burada TCK’nun 2. kitabının 1. babı, 2. babının ve 7 babının 1 ve 455. madde hariç kalmak üzere 9. babının ….. diyerek sıraladığı suçları işleyenlerin Tuncelide ve bu yasa­ da belirtilen prosedürde yargılanacakları belirtilmiştir. Ve bu kanun geçmişe yürürlüdür. (35) Ve bu Kanunun 1935 yılı ile 1 Ocak 1940 arası yürürlükte kalacaktır (madde 37). Belki hukuk Devletine yakışır tek yan bu sınırlamadır.

Kanunun esbabı mucibesine gelince 07.11.1935 tarihli CHP Genel Başkan Vekili ve Başbakan İnönü’nün, TBMM başkanlığına gönderdiği uyarı anlamlıdır.

“En iyi usul kanunu, tatbik edildiği muhitin hususiyet ve ihtiyaçlarına en uyanı olduğu şüphesizdir. İçtimai hayatları diğer vatan parçasındaki vatandaşlara göre tam bir seviyede olan vatandaşlarla meskun ve çevresi ilişik haritada gösterilen vatan topraklarında gerek idarî ve gerek adlî bakımdan çok güzel semereler veren cumhuriyet kanunlarımızın tecrübeler neticesinde arzu edilen faydaları temin etmediği görülmüştür… bu zavallı halkı Hükümet daha yakından vesayeti altına almaya…” diye devam eder. Ve şayet yeni mandacılık, Osmanlının son dönemlerinde bizzat sayın İnönü’nün karşı çıktığı fakat Kürtler için uygun gördüğü bir yönetim tarzıdır. Hem de özel idari yapı, asker, vali ve komutan ile özel yargılama usulü olan bir vesayet kanununa dayalı bir yönetim tarzı.

Gerek kendisine ait bilgileri değerli araştırmacı İsmail Beşikçi’nin aynı adlı kitabından aldığımız (ki değerli araştırmacı bu kitabı dahil, tüm kitaplarından dolayı değişik kovuşturmalara maruz kalarak ağır cezalar almıştır) ve kısaca Tunceli Kanunu olarak belirttiğimiz yasa gerekse 1982 Anayasası ve onun bireysel hak ve özgürlükleri yok eden hükümleri Türkiyenin kendi icadı değildir. Keza 3713 sayılı Yasa’da, Pişmanlık yasaları da Türk Yasakoyucunun mucizevi birer buluşu değildir. İngiltere 74 Akti, İsrail ve İtalyadaki örneklerine bakıldığında ceza mevzuatına ayrı bir yasa olarak eklenen veya bizzat Ceza Kanunu içinde düzenleme yoluyla oluşturulan yasalara ve bu yasa ve hükümlerinin ruhuna, benzetilmişlerdir. Böylesi bir siyasî-hukukî refleksin Hukukun Evrensel İlkelerini dikkate alması ve sosyolojik bir gerçeği inkar etmesi mümkündür.

Azınlıklardan da intikam, yol vergisi türü yöntemlerle dönemin Hükümeti tarafından alınmıştır.

6- Esasa ilişkin söyleyeceklerimizi yine sözlü açıklamalar sırasında Parti temsilcilerinin üzerinde durmak ve mahkemeyi bilgilendirmek istedikleri hususlara hasredilmiş Genel Başkan imzalı bir ek dilekçe ile tamamlamak istiyoruz.

Sonuç : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;

1- Davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına,

2- Davanın duruşmalı yapılmasına, reddi halinde kullandırtırılmayan sözlü açıklamalarda bulunmak üzere tekrar 3 temsilcinin çağrılmasına,

3- Tebligat Kanunu hükümlerine uyularak yazışmalardan birer örneğin vekil sıfatıyla tarafımıza da tebliğe çıkarılmasına,

4- Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hakimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine,

5- Kürt sorununa ilişkin Cumhuriyetin ilk yıllarına ilişkin Milli Güvenlik Kurulu arşivlerindeki belgelerin delil olarak dayanmamızdan dolayı ilgili kurumdan istenmesine,

6- Açıkladığımız savunma sebeplerimizin gözönüne alınarak davanın reddine karar verilmesine”

Ek olarak verilen dilekçede Sosyalist Türkiye Partisi Genel Başkanı’nın görüşü de aynen şöyledir :

“İddia makamınca hazırlanan her iki iddianamenin bütününe bakıldığında partinin kapatılmasına ilişkin davada esas itibariyla Sosyalist Türkiye Partisi’nin bir bütün olarak, siyasî varlığının ve onun kişiliğinde sosyalizmin sorgulandığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Bu nedenle savunmanın ilk bölümünde STP’yi var eden nesnelliktir, siyasî hattımız ve mücadelemizi belirleyen ana ilkeler üzerinde duracağız.

Bir siyasî parti programını ancak onu oluşturan kollektif irade ve tarih yargılayabilir.

STP, 6 Kasım 1992’de kuruldu. STP bir yanıyla ülke nesnelliğinin diğer yanıyla da ön kabullere dayalı gönüllü birliğin oluşturduğu kollektif bir iradenin ürünüdür. STP’yi bugüne taşıyan da ülkenin verili nesnelliği ve gittikçe yaygınlaşan kollektif iradedir. Toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışı içerisinde STP’yi ve STP programını yargılayacak olan da bu kollektif irade ve onun temsil ettiği işçi sınıfı emekçiler ve sömürüye karşı olan tüm katmanlardır. Kısacası, STP’nin ve STP programının burada yargılanması doğal bir toplumsal seyre müdahale etmekten başka bir şey değildir. “Demokrasi ve insan hakları” kavramlarını ağızlarına sakız edenler bu davayla bir kez daha inandırıcılıklarını yitirmişlerdir. Burada, bu davada toplumsal ve siyasal süreçlerin doğal akışının karşısına burjuva siyasal iktidarlarının yönetememe krizinin derinleştiği dönemlere tekabül eden yasaların zoru çıkarılmaktadır. Hukuk ve yasalar toplumsal-siyasal süreçlerin doğal akışına cepheden müdahale eden değil bu akışı düzenleyen araçlardır. Ama, maalesef bu ülkemizde böyle işlememektedir.

STP hangi siyasal toplumsal zemine ayaklarını basıyor’

STP bilimsel sosyalizmin evrensel değerlerini, birikimini ve deneylerini ülke toprağında yeniden üretip siyasal pratiğe taşıma hedefini önüne koymuştur. Sonuç olarak, bu siyasal pratiğin üretileceği coğrafya ülkemizdir. Üzerine basarak yol aldığı siyasal zemin de dünyadaki toplumsal ve siyasal süreçlerden muaf olmayan, bu ülkenin toplumsal dinamiklerinin ve çelişkilerinin oluşturduğu bir siyasal zemindir. STP, bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda bu tür bir zemine basmaktadır. Program da bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda dünya ve Türkiye’deki dinamikler ve çelişkiler esas alınarak hazırlanmıştır.

STP programında ikinci bölüm, partinin niteliği kimliği başlığında:

“1)

  1. a) Sosyalist Türkiye Partisi (STP), sosyalist dönüşümlere öncülük edecek sınıf olan işçi sınıfının siyasal mücadele aracıdır.
  2. b) STP diğer toplumsal sınıf ve katmanlara işçi sınıfının tarihsel perspektif ve çıkarları ekseninde yaklaşır” denilmektedir.

Bu belirlemeler bilimsel sosyalizmin insanlık tarihine ilişkin en özet tanımı olan “insanlığın tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” ilkesi esas alınarak yapılmıştır. Yaşlı dünyamızda, insanlığın ortaya çıkışından bu yana tüm toplumsal gelişmeler sınıf mücadelesi ekseninde olmuştur. Bu bugün de böyledir. Ayrıca günümüzde sınıflararası çelişkiler her geçen gün derinleşerek gelişmektedir. Tüm toplumsal olgularda onu belirleyen bir sınıfsal öz vardır.

Tarihselliğin ve nesnelliğin üzerinde ilerleyen siyasal süreçlerde bu sınıfsal öz daha hakim ve açıktır. Bugün, ülkemizde ve dünyanın büyük bir bölümünde üretim araçlarının özel mülkiyeti varsa, üretim araçlarına sahip olanlar, üretimi bizzat gerçekleştiren işçi ve emekçilerin emeklerinin sonucuna el koyuyorlarsa, emek ile sermaye arasında, bir başka deyişle işçi sınıfı ile burjuvazi arasında uzlaşmaz bir çelişki var demektir. STP programında bu çelişki temel çelişki olarak belirlenmiştir. Bu yüzden STP programında işçi sınıfının partisi olduğu vurgulanmıştır. Ülkemizdeki diğer siyasal partiler de sınıf temellerinden muaf değillerdir. Programlarındaki söylem ne olursa olsun kullandıkları ideolojik-politik argümanlarla, pratikleriyle sınıf aidiyetleri kesindir.

Bugün medya ve diğer araçlarla kitlelerin bilincine özelleştirmenin ideolojik saldırısını şırınga edenlerin sınıf aidiyeti yok mu’ TEK elektrik dağıtımını holdinglere, Aktaş elektrik ve Uzanlar’a satanlar, çimento üretimi yapan kârlı KİT’leri Fransız şirketlere ya da yerli holdinglere satanlar, bu politikalarıyla burjuvaziye tatlı kâr imkanları yaratanlar, binlerce işçinin işten atılmasına göz yumanlar sınıf ekseninden muaf mı’ Bu partiler programlarında “biz burjuva partisiyiz” demeseler de açıkça emeğe karşı burjuvazinin çıkarlarını temsil etmekte, korumaktadırlar.

STP de, kendisini, burjuvazinin sömürü düzenine karşı işçi sınıfının siyasî mücadele aracı olarak, işçi sınıfının partisi olarak tanımlıyor. Yine, STP programı (s.13) genel tanım bölümünde; “Kısacası, ücretli emek sömürüsü Türkiye’de sömürünün egemen ve belirleyici biçimidir. Bu anlamda ülkeyi bugünden yarına taşıyacak olan çelişki işçi sınıfı ile kapitalistler, emek ile sermaye arasındadır” denilmektedir. Kapitalist toplum bir çelişkiler yumağıdır. STP düğüm noktasının emek-sermaye çelişkisi olduğunu, diğer toplumsal çelişkilerin tümünün bu eksende çözümlenebileceği tespitini yapıyor.

Doğal yapının korunması, çevre kirliliği, ırk ayırımı, etnik kavgalar, cins ayrımcılığı vb. sorunların tümünün temelinde burjuva ideolojisi ve siyasal-toplumsal-etik-ekonomik yapılanma vardır. Bu çelişkilerin tümünün kaynağı bizzat kapitalizmdir ve bu çelişkiler, nihaî olarak kapitalizmin ortadan kalkmasıyla çözüm yoluna girebilirler. Bu nedenle STP programının ruhuna esas olarak emek-sermaye çelişkisi hakimdir. Toplumdaki diğer çelişki ve dinamikleri bu eksene taşıma anlayışı hakimdir. Ulusal sorundan, cinsiyet ayrımcılığına, doğanın korunmasına kadar diğer çelişkilere bu perspektifle yaklaşıyoruz. Bu tamamiyle klasik ve rafine bir Marksist yaklaşımdır.

Buraya kadar yapılan tespitler, STP’nin bilimsel sosyalist teoriyi siyasî pratiğine esas alan bir işçi sınıfı partisi olduğunu yeterince anlatmaktadır. Bilimsel sosyalizmin kaynağı Marksizmdir. Programımızda açıklanan bu tür bir sosyalist toplum projesinin en tepesinde insanın insanı sömürmesini reddeden, kendisine bu doğrultuda toplumsal bir misyon seçen, bu misyonu yerine getirirken her türlü maddi ve manevi hazzı yaşayabilen insan unsuru vardır. Marks’ın ekonomik, siyasal hatta teknik sayılabilecek çözümlemelerinde bile insan unsuru, insana, insan yaşamına verilen değer hep en tepededir. Marksizmin insanı esas alan bu bakış açısıyla insanlığın geleceğini kurgularken ırkların, renklerin, dillerin, cinslerin birbirlerine üstünlüğünün olmadığı sınıfsız sömürüsüz bir insanlığa ulaşılacaktır. STP bu ütopyaya sıkı sıkı bağlıdır.

STP’nin “suçu” işçi sınıfı partisi olmaktır. Partimizin kapatılmasının iddianamede gösterilen zahiri gerekçesi günün moda deyişiyle “bölücülük”. Oysa bölücülükle suçlanmayacak tek ama tek siyasî düşünce, teori bilimsel sosyalist teoridir. Çünkü işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi toplumdaki diğer tüm çelişkileri kesen, o çelişkileri sınıf mücadelesi eksenine aktaran bir dinamiğe sahiptir. Irk, renk, cins, milliyet ayrımlarını körükleyen ve insanlığı bu yapay ayrımlarla birbirine düşüren esas olarak emparyalist kapitalist sömürü düzenidir. Yeni adıyla “Yeni Dünya Düzeni”dir.

Marksizmin ulusların oluşumuna bakışında ana perspektif şudur: Ulusal yapı ve kimlik tarihsel gelişim süreçlerinin belirli bir evresine denk düşer. Sınıf mücadelelerinin belirlediği insanlık tarihi, birbirlerinden kopuk yalıtılmış topluluklardan tek bir insanlık tarihinin oluşumuna ve tüm toplumsal farklılıkların yokolacağı bir dünyaya doğru ilerlemektedir. Bu süreçte ulusların ortaya çıkması ve dünyamızın ulusal sınırlara bölünmesi mutlak ve nihaî bir durum değildir. Uluslaşma sürecinin burjuvazinin yükselişine paralel seyretmesi bir diğer olgudur. Aynı sürecin bir yönü de her bir uluslaşmanın, bir toplum yasası olarak başka ve daha güçsüz etnik toplulukların asimilasyonu pahasına gerçekleştiği gerçeğidir.

Kapitalizmin uluslararası bir sistem olarak kendisiyle birlikte doğan ulusal birimleri aşma eğilimi taşımaktadır. Ancak burjuvazinin toplumsal ve siyasî egemenliği yalnızca proletaryanın sömürülmesini değil, toplumda bir dizi başka ayrımcılığı da sürekli yeniden üretmeyi gerektirmektedir. Bugün ulusların birbirlerini boğazlamasından, birbirlerine karşı önyargılar geliştirmelerinden, birbirlerine düşman olmalarından çıkar sağlamakta olan sınıf burjuvaziden başkası değildir.

Marksistler uluslar ve etnik topluluklar arasındaki farklılıkların silinmesini bir tarihsel süreç olarak görür. Sosyalizm tüm insanlık değerlerinin giderek ortaklaşa sahiplenildiği, ayrımcı politikaların hiçbir maddi zemininin kalmayacağı bir düzen olacaktır. Ayrımcılığa kendi sömürücü sınıf egemenliğini sürdürmek için ihtiyaç duyan burjuvazinin ortadan kaldırılması insanlığa bu olanağı sunacaktır. Bu yönde mücadelenin ana ekseni sosyalist devrim ve sosyalizmin iktidarının gerçekleştirilmesinden başka birşey değildir. Dolayısıyla Marksistler ulusal baskılara, zorla asimilasyona “milliyetçi” oldukları, millî duyguları körüklemeyi tercih ettikleri, ya da ulusları birbirlerinden ayırmak istedikleri için değil ulusların kendi kaderlerini tayin etmelerinin engellenmesinin geri planında sınıf çelişkilerinin üzerinin örtülmesi ihtiyacı yattığı için, zorla asimilasyon ulusları birbirlerine düşman etmeye yarayacağı için, insanlığın sınıfsız – sömürüsüz bir bütün oluşturmasının yolunun ancak “gönüllü birlik”ten geçeceği için karşıdırlar.

Partimize yönelik bölücülük suçlamasını ilk önce bilimsel sosyalistlerin bu temel perspektifinden yola çıkarak reddediyoruz. Marksist bir parti insanlığın ayrıcalıksız bir bütün oluşturması gibi bir idealin taşıyıcısı, savunucusudur. Marksist ilkelere dayalı bir işçi sınıfı partisi olarak Marksizmin ulusal soruna bakışını esas alan bir ilkeselliğe sahibiz. Bu nedenle soruna Marksizmin ilkeleri doğrultusunda yaklaşımımızdan bihaber olan iddianameyi ve iddianamede bize atfedilen “bölücülük” suçlamasını reddediyoruz. İddia makamı “bölücülük” suçlamasını daha güncel, daha moda ve daha etkileyici bulduğu için seçmiştir. Örneğin, bu dava sınıf mücadelesinin kabardığı, yükseldiği bir konjonktürde açılsaydı, muhtemelen “sınıf esasına dayalı” olduğumuz için suçlanacaktık. Marksistlerin ulusal soruna yaklaşımı, net olarak, sosyalizm mücadelesi ve sınıf mücadelesi temellidir, tüm uluslardan proleterlerin sınıf kardeşliğine dayalıdır. O yüzden bu esasları hesaba katmadan bize atfedilen kaba bölücülük suçlamasını, ayrıca rahatsız edici buluyoruz.

İddia makamına partimiz hakkında yeni bir suç duyurusunda bulunuyoruz: Bizim programımızın her satırına sınıf mücadelesi sinmiştir.Programımızın ruhunda sınıf ilişkileri ve çelişkileri hakimdir. Bunların dikkate alınarak davanın genişletilmesini, iddianamenin yeniden hazırlanmasını ve bir işçi sınıfı partisine yakışır gerekçeden, “sınıf esasına dayalı” olmaktan dava açılmasını talep ediyoruz. Böylece bir hukukî hatanın da, aleyhte delilleri keyfi değerlendirmenin de önüne geçilmiş olur.

Öte yandan iddia makamı STP’nin bilimsel sosyalist bir parti olduğunu, sınıf mücadelesini esas aldığını programdan alıntılar yaparak açıklamaktadır. Evet, biz sınıf partisiyiz. İşçi sınıfının partisiyiz; bunu inkar etmiyoruz ve bu nitelemeden de onur duyuyoruz. Esas olarak da burjuvazinin bütün kurumlarıyla üzerimize gelmesinin nedeninin bu olduğunu iddia ediyoruz. Eğer sınıf temelli bir parti olmak suçsa, KİT’leri burjuvaziye peşkeş çekenleri, vergi kaçıranları, hayali ihracatçıları kollayan siyasî iktidar da, onu oluşturan partiler de, sözde muhalefet eden partiler de sınıf temellidir. Ama aslında Türkiye’de genel olarak sınıf partisi değil, işçi sınıfı partisi olmak suçtur.

Hukuk da sınıfsaldır.

Bütün anayasalar, yasalar bir sınıfın iktidarını temsil eden irade tarafından oluşturulur. Hukuk toplumdaki sınıflardan bağımsız, ya da sınıflarüstü değildir. 1982 Anayasasında da diğer yasalarda da incelikli bir şekilde bu anlayış vardır. Özellikle toplumu, sessiz, hareketsiz kılarak, zapt-u rapt altına almak bu anayasanın temel özelliğidir.

Bu Anayasa, 1982 yılı koşullarında, alternatifsiz, tartışmasız ve silahların gölgesinde halk oylamasına sunulmuş ve kabulü sağlanmış bir Anayasadır.

Bu Anayasa, Türkiye burjuvazisinin kronikleşen yönetememe krizinin derinleştiği bir dönemde hazırlanmış bir kriz anayasasıdır.

Bu anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu, içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal süreçlerin çok gerisinde kalmıştır. Kişinin temel hak ve özgürlüklerinden genel tanımlarda sözeden bu anayasa ve SPK hemen ardından bu hak ve özgürlüklerin kullanımını yasaklayan, kısıtlayan tedbir hükümleri getiren yasakçı bir anayasa ve SPK’dır. Bu anayasa, evrensel hukuk kurallarına taban tabana zıt ve yirmibirinci yüzyıla taşınan dünyamıza yakışmayan bir anayasadır.

Bu saptama partimizin özel görüşü de değildir. Örneğin 16 Temmuz 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Anayasa Mahkemesi yetkililerine ait olduğu belirtilen bir değerlendirme yer almaktadır:

“… Yetkililerin (Anayasa Mahkemesi yetkilileri), Anayasa değişmedikçe mahkemenin yapacağı bir şey yok. Mahkemeyi eleştirenler, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki bazı maddeleri eleştirsinler …” Bu cümleler Partimizi “yargılayan” mahkemenin de bu anayasadan ve SPK’dan şikayetini yansıtmaktadır. Bu davaya dayanak olan anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği uzun bir süredir ülkenin siyasal gündeminde, Cumhurbaşkanından, başbakanlara, TBMM Başkanlarına kadar herkesin dilindedir. Siyasetçiler, bilim adamları, hukukçular, sendikalar, Demokratik kitle örgütleri, kısacası bu ülkenin sorunları karşısında sorumluluk duyan herkes anayasa ve SPK’dan yakınmaktadır.

Bu anayasa ve SPK’nın değiştirilmesi gerektiği doğrultusunda ortak bir iradenin oluştuğu ortamda, yani bu yasaların toplumun vicdanında, kadük duruma geldiği koşullarda bu davanın görülmesi tek kelimeyle abestir. Hukuka ve kanunlara, uygulamada mekanik bakmamak gerektir. Hukuk uygulayacasının karar verme durumunda, yasalar kadar, toplumun ortak iradesini, değişen değer yargılarını, gelişen toplumsal-siyasal süreçleri ve kamu vicdanını da hesaba katması gerekir.

  1. ve 2. iddianameyi bölüm bölüm incelediğimizde: bu konu ile ilgili yasal düzenlemeler bölümünde Anayasanın 2. maddesinden bolca sözedilmektedir. Anayasanın 2. maddesindeki evrensel boyutu olan dört kavram üzerinde düşünmek gerekir.

Birincisi; insan haklarına saygı: yerinde infazların, işten atılmaların, insanlara dışkı yedirmelerin, topluca göçe zorlanmaların yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu uygulamaların sorumluları kendi anayasalarına göre bile anayasa suçu işliyorlar.

Bir siyasî parti hakkında programı esas alınarak kapatma davası açılması evrensel hukuk kurallarının reddidir. Burjuva iktidarlarca beslenen dinci-faşist gericiliğin “şeriat isteriz” naralarıyla 37 ilerici aydını katlettiği bir ülkede anayasanın lâiklik ilkesinden söz edilemez. İş veremediği yurttaşların yaşama hakkını gasp eden, eğitim, sağlık gibi hizmetleri de özelleştirip işçi ve emekçileri yoksulluğa ve eğitimsizliğe mahkum eden bu düzende anayasanın sosyal devlet ilkesi ihlal edilmektedir.

Anayasanın 2. maddesinde söz edilen, insan hakları, demokrasi, lâiklik ve sosyal devlet kavramlarının her geçen gün daha geçersiz hale getirildiği bu düzenin sorumlusu ne STP’dir, ne sosyalistlerdir, ne tahammül edilmeyen sosyalizmdir. Sorumlu kapitalizmin bizzat kendisidir. Yine iddianamelerde anayasanın 5. maddesinden söz ediliyor. Devletin amacı, görevi bölümünde “… insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktadır.” denilmektedir. Oysa ana dilleri farklı olan milyonlarca insanın ana dillerini ve kültürlerini zenginleştirip zenginleştirmelerinin yasak olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Anayasanın bu tanımı da kağıt üzerinde kalmaktadır.

İddia makamı yargıladığı programı anlamamıştır. İddianame, STP programında uluslararası devrim sürecinin üç bileşeninin sık sık vurgulandığını iddia etmektedir. Programımızda bu kavram sadece iki yerde geçiyor. Ayrıca, programda bu üçlü bileşenin 21. yüzyıla girerken iki ayağının (sosyalist ülkeler-ulusal kurtuluş mücadeleleri) yeniden gözden geçirilmesi gerektiği tesbiti yapılıyor. Yoksa programda, iddianamede belirtildiği gibi bu üçlü bileşeni bugüne aynen taşımamaktadır. Bu cümle iddianameye kolaycılık yapılarak programın birinci paragrafının sonundan aynen aktarılmıştır. İddia makamının partimizin programını anlayabilme yeteneği kesinlikle yoktur.

İddianamede programda alıntılanan bir bölümde “… Anti kapitalist işçi hareketlerinin Türkiye, Yunanistan, İran vb. ülkelerde yükselişe geçmelerinin Filistin ve Kürt direnişleri nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olmasını sağlayacağını…” belirttiğimiz söyleniyor. Bu konunun davayla ilgisini anlamak mümkün değildir. On yıllardır Ortadoğu’da Filistin ve Kürt dinamikleri mevcuttur.

On yıllardır devam eden Molla Mustafa Barzani’lerden Yaser Arafat’lardan bugüne taşınan bir Filistin ve bir Kürt dinamiği elbette mevcuttur.

O halde STP programında bu tarihsellikten kaynaklanan bir tespitin bulunması neden yargılanır’ Ayrıca sosyalist bir partinin tüm toplumsal dinamikleri sınıf eksenli bir mücadeleye çekmek için çekim merkezi olma tesbiti kadar doğal bir yaklaşım olamaz.

  1. iddianamenin 14. sayfasında Savcılık makamı “Atatürk milliyetçiliği, ırk düşüncesine ve kökence başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesine yer vermez… Özünde kültür milliyetçiliği vardır.” diyor. Bu tür bir yaklaşımın siyaset biliminde, sosyolojide karşılığı zorla asimilasyon’dur. Zora dayalı asimilasyon, bir ulusun, bir halkın, bir etnik grubun dilini, kültürünü kısacası kimliğini yok saymak ve asimile eden topluluğun kimliği içerisinde eritme politikasıdır. Zorla Asimilasyon, bugün dünyamızda toplum vicdanını rahatsız eden ve kabulü müm­ kün olmayan bir uygulamadır. Marksist bir parti olarak STP, ulusların, halkların kimliklerini yok etmeye yönelik, fiili ve fiziki zora dayalı asimile etme uygulamalarına şiddetle karşıdır. STP bu görüşünde kararlı ve ısrarlıdır. Bu inancını, kararlılığını programına alması da bu tür bir ilkeselliktir.

İddianamenin 14. sayfasında Lozan Antlaşması ve Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması’na atıf yapılarak Kürt kimliğinin kabul edilmemesine dayanak aranıyor. Lozan 24 Temmuz 1923, Türk-Bulgar Dostluk Antlaşması 18 Ekim 1925 tarihlidir. Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce bu metinlerin, bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklayabilmesini beklemek saçmalıktır. Siyasî antlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk formasyonu açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.

Kürt halkının bir dizi tarihsel neden ve ideolojik-fiziki zor nedeniyle ulusal kimliğinin bilincine geç kavuşmuş olması yok sayılma gerekçesi olamaz. Yine Kürt halkının Kurtuluş Savaşı’na Türklerle birlikte katılması ve ardından yapılan antlaşmalarda Türkiye Cumhuriyeti delegasyonu tarafından temsil edilmesi bu halkın yok sayılması için gerekçe olamaz. Bu anlayış bilime, hukuka, toplum vicdanına ve hakkaniyet duygumuza uygun değildir.

İddianamenin 14. sayfasında, Anayasanın 66. maddesi özetlenmekte ve “… bu bütünlük içinde yer alan her yurttaş, tüm haklardan sınırsız ve eşit biçimde yararlanabilir…” denilmektedir. Bunun ülkemizde iki açıdan kabulu mümkün değildir.

Birincisi, kapitalist düzendeki toplumsal sınıflar açısından: toplumumuzda tarihsel olarak var olan sınıf farklılaşmaları son yıllarda çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Burjuvazi ile işçi-emekçi kitleler arasında her alanda mesafe daha da çok açılmış ve sınıf çelişkisi derinleşmiştir. Bugün burjuvazi yaşadığı, eğlendiği, gezdiği… mekanlar da dahil olmak üzere düğünleri, milletvekili kızlarının milyarlar harcayarak yapılan nişanları, Andromeda’larda, Klassis otellerdeki eğlenceleri bu çelişkinin derinleştiğini gösteren güncel basit örneklerdir.

Bunun yanısıra işçi-emekçi kesimlerin sağlık, eğitim, seyahat, maddî ve manevî varlığını geliştirme vb. alanlarda burjuvazi ile eşit olduğu söylenebilir mi’ Parası olmadığı için hastaneye kabul edilmeyip hastene kapılarında ölen, parası olmadığı için eğitimi yarım bırakmak zorunda kalan insanların ülkesinde yaşıyoruz. Bu ve benzeri eşitsizlikleri çelişkileri her gün görüyoruz, yaşıyoruz. Bizi kağıt üzerinde yazılanlar değil, yaşanılan gerçeklik ilgilendiriyor. O yüzden kapitalist düzende “eşitlik” sözünün bir kandırmaca olduğunu söylüyoruz.

İkincisi de, yine sınıf temeline dayalı olmak üzere Kürt halkının yaşadığı eşitsizliktir. Burjuvalaşmış, işbirlikçi Kürtler dışında Kürt işçi ve emekçilerinin eşitliğinden söz edilebilir mi’ Bu eşitsizlik farklı niyetlerle de olsa bugün herkes tarafından telaffuz ediliyor. En azından bölgesel olarak, hizmet götürmedeki eksiklikler olarak telaffuz ediliyor.

Yine son yıllarda artan bir çelişki yaşanıyor. Kürt köylerinin göçe zorlandığı, köy halkına topluca dışkı yetirildiği, okuma, beslenme, sağlık vb. alanlarda bir terkedilmişliğin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu eşitsizliklerin ve Kürt kimliğinin fiziki zor ile, sopayla örtbas edilmeye çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Yine Kürt dilinin ve kültürünün gelişmesinin önüne hem yasalarla hem de fiziki zorla geçildiği bir ülkede yaşıyoruz.

STP, gerek programında gerekse politikalarında bilimsel sosyalist teorinin kılavuzluğunda, yaşanılan bu gerçeklikleri tespit edip bunları dönüştürmeyi hedeflemektedir. Esas olarak sınıf gerçeğini başa koyduğu programında sınıf ilişkilerine ve ulusal soruna ilişkin tespitler, bu programı oluşturan tek tek bireylerin ve kollektif iradenin öznel niyetinden bağımsız nesnel bir vakıadır.

İddianamedeki “…Ulusal kurtuluş mücadelelerinin sosyalizmin yerleşip gelişmesinde etken olduğu ve …” türünden bir ifade programın hiçbir yerinde yoktur. Bu tür bir yoruma imkan verecek herhangi bir ifade de bulunmadığı gibi, tam tersine ulusal kurtuluş mücadeleleri bölümünde “…ABD’nin başını çektiği emperyalist güçler, günümüzdeki ulusal dinamikler üzerindeki en ağırlıklı dışsal belirleyen durumuna gelmişlerdir. Bu anlamda “bağımsızlıkçı” ulusal hareketlerin her biri bu dışsal belirleyenin egemenliği altına girme tehdidiyle karşıkarşıyadır…” (s.6) denilmektedir.

Yine Ortadoğu bölümünde (s.12) “… Ancak bölgedeki görece gelişkin kapitalist ülke proleteryalarının sergileyecekleri siyasal güç ve örgütlülük ile ulusal hareketlerin iç gelişmeleri arasında yakın bir ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki bulunmaktadır…” denilmekte ve bu ilişki paragrafın sonunda ulusal hareketler nezdinde sosyalizmin daha güçlü bir çekim merkezi olması biçiminde tarif edilmektedir. Sonuç olarak programımızın bir yaklaşımının daha iddia makamınca algılanamadığı görülmektedir.

İddianamedeki “… Kürt ulusal hareketinin önemli yere sahip olduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi üzerindeki topraklarda kurtuluş mücadelesi verdiği belirtilerek…” ifadesi STP programının hiçbir bölümünde yoktur. İddianameye girmesi muhtemelen aşırı zorlanmış bir fikir yürütme etkisiyle olmuştur. Oysaki, programın ilgili bölümlerinde Kürt ulusal hareketi T.C. ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içerisinde değerlendirilmektedir. Özel olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde bir Kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabii ki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır. “Kürt ulusal kimliğinin”, “Kürt realitesinin” herkesçe (Devletin en üst düzey yöneticileri de dahil) söylem düzeyinde de olsa konuşulduğu ve bir halkın kimliğinin tanınması doğrultusunda taleplerinin kitlesel bir şekilde telaffuz edildiği bir konjonktürde bu tür bir tespit tamamiyle objektiftir. Elimizde olmayan bir şeyi var edecek bir sihirli değnek bulunmadığına göre bu böyle kabul edilmelidir.

STP Kürt realitesini elbette kabul eder.

Her iki iddianamenin ana ekseni STP’nin “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik kabul olarak etmesi”dir.

Ön savunmada verdiğimiz örnekleri tekrarlamayacağız. Ancak, bu tür bir nedenle bugün muhtemelen heyet üyeleri de dahil olmak üzere ülkemizde milyonlarca kişi ve kuruluş hakkında dava açılabilir. Örneğin, Başbakan Tansu Çiller ile ANAP genel başkanı Mesut Yılmaz, Kürtçe’nin okullarda seçmeli ders olarak okutulup okutulmamasını konuşuyorlar. Örneğin, Erdal İnönü İngiltere’de Kürt Enstitüsü’nün ve TV.’sinin kurulması gerektiğini ancak bunun Anayasa sorunu olduğunu ifade ediyor. Birinci savunmamızdaki örnekler de düşünüldüğünde bugün “yaşayan bir Kürt ulusunun varlığını açık ve seçik” kabul etmeyen kişi ya da kuruluş bulmak zordur. Ama ne hikmetse bunu işçi sınıfının bilimsel sosyalizme inanan partisi STP söyleyince Devlet ayağa kalkmakta, partiyi kapatma davası açılmaktadır.

Parti kapatılamaz

Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma yönünde bir karar alması şu anlamlara gelecektir:

Partimize posta aracılığıyla bir mektupta Sivas’taki dinci-faşist gericiliğin gerçekleştirdiği katliama ilişkin bildirimizin arkasına bu anlayışı temsil eden biri tarafından bir tehdit yazılmıştı. Özet olarak küfürlerin dışında “sizin partinizi başınıza yıkacağız, yerle bir edeceğiz” denilmekteydi. Mahkemenizin vereceği karar kapatma doğrultusunda olduğunda, uslup ve tarz farklılığına rağmen -20 Temmuz’da sözlü savunma hakkımızın gasp edilmesi olayında Anayasa Mahkemesi Başkanının tavrı, uslup ve tarz farklılığının da olmadığını göstermiştir- sonuçları itibarıyla tehdit mektubundaki talebe denk düşülecektir. İddianamede partimizin “ulusların özgür iradelerine dayalı birliklerinin” savunduğu da yazılmıştır. Anayasa Mahkemesi’nin STP’yi kapatma kararı vermesi heyet üyelerinin “Biz özgür iradeye değil, zora dayalı birliği savunuyoruz.” biçiminde bir deklarasyonları anlamına gelecektir. İddianamede partimizin “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını” savunduğu da yazılmıştır. Kapatma kararının evrensel bir insanlık değerini heyet üyelerinizin reddettiği anlamına gelecektir.

Son olarak mahkeme üyelerinin vermeleri muhtemel kapatma kararı burjuvazinin sosyalizme ve işçi sınıfının mücadelesine karşı gösterdiği sınır ve kural tanınamaz, tahammülsüzlüğün paylaşılması anlamına gelecek, heyet üyeleri burjuvazinin bizlere karşı beslediği sınıf kininin taşıyıcıları olarak tarihe geçeceklerdir.

Ancak kapatma kararının sonuçları toplumsal gelişim ve nesnel sınıf mücadelesi yasaları karşısında son derece sınırlı olacaktır. Türkiye işçi sınıfı ve sosyalistlerinin mücadelesi bu tür biçimsel engelleri aşacak güç ve kararlılığa sahiptir. “Parti” kapatılamayacaktır.”

VI- DAVANIN EVRELERİ

1- Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 gün SP.43.HZ.1993/16 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.

2- Anayasa Mahkemesi’nce, 4.3.1993 günlü toplantıda önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.

3- Sosyalist Türkiye Partisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na 5.7.1993 gününde verdiği tarihsiz dilekçesinin sonuç bölümünde;

“Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, ön-savunmada belirttiğimiz davanın duruşmalı görülmesine, bu talebimizin reddi halinde Dava hakkında Partiyi temsil eden yönetici ve yönetim organları ile avukatının sözlü açıklamalarının dinlenmesi talibimiz hükme bağlanıncaya dek, esas hakkında mütalaadan sonra tarafımızdan istenen son-savunmanın süresinin uzatılmasına karar verilmesini saygılarımla talep ederim.” denilmiştir.

4- Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca kapatılması istenen Sosyalist Türkiye Partisi’ne yönelik suçlamalar hakkında ayrıntılı bilgi alınmak üzere adıgeçen Parti’nin Genel Başkanı’yla birlikte iki temsilcisinin Anayasa’nın 149/4. ve 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddeleri gereğince sözlü açıklamalarının dinlenmesine,

Adı geçen Parti’ye, son savunmalarını yazılı biçimde Anayasa Mahkemesi’ne göndermeleri için 30.7.1993 günü çalışma saati sonuna değin ek süre verilmesine,

Sözlü açıklamanın 20.7.1993 günü saat 14.30’da Anayasa Mahkemesi özel salonunda yapılmasına,

Oybirliğiyle karar verilmiştir.

5-Anayasa Mahkemesi, 20.7.1993 gününde Yekta Güngör ÖZDEN, Güven DİNÇER, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Servet TÜZÜN, Mustafa GÖNÜL, İhsan PEKEL, Selçuk TÜZÜN, Ahmet N. SEZER, Haşim KILIÇ, Mustafa BUMİN ve Sacit ADALI’nın katılımıyla yaptığı toplantıda; Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisi Av. Aydın Ayanoğlu’nun sözlü açıklamalarını dinlemiştir.

VII- İNCELEME

A- Ön Sorunlar Yönünden

  1. Hâkimin reddi talebi ve tebliğat sorunu

Davalı Parti vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun verdiği son savunma dilekçesinin; usul açısından son savunmamız başlıklı bölümün 4. maddesinde aynen; “Sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı; gerek bant kayıtlarının çözümünde anlaşılacağı gibi sözlü açıklama toplantısında “Ceketiniz nerde” diye bağırarak geliştirdiği tavır, gerekse hukuka aykırı olarak ceket giyilmeden oturumu açmama davranışları ve gerekse davadan sonra yukarıda tarihlerini verdiğimiz gazetelerdeki beyanatları çerçevesinde; parti temsilcilerini Ulusa saygısızlıkla suçlamaları, “kovdum” türünde demeçleri, en iyi olasılıkla kovmadığı, Anka muhabirinin bunu çarpıttığı, salona almadığını belirttiği beyanatındaki “almama” gerekçesindeki temelsizlik ile davada tarafsız karar veremeyeceğini, taraf olduğunu belli etmiştir. Ceza Muhakemeleri Usulü Hakkında Kanunun 23. maddesinin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi hükmü ile birlikte değerlendirilerek “Hâkimin reddini” talep ediyoruz. 47. maddeyi dar yorumlayarak uygulamak adlî bir hata olacaktır. Çünkü dava artık davalı tarafa “yalancı”, “saygısız”, türünden iddialara dönmüştür. Bu mesele çözümlenmelidir. C.M.U. Kanunu 23/3. fıkrası gereği karara iştirak edecek heyet üyelerinin tarafımıza yazılı olarak ve Tebligat Kanununun ilgili hükmü gereği “Vekile tebliğ” hususu da gözönüne alınarak bildirilmesini, C.M.U. Kanununun yine 24/2. fıkrasına binaen sonradan ortaya çıkan bu gelişmeyi son-savunmamıza ekli (Ek-4) dilekçe ile talep ediyoruz.” denilmekte ve son savunmanın sonuç kısmında da,

“Delillerini son-savunmamıza ekli olarak sunduğumuz dilekçesini de yine bu savunmamızın eki olarak verdiğimiz Hâkimin reddi talebimizin dikkate alınmasına, yeni teşkil edecek kurulun tarafımıza bildirilmesine.” denilerek bu hususun karara bağlanması istenmektedir.

Ayrıca son savunmada “davalı Parti adına dava dosyasına vekalet ibraz etmemize rağmen tarafımıza esas hakkında mütalaa dahil hiç bir Anayasa Mahkemesi ara kararı tebliğ edilmemiştir” denilmiştir.

Davanın esasına geçilmeden önce; Davalı Parti Vekili Av. Aydın Ayanoğlu’nun Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN ile ilgili istemi 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun’un 47. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Yekta Güngör ÖZDEN katılmaksızın görüşüldü.

Söz konusu dilekçede ileri sürüldüğü gibi Başkanın tarafsız lığını gölgeleyecek bir durum olmamıştır. Sözlü açıklamaya gelen parti temsilcilerinin durum ve tutumu karşısında oturumu yönetme ve düzeni sağlama kapsamında Başkanın uyarısı, gerekli ve yerindedir.

Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN’in tarafsız hareket edemiyeceğine ilişkin savları haklı bulunmadığından redd-i hâkim isteminin 2949 sayılı Yasa’nın 47. maddesi uyarınca reddine 30.11.1993 günü oybirliğiyle karar verildi.

Anayasa Mahkemesi İçtüzüğü’nün 10/1 maddesi gereğince mahkeme kurulu kıdem esasına göre oluşmaktadır. Bu esasa göre kurula katılacak üyelerin her gün hatta her an değişmesi mümkündür. Kurula katılabilecek 15 kişinin adı soyadı önceden bellidir. Bu nedenle heyete katılacak üye isimlerinin bildirilmesine ilişkin istem karşılanmamıştır. Öbür yandan, Sosyalist Türkiye Partisi Vekili’nin tebliğlere muttali olduğu verdiği son savunmasındaki beyan ve imzasından açıkça anlaşıldığından 7201 sayılı Yasa’nın 11. maddesine dayanılarak yapılan tebliğat yeterli görülmüştür. Avukat da temsilcilerden biridir.

  1. Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu

Davalı Parti vekilinin verdiği ön savunmada özetle;

“Dava yasal prosedüre uygun olarak açılmamıştır. 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası incelendiğinde, Yasanın 9. maddesinin işletilerek öncelikle Sosyalist Türkiye Partisine eksiklik ve aykırılıklar için ihtarda bulunulması gerekir.

Sözkonusu Yasanın 101. maddesi ile 9. maddesi birlikte ele alınmalıdır. 101. maddenin tek başına olaya uygulanması olasılığı yoktur.

Anayasanın 69/5 fıkrası 2820 sayılı SP Yasasının 9. maddesine aynen aktarılmıştır. Tüzük ve programların Anayasa ve yasaya uygunluğunun denetimi ile birlikte kuruluş işlemlerinin ve kurucuların hukukî durumlarının incelenmesi eş zamanlı bir etkinliktir ve bu haliyle 9. madde her iki tür incelemenin prosedürünü oluşturmaktadır. Kaldı ki, siyasî yaşama yeni girmiş bir partinin Anayasanın 14. maddesinde belirtilen yasaklara aykırı amaç güttüğünü iddia edebilmek için böylesi bir ihtar gereklidir. Dernekler yasası incelendiğinde, İçişleri Bakanlığı kanalınca dernekler için tüzük incelenmesi ile kuruluş belgeleri ve kurucularının niteliklerinin yasal denetiminin aynı anda ve ihtar prosedürlü yürütüldüğünü görürüz. İddianamede siyasî partiler dernek statüsünden de aşağı bir değere itilmiştir. Siyasî Partilere de düzeltme hakkı tanınmalıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi dar yorumlanarak bu güvencenin ortadan kaldırılması hukuksal bir hata olacaktır.” denilmektedir.

Davalı parti vekili, son savunmasında da “davanın reddedilip Parti hakkında 2820 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanmasına” karar verilmesini istemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı esas hakkındaki görüşünde özetle Siyasî Partiler tüzük ve programlarıyla kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması halinde herhangi bir ön koşula bağlı olmaksızın doğrudan siyasî partilerin kapatılması davası açılabileceğini belirtmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğuna ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı Sosyalist Türkiye Partisi’nin, programının SPY’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle ilgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’nda yasaklanan nedenlerden ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin talebi yerinde görülmemiştir.

  1. Yargılamanın Duruşmalı Olarak Yapılması veya Yeniden Sözlü Açıklama Yapılması Sorunu

Davalı Vekili’nin son savunmasının sonuç kısmında davanın duruşmalı yapılması, reddi halinde daha önce sözlü açıklamada bulunmayan üç temsilcinin dinlenmek üzere tekrar çağrılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın konu ile ilgili açıklamasında da; “…bu düzenlemelerde, siyasî parti kapatma davası görülürken Ceza Muhakemeleri Usul Yasasının uygulanacağı hususuna işaret edilmekte ise de, bu husus o yasada yer alan tüm yargılama yöntemlerinin uygulanması anlamında olmayıp, duruşmalı yargılama dışında kalan ve davaya uygunluk arzeden diğer yargılama yöntemlerinin uygulanacağını belirtmek amacına yönelik düzenleme olarak kabulü gerekir.

Öte yandan; Anayasa Mahkemesi’nin hangi hallerde duruşmalı yargılama yapılabileceği Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 35. maddesinde açıkça gösterilmiştir. Anayasa ve yasalarla, ilgilileri dinleme yetkisini kullanmak bakımından Yüce Mahkemenize tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, kamu düzenini ilgilendiren ve yargılama yöntemini belirleyen, Anayasal ve yasal düzenlemeler karşısında siyasî parti kapatma davalarında duruşmalı yargılama yapılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteminin reddi gerekir.” denilmektedir.

Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri Anayasa Mahkemesi’nin dosya üzerinden inceleyeceği hükmü yer aldığından CMUK’un duruşma ile ilgili kuralları siyasî partilerin kapatılması davalarında uygulanamaz.

Bu nedenle Davalı Parti’nin yargının duruşmalı yapılması talebi reddedilmiştir.

Sözlü açıklamanın yeniden yapılması istemine gelince :

2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesinde “Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.” hükmü yer almıştır.

Bu hüküm uyarınca gerçekleştirilen sözlü açıklama toplantısında Sosyalist Türkiye Partisi temsilcisinden gerekli bilgiler alınmıştır. Sosyalist Türkiye Partisi’nin Ön ve esasla ilgili savunmasında istenilen ilave süreler verilerek savunma haklarının en kapsamlı biçimde kullanılması sağlanmıştır. İkinci bir sözlü açıklamaya, hiçbir haklı neden bulunmadığı için gerek görülmemiştir.

4- Anayasa’ya Aykırılık ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin Aşılması Sorunu

Davalı Parti Vekili ön savunmasında Davada uygulanacak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. (a), 81. (a), (b) ve 101. (a) bendlerinin Anayasa’ya aykırılığı üzerinde durulmuş ve Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin yorumla aşılması talep edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, esas hakkındaki görüşünde bu değerlendirme ve taleple ilgili görüşlere katılmamıştır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenleri sayılıdır. Siyasî partilerin kapatılabilmeleri, örgütlenme ve siyasî faaliyette bulunma özgürlüklerine getirilen önemli bir sınırlamadır. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması, sınırlanması yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nda partilerin yasaklanma koşullarına yenilerini getirerek genişletmek Anayasa’yla bağdaşmaz. Kural, partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmalarıdır. İstisna ise bunların kapatılmalarıdır. Anayasa’da da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Anayasa partilerin kapatılma nedenlerini kendisi düzenlemiş bu konuyu yasakoyucunun takdirine bırakmamıştır.

Davalı Parti programının, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde 81. maddenin (a) ve (b) bendlerinde öngörülen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine aykırı bulunması nedeniyle aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenmektedir.

Söz konusu yasal düzenlemeler Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış yasalar arasında bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nu Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Diğer taraftan bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.

Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

  1. ESAS YÖNÜNDEN
  2. Genel Açıklama

Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup , kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.

Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.

Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.

Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.

Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.

  1. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, programının kimi bölümlerinin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 14., 68., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. maddesinin (a) bendi, 81. maddesinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.

Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:

“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”

“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.”

“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.

Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.

Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:

– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.

– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.

– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.

– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.

– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.

– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.

– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.

– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.

Bu yasakların kimileri doğrudan bir kapatma nedeni değildir.

Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.

Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.

Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;

Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.”

  1. maddesinde;

“Siyasî Partiler:

  1. a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
  2. b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”

hükümleri yer almaktadır.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.

  1. Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Parti Programında yer alan kimi düzenleme ve savunmalarla ilgili kararın baştarafına aynen alınan görüşlerindeki değerlendirmeler açıktır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin sözlü açıklama ve savunmalarında geçen ve karara aynen alınan istem ve anlatımların dışında başka bir kanıt yoktur. Sözlü açıklamaya ilişkin durum, gerçeğe aykırı biçimde ileri sürülmüş, Başkan hakkında red istemi, Başkanın yerine çağrılan yedek üyenin katıldığı toplantıda görüşülerek oybirliğiyle reddedildikten sonra inceleme sürdürülmüştür.

Davalı Parti Programı’nın “Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü”nün bozulması” amacını taşıyıp taşımadığı :

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Şöyle ki:

“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.

Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.

Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır. (Madde 68 ve 69)

Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak Siyasî Parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.

Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen asimile etme kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi, koruyanlar, terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusu’dur.

Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.

Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma ve bütünleşme, eşitliğe dayanarak ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücülüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirle­ ri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” diyerek Ulus’u oluşturan vatandaşların ortak değerlerini birleştirici ögelerini açıklamış, haklar ve özgürlükler yönünden ayırımsız uygulamayı vurgulamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.

Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.

Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.

Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.

Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.

Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.

2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.

Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve ulus bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldık­ ları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürk kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan, soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.

Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.

Üzerinde durulması gereken diğer bir konu da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk-ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek içinde kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.

Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.

2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;

Siyasî Partiler:

(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”

(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.

Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek ve vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.

Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.

Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konu­ ya özel bir özen göstermiştir.

Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.

Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.

Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.

Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.

Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında Sosyalist Türkiye Partisi, programıyla, savunma ve sözlü açıklamalarında geçen görüşlerle, uluslararası belgelere ve ulusal gerçeklere karşın Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir Kürt Ulusunun varlığı ortaya konulmakta ve kendi geleceklerini belirleme hakkı üzerinde durulmaktadır.

Dikkati çeken diğer önemli bir husus da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların Genel Kürt Kurtuluş hareketi içinde gösterilmesidir. Bu bağlamda Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaşlar, Dünyadaki Kürtlerin kurtuluş mücadelesi içinde gösterilerek önemli gördükleri bu dinamiğe marksist görüşe dayalı Sosyalist Türkiye Partisi’nin güçlü çekim merkezi olması ve oluşturulacak gücün parti olarak marksizme dayalı sosyalizm için kullanılması hedeflenmektedir. Savunmalarda programda yer alan Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de programda bu ifadelerin yer alış biçimiyle savunmalardaki açıklık gerçeği ortaya koymaktadır.

Parti Genel Başkanının açıklamasında: parti programının ilgili bölümlerinde “Kürt ulusal hareketi, Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlı olmayan bir coğrafi bölge içersinde değerlendirilmektedir. Özel olarak T.C. sınırları içinde bir kürt ulusal hareketinden hiçbir şekilde söz edilmemektedir. Tabiki bu coğrafyanın içinde T.C. de vardır.” denilerek çelişkili bir anlatım ile zorlama veya saptırmanın varlığı hemen göze çarpmaktadır.

Savunmada görülen çelişkilerden biri de “Atatürk

Milliyetçiliği” ile ilgilidir.

Bir yerde “Öncelikle Kürt sorunu üzerine bir giriş yapmak gereksinimini duyuyoruz. Türkiye’de içtihatlar yolu ile Kürt sorunu ve Kürt realitesinden söz etmek artık suç sayılmıyor. Sevindirici olan bu gelişmeye, Davalı Parti’nin yagılandığı 1982 Anayasası’nın başlangıç bölümünün sözünü ettiği “Atatürk Milliyetçiliği perspektifinin doğrultusunda geldik.” denirken bir yerde de Anayasa Mahkemesi’nin “Atatürk Milliyetçiliği” kavramını tanımlıyarak “Devlet ve Milletin bölünmez bütünlüğü”ne ne tür eylemin ya da nasıl bir progmatik düzenlemenin bozabileceğinin sınırlarını çizmeye çalıştığı kararında da, kavramı açıklarken “yurttaşlık” bağı ile sosyolojik/siyasî bağı birbirine karıştırmıştır. Yurttaşlık bir devlete hukukî bağlanmayı ifade eder. Kürt Ulusundan söz etmek onun dili kültüründen sözetmek, ulusal varlığını toplumsal/siyasal olarak görmek, yurttaşlık kavramı ile dolayısıyla üniter devlet yapısını bozmak ile ilgili değildir.” denilmiştir.

“Atatürk Milliyetçiliği” yukarda ilgili bölümde açıklandığı gibi ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Vatan ve vatandaşlarının çağdaşlaşması ve dünya barışı ile sınırlıdır. Savunma da ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı ulus veya etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni olarak görülemez.

Savunmalarda “Tek Ulus” kavramının kimseye dayatılamıyacağı belirtilerek çok uluslu sosyalist ülkelerin değişimden önceki yapıları örneklenmektedir. Tek Uluslu devlet yapısıyla çok uluslu devlet yapısı içinde vatandaşlık haklarıyla sosyolojik gelişmenin farklı olması doğaldır. Yetmiş sene önce kurulan çok uluslu devletlerin bu gün ulus yapılarına göre ayrı ayrı devletleşmesi; bin yıl bir arada yaşamış, sosyolojik bütünleşmenin neticesi olarak gönül birlikteliği içinde Tek Ulus olarak devlet kurmuş, vatandaşlarına eşit siyasal, hukuksal ve ekonomik hakları tanımış tek uluslu devletlerinde değişik kökenden gelen toplulukların varlığı nedeniyle ayrı uluslar ve devletler haline gelmesini gerektirmez.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakları ile aynı kökenden gelişe bağlı olarak diğer ülke vatandaşları hakları arasında bağlantı kurulmasının da hukuksal dayanağı yoktur. Türk kökeninden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile Türk kökeninden gelen diğer devletler vatandaşlarının hak ve mücadelesi aynı değerlendirmeye bağlanamıyacağı gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürt veya diğer kökenli vatandaşların, başka devletlerdeki Kürt veya diğer kökenli o ülkeler vatandaşlarının hak ve mücadeleleri aynı değerlendirmeye bağlanamaz.

Dünyada “bir Kürt ulusu vardır” demekle Türkiye’de “Türk Ulusu bütünlüğü dışında ayrı bir Kürt Ulusu vardır” demek ayrı anlamlar taşır.

Türkiye’deki Ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devlet kurma hakkı tanınması aynı biçimde demokratik, tek uluslu diğer devletlerde bu yolun açılması olanağı yoktur.

Görüldüğü gibi dünyada “Tek Uluslu” demokratik devlet sadece Türkiye Cumhuriyeti değildir.

Böylece, savunmada geçen “Tek Ulus kavramını kimseye dayatamayız” sözünün karşılığı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ulus bütünlüğünü bozmayı hiç bir kimse, demokratik devlet ve kuruluşlar dayatamaz.” olmaktadır.

Çünkü bu uluslaşma bin yıllık birlikteliğe sosyolojik, tarihsel ve siyasal gelişmelere dayanmaktadır.

Onun içindir ki; ısrarla yapılan özendirme, yanıltma kandırma, korkutma ve kışkırtmalarla desteklenen teröre karşın, Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırma çabaları başarılı olamamıştır.

Kürt kökeninden gelen vatandaşlarımızı Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmanın olanaksızlığı gibi Türk kökeninden ya da diğer kökenlerden gelen vatandaşlarımızı da Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek olanaklı değildir.

Savunmada görülen çelişkilerden bir diğeri de Lozan Konferansı ile ilgilidir. Savunmanın bir yerinde Lozan Andlaşmasıyla ilgili olarak “Yaklaşık günümüzden 70 yıl önce yapılmış bu metinlerin bugünkü bir sosyolojik olguyu açıklamasını beklemek saçmalıktır. Siyasî anlaşma metinlerinin toplumsal realitelerin tartışılmasında nihaî başvuru kaynağı sayılması hukuk adına utanç vericidir. İddia makamı ve bu iddianameyi ciddiye alan Anayasa Mahkemesi bilimsel ve hukuk açısından yetersizliğini kanıtlamıştır.” denilirken diğer bir yerinde “Kürt Ulusu” varlığının Atatürk ve İsmet İnönü tarafından tanındığı, Lozan Konferansı tutanaklarına geçtiği belirtilerek Lozan Konferansı tutanaklarının incelenmesi istenilmekte ve son yıllarda “Kürt realitesini kabul etmeliyiz” derken bir Kürt Ulusu’nun varlığının açık seçik biçimde kabul edildiği belirtilmektedir.

Atatürk ve İsmet İnönü tarafından ülke ve ulus bütünlüğünün bölünmezliği konusunda söylenen sözler, bu konuda Lozan Konferansı tutanaklarında yer alan metinler yukarda ilgili bölümlerde gösterilmiştir. Söylenen ve bugün içinde gerçek olan Kürtlerin Türk Ulusu bütünlüğü içinde yer aldığı, ayrı ulus olma ve ayrı devlet kurma isteklerinin olmadığıdır. Öbür yandan savunmalardaki iddiaların aksine Türkiye’de bugün, etnik grupların, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasını hedef alınmaması, asıl amacın saptırılmaması kaydıyle, dil ve kültürlerini geliştirmesi engellenmemektedir.

Yine savunmada “Ermeni, Rum, Çerkez halklarını cemaat olarak kabul edip yüzyıllardır iç içe yaşadığı fakat uluslararası bir ağırlığı olmayan Kürt insanın gerçeğini kabul etmemek vardır.” denilmekte ise de Çerkez veya diğer kökenden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına Kürt kökenli vatandaşlardan farklı bir statü ve hak tanınmamıştır.

Bütün bunlar sözcük oyunları, anlatım değişiklikleri ve çeşitli bahanelerle gerçekleri saptırarak Türkiye Devleti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozucu niteliktedir. Bunlarla anlatılmak istenen, “Türk Ulusu” bütünlüğü dışında “Türk ve Kürt” ulusları adıyla iki ayrı ulusun varlığı ortaya konularak partinin, bu iki ulusun eşit biçimde işlem görmesi ve ayrı birer ulus olmaktan kaynaklanan uluslararası hakların tanınmasıyla birlikteliklerini gönüllü olarak devam ettirmelerinden yana olduğudur. Proğramda geçen gönüllü birlikteliğin anlamı budur.

Ön savunmada, “Siyasî Partiler Yasasının değerlendirilmesinde, Uluslararası hukukun temel prensipleri ve ülkemizin taraf olduğu veya onaylandığı Uluslararası sözleşmelerin birer iç hukuk metni ve/veya prensipleri olarak olayda dikkate alınması ve bu araçların dinamik yorum yöntemiyle Anayasa’nın özel yorumundan ziyade amaçsal yorumuyla birlikte siyasal/toplumsal gerçekler gözönüne alınarak uygulanması gerekir.” denilmiştir.

Anayasa Mahkemesi; Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça ya da iptal edilmedikçe uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.

Öbür yandan, Devlet, Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere; uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.

Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.

Sosyalist Türkiye Partisi’nin, kapatma nedeni sayılan dava konusu Parti programındaki kimi düzenlemelerin söz konusu uluslararası belgelere de aykırı olduğu kuşkusuzdur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. maddesinin ikinci fıkrası aynen şöyledir:

“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, âmme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”

Yukarda ilgili bölümlerde açıklandığı üzere Sosyalist Türkiye Partisi Programının ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu kimi düzenlemeleri İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla 17. maddesinde yer alan kurallarla da bağdaşmamaktadır.

Sözleşmenin 17. maddesi aynen şöyledir:

“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz.”

Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte Sosyalist Türkiye Partisi’nin amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği de dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de “kendi kaderini tâyin hakkına sahip, kurtuluş mücadelesi veren bir Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.

Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;

-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,

-Sınırların dokunulmazlığı,

-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,

-İçişlerine karışmama,

ilkeleri de yer almıştır.

Paris Şartı’nda da :

“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”

………

“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”

………

Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”

………

“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:

Kendi geleceğini belirleme hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.

Zorunlu durum ve nedenlerle siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih kapsamına alınması olanağı yoktur.

Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:

  1. Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
  2. Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
  3. Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların milliyetçiliğe dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.

  1. Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler ve demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
  2. Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
  3. Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
  4. Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.

Parti programında ve savunmalarda ayrı uluslar olarak ortaya konan Türk ve Kürt Uluslarının gönüllü birliğinin hedeflendiğinden söz edilmekte ise de, gerçekte davalı Parti’nin programı vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Zira Parti programı Türk Ulusunun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı Kürt kökenli vatandaşlarımızı bir ulusal kurtuluş mücadelesi içine çekmeyi öngörmektedir. Bu tür program hükümlerinin ülke ve millet bütünlüğünü yıkmayı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde amaçladığı açıktır.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak ülkeyi bölmek, bu amaçla etnik köken ayrımını kışkırtarak ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip Kürt ulusal kurtuluş hareketiyle bağlantı kurulması bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik gruplar körüklenecek, terörün şiddeti artırılacaktır. Uluslararası norm, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Sosyalist Türkiye Partisi, Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız savlarla Ulusal kurtuluş mücadelesine çekmeye ve bölünmeye yönelmiştir. Demokrasi, demokra­ tik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen çabalara hiç bir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Parti savunmasında buna karşın “Anayasa Mahkemesi Devletin bekasından önce, toplumun dönüşümü ve gereksinimlerini gözönüne almalıdır.” demektedir. Bu dönüşüm ve gereksinim de kendi düşüncelerine dayanmaktadır.

Davalı Partinin programında Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanması; bir başka deyişle, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerin (a) bendlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.

Programdaki düzenleme farklı ulus ve ulusal azınlıkların varlıklarının kabul edildiklerini göstermektedir. Bunlar programdaki diğer düzenlemelerle birlikte ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle program, Türk Ulusu’nun ortak dili, kültürü dışındaki dil ve kültürleri bölücülüğe yönelik olarak korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları, bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.

Esasa ilişkin son savunmada hukukun sınıfsal olduğu görüşüyle kapatma olasılığına karşı Mahkeme ve üyelere gözdağı niteliğindeki sözler üzerinde durulması gereksiz bölümlerdir.

Sonuç olarak, Sosyalist Türkiye Partisi, Programındaki anlatımlarla, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık kavramları olmamasına karşın, farklı etnik ve soy kökenlerinden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusunu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, ulusal kurtuluş hareketi içinde gösterilen T.C. Devletinin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını verme amacına yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşmüştür. Bu bağlamda yine programında yer alan “Kürt Ulusu’nun ve bütün etnik ve toplulukların kendi dil ve kültürel yapılarını koruyup gelişmeleri olanağını sağlar. Dillerin geliştirilmesi, zenginleştirmeleri çalışmalarında hiç bir dile ayrıcalık tanınamaz” biçimdeki düzenleme de Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ve bölücülüğe yöneliktir. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemlere kışkırtma, katkı, destek ve bu niteliğiyle de bir tür eylemdir.

Bütün bunlarla Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ve aynı Yasa’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır.

Yukarda belirtilen nedenlerle, Sosyalist Türkiye Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan hükümlere aykırı davrandığı saptandığından aynı Yasa’nın 101. maddesinin (9) bendi gereğince kapatılması gerekir.

VIII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.2.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/16 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Türkiye Partisi’nin Anayasa’nın Başlangıç Kısmı’na 3., 4., 14., 68. ve 69. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (9) bendi ve 81. maddesinin (a) ile (b) bentlerine aykırı olarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçladığı ileri sürülerek Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesi istenmekle gereği görüşülüp düşünüldü:

  1. Sosyalist Türkiye Partisi programının, Anayasa ile Siyasî Partiler Yasası’na aykırı olduğuna ve 2820 sayılı Yasa’nın 101. maddesinin (a) bendi uyarınca davalı Parti’nin KAPATILMASINA,
  2. Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,
  3. Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

30.11.1993 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

BaşkanYekta Güngör ÖZDEN BaşkanvekiliGüven DİNÇER Üyeİhsan PEKEL
ÜyeSelçuk TÜZÜN ÜyeAhmet N. SEZER ÜyeHaşim KILIÇ
ÜyeYalçın ACARGÜN ÜyeMustafa BUMİN ÜyeSacit ADALI
ÜyeAli HÜNER ÜyeLütfi F. TUNCEL

Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri

0
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri
Giriş

Cumhuriyet Gazetesi, “amacını toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemiyle belirlemiştir. Cumhuriyet, ne hükümet ne de parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyet’in, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet, demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır.

Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı “aydınlanma” yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, Laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi“ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

Cumhuriyet Gazetesi’ni kuran Yunus Nadi, kurumlaştıran Nadir Nadi’dir. Cumhuriyet Türkiye’sinin temelleri atılırken kurulan Cumhuriyet Gazetesi’ni Yunus Nadi’nin ölümünden sonra her çeşit güçlüğe karşı yarım yüzyıllık savaşımla hiç bir ödün vermeden yöneten ve kurumlaştıran Nadir Nadi 20 Ağustos 1991 günü gözlerini yaşama kapamıştır. Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak Cumhuriyet Türkiye’sine, topluma ve Cumhuriyet okurlarına karşı bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

1-Genel Hükümler

1/1-Cumhuriyet Gazetesi Yayın ilkeleri, gazeteyi, ekleri, internet sitesini ve diğer Cumhuriyet yayınlarını kapsar ve bağlar.

1/2-Cumhuriyet gazetesi ve diğer yayınların yöneticileri ve çalışanları her türden çıkar ve nüfuz ilişkilerinin dışında kalmaya özel bir özen gösterirler.

1/3-Cumhuriyet gazetesi çalışanları bir siyasi partiye üye iseler, gazetedeki faaliyetleri ile siyasi çalışmalarını ayrı tutmaya özen gösterirler. Siyasi parti üyesi yazarlar yazılarını üyesi bulundukları siyasi parti içindeki konumları ya da faaliyetleri için kullanamazlar.

1/4-Cumhuriyet yayınlarında reklam, sponsorluk vb. alanlardaki çalışmalarla editoryal alandaki çalışmalar kesin çizgilerle birbirinden ayrılır. Haberin ana ya da vazgeçilmez unsuru olmadıkça şirketler, ticari ürünler ve markalar yer alamaz, gizli reklam yapılamaz.

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

0
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin (CCJE) başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hakimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunduğu 3 sayılı Görüş olarak 9 Kasım 2002  tarihinde kabul edilmiştir.

Avrupa Hâkimleri Danışma Kurulu (CCJE) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2000 yılında kurulmuş olup Avrupalı hâkimlerin hukuk devletindeki rolünün güçlendirilmesi bağlamında çalışmalar yapmaktadır. Kurul (CCJE) Avrupa Konseyi nezdinde hâkimlerin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliği konularında danışma görevi yapmakta olup bu şekilde uluslararası bir organizasyon bünyesinde işlev gören ve hâkimlerden oluşan ilk ve tek organdır. Türkiye adına HSK(Hakimler Savcılar Kurulu) tarafından Genel Kurul toplantılarına katılım sağlanmaktadır

Consultative Council of European Judges (CCJE) – Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi

Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar

1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), bu görüşü üye devletlerin CCJE tarafından hazırlanan ankete verdikleri cevaplara ve bu hususta CCJE Çalışma Grubu ile CCJE uzmanı Denis Salas’ın (Fransa) düzenlediği metinlere dayanarak hazırlamıştır.

2. Bu görüşte CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememesine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün (www.coe.int/legalprof, CCJE(2001) 43) özellikle 13, 59, 60 ve 71. fıkralarına atıfta bulunulmaktadır.

3. CCJE bu görüşü hazırlarken bilhassa aşağıda belirtilenler olmak üzere birçok belgeyi  göz önünde bulundurmuştur:

– Birleşmiş Milletler “Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri” (1985),

–Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolüne ilişkin R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı,

– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (1998) (DAJ/DOC(98) 23),

– Yargı Etiği İlkeleri, Bangalor Taslağı (Bu taslak, 2002 yılının Kasım ayında gözden geçirilerek Bangalor Yargı Etiği İlkeleri oluşturulmuştur. CCJE, bu ilkeleri, bu belgenin çıkmasından sonra benimsemiştir. Bu ilkelere ilişkin Açıklama Notunda 2002 yılının Haziran ayında CCJE’nin Çalışma Ekibinin sunduğu katkılar tasdik edilmiştir)

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [493.69 KB]

4. Bu görüş iki ana hususu kapsamaktadır:

– Yüksek standartlarda olması gereken ve hâkimlerin kendi hazırladıkları mesleki davranış standartları metninin içerisinde yer alabilecek olan, etik ilkelerin belirlenmesine dayanan, hâkimlerin mesleki etik ilkelerini düzenleyen ilkeler ve kurallar (A);

– Hâkimlere yönelik ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüklerini düzenleyen ilke ve usuller (B).

5. Bu bağlamda CCJE, mevcut kuralların ve prensiplerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gerektirdiği üzere mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile her bakımdan tutarlı olup olmadığını sorgulamıştır.

6. Dolayısıyla, CCJE, aşağıdaki soruları cevaplamayı amaçlamıştır:

– Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?
– Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?
– Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?

7. CCJE, bu soruların cevaplarının, özellikle de hâkimlerin hakları ve ayrıcalıkları, mesleki davranışları ve etik ilkelerinin (bkz. CCJE(2001)24 sayılı belge, Ek A, III. Kısım B) Avrupa’daki hâkimlere yönelik genel eylem planı çerçevesinin uygulanmasına katkıda bulunacağına inanmaktadır ve ulaşmış olduğu sonuçlara aşağıda 49, 50, 75, 76 ve 77. fıkralarda değinmiştir.

A. HÂKİMLERİN DAVRANIŞ STANDARTLARI

8. Hâkimlerin davranışlarının etik yönünün, çeşitli nedenlerden dolayı tartışılması gerekmektedir. Anlaşmazlıkların çözümünde kullanılan yöntemlerin her zaman güven telkin etmesi gereklidir. Hâkimlere verilen yetkilerin adaletle, doğrulukla ve özgürlükle çok yakından bir bağı vardır. Hâkimler için geçerli olan standart davranış kuralları, bu değerlerin doğal bir sonucu ve adaletin idaresine olan güvenin ön şartıdır.

9. Uzlaşmazlıkların gittikçe küreselleşmesi ve mahkeme kararlarının geniş çapta yayılması göz önünde bulundurulduğunda adalet sistemine olan güven daha da önemli bir hal almaktadır. Ayrıca, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette toplumun adil yargılanma kavramına uyumlu olan ve temel hakları teminat altına alan genel standartların belirlenmesi beklentisinde olma hakkı vardır. Hâkimlere yüklenen yükümlülükler, tarafsızlıklarını ve görevlerinin etkinliğini teminat altına almak amacıyla belirlenmiştir.

1) Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?

10. Hâkimler için geçerli olan mesleki taleplere yönelik kuralların her türlü analizinde bu kuralların altında yatan ilkeler ve taşıdıkları amaçlar da göz önünde bulundurulmalıdır.

11. Hâkimlerin işe alınmasında ve eğitim verilmesinde ne tür metotlar kullanılırsa kullanılsın ve yetki alanları ne kadar geniş olursa olsun, hâkimlere yetkiler verilmiş olup insanların hayatını temelden etkileyecek alanlarda çalışmaktadırlar. Yakın bir tarihte düzenlenmiş olan bir araştırma raporu, Avrupa’da tüm kamu kurumları arasından en çok değişime uğrayanın muhtemelen yargı olduğunu belirtmektedir.

Son yıllarda demokratik toplumlar yargı sistemleri üzerine gittikçe artan beklentiler yüklemektedir. Toplumlarımızın gittikçe artan çoğulculuğu, her bir grubun tanınma ya da koruma istemesine yol açmakta olup bu grupların söz konusu talepleri her zaman karşılanmamaktadır. Demokrasilerin yapısının derinlemesine etki altında kalmış olmasına karşın ulusal çeşitlilikler hala göze çarpmaktadır.

Otoriter rejimlerden ortaya çıkan Doğu Avrupa ülkelerinin, hukuk ve adalete, demokrasinin yeniden kurulması için çok önemli olan meşruiyeti sağlayan unsurlar olarak baktıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Diğer ülkelere kıyasla bu ülkelerde yargı sistemi, yargısal denetim fonksiyonu aracılığıyla diğer devlet makamlarına nispeten kendisini daha fazla kabul ettirmektedir.

12. Hâkimlere verilen yetkiler, yalnızca ulusun iradesini ifade eden yerel kanunlara değil, modern demokratik toplumlar tarafından tanınmış uluslararası hukuk ve adalet ilkelerine de tabidir.

13. Bu güçlerin hâkimlere verilmesinin amacı, hukukun uygulanarak adaletin sağlanması ve her bir bireyin kanuni olarak sahip olduğu ve haksız bir şekilde mahrum bırakılmış olabileceği haklarından ve/veya mallarından yararlanmalarını sağlamaktır.

14. Bu amaç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, tamamen adalet sisteminin yararlanıcıları açısından yazılmış olan 6. maddesinde belirtilmiştir: “Herkes, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Sözleşme, hâkimlerin her şeyi yapmaya hakları olduğunu söylemenin tam tersine, yargılanan kişilere yönelik teminatları vurgulamakta ve hâkimlerin görevlerinin dayandığı ilkelerin bağımsızlık ve tarafsızlık olduğunu belirtmektedir.

15. Son yıllarda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin teminatlara olan ihtiyacın giderek arttığı fark edilmiştir; partizan müdahalelerden korunmak amacıyla bağımsız organlar kurulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin önem düzeyi genişletilerek Strazburg’daki Avrupa Mahkemesi ile ulusal mahkemelerin içtihatlarına dâhil olmuştur.

16. Hâkimin bağımsızlığı oldukça önemli bir ilkedir ve hâkimler dâhil olmak üzere her devletin vatandaşlarının hakkıdır.

Bu ilkenin hem kurumsal hem de bireysel bir yönü vardır. Modern demokratik bir devlet, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine kurulmalıdır. Her bir hâkim, yargı bağımsızlığını hem kurumsal hem de bireysel düzeyde sağlamak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bu bağımsızlığın arkasındaki mantık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 10 ila 13. fıkralarında detaylı olarak ele alınmıştır. Bu fıkralarda belirtildiği üzere, söz konusu bağımsızlık, bir hâkimin tarafsızlığının hem ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır, hem de ön şartıdır; bu da yargı sisteminin güvenilirliği ve demokratik toplumda oluşturması beklenen güven açısından yüksek önem taşır.

17. Birleşmiş Milletler tarafından 1985 tarihinde hazırlanan “Yargı bağımsızlığı temel ilkelerinin” 2. maddesinde “Yargı organı, önündeki sorunlar hakkında herhangi bir tarafın herhangi bir nedenle doğrudan veya dolaylı kısıtlama, etki, teşvik, baskı, tehdit ve müdahalesine maruz kalmaksızın, maddi olaylara ve hukuka dayanarak tarafsız bir biçimde karar verir” hükmü, 8. maddede “hâkimler… her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler” hükmü ortaya konmuştur.

18. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolü üzerine R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin davalar üzerine tarafsız olarak, vicdanlarını dinleyerek, dava olaylarını yorumlayarak ve yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olarak karar vermelerine yönelik kısıtlanmayan bir özgürlükleri olması gerektiğini” belirtmiştir.

19. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda hâkimlere yönelik kanunların, tüm vatandaşların mahkemelerden beklemeye haklarının olduğu tarafsızlık unsurunu teminat altına alması gerektiği belirtilmiştir (1.1 sayılı fıkra). CCJE, Şartın bu maddesini tamamen desteklemektedir.

Tarafsızlık 

20. Tarafsızlık, Avrupa Mahkemesi tarafından hem belirli bir davada bir hâkimin kişisel kanaatlerini ya da menfaatlerini göz önünde bulunduran öznel yaklaşıma göre, hem de hâkimin bu hususta tüm makul şüpheleri ortadan kaldırmaya yetecek teminatlar sunup sunmadığını değerlendiren nesnel bir sınamaya göre belirlenmektedir.

a. Hâkimlerin yargısal işlevlerinin icrasındaki tarafsızlıkları ve davranış kuralları

21. Hâkimler, vatandaşların tarafsızlıklarından şüphe etmelerine yol açacak hiçbir makul neden olmamasını sağlamak için tüm koşullar altında tarafsız davranmalıdırlar. Bu bağlamda, hâkim hem adli görevlerinde, hem de diğer aktivitelerinde tarafsızlık görülmelidir.

22. Yargıya yönelik toplumsal güven, yargı sisteminin etkinliğinin teminatıdır:

Hâkimlerin mesleki faaliyetlerindeki davranışları, anlaşılabilir bir şekilde, toplumdaki bireyler tarafından mahkemelerin güvenilirliğine yönelik önemli bir unsur olarak görülmektedir.

23. Dolayısıyla hâkimler görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, önyargıdan ya da tarafsızlıklarını bozmaktan kaçınmalıdırlar. Kararlarını verirken hukuk kurallarının uygulaması kapsamı dışındaki hiçbir unsuru dikkate almamalılardır. Bir davaya baktıkları ya da o davaya bakmalarının gerekebileceği durumlarda bilinçli olarak o davanın çözümüne ilişkin belli bir düzeyde önyargı oluşturabilecek ve yargılamanın adilliğini etkileyebilecek değerlendirmelerden kaçınmalılardır. Kanunsuz temellere dayanan veya görevlerinin usulünce ifasına uygun olmayan herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm bireylere (örneğin taraflara, tanıklara, avukatlara) saygı göstermelilerdir. Ayrıca görevlerini yerine getirirken mesleki yeterliliklerinin görülebilmesini sağlamalılardır.

24. Hâkimler ayrıca görevlerini yerine getirirken her tür önyargı ve ayrımcılıktan kaçınarak, taraflar arasında bir denge kurarak ve her iki tarafın da adil yargılanmasını sağlayarak tarafların eşitliği ilkesini göz önünde bulundurmalılardır.

25. Yargı sisteminin etkinliği ayrıca hâkimlerin yüksek düzeyde mesleki farkındalığa sahip olmalarını gerektirir. Hâkimler, kendilerini uygun özellikler ile donatacak olan temel ve ileri eğitimler ile mesleki farkındalıklarını yüksek bir düzeyde tutmalılardır.

26. Hâkimler ayrıca görevlerini özenle ve makul bir çabuklukla yerine getirmelilerdir. Tabii ki bunun için kendilerine uygun imkânların, araçların ve yardımın sağlanması gereklidir. Öngörüldüğü üzere, hâkimler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin birinci fıkrası uyarınca makul bir süre sınırı içerisinde karar verme yükümlülüklerinin hem farkında olmalı, hem de görevlerini bu yükümlülük uyarınca yapabilmelilerdir.

b. Hâkimlerin tarafsızlığı ve yargı dışı davranışları

27. Yargı sistemi ancak hâkimlerin gerçeklerle temas halinde olmaları durumunda etkin işleyebileceği için hâkimler yaşadıkları toplumdan izole olmamalılardır. Ayrıca hâkimlerin, vatandaşlar olarak, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan temel hak ve özgürlükleri (düşünce özgürlüğü, dini özgürlük, vb.) bulunmaktadır.

Dolayısıyla istedikleri meslek dışı etkinliklere katılmakta genel olarak özgürlerdir.

28. Ancak bu tür etkinlikler, hâkimlerin bağımsızlığını, hatta bazen tarafsızlığını etkileyebilmektedir. Dolayısıyla hâkimlerin topluma dâhil olabilecekleri düzey ile görevlerini yerine getirmede bağımsız ve tarafsız olmaları ve dışarıdan da öyle görülmeleri gerekliliği arasında makul bir denge sağlanmalıdır. Son tahlilde sorulacak soru, özellikle de belli bir sosyal durumda ve makul, bilgili bir gözlemcinin gözünden, hâkimin bağımsızlığını ya da tarafsızlığını objektif olarak tehlikeye atabilecek bir etkinlikte bulunup bulunmadığıdır.

29. Hâkimler, özel hayatlarında da saygı duyulacak şekilde davranmalılardır.

Avrupa Konseyi üye devletlerinin kültürel farklılıkları ve etik değerlerde gerçekleşen sürekli değişim göz önünde bulundurulduğunda, hâkimlerin özel hayatlarındaki davranışlarına yönelik  standartlar çok kesin hatlarla ortaya konulamamaktadır. CCJE, yargı bünyesinde hâkimlerin özel alanda belirli bir eylemin hâkimlik statülerine uygun olup olmadığı ile ilgili bir şüpheleri olduğunda danışmanlık ve istişare rolüne sahip bir ya da daha çok organ ya da kişiden oluşan yapıların oluşturulmasını tavsiye etmektedir. Bu tür organların ya da kişilerin varlığı, yargı bünyesinde etik rollerin içeriği ve öneminin tartışılmasını teşvik edecektir. Olanaklardan yalnızca ikisi ele alındığında bu organlar ya da kişiler, yüksek mahkeme bünyesinde ya da hâkimler birliği bünyesinde kurulabilir. Her koşulda, hâlihazırda var olan ve disiplin yaptırımları uygulamaktan sorumlu olan organlardan bağımsız olmalı ve farklı amaçlara hizmet
etmelilerdir.

30. Hâkimlerin siyasi partilere katılmaları, büyük problemler teşkil etmektedir.

Hâkimler elbette vatandaşlık statülerini korurlar ve tüm vatandaşların yararlandığı siyasi haklarından yararlanmalılardır. Ancak, adil yargılanma hakkı ve meşru kamu beklentileri göz önünde bulundurulduğunda hâkimler kamusal siyasi aktivitelere katılmaktan kaçınmalılardır. Bazı Devletler bu ilkeyi disiplin kurallarında belirtmiş olup bu yükümlülüğe ters düşen hareketlerde bulunan hâkimlere karşı yaptırımlar uygulamaktalardır. Ayrıca hâkimlerin görevlerinin birtakım siyasi alanlar (örneğin ulusal meclis, Avrupa Meclisi, yerel konsey) ile bağdaşmadığını vurgulamışlar; hatta bazı yerlerde hâkimlerin eşlerinin de bu tür görevlerde yer almalarını yasaklamışlardır.

31. Daha genel anlamda, hâkimlerin siyasi mahiyetteki toplumsal tartışmalara dâhil olması hususu da değerlendirilmelidir. Toplumun yargı sistemine olan güvenini korumak adına, hâkimler yargının gerektirdiği tarafsızlık ile bağdaşmayan siyasi saldırılara kendilerini maruz bırakmamalılardır.

32. Anket cevaplarına bakıldığında bazı Devletlerde hâkimlerin siyasete karışmalarına yönelik kısıtlayıcı bir yaklaşım benimsedikleri görülmektedir.

33. CCJE’de yapılan tartışmalar, hâkimlerin düşünce ve ifade özgürlüğü ile tarafsızlık şartı arasında bir denge sağlanması gerektiğini göstermiştir.

Dolayısıyla, siyasi partiye üye olmaları ya da toplumun büyük sorunlarına ilişkin toplumsal tartışmalara dâhil olmaları yasaklanamasa da hâkimler en azından bağımsızlıklarını tehlikeye atacak ya da tarafsızlık imajlarını zedeleyecek her tür siyasi aktiviteden kaçınmalılardır.

34. Ancak, hâkimlerin ulusal yargı politikasına ilişkin belirli tartışmalara dâhil olmalarına izin verilmelidir.

Hâkimlere danışılabilmeli, kendi statüleri hakkındaki ve daha genel anlamda yargının işleyişi hakkındaki yasal düzenlemelerin hazırlanmasında aktif bir rol oynayabilmelilerdir. Bu konu ayrıca hâkimlerin sendikalara üye olmalarına izin verilmesi gerekip gerekmediği sorusunu da gündeme getirmektedir. Hâkimler, düşünce ve ifade özgürlükleri kapsamında, sendikalara katılma haklarını kullanabilir (toplanma hakkı), ancak eylem yapma hakları üzerine kısıtlamalar koyulabilir.

35. Hâkimlerin başka bir alanda çalışmalarının ufuklarını genişlettiği ve onlara toplumdaki problemlere yönelik farkındalık kazandırdığı, bunun da görevlerinden edindikleri bilgileri pekiştirdiği düşünülebilir. Tam aksine, bu durum göz ardı edilemeyecek riskler teşkil etmektedir; zira kuvvetler ayrılığı ilkesine ters olarak görülebilir ve toplumun hâkimlerin bağımsız ve tarafsız olduğu görüşünü zayıflatabilir.

36. Hâkimlerin; bakanın özel bürosunda (cabinet ministériel) hizmet verme gibi belirli hükümet işlerinde yer alması hususu birtakım problemler ortaya çıkarmaktadır.

Bir hâkimin, bir bakanlığın idari biriminde (örneğin Adalet Bakanlığının hukuki ya da cezai kanunlar bürosunda) görev yapmasını önleyecek herhangi bir unsur yoktur; fakat hâkimler bir bakanın özel bürosundaki personellerden biri olduğunda durum biraz daha hassas olur. Bakanlar, özel bürolarında kimleri isterlerse çalıştırabilme yetkisine sahiptirler, ancak bu personeller bakanın yakın işbirlikçileri olarak siyasi aktivitelerine belirli bir derecede katılmaktalardır. Bu tür durumlarda hâkim bir bakanın özel bürosunda işe başlamadan önce, ideal olarak, hâkimlerin atanmalarından sorumlu bağımsız bir organdan görüş alınmalı, böylece söz konusu organ her bir durum için geçerli olan davranış kurallarını belirleyebilmelidir.

c. Hâkimlerin tarafsızlığı ve diğer mesleki aktiviteleri

37. Yargı işlevinin kendine özgü mahiyeti ile birlikte, görevin onurunu sürdürme ve hâkimleri her tür baskıdan koruma gerekliliği, hâkimlerin her tür menfaat çatışmasından ve güçlerini kötüye kullanmaktan kaçınmalarını gerektirir. Bu ayrıca hâkimlerin kendilerini adli görevlerinden uzaklaştıracak ya da sorumluluklarını sadece kısmen yerine getirmelerine yol açacak her tür mesleki aktiviteden de kaçınmalarını gerektirir. Bazı devletlerde hâkimlik görevi ile uyuşmayan durumlar hâkimlere yönelik kanunlarda açıkça belirtilmiştir ve yargı mensuplarının kendi görevleri dışında başka herhangi bir meslek ya da kazanç sağlayan iş yapmaları yasaktır. Eğitim, araştırma, bilim, edebiyat veya sanata ilişkin aktiviteler istisnai tutulmuştur.

38. Değişik ülkeler, uygunsuz faaliyetleri muhtelif düzeylerde (ekte kısa bir özet sunulmuştur) ve değişik usuller yoluyla ele almıştır; ancak her bir durumda genel hedef, hâkim ile toplum arasında aşılmaz bariyerler oluşmasını engellemektir.

39. CCJE’ye göre mesleki davranış kuralları, hâkimlerin görevlerinin onurunu tehlikeye atacak her tür aktiviteden kaçınmalarını ve menfaat çatışmalarını mümkün olan en düşük düzeyde tutarak toplumun yargıya olan güvenini sağlamalarını gerektirmelidir.

Bu maksatla, hâkimler bağımsızlıklarını kısıtlayacak ve tarafsızlıklarını tehlikeye atacak her tür ilave mesleki faaliyetten kaçınmalıdır. Bu bağlamda CCJE, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nın, hâkimlerin yargı yetkileri dışında yürüttükleri eylemlerin “hâkime duyulan güvenle, hâkimin tarafsızlığı ya da bağımsızlığıyla ya da hâkimin önüne getirilen meselelerle gereken özeni göstererek ve makul bir süre içinde ilgilenmesi için gerekli olan ulaşılabilirliğiyle bağdaşmadığı durumlar dışında sınırlandırılamayacağını” belirten hükmünü onaylamaktadır (4.2 sayılı fıkra).

Avrupa Şartı ayrıca, hâkimlerin toplum ile aralarında bariyer oluşturabilecek “aşırı katılığı” (4.3 sayılı fıkra) önlemek için mesleki kurumlara katılma hakları ile ifade özgürlüklerini tanımaktadır (1.7 sayılı fıkra). Ancak hâkimlerin çalışma zamanlarının çoğunluğunu; hâkimlikle ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere hâkimlik görevine adamaları ve dikkatlerini adli görevler dışındaki aktivitelere aşırı yoğunlaştırmamaları oldukça önemlidir.

Adli görev dışı aktivitelerden kazanç elde etme izni olduğunda bu tür aktivitelere aşırı ilgi gösterilmesi riskinin daha da büyüyeceği barizdir. Ancak, izin verilen ve verilmeyen eylemler arasındaki sınır ülke bazında belirlenmelidir ve yukarıdaki 29. fıkrada belirtildiği üzere bu husus ile ilgili organa ya da kişilere de rol düşmektedir.

d. Tarafsızlık ve hâkimlerin medyayla ilişkileri

40. Özellikle bazı batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle ceza hukuku alanında olmak üzere, son zamanlarda medyada yargı meselelerine yönelik genel eğilim artmaktadır. Hâkimler ile medya arasında olduğu iddia edilebilecek bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda hâkimlerin davranışlarının gazeteciler tarafından etkilenme tehlikesi vardır. Bu bağlamda CCJE, 1(2001) sayılı Görüşünde basın özgürlüğünün üstün ilkelerden biri olmasının yanı sıra, yargı usullerinin de istenmeyen dış etkilerden korunması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla hâkimler, gazetecilerle olan her tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktıkları davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını koruyabilmelilerdir. Bununla beraber, toplumun bilgi edinme hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinden doğan temel bir ilkedir.

Bu ilke, hâkimlerin, vatandaşların açıkça gerekçelendirilmiş kararlara yönelik meşru beklentilerine cevap vermelerini gerektirir.

Hâkimler ayrıca, olayların akışına yönelik veya verdikleri kararın toplum için önemini açıklayan bir özet ya da bildiri hazırlamakta özgür olmalıdırlar. Bunun yanı sıra, hâkimlerin ceza soruşturmalarına dâhil oldukları ülkelerde, bilgi edinme özgürlüğü kapsamında, baktıkları davalara yönelik gerekli kısıtlamaları kaldırmaları önerilebilir. Hâkimler ancak bu şartlar altında rollerini tam anlamıyla ve medya baskısı korkusu olmaksızın gerçekleştirebilirler. CCJE, bazı ülkelerde geçerli olan, iletişim sorumlulukları olan bir hâkim atama ya da toplum menfaatleri kapsamına giren konularda basın açıklamaları ile ilgilenmek üzere bir sözcü görevlendirme uygulamalarını ilgiyle kaydetmiştir.

2) Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?

41. Kıta genelindeki yargı gelenekleri, kanunlaştırma fikrini desteklemektedir. Birçok ülke hâlihazırda kamu sektöründe (polis), kamu hizmeti niteliğinde mesleklerde (avukatlar, doktorlar) ve özel sektörde (medya) davranış kurallarını belirlemiştir. Ayrıca hâkimler için, özellikle de Doğu Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri örneği izlenerek etik kurallar da belirlenmiştir.

42. Bunlardan en eskisi, hâkimlere yönelik bir meslek kuruluşu olan İtalyan Hâkimler Birliği tarafından 7 Mayıs 1994 tarihinde kabul edilen İtalyan “Etik Yasası”dır. Bu yasa, genelinde hâkimlerin (mahkeme başkanları da dâhil olmak üzere) ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluştuğu için, aslında “yasa” (code) kelimesi pek uygun değildir.

Belgenin disiplin ya da ceza kurallarından oluşmadığı, ancak yargının kendisi tarafından oluşturulan öz düzenleyici bir araç olduğu açıktır. 1. madde, genel ilkeyi belirtmektedir: “Hâkimler, sosyal yaşamlarında onurlu ve dürüst davranmalıdırlar ve kamu menfaatine karşıözenli olmalıdırlar. Görevinin çerçevesinde ve her bir mesleki görevde kişisel çıkarsızlık, bağımsızlık ve tarafsızlık değerlerini göz önünde bulundurmalıdır.”

43. Estonya, Litvanya, Ukrayna, Moldova, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya gibi diğer ülkelerde temsili hâkim meclisleri tarafından kabul edilen ve disiplin kurallarından bağımsız olan “yargı etiği kuralları” ve “davranış ilkeleri” bulunmaktadır.

44. Davranış kurallarının bazı faydaları vardır:

Birincisi, hâkimlerin mesleki etik sorunlarını çözmelerine yardımcı olurlar, bu da hâkimlere karar vermelerinde özgürlük sağlar ve diğer makamlardan bağımsız olduklarını teminat altına alırlar.

İkincisi, hâkimlerden beklenen davranışlara ilişkin olarak toplumu bilgilendirirler.

Üçüncüsü, toplumu adaletin bağımsız ve tarafsız olarak sağlandığına dair güven vermeye katkıda bulunurlar.

45. Ancak CCJE, bağımsızlık ve tarafsızlığın yalnızca davranış kuralları ile sağlanamayacağını, çok sayıda kanunun ve usul kurallarının da bulunması gerektiğini belirtmektedir. Mesleki davranış standartları, kanunlardan ve disiplin kurallarından farklıdır. Bu standartlar, bir mesleğin kendisine bahşedilen güçlere muadil olarak toplum beklentilerine uygun bir şekilde işlevini yerine getirebilme yeteneğini vurgularlar. Bunlar, hukukun uygulanmasının mekanik bir eylem olmadığını ve gerçek bir takdir yetkisi gerektirdiğini fark etmeyi gerektiren, hâkimleri kendilerine ve vatandaşlara karşı sorumlu bir konuma getiren, öz düzenleyici standartlardır.

46. Mesleki davranış kuralları ayrıca birçok problem de teşkil etmektedir. Örneğin yasaklanmayan her davranışın kabul edilebilir olduğuna dair bir izlenim yaratabilirler. Durumları aşırı basitleştirmeye eğilimlidirler ve nihayetinde, aslında sürekli dönüşmekte olmalarına rağmen davranış standartlarının belli bir dönem için geçerli ve sabit olduğu izlenimini yaratabilmektedirler. CCJE, davranış kuralları metnindense “mesleki davranış standartları bildirgesi” hazırlanıp bundan bahsedilmesinin makbul olduğunu belirtmektedir.

47. CCJE, bu tür bildirgelerin hazırlanmasının mesleki davranış kurallarının yayılmasının tek yolu olmamasına rağmen her ülkede teşvik edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bunun nedenleri ise aşağıdaki gibidir:

– Mesleki davranış kurallarının hazırlanması ve yayılmasında uygun temel ve ileri eğitimler de bir rol oynamalıdır;

– Yargısal denetimi makamlarının bulunduğu ülkelerde bu makamlar, hâkimin davranışlarına ilişkin gözlemlerine dayanarak etik düşünceye katkıda bulunabilirler; görüşlerini yıllık raporlar aracılığıyla bildirebilirler;

– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda tanımlanan bağımsız makam, disiplin süreçlerine dâhil olması halinde verdiği kararlar ile hâkimlerin görev ve yükümlülüklerinin genel hatlarını belirler; söz konusu kararlar uygun bir biçimde yayımlandığında bunların altında yatan değerlere ilişkin farkındalık daha etkili bir şekilde artırılabilecektir;

– Etik hususları değerlendirmek ve varılan sonuçlara ilişkin bilgileri yaymak için, adaletin idaresi ile ilgili farklı menfaatlere sahip temsilcilerden oluşan üst düzey gruplar kurulabilir;

– Mesleki birlikler, hâkimlerin sorumlulukları ve deontolojileri üzerine tartışmak üzere forum görevi görebilirler; davranış kurallarının yargı çevrelerinde geniş çapta yayılmasını sağlamalılardır.

48. CCJE, hâkimlerin bağımsızlığının gerekli şekilde korunabilmesi için mesleki davranış standartlarına yönelik bildirgelerin iki temel ilkeye dayanması gerektiğini vurgulamak ister:

(i) İlk olarak bu bildirge, temel mesleki ilkelerden bahsetmelidir. Hâkimlerin gerçekleştirmesinin yasaklandığı önceden belirlenmiş eylemlerin tam listesini yapmanın genel olarak mümkün olmadığının farkında olunmalıdır; belirlenen ilkeler hâkimlere yönelik öz düzenleyici araç niteliğinde olmalıdır (örneğin eylemlerine rehberlik eden genel kurallar gibi). Ayrıca, hem örtüşme hem de karşılıklı tesir etme durumları olsa da davranış ilkeleri hâkimlere yönelik disiplin kurallarından bağımsız olmalıdır. Yani bu ilkelerden birinin ihlali, aynı zamanda başlı başına bir disiplin ihlali veya hukuki ya da cezai suç teşkil etmemelidir.

(ii) İkinci olarak, mesleki davranış kuralları, hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalıdır. Bu kurallar, yargının kendisince ve kendisi için ürettiği öz düzenleyici araçlar olmalı, yargı yetkililerinin genel olarak kabul görmüş etik standartlar çerçevesinde çalışarak meşruluk kazanmasını sağlamalıdır. Geniş çaplı istişare sağlanmalıdır; bu istişare yukarıdaki 29. fıkrada belirtilen kişi ya da organ bünyesinde olabilir. Danışmanlığı sağlayan birim ayrıca mesleki davranış standartları bildirgesini açıklamak ve yorumlamaktan da sorumlu olabilir.

3) Davranış standartlarına dair varılan sonuçlar

49. CCJE’nin görüşleri şu yöndedir:

i) Hâkimler, gerçekleştirdikleri faaliyetlerde mesleki davranış ilkeleri tarafından yönlendirilmelilerdir.

ii) Bu ilkeler hâkimlere nasıl hareket edebileceklerine dair kılavuzluk sunmalı, böylece bağımsızlık ve tarafsızlıklarıyla ilgili karşılaştıkları zorlukları yenebilmelerini sağlamalıdır,

iii) Bu ilkeler hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalı, hâkimlere yönelik disiplin sisteminden tamamen ayrı olmalıdır.

iv) Her bir ülkede yargı bünyesinde bir ya da daha fazla organ ya da kişinin, meslek etiğine ilişkin problemlere veya yargı dışı aktivitelerin statülerine uygunluğu konusunda hâkimlere danışmanlık sağlamakla görevlendirilmeleri makbul görülmektedir.

50. Hâkimlerin davranış kuralları konusunda CCJE’nin görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Her hâkim, hem kurumsal hem de bireysel düzeyde yargı bağımsızlığını korumak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır,

ii) Görev başında ve özel yaşamında doğruluk çerçevesinde davranmalıdır,

iii) Her zaman tarafsız olan ve tarafsız görünen bir yaklaşımı benimsemelidir,

iv) Görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, gerçek ya da görüntüden ibaret olan önyargılardan veya tarafsızlığını bozan etkenlerden kaçınmalıdır,

v) Karar verirken ilgili tüm kanunların uygulamasına ilişkin tüm somut unsurları gözden geçirmeli, somut olmayan (esassız) unsurları göz önünde bulundurmamalıdır,

vi) Yargılamalara dâhil olan ya da yargılamalardan etkilenen tüm kişilere yeterince anlayış göstermelidir,

vii) Görevlerini yerine getirirken tarafların eşitliğini dikkate almalıdır, önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge sağlamalı ve her bir tarafın adil yargılanmasını sağlamalıdır,

viii) Medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bu tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktığı davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumalıdır,

ix) Yüksek mesleki yeterlilik düzeyine ulaşmalı ve bunu idame ettirmelidir,

x) Yüksek mesleki farkındalık sahibi olmalı, kararlarını makul bir süre içerisinde verme şartına uymak için gerekli özeni gösterme yükümlülüğüne tabi olmalıdır.

xi) Çalışma saatinin çoğunu, yargı ile ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere, yargı işlevlerine adamalıdır.

xii) Bağımsızlığını tehlikeye atabilecek ve tarafsızlık imajını zedeleyebilecek her tür siyasi faaliyetten kaçınmalıdır.

B. HÂKİMLERİN CEZA, HUKUK VE DİSİPLİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ

4) Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?

51. Toplumun hâkimlere verdiği yetkilerin ve güvenin doğal bir sonucu da hâkimlerin, çok ağır bir kanunsuz harekette bulunmaları halinde sorumlu tutulmaları, hatta görevdenalınabilmeleri olmalıdır. Bu tür bir mesuliyet tanınmasından doğan temkin ihtiyacı, yargı bağımsızlığını ve özgürlüğünü uygunsuz baskılardan koruma gereksiniminden doğmaktadır.

CCJE, bu zeminden yola çıkarak ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüğü konularını incelemiştir. Uygulamada hâkimler için en önemlisi potansiyel bir disiplin yükümlülüğüdür.

a. Cezai yükümlülük

52. Görevlerini yerine getirirken suç olarak görülen eylemleri (örneğin rüşvet almak) gerçekleştiren hâkimler, adli cezai sürece karşı dokunulmazlık sahibi olamazlar. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde iyi niyetli yargı hatalarının bile suç teşkil ettiğini göstermiştir. Bu kapsamda İsveç ve Avusturya’da hâkimler (diğer kamu görevlileri ile bir tutulmuş) bazı ağır ihmal durumlarında (örneğin birini cezaevinde aşırı uzun süre tutmak ya da tutma işlemiyle ilgisi olmak) cezalandırılabilmektedirler (örneğin para cezası ile).

53. Yine de, mevcut uygulama hâkimlerin görevlerini yerine getirirken kasıtsız olarak yaptıkları hataları cezai yükümlülüklerden muaf tutmasa da CCJE bu tür bir yükümlülüğün uygulanmasının genel olarak kabul göreceğini ya da teşvik edileceğini düşünmemektedir. Hâkim asla para cezası ve hatta hapishane tehdidi altında çalışmamalıdır. Bu verdiği kararları bilinçaltında da olsa etkileyecektir.

54. Davacının sevmediği bir hâkim aleyhinde ceza davası açılması gibi sıkıntılı bir durum, bazı Avrupa devletlerinde yaygın hale gelmiştir. CCJE; şahsi bir şikâyet neticesinde ceza soruşturması ya da ceza davası açılabilen ülkelerde, hâkimin cezai yükümlülüğünün bulunduğunu ileri sürmek için geçerli herhangi bir durum bulunmaması halinde hâkimin görevine ilişkin gerçekleştirdiği iddia edilen eylemlerine karşı bu tür soruşturmaları ya da davaları önlemeye ya da durdurmaya yönelik bir mekanizma bulunması gerektiği görüşündedir.

b. Hukuki yükümlülük

55. Yukarıda 53. fıkrada belirtilen görüşler, verdikleri yanlış kararlar ya da diğer hatalar (örneğin aşırı gecikme) sonucunda hâkimlere kişisel olarak uygulanan hukuki yükümlülükler için de geçerlidir. Genel bir ilke olarak hâkimler, iyi niyet çerçevesinde yerine getirdikleri görevlerine ilişkin olarak doğrudan kendi aleyhlerinde ortaya atılan iddialara karşı mutlak özgürlüğe sahip olmalılardır. Kanunu yorumlarken, uygularken ya da delilleri değerlendirirken oluşabilecek, yargı yetkisine ya da usule ilişkin adli hatalarla temyiz mahkemesi ilgilenmelidir; bu yolla telafi edilemeyen adli hatalar ise (örneğin aşırı gecikme de buna dâhildir), en fazla, davacının Devlete dava açması ile sonuçlanmalıdır. Devletin bazı durumlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bağlı yükümlülükleri olması başka bir husus olup bu görüş o hususla doğrudan ilgili değildir.

56. Ancak, hâkimlerin ağır hatalı kararları ya da diğer ağır suçları sebebiyle, özellikle de davacının devlete karşı tazminat hakkını kullanmak istediği durumlarda, devletin ısrarları üzerine, hukuki yükümlülüklere maruz kalabilecekleri Avrupa ülkeleri mevcuttur.

Örneğin bu yüzden Çek Cumhuriyeti’nde devlet bir hâkimin kanuna aykırı kararından ya da hatalı adli hareketinden dolayı sorumlu tutulabilmektedir; ancak ceza ya da disiplin işlemlerinin ardından hâkimin görevini kötüye kullandığı tespit edilirse hâkime rücu edebilmektedir. İtalya’da devlet, bazı şartlar altında, kasti olarak görevi kötüye kullanma ya da “ağır ihmal” gibi  eylemler ile (ağır ihmal durumunda yükümlülüklerin kısıtlanması ihtimali söz konusudur) devleti sorumlu hale getiren hâkimlerden tazminat isteyebilmektedir.

57. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, 5.2 sayılı fıkrasında bu mahiyetteki tazminat davalarının olabilirliğine yoğunlaşmaktadır; bu olasılık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 43. fıkrasında belirtilen makam gibi, güçlü adli bir itibarı olan bağımsız bir makamdan alınacak bir ön onay temin edilmesi şartına bağlıdır. Avrupa Şartı’na ilişkin yorum belgesinin 5.2 sayılı fıkrasında hâkimlerin hukuki yükümlülüklerinin, (b) “ağır ve affedilemez ihlaller” için (d) bahsedilen şekilde önceden bağımsız bir makamdan onay alınması şartıyla (c) yasal yargılama süreçleri vasıtasıyla (a) devlete tazminat ödenmesiyle sınırlanması ihtiyacına vurgu yapılmaktadır. CCJE tüm bunları onaylamakta ve daha ileri taşımaktadır.

Ağır ya da affedilemez ihmaller gibi kavramların uygulanması genelde zordur. Devletin hâkime rücu etme ihtimali olursa devlete karşı bir iddia ileri sürülmesi durumunda söz konusu hâkim o durumla yakından ilgilenmek zorunda kalacaktır. CCJE’nin vardığı sonuç, adli görevlerin yerine getirilmesiyle ilişkili olarak, devlete tazminat ödeme yoluyla da olsa bir hâkimin, kasti olarak görevi kötüye kullanma halleri dışında hiçbir kişisel yükümlülüğe maruz bırakılmaması gerektiği yönündedir.

c. Disiplin yükümlülükleri

58. Farklı üye devletlerin anketlere vermiş olduğu cevaplara bakıldığında bazı üye ülkelerde disiplin sistemine olan ihtiyaç diğerlerinin aksine daha doğrudan bir şekilde hissedilse de tüm hukuk sistemlerinde bir çeşit disiplin sistemine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, müşterek hukukun (common law) uygulandığı, yargı sisteminin tecrübeli hukukçular arasından atanan nispeten az sayıdaki profesyonel hâkimden oluştuğu ülkeler ile medeni hukukun uygulandığı, yargı sisteminin ortalama olarak daha genç ve nispeten daha çok sayıdaki kariyer hâkiminden oluştuğu ülkeler arasında temel bir fark mevcuttur.

59. Burada ortaya çıkan sorular şunlardır:

i) Bir hâkimi disiplin soruşturmalarıyla yükümlü kılan davranışlar nelerdir?

ii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl açılmalıdır?

iii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl karara bağlanmalıdır?

iv) Disiplin soruşturmaları neticesinde uygunsuz davranışın tespit edilmesi halinde ne gibi yaptırımlar uygulanmalıdır?

60. (i) numaralı soruya ilişkin olarak CCJE’nin belirttiği ilk husus (bu görüşte daha önce belirtilen bir görüşü temel olarak tekrarlamak üzere), mesleğe uygun standartların ihlali ile disiplin yaptırımlarına yol açabilecek uygunsuz davranışlar arasında ilişki kurulmasının doğru olmadığı yönündedir. Bu belgenin ilk kısmına konu olan mesleki standartlar, tüm hâkimlerin geliştirmeyi amaçlaması ve tüm hâkimlerin ulaşmayı arzulaması gereken en iyi uygulamalardır.

Bu standartları disiplin soruşturmalarına gerekçe teşkil eden uygunsuz davranışlar ile bir tutmak, bu tür standartların gelecekte gelişmesine engel olacak ve amaçlarının yanlış anlaşılmasına neden olacaktır. Uygunsuz davranış teşkil eden eylemin disiplin soruşturmasına gerekçe olabilmesi için ağır ve aşikâr olması, yalnızca bu belgenin ilk kısmında belirtilenler gibi rehber ilkeler şeklinde ortaya konan meslek standartlarına uyulmamasına dayandırılamayacak nitelikte olması gerekir.
.
61. Bu, disiplin yaptırımına gerekçe teşkil edecek ve bu yaptırımı gerektirecek bir uygunsuz davranış gerçekleştiği iddia edilmesi halinde bu görüşte tanımlanan mesleki standartların önemli düzeyde geçerli olmadığı anlamına gelmemektedir. Ankete verilen cevaplardan bazıları bunu açık bir şekilde doğrulamaktadır: Örneğin Litvanya’da mesleki standartların disiplin işlemlerinde “belli bir gücü” olduğu, Estonya’da ise “hâkimlere ilişkin kanun hükümlerine ışık tutarak disiplin davalarına bakan hâkimlere yardımcı” olduğu belirtilmektedir. Bu standartlar ayrıca Moldova’da da disiplin işlemlerinde kullanılmaktadır. (Ancak, Ukrayna ve Slovakya’nın verdiği cevaplarda bu ikisi arasında hiçbir ilişki olmadığı belirtilmektedir.)

62. Bazı ülkelerde mesleki standartları düzenlemek ve uygulamak için ayrı sistemler dahi kurulmuştur. Slovenya’da, bu standartları ihlal etmek, hâkimlere yönelik disiplin organında değil, Hâkimler Birliği bünyesindeki “Onur Mahkemesi” önünde bir yaptırıma yol açabilmektedir. Çek Cumhuriyeti’nde mesleki davranış kurallarına uymayan oldukça ciddi bir durumun söz konusu olması halinde ilgili hâkim, bu kuralların kaynağı olan “Hâkimler Birliği”nden atılabilmektedir.

63. CCJE’nin belirttiği ikinci bir husus ise hangi davranışın disiplin cezasına yol açabileceğinin, her Devletin kendisinin kanun ile belirlemesi gereken bir durum olduğudur.

CCJE, bazı ülkelerde disiplin süreçlerine ve dolayısıyla bir tür yaptırıma yol açabilecek davranışların detaylıca belirtilmesi yönünde adımlar atıldığını gözlemlemektedir. Bu kapsamda Türkiye’de Hâkimler ve Savcılar Kanunu, suç derecelerini (örn. çeşitli uzunluklardaki süreler boyunca mazeretsiz olarak iş görmeme gibi) ve bunlara tekabül eden yaptırımları (uyarma, kınama, terfi üzerinde muhtelif etkiler, yer değiştirme ve nihai olarak görevden alma gibi) belirlemektedir. Aynı şekilde 2002 yılında Slovenya’da yürürlüğe giren bir kanun ile 27 disiplin suçu kategorisi belirlenerek “kanunsuz ceza olmaz” (nulla poena sine lege) genel ilkesinin uygulamaya konması amaçlanmıştır. Ancak bu yönde atılan tüm adımlarda en nihayetinde genel, “her şeyi kapsayan” formüllere başvurulduğu ve bunun da muhakeme ve dereceye ilişkin sorular ortaya çıkardığı oldukça aşikârdır.

CCJE, disiplin sürecine ve yaptırımlarına yol açabilecek davranışların Avrupa düzeyinde kesin veya detaylı terimler ile tanımlanmasının gerekli olmadığı (kanunsuz ceza olmaması ilkesinden doğan gerekçeler ya da başka gerekçeler ile), hatta mümkün de olmadığı kanısındadır. Disiplin işlemlerinin özü, uygunsuz davranışta bulunduğu iddia edilen kişinin konumunda olan profesyonel bir kişiden beklenen davranışların temel olarak aksi yönünde olan davranışlarda yatmaktadır.

64. İlk bakışta, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararındaki VI.2 sayılı ilkenin, disiplin cezalarının kesin gerekçelerinin her zaman “kanunda net bir şekilde” önceden “tanımlanmış” olması gerektiğini önerdiği düşünülebilir. CCJE, herhangi bir disiplin cezasının verilmesinin önerilmesi ya da verilmesi halinde net gerekçeler sunulması gerektiğini tamamen kabul etmektedir. Ancak daha önce de belirtildiği üzere CCJE, birçok Avrupa ülkesinde son zamanlarda kabul edilen genel çözümlerdense Avrupa düzeyinde bu tür potansiyel gerekçelerin önceden tanımlanmaya çalışılmasının hem gerekli olmadığı hem de mümkün olmadığını düşünmektedir. Dolayısıyla CCJE, bu bağlamda, 1(2001) sayılı Görüşünün 60 c) numaralı fıkrasında belirttiği amacın Avrupa düzeyinde elde edilemeyeceği sonucuna varmıştır.

65. Ancak, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında önerildiği üzere, her bir üye Devletin disiplin sürecine yol açan kesin gerekçelerini kanunlarında tanımlaması ise makbul görülmektedir. Hâlihazırda disiplin cezalarının gerekçeleri genellikle çok büyük genellemeler ile belirtilmektedir.

66. CCJE, bir sonraki sorusunda (ii) disiplin işlemlerinin kim tarafından ve nasıl başlatılması gerektiği meselesini ele almaktadır.

Bazı ülkelerde disiplin işlemleri Adalet Bakanlığı tarafından başlatılmakta, bazılarında ise bazı hâkimler ya da hâkim ve savcı kurulları tarafından ya da bunlarla bağlantılı olarak başlatılmaktadır (örneğin Fransa’da Temyiz Mahkemesi Birinci Başkanı ya da İtalya’da Başsavcı gibi). İngiltere’de süreci başlatan Adalet Bakanıdır (Lord Chancellor); ancak kendisi disiplin süreçlerini yalnızca Yargı Başkanının (Lord Chief Justice) onayıyla başlatmaya karar vermiştir.

67. Önemli bir başka soru da hâkimin mesleki hatasından dolayı mağdur olduğunu iddia eden kişiler nedeniyle disiplin sürecinin başlatılıp, başlatılmayacağıdır. Bu tür kişilerin, disiplin işlemlerini başlatmaktan sorumlu olan organ ya da kişilere şikâyetini sunma hakkı bulunmalıdır. Ancak kendileri dava açamazlar ya da dava açılmasına ilişkin ısrarda bulunamazlar. Bir filtre bulunmalıdır; aksi takdirde hâkimler, hayal kırıklığına uğramış davacılar nedeniyle sürekli disiplin işlemleri ile uğraşmak durumunda kalabilirler.

68. CCJE, disiplin cezasının verilmesi sürecinde izlenecek usullerin daha fazla resmileştirilmesi gerektiği görüşündedir. Her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin sürecinin başlatılmasına yer olup olmadığına karar verecek, disiplin soruşturması açılması gerektiği hallerde ise konuyu disiplin makamlarına sevk edecek belirli organ ya da kişilerin görevlendirilmesini önermektedir.

69. Bir sonraki soru (iii) ise, disiplin soruşturmalarına kim tarafından ve nasıl karar verilmesi gerektiğidir.Birleşmiş Milletler Temel İlkeleri’nin bir kısmı tamamen disiplin, uzaklaştırma ve görevden alınma konularına ayrılmıştır. 17. maddede hâkimlerin “adil yargılanma hakkı” tanınmaktadır. 19. maddede “tüm disiplin (…) süreçlerinin, yerleşmiş yargısal davranış standartlarına uygun olarak karara bağlanacağı” belirtilmiştir.

Son olarak 20. maddede ise “disiplin, uzaklaştırma ve görevden alma işlemlerine ilişkin kararlar, bağımsız bir değerlendirmeye tabi olmalıdır” ilkesi belirtilmiştir. Avrupa düzeyinde, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararı rehberlik sunmaktadır; söz konusu Tavsiye Kararında, disiplin tedbirlerine “bir mahkeme tarafından bakılmadığı takdirde her tür disiplin yaptırımını ve önlemini uygulama görevi olan ve kararlarının daha yüksek dereceli bir yargı organı tarafından denetlenmesi gereken ya da kendisi yüksek dereceli bir yargı organı olan özel bir yetkili organ tarafından” bakılmasının gerekli olduğu ve bu bağlamda hâkimlerin de en azından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında belirtilenlerin muadili olan güvencelerden yararlanmaları gerektiği yönünde tavsiyede bulunulmaktadır. Ayrıca CCJE bu bağlamda disiplin tedbirlerinin, başka bir mahkemeye gönderilme ve terfi haklarının ya da maaşın kaybedilmesi dâhil olmak üzere, hâkimin statüsünü ya da kariyerini olumsuz yönde etkileyecek her tür tedbiri içerdiğini vurgulamaktadır.

70. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde disiplinin bu tür davalara yönelik uzman mahkemeler tarafından sağlandığını göstermektedir: Örneğin Yüksek Mahkeme disiplin kurulu (Estonya, Slovenya – bu kurulda her seviyeden hâkimler temsil edilmektedir). Ukrayna’da ilgili hâkimle aynı düzeyde yargı yetkisine sahip hâkimlerin bulunduğu bir komite bulunmaktadır. Slovakya’da artık iki adet komite vardır; biri üç hâkimden, diğeri beş adet Yüksek Mahkeme hâkiminden oluşmaktadır. Litvanya’da genel yargının ve idari mahkemelerinin çeşitli düzeylerinden hâkimlerin oluşturduğu bir komite mevcuttur. Bazı ülkelerde karar, disiplin mahkemesi görevi yapan Yargı Kurulu tarafından verilir (Moldova, Fransa, Portekiz)

71. CCJE, hâkimlerin aleyhindeki disiplin süreçlerine ilişkin kararların, yalnızca, tüm savunma haklarına yönelik güvence sağlayan usulleri uygulayan bağımsız bir makam (ya da “kurul”) tarafından verilmesi gerektiği yönündeki görüşünü hâlihazırda dile getirmiştir (bkz. CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememelerine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün 60(b) numaralı fıkrası). CCJE ayrıca bu tür bir kurulu görevlendirmekle sorumlu organın bağımsız bir organ olabileceği ve olması gerektiği, bu organın da CCJE’nin ilk Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu gibi genel olarak hâkimlerin atanmasından sorumlu olan organ olması gerektiği görüşündedir. Bu, hiçbir şekilde, hâkimler dışındaki kişilerin bir disiplin kurulunun üyesi olamayacağı anlamına gelmemektedir (meslektaşların birbirini kayırması riskini önlemek bakımından); ancak her zaman bu kişilerin yasama, hükümet ya da idare mensubu olmaması koşulu gözetilmelidir.

72. Bazı ülkelerde birincil disiplin organı, en yüksek yargı organıdır. (Yüksek Mahkeme) CCJE, her bir ülkede disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gerektiği kanısındadır.

73. Son soru (iv) ise disiplin süreci sonucunda belirlenen uygunsuz davranışa ilişkin ne gibi yaptırımların bulunması gerektiğine ilişkindir. Ankete verilen cevaplar iki büyük farklılığı ortaya çıkarmıştır; şüphesiz bu farklılıklar değişik hukuk sistemlerini ve zaruretleri yansıtmaktadır. Kıdemli ve tecrübeli uygulayıcılardan oluşan küçük, homojen yargı sistemlerine sahip müşterek hukuk (common law) sistemlerinde, kesinlikle gerekli bulunan (ve daha sonra uzak bir ihtimal olmasına karar verilen) tek resmi yaptırım, görevden alma yönündeki uç tedbirdir; ancak resmi olmayan uyarı ve temasların oldukça etkili olduğu görülmektedir. Daha büyük, çok daha farklı ve bazı durumlarda daha az tecrübeye sahip yargı sistemleri olan diğer ülkelerde ise resmi olarak belirtilmiş yaptırımların derecelendirilmesi, hatta bazen maddi cezalar verilmesi uygun görülmüştür.

74. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (5.1 sayılı madde), şunu ifade etmektedir: “Getirilebilecek yaptırımların ölçeği mevzuatta belirtilir ve bu yaptırımların getirilmesi orantılılık ilkesine tabidir”. R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı (VI.1 sayılı ilke) muhtemel yaptırımlara ilişkin bazı örnekler içermektedir. CCJE, her bir yargı sisteminin, kendi disiplin sistemi kapsamında izin verilebilecek disiplin yaptırımlarını belirlemeleri gerektiğini ve bu yaptırımların ilkede ve uygulamada orantılı olması gerektiği hususunu onaylamaktadır. Ancak Avrupa düzeyinde herhangi bir belirleyici listenin uygulanabileceği ya da uygulanmaya çalışılması gerektiği kanısında değildir.

5) Yükümlülüklere ilişkin varılan sonuçlar

75. CCJE’nin cezai yükümlülükler ile ilgili görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Hâkimler, yargı görevleri dışında işledikleri suçlara ilişkin, olağan hukuk kapsamında cezai olarak yükümlü olmalılardır;

ii) Cezai yükümlülük hâkimlerin görevlerini icra ederken istemsizce yaptıkları hatalarda uygulanmamalıdır.

76. Hukuki yükümlülükler hususunda CCJE, bağımsızlık ilkesini göz önünde bulundurarak:

i) Adli hatalara (yargılama, esas ya da usul bakımından) ilişkin kanun yolu, uygun bir temyiz sistemine dayanmalıdır (mahkemenin izni ile ya da mahkeme izni olmaksızın);

ii) Adaletin idaresinde yapılan diğer kusurlara karşı her türlü kanun yolu (örneğin aşırı gecikme buna dâhil olmak üzere) yalnızca Devlete karşı uygulanır;

iii) Kasıtlı kusur halleri hariç olmak üzere bir hâkimin, yargı görevlerinin icrasına ilişkin iddialarla ilişkili olarak, devletin tazmini şeklinde dahi olsa herhangi bir şahsi sorumluluğa tâbi tutulması uygun değildir.

77. CCJE’nin disiplin yükümlülüklerine ilişkin görüşleri aşağıdaki gibidir:

i) Her bir ülkede hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede; disiplin yaptırımlarına yol açabilecek kusurları ve bunun ardından takip edilecek usulleri mümkün olduğunca açık bir şekilde belirlemelidir;

ii) Disiplin soruşturması başlatılmasına ilişkin olarak her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin soruşturması açılmasına yer olup olmadığını değerlendirecek bir organ ya da kişinin görevlendirilmesi öngörülmelidir;

iii) Her tür disiplin soruşturmasına, savunma haklarını tamamen güvence altına alan usullerle çalışan bağımsız bir makam ya da kurul tarafından karar verilmelidir;

iv) Bu makam ya da kurulun bir mahkeme olmaması halinde üyeleri, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu üzere bağımsız bir makam (hâkimlerin, kendilerince demokratik şekilde seçilen hâkimler aracılığıyla önemli ölçüde temsil edildiği) tarafından atanmalıdır;

v) Her ülkedeki disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gereklidir;

vi) Uygunsuz bir davranışın ispatlanması durumunda bu makamın uygulayabileceği yaptırımların, hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede mümkün olduğunca net ve detaylı bir şekilde belirlenmesi ve orantılı bir şekilde uygulanması gerekir.

Bu metin Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla Türkçeye çevrilen gayri resmi tercümedir.

Akın Atalay Savunması – 2017

0
I. Giriş

En sonda söyleyeceğimi en başında söyleyerek başlıyorum. Cumhuriyet gazetesine yönelik soruşturma tam bir hukuk cinayetidir. Cumhuriyet gazetesinin şahsında bütün gazetelere ve gazetecilere yönelik bir tehdit ve saldırıdır. Soruşturmanın nasıl ve neden başladığı, zamanlaması, soruşturma sürecinde yapılanlar, ortaya çıkan iddianame ve çoğu tekrar olan binlerce sayfa ek, soruşturmanın asıl savcısı, tanıkları ve bilirkişileri bir araya getirilince ortaya çok net bir fotoğraf çıkıyor:

Bu yargılamanın birbirini tamamlayan iki amacı var. Birincisi, Cumhuriyet gazetesini ele geçirmek ya da susturmak. İkincisi, siyasi iktidarın istemediği haberleri, hoşuna gitmeyecek yazıları yayınlamayı düşünebilecek, aklının ucundan geçirecek gazetelere ve gazetecilere, maruz kalacakları akıbeti göstermek.

“Atatürk’ün adını verdiği, Türkiye Cumhuriyeti ile yaşıt, onun değerlerini ve kazanımlarını savunagelmiş, bu ülkenin en eski ve köklü gazetesine bunu yapabilen, bize neler yapmaz ki?” korkusunu yaymak, bu mesajı en açık şekliyle vermek. Vurgulamak isterim ki Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri olmaktan kaynaklı uğradığımız ağır haksızlık ve mağduriyetin üzerimde yarattığı en küçük bir pişmanlık ve korku yoktur. Ben asıl bu haksızlığın sorumlularının büyük bir korku yaşadıkları kanısındayım. Bizleri, baskı, tehdit ve hapisle korkutamazlar. Gazetecilik faaliyetini mesleğin etik gereklerine uygun şekilde yerine getirme, olayları çarpıtmadan, nesnel, gerçeğe uygun ve adil olarak kamuoyuna aktarma konusundaki irade, kararlılık ve direncimiz tamdır. Yani Cumhuriyet gazetesi korkmaz, pes etmez ve teslim olmaz. Çünkü illegal yapılarla, terörle, terör örgütleri ile devlet içinde yuvalanmış çetelerle, cemaatlerle işi, ilişkisi, irtibatı, iltisakı olmaz. Bu gazetenin tek faaliyeti meşru ve yasal zeminde yürüttüğü gazeteciliktir.

Bu operasyona maruz kalan, teslim alınmak, direnci kırılmak, pes ettirilmek istenen gazete, öyle sıradan bir gazete değildir. Bu ülkenin en köklü ve kadim gazetesidir, en saygın gazeteleri arasındadır. Bu gazetenin köklerinde, tarihinde ve hatta genlerinde bağımsızlık ve özgürlük tutkusu vardır. Bu değerler ve gazetecilik uğrunda ödenmiş ağır bedeller vardır. Bu tarihin ve mirasın yüklediği sorumluluk nedeniyle bu gazetede çalışanlar gazetecilik değerlerinden ödün vermez, kimseye biat etmez, boyun eğmez, teslim olmazlar. Bu gazetenin halkı bilgilendirme, gerçekleri kamuoyuna aktarma konusundaki ısrarlı tutumu nedeniyle yazarlarının ve çalışanlarının katledildiği, suikast ve cinayetlere, linç girişimlerine, hapisliklere maruz kaldığı, yine de teslim olmadığı bilinir. Bu gazete Cumhuriyet gazetesidir ve bir gazetecilik anıtıdır.

Bugün yaklaşık dokuz aydır hapiste tutulan bizlerin selefi onlarca gazeteci büyüğümüzün, bu gazetenin ve Türk basın tarihinin geçmişinde önemli yerleri olmuştur. Onları nasıl unuturuz? Bu gazete bugün olduğu gibi geçmişte de siyasi iktidarların hışmına, tehdit ve baskılarına, ambargosuna ve zulmüne maruz kalmıştır.O iktidar sahiplerinin, zulmedenlerin hepsi tarih olmuştur. Ama bu gazete halen dimdik ayaktadır. Cumhuriyet gazetesi gibi onurlu ve zengin bir tarihsel mirasın sahibi ve taşıyıcısı olan bir kurumun direncinin kırılabileceğini, korku ve baskıya boyun eğeceğini, gazetecilikten ödün vereceğini düşünenler varsa, yanılıyorlar. Bizlerin pes edeceğimizi düşünenlere diyeceğimiz şudur: Son nefesimizi verinceye kadar gazetecilik mesleğine, mesleğin etik ilkelerine, temsil ettiğimiz kurumun haklı saygınlığına, onurlu geçmişine asla leke sürdürmeyecek, görevimizi tamamlayana dek dik duracak, pes etmeyecek, boyun eğmeyeceğiz.

İddianameye ve iddianamede bize yöneltilen fiillere ve suç isnadına karşı açıklamalara geçmeden önce sürecin başına dair bazı konularda açıklamada bulunacağım. Bu yargılamanın soruşturma evresine dair söylemek istediğim ve önemli gördüğüm şeyler var. Bilindiği gibi yargılamanın birinci aşaması soruşturma, ikincisi kovuşturmadır. Bu iki aşama birbirini tamamlayan birbirinden bağımsız olmayan aşamalardır. Soruşturma aşaması ne kadar sağlıklı ve verimli yürütülürse, iddianamenin mahkemece kabulü ile başlayan kovuşturma aşaması da o denli sağlıklı, hızlı, verimli ve adil bir süreç olarak işleyecektir. Tersi durumda, yani soruşturma süreci içindeki bütün kusurlar ve hatalar, kovuşturma aşamasına da sirayet edecek, o süreci de olumsuz yönde etkileyecektir. Bu yargılamanın soruşturma sürecinde yapılan ve yaşananlara bakıldığında, yargılamanın ne derece akla, mantığa, hakkaniyet ve adalete, hukuka ve vicdana aykırı olduğu açıklıkla görülmektedir.

Soruşturma sürecine dair…

30 numaralı klasörde bir savcılık tutanağı var; adı: RESEN SORUŞTURMA BAŞLATMA TUTANAĞI. Altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam ile zabıt katibi Sevgi Karadeniz’in imzaları olan bu tutanağa göre, bugün mahkemenin huzuruna getirilişimize kadar geçen ve yaklaşık dokuz aylık tutukluluğumuza neden olan süreç 18 Ağustos 2016 Perşembe günü başlamış. Tutanakta şunlar yazılı:

“Bazı basın yayın organlarında çıkan köşe yazısı ve haberlerde Cumhuriyet gazetesinin PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri tarafından ele geçirildiği, gazetenin bu örgütlerin menfaatleri doğrultusunda çalıştığından bahsedildiği, 15 Temmuz 2016 tarihinde asker kıyafetli bir grup tarafından hükümeti devirmeye çalışan darbe teşebbüsünün gerçekleştiği, darbe teşebbüsünde bulunan grubun kendisini yurtta sulh konseyi olarak adlandırdığı, Cumhuriyet Gazetesi’nin 13 Temmuz 2016 tarihli nüshasında Aydın Engin köşe yazısında ‘Cihanda sulh peki yurtta ne?’ başlıklı köşe yazısının yayınlandığı, Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin silahlı terör örgütleri PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri ile bağlantıları bulunduğu şüphesi bulunduğu, bu şüphenin soruşturma açmak için yeterli olduğu kanaatine varıldığından resen soruşturmaya başlanmıştır. 18 Ağustos 2016.”

Cumhuriyet Savcısı Murat İnam resen soruşturma açtığı 18 Ağustos 2016 Perşembe günü ilk iş olarak Mali Suçları Araştırma Kurulu’na (MASAK)talimat yazısı göndermiş. Bu talimat yazısında, 1 Ocak 2013’ten başlayarak Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ’nin Yönetim kurulu üyeleri (beş kişi), ikinci derece imza yetkilileri (dört kişi), bu dönem içerisinde görev yapmış iki genel yayın yönetmeni (biri aynı zamanda yönetim kurulu üyesiydi)ve yazı işleri müdürü diye bir kişi olmak üzere toplam 11 kişi ile, PKK ve FETÖ/PDY kapsamında haklarında soruşturma yapılan özel ve tüzel kişiler arasındaki mali ilişkileri gösteren bir mali rapor düzenlenmesini istemiş. Bir sonraki soruşturma işlemi olarak ise hafta sonunun ardından ilk gün olan Pazartesi günü 22 Ağustos 2016’da bir tanık ifadesi alınmış. Tanığın adı Cem Küçük. Açılan soruşturma bundan iki gün sonra adli kolluk olarak İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğüne yazı ile bildirilmiş. Dosyaya göre soruşturma başlar başlamaz alelacele bir tanığın ifadesinin alınması ilgi ve dikkat çekicidir. Savcının adı geçen kişinin tanıklığı ile soruşturmaya başlaması, soruşturmanın ciddiyeti ve kalitesi, sonrası hakkında yeteri kadar fikir vermektedir. Açıklamalarımın ilerleyen bölümlerinde tanık ifadeleri ile ilgili genel bir değerlendirmem olacaktır. Ama şimdiden bu tanığın ifadesinin diğerlerinden şekil olarak farklılığını belirtmek gerekiyordu. Çünkü, soruşturma açılmasının beşinci günü ifadesi alınan bu kişiden sonra, arama, el koyma, yakalama ve gözaltı operasyonlarının yapıldığı 31 Ekim 2016 tarihine kadar başkaca bir tanık dinlenmesine gerek duyulmuyor. Yani Cem Küçük makbul ve doyurucu bir tanık olarak değerlendirilmiş. Tüm beyanları maddi gerçekle ve olgularla açıkça çelişiyor. İşte böyle bir tanıkla başlayan bir soruşturma evresi, bu seviyesizlik, ciddiyetsizlik ve kalitesizlik içerisinde devam ediyor. Nasıl mı? Anlatalım. Ama önce önemli bir duruma işaret etmek istiyorum. Ceza muhakemesinde amaç gerçeğe ulaşmak, gerçeği araştırmaktır. Gerçeği kurguda değil, olguda ararsak ona ulaşmak fırsatımız olabilir. Eğer olgular yerine kişisel yorumları, analizleri, dedikodu ve fikir yürütmeleri, tahminleri veri olarak alırsak gerçeğe ulaşma şansı da olmaz. Bu nedenle tümüyle kurgulanmış bir iddiaya karşı kendi cevaplarımı somut, belgeye ve teyit edilmiş bilgiye, ayniyle vaki olgulara dayandırmaya çalışacağım.

Soruşturmanın savcısı…

Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin şahsında gazeteye yönelik terör soruşturmasını yürüten savcının adı Murat İnam’dır. Gazete yöneticilerinin onun talimatıyla gözaltına alındığının ertesi günü öğrendik ki, savcının kendisi FETÖ’ye üyelik suçlaması başta olmak üzere, çokça terör kapsamında suç işlemiş olmaktan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nde yargılanıyormuş. Hakkında bir kez ağırlaştırılmış müebbet, bir kez müebbet hapis cezasının yanı sıra başkaca suçlardan onlarca yıl hapis cezasına mahkum edilmesi isteniyormuş. Üstelik bu suçları işlediği yönünde hakkında kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedeninin mevcut olduğu kanaatiyle adli kontrole tabi tutulmuş.

Düşünebiliyor musunuz, yayın politikasının temelinde laiklik ilkesinin savunulması bulunan kadim bir gazeteye, din temelli bir cemaat örgütlenmesi olarak filizlenen, giderek devletin içine yuvalanmış bir terör örgütüne dönüşmüş FETÖ adına faaliyette bulunma ithamında bulunuluyor. Hem de savcı olarak bu ithamı yapan kişinin kendisi FETÖ üyeliğinden sanık ve kanunlarımızdaki en ağır cezaya muhatap.

Hakimler ve Savcılar Kanununun 8. maddesine göre, bir kişinin hakim ve savcı adayı olmasına engel durumlar arasında, o kişi hakkında terör kapsamındaki suçlardan soruşturma açılması da var. Kovuşturma bile değil, hakkınızda bu suçlardan soruşturma açılması halinde bırakınız hakim ve savcılığı, aday bile olamazsınız. Aynı durum, Avukatlık Kanununun 5. maddesinde avukatlığa engel haller arasında sayılmıştır. Geçtiğimiz ay yayınlanan bir KHK ile silahlı terör örgütleri ile irtibat ya da iltisaklı olmak noterlik stajı yapmaya da arabuluculuk ve bilirkişilik yapmaya da engel hale geldi.

Görüldüğü gibi hakkındaki dava nedeniyle savcı adayı bile olamayacak bir savcının yürüttüğü soruşturma sonucunda düzenlenen bir iddianame nedeniyle burada sanık olarak bulunuyoruz. Bütün geçmişi, müktesebatı bu terör örgütünün demokratik, laik hukuk devleti bakımından oluşturduğu tehlikeyi, tehdidi kamuoyuna ve ilgililere duyurma ve anlatma ile dolu bir gazeteyi, aynı örgüte yardım etmekle suçlamak ölçülü, makul, aklı selim sahibi bir kimsenin öyle kolayca yapabileceği bir işlem değildir. Herhalde tam da bundan ötürü, bu terör örgütünün üyesi olmakla suçlanan ve yargılanmakta olan bir savcı eliyle böyle bir soruşturma yaptırılabilmiştir.

Dinlediği tanıkların, seçtiği bilirkişinin kimlik, ehliyet ve liyakatleriyle birlikte kendi durumunu ve yapılan soruşturma içeriğini bir bütün olarak değerlendirdiğimde şunu söylemek isterim. Böylesi bir malzemeden üretilen ve ancak bir ironi metni olabilecek iddianamenin bir mahkemeye götürülmesi hem hukuka, hem mahkemeye saygısızlıktır.

İnsan gerçekten merak ediyor, bu kadar akıl dışılık, mantıksızlık, sorumsuzluk ve ciddiyetsizlik aynı anda nasıl olabilir? Benim tüm bu süreçten çıkarabildiğim değerlendirmem şudur:

Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) adil yargılama ilkesi ile ilgili olarak içtihatlarında sürekli tekrar ettiği bir deyiş var; “Adaletin yerine getirilmesi yetmez, yerine getirildiğinin gösterilmesi de gerekir” der. Cumhuriyet gazetesi soruşturmasının sahipleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu deyişinden ilham olarak yeni bir deyişe imza atmışlar. Diyorlar ki, söz konusu Cumhuriyet olunca, “Adaletsizliğin yapılması yetmez. Adaletsizlik yapıldığının gösterilmesi de gerekir” ki ibret-i alem olsun.

II. İddianame bizi neyle suçluyor ?

İddianamede epeyce karışık, dağınık ve savruk bir şekilde yer aldığı için anladığım kadarıyla, suçlandığımız fiiller şöyledir:

1- Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulunun “ele geçirilmesi”,

2- Cumhuriyet Gazetesinin yayın politikasının değiştirilmesi,

3- Cumhuriyet Gazetesinde FETÖ, PKK ve DHKP/C silahlı terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayınlanması,

4- Cumhuriyet Vakfının ve Cumhuriyet Gazetesini yayınlayan Yeni Gün Haber AŞ’nin birer adet taşınmazının rayiç değerlerinin altında bir fiyatla satılması, Cumhuriyet Vakfından Cumhuriyet Gazetesine fon aktarılması, Yeni Gün Haber AŞ’nin sermayesinin yarıdan fazlası karşılıksız kalmasına rağmen Ticaret Kanununun 376. maddesine göre şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi,

İddianame, Cumhuriyet Vakfının ele geçirilerek yayın politikasının değiştirilmesi suretiyle silahlı terör örgütlerinin amaçlarına hizmet eden haber ve yazıların yayınlandığını iddia ediyor ve bu fiillerin TCK’nın 220/7. maddesindeki “terör örgütüne yardım etme” suçunun, tanımı ve kapsamı içinde olduğunu ileri sürüyor.

Birinci suçlama…

İddianamenin, “ele geçirilme” terimini kullanarak daha en başında söylem ve ifade itibariyle kriminalize ettiği olay nedir? Vakıfta ne olmuştur, ne zaman olmuştur, vakfı kim, kimden ele geçirmiştir? Ele geçirme nasıl gerçekleştirilmiştir; zorla ya da tehditle mi, baskı ya da şiddet kullanarak mı? Cumhuriyet Vakfının “ele geçirilmesi” diye nitelenerek ve bir algı operasyonu yapılarak yargı mercileri üzerinde psikolojik etki yapılmak istenen mesele şundan ibarettir:

Cumhuriyet Vakfı resmi senedine göre yönetim kurulu 12 kişidir ve iki yıllık bir süre görev yapmak üzere seçilir. Yönetim Kurulu üyelerinin görev süreleri dolunca, yeni yönetim kurulu üyelerini, süresi biten eski yönetim kurulu üyeleri seçiyor. Görev süresi dolmadan ölüm, istifa gibi nedenlerle yönetim kurulu üyeliğinde boşalma olursa, boşalan üyelik için yönetim kurulu seçim yapıyor. Vakfın 12 yönetim kurulu üyesinden biri olan Prof. Aydın Aybay Mart 2013’te vefat etmiştir. Nisan 2013’te boşalan bir üyelik için seçim yapılmıştır. Ardından altı ay sonra yönetim kurulu üyelerinin tümünün iki yıllık görev süresi dolduğu için Ekim 2013’te yeniden yönetim kurulu seçimleri yapılıyor. Tüm yönetim kurulu üyelikleri için yapılan Ekim 2013’teki bu seçimden 3-4 gün sonra isimsiz ve imzasız bir ihbar mektubuyla Vakıflar Genel Müdürlüğüne başvurulmuş. Başvuruda geriye dönük olarak Nisan 2013’te boş yönetim kurulu üyeliği için yapılan seçimin Vakfın resmi senedindeki hükümlere aykırı olduğu ve geçersiz sayılması gerektiği ileri sürülür. Nisan ayındaki bir üyelik için yapılan seçim, Ekim ayında yapılan yeni yönetim kurulu üyelikleri seçimlerini de etkilediğinden o seçimlerin de geçersiz sayılması istenir.Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul Bölge Müdürlüğünün konuyu araştırması için tayin ettiği bir araştırmacı, seçimlerin yinelenmesi gerektiği yönünde bir rapor hazırlar. Bu rapor Bölge Müdürlüğü tarafından Vakfımıza iletilerek gereğinin yapılması istenir. Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu konuyu görüşür, bu hukuki görüşe uyma zorunluluğu olmamasına karşın ileride herhangi bir tartışmaya neden olunmaması bakımından seçimlerin yenilenmesi şeklindeki Bölge Müdürlüğü yazısına uygun olarak, Nisan 2013’te seçme hakkına sahip olan 11 yönetim kurulu üyesini, seçimlerin tekrarlanması gündemiyle toplantıya çağırır. Toplantı günü olarak 18 Şubat 2014 belirlenir ve gündemle beraber 11 yönetim kurulu üyesine toplantı günü önceden tebliğ edilir. Toplantıdan bir gün önce 17 Şubat 2014 günü bir yönetim kurulu üyesi istifa ettiğini yazılı olarak iletmiş ve yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Toplantıdan saatler önce bir üye daha yazılı olarak istifasını iletmiş ve o da yeni seçilecek yönetim kurulu üyeliğine aday olmadığını bildirmiştir. Bir üyeliğin ölüm, iki üyeliğin ise istifa nedeniyle boşalmasından sonra 12 kişilik yönetim kurulundan geriye kalan (9) üyeden (6)’sı toplantıya katılmış, (3)’ü ise katılmamıştır.

İşte bütün fırtına buradan kopmuş, hukuki uyuşmazlığın başlangıcı bu toplantı olmuştur. Şöyle ki ;

18 Şubat 2014 tarihinde yapılan toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinden ikisi bu toplantıyı, toplantı tarihinden tam iki yıl sonra dava konusu yapmışlardır. İddiaları, 18/02/2014 günü yapılan toplantının, vakıf resmi senedindeki toplantı yeter sayısına uyulmadan yapıldığı, toplantı için yönetim kurulu üye tam sayısının yarısından bir fazlasının toplantıda hazır bulunması gerektiği, bunun ise (7) kişiye tekabül ettiği, oysa anılan toplantıya (6) kişinin katıldığı, bu nedenle toplantının ve toplantıda yapılan seçimin geçersiz olduğu, iptal edilmesi gerektiği şeklindedir.

Buna karşılık Vakfın savunduğu hukuki tez ve görüş ise;

Vakıf senedinde seçimlerin yapılacağı toplantı için herhangi bir toplantı yeter sayısı öngörülmediği, bu hususun vakıf resmi senedinde açıkça vurgulandığı, kaldı ki seçim dışındaki yönetim kurulu toplantıları için aranan toplantı yeter sayısının bir an için seçimli toplantılar için de aranması gerektiğinin varsayılması durumunda bile toplantı yetersayısının mevcut olduğu, çünkü toplantı yetersayısının üye tam sayısı üzerinden değil, mevcut üye sayısı üzerinden hesaplanmasının gerektiği, ölüm ya da istifa suretiyle üyeliği sona eren kişilerin toplantı yetersayısının hesabında dikkate alınmasının akla ve mantığa uymadığı gibi amaca uygun bir yorum tarzı da olmadığı, bunun tersine bir yorum şeklinin azınlıkta kalan birkaç üyeye vakfı kilitleme, durdurma, organsız bırakma olanağı tanınması anlamına geleceği, Vakıf resmi senedinde de toplantı yetersayısının üye tamsayısı üzerinden hesaplanması gerektiğine dair hiçbir ifade olmadığı, Medeni Kanunun, Dernekler ve Vakıflar ile ilgili hükümlerin yer aldığı tüzel kişilerle ilgili 78. maddesinde de toplantı yetersayısı belirlenirken, toplantıya katılma hakkı bulunan üye sayısının baz alınmasının öngörüldüğü, bu nedenlerle mevcut dokuz üyeden altısının katıldığı toplantıda, yetersayının yedi üye değil dokuz üyenin yarıdan bir fazlası olan altı üye olduğu, şeklindedir.

Görüldüğü üzere, vakıf tüzel kişiliği ile 18/02/2014 tarihinde toplantıya da katılmamış olan iki eski yönetim kurulu üyesi arasındaki hukuki uyuşmazlık ve tartışma, tamamen hukuki bir yorum ve görüş farkına dayanmaktadır. Nitekim bu konudaki hukuki uyuşmazlık, iş bu soruşturmadan yaklaşık altı ay ve iddianameden ise 15 ay önce adı geçen kişilerce hukuk mahkemesi önüne dava olarak götürülmüş, bir yandan da Vakıflar Genel Müdürlüğü nezdinde idari incelemeye tabi tutulmuştur.

“Ele geçirme”, “tasfiye” gibi terimler kullanılmak suretiyle maksatlı biçimde başkaca bir zemine çekilerek suç ve ceza alanına getirilen mesele budur. Ele geçirme değil, seçim vardır; tasfiye değil seçilememe vardır. Dolayısıyla birilerinin seçilemediği bir seçim sonrası tasfiye edildiğini söylemesi, siyaseten anlaşılabilir bir niteleme olsa da, hukuk alanında bu duruma “tasfiye” değil, “seçilememe” denilmektedir.

İlave edelim ki, eğer vakıf kurucusunun, yönetim kurulu üyelerinden bazılarının her aday olduğunda seçilmesi ya da ölünceye kadar yönetim kurulunun değişmez ve değiştirilemez üyesi kalması yönünde bir iradesi ve isteği olsaydı, bunu vakıf resmi senedinde açık olarak belirtmesi mümkündü. Nitekim vakıf resmi senedinin geçici 1. maddesinde ilk yönetim kurulu üyelerinden üç kişinin görev süresinin zamanla sınırlı olmadığı ve bu üç kişinin ölünceye kadar yönetim kurulu üyesi olarak kalacağı açık ve net bir şekilde yazılmıştır. Bu üç kişiden en sonuncusu olan İlhan Selçuk’un 2010 yılında vefatından sonra vakıfta değişmez ve değiştirilemez yönetim kurulu üyesi kalmamıştır. Görev süresini dolduran herhangi bir yönetim kurulu üyesinin yeniden yönetim kuruluna seçileceğinin bir garantisi yoktur. Akla uygun ve mantıklı olanı da budur.

Şunu söylemek gerekir ki özel hukuk alanını ilgilendiren ve asliye hukuk mahkemesinin görev alanında kalan bir hukuki uyuşmazlığın, ağır ceza mahkemesi önüne taşınması ve suçlama konusu yapılması, kötü niyetli bir etkileme, yönlendirme, baskı yapma girişimidir. Amaç, asliye hukuk mahkemesinde belirli bir yönde karar verilmesini sağlamaktır. Savcılık makamının bu hukuki uyuşmazlık konusunda hukuk davasının devam ettiğini, bu hukuk davası kapsamında konunun uzmanlarından bilirkişi raporları alındığını, aynı konuda Vakıflar Genel Müdürlüğü müfettişlerinin de ayrıntılı raporları olduğunu bilmesine karşın, sanki konu kendi görevi ve yetkisi kapsamındaymış gibi; toplantı yetersayısı hakkında yeni bir bilirkişi incelemesi yaptırması da manidardır. Üstelik, seçtiği bilirkişi adli bilirkişi listesinde yer almayan, gerekçesi belirtilmeden kanuna açıkça aykırı olarak liste dışından belirlenen biridir. Uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti, deneyimi ve birikimi konusunda hiçbir veri ya da bilgi yoktur.

Esasen vakıf yönetim kurulunda boşalan bir üyeliğe iki adaydan hangisinin seçildiği, seçimin yapıldığı toplantının resmi senetteki yetersayıya uygun olup olmadığının savcılıkla, soruşturmayla, suçla, ceza hukuku ile herhangi bir ilgisi ve bağlantısının olamayacağı açıktır. Savcılığın da bunun farkında olduğu iddianamede bu konuya dair bölümün girişindeki şu açıklamasından bellidir:

“Cumhuriyet Vakfı ile ilgili bir kısım işlemler hukuki ihtilaf niteliğinde olup, konumuz dışında kalmakla birlikte, özellikle vakfın 2013 yılından sonra gazetenin milli güvenliğe karşı manipülatif yayınlar yapacak şekilde değişikliğe uğraması nedeniyle Vakıf Yönetim Kurulu Üyelerinin cezai sorumluluğunu açıklamak bakımından konunun ceza hukuku yönünden de irdelenmesi gerekmiştir.” (iddianame sh. 102)

Özetle söylersek, savcılık hiç üstüne vazife olmayan bir özel hukuki uyuşmazlığın içine karışmış, karıştırılmış; ceza soruşturması sopası ile hukuki tezlerden birinin taraflarını ötekine karşı haksız yere korumuş, kollamıştır. İçinde bulunduğumuz siyasi ve hukuki konjonktürde ve yargı ikliminde, FETÖ’cülük suçlamasına maruz kalmaktan endişe eden, çekinen savcı ve hakimlerin varlığı dikkate alındığında, şüphelileri hakkında FETÖ’ye yardımdan dava açılan ve suçlamalar arasında gazetenin sahibi olan vakfın ele geçirilmesi de bulunan terör davasından haberdar olan bir asliye hukuk hakiminin gereken mesajı alacağı kuşkusuzdur. Zannederim, bugün yargı görevlilerinin de yaşadığı, “acaba beni de meslekten ihraç ederler, FETÖ’cülükle suçlarlar mı” şeklindeki endişe ve tedirginliğin farkında olan herkes şu gerçeği teslim edecektir:

FETÖ soruşturması yapan başsavcılığın yeterli sayı olmadan toplantı yapılması suretiyle vakfın ele geçirildiği, bunun da FETÖ’ye yardımla bağlantılı bir suç teşkil ettiği iddiası karşısında, bir asliye hukuk hakiminin kolay kolay“toplantı yetersayısı mevcuttur ve vakfın ele geçirilmesi söz konusu değildir, usulüne göre toplantı ve seçim yapılmıştır” demesi mümkün değildir. Hakim, böyle bir karar verirse, her an kendisinin de yargı faaliyeti görüntüsü altında FETÖ’ye yardım etmekle suçlanabileceğinden korkabilir.

Bu noktada, 18/02/2014 tarihinde yapılan toplantıya katılan ve katılmayan üyelerin isimlerini burada bir kez daha tek tek anmakta yarar var. Toplantıya katılan 6 yönetim kurulu üyesinin isimleri şöyledir :

1- Orhan Erinç

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1963’tür. Yani tam 54 yıllık bir Cumhuriyet Gazetesi mensubu)

2- Hikmet Çetinkaya

(Cumhuriyet gazetesinde gazeteci olarak ilk çalışmaya başladığı yıl 1966’dır. Tam 51 yıldır kesintisiz olarak bu gazetededir.)

3- Cüneyt Arcayürek

(Adı gazetecilikle ve daha sonra Cumhuriyet Gazetesi ile özdeşleşmiş, gazeteciliğin efsane isimleri arasında olup 2015 yılında vefat etmiştir.)

4- İbrahim Yıldız

(1981 yılından beri gazetede çalışan ve 2000 yılından 2014’e kadar Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmenliğini sürdüren bir gazetecidir.)

5- Mustafa Ali Balbay

(1986’dan 2016’ya kadar 30 yıl Cumhuriyet gazetesinde bulunan ve çeşitli yöneticilik kademelerinde görev yapmış bir gazetecidir. Halen CHP İzmir milletvekilidir.)

6- Akın Atalay

(1992 yılından beri kesintisiz olarak 25 yıldır Cumhuriyet gazetesinde hukukçu ve yöneticilik görevlerinde bulunmuştur.)

İşte bu 6 kişi Cumhuriyet Vakfı’nı ele geçirmiş oluyorlar. En yenisi 25 yıldır kesintisiz olarak gazetede olan, her birinin ismi söylendiğinde akla Cumhuriyet Gazetesi gelen bu kişiler, Cumhuriyet Gazetesini nasıl ve kimlerden ele geçirmiş dersiniz? Sorunun cevabı için toplantıdan hemen önce istifa eden iki yönetim kurulu üyesinin ve toplantıya katılmayan üç yönetim kurulu üyesinin isimlerini saymak gerekiyor.

İstifa eden üyeler:

1- İnan Kıraç

(Koç Holding YK Üyesi, Cumhuriyet Gazetesiyle kurumsal, görevsel ilgisi ve ilişkisi 2009 yılında Cumhuriyet Vakfı’na gazete dışından seçilen YK. üyesi olması ile başlamıştır.)

2- Nevzat Tüfekçioğlu

(Koç Vakfı ve Suna İnan Kıraç Vakfı denetim kurulu üyesi olup, Cumhuriyet Gazetesiyle ilgisi ve ilişkisi İnan Kıraç’ın önerisi ile 2 yıl Cumhuriyet Vakfı YK üyeliği yapması ile sınırlı olmuştur.)

Toplantıya katılmayan 3 üye:

1- Alev Coşkun

(Cumhuriyet gazetesinde 1992 yılında göreve başlamış, çeşitli kademelerde yöneticilik, yönetim kurulu üyeliği görevlerini 2013 yılı sonuna kadar sürdürmüştür.)

2- Şevket Tokuş

(Eşi merhum Lale Tokuş’un 2006’daki vefatının ardından onun yerine, gazetenin kurucusu Yunus Nadi’nin torununun damadı olması hasebiyle aileyi temsilen YK üyesi seçilmiştir.)

3- Şükran Soner

(1966 yılından beri kesintisiz olarak 51 yıl Cumhuriyet Gazetesi mensubudur.)

Bu tablonun gösterdiği gerçek şudur :

Boşalan bir üyelik için kimin seçileceği konusunda 11 yönetim kurulu üyesi arasında tercih farklılığı olmuş ve üyelerden altısının tercih ettiği aday Önder Çelik iken, beşinin tercih ettiği aday Mustafa Pamukoğlu olmuştur.

Seçilecek kişi üzerinde oybirliğine ya da bir uzlaşmaya ulaşılamayınca, çoğunluğun yani altı kişinin tercih ettiği adayın seçileceği açık olduğundan, azınlıkta kalan beş üyeden ikisi protesto mahiyetinde toplantı ve seçimden bir gün önce istifa etmiş, üçü ise toplantıya katılmamayı yeğlemişlerdir.

İşte çoğunluğun tercihi doğrultusunda yapılan seçimi ve kendi önerdikleri adayı seçtiremeyen azınlıkta kalanlardan iki eski üye Alev Coşkun ve Şevket Tokuş, aradan iki yıl geçtikten sonra olayı hukuki uyuşmazlık haline getirip yargı önüne taşımış ve kendi katılmama durumlarını kötüye kullanarak toplantı yetersayısının olmadığını ileri sürmüşlerdir. Olayın özü budur.

Peki altı kişinin boşalan yönetim kurulu üyeliği için tercih ettiği ve seçtiği aday Önder Çelik kimdir? Neden onun seçimi ile vakıf yönetimi ele geçirilmiş oluyor? Bu kişi Cumhuriyet Gazetesi camiasına yabancı, gazeteyle ilgisi, ilişkisi olmayan, düşünceleri ve kimyası gazetenin kökleşmiş felsefesi ve yayın çizgisiyle uyuşmayan birisi midir?

Azınlıkta kalan beş üyenin tercih ettiği isim olan Mustafa Pamukoğlu’nun değil de çoğunluktaki altı kişinin önerdiği Önder Çelik’in seçilmiş olması, savcılığın iddia ettiği gibi vakfın ve gazetenin yönetiminin adeta FETÖ/PDY’nin eline geçmesine mi vesile olmuştur? Gerçekten böyle midir? Bu saçmalığa, bu absürd iddiaya bu gazeteyi ve bu gazetenin bünyesini, hafızasını bilen kimseyi inandıramazsınız. Neden mi? Çünkü 2000’li yılların başında gazeteye dışarıdan katılan ve o tarihe kadar gazeteden hemen hiç kimsenin ismini bile bilmediği öteki aday Mustafa Pamukoğlu’ndan bariz bir şekilde farklı olarak, Önder Çelik’in gazetedeki geçmişi, hizmeti, kariyeri ve konumu şöyledir:

Kendisi Cumhuriyet gazetesinde 1984 yılında idare amiri olarak çalışmaya başlamış, sonra işletme müdürü daha sonra da matbaalar ve üretim müdürü olarak devam etmiştir. O tarihten bugüne kadar kesintisiz ve sürekli olmak üzere bu gazeteye yönetici olarak hizmet vermektedir. Henüz Cumhuriyet Vakfı diye bir tüzel kişilik yokken bu gazeteyi yayımlamak için 1992 yılında, yani 25 yıl önce, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık AŞ adında bir şirket kurulmuş ve Ekim 1992’den itibaren gazeteyi bu şirket yayımlamaya başlamıştır. Gazeteyi yayınlamak üzere kurulan bu şirketi, gazeteyi belli bir çizgide yayımlamak amacıyla adları Cumhuriyet gazetesi ile özdeşleşmiş 11 (onbir) kişi eşit oranda kurucu hissedarlar olarak kurmuşlardır. İlhan Selçuk’ tan Uğur Mumcu’ya, Cüneyt Arcayürek’ten Ali Sirmen’e, Hikmet Çetinkaya’ya kadar Cumhuriyet gazetesiyle isimleri özdeşleşen bu onbir kurucudan birisi de Önder Çelik’tir. Yani gerçek odur ki, daha ortada vakıf yokken Önder Çelik bu gazeteyi yayımlayan şirketin 11 kurucusu ve eşit hissedarı arasındadır. Ömrünün yarısından fazlasını bu gazeteye hizmete adamış kadim bir Cumhuriyet gazetesi mensubunu Vakıf yönetim kurulu üyeliğine seçmek, onu seçenler açısından bir suçlama nedeni değil, olsa olsa doğru bir tercih ve iş olarak sayılmak gerekir.Bu konuda son söyleyeceklerim şunlardır :

Anayasanın 38. maddesinin ilk cümlesi ile TCK’nun ikinci maddesinin emredici hükmü ceza hukukunun evrensel bir ilkesini vurguluyor. Nedir o? “Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez.” Savcılığın işlediğimizi iddia ettiği fiil nedir peki? Toplantı yetersayısı olmadan vakıf yönetim kurulunu toplamak ve geçersiz kararlar almak. Savcılık bu fiilin karşılığının hangi suç olduğunu düşünüyor dersiniz? Çok açık yazmıyor, daha doğrusu yazamıyor ama diyor ki bu fiil FETÖ’ye yardım suçunun kapsamına girer. Yani biz, 33 yıllık bir cumhuriyet gazetesi çalışanını, hayatı devrimci mücadele içinde, Cumhuriyet gazetesi içinde, Cumhuriyet’in temel değerlerini, aydınlanmayı, laikliği, özgürlükleri, çağdaşlığı benimseyerek ve uygulayarak geçirmiş bir solcuyu seçerek FETÖ’ye yardım etmiş oluyoruz. Bunu iddia eden de kendisi FETÖ üyeliğinden sanık bir savcı.Ne diyelim, absürdlük ancak bu kadar olur. Bu komediye dair daha fazla söz söylemeyi gereksiz bularak, Cumhuriyet Vakfı’nın seçimle “ele geçirildiği” efsanesine noktayı koyuyorum.

Geldik ikinci suçlamaya…

Yayın politikasını değiştirmişiz…

Acaba kimilerinin husumet nedeniyle, kimilerinin ise ifade özgürlüğü çerçevesinde eleştiri yapmak suretiyle söyledikleri doğru mudur? Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası değişmiş midir? Aksi yöndeki değerlendirme ve eleştirileri saygıyla ve anlayışla karşılamakla beraber kuvvetle belirtmek isterim ki yayın politikası değişmemiştir. Esasen, bu tartışmanın yeri, zemini mahkemeler olamaz. Bu nedenle bu konunun kendi doğal mecrasından çıkarılıp, tutuklamaya kadar vardırılan bir ceza davasının içine taşınmasını protesto ediyorum.

İnanıyorum ki Cumhuriyet gazetesinin yayın çizgisine, politikasına dair iyi niyetle ve ifade özgürlüğü, eleştiri hakkı kapsamında söz söyleyenlerin, eleştiride bulunanların çoğunluğu da kendi eleştirilerinin bağlamından koparılarak tutuklamalara ve suça kanıt olarak gösterilmesinden rahatsızlık duyacaklardır. Elbette biliyorum, farkındayım ve kabul ediyorum ki, her gün belli bir perspektiften kamuoyunu bilgilendiren, haber veren, eleştiri yapan, fikir yazıları yayınlayan bir gazete her kesimden gelecek en ağır eleştirilere tahammül etmek zorundadır. Cumhuriyet gazetesi de eleştirilere tahammüllü olmuş, bugüne kadar bir ya da iki istisna dışında kendisine yönelen ve bazıları eleştiri bir yana küfür ve hakareti, iftirayı çok çok aşan söylem ve haksızlıklar karşısında bile kimseyi dava etmemiştir.

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikası 2013 yılından sonra radikal bir şekilde değişmiş. İddianame böyle diyor. Çünkü 2013 yılında vakıf yönetim kurulunda ölüm nedeni ile boşalan bir üyelik için 12’nci yönetim kurulu üyesi olarak Mustafa Pamukoğlu isimli aday değil, Önder Çelik isimli aday seçilmiş de ondan. Önder Çelik’in kim olduğunu az önce anlattım. O halde neden böyle kof bir yalana başvuruluyor? Birileri savcılık, soruşturma ve ceza mahkemelerinin otoritesi üzerinden Cumhuriyet gazetesi yayın politikasını belirleme ve buradan sonuç alma peşinde koşuyor. Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğunu ne olmadığını öğrenmek isteyenler, çeşitli medya platformlarından ahkam kesenlere, kıymeti kendinden menkul bazı Cumhuriyet hasımlarına, bilirkişi denilen bilmez kişilerin kafalarına göre uydurmalarına değil, Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin Başlangıç Bölümüne bakabilirler. Cumhuriyet Gazetesi Web sitesinin ana sayfasında da bulunan bu temel politikayı kısaca anımsatmak istiyorum:

“Cumhuriyet ne hükümet, ne parti gazetesidir. Cumhuriyet yalnız Cumhuriyetin, bilimsel ve yaygın anlatımıyla demokrasinin savunucusudur. Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını yıkmaya çalışan her kuvvete karşı mücadele edecektir. Ülkemizde her anlamıyla gerçek bir demokrasi kurulması için bütün varlığı ile çalışacaktır. Cumhuriyet Atatürk devrim ve ilkelerinin açtığı ‘aydınlanma’ yolunda, aklın bağnazlıktan, bilimin dinden bağımsızlaşması, laiklik ilkesinin toplumca benimsenmesi için çaba gösterecektir. İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi’ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.”

Cumhuriyet gazetesi halen bu ilkeler çerçevesinde yayınını sürdürüyor. Yayın politikasının değiştiği iddiası doğru değildir.

İddianameye bakıldığında, ısrarla Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının son 3 yılda değiştiği, değiştirildiği söyleniyor. İddianamede, gazetede yayınlanan haber ve yazıların suç olması üzerinde değil yayın politikasının değiştiğinin kanıtlanması üzerinde duruluyor. Yayın politikasının değiştiği yönünde bazılarının yazdığı eleştiri ve değerlendirmelere yer veriliyor. Tanık ifadesi alınıyor. Normal olarak gazetelerin yayın çizgileri ve politikasının değişip değişmediğiyle, nasıl olması gerektiğiyle, haber ve yazıların hangi çerçevede olacağı, yayın ilkesiyle uyuşup uyuşmadığıyla savcıların, mahkemelerin, yargının ilgilenmesi abestir. Bunun yapıldığı rejimler faşist rejimlerdir. Demokratik toplumlarda gazetelerin yayın politikasını değerlendirmek, ölçmek, saptamak ve suçlama konusu yapmak savcıların haddi de hakkı da değildir. Savcılar, o gazetelerin yayın politikası, ilkeleri ile değil, gazete içeriğinin, haber ve yazıların suç olup olmadığıyla sınırlı bir araştırma ve soruşturma yapabilir. Eğer kanunda açıkça suç olarak tanımlanmış bir içerik olduğu düşünülürse, o içerikten kanunun sorumlu tuttuğu kimselerle sınırlı olarak soruşturma yaparlar. Bunun dışına taşılamaz.

Çoğunluğu, Cumhuriyet gazetesi ile siyaseten ya da kişisel husumet ilişkisi olan kişilerin gazeteye yönelik haksız, yersiz ve gerçek dışı iddia ve eleştirileri cezai bir soruşturmaya dayanak yapılamaz. Bu kişilerin, gazetenin yayın politikasının değiştiği iddiasına dayanılarak “gazetenin yayın politikasının değiştirilmesi suçu” icat edilemez. Bu icat nedeniyle, dünyada nadir olabilecek bir haksızlıkla gazetenin tüm yöneticileri gözaltına alınıp, tutuklanamaz, cezalandırılamaz.

Cumhuriyet gazetesine yönelen bu haksız operasyon hem basın tarihine, hem yargı tarihine geçmiştir: İlkine gazetecilik adına onurlu bir duruş ve tavır alış olarak ikincisine bir utanç soruşturması olarak. İddianamenin dayanağı olan bilirkişi raporunda, gazetenin, “devletçi, geleneksel, laik ve ulusalcı çizgisini ansızın değiştirip devleti hedef aldığı” söylenmiş. Tutuklama kararlarında, bilirkişi raporundaki bu tespite de gerekçe olarak yer verilmişti. Cumhuriyet’in yayın çizgisini belirlemek, kendisini “İletişim ve Bilişim uzmanı” olarak tanıtan, ehliyeti ve uzmanlığı belirsiz birisinin değerlendirmesine bırakılacak kadar önemsiz bir iş değildir. Cumhuriyetin yayın çizgisinde “laiklik ilkesi ve ulusal bütünlük” her zaman ana çizgiler olmuştur. Bunun dışında “devletçilik”, “gelenekçilik” gibi yakıştırmalar yalnızca yakıştıranı bağlar. Cumhuriyet gazetesine Atatürkçü yayın çizgisinden ayrıldı diyerek bir tür Atatürkçü çizginin tanımı ve kapsamını belirleme yetkisine sahipmiş gibi davrananlara ve bu bağlamda savcılığa şunu anımsatmak isteriz. Sizlerden önce aynı şeyi yapmaya kalkışanlar geçmişte de oldu. O dönem bu gazetenin başyazarı olan Nadir Nadi, bu hadsizliğe karşı “Ben Atatürkçü değilim” diyerek, Atatürkçülük adına ahkam kesenlere haddini bildirmişti.

Buradan, yargının araçsallaştırılarak yayın politikasına müdahale edilmek istenmesine karşı şunu söylemek isterim. Yayın politikası yalnızca okurları ilgilendirir, onlara hesap verilir, onun yeri ve zemini mahkemeler değildir. Hiçbir makam ve merci, cezai bir soruşturma görüntüsünün arkasından gazetenin yayın politikasına müdahale edemez.Buna izin verilemez; verilmeyecektir.

Cumhuriyet gazetesinin bağımsızlığını korumanın, ilkelerini ve değerlerini savunmanın, yayın politikasını sürdürmenin, gazeteyi herhangi bir siyasi, ekonomik güç odağına teslim etmemenin, habercilik ve gazetecilik ilkelerinden ödün vermeden dik durmanın bir bedeli varsa -ki öyle olduğu apaçık ortada- bunu ödedik; ödüyoruz.

Yayın politikasının değiştirildiği iddiasında bulunmak ve bunu kanunun suç saydığını söylemek hukuki bir anlayış olmadığı gibi kanuna da uygun değildir. Gazetelerin liberal ya da muhafazakar, milliyetçi ya da devrimci, sağcı ya da solcu bir siyasi çizgiden hangisini seçeceği, hangi yayın politikasını izleyeceği, bu politikayı daha sonra değiştirip değiştirmeyeceği suçla, ceza hukuku ile ilgili bir konu değildir. Dolayısıyla, Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının ne olduğundan, değişip değişmediğinden, okurlarıyla olan dinamik ve etkileşimli ilişkisinden hareketle bir soruşturma ve suçlama üretilmesi şaibelidir. Bu tabloya bakan herkes, hukuk kuralları ve yasalar çerçevesinde bir operasyon ve yargılamanın yalnızca bir aldatmaca ve görüntü olduğunu görmektedir. Esas hedef ve amaç yayınlarından rahatsız olunan bir gazetenin topluca cezalandırılması, susturulması ve bu yolla diğer gazetecilere de çarpıcı bir mesaj verilmesidir.

Sıra geldi üçüncü suçlamaya…

Cumhuriyet gazetesinde silahlı terör örgütleri FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C’nin amacına hizmet eden haber ve yazıların yayımlandığı iddia ediliyor. İddianamede bu hususta bazı haberlere, manşetlere, köşe yazılarına atıfla bunların terör örgütlerine yardım suçuna vücut verdiği söyleniyor. Bu haber veya yazılar nedeniyle, sadece Basın Kanunu ve TCK’da sorumlu olduğu belirtilen yazı sahipleri ve yayın sorumlularının değil, onlarla birlikte gazeteyi yayınlayan şirketin tüm yönetim kurulu üyelerinin, şirkette 2. derece imza yetkisi verilenlerin ve hatta gazetenin isim hakkını yayıncı şirkete kiraya veren vakfın yönetim kurulu üyelerinin dahi cezai sorumluluğu olduğu belirtiliyor. Neden? Çünkü “suç”un işlendiği aracı (yani gazeteyi) bu “suç”u işleyenlere temin etmiş olmakla ceza sorumluluğu oluyormuş.

Bilebildiğim kadarıyla bu bir ilk. Ortaçağda Engizisyon döneminde bile akla gelmeyen bu sorumluluk zinciri nedeniyle gelecekte yalnızca gazete patronları, yönetim kurulu üyeleri değil, onların, araç temin etmesini engellemeyen aile fertlerinin de cezai sorumluluğuna giden bir fanteziye ulaşmak hiç zor değildir.

Cumhuriyet gazetesinin kurumsal geleneklerine, değerlerine, bu gazetenin yerleşik kültürü olan editoryal bağımsızlık ilkesine olan saygı ve sevgim nedeniyle suçlama konusu yapılan haber veya yazılar hakkında bir beyanda bulunmayı kendim için de hadsizlik, yetkisizlik sayıyorum.

Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma iddiası:

TCK’nun 155. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu dört kez işlediğim iddia ediliyor. En önce belirtmeliyim ki, terör örgütüne yardım etme suçu nedeniyle ceza verilmesi isteniliyordu. Kamuoyunda daha farklı bir algı yaratma için soruşturma ve iddianameyi sulandırarak ortaya bir de böyle bir suçlama sürdüler. Oysa bu suçla ilgili davalar bırakınız terör suçlarına bakmakla görevlendirilmiş Ağır Ceza Mahkemelerinin, normal Ağır Ceza Mahkemelerinin bile görevine girmiyordu. Asliye Ceza Mahkemelerinin bakacağı bir suç iddiasını, bizleri kamuoyu nezdinde itibarsızlaştırmak amacıyla bu soruşturmaya ve davaya dahil ettiler.

İddianamede ikisi Cumhuriyet Vakfı tüzel kişiliğinin, ikisi de Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin yönetim kurulu bağlamında yapılan ya da yapılmayan dört işlemden dolayı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlaması yöneltiliyor. FETÖ-PKK-DHKP/C terör örgütlerinin amacına hizmet eden haber ve yazılar yayınlamak suretiyle terör örgütlerine yardımla suçlama ve yargılama sırasında, şirketin yönetim kurulu olarak genel kurul toplamayı ihmal etmişsiniz ya da taşınmazını 100.- TL yerine 90.- TL’ye satarak 10.- TL zarar ettirmişsiniz kabilinden tutarsız ve ilgisiz bazı iddiaların terör suçu yargılamasına dahil edilmesi, bu davanın ne kadar dengesiz ve ciddiyetsiz bir soruşturma evresi geçirdiğinin göstergesidir.

Suçlamaya neden olan fiillerden birincisi, Yenigün Haber Ajansı AŞ yönetim kurulu üyelerinin, şirket genel kurulunu toplantıya çağırma yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmasıymış. TTK’nın 376. maddesinde; şirketin son yıllık bilançosundan, sermaye ile kanuni yedek akçeler toplamının yarısının ya da 2/3’ünün zarar sebebiyle karşılıksız kaldığının anlaşılması halinde, yönetim kurulunun genel kurulu toplantıya çağırması gerektiği yazılıdır. Ayrıca şirketin borca batık durumda bulunduğu şüphesini uyandıran işaretler varsa da bir ara bilanço çıkarıp duruma göre bazı işlemler yapılması gerektiğini yazıyor. Burada daha teknik ayrıntıya girmeyeyim. Şu kadarını söyleyeyim: Cumhuriyet gazetesini yayımlayan Yenigün Haber Ajansı AŞ borca batık bir şirket değildir. Hakim ve imtiyazlı ortağı olan Cumhuriyet Vakfına olan makul seviyedeki borcu dışında ne devlete, ne kamuya, ne de üçüncü şahıslara borcu da yoktur. Nitekim, VGM müfettişinin raporundaki haksız ve maksatlı tespiti tekzip edercesine ve de yaratılan onca baskıya karşın halen daha ticari faaliyetini sürdürüyor olması borca batık olmadığının en açık göstergesi ve kanıtıdır.

Şirketin 2013 yılından itibaren sürekli zarar ettiği ve zararın büyüdüğü, gerekli ticari önlemlerin alınmadığı müfettişlik raporundan iddianameye aktarılan bir başka gerçek dışı iddiadır. Bunun TCK’nın 155/2. maddesindeki suçla uzaktan bile ilgisi, ilintisi olmamasına karşın biz yine de söyleyelim. Bu şirketin kuruluş yılı 1992’dir. O günden bu yana geçen 25 yıllık bilançoları ve Maliye’ye verdiği Kurumlar vergisi beyannameleri yanımda bulunuyor. Size hepsini vereceğim. Dosyaya girsinler. Gizleyecek, saklayacak, korkacak eksiğimiz, açığımız yok. Bu beyannameleri incelediğinizde şunu görüyorsunuz. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan şirket kurulduğu 1992’den sonraki ilk altı yılda yani 1998’e kadar 2.000 ila 30.000 TL arasında çok çok cüzi miktarda kar elde ederek ticari açıdan hep başabaş gitmiş. 1999’dan bugüne kadar geçen 18 yılda ise dört yıl hariç geri kalan 14 yılda hep zarar etmiş. Daha 1999 yılında ortaya çıkan zararla şirket, TTK’nın 376. maddesinde belirtilen sermayesinin yarısından fazlasını bile değil tamamını yitirmiş duruma gelmişti. Aynı durum sonraki yıllarda da devam etti. Ben size yıllar itibari ile kar-zarar miktarlarını söyleyeyim, siz kolayca anlayacaksınız. 1999’da 272.000.-TL., 2000’de 794.000.-TL, 2001’de 29.000.-TL, 2002’de 3.494.000.-TL, 2003’te de 9.086.000.-TL, 2004’te 2.639.000 TL zarar edilmiş. 2005’te 102.000 TL kar edilip, 2006’da tekrar 243.000.-TL zarar edilmiş.

Şimdi burada bir durup ara toplam vereyim. 2006 yılı sonu itibariyle birikmiş zarar toplamı 16 milyon TL’yi geçmiş!.. Şirket 2007 ve 2008 yıllarında, sırasıyla 1.368.000.-TL ve 1.260.000.-TL kar elde etmiştir. Bu iki yılda gazetenin günlük ortalama satışı 70-80.000 aralığında olmuştur. Öncesindeki yıllarda bu satış (tiraj) rakamı günlük ortalama 40-60.000 arasında değişiyordu. 2008 yılının sonu ve 2009 yılının başlarında, Cumhuriyet gazetesinin imtiyaz sahibi İlhan Selçuk’tan sonra Ankara temsilcisini de Ergenekon soruşturmalarının içine katarak gazetenin kimliği ve saygınlığına yönelik bir itibarsızlaştırma operasyonuna girişildi. Bunun sonucunda gazete 2009 yılından itibaren tekrar 50.000’lerdeki bir günlük satış trendine inmiş oldu. 2009’da 477.000.-TL zarar eden gazete, 2010’da 80.000.-TL kar elde etti.

Bundan sonra gerek ülkemizdeki gerek dünyadaki gazetecilik sektörünün yaşadığı mali kriz elbette Cumhuriyet’i de etkilemiştir. Sektörü az çok takip edenler nice gazetelerin, nice işletmelerin ya iflas ettiğini ya da kapandığını zaten biliyor. Merak edenler internet üzerinden küçük bir arama ile çokça bilgiye erişebilir. Kaldığımız yerden rakamları aktarmaya devam ediyorum. Kamuoyu da öğrensin, bilsin. Bizce sakıncası yok. 2011’de 895.000.-TL, 2012’de 1.080.000.-TL, 2013’te 919.000.-TL, 2014’te 2.336.000.-TL, 2015’te 1.727.000.-TL zarar edilmiş. Gelgelelim, zararın sürekli büyümesine karşın bir türlü önlem alınmadığı, zararı büyüttüğü, gazeteyi borca batık hale getirdiği, tirajı düşürdüğü, basiretli şekilde yönetemediği iddia edilen yönetim 2016 faaliyet döneminde ise 326.000.-TL kar elde etmiş. Aksi yöndeki kara propagandalara, gazeteyle ilgili kişisel hesapları, kin duyguları, düşmanlıkları nedeniyle bilip bilmeden dezenformasyon yayanlara, müfettişlik ve savcılık iddialarına adeta kuvvetli bir tokat misali, şirketin 25 yıllık geçmişinde anlamlı bir şekilde kar elde ettiği 3 yıldan biri son yıl, yani 2016 yılı olmuş. Üstelik bu karlılık, 15 Temmuz darbe girişiminin yarattığı ekonomik sıkıntılar, döviz kurlarındaki artışlar ve Cumhuriyet gazetesine reklam verenler üzerinde uygulanan siyasi kaynaklı ekonomik ambargoya rağmen olabilmiştir.

Gazetecilik sektörünü bilenler için söylüyorum. Cumhuriyetin 25 yıllık faaliyet döneminde biriken toplam zararı, siyasi iktidarın desteği ve sağladığı ticari olanaklarla yayınlamakta olan ismini herkesin bildiği havuz medyasındaki çoğu gazetenin bir yıllık zararına ancak karşılık gelir. Siyasi iktidarın ve sonradan güya Cumhuriyet sevdalısı rolünü oynayan bazı muhterislerin tüm karalama ve yıkma çabalarına karşı Cumhuriyet gazetesi ve onu yayımlayan şirket ayakta kalmayı başarmıştır. Bütün yöneticileri dokuz aydır tutuklu olduğu halde hala batırılamamıştır.

Okurları ve dostları terk etmediği sürece de Cumhuriyet’in dimdik ayakta kalacağına, halka gerçekleri aktarmaya devam edeceğine inanıyorum. TTK’nın 376. maddesindeki toplantıya çağrı yükümlülüğünden, TCK’nın 155. maddesindeki suçu çıkarmaya çalışan VGM’deki bir müfettiş aklının yaratmaya çalıştığı ve savcılığın sorgusuz sualsiz iddianameye koyduğu bu suçlamanın temelsiz, dayanaksız, haksız olduğu gün gibi ortadadır. Reddederim.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teftiş raporu uyarınca, 4 Haziran 2015 tarihli vakıf yönetim kurulu kararına rağmen vakıftan borca batık şirkete karşılıksız olarak borç verilmesi işlemi ve vakıf kaynaklarının bedelsiz olarak kullandırılması nedeniyle de TCK’nın 155. maddesini ihlalle suçlanıyoruz. Önce vakıftan kime aktarılmış bu kaynaklar ona bakalım. Cumhuriyet gazetesini yayımlayan ve vakfın tek imtiyazlı ortak statüsüne sahip olduğu Yenigün Haber AŞ’ye, yani Cumhuriyet gazetesine. Peki hangi tarihte ne kadar fon aktarılmış? 2012’de 1 milyon TL, 2013’te 1.3 milyon TL, 2014’te 1 milyon 275 bin TL, 2015’te 90 bin TL ve 2016’da 2.5 milyon TL. Toplam 6,2 milyon TL. Bunun 3.6 milyonu müfettişin dediği Haziran 2015’ten önce, 2.6 milyonu ise sonraki tarihte fon olarak gazeteye aktarılmış. 2016 yılında Vakıftan gazeteye aktarılan 2.5 milyon TL’nin tamamı gazetenin birikmiş ve vadesi geçtiği halde ödenmemiş kağıt ve baskı işleri borçlarının tasfiyesinde kullanılmış. Böylece gazetenin vadesi geçmiş hiçbir borcu kalmamış, ek faiz yükünden kurtulmuştur. Peki Cumhuriyet Vakfı yönetimi, ekonomik yönden sıkıntı yaşayan Cumhuriyet gazetesine vakıf kaynaklarını kullandırarak yanlış yapmış, basiretli bir yönetici gibi davranmamış, vakfın amacı dışında tasarrufta mı bulunmuşlardır? TCK’nın 155. maddesinde yazdığı gibi belirli bir şekilde kullanılmak üzere kendilerine teslim edilen kaynakları, teslim amacı dışında mı kullanmışlardır?

Bu sorunun net cevabı Vakıf Resmi Senedinin Başlangıç bölümü ile “Vakfın Amacı” başlıklı 3. maddesi ve “Yönetim Kurulunun Görev ve Yetkileri” başlıklı 12. maddesinin (ı) bendi birlikte değerlendirilerek bulunabilir. Gerçekten de Vakfın Cumhuriyet gazetesini yaşatmak ve desteklemekle yükümlü olduğu görülmektedir. Resmi senedin 12. maddesinin (ı) bendinde şunlar yazılıdır:

“Gerekli görüldüğünde, vakfın malvarlığına giren taşınır ve taşınmaz malları, vakfın amacına uygun etkinlikleri gerçekleştirmek için gerekli yasal şartlara uymak koşuluyla satış ve sair suretlerle nakde tahvil etmek veya başka mallarla değiştirmek,” Bu emredici ve kurucu irade doğrultusunda vakıf taşınmazının nakde çevrilerek, vakfın yegane amacı doğrultusunda Cumhuriyet gazetesine fon olarak aktarılmasından doğal ve amaca uygun bir faaliyet olamaz.

VGM Müfettişleri inceleme sırasında bu konuyu gündeme getirip vakıf yönetimine sorunca, şöyle cevaplamıştık:

“Cumhuriyet Vakfı’nın iş ve işlemleri, faaliyetleri değerlendirilirken; Vakfın kuruluş amacı, vakıf gazete ve gazeteyi yayımlayan şirket arasındaki birbirini bütünleyen, ayrılmaz nitelikteki işlev, amaç ve yapısal birliktelik göz önünde tutulmalıdır. Cumhuriyet Vakfı Resmi Senedinin ‘Başlangıç’ bölümünde, ‘Cumhuriyet Gazetesi, amacının toplum yaşamına katıldığı 7 Mayıs 1924’te yayınladığı ilk sayısında kurucusu Yunus Nadi’nin kalemi ile belirlenmiştir. (…) Kimliği, ilkeleri ve amaçları bu uzun süre içinde belirlenip toplumda kök salan Cumhuriyet’i aynı yörüngede yaşatmak (…) bir ödev niteliğine dönüşmüştür. Cumhuriyet Vakfı, bu amacı yerine getirmek için kurulmuştur.”

“Vakfın amacı” başlıklı üçüncü maddesinde ‘Vakfın amacı; yayınını sürdüren Cumhuriyet gazetesini (…) desteklemek’ şeklinde yine açık ve net olarak belirlenmiştir. Bu durumda, Cumhuriyet Vakfı’nın kuruluş amacı, faaliyetlerinin, iş ve işlemlerinin çerçevesi, kapsam ve mahiyeti hiçbir tereddüde yer vermeyecek kadar açıktır. Cumhuriyet gazetesinin yayınını sürdürmesine tüm olanakları ve gücüyle destek olmak; bu vakfın varlık sebebidir. Cumhuriyet Vakfı ile yayımcı şirket Yenigün A.Ş, arasındaki iç içelik, bağımlılık, organik ve yapısal birliktelik, amaç beraberliği, her iki kurumun ortak yararları olduğunu açıkça göstermektedir. Bu iki kurumun birbirleri arasındaki iş ve işlemlerde buna göre değerlendirilmelidir.”

Cumhuriyet Vakfı’nın, İstanbul, Şişli’de bulunan taşınmazı 17 Aralık 2015’de 2.400.000 TL bedel karşılığında satması nedeniyle en az 100.000 TL en çok 933.333 TL zararın oluştuğu ileri sürülerek vakfın zarara uğratılması eyleminden ötürü de TCK 155/2. maddesi uyarınca cezalandırılma istenilmiş. Hukuka, objektifliğe değil de düşmanlığa, ne pahasına olursa olsun suçlamaya odaklanmış bir araştırma ve soruşturmanın insanı hangi dramatik konuma düşürdüğünün en bariz örneklerinden biri ile karşı karşıyayız.

Cumhuriyet Vakfı yönetimi taşınmazı satmaya karar veriyor. Buna yetkisi var mı? Kuşkusuz evet. Birilerinden izin alması gerekiyor mu? Hayır. Ne yapması gerekir? Objektif bir rayiç değer araştırması. Peki yapmış mı? Evet. Satacağı taşınmazın rayiç değerini güvenilir, yetkin, ehliyetli, alanındaki uzmanlığı tescilli ve lisanslı bir kuruluşa mı yaptırmış? Evet. Peki kime yaptırmış taşınmazın rayiç değer ekspertizini? Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye. Gayrimenkul değerleme sektöründeki en eski, en köklü, en güvenilir, en uzman kuruluşlardan birisi olan bu değerleme şirketi, Vakıflar Genel Müdürlüğünün sahibi olduğu Vakıfbank AŞ’nin bağlı kuruluşu. Türkiye’de kurulu vakıfların çoğunluğu, zorunluluk olmamasına karşın, ileride herhangi bir şaibeye ve sıkıntıya yer verilmemesi için değerleme işlerini, aynı genel müdürlüğün iştiraki olan bu değerleme şirketine yaptırır. Cumhuriyet Vakfı da aynı şekilde davranmış. Ama niyet kötü olunca bakın nasıl bir tablo çıkmış ortaya. VGM Teftiş Kurulu müfettişleri, kendi kurumunun sahibi olduğu işindeki lisanslı ve yetkili kuruluşunun verdiği değerleme raporuna itibar etmeyip, ne lisansı ne de uzmanlığı olan bazı kurum çalışanlarına yeni bir rapor hazırlatmış. Gerçekten bu kadar mı gözünüzü kararttınız? Taşınmaz satışının rayiç değerinden satılıp satılmadığını araştıran VGM müfettişi, kendi kurumunun bu konudaki lisanslı ve uzman kuruluşunun değerleme ve raporuna itibar etmeyip, ne lisansı, ne uzmanlığı, ne ehliyeti bulunan gerçek kişilerin mütalaasına itibar ederek, bunun üzerinden suçlama ve suç yaratmaya çabalıyor. Bir kez daha pes doğrusu!..

Yenigün Haber Ajansı AŞ’nin Ankara ili Çankaya ilçesindeki taşınmazını 19/11/2015 tarihinde yaptırılan 2.500.000 TL ekspertiz değerine karşılık, yaklaşık bir ay sonra 16/12/2015’te 2.900.000 TL bedelle satmışız. Satın alan firma ise bu satıştan yaklaşık üç ay sonra aynı taşınmazı 3.563.600.- TL bedelle satmış. Müfettişliğe ve onun yazdığı raporu esas alan iddianameye göre taşınmazı vakıftan alan firmanın üç ay sonra yaptığı satış bedeli ile aradaki fark şirketin zararı sayılırmış. Böyle bir mantıkla suçlama yöneltmek, bu şekilde bir çıkarım yapmak ve buradan da suç üretme çabası ancak bunu iddia edenleri gülünç duruma düşürür. Cumhuriyet gazetesi banka kredisi kullanarak 2010 yılında edindiği bu taşınmaz için 2015 yılının sonuna kadar beş yıl müddetle her ay kredi taksiti ödemiştir. Kredi borcunu kapatınca, taşınmaz üzerine banka lehine konulmuş ipoteği kaldırtarak, taşınmazın devredildiği Doğan Dış Tic. AŞ’ye olan birikmiş gazete kağıdı borcunun bir kısmını ödeme amaçlı olarak işbu taşınmazı devretmiştir. Taşınmazın değeri yine Vakıf Gayrimenkul Değerleme AŞ’ye yaptırılmış, alıcı firma ile yapılan mutabakat gereğince belirlenen ekspertiz değerinden 400.000.-TL daha yüksek bir fiyat karşılığında satış işlemi gerçekleştirilmiştir. Bu satış bedeli ise söylendiği gibi alıcıya olan gazete kağıdı borcuna mahsup edilmiştir. Alıcı firmaya, işbu taşınmaz satışı nedeniyle düzenlenen faturanın bir örneği 18.klasörün 10. sayfasındadır. Bakıldığında KDV doğmadığı ve bu nedenle taşınmazın satışından şirkete sağlanan menfaatin net 2.900.000 TL olduğu anlaşılmaktadır. Alacağına karşılık 2.900.000.-TL’ye taşınmazı satın alan Doğan Dış Tic. AŞ ise 25.3.2016’da bu taşınmazı üçüncü şahıs olan Alter Ltd.Şti’ne iddianamede belirtildiği gibi 3.563.600 TL’ye satmış. Ama iddianamede bir ayrıntıya özellikle yer verilmemiş. Tabii müfettişlik raporunda da müfettişler ilgili Alter Ltd.Şti’ne anılan taşınmazın ne kadar bir bedelle satın aldıklarını sorunca aldıkları cevap 3.020.000.-TL net satış fiyatı +543.600.-TL %18 KDV olmak üzere toplam 3.563.600 TL’ye satın aldık demişler. Yani ödenecek KDV’yi düşünce satıcı Doğan Dış Ticaret AŞ’nin eline bu satıştan net 3.020.000.-TL kalıyor. Bizden net 2.900.000.-TL ödeyerek satın aldığı taşınmazı, üç ay sonra 3.020.000.-TL net satış değerinden elden çıkardığı için, yani üç ay sonra 120.000.-TL daha fazla fiyata sattığı için biz şirketi zarara uğratmış ve güvenini kötüye kullanma suçunu işlemiş sayılıyoruz. Ayrıntıya girersem Doğan Dış Ticaret AŞ’nin üç ay sonra 120.000.-TL’lik satış farkı kazancı nedeniyle ayrıca taşınmaz satışından doğan kazanç miktarı üzerinden vergi ödeyeceğini, bizim ise beş yıl elimizde tuttuğumuz ve beş yıl sonra sattığımız için herhangi bir vergi yükümlülüğümüz olmadığını ve daha bir çok gereksiz bilgiyi de anlatmam gerekecek.

Bu konuda son olarak şunları söylemek istiyorum:

Birincisi vakıflar ticaret şirketi değildirler. Faaliyetlerinin amacı, ticaret şirketlerinde olduğu gibi kârlılık değil, vakfedenin resmi senede geçirilmiş arzusunu gerçekleştirmektir. Cumhuriyet Vakfı’nın vakfedeni, vakfettiği şeyin ve kurduğu vakfın yegane amacının Cumhuriyet gazetesinin yaşamasını sağlamak, onu desteklemek olduğunu açık bir şekilde resmi senette yazmıştır. Dolayısıyla vakıf yöneticileri ticari bakımdan kar-zarar endeksli bir faaliyet ile değil, vakfın amaçları endeksli bir faaliyetle değerlendirilebilir. Vakfın kar amaçlı bir ticari faaliyet değil, belli bir amaca (ki bu amaç Cumhuriyet gazetesini desteklemek olarak yazılıdır.) tahsis edilmiş mal varlığı olduğunu anımsamak yararlı olacaktır. Her ne kadar vakıflar müfettişliği ve savcılığın farklı düşündüğü anlaşılmakta ise de bizim gazetecilik faaliyeti ile ilgili düşünce ve değerlendirmemiz şöyledir:

Tıpkı adalet, yargı, sağlık ve eğitim faaliyetlerinde olduğu gibi gazetecilik faaliyetinin de öncelikli ve belirleyici işlevi, amacı kâr elde etmek, sahiplerine ya da hissedarlarına ticari kazanç sağlamak değildir. Gazetecilik faaliyetinin öncelikli amacı, kamu yararıdır. Bu nedenle serbest bir ticari faaliyet olduğu kadar ve ondan da önce demokratik bir toplum bakımından olmazsa olmaz nitelikte bir kamusal hizmettir gazetecilik. Cumhuriyet gazetesini kar amaçlı bir ticari faaliyet olarak görmeyip, bu kıymetli markayı vakfeden sahipleri gibi, onları takip eden gazete yöneticilerinin de gazetecilik faaliyetine yaklaşımı bu yöndedir. Görülmüştür ve görülmektedir ki, gazetecilik kara, kazanca endeksli bir faaliyet olarak yapıldığında, bunun bedeli haberden, gerçeklerden feragat olmakta, gazetecilik amaç ve anlamını yitirmekte, kaybeden ise demokrasi ve halkın kendisi olmaktadır.

III. Bilirkişiler

Normal olarak insanlar ateşi çıkınca ya da başı ağrıyınca avukata değil hekime giderler. Tıpkı ilaç almak için manava değil eczaneye gidildiği gibi. Hukuki uyuşmazlıklarda bazen bilirkişiye başvurulur. CMK’nın 63. maddesinde yazılı olduğu gibi çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi atanması mümkündür. Örneğin çöken bir inşaatta imalat hatası, malzeme eksiği olup olmadığı konusunda inşaat mühendisine ya da o alanda çalışan bir akademisyene bilirkişi olarak başvurulur. Akla uygun ve mantıklı olan da yasaya uygun olan da, bilirkişinin hangi konuda görüşüne başvurulacak ise o konuda uzmanlığı, yetkinliği, ehliyeti olmasıdır. Ancak, her ne hikmetse konu Cumhuriyet gazetesiyle ilgili bir soruşturma olunca, amiyane tabiriyle herkeste devreler yanıyor; akıl, mantık, yasa yerine abesle iştigal ediliyor. CMK’nın bilirkişi atanmasını düzenleyen 62 ve devamı maddeleri açıkça ihlal ediliyor. Bu yalnızca cezai soruşturma alanında karşılaştığımız bir durum değil. İdari kurumların yaptığı inceleme ve denetimlerde de aynı akıl dışı tutumla karşı karşıya kalıyoruz. Mesela, Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Cumhuriyet Vakfı’nın yaptığı toplantı ve aldığı kararların vakıf senedine, Medeni Kanun ve Vakıflar Kanunu hükümlerine göre toplantı yetersayısının tartışmasında araştırmacı uzman olarak kendi kurumundan bir arkeolog görevlendiriyor. Onca hukukçusu, müfettişi olan kurum, konu Cumhuriyet’e gelince her nedense hep aynı kişiyi, mesleği ve uzmanlığı arkeoloji olan birini araştırmacı tayin ediyor.

Ama şimdi konumuz bu yargılama. O nedenle soruşturma aşamasında savcıların yaptırdığı iki bilirkişi incelemesi ve raporunu değerlendirmek istiyorum. Bunlardan birincisi Ünal Aldemir adındaki bilirkişiye yaptırılan inceleme. Kim bu bilirkişi ve hangi konuda görüşüne başvurulmuş? Bilirkişi atama tutanağına bakılınca hangi konuda görevlendirildiğine dair bir veri yok. Bilirkişinin 24 Ekim 2016 tarihinde düzenlediği raporu ile daha sonra verdiği tarihsiz rapordan anlıyoruz ki, bilirkişi kendisini “iletişim ve bilişim uzmanı” olarak gösteriyor. Peki gerçekten öyle mi? Bu bilgi doğru mu? Belli değil… Mahkemeniz uygun görürse CMK’nın 68. maddesine göre açıklamalarda bulunmak üzere duruşmaya çağrılmasını istiyorum.

Kendisine soracağımız sorular çerçevesinde meselenin aydınlığa kavuşacağına inanıyorum. Bu davanın temelini oluşturan suçlamalar, suçlamalara dayanak gösterilen haber ve yazılar, başka medya sitelerinden aktarılıp suçlamaların delili olarak yer verilen yorum, analiz ve eleştirileri içeren bu bilirkişi raporunda ne varsa aynen iddianameye geçirilmiştir. İddianamenin temeli, dayanağı, suçlamaların kaynağı ve ilgili haber ve yazıların hepsi bu bilirkişi raporundan alınmıştır. CMK’nın “Bilirkişi olarak atanabilecekler” başlıklı 64. maddesinde bilirkişilerin adli yargı adalet komisyonlarının düzenlediği listeden seçilmesi gerektiği, ancak atama kararında gerekçesi gösterilmek suretiyle bu listelere girmeyenler arasından da bilirkişi seçilebileceği belirtilmiştir. Savcılığın atadığı ve raporun altında kendisini “İletişim ve Bilişim Uzmanı” olarak tanıtan Ünal Aldemir’in adı Adli Yargı Adalet Komisyonu’nun yayınladığı bilirkişi listelerinde yok. Öyleyse kanun hükmü uyarınca, gerekçesi gösterilmek suretiyle liste dışından atanmış olsa gerekir. Dosya eklerine baktım 30 numaralı klasörde 14.10.2016 tarihli, altında Cumhuriyet savcısı Murat İnam, zabıt katibi Sevgi Karadeniz ve bilirkişi Ünal Aldemir’in imzaları olan “Bilirkişi Yemin ve Evrak Teslim Tutanağı” var. Üç satırlık tutanağı okuyunca, kanunun aradığı gerekçeye hiç değinilmediğini görüyorsunuz. Oysa kanun diyor ki bilirkişi liste dışından seçilecekse, gerekçesi gösterilmelidir. Tutanağa bakıyorsunuz, ima yoluyla bile olsa gerekçeye dair tek bir kelime yok. Doğrusu 10 gün gibi çok kısa bir sürede bu derecede ayrıntılı bir rapor hazırlayan bu yetenekli bay Ünal Aldemir’i merak ettim. Raporu okuyunca merakım daha da arttı. Acaba savcı bu kişiyi nereden bulmuştu, kimin aracılığıyla ulaşmıştı? Tutuklu olduğum için araştırma şansım yoktu. O nedenle arkadaşlarımdan, avukatlarımdan rica ettim. Bu bilirkişi kimdir, kimin nesidir, necidir, internet üzerinden açık kaynaklardan basit bir arama yapar mısınız, dedim. Ulaştığımız sonuçlar şu oldu. Bu şahıs, yani bilirkişimiz Ünal Aldemir 2007- 2011 yılları arasında Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü Mühendislik Fakültesi, Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuyup, mezun olmuş. Yani Bilgisayar Mühendisi genç bir arkadaş. Acaba ulusal ve uluslararası kamuoyunun yakın ilgisi ve gündeminde yer alan bir soruşturmada, ülkenin en eski, en köklü gazetesindeki haber ve yazıları okuyup, gazetecilik, haber, ceza hukuku, suç ve terör propagandası bağlamında değerlendirmek için bilirkişi olarak 26- 28 yaşlarındaki bir bilgisayar mühendisini tayin etmek size de kuşkulu ve tuhaf gelmiyor mu? Bu bilgisayar mühendisi bizim -ve sanırım mahkemenin de- bilgisinde olmayan hangi bilgi, yetenek ve uzmanlığından dolayı böyle zor bir göreve atanmıştır?

Yine açık kaynaktan ilk elde görülebilen bilgilere göre kendisi 2012 yılında www.haber10.com adresindeki haber sitesinin yazarı olmuş. Başbakanlık, AFAD ve TİKA gibi kamu kurumlarında, siyasi iktidara yakınlığı ile bilinen SETA’da gönüllü çalışma deneyimi varmış. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Ardeşen Meslek Yüksek Okulu’nda okutman olarak görevliymiş. Bilirkişimizin Twitter hesabından paylaştığı üç örnek tweeti de aktarırsam, sanırım bir fikir edinmek mümkün olacaktır. Bilirkişimiz; 17 Mayıs 2017’de, “Reisin korumaları Amerika’nın göbeğinde PKK’lı teröristleri haşat ediyor ve dünya güzelleşiyor” paylaşımında bulunmuş. 4 Haziran 2017’de AKP İstanbul İl Başkanı Selim Temurci’nin şehit ailesi ziyaret fotoğraflarını paylaşmış. 5 Haziran 2017’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir fotoğrafını “reis yine derin bakmış” yazısıyla birlikte tweetlemiş. Bu verilerden sonra, bilirkişinin, Cumhuriyet gazetesine yönelik bir soruşturmada ne kadar tarafsız davranmış olacağı hakkında bir fikir sahibi olmak sanırım çok da zor olmaz. Mesleğine, eğitimine az önce değinmiştim. Şimdi geliyorum, bu bilirkişinin on günde hazırlayıp tamamladığı bilirkişi raporuna…

Raporun başında şöyle yazıyor:

“(…) Bilirkişi olarak görevlendirildim. Açık kaynaklardan ve gazete arşivlerine dayanarak hazırlamış olduğum rapor aşağıdadır. Manipülasyon bir dayatma yöntemidir. Yine manipülasyon insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodudur.” (s.1)

Manipülasyonu insanları etkileme, yönlendirme ve zihinlerini karıştırma metodu olarak tanımlayarak Cumhuriyet gazetesinin manipülasyon ile gerçeği perdelediği tespitini yapan (bkz. s.2,par. 4) bilirkişi, raporunda bizzat kendisi manipülasyona başvuruyor; gerçeği perdeliyor. Bu aşamada, uzmanlığı ve bilgisi bulunmayan, bilirkişi olma yeterliliği olmadığı apaçık birinin imzasını taşıyan raporun her satırını çürütmek gibi bir çabaya girişmeyeceğim. Ama bu bilirkişi raporunun ne derece şaibeli olduğunu, mahkemeyi yanıltmak için gerçeği perdelediğini gösteren tek bir örnek vermek istiyorum. Raporun 12 -13. sayfalarında “Cumhuriyet Gazetesi: Cadı Avı Başladı” ara başlığıyla şu ifade ve tespitlere yer verilmiştir:

“Kanlı darbe girişimine karşı demokrasi nöbeti başlatan ve illegal her türlü girişime alanlarda tepkisini koyan vatandaşları ise 19 Temmuz 2016 günü Cumhuriyet gazetesi manşetten hedef gösterdi. Dünya basını bile ‘demokrasi şöleni’ havasında gerçekleşen barışçıl gösterileri takdirle karşılarken Cumhuriyet gazetesi haberinde ‘meydanlarda demokrasiden söz eden yok’ ara başlığını kullandı. Devletin darbecilere yönelik hukuki mücadelesini ise ‘Cadı avı başladı’ manşetiyle sulandırmaya çalıştığı gözlemlendi. Darbe karşıtı gösterileri ‘nefret’, FETÖ’den açığa alınıp ihraç edilenleri ‘tasfiye’ olarak nitelendirerek gazete algı operasyonuna girişti.”

Bu satırların hemen altında ise gazetenin o günkü “Cadı avı başladı” manşetinin yer aldığı birinci sayfasının görüntüsü yapıştırılmış. Açık söyleyeyim, raporu ilk okuduğumda dikkatimi çekmemişti. Ama sonra birdenbire dehşetle fark ettim. Bilirkişi, Cumhuriyet gazetesine atfettiği manipülasyon, gerçeği perdeleme ve algı operasyonunu bizzat raporda yapmıştı. Raporda yer verilen gazetenin muhtelif tarihli birinci sayfa görüntüleri ile karşılaştırınca, “Cadı avı başladı” manşetinin olduğu 19 Temmuz 2016 tarihli birinci sayfa görüntüsünde bir eksiklik olduğu anlaşılıyordu. Cumhuriyet gazetesinin logosu, görüntüsü verilen birinci sayfada yoktu. Bunun üzerine 19 Temmuz 2016 tarihli gazetenin birinci sayfasının orijinal görüntüsüne baktım. 29 numaralı klasördeki 3/11/2016 tarihli, 102 sayfalık “açık kaynak tespit tutanağı”nın 98. sayfasında var. Buradaki birinci sayfanın tam görünümü ile bilirkişinin raporuna yansıttığı birinci sayfanın görünümünü yanyana koyup karşılaştırmanız, gizlenmek istenen gerçeği, yapılmaya çalışılan algı operasyonunu apaçık gösteriyor. Birinci sayfanın orijinalinin görüntüsünde, birinci manşet haberin, “Halka ateş açın diye başladılar, kaçalım diye bitirdiler” spot yazısıyla, “Darbecilerin ihanet konuşmaları” başlığının olduğu, sayfanın ortasındaki ikinci manşetin “Cadı avı başladı” şeklinde ve sayfanın alt taraflarındaki üçüncü manşetin ise, “Darbe girişiminin komuta kademesi yargıya hesap veriyor” spot yazısıyla, “Cuntacılar adliyede” başlığı olduğu net olarak görülüyor. Ancak Cumhuriyet gazetesine manipülasyon yapmakla, gerçeği perdelemekle ve algı operasyonu yapmakla itham eden bilirkişi, Cumhuriyet’in darbecilerle ilgili manşetlerini gizlemek, perdelemek, algı operasyonu yapmak için orijinal birinci sayfanın üstünü ve altını keserek, raporuna yalnızca sayfanın işine gelen kısmının görüntüsünü alıyor. 36 sayfalık bilirkişi raporunu okuduğunuzda, iddianamenin temelinin bu rapor olduğu görülüyor. Demek oluyor ki dünyayı ayağa kaldıran, ülkenin en eski, en saygın ve köklü gazetesinin 16 yöneticisinin gözaltına alınmasına, 10’unun 9 aydır tutukluluğuna neden olan suçlamanın kaynağı da, dayanağı da 26-28 yaşlarındaki, özellikleri ve kimliği az önce belirtilen bir bilgisayar mühendisiymiş. Şaka değil. Böylesine şirazesinden çıkmış bir yargı sistemi ve aklını yitirmiş bir ülke…

Bir başka bilirkişi raporundan daha söz edeceğim. Bu defaki bilirkişi raporunun yanında Ünal Aldemir’in yukarıda anlattığımız raporunun zemzem suyu ile yıkanmış sayılması gerekeceğini teslim etmem lazım. Dosyamızın eklerini incelerken 3 no’lu klasörün 77. sayfasında bir bilirkişi raporu daha gördüm.

20 Aralık 2016 tarihli bu bilirkişi raporu hukukumuzda sanırım ilk defa uygulanan bir yenilik getiriyordu. Bilirkişi gizliydi. Kimliği gizlenmiş bir bilirkişi incelemesi ve raporu ile ilk kez karşılaşıyordum. Soruşturmayı yürüten savcılık “gizli tanıklık” kurumundan sonra “gizli bilirkişilik” kurumuna da ihtiyaç olduğunu düşünmüş olacak ki, bu konuda bir yasal dayanağa, yeni bir yasal düzenlemeye gerek olmaksızın “ben yaptım oldu” mantığıyla fiilen uygulama yapmış. Kısmet bizeymiş!.. 20 Aralık 2016 tarihini taşıyan ve bilirkişi denilerek adı,soyadı, uzmanlığı, mesleği ve sair başkaca hiçbir bilgiye yer verilmeden sadece belirsiz bir imza atılmış olan bu raporda ne yazıyor, ne gibi tespitler, uzman görüşü yer alıyor?

Raporun girişinde “Cumhuriyet Başsavcılığınızın 2016/97293 soruşturma sayılı dosyası üzerinde bilirkişi incelemesine karar verilmiş olup 2/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağı ile resen bilirkişi olarak tayin edildim” deniliyor. Unutmadan belirteyim, sözü edilen bu 02/11/2016 tarihli bilirkişi görevlendirme tutanağını dosya ekleri arasında bulamadım. Eğer yoksa, savcılıktan bu tutanağın neden dosyaya konulmadığının sorulmasını ve bir örneğinin istenmesini talep ediyorum. Çünkü az sonra değinileceği gibi kendi alanında benzersiz bir şaheser niteliğindeki bu bilirkişi raporunun bütün unsurlarıyla ibret-i alem için dosyada bulundurulması çok yararlı olacaktır.

Raporun giriş yazısının devamında şu ifadeler var:

“Tarafıma tevdi edilen 18/10/2016 tarihli ve 24/08/2016 tarihli iki adet MASAK Raporu ve ekinde MASAK tarafından yapılan incelemelere ilişkin hesap hareketlerinin yer aldığı iki adet CD üzerinden yapılan incelemelerimize ilişkin ‘Bilirkişi Ön Raporu’ yazımız ekinde sunulmaktadır. (…) Raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde dökümü yapılan şahıs ve kurumlar hakkındaki ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerin yine raporumuzun ‘SONUÇ’ bölümünde belirtilen kurum ve kuruluşlardan temin edilerek tarafıma tevdii halinde ayrıntılı bilirkişi raporu tanzim edilebileceği değerlendirilmektedir.”

Raporun giriş sayfasının ekinde toplamı 28 sayfa olan bir bilirkişi raporu yer alıyor. Bu rapordan bazı bölümleri paylaşmak istiyorum. Böylece, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri şahsında doğrudan gazeteyi hedef alan bu soruşturmaya yönelik seviyesizlik, ciddiyetsizlik, kalitesizlik gibi nitelendirmenin ölçülü olup olmadığı daha iyi anlaşılabilecektir. Raporun 2. sayfasında yer verilen bir tespit şöyledir:

“3-Hikmet Aslan Çetinkaya’nın 1967- 1991 yılları arasında çalıştığı Cumhuriyet Gazetesi AŞ’nin ortaklarına ilişkin bilgiye rastlanmadığından söz konusu ortakların kimler olduğunun tespit edilerek aralarında terör örgütleriyle irtibatı ve/ veya iltisakı olan kişiler olup olmadığının incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.”

Bir başka tespit şöyledir:

“Akın Atalay tarafından banka hesaplarından havale/ EFT yoluyla para gönderdiği (…) ve Ceza Hukuku Derneği kurucu ve yöneticilerinin şahıs ile aralarındaki parasal ilişkiler ve nedenlerinin ortaya konulmasının gerektiği değerlendirilmektedir.” (rapor s. 15)

Rapor, “Önder Çelik’in kızı Ezgi Çelik’e gönderdiği havale/ EFT toplamına oranla Ezgi Çelik’in babası Önder Çelik’e 2 kat fazla havale EFT göndermesinin izaha muhtaç olduğundan araştırılması gerektiğini” bile söylüyor.(s.17) Nasıl olur da bir baba – kız ilişkisinde kızı babasına daha fazla para gönderebilir, bu izaha muhtaçtır diyor. Ne denir?..

Sonuç kısmında, savcılığa dosyadaki 12 şüpheli bakımından muhtelif kurum ve kuruluşlardan istenmesi gereken bilgi ve belgeleri sayıyor. Neler yok ki ? Şimdi “meçhul bilirkişinin” 12 şüpheli hakkında hangi kurumlardan ne tür bilgi ve belgeleri istediğine biraz daha yakından bakalım.

Meçhul bilirkişi diyor ki;

– Bankalar Birliği üyelerinden (yatırım, katılım ve mevduat bankalarına) bu 12 kişinin,

a) geçmişten bugüne kapalı ve halen açık hesaplarının hesap hareketleri,

b)açık ve kapalı kartları dahil kredi kart ekstreleri,

c) kiralık kasaları,

d) bugüne kadar verilen kullanılan ya da kullanılmayan çekler, bu kişilere verilen çekler,

e) Bu kişilerin aldığı ve verdiği senetler,

f) Western Union işlemlerinin yazılı olarak talep edilmesi gerekir.

Ayrıca, Merkez Bankası’ndan da bu kişilerin yurtdışı havale, EFT ve Western Union işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Yine PTT’den, Merkezi Kayıt Kuruluşundan, Takasbank’tan Türkiye Aracı Kuruluşlar Birliği’nden, Türkiye Sigorta Birliği’nden bu 12 şüphelinin hesap bilgilerinin, hesap hareketlerinin, kurum nezdindeki tüm bilgilerinin ve her türlü sigortacılık işlemlerinin talep edilmesi gerekir.

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nden adı geçen bu şüphelilerin, Türkiye sınırları içinde eski ve yeni malik oldukları taşınmazlarının, tüm eski ve yeni maliklerini, taşınmazların edinme bedellerini ayrıntılı olarak gösteren bilgilerin talep edilmesi gerekir.

Bunlar da yetmez!..

Bu şüphelilerin vukuatlı nüfus örneklerinin çıkartılarak aile bireylerinin belirlenmesi ve yukarıda sayılan bilgi ve belgelerin aynısının her bir şahsın aile bireyleri hakkında da ayrıca istenmesi gerekir.

Evet “meçhul bilirkişinin” raporundaki tespit ve araştırılması istenen hususlara dair görüşleri böyle. Kolayca anlaşıldığı gibi bu bir suç soruşturması değil. Kafayı taktıkları 12 kişinin bütün ailesini de kapsayacak şekilde doğumlarından başlayarak yaşamlarının en ayrıntılı şekilde araştırılıp soruşturulmasıdır. Burada kalsaydı, böylesi bir raporun yazarı için şifa dileyerek konuyu noktalardık. Ama durum şakayı kaldırmıyor. Çünkü soruşturma savcısı, kimliğini gizlediği bu “meçhul bilirkişinin” raporunda ne öneriliyorsa aynen yerine getiriyor. Anılan kurumlara müzekkere yazarak talep edilen bilgi ve belgeleri göndermesini istiyor. Hem de aynen bilirkişinin söylediği gibi şüpheli 12 kişinin vukuatlı nüfus kayıt örneklerini çıkararak, bu 12 kişinin yanına anne ve babalarını, kardeşlerini, eşlerini, çocuklarını ve torunlarını eklemiş. Bunlar içinde aynı araştırma, bilgi ve belgeler istenmiş. Hızını alamamış, bu şüphelilerin eski eşlerinin de aynı şekilde araştırılmasını istemiş. Başka örneklerde var ama çarpıcı olduğu için yalnızca bir tane örnek vermekle yetiniyorum. Şüphelilerden birisinin bundan 44 yıl önce boşandığı birinci eski eşiyle 26 yıl önce boşandığı ikinci eski eşi de araştırma soruşturmanın kapsamına dahil edilmiş. Bu kadarına pes artık demeyecek miyiz? Olmuş bir savrukluk denilerek geçiştirilebilecek bir durumla mı karşı karşıyayız? Bir ara toplam yapalım. Ortaya nasıl bir resim çıkıyor.

Suç: FETÖ’ye yardım

Suçlanan: Cumhuriyet gazetesi

Suçlayan: FETÖ üyeliğinden ve FETÖ adına hükümeti devirmeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapisle yargılanmakta olan, kanunen savcı adayı olması mümkün olmamakla beraber hala daha savcılık yapan biri.

Tanıklar: Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce…

Bilirkişileri az önce anlattığım kişiler. Ve bu seviye ve kalitede yürütülen soruşturma nedeniyle dokuz aydan beri tutukluyuz. Bu tabloya ne denilebilir, nasıl anlatılabilir bilemiyorum. En iyisi tutuklama talebiyle çıkarıldığım Sulh Ceza Hakimliği önündeki cevabımı tekrarlayayım. Suçlayana, suçlamaya, delil olarak gösterilenlere, tanıklara ve bilirkişilere bakarak bir kıssa anlatmak istediğimi, ilgilisinin buradan gereken hisseyi alabileceğini söylemiştim. Yeri ve zamanı geldi, tekrar anlatmam lazım:

Padişah IV. Murat döneminde ayyaşlığı ile ünlü Bekri Mustafa adında bir derviş varmış. Sürekli şarap içerek her daim alkollü olan Bekri Mustafa bir gün caminin önünden geçmektedir. O sırada camide kaldırılmak üzere bekleyen bir cenaze vardır. Cemaat epeydir beklemesine karşın cami imamı ortalıkta yoktur. Cemaatten bazıları, yoldan geçmekte olan Bekri Mustafa’yı görünce, kılığına- kıyafetine, sakalına, cüppesine ve heybetine bakarak “Hocaefendi ne olursun gel, şu cenaze namazını kıldırıver, cenazeyi ortada bırakmayalım” der. Bekri Mustafa, “Ben hoca moca değilim, benim kıldırdığım namazda geçerli olmaz” dese de, sesini duyuramaz, kimseyi inandıramaz, yaka paça musalla taşının önüne getirilir. Namaz kılınıp iş bittikten sonra, Bekri Mustafa tabuta eğilir ve kimsenin duyamayacağı şekilde mırıldanarak birşeyler söyler. Bu durum ilgisini çeken cemaatten biri, daha sonra Bekri Mustafa’ya sorar: “Hocaefendi, tabutun başında fısıltıyla neler söyledin ki?” Bekri Mustafa cevap verir: “Merhum’a dedim ki, sen şimdi ahirete gidiyorsun, orada sana sorarlar, dünyanın hali nedir, neler oluyor diye; uzun uzadıya anlatmana gerek yok, Bekri Mustafa imam olmuş, namaz kıldırıyor dersen onlar anlar dedim!..” Ben de ülkemizdeki hukukun ve yargının halini, soranlara diyorum ki; Cumhuriyet Gazetesi FETÖ’ye yardım etmekle suçlanıyor ve bütün yöneticileri bu suçtan tutuklu.Akıl sağlığını koruyan herkes hemen anlıyor.

IV. MASAK raporları – Şüpheli para hareketleri

MASAK raporları hakkında:

18/10/2016 tarihli MASAK mali analiz raporunun 12. sayfasında Cumhuriyet Vakfı ile ilgili olarak şu tespit ifade edilmiştir:

“(…) MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; ilgili kişi ve kuruluşlardan, Başkanlığımızca hazırlanan PKK / KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında PKK / KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından başkanlığımıza gönderilen yazılarda adı geçen herhangi bir kişi veya kuruluşa rastlanılmamıştır.”

Yenigün Haber Ajansı A.Ş. açısından elde edilen mali analiz sonuçlarından dokuz tane işleme, iddianamenin 239-240. sayfalarında şüpheli para hareketleri olarak yer verilmiştir. İddianamede sekizi FETÖ/PDY ve biri de PKK soruşturmalarında şüpheli görünen kişi ve kurumlarla gazete arasındaki şüpheli para hareketleri iddiasını teker teker cevaplayacağız. Ama önce bunları MASAK raporundan iddianameye şüpheli “para hareketleri” diye niteleyerek aktaran savcılığın, MASAK raporunda yer verilen nihai değerlendirmeyi görmezden gelmesini, dikkate almamasını da altını çizerek dikkate sunuyoruz. MASAK raporunun 9 -11. sayfalarında bu dokuz işlem ayrıntılı olarak tek tek sıralandıktan sonra nihai değerlendirme olarak şunlar yazılıdır:

“GİB ve TCMB verileri üzerinden yapılan sorgulamalar neticesinde, analiz konusu firmaya [Yeni Gün AŞ – AA] ilişkin elde edilen havale ve EFT verilerindeki toplam işlem hacminin, firmanın kendi hesapları arasında gerçekleşen işlemler hariç olmak üzere, yaklaşık olarak 230 milyon lira tutarında olduğu göz önünde bulundurulduğunda; ayrıntıları yukarıda ifade edilen ve başkanlığımızca hazırlanan PKK/KCK ve FETÖ/PDY’ye yönelik analiz raporlarında veya PKK/KCK ve FETÖ/PDY ile ilgili olarak çeşitli kurumlar tarafından Başkanlığımıza gönderilen yazılarda doğrudan adı geçen kişi ve kuruluşlar ile gerçekleşen parasal işlemlerin toplam işlemler içerisindeki hacminin oldukça düşük bir orana tekabül ettiği gözlemlenmektedir.”

MASAK diyor ki, 2011-2016 yılları arasında gazetenin toplam işlem hacminin parasal tutarı 230 milyon TL’dir. Bu altı yıl boyunca FETÖ/PDY ile ilgili olarak hakkında şüpheli sıfatıyla kayıtlı bulunanlarla yapılan dokuz işlemin parasal tutarı ise 174.000 liradır. Yani gazetenin toplam parasal işlem hacminin 1000’de 1’i bile değil.

Öyleyse, tek tek cevaplayalım :

1- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’ye, 2014 – 2016 yılları arasında üç işlemde toplam 51.193,67 TL ödeme yapılmış. Peki bu doğru mu? Evet, doğru. 2015 yılında Türkiye’de biri 7 Haziran, diğeri 1 Kasım’da olmak üzere iki kez milletvekili genel seçimleri yapıldı. Türkiye’de yapılan genel seçimlerin sandık bazında sonuçlarını takip edip, bu konudaki verileri abonelerine ya da müşterilerine aktarabilecek kapasite ve olanağa sahip olan yalnızca iki haber ajansı vardı. Bunlardan biri Anadolu Ajansı, diğeri Cihan Haber Ajansıydı. Ülkemizdeki hemen tüm ciddi medya organları,televizyon kanalları, gazeteler, haber siteleri tek bir haber kaynağına bağlı kalmanın riskini taşımamak ve her iki ajanstan gelen verileri karşılaştırmalı olarak okurlarına, izleyicilerine sunmak için hem Anadolu Ajansından, hem de Cihan Haber Ajansından seçim gecesi bu hizmeti satın almaktadır. Gazetemizde bu hizmeti satın almış ve hizmet bedeli ödemiştir.Diğer bir deyişle 2015 yılında iki genel seçim nedeniyle yapılan hizmet alımı sözleşmelerinin bedeli ödenmiş olup, adı geçen firmayla başkaca bir ticari ilişki söz konusu olmamıştır. Mahkemece kuşkuya düşülmesi halinde ve gerek duyulursa başta Kanal D, CNN Türk, Habertürk, Show TV, Star TV, Fox TV, Hürriyet Gazetecilik A.Ş, Milliyet Gazetesi, Habertürk Gazetesi, NTV televizyonu gibi medya kuruluşlarına yazı yazılarak Haziran 2015 ve Kasım 2015’teki milletvekili seçimlerinde Cihan Haber Ajansı ve Reklamcılık AŞ’den hizmet satın alıp almadıkları, eğer aldılarsa düzenlenen fatura örneği ve yapılan ödemeye dair bilgi istenmesi de yararlı olacaktır.

2- FETÖ/PDY ile ilgili şirketlerden olduğu söylenen Kaynak Medya AŞ’ den 2014-2016 yılları arasında sekiz işlemde toplam 41.490,85 TL reklam geliri elde etmişiz. Doğru mu? Evet 41.000-TL değilse de 37.000-TL’si doğru. Kaynak Medya AŞ, içlerinde Bank Asya’nın da olduğu bir çok şirketin ilan ve reklam hizmetlerini yürüten bir şirket gibi görünüyor. Ayrıntı da vereyim: 2014 ve 2015 yıllarında yedi ayrı yayınevinin üniversiteye hazırlık yayınlarından 12 adet reklamın bedeli olarak 22.400-TL ve 3 adet Bank Asya reklamı bedeli olarak 14.875-TL fatura tahsil edilmiş. Peki, Bank Asya’nın ilanı ve reklamını yayınlamış ve reklam geliri elde etmiş olmak FETÖ/PDY ile irtibat, iltisak olduğu, anlamına mı geliyor? Öyleyse son on yılda 2008-2017 arasında diğer gazetelerde yayımlanmış Bank Asya reklamı sayısı ile Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan reklam sayısını karşılaştırmalı olarak gösteren bir tabloyu ekte sunalım. (Ek: 30 Mayıs 2017 tarihli Sözcü gazetesinde yayımlanan tablonun kupürü.) Buna göre, son on yılda Yeni Şafak gazetesinde 309 kez, Sabah gazetesinde 286 kez, Star gazetesinde 177 kez, Akşam gazetesinde 138 kez, Hürriyet gazetesinde 154 kez, Habertürk’te 64, Milliyet’te 52, Posta’da 72, Türkiye gazetesinde 148, Yeni Akit’te 44, Milli Gazete’de 75 kez yayınlanmış Bank Asya reklamı. Aynı zaman diliminde Cumhuriyet’te ise 5 kez, evet sadece 5 kez yayınlanmış. Bu durumda bizim yayımladığımız reklam nedeniyle FETÖ/PDY irtibatı, iltisakı değerlendirmesi yapılıyorsa, diğer gazetelerin yayınladığı reklam nedeniyle aralarındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanılacak kelime bulmak epeyce güç olacaktır.

3- FETÖ’ye aidiyeti, iltisakı olduğu söylenen İpek Üniversitesi’nden 13 Mart 2015 tarihinde 1.000.-TL EFT gönderilmiş. Gazetemiz kayıtlarında arkadaşlarımızın hızlıca yaptığı ilk taramada böyle bir kayda ve EFT girişine rastlanmadı. Aynı tarihte Işık Üniversitesi’ne ait bir reklamın gazetemizin bilim teknoloji ekinde yayınlandığı anlaşıldı. Bunun da karışmış olabileceği değerlendiriliyor. Ama tutara dikkat çekerim, onca yılda hepi topu bin lira.

4-Emniyet Genel Müdürlüğünce FETÖ/PDY ile ilişkili şirketlerden olduğu ve kayyım atanan şirketler arasında yer aldığı belirtilen Koza Altın İşletmeleri A.Ş.’den 5 Nisan 2016 tarihinde 4.130.-TL EFT ile gazeteye gönderilmiş. İddianamede bu şekilde aktarılınca; okuyanda, dinleyende ilk bıraktığı izlenim, “FETÖ’cü Koza Altın İşletmeleri AŞ”den Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL para gönderilmiş şeklinde oluyor. Amaç kuşku yaratmak, kafa karıştırmak, manipülasyon yapmak olunca gerçeği karartmak için bu kadar bilgi verirsiniz ve istediğinizi gerçekleştirirsiniz. Keşke savcılık gerçeğin ne olduğunu merak etseydi, sorsaydı… Meselenin aslı nedir peki ? Koza Altın İşletmeleri AŞ, Cumhuriyet gazetesine böyle bir para göndermiş mi gerçekten ve gönderdiyse neden göndermiş? Evet, Koza Altın İşletmeleri AŞ gerçekten de Nisan 2016’da Cumhuriyet gazetesine 4.130.- TL ilan fatura bedeli olarak göndermiş. Bu ilan ilişkisinin de ödemenin de gerçekleştiği tarih Nisan 2016 ayı. Bu önemli. Neden önemli? Çünkü, bu tarihten 5- 6 ay önce bu grubun tüm şirketlerine olduğu gibi Koza Altın İşletmeleri AŞ’ye de Ekim 2015’te kayyım atanmış. Cumhuriyet gazetesine Nisan 2016’da şirket adına yayınlanan bir ihale ilanını verip yayınlatan da, yayınlanan ilanı, fatura bedelini ödeyen de devletin bu şirkete atadığı kayyım. Şirketin adına kayyımın verdiği ihale ilanına bakınca ne görüyorsunuz? Bentley, Lamborghini, Porsche, Cadillac, Chevrolette, Mercedes gibi çok lüks sınıf 22 adet binek aracının kayyım tarafından satılmak üzere ihaleye çıkarıldığını. Şimdi meselenin aslı astarı böyleyken, yalın gerçek bu şekilde iken, üstelik bunu tutuklamayı yapan sorgu hakimliğine açıklamışken bu gerçeği örtbas ederek, gizleyerek iddianamede verildiği haliyle bir FETÖ iltisaklı şirketin Cumhuriyet gazetesine 4.130.-TL gönderdiği algısı yaratmaya çalışmak hukuk adabına, ahlakına sığar mı? Herkesin insafına, vicdanına, ahlakına bırakıyoruz bu sorunun çengelini!..

5- Yine Emn. Gen. Müd. tarafından FETÖ/PDY ile ilişkili olduğu ve kayyım atanan şirketler listesinde yer aldığı belirtilen Feza Gazetecilik A.Ş.’den 30 Eylül 2011 ve 20 Mart 2015 tarihinde iki işlemle Cumhuriyet gazetesine 29.500 TL EFT gönderildiği şeklindeki MASAK tespiti iddianameye aynen aktarılmıştır. Peki işin doğrusu nedir? Şudur: Zaman gazetesi yayın yönetmeni ve Samanyolu televizyonu yayın grubu başkanının da aralarında olduğu bir çok gazeteci ve medya çalışanı 14 Aralık 2014’te gözaltına alınınca, üç gün sonra bu gazete ve televizyona yönelik gözaltıları protesto eden “Özgür Basın Susturulamaz” başlıklı bir metin, kamuoyunca tanınıp bilinen yaklaşık 60 ismin imzası ile bazı gazetelerde ilan olarak yayınlanmıştı. Bu ilanın, 17 Aralık 2014’te yayınlandığı Cumhuriyet gazetesine de ilan bedelini, fatura karşılığı olarak Feza Gazetecilik AŞ ödemiştir.

6-2015 ve 2016 yıllarında iki işlemle toplam 2.758,25 TL EFT’yi Cumhuriyet gazetesine gönderen A.U. isimli şahsın, TUSKON Konfederasyonu’na bağlı yedi federasyon ve 180 derneğin kurucu üyeleri ve yönetim kurulu üyelerinin yer aldığı isim listesinde bulunduğu bilgisine iddianamede yer verilmiş. Bu şahıstan 2015 ve 2016’da hepsi toplam 2.785.-TL reklam fatura bedeli tahsil edildiği anlaşılıyor. Kim bu A.U. adlı şahıs? Ankara ilinde Apostrof adıyla faaliyet gösteren bir reklam ajansının sahibi. Biri 2015’te, biri 2016’da iki tane reklam vermiş. İkisinin toplam reklam bedeli de 2.785.-TL. Hepsi bu kadar. Aynı reklam ajansının öteki gazetelere verdiği reklam bedeline baksanız, ağzınızdan çıkacak en iyimser sözlerin “Savcı, Cumhuriyet gazetesine şaka yapıyor” olması lazım.

7-FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli şahıslar listesinde ismi bulunduğu Emniyet Genel Müdürlüğünce belirtilen Y.T’nin 2014 ve 2015’te dört işlemle Cumhuriyet gazetesine toplamda 3.418,88 TL tutarında EFT gönderdiği iddianameye geçirilmiştir. Yusuf Taşdöken adlı bu şahsın İzmir’de, “Ahtamara” adlı reklam ajansının sahibi olduğunu, üstelik bu ajansın 2014 – 2016 döneminde Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmasına aracılık ettiği reklamların fatura bedelinin iddianamede yazdığı gibi 3.418,88 TL değil 7.790 TL olduğunu, buna karşın aynı kişi ve ajansının aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı üç tane reklam varken, Posta gazetesinde 42 tane, Milliyet gazetesinde 28 tane, Hürriyet gazetesinde 27 tane, Habertürk gazetesinde 26 tane, Sabah gazetesinde 15 tane, Star gazetesinde 26 tane reklam yayımlattığını, (*Kaynak 1 Haziran 2016, Sözcü Gazetesi) 2008 – 2017 yılları arasındaki son on yıllık işlem hacmini esas aldığımızda, Cumhuriyet gazetesinde yayımlattığı reklam sayısının toplamda beş adet olmasına karşın, Star’da 83 adet, Milliyet’te 59, Habertürk’te 55, Sabah’ta 52, Hürriyet’te 46, Yeni Şafak’ta 32, Akşam’da 19 adet olduğunu söyleyelim. Herhalde gerçek tüm çıplaklığıyla görülüyor.

Karşımızda duran resmin tamamına baktığımızda gerçeğin gizlenerek, haksız yere bir algı çalışması yapıldığı açıktır. Bunu da herkesin insaf, hakkaniyet ve vicdan duygusuna bırakıyorum.

8- İddianamenin sekizinci sırada şüpheli para hareketleri arasında saydığı bu işlem nedir? 2014 yılı Mart ayında dört işlemle toplam 40.590.-TL halen Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevini yürüten Murat Hazinedar reklam faturası bedeli olarak Cumhuriyet gazetesine havale göndermiş. Bilindiği gibi son belediye seçimleri Mart 2014’te yapılmıştır. İşte bu dönemde CHP’den Beşiktaş Belediyesi Başkanlığına aday olan Murat Hazinedar Cumhuriyet gazetesine ve web sitesine verdiği şahsi seçim reklamları nedeniyle reklam bedeli olarak toplamda 40.590.-TL ödemiş. Bu durum savcılara tuhaf gelmiş olacak ki iddianamede şüpheli para hareketleri arasında yer verilmiş. Ne diyelim? Bize de savcıların bu tutumu tuhaf geliyor.

9-Cumhuriyet gazetesinde şüpheli para hareketleri arasında sayılan son işlem ise gerçekten şaşırtıcı bir akıl yürütmenin ürünüdür. Şöyle ki;

Cumhuriyet gazetesinde uzun zamandan beri Diyarbakır ve Güneydoğu Bölgesi muhabiri olarak çalışan gazeteci Mahmut Oral’a diğer çalışanlara olduğu gibi her ay düzenli maaş ödemesi yapılmıştır. İşte gazetemiz muhabiri Mahmut Oral, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği adlı bir dernekte 2006 – 2008 tarihleri arasında bir dönem yönetim kurulu üyeliği yapmış. Peki sonra? Bu dernek tarafından yoksul ailelere gıda yardımı yapılıyormuş. Ne var bunda? Hayırlı ve iyi bir iş yapan bir dernek işte. Yok öyle değil. Gıda yardımı yapılan yoksul ailelerin genellikle Kongra-Gel (PKK) terör örgütünün kırsal kadrolarında olan örgüt mensuplarının aileleri olduğuna dair şüpheler nedeniyle 2010 yılında düzenlenmiş bir değerlendirme raporu varmış. İşte o raporda, bu derneğin yöneticileri hakkında terör örgütüne yardım suçundan suç duyurusunda bulunulan kişiler arasında adı geçiyormuş. On yıl önce bir yardım derneğinin yönetim kurulunda bir dönem görev yaptığı için hakkında yedi yıl önce suç duyurusunda bulunulmuş diye gazete çalışanı bir gazeteciye yapılan maaş ödemesinden terör suçu çıkarmaya çalışan aklın sahibi, terör örgütüne üyelikten yargılanıyor ve savcı olarak her ay devletten maaş alıyor.

İddianamede Cumhuriyet gazetesi tüzel kişiliğine (Yenigün Haber Ajansı AŞ) yöneltilen, terör örgütleri ile ilintili, şüpheli para hareketleri iddiasını zannederim yeteri kadar cevaplamış ve açıklamış oldum. MASAK’ın bile “gazetenin aynı dönemdeki işlem hacminin içinde oldukça düşük bir tutar olduğunu” belirtmesini tekrar anımsatıyorum. FETÖ/PDY terör örgütü ile irtibat şüphesi bağlamında “şüpheli para hareketi” diye iddianamede yer verilen şahsımla ilgili iddia ve belgeye geldik.İddianamenin 241. sayfasından aynen aktarıyor ve okuyorum:

“28 Mart 2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500.-TL tutarında EFT gönderdiği Hüseyin Aktaş isimli şahıs hakkında MASAK veritabanında yapılan araştırma neticesinde; şahsın oğlu olan Atilla Aktaş’ın MASAK Başkanlığı tarafından (…) Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen (…)sayılı analiz raporunda, yurtdışındaki ATM’lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Şaban Aydın’a ait olan Boğaziçi (…) Ticaret Limited Şirketi’nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”

Burada bir parantez açıp samimi bir itirafta (!) bulunmak isterim. Bu iddianame ve eklerinin içindeki yüzlerce iddia ve belge arasında anlamakta anlamlandırmakta, hem kendime hem başkalarına izah etmekte ve bunu nasıl anlatmalıyım diye düşünüp çözüm yolu bulmakta en çok zorlandığım konu bu oldu.

Yazım ve anlatım şekli nedeniyle anlaşılması gerçekten çok güç ve inanılması gerçekten çok zor olan, fantastik bir irtibatlandırma çalışması ile karşı karşıyayız. 2011 yılı Mart ayının 28. günü 2.500.-TL parayı EFT olarak gönderdiğim Hüseyin Aktaş dışındaki diğer şahıs ve şirketleri tanımadığım ve ne işle meşgul olduklarına dair en ufak bir bilgim de olmadığı için anlatımda kolaylık olması bakımından Boğaziçi Ticaret Ltd. Şti’ni bir varsayım olarak Bursa’daki bir restoran işletmesi diye ele alıp iddiayı tane tane yeniden aktarmam gerekiyor.

28 Mart 2011’de EFT yoluyla 2.500.-TL gönderdiğim Hüseyin Aktaş bir parkeci. Oturduğum evin salonundaki parkeyi yenileme işinin karşılığı olarak kendisine yapılan bir ödeme söz konusu. İşte bundan yola çıkan savcı mealen ve mecazen diyor ki; “Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500.-TL ödediğin Hüseyin Aktaş’ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa’daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK’ın raporu var. Ver bakalım hesabını!..” Ne desem?

V. KOM Şube analiz raporları hakkındaki beyanım

İddianamede, FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunun maddi unsuru olarak gazetede yayımlanan haber ve yazılar gösterilmiştir. Ama bununla yetinilmemiş, Cumhuriyet gazetesinin yöneticilerini ille de FETÖ/PDY ile irtibatlı, ilgili gösterebilmek için yan deliller araştırılmıştır. FETÖ/PDY terör örgütüne yardım etme suçunu işlediğimin ispatı için başvurulan delillerden birisi de kullandığım telefon numarasının geçmişe dönük olarak iletişim kayıtlarının tespitidir. Telefonumda Bylock, eğitim geçmişimde dershane, cemaat kolejleri, hesaplarımızda cemaatçi olarak bilinen şirket, dernek, vakıf, kişi ve kurumlarla herhangi bir iz, emare, Bank Asya ile mudilik ilişkisi ya da EFT/havale ilişkisi aranmıştır.

Tek bir iz ve emare bulunamayınca da bu defa telefon iletişimlerinin kimlerle yapıldığı, bunlar arasında olağan dışı bir iletişim tespiti olup olmadığı araştırılmış. Oradan da bir şey çıkmayınca şöyle garip bir delillendirmeye gidilmiş. 1 Ocak 2013’ten başlayarak tüm iletişim kayıtlarım incelenmiş, hakkında FETÖ/PDY kapsamında şüpheli olarak soruşturma bulunan ya da Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen kişilerle olan iletişim kayıtları belirlenmiş. Buna göre son dört yıllık dönem içerisinde Bylock kullanıcısı 5 gazeteci ile (dördüyle bir kez, biriyle birden çok kez) telefonla iletişimim saptanmış. Aynı dönemde FETÖ/PDY’den şüpheli olduğu ileri sürülen 6 kişiyle iletişim saptanmış. Böylece FETÖ/PDY ile iltisaklı olmaktan şüpheli toplam 11 kişi ile iletişimde bulunduğum yönündeki HTS kayıtları dosyaya ve iddianameye delil olarak aktarılmış.

Önce trajedi mi, komedi mi, dram mı? Nasıl niteleyeceğimi bilemediğim bir olguya değinmeliyim. Bu kayıtları FETÖ/PDY örgütüne yardım etmek fiilinin delili olarak iddianameye aktaran savcılığın galiba ayna diye bir eşyadan haberi ve bilgisi yok. Bu soruşturmayı yürüten kişi FETÖ/PDY’ye üyelikten sanık. Kendisinin mantığına göre, telefonla görüştüğü herkes FETÖ/PDY’ye yardım suçu işlemiş; kendisinin görüşme kayıtları da bu suçun delili oluyormuş. Adalet Bakanlığı verilerine göre şu anda 4 binin üstünde hakim – savcı FETÖ/PDY iltisakı, irtibatı nedeniyle meslekten ihraç edildi. Bunlardan 2.500’ü tutuklu, 200’ü hakkında yakalama kararı var. Yani her dört hakim savcıdan biri FETÖ/PDY şüphelisi ya da sanığı oldu. Bu adliyede görevli olan hakim ve savcıların her dört meslektaşından birisinin FETÖ/PDY şüphelisi olduğu verisini bir düşünelim. Meslektaşıyla bir kez bile telefonla görüşme yapması nasıl olur da suç delili sayılabilir? Böylesi bir delil yöntemiyle bu ülkede irtibat/iltisak kapsamına girmeyen tek bir kişinin bile kalmayacağının farkında mısınız? Üstelik ne konuştuğunun, neden konuştuğunun bilinmesine bile gerek olmadan.

Düşünebiliyor musunuz, bir FETÖ şüphelisi arkadaşının yedi rakamlı telefon numarasını çevirirken son rakamı yanlışlıkla 1 yerine 2 diyerek tuşlasa ve bu numara size ait olsa yandınız gitti. Soruşturma, delil, yargılama denilerek gelinen nokta burası. Kendi açımdan değil,soruşturma görüntüsü altında bu hukuksuzluğa ve mantıksızlığa maruz kalmış herkes adına itiraz ediyorum.

Benimle ilgili HTS kayıtlarının içeriğine gelince; esasen bu detaya girmeyi ilke olarak reddedecektim. Böyle bir saçmalığa cevap vermeyi reddediyorum, demekle yetinecektim. İki nedenle bundan vazgeçtim. Birincisi ailem. Onlar saçma olsun olmasın her iddiaya cevap vermemi, tutukluluk kabusuna son verilmemesi için hiçbir bahane veya mazeret arkada bırakmamamı ısrarla istediler. Protesto etme anlat dediler. İkincisi, benim HTS kayıtlarımda bu delil yönteminin, delillendirmenin ne derece absürd olduğunu gösteren somut bazı örnekler vardı. O yüzden, mahkeme heyeti sormadan ben tek tek cevap vereyim.

Önce Bylock kullanıcısı 5 kişiyle olan görüşme kaydı. İnternet üzerinden araştırttım, kim bu isimler? Necidir? Tanıyor muyum hepsini? Çıkan sonuç şöyle: Bylock kullanıcısı olarak tespit edilen 5 kişinin tümü gazeteci. Bu kişilerden biri Habertürk televizyonunda Ankara Haber Müdürü, diğeri İstanbul’da adliye muhabiriymiş. Kalan üç gazeteciden biri Radikal Gazetesi muhabiri, biri T24 haber sitesi muhabiri ve birisi de Zaman Gazetesi muhabiriymiş. Habertürk televizyonu adliye muhabiri olan gazeteci dışında kalan diğer dört gazeteci ile birer kez iletişim kaydı görünüyor. Hepsinde de gazeteciler beni aramış. Aramanın yapıldığı tarihe bakınca, adı geçen Habertürk TV, Radikal, T24 ve Zaman gazetesinden gazetecilerin beni avukat olarak takip etmekte olduğum, kamuoyu gündemindeki bazı davalar nedeniyle ya da Cumhuriyet gazetesindeki yöneticilik görevim nedeniyle görüş almak için aradıkları hemen anlaşılıyor. T24’te çalışan gazeteci A.A. 2 Haziran 2015 tarihinde aramış. Ondan bir önceki arama 7 dakika önce ve T24 sitesinin genel yayın yönetmeni olan arkadaşım D.A.’nın araması. Anlaşılıyor ki, az sonra muhabirine aratacağını ve konuyu söyleyerek görüş vermemi istemiş. Tarihe bakınca konu da belli: 4 gün önce gazetede yayınlanmış olan meşhur “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlıklı MİT TIR’ları haberi nedeniyle açılan soruşturma ve gelen tepkiler.

Radikal gazetesi muhabiri F.Y.’nin aradığı ve 59 saniye sürmüş görünen görüşmenin tarihi ise 24 Ocak 2013. Aynı gün veya bir gün önce yapılmış diğer görüşme kayıtlarıma bakınca, bu görüşmenin konusunu da tahmin edebiliyorum. Ya bir gün önce ya da aynı gün müdafiliğini yaptığım Pınar Selek davasında karar verilen duruşma tarihi. Radikal gazetesi muhabiri de pek muhtemel olarak görüş almak için Pınar Selek’in müdafiii olmam nedeniyle aramış olmalı.

Habertürk televizyonundan gazeteci N.A’nın aradığı ve 18 saniyelik görüşme kaydı olan tarih 6 Aralık 2013. O tarihte diğer televizyon ve basın kuruluşlarından yapılan aramaları görünce anımsadım. Mustafa Balbay’ın Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı bireysel başvuru üzerine ihlal kararı verdiği gün ya da bir gün sonrası. Tahminen, görüş almak için televizyon ekranına davet ediyorlar.

Zaman gazetesi muhabiri M.G.’nin aradığı ve 44 saniye görüşme kaydı görünen tarih 7 Mayıs 2016. Anılan gün Cumhuriyet gazetesinin 92. kuruluş yıldönümüne tekabül ediyor. Bu vesileyle aranmış olabilirim. Ama tabii ki anımsama olanağım yok.

Bu sayılan dört gazeteci birer kez beni aramışlar. Beşincisi Habertürk televizyonu adliye muhabiri ile toplamda sekiz görüşme yapmışız.7 kez beni aramış, bir kez de cevaben ben kendisini aramışım. Görüşmelerin beşi aynı tarihte gerçekleşmiş: 9 Aralık 2013. Aynı günün görüşme kayıtlarına bakınca CNN Türk, NTV, Kanal D gibi bir çok medya kuruluşundan da arandığım anlaşılıyor. Eğer yanılmıyorsam Mustafa Balbay’ın tahliye edildiği gün ve bu konuyla ilgili görüş isteniyor. Kalan üç görüşmeden ikisinin tarihi 27 Kasım 2015. Müvekkillerim ve çalışma arkadaşlarım Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmasının ertesi günü yine görüş açıklaması için aranmışım.

Ve sekizinci görüşmenin tarihi 24 Mart 2016. Can Dündar ve Erdem Gül hakkında açılan MİT TIR’ları davasının ilk duruşmasının arife günü. Bir ay önce Anayasa Mahkemesi kararı ile tahliye olan müvekkillerin ertesi günü yapılacak ilk duruşmaya katılıp katılmayacağı, savunma yapıp yapmayacağı konusunda benden bilgi almak için aramış.

Bylock kullandığı belirlenen beş kişinin de hangi gazetede çalıştığına, görüşmelerin sayısına, ve muhtemel konusuna kadar bilgi verdim. Belleğim yardımcı oldu. Tarihler yardımcı oldu. Şimdi bunu delil olarak dosyaya koyanlara soruyorum; Mutlu oldunuz mu? Tatmin oldunuz mu? Memnun musunuz? Eski görüşme kayıtlarınızla ilgili gelecekte size de sorulsa bu açıklıkta, doyurucu ve net cevaplar verebilecek misiniz? Benim görüşme sayım az. Şansım varmış, anımsadım. Peki yüzlerce görüşmesi olan insanlar nasıl hatırlasın? Böyle bir delillendirme yöntemi sadece hukuksuz değil, akıl, izan ve insaf dışıdır da…

FETÖ/PDY soruşturmalarında şüpheli olarak tespit edilen altı kişi ile olan iletişim kayıtlarına geldi sıra.

İletişim kayıtlarından birisi bir dershanenin aranması ile ilgilidir. HTS kayıtlarının gösterdiği gibi aynı gün, aynı saat dilimi içerisinde 4-5 tane farklı dershanenin aranmış olmasından da anlaşılacağı üzere bir yakınımın ALES sınavına hazırlık için kısa dönemli bir hazırlık kursunun kaç liraya mal olacağını araştırmak ve karşılaştırmalı fiyat analizi yapabilmek için yapılmış bir aramadır.

Bir diğeri uzun yıllardır tanıdığım bir meslektaş olan Av. Faik Işık’tır. Onun adını kodlamadan açıkça söylüyorum. Çünkü, duruşmadan çok önce medyada deşifre oldu. Evet, iddianame Av. Faik Işık’ın da FETÖ/PDY’den şüpheli olduğunu ve bu nedenle onunla olan iletişim kaydımın da delil olacağını düşünüyor. Faik Işık kamuoyunun tanıdığı bir isim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı olarak bilinen, daha sonra FETÖ’nün yargı ayağının kurguladığı en medyatik davalardan Şike davasında Fenerbahçe kulübü başkanı Aziz Yıldırım’ın avukatı olarak cemaatçi yargıdan, onların hukuksuzluklarından söz eden birisiydi. Ama ilginç olan gelişme bir ay önce gerçekleşti. 15 Temmuz Darbe Girişiminin hedef aldığı kurumlardan birisi TBMM idi. Nitekim, darbe girişimi suçundan yargılananlar, TCK’nın 311. maddesinde yazılı yasama organına karşı suç iddiasına da muhatap oldular. Geçtiğimiz ay TBMM tüzel kişiliği adına İstanbul’daki 24. Ağır Ceza Mahkemesine davaya katılma talebinde bulunuldu. Peki, FETÖ/PDY’nin darbe girişimine ilişkin davada mağdur olan TBMM tüzel kişiliğini avukat olarak kim temsil ediyor biliyor musunuz? Avukat Faik IŞIK. TBMM Başkanlığı FETÖ’cü darbecilere karşı kendi hakkını savunmak üzere avukat Faik Işık’ı vekil tayin etmiş. Faik Işık’ın 15 gün önce, TBMM’den sonra Başbakanlığın da vekili olarak bu davalara müdahale dilekçesi verdiği basında yer aldı. Ekte bu gazetelerin kupürlerini veriyorum. İddianame ise benim Faik Işık’la birkaç kez iletişim kaydım olmasına dayanarak Faik Işık üzerinden beni FETÖ’ye yardımla suçluyor.

Kalan dört görüşme kaydından üçü hiç tanımadığım, konuşmadığım, görüşmediğim, isimlerini ilk kez iddianamede okuyunca duyduğum, birinin infaz koruma memuru, birinin uzman çavuş, ötekinin öğretmen olduğu söylenen H.Ş., Ş.E. ve M.A. isimli kişiler. Görüşme kayıtlarına baktım. Biri Şubat 2014’te, diğeri Temmuz 2015’te benim telefonuma mesaj yollamışlar gözüküyor. Böyle bir mesaj almadım ya da anımsamıyorum. Bazen bayramlarda, kandillerde veya ilgisiz günlerde hiç tanımadığım numaralardan matbu, şablon içerikte ya da ilgisiz mesajlar geliyor. Tanımadığım numara olduğu için silerim. Sanırım o türden iki mesajdır. Bir tanesi ise (0850) ile başlayan genellikle satıcıların ya da servislerin kullandığı bir telefon numarasıdır. Nitekim, Edirne C.Başsavcılığı’ndan gelen müzekkere cevabında, UYAP’ta anılan isimde bir kayıt olmadığı ve adı geçen dosyanın KYOK ile kapatıldığı belirtilmiştir.

Son görüşme kaydına gelince, E.M. isimli İstanbul emniyetinden bir polis memuru aramış. Peş peşe iki günde 30 Eylül 2014 ve 1 Ekim 2014’te üç görüşme olmuş. İki kez aramış ve bir kez de ben cevap olarak aramışım. Muhtemelen gazetemizle ya da yazarlarımızla ilgili bir konuda aramıştı. Ayrıntıyı anımsayamıyorum.

HTS kayıtlarıyla ilgili açıklamam bundan ibarettir.

VI. Sosyal medya paylaşımları hakkındaki açıklamalar:

İddianameye toplam 63 adet tweet mesajım konulmuştur. Bu tweetlerin, FETÖ’nün yayın organlarına ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak açıkça örgütü desteklemek anlamına geldiği, FETÖ’yü koruduğu ve kolladığı, meşru devlet yapılanmasını ve operasyonlarını adeta bir terör örgütü faaliyetiymiş gibi gösterdiği iddia ediliyor.

2014 yılında 14 Aralık günü, birbirini takip eden sekiz tane tweet mesajı paylaşılmıştır. İçeriğine bakıldığında, O gün Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili bir değerlendirme olduğu görülüyor. Hiçbir şekilde FETÖ’ye yardım olarak değerlendirilemez. Bu kadar açık ve net bir metinden FETÖ silahlı terör örgütünü destekleme, koruyup kollama suçu çıkarmaya çalışan bir hukuk aklının toplumu getireceği nokta, suskunluk ve sessizlik yasasıdır; eleştiri yasağıdır, düşünce suçudur.

2015 yılında 26 Ekim’de Koza İpek grubuna yapılan kayyım tayini ile ilgili değerlendirmeyi içeren dört tweettir. Bir gün sonra 27 Ekim’de de iki konuda paylaşım yapılmıştır. O günlerde medyada Cumhuriyet gazetesine yönelik bir dezenformasyon yayılmaya başlanmıştı. Bu kapsamda, gazetenin FETÖ’yle irtibatlı denilen bazı şirketlerden reklam yoluyla finanse edildiği yalanına karşı somut ve kesin bilgiler, rakamlarla cevap verilmiştir.

27 Ekim 2015’teki paylaşılan bazı değerlendirmeler ise cemaate yönelik operasyonlar hakkında idi. Adı geçen paylaşımlara bakıldığında, bu içerikten FETÖ silahlı terör örgütüne destekleme şeklinde bir sonuç çıkarmak zorlama bir yorumla bile olanaksızdır. Hukukun gereklerine uygun davranılmasını belirten bir içerikten, FETÖ’yü destekleme gibi bir suçlama yapmak, olsa olsa FETÖ soruşturmalarını sulandırarak, ciddiyetsiz hale getirerek FETÖ’ye destek çalışması olabilir.

28 Ekim 2015’teki tweet paylaşımları Kanaltürk ve Bugün televizyonlarının yayınına kayyımların tasarruf ve kararıyla son verilmesini ve ilgili kanunlar bağlamında kayyımların yetki ve görevlerini açıklayan şahsi bir bilgilendirme ve yorumu içermektedir.30 Ekim 2015’teki iki tweet de aynı konudaki paylaşımlardır.

5 Mart 2016’da Zaman gazetesi yönetiminin kayyıma devredilmesine dair daha önceki değerlendirmelerle aynı çerçevede ve yönde paylaşımlar yapılmıştır.

6 Mart 2016’da bu defa Cumhuriyet gazetesine de kayyım atanması yönünde bazı medya organlarından yayılmaya çalışan bilgilere cevap niteliğinde iki tweet paylaşılmıştır. Diğer iki tweet ise on gün önce Anayasa Mahkemesi’nin verdiği müdafilik yaptığım bir başvuru hakkındaki kararla ilgilidir. 6 Mart 2016’da paylaştığım bu dört tweetten birinin iddianamede yer alması ilginçtir. Tesadüf mü? Tevafuk mudur? Yoksa başka bir amaçla mı iddianameye konulmuştur? Bilemiyorum. Tweet’in içeriği şöyledir:

“Yeni hedefleri Cumhuriyet gazetesine mi çökmek? Ama bunu cemaat medyasına yaptıkları gibi yapmazlar. Hüseyin Gülerce misali işbirlikçi ararlar.”

Tweet tarihi 6 Mart 2016. Aradan yaklaşık sekiz ay geçtikten sonra 31 Ekim 2016’da Cumhuriyet Gazetesinin 16 yöneticisine yönelik büyük bir operasyon yapıldı. Tam sekiz ay önceki Tweette denildiği gibi Hüseyin Gülerce misali işbirlikçiler devşirilmişti. Bununla da yetinilmemiş, bizzat Hüseyin Gülerce’nin kendisi dahi tanık yapılmıştı. Üstüne, sekiz ay sonra gerçekleşen öngörümüz de iddianameye konulmuş. İnsan daha ne ister ki? Bu davayı özet ve net olarak açıkladıkları için teşekkür ederiz.

İddianameye konulan son beş tweet paylaşımı 14 Mart 2016’dadır. Burada da Cumhuriyet Gazetesine kayyım atanacağı, el konulacağı yönündeki söylenti ve haberlere cevap mahiyetinde paylaşım yapılmıştır. İddianamede, suçlamaya dayanak gösterilen 63 adet tweet mesajı bunlardır. Oysa; aynı tarihlerde FETÖ’ye dair görüş, tespit ve değerlendirmelerimi içeren çok daha belirgin ve net mesajlar da vardı. Nedense görmezden gelinmiş. O mesajlarda iddianameyi, suçlamayı çürüten açıklamalar yer alıyordu. Mesela, 14 Aralık 2014’te Zaman gazetesi ve Samanyolu televizyonuna yapılan operasyon ve gözaltılarla ilgili olarak o tarihteki sekiz tweet’im iddianameye aktarılmıştı. Bu tweetlerle FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım söyleniyordu. Ama 11 gün sonra 25 Aralık 2014’te yaptığım paylaşımdaki değerlendirmeler unutulmuş. FETÖ/PDY’yi desteklediğimi, koruyup kolladığımı iddia eden iddianameye ithaf ederek, 16 tane peşpeşe paylaşılmış o tweetlerin bir çıktısını ekte dosyaya sunuyorum. Çok kısa bir bölümünü fikir vermesi açısından burada okumak isterim.

Şöyle:

“Biz açıkça diyoruz ki; evet, özellikle emniyet, yargı ve eğitimle ilgili devlet kurumlarında devletin meşru ve yasal işleyiş gereklerine göre değil, bir dini cemaatin hiyerarşik düzenine ve meşru siyasi iktidardan önce o cemaat hiyerarşisinin talimatlarına göre kamu gücünü kullanan bir örgütlü yapı ve buna bağlı kamu görevlileri var. Bu yapı ve kişiler çok etkili ve yetkili görevlere tayin edilmişler, bir çok hukuksuzluğa, suça bulaşmışlardır. İvedi olarak bu yapının ve üyelerinin o kurumlardan tasfiyesi meşru ve gereklidir. İkinci olarak suç ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ve adil yargılanma ilkeleri asla atlanmadan, bir dönem o hiyerarşinin üyelerinin pervasızca uyguladığı yöntemlere asla başvurulmadan, tümüyle hukukun sınırları içerisinde suçlular yargı önüne çıkarılmalıdır. Cemaat taraftarlarının bu konudaki ‘biz tümüyle masumuz, biz darbecileri yargılayan, askeri vesayeti bitiren, yolsuzlukları açığa çıkaran kahraman, vatansever insanlar topluluğuyuz’ teranesine hiç aldanmadan ısrarla üzerine gidilmelidir.”

Evet bu kadar net. Nokta.

İnsanların söylediği sözleri, söylendiği zamandan, mekandan, bağlamdan ayırmak, soyutlamak doğru değildir. FETÖ’ye dair yukarıdaki görüş ve değerlendirmeler herkese açık bir platformda 17/25 Aralık’ın birinci yılında, 25 Aralık 2014 günü yapılmıştır. Bazı fikirlerin zamanında söylenmeyip, çok sonradan ifade edilmesi, sözün değerini de, inandırıcılığını da kaybetmesine neden olabilir. Bu nedenle sözler kadar ne zaman söylendiği, hatta bazen kimin tarafından söylendiği bile önem taşır. FETÖ’ye dair yaklaşım ve fikirlerimi, bu yapıyla mücadele edilmesi hakkındaki görüşlerimi 25 Aralık 2014’ten önce de, sonrada hep aynı çizgiden hareketle ifade ettim. 17/25 Aralık operasyonlarının gerçekleştiği günlerde paylaştığım şu tweet mesajı da destek mi? Tweet tarihi 25 Aralık 2013. İçeriğinde şunlar yazıyor: “Hükümetin yolsuzluk, rüşvet ve rant batağına saplandığına da, poliste ve yargıda cemaat odaklı bir çeteye de kaniyim. Hükümetten hesap sormanın yolu ve yöntemi bellidir. Eğer yargıya çeteler egemen olmuşsa çetelerden nasıl hesap soracağız?” Bu mesajdan sonra FETÖ’ye destek diyen kimseyi okuma kursuna göndermek gerekmez mi?

FETÖ’yü desteklediğim, koruyup kolladığım gibi gerçekdışı suçlamaya bunlar yeterli cevap değilse 22 Eylül 2015 günlü 1’den 13’e kadar sıralanmış Twitter paylaşımlarıma da, 17 Aralık 2015 günlü paylaşımlarıma da bakılabilir. Sözü uzatmamak için bu kadarını belirtiyorum. FETÖ’nün yayın organı ve şirketlerine yönelik operasyonlara karşı çıkarak örgütü destekleme yoluna gittiğim iddiasına, 15 Temmuz 2016 gecesinde darbe girişiminin en kritik saatlerindeki paylaşımımı ve zamanını da ilave edeyim. Paylaşımın yapıldığı zaman: 16 Temmuz 2016 saat: 01:03.O gece bombaların patlatıldığı, helikopterlerden ateş edildiği, her şeyin belirsiz olduğu saatler. Cuntacıların TRT’de darbe bildirisini okutmasından az bir süre geçmiş. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın televizyondan halkı meydanlara davet etmesinden 30 dakika sonra. Ne yazmışım tweette? “İleride hepimiz sözümüz kadar suskunluğumuzla da değerlendirileceğiz. Darbeler, cuntalar çözüm değildir. Çözüm demokrasidedir.”

İddianamede yer bulamayan sosyal medya paylaşımları böyle. Peki sosyal medya dışında bu konudaki olgular, belgeler, bilgilerde ne var?

Mesela, FETÖ yapısının ilk kumpas davası olan Ergenekon davasının birinci iddianamesinde “Cumhuriyet Gazetesi, Ergenekon Terör Örgütünün medyadaki merkez üssüdür” denildiği 2008’de, ben bu gazetede üstdüzey yöneticiydim desem…

Mesela, Ergenekon’un medya ayağına operasyon yapılıyor yalanıyla kurgulanan Odatv davasında, 2011’de müdafilik yapıyordum. Hem de tarihin garip bir ironisi olarak, şimdi FETÖ’ye yardım suçlamasından bu davada beraber yargılandığımız Ahmet Şık’ın müdafisiydim desem…

Mesela, o tarihte siyasi iktidarın gözdesi, birilerinin kahramanı, efsane savcısı Zekeriya Öz’ün şahsıma Mart 2011’de yaptığı yazılı tebligatta; “İmamın Ordusu başlıklı kitap taslağını savcılığa teslim et, yoksa avukatlık, müdafilik falan anlamam hakkında Ergenekon Terör Örgütü ne yardım suçundan soruşturma açarım” yazılı olduğunu söylesem…

FETÖ’nün özel yetkili mahkemelerdeki yapılanması ve elemanları, Ergenekon’a yardımla suçluyor, tehdit ediyordu; ömürleri yetmedi. Şimdiki terör savcıları FETÖ’ye yardımla suçluyor. Tutuklattılar ve dava açtılar. Ne desem?

Oda TV ve Ergenekon davalarındaki yargı sürecini, bu süreçte olanları anlatmam için 2012 yılı başında Avrupa Parlamentosu’ndan bir davet gelmişti. 31 Ocak 2012’de Brüksel’de parlamento binasında bu konuda bir sunum yaptım. Benimle birlikte Türkiye’nin daimi temsilcisi Büyükelçi de sunum yaptı. O, yapılan uygulamaları savundu. Ben ise özel yetkili mahkemelerin uygulamalarındaki hukuksuzlukları, haksız ve yaygın tutuklamaları, muhaliflere yapılan baskıyı, bu mahkemelerde adil yargılanma yapılmadığını, insanlara yargı eli ile zulmedildiğini anlattım.

Hiç kuşkum yok, o gün neler anlattıysam, bugünler için de aynı şeyleri söyleyeceğim. Değişen pek bir şey yok. Yapılanlar aynı, yalnızca yapanlar değişmiş.

O gün yaptığım konuşmanın yazılı metnini de istemişlerdi çeviri için. Avrupa Parlamentosu’nun arşivinde duruyor. O konuşma metninden kısa bir pasajı okumak isterim. Şöyle demişim:

“(…) Türkiye’de artık demokrasinin üzerinde bir nevi Demokles’in kılıcı işlevini üstlenen özel görevli savcılık ve mahkemeler aracılığıyla tutuklamalar gündeme gelmektedir. Son aylarda olay daha da vahim bir seyir izleyerek, insan hakları ihlalinin öznesi muhalifler olmaktan daha öteye geçmiştir. Artık gazeteciler ve avukatların görevlerini yapmaları da terör eylemi ya da terör örgütü üyelerine yardım etmek olarak değerlendirilerek, soruşturmaya uğramakta ve çoğunlukla tutuklanmaktadır. Yaratılan baskıcı ortam nedeniyle gazete ve televizyonlar haber verememekte, eleştirememekte mağduriyet endişesiyle siyasi iktidarın hoşuna gitmeyecek davranışlardan kaçınmaktalar. (…)

Türkiye’de özel görevli savcılık ve mahkemeler bir hukuksal güvence mekanizması ya da bir yargı kurumu olmak yerine muhaliflere yönelik siyasal baskı aracı işlevini üstlenmiş durumdadır.”

Bakıyorum da Türkiye’de hukuk cephesinde değişen bir şey yok.

VII. İddianamenin delil kabul ettiği haber ve köşe yazıları hakkında açıklamalarım:

İddianamenin 172 ile 202. sayfaları arasındaki haber ve köşe yazılarının, hangi sanıklar yönünden hangi suçlama için olduğu belirtilmeden, suçla ve sanıklarla nedensellik ilişkisi kurulmadan delil olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Gazetelerde, internette, sosyal medyada Cumhuriyet gazetesi hakkında eleştiri, suçlama, övgü ya da sövgü içeren her gün yüzlerce yayın yapılmaktadır. Bunların çoğu somut bir bilgi ya da veriye dayanmayan fikirler, görüşlerdir. İçlerinde çok sayıda kışkırtıcı, provokatif, manipülatif yayın da bulunur. İddianamenin bu türden yayınlardan bazılarını adeta kanıt olarak bir değer atfedercesine iddianameye alması, adı iddianame olan bir hukuki belgenin ciddiyeti ve ağırlığına uygun değildir, yakışmaz. Bizi her safsataya, dedikoduya, yalana, yanlışa cevap vermek zorunda bırakmak sağlıklı bir yargılamaya engel olmak demektir. Bu türden haber ve köşe yazılarına yer vermek suretiyle iddianame adeta bir çöp yığını haline getirilmiştir. Bu iddianame, ne yazık ki iddianame kavramı adına da talihsizlik olmuştur. Bu belgeye olsa olsa ironiname demek daha uygun düşmektedir. Çünkü bu belgeyi hazırlayana, tanıklara, delil olarak gösterilen yazılara, bilirkişilere ve belgenin içeriğine bakınca, bunun bir ironi belgesi olduğu apaçıktır.

İddianamede delil olarak gösterilen ve söylediğim bağlam içerisinde kalan yedi tane yazıyı ciddiye alıp cevap vermeyi zul sayıyorum. Tümüyle manipülasyon amacıyla, husumete dayalı olarak yazılmış ve kirli bir planın parçası olarak yayınlanmış safsata ve yalanlardır. Reddediyorum. Aydınlık gazetesi ve Vatan Partisinin siyasi çizgisinin karakteristik özelliğini her satırında barındıran bu yayınlar kof yalanlar olup, hak ettikleri yer iddianameler değil, çöplüklerdir. Bu yedi yazı; 23.09.2016 tarihli Turktime’da yayımlanan yazı; 24.09.2016 tarihinde Kanal A televizyonunda yayınlanan Perde Arkası programının içeriği, Hikmet Çiçek isimli yazarın “Cumhuriyet Bu Hale Nasıl Geldi” başlıklı 31.10.2016 tarihli yazısı, Oktay Yıldırım isimli yazarın 01.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet gazetesi ve Düşman Hukuku” başlıklı yazısı, Rıza Zelyut isimli yazarın 2.11.2016 tarihli, “Cumhuriyet’e Operasyonun İç Yüzü” başlıklı yazısı, aynı yazarın 09.11.2016 tarihli, “Günahkar Olsak da Cumhuriyet’i Yazacağız” başlıklı yazısı, Ceyhan Mumcu’nun Sabah gazetesinde 01.11.2016’da yayınlanan röportajıdır.

Bu yedi yazı dışında adımın geçtiği dört yazı vardır. Birisi 26.12.2015’de Medyaradar adlı internet sitesinde yayınlanan benimle yapılmış bir röportajdır. Yazının içeriğine bakınca, herhalde savcılığın başına o sırada taş düşmüş olmalı ki, ilk defa sanık lehine bir delile yer vermiş diye düşündüm. Bu vesileyle, Cumhuriyet gazetesinin FETÖ’ye yardım ettiği, FETÖ’yle uzaklığı – yakınlığı konusunda 2015 yılı sonunda konuyu açıklığa kavuşturan bir yazılı açıklamaya iddianamede yer verildiği için savcılığa teşekkür mü etmeliyim, bilemedim. Esasında, bu röportajdaki ifadeleri bile aleyhe kanıt diye düşünen bir zeka ve mantık yürütme ile karşı karşıya olduğumuzun farkındayım. Diğer üç yazıdan biri, o tarihlerde Sözcü gazetesinde yazan gazeteci Oray Eğin’in eleştiri yazısıdır. 22.11.2015’te yayınlanan o eleştiri yazısında, cemaatin medya organlarına idari tasarrufla kayyım atanarak el konulması vesilesiyle yaptığım değerlendirme nedeniyle beni eleştirmişti. Cemaate sempatim olduğunu ileri sürerek, bu el koyma işlemine en çok üzülen iki kişinin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile benim olduğumuzu, Fuat Avni isimli internet trolünün, ‘sıranın diğer muhalif gazetelere de geleceği’ şeklindeki manipülasyonuna inandırıcılık kattığımızı söylüyordu. Nihayetinde haksız ve yersiz de olsa bir eleştiri yazısıydı. Bununla beraber, yazdığı yayın kuruluşunun okur profiline yönelik yanlış ve gerçek dışı bilgiler, haksız eleştiri ve değerlendirmeler ulaştırmış oluyordu. Kendisine, aynı gün, yani 22 Kasım 2015’te twitter üzerinden paylaşımda bulunarak cevap verdim: Cemaate sempatim değil, tam tersine antipatim olduğunu belirterek, şahsımı ve Cumhuriyet gazetesini absürd bir şekilde herhangi bir dini cemaatle ilişki ya da işbirliği içinde olmakla itham etmenin, masum bir fikir beyanı olmadığını, Cumhuriyet gazetesine yönelik karanlık niyetlerin hazırlığında bilerek ya da bilmeden rol almak olduğunu ifade ettim. Bu cevap 23 Kasım 2015 tarihinde Odatv internet haber sitesinde “Cumhuriyet’ten Oray Eğin’e Yanıt” başlığıyla yayınlandı. Aradan bir yıl geçti, o gün verdiğim cevaptaki öngörü gerçekleşti. Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerini 31 Ekim 2016’da bir operasyonla gözaltına aldılar, sonra da tutuklandık. Cezaevinde iken avukatlarımız getirdiler, gördüm; Oray Eğin kendi internet blog sayfasında bu operasyona dair şunları yazmış: “(…) Sonra yazacağımı şimdiden özetleyeyim: Başından sonuna kadar FETÖ taktikleriyle işlenmiş, FETÖ’nün herkesi tuzağa düşürdüğü bir operasyon bu. (…) Gelelim benim yazımın delil sayılmasına. Belli ki FETÖ’cü savcı şark kurnazlığıyla ‘aynı saftan’ yani muhalif bir gazetecinin yazısını koyarak kendince inandırıcılık katmak istemiş. Cem Küçük vs. falan olsa kendileri de inanmayacaklar belli ki. Ben açık istihbarattan, yani basılı gazetede çıkan haberlerden, köşe yazılarından yola çıkarak bir medya analizi yapıyorum. Cumhuriyet’in değişen yayın çizgisi, attığı manşetler orada. Her şey bir yana köşe yazısından soruşturma açılır, davada delil olarak kabul edilebilir mi? AKP’ye yönelik kapatma davasına ‘Google davası’ diye – haklı olarak – burun kıvıranlar neden Cumhuriyet soruşturmasının üzerine atlıyor? Ortada bir tuzak var, belli.”

Bu bölümde yer verilen diğer iki yazı İbrahim Yıldız ve Leyla Tavşanoğlu ile yapılmış iki röportaj. Her iki röportaj içeriğinde de Cumhuriyet’in terör örgütlerine yardım ettiğine dair somut bir fiil isnadı yoktur. Daha çok vakıf yönetim kurulu seçimleri ve yayın politikası konusunda kişisel değerlendirmeleri içermektedir. O konuda daha önce ayrıntılı açıklamada bulundum.

VIII- Tiraj düşüşü ve CUMOK tepkisi iddiası hakkında açıklamalarım:

Cumhuriyet gazetesinin yayın politikasının değiştiğine, bu değişime okurlarının tepki gösterdiğine inanmış ve inancını kanıtlama çabasına girmiş bir soruşturmayla karşı karşıyayız. İddianame, 2013’ten sonra değiştiğini söylediği yayın politikası nedeniyle bu tarihten itibaren gazetenin satışında belirgin olarak düşüş yaşandığını yazmış. Bu konudaki iddiasını kanıtlamak amacıyla 2008-2016 yılları arasında gerçekleşen satış adetlerini Basın İlan Kurumu Genel Müdürlüğünden sormuş. Basın İlan Kurumu 4 Kasım 2016 tarihli yazısı ekinde belirtilen dönemlerdeki satış adetlerini gösteren bir tablo yapıp göndermiş. 1 Ocak 2008’den itibaren her ay ayrı ayrı satış adetlerine bu tabloda yer verilmiş. Bu tabloda her ayın satış adetleri iki ayrı türde yazılmış. Birinde “günlük fiili satış ortalaması” yazılmış, yanındaki sütunda da “aylık tiraj” sayısı. İddianame bu tablodan en yüksek 1-2 ayın tirajı ile en düşük 1-2 ayın tirajını – sanki rasgele – seçerek iddiasını bu tabloya dayandırmıştır. Hemen söyleyeyim, Basın İlan Kurumunun hazırlayıp göndermiş olduğu satış tablosundaki “günlük fiili satış ortalaması” hanesindeki sayıların tamamı doğru; aylık tiraj hanesindeki sayıların hemen tamamı yanlış ve hatalıdır.

Peki ben kim oluyorum da Basın İlan Kurumunun resmi yazısı ekinde yer alan satış verilerinin hatalı olduğunu söylüyorum? Neye dayanarak bu iddiada bulunuyorum? Ne malum benim iddiamın doğru olduğu? Şuradan biliyorum ve iddia ediyorum: Basın İlan Kurumu, savcılığa gönderdiği bu satış adetlerini her ay elektronik ortamda bizden, yani Cumhuriyet gazetesinden alıyor da ondan biliyorum. İlgili mevzuat gereğince Basın İlan Kurumundan resmi ilan alan bütün gazeteler her ay kuruma bir İcmal Varakası düzenleyip vermek zorundadırlar. Bu kapsamda bir çok verinin yanı sıra gazetenin satış adedi de bildirilir. Kurum, bu satış bilgilerini gazetenin dağıtımını gerçekleştiren ana bayi üzerinden kontrol ve teyit eder. Kısaca kurumun hazırladığı bilgilerin ve verilerin kaynağı Cumhuriyet gazetesinin verileridir.

Esasen tablodaki aylık tiraj rakamı olarak yazılmış verilerin hatalı olduğunu anlamak için benim gibi bu konuyu bilmek, kaynak bilgilerine sahip olmak da gerekmez. Satış tablosuna biraz dikkatle bakılırsa, Mayıs 2014’den sonra çok bariz şekilde 1 milyonluk bir ani düşüş görünüyor. Oysa, aylık tiraj toplamında 2,6 milyondan 1,6 milyona bir anda düşmüş ve takip eden bütün aylarda bu şekilde devam etmiş rakama karşın, günlük fiili satış ortalamasında ise bir değişim olmadığı da belli.O halde, ya günlük fiili satış ortalamasındaki veri doğru yazılmıştır ya da aylık tiraj hanesindeki veri. İkisinin aynı anda doğru olması mümkün değildir. Çünkü günlük fiili satış ortalamasını ilgili aydaki gün sayısı ile çarptığınızda aylık tirajı bulursunuz. Ya da aylık tiraj sayısını, ilgili aydaki gün sayısına bölerseniz günlük fiili satış ortalamasına ulaşırsınız.

Mesela, Nisan ayında günlük fiili satış ortalaması 50.000 adet ise, bu sayıyı Nisan ayındaki gün sayısı olan 30 ile çarptığınızda aylık tiraj adeti bulunur. Yani 50.000 adet x 30 gün = 1.500.000 adet aylık tiraj olması gerekir.

Mesela, Mayıs ayında aylık tiraj 3.100.000 adet ise günlük fiili satış ortalamasının, bu sayının 31’e (Mayıs ayındaki gün sayısı) bölünmesi ile 100.000 adet olması gerekir. Bu basit aritmetik gerçeğin ışığında tablodaki “günlük fiili satış ortalaması” ile “aylık tiraj” haneleri arasında bulunması gereken bu denkliğin 1 Ocak 2008 ile 1 Mayıs 2014 döneminde bulunmadığı görülmektedir. 1 Haziran 2014 ve sonraki aylarda ise bu iki veri arasında denklik bulunduğu görülüyor. Tablonun, günlük fiili satış ortalamasının yer aldığı hanesinde yazılan satış adetlerine bakıldığında – ki doğru veriler buradadır – Cumhuriyet’in günlük fiili satış ortalamasının 2009 yılından başlayarak 2016 yılı Kasım ayına kadar hep 50 bin – 53 bin aralığında gerçekleştiği açıkça görülüyor. Basın İlan Kurumunun gönderdiği ve iddianameye dayanak yapılan bu satış tablosunu görünce, gazetemizin avukatı 23.11.2016 tarihinde aynı kuruma başvurdu. Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca 2008 – 2016 dönemi için günlük fiili satış ortalaması ile aylık tirajı gösteren bir tablonun verilmesini talep etti. Ekte bir fotokopisini sunduğum Basın İlan Kurumunun cevabi yazısı ve ekindeki satış tablosu geldi. İddianamedeki iddianın kanıtı bağlamında, ek olarak dosyaya eklenen 4 Kasım 2016 tarihli tablo ile bize verilen 15 Aralık 2016 tarihli tablo karşılaştırıldığında, günlük fiili satış ortalaması olarak yazılmış bütün verilerin birebir aynı olduğu görülecektir. Buna karşın şimdi sunduğumuz 15 Aralık 2016 tarihli tablodaki aylık tiraj hanesi ile dosyadaki tabloda yer alan aylık tirajın epeyce farklı olduğu bellidir. 4 Kasım tarihli tabloda aylık tirajın hatalı yazıldığı 1 Ocak 2008 – 1 Mayıs 2014 dönemindeki veriler, bu defa yeni hazırlanan tabloda düzeltilmiştir.

Cumhuriyet gazetesine yönelik verilerde yapılan bu hatalı ve yanlış veri bildirimi, suçlamanın delili olarak kullanılmıştır. Eğer üzerine gidip, araştırma yapmasak bunun üzerine saçma suçlamalar inşa ediliyordu. Dolayısıyla yapılan hatanın, bir maddi hata mı yoksa manipülasyon amaçlı mı yapıldığı, herhangi bir kasıt olmadan yanlış düzenlenmiş bir resmi belge mi yoksa sırf Cumhuriyet yöneticileri aleyhine sahte delil oluşturması için bilerek ve isteyerek yapılmış bir resmi evrakta sahtecilik mi olduğunu gerçekten bilemiyoruz. Zira son yıllarda hep Cumhuriyet gazetesi aleyhine tesadüfen yapılmış ağır kusurlarla karşılaşmak rutin hale geldi. Ama madem ki, Cumhuriyet gazetesinin satış adetine, etkinliğine dair yanıltıcı ve yanlış sayılar dolaşıma konulmuştur, o halde kamuoyunun doğru bilgilenmesini buradan temin edelim. Ekte size sunduğum tabloda, Cumhuriyet gazetesinin son 30 yıllık dönem bakımından yıl yıl satış adeti ortalaması var. Hangi yılda günlük satış ortalaması kaç adetmiş, bu tabloda var. Bu tablo, Cumhuriyet gazetesi satış servisinin verilerini içermektedir. Görüldüğü gibi 1991 yılından sonraki 25 yıllık dönemde iki yıl hariç gazetenin günlük fiili satış ortalaması 40 bin ile 60 bin arasında gerçekleşmiş. Şunu da eklemeliyim; satış adeti artık reklam verenler ve reklamcılar nazarında itibar edilen bir ölçüm değeri değildir. Çünkü, gazetelerin satış adetlerinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığına dair çok ciddi kuşkular vardır. Bu nedenle Türkiye’de hemen bütün ulusal gazetelerin, belli başlı reklam verenlerin ve reklam ajanslarının oluşturduğu bir birlik tarafından bir tiraj ve erişim araştırması yapılmaktadır. Tüm gazetelerin üyesi olduğu ve maliyetini müşterek karşıladığı bu kurumun ölçümüne göre Cumhuriyet gazetesi her gün 350 bin ile 450 bin kişiye erişmektedir. Bunun anlamı bayiden satın alınan her bir gazeteye 8-10 kişinin erişim sağladığıdır. Çok uzun yıllardan beri yapılan bu erişim ölçümünde Cumhuriyet gazetesinin okur katsayısı her zaman en başta gelmiş ve satış adetinin 8-12 katı kadar olmuştur. Geçtiğimiz ay Reuters Ajansı, Oxford Üniversitesinin bir araştırmasını yayınladı. Bu araştırma sonucuna göre, Türkiye’de insanların haberleri takip ettiği gazeteler sıralamasında Cumhuriyet gazetesi beşinci sıradaki gazete. Bunları neden anlattım? Cumhuriyet gazetesinin bu derece etkin ve güvenilir bir bilgi edinme kaynağı oluşunu göstermek için. Herkes biliyor ki, Cumhuriyet gazetesinin bütün yöneticilerinin yargı araçsallaştırılarak tutuklanmış olmaları da bu nedenledir.

Gelelim CUMOK tepkisi denilen meseleye..

İddianame, gazete yönetimine gönderilmiş 330 kişinin adı bulunan ve adına okur bildirisi dedikleri bir metni ve kendisine Cumhuriyet okurları koordinatörü sıfatını takmış bir kişinin beyanlarını, yayın politikasının değiştiğine kanıt olarak gösteriyor. Cumhuriyet gazetesi kurumsal yapısıyla ilintili ve ilişkili CUMOK adında bir yapı uzun zamandan beri yoktur. Kurulduğu dönem itibariyle samimi Cumhuriyet gazetesi okurlarından bir grubun oluşturduğu bu platform daha sonraki yıllarda kendi aralarında siyasi çekişme nedeniyle bölünmüş ve İstanbul’da iki ayrı CUMOK oluşumu ortaya çıkmıştır. Bunlardan bir grup, kendisini adeta gazeteyi temsil eder bir imajla tanıtarak, olmayacak siyasi misyonlar üstlenmeye çalışıp, gazete kurumsal kimliği nezdinde de statü edinmek istemiştir. Diğer CUMOK grubunu ihanetle suçlayan bildiriler yayınlamışlardır. Okur oluşumları arasındaki bu çatışma ve çekişme nedeniyle 15 yıl öncesinden bu yana gazete ile bu grupları temsil iddiasındaki kişiler arasına mesafe konulmuş ve iletişim kesilmiştir. Kendini CUMOK koordinatörü olarak ilan eden bir kişinin Cumhuriyet gazetesine yayın çizgisi, politikası çizmesi bir hadsizlik ve kendini bilmezliktir. Bu hezeyanların gazete nezdinde bir karşılığı hiç olmamıştır. Bu hususta söyleyeceklerim bundan ibarettir.

IX- Tanık ifadeleri hakkında:

Bu dava kapsamında soruşturma başlatılır başlatılmaz dinlenen özel bir tanık dışında, tamamı gözaltına alınma işleminden sonra ifadesine başvurulan 18 kişi daha olmuştur. Bu aşamada her bir tanığın ifadelerini tek tek, satır satır cevaplamaya girişmeyeceğim. Bu nedenle, gerek iddia ve savunma makamlarının gerek heyetiniz üyelerinin soracağı sorulara vereceğim cevaplar dışında tanık ifadeleriyle ilgili genel değerlendirmem şu şekildedir.

Tanık olarak ifadesi alınan kişilerin çoğu suçla ve suçlamayla ilgisiz, dedikodu niteliğinde ve yargılama konusu fiille ilintisiz hususlara değinmişlerdir. Dava konusuyla ilgili – ilgisiz safsata ve gerçek dışı bilgileri ve hatta yalan beyanları ifade eden Cem Küçük, Latif Erdoğan, Hüseyin Gülerce, Talat Atilla, Rıza Zelyut ve Mehmet Faraç isimli tanıkların hakkında ise şunu belirtmek isterim. Bu tanıkların ifadeleri ile ilgili değerlendirmem şu şekildedir:

Üslup, kişilik ve karakterleri kamuoyunca da az çok bilinen kişilerin hakkımdaki olumsuz fikir ve eleştirilerinin, başkaca bir argümana gerek olmadan lehime çok kıymetli bir delil ve kanaat oluşturduğunu değerlendiriyorum. Diğer tanıkların ifadeleri, vakıfta yapılan boşalan bir yönetim kurulu üyeliğine seçim ve gazetenin yayın politikası konusundaki kişisel görüşleri çerçevesinde ve kapsamındadır. Daha önce her iki konuda ayrıntılı açıklamada bulunmuştum. Bu tanıkların beyanları tahtında bir kez daha vurgulamak isterim. Vakıf toplantısı ve seçimlerinin de, gazetenin yayın politikası ve çizgisinin de tartışılıp konuşulacağı, bu konuda tespitlerin yapılacağı zemin ve mekan bu duruşma salonu ve bu yargılama değildir. Vakıfla ilgili konu kendi zemininde, Asliye Hukuk Mahkemesi nezdinde sürmektedir. Gazetenin yayın politikası ve çizgisi konusunda herhangi bir savcılığın mahkemenin siyasi tespiti, müdahil olması yalnızca burada yargılanan biz sanıkların değil, Cumhuriyet’in gerçek okurlarının da kabul etmeyeceği, içine sindirmeyeceği bir girişim olacaktır. Böylesi bir yolu açanları, böyle bir yolla gazeteye müdahale edilmesine neden olanları da okurlar ve kamuoyu unutmayacaktır.

Bazı tanık beyanlarında olup da iddianamenin benimle ilgili değerlendirmesinde suçlama konusu yaptığı bir konuya da bu vesileyle açıklık getirmek istiyorum.

İcra Kurulu Başkanlığı Meselesi..

Halen gazetede çalışan üç arkadaşımızın, tanık sıfatıyla ifadesine başvurulmuştur. Bu arkadaşlar, Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan yeni yapılanmaya gidildiğini ve İcra Kurulu adıyla yeni bir kurul oluşturulduğunu söylemişler. İddianamenin “Sonuç ve Değerlendirme” bölümünün 257. sayfasında benimle ilgili iddia ve cezalandırma talebi şu şekilde başlamaktadır:

“Şüpheli Akın ATALAY’ın; (…) iletişim kaydı bulunduğu, tanıklar Ali Açar, Miyase İlknur ve Aykut Küçükkaya’nın da belirttiği gibi Yönetim Kurulu tarafından Vakıf Senedinde yer almayan “İcra Kurulu” adında bir organ oluşturularak bu kurulun başına getirildiği ve bu yolla şüpheliye gazetenin yönetiminde ciddi bir güç sağlandığı…”

Cumhuriyet Vakfında daha önce mevcut olmayan ve iddianameye göre resmi senette de yer almayan bir yeni yapılanmaya gidildiği ve İcra Kurulu oluşturulduğu yanlış bilgidir. Tanık olarak ifade veren arkadaşlarımız belli ki Cumhuriyet Vakfını, resmi senedini bilmiyorlar. Bu da doğaldır. Bu arkadaşlarımız, gazete işletmesinde ve Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş bünyesinde oluşturulan İcra Kurulunu sanki Cumhuriyet Vakfında yeni bir yapı olarak anlamışlar. Oysa, Cumhuriyet Vakfı’nda İcra Kurulu oluşumu, resmi senedindeki düzenleme gereğince zaten kuruluşundan beri 23 yıldır olan bir organ ya da yapıdır. İddianameden yukarıda aktardığım alıntı her ne kadar “vakıf senedinde yer almayan İcra Kurulu adında bir organ oluşturulduğu” ve başına benim getirildiğimi söylüyorsa da maddi gerçek tam tersidir. Cumhuriyet Vakfının resmi senedi ek klasörlerde var. Savcılar deliller arasına koymuş. Ama belli ki okumadan koymuş. Şimdi size 11. maddeyi okuyorum:

“Yönetim Kurulu, Başkan, Başkan Vekili, Genel Sekreter ve Genel Sayman’ın da içinde bulunduğu yeterli sayıda Yönetim Kurulu üyesinden oluşan bir Yürütme Kurulu seçer. (…) Yürütme Kurulu, Yönetim Kurulu kararlarını, uygulamak ve yürütmekle görevli olup, Yönetim Kuruluna karşı sorumludur.”

Görüldüğü gibi Cumhuriyet Vakfında resmi senedin 11. maddesi uyarınca kurulduğu günden bu yana bir yürütme yani İcra Kurulu vardır. Yeni bir yapılanmaya gidildiği bilgisi yanlıştır. Bununla birlikte, vakfın tavsiyesi üzerine Yeni Gün Haber Ajansı A.Ş’de, işletme şirketinde İcra Kurulu Başkanlığı oluşturulmuştur. Tanıklar ve iddianame bu iki farklı tüzel kişiliği karıştırmışlardır.

Cumhuriyet gazetesine FETÖ – PKK ve DHKP/C terör örgütlerine yardım etme suçlamasının inandırıcı ve ikna edici olmak bir yana saçmalığı ve tutarsızlığının, bu suçlamayı yöneltenleri zan altında bırakacağı kanaati dikkate alınarak savcılık tarafından ilginç bir yönteme de başvurulmuştur. Tutuklamalardan sonra 18 Kasım 2016’da Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne (VGM) bir talimat yazılmıştır. Bu talimatın amacı, tutuklu Cumhuriyet yöneticilerine yeni suçlar bulunması için vakfın ve vakfa bağlı şirketin sıkı bir incelemeden geçirilmesiydi. Savcılığın bu talimatı nedeniyle son dönemde sık sık denetimden geçen vakıf ve şirket bir kez daha özel amaçlı olarak incelendi. Bu inceleme sonucunda, başka bir olumsuzluk yüklenemediği için iki taşınmazın satışı, vakıftan gazeteye borç verilmesi ve şirket genel kurulunun toplantıya davet edilmemesi gerekçesiyle, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçu icat edilmeye çalışıldı; daha doğrusu böyle bir suç uyduruldu. VGM’ye bağlı müfettişlik, bir mecazla söylersem savcılıktan gelen vur emrini öldür diye anladığından suç uydurmaya çalışmakla yetinmeyip, hızını alamamış, gazetenin künyesinin nasıl düzenleneceğine kadar mütalaada bulunmuştur.

Cumhuriyet gazetesinin künyesinden İcra Kurulu Başkanı ibaresinin çıkarılmasının bir iddianameye neden aktarıldığını (idd. s, 115) anlayamamakla birlikte yine de cevapsız bırakmayalım. Size ne gazetenin künyesinde hangi sıfatların ve kelimelerin, hangi görevlerin ve statülerin yazılıp yazılmayacağından!… Gerçekten müfettişler ve savcıların başka işi kalmadı da gazete künyelerini düzenlemeye mi başlıyorlar!.. Gazete künyelerinde belirtilip şirket sözleşmelerinde, Ticaret Kanununda adı geçmeyen genel yayın yönetmenliği, Ankara temsilciliği, bölüm şeflikleri, reklam müdürlükleri ve benzeri yapıların künyede yer alıp almayacağı ile ilgili bir fikriniz de var mı? Şimdi size Cumhuriyet gazetesi dışında üç gazetenin künyesinin yer aldığı gazete kupürlerini sunuyorum. Hürriyet, Star ve Yeni Şafak gazeteleri. Bu gazetelerin künyelerinde de aynı sıfat ve titr’e yer verilmiş. Onların da çıkarması gerekiyor mu? Yoksa bu uygulama Cumhuriyet’e mi özel?

Bu konuya burada bir nokta koyuyorum.

X- Sonuç ve Değerlendirme:
A) İddianamenin sonuç ve değerlendirilmesi hakkında:

İddianamenin bu bölümünden kısa bir alıntı yapıyorum. Diyor ki iddianame;

“ (…) Faaliyetin esasen meşru bir zemine sahip olması da bu durumu değiştirmemektedir. Söz gelimi doktorluk mesleğini icra eden bir kişinin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasa bile gizlice kendisine getirilen örgüt mensuplarına tıbbi müdahalede bulunması örgüte yardım etme olarak değerlendirilebilir.”

Burada alıntıya bir ara verip, yürürlükteki Ceza Kanununu hazırlayan bilim heyetinin başkanı Prof. İzzet Özgenç’in 2011 tarihli “Suç Örgütleri” adlı kitabından bir bölüm okuyorum:

“ (…) örgüt mensuplarına yapılan her türlü yardımı suç olarak tavsif etmemek gerektiği kanısındayız. Mesela hasta ve yaralı olan örgüt mensubuna iyileşmesi için tıbbi müdahalede bulunulması, ceza sorumluluğunu gerektirmez…”

Görüldüğü gibi, aynı somut örnek üzerinden giderek ceza kanunu eserinin mimarbaşı olan İzzet Özgenç’i iddianame tekzip etmiş. Meğerse, bir doktor kendisine getirilen ağır yaralı bir insana, örgüt mensubuysa tıbbi müdahalede bulunmayacakmış!.. Bulunursa suç sayılırmış. Ne denir ki, böyle insanlık dışı bir hukuk algısı olmaz. Batsın böyle bir zihniyet!..

İddianamenin sonuç ve değerlendirme kısmından yaptığım alıntıya kaldığı yerden devam ediyorum:

“ (…) Basın mensuplarının faaliyetleri de bu kapsamda ele alınmalıdır. Normal şartlar altında kamuoyunun bilgi edinme hakkı, basın mensuplarının da meslek faaliyetlerini icra etme hakkı kapsamında hukuka uygun olan faaliyetler tüm ulusal ve uluslar arası sistemlerde ulusal güvenlik, kamu barışı gibi kriterlerden hareketle sınırlandırılmaktadır. (…)”

Gördüğünüz üzere, iddianame açıkça ikrar ediyor: Normal şartlar altında yaptığınız gazeteciliktir. Ama ne gazetecilik, ne yargı, ne ülke normal şartlar altında değil!

B) Benim sonuç ve değerlendirmem:

Soruşturmayı yürütenler, iddianameyi düzenlemeden hemen önce son bir hamle yaparak hakkımda ille de bir irtibat tesis edebilmek amacıyla Emniyet’e bir yazı yazmışlar. 3 Nisan 2017 tarihli iddianameden 3 gün önce İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 31.03.2017 tarihli tutanağı 5. klasörün 18 – 19. sayfalarına girmiş. Tutanakta deniliyor ki;

“Akın Atalay ve Mehmet Murat Sabuncu hakkında FETÖ/PDY ile irtibatlı olup olmadığına ilişkin bilgi talep edilmektedir. Şahıslar hakkında yapılan sorgulamada FETÖ/PDY örgütü kapsamında çeşitli birimler tarafından Dairemize gönderilen ve Analiz Şube Müdürlüğünde toplanan; 1- Yürütülen soruşturmalarda adı geçenler listesinde, 2- Bank Asya’da hesabı olan şahıslar listesinde, 3- FETÖ kapsamında değerlendirilen dernek ve sendikalarda kaydı olanlar listesinde, 4- FETÖ soruşturmasına konu şirketlerin ortakları ve yöneticileri listesinde, 5- BYLOCK programı kullananlar listesinde, 6- KHK ile ihraç edilen emniyet mensupları, sıkıyönetim komutanları atama listesi ve benzeri listelerde, 7- Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı FETÖ/PDY ana çatı soruşturması kapsamında HTS kaydı alınan 72 şahsa ait 336 numaranın irtibatlı olduğu karşı numaraların abone bilgilerine rastlanılan şahıslar listesinde, HAKLARINDA KAYDA RASTLANILMAMIŞTIR.”

Yani soruşturma savcıları son bir derin araştırma daha istemişler. Peki bu araştırma sonucu 3 gün sonra yazdıkları iddianameye yazılmış mı? Tabii ki hayır.

Şimdi gelelim benim sonuç ve değerlendirmeme:

Burada FETÖ’ye yardım suçlamasına muhatap olanlar, Cumhuriyet gazetesinin yöneticileri ve yazarlarıdır. Ortalama zeka sahibi biri suçlamaya ve suçlananlara bakarak, ortada bir entrika olduğunu hemen anlar. Tutuklanarak cezaevine gönderildiğimizde, FETÖ adına örgütsel faaliyette bulunmak suçundan tutuklandığımızı öğrenen görevliler bile, “haydi canım, olmaz artık bu kadar saçmalık” dediler. Neden tutukluyuz ve neden yargılanıyoruz? Açıkça söyleyeyim; FETÖ konusunda kimileri gibi bağışlanmayı gerektiren, af dileyecek, kullanmışlar bizi denilebilecek bir irtibat, ilişki ya da kusurumuz olmadığından dolayı buradayız. Şimdi FETÖ denilen bu yapıyla en başından beri kararlı ve ısrarlı bir şekilde mücadele ettiğimiz, bu yapının oluşturduğu tehdit ve tehlike konusunda sürekli olarak kamuoyunu ve yetkilileri uyardığımızdan dolayı buradayız. FETÖ’ye dokunanın yandığı dönemlerde dokunma cesaretini gösterebilen ender kişiler ve gazeteler arasında olduğumuzdan dolayı buradayız. Öyle görünüyor ki, biz de, “aldatılmışız, kandırılmışız, gözümüz körmüş, bizi kullanmışlar”, diyenlerden olsaymışız, şimdi el üstünde tutulanlardan olurmuşuz. Bizi soruşturanlara, tanıklarına ve kanıtlarına bakınca bunu anlamak hiç zor değil. Ama biz suçluyuz; suçluyuz çünkü FETÖ denilen bu yapıyla camia iken de, cemaat iken de, hizmet hareketi iken de, paralel yapı iken de, FETÖ iken de hiçbir zaman uyuşamadık, anlaşamadık, hoş görmedik. Bu yapılanmayı, yöntemleri, amaçlarını hep tehdit ve tehlike olarak gördük. Devletin kurumlarına nasıl sızdıklarını, örgütlendiklerini, faaliyetlerini yazdık, eleştirdik ve devletin önlem alması gerektiğini söyledik.

Biz FETÖ’yle hiçbir dönemde aynı dağın yeli, aynı bağın gülüyüz demedik; onlarla aynı yoldan yürümedik, aynı sudan içmedik, özümüz de farklıydı sözümüz de…

Ama biz adil yargılama hakkını istisnasız her insan için savunuyoruz. Yalnızca adil olmanın, hukukun değil insan olmanın ve insan kalmanın da gereği sayıyoruz bunu. Yargılananların geçmişine, siciline, nedamet getirip getirmemesine ya da suçun ağırlığına bakmadan kimseye haksızlık yapılmasını istemeyiz. Adalette eşitlik isteriz. Yargılananların bizim siyasi anlayışımıza uzaklığı ya da yakınlığı haklara müstahaklığın ölçüsü değildir; olmamalıdır. Yargılananları sorumsuz, günahsız, suçsuz, iyi insanlar olarak gördüğümüzden değil, yalnızca insan oldukları için ve bundan kaynaklanan temel haklara sahip olmaları gerektiğinden peşinen suçlu ilan etmeyiz. Eskiden de böyle düşünüyorduk. Bugün de böyle düşünüyoruz. Yarın da mağdurun, yargılanacak olanın kimliğine, siciline bakmadan aynı tutumu alırız. Bundan dolayı da pişman olmayız…

Bilinsin ki, burada verilecek nihai karar bizimle ilgili görünse bile gerçekte öyle olmayacaktır. Biz, bugünün muktediri öyle olmasını istediği için aylardır tutukluyuz. Ne kadar daha sürecek bilmiyorum. Ama bildiğim şeyler de var. Esareti kabul etmeyiz, onurumuzdan, haysiyetimizden, insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Korkuya teslim olmayız. Gazeteciliğe, halkın bilgi edinme hakkına zarar verecek bir ödün vermeyiz, veremeyiz. Onursuz bir özgürlüğe razı olmayız. Böylesi bir düşüklükten herkesin uzak olmasını dilerim. Sizler vereceğiniz nihai kararla, iktidardakilerden farklı düşünmenin, eleştirinin, muhalefet etmenin, gazeteciliğin suç sayılıp sayılmayacağına da karar vermiş olacaksınız.

Bitirirken…

İlhan Selçuk, herkes kendi heykelini yontar demişti. Galiba gazetelerin heykelini de orada çalışanlar yontuyor. Cumhuriyet gazetesinin heykelini İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bayriye Üçok, Ahmet Taner Kışlalı, Onat Kutlar’lar hayatları pahasına yonttular.

Bizler burada yargılanan Cumhuriyet’çiler, bu nadide heykelin sıradaki nöbetçileriyiz.

Nöbetimiz sırasında bu heykele leke sürülmemesi için çabalıyoruz. Bizden öncekiler gibi biz de muktedirlere boyun eğmiyor, korkuya teslim olmuyor, gazeteciliğe ihanet etmiyoruz.

Bu zorlu dönemde bunun bir diyeti vardı.

Onurumuzla ve gururla ödüyoruz.

Hepsi budur!…

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)

0
Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM) Türkiye’de en fazla üyeye sahip olan ve en fazla eseri temsil eden yayıncı meslek birliğidir. Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği (TBYM), 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa göre Kültür ve Turizm Bakanlığının 4 Ocak 2007 tarihli onayı ile tüzel kişilik kazanarak yayıncılık alanında faaliyetlerine başlamıştır. “Türkiye” kelimesinin unvanına eklenmesine 17.10.2012 tarihinde karar verilmiştir.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM), eser sahipleri ile bağlantılı hak sahiplerinin ortak çıkarlarını korumak, kanunla tanınmış hakların idaresini ve takibini, alınacak ücretlerin tahsilini ve hak sahiplerine dağıtımını sağlamak üzere kurulmuş Meslek Birliğidir. Birlik, Dünya Fikri Mülkiyet Teşkilatı (WIPO), UNESCO, CERLALC gibi kurumların da temsil edildiği yayıncılık alanındaki en büyük uluslararası federasyon olan IFRRO üyesidir. Birlik, YAYFED kurucu üyesidir. Birlik Arap Yayıncılar Birliği ve Afrika Yayıncılar Birliği ile dayanışma içerisinde çalışmaktadır.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM)  Amaçları ve Faaliyet Alanı

Birlik, toplumda telif kültürünün ve bilincinin yaygınlaştırılması, korsanlıkla mücadele, yayıncılığın önündeki engellerin kaldırılması, yayıncılığın gelişmesinin ve yayınevlerinin kurumsallaşmasının sağlanması, telif sözleşmelerinin yapılmasına, uygulanmasına ve anlaşmazlıkların giderilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır.

Fikri mülkiyet hukukunun güçlendirilmesi, yayıncıların yasalar karşısında haklarının savunulması, fikri hakların takibinin yapılması ve ihlallerinin önlenmesi, tip sözleşmelerin hazırlanması, kayıt, tescil, bandrol ve sertifika konularında sektörün yönlendirilmesi, şahsi kullanım harçlarının tahsili, lisanslama ve buralardan elde edilecek gelirlerin üyelere adil dağıtımının sağlanması, dijital yayıncılığın geliştirilmesi, üyelere eğitim verilmesi, kanun çalışmalarına katkıda bulunulması, Türk yayıncılığının dünya genelinde bir telif marketi haline getirilmesi birliğin faaliyetleri kapsamındadır.

TBYM Bünyesinde Faaliyet Gösteren Komisyonlar

Birlik bünyesinde Korsanla Mücadele Komisyonu, Telif Hakları ve Lisanslama Komisyonu, Üye İlişkileri Komisyonu, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Komisyonu, Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) Komisyonu, Kaynak Geliştirme ve Finans Komisyonu ve Uluslararası İlişkiler Komisyonu olmak üzere yedi komisyon görev yapmaktadır.

Birliğin, Uluslararası İlişkiler Komisyonu bünyesinde Avrupa, Amerika, Balkanlar, Türk Cumhuriyetleri, Arap Ülkeleri, Afrika ve Uzak Doğu ile ilişkileri takip eden alt komisyonlar yer almaktadır.

Türkiye Basım Yayın Meslek Birliği(TBYM) Faaliyetleri 

Birlik, Korsan Kitap İhbar Hattını kurmuş ve Türkiye Basım Yayım Meslek Birliği bünyesinde korsan ihbarlarını takip için 24 saat süreyle hizmet vermeye başlamıştır.

Kitap fuarlarına katılım ve korsanla mücadele hakkında bilgilendirici materyal dağıtımı yapılmış, ‘Korsan Kitaba Hayır’ temalı özel stantlar kurmuştur.

“Bu Suça Ortak Olma”, “Haksızlığa Hayır”, “Korsan Kitaba Hayır” sloganları birliğin çalışmalarında kullandığı sloganlardır. Korsanla mücadele konusunda kısa film yaptırılarak fuarlarda ve açık alanlarda yayınlanmıştır.

Birlik, Akademik Çalıştaylar, Sempozyumlar, Bilimsel Toplantılar, konferans ve paneller tertip etmiştir. Bu kapsamda, 14 Mayıs 2015 tarihinde “Meslek Birliklerinin İşleyişi Çalıştayı”, 03 Temmuz 2015 tarihinde “Telif haklarının güçlendirilmesi ve ihlallerin önlenmesi için hukuki ve teknik altyapının oluşturulması ortak akıl toplantısı”, 17-18 Eylül 2015 tarihinde “Metin ve Görsel Alanda Hakların Toplu Yönetimi Çalıştayı”, 12-13 Aralık 2015 “Yayımcılık Sektöründe Telif Hakları ve Korsanla Mücadele Çalıştayı”, 30-31 Mart 2016 tarihinde “Yayımcılıkta Telif Hakları Sempozyumu” , 30 Nisan 2016 “Fikri Mülkiyet Platformu Çalıştayı”, 04-05 Mayıs 2016 tarihinde “Kültürel Çeşitliliğin Güçlendirilmesi ve Yaratıcılığın Desteklenmesinde Meslek Birliklerinin Önemi”, 3 Haziran 2016 tarihinde “Yayımcılık Sektöründe Telif Hakları ve Korsan Kitapla Mücadele Çalıştayı” ve 09 Kasım 2016 tarihinde “Halk Kütüphanelerinde E-Yayınların Hizmete Sunulması Çalıştayı”düzenlenmiştir. 

Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi

0
Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi

Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu tarafından 29 Nisan 2004’te kabul edilmiştir. Direktif(Directive 2004/48/EC of the European Parliament and of the Council of 29 April 2004 on the enforcement of intellectual property rights), 30 Nisan’da Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayımlanmış ve 20 Mayıs 2004’te yürürlüğe girmiştir. Üye devletlerin direktifi iç hukuklarına aktarım süresi 29 Nisan 2006 olarak belirlenmiş ve ulusal hukukların uyumlaştırılması benimsenmiştir. Üye Devletler, bu Direktife uyum sağlamak için gerekli kanunları, yönetmelikleri ve idari hükümleri 29 Nisan 2006 tarihine kadar yürürlüğe koyacak ve bu konuda Komisyonu derhal bilgilendireceklerdir.

2004/48/AT Sayılı Direktif, fikrî mülkiyet haklarının teorik düzeyde tanınmasını yeterli görmeyip; ihlaller karşısında etkili, caydırıcı ve orantılı hukukî koruma mekanizmaları oluşturarak, patentten markaya, telif haklarından tasarımlara kadar tüm fikrî mülkiyet alanlarında hak sahiplerinin delil toplama, ihtiyati tedbir alma, ihlalin durdurulmasını isteme, bilgi edinme ve tazminat talep etme imkânlarını Avrupa Birliği genelinde ortak standartlara bağlayan ve böylece dijital çağda sınır aşan ihlallerle mücadelede Avrupa fikrî mülkiyet hukukunun en etkili uygulama araçlarından biri hâline gelen temel bir uyum düzenlemesidir.

Direktif esas olarak:

  • ihtiyati tedbirler,
  • delillerin korunması,
  • bilgi talep hakkı,
  • el koyma,
  • tazminat,
  • mahkeme masrafları,
  • ihlalin durdurulması gibi
    hukuk yargılamasına ilişkin koruma mekanizmalarını düzenlemektedir.
Fikri Mülkiyet Haklarının Uygulanması Hakkında Avrupa Birliği Direktifi
Fikri mülkiyet haklarının uygulanması hakkındaki
29 Nisan 2004 tarih ve
2004/48/AT SAYILI AVRUPA PARLAMENTOSU VE KONSEY DİREKTİFİ
(AEA ile bağlantılı metin)

AVRUPA PARLAMENTOSU VE AVRUPA BİRLİĞİ KONSEYİ,

Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmayı ve özellikle de onun 95. maddesini göz önünde tutarak,

Komisyonun tasarısını göz önünde tutarak,

Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesinin Görüşünü1 göz önünde tutarak,

Bölgeler Komitesine danıştıktan sonra,

Antlaşmanın 251. maddesinde belirtilen usule uygun şekilde hareket ederek,

(1)     İç Pazara ulaşmak, dolaşım özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları ve rekabetin tahribatını ortadan kaldırırken, yeniliğe ve yatırıma vesile olan bir ortam oluşturulmasını içerir. Bu bağlamda, fikri mülkiyetin korunması İç Pazarın başarısının esas unsurudur. Fikri mülkiyetin korunması  yalnızca yeniliği ve yaratıcılığı teşvik etmek için değil, aynı zamanda istihdamı geliştirmek ve rekabet edebilirliği iyileştirmek için de önemli olduğundan;

(2)     Fikri mülkiyetin korunması, kaşifin veya mucidin keşfinden veya yarattığından yasal bir kar elde etmesine müsaade etmelidir. Ayrıca çalışmaların, fikirlerin ve yeni teknik bilginin mümkün olan en geniş şekilde dağıtılmasına da müsaade etmelidir. Aynı zamanda ifade özgürlüğünü, bilginin serbest dolaşımını veya Internet üzerindekiler de dahil kişisel verilerin korunmasını engellememesi gerektiğinden;

(3)     Ancak fikri mülkiyet haklarının etkili yöntemlerle uygulaması olmaksızın, yenilik ve yaratıcılık engellenir ve yatırımlar azalır. Dolayısıyla, bugünlerde büyük çoğunlukla Topluluk Müktesebatının parçası olan, fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun Topluluk içerisinde etkili bir şekilde uygulanmasını temin etmek gereklidir. Bu bakımdan, fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri, İç Pazarın başarıya ulaşması için çok önemli olduğundan;

(4)     Kendi yetkisi içinde olan konulara ilişkin olarak Topluluğun kendisinin yanı sıra ulusal seviyede bütün Üye Devletler, Uruguay turu çok taraflı müzakerelerinin bir parçası olarak 94/800/AT sayılı Konsey Kararı(1) tarafından onaylanmış ve Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde yapılmış olan Fikri Mülkiyetin Ticaretle Bağlantılı Yönleri hakkındaki Anlaşmayla (TRIPS Anlaşması) bağlıdırlar.

(5)     TRIPS Anlaşması özellikle, uluslararası seviyede uygulanan ortak standartlar olan ve tüm Üye Devletlerde uygulanan, fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri hakkındaki hükümleri içerir. İşbu Direktifin, TRIPS Anlaşması altındakiler de dahil, Üye Devletlerin uluslararası yükümlülüklerini etkilememesi gerektiğinden;

(6)     Bütün Üye Devletlerin taraf olduğu ve fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemleri hakkında hükümleri de içeren uluslararası sözleşmeler de bulunmaktadır. Bunlar özellikle Sınai Mülkiyetin Korunmasına yönelik Paris Sözleşmesini, Edebi ve Sanatsal Çalışmaların Korunmasına yönelik Berne Sözleşmesini ve Sanatçıların, Fonogram Yapımcılarının ve Yayın Organizasyonlarının Korunmasına yönelik Roma Sözleşmesini kapsadığından;

(7)     Bu soru üzerinde Komisyonun istişarelerinden, TRIPS Anlaşmasına rağmen fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemlerine ilişkin olarak Üye Devletlerde hala farklılıklar olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin, özellikle kanıtları korumak için kullanılan geçici önlemlerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler, hasarların hesaplanması veya ihtiyati tedbirlerin uygulanmasına yönelik düzenlemeler bir Üye Devletten diğerine oldukça farklılık gösterir. Bazı Üye Devletlerde, bilgi hakkı ve pazara sürülen ihlal eden malların masrafları ihlalde bulunana ait olmak üzere geri çağrılması gibi herhangi bir önlem, usul veya çare bulunmadığından;

(8)     Fikri mülkiyet haklarını uygulama yöntemlerine ilişkin olarak Üye Devletlerin sistemleri arasındaki farklılıklar, İç Pazarın uygun olarak işlemesine zarar vermektedir ve fikri mülkiyet haklarının Topluluk içerisinde eşit seviyede bir korumadan faydalanmasını temin etmeyi imkansız kılmaktadır. Bu durum İç Pazar içerisindeki serbest dolaşımı teşvik etmediğinden veya sağlıklı rekabete yardımcı olan bir ortam yaratmadığından;

(9)     Mevcut farklılıklar ayrıca, fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun zayıflamasına ve bu alanda İç Pazarın parçalanmasına yol açmaktadır. Bu durum iş çevrelerine İç Pazara olan güvenin kaybolmasına ve dolayısıyla yeniliğe ve yaratıcılığa yatırımlarda azalmaya neden olur. Fikri mülkiyet haklarının ihlali, gittikçe daha çok artan bir biçimde örgütlü suçla bağlantılı hale gelmektedir. Artan Internet kullanımı korsan ürünlerin anında global olarak dağıtılmasına imkan tanımaktadır. Fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun etkili olarak uygulanması, Topluluk seviyesinde belirli bir eylem vasıtasıyla temin edilmelidir. Dolayısıyla, bu alanda Üye Devletlerin mevzuatının yaklaştırılması İç Pazarın uygun şekilde faaliyet gösterebilmesi için temel bir ön koşul olduğundan;

(10)   İşbu Direktifin hedefi, İç Pazarda yüksek, eşdeğer ve homojen bir koruma seviyesini temin etmeye yönelik olarak mevzuat sistemlerinin yaklaştırılması olduğundan;

(11)   İşbu Direktif adli işbirliği, yargı yetkisi, medeni ve ticari mevzularda verilen kararları tanıma ve uygulama konusunda uyumlaştırılmış kurallar düzenlemeyi veya uygulanan hukuku ele almayı hedeflemez. Bu tür konuların genel olarak tabi olduğu ve eşit şekilde fikri mülkiyete uygulanan Topluluk araçları bulunduğundan;

(12)   İşbu Direktif  rekabet kurallarının uygulanmasını ve özellikle de Antlaşmanın 81 ve 82. maddelerini etkilememelidir. İşbu Direktifte öngörülen önlemlerin, haksız rekabeti Antlaşmaya aykırı olacak şekilde kısıtlama amacıyla kullanılmaması gerektiğinden;

(13)   Bu alandaki Topluluk hükümleri tarafından ve/veya ilgili Üye Devletin ulusal hukuku tarafından kapsanan tüm fikri mülkiyet haklarını içermek amacıyla, işbu Direktifin kapsamını mümkün olan en geniş biçimde tanımlamak gereklidir. Buna rağmen bu gereklilik, dileyen Üye Devletlerin dahili amaçlarla, parazit nüshalar veya benzeri faaliyetler de dahil haksız rekabet içeren eylemleri kapsayacak şekilde işbu Direktifin hükümlerini genişletme olasılığını etkilemeyeceğinden;

(14)   6(2), 8(1) ve 9(2). maddelerde öngörülen önlemlerin yalnızca ticari boyutta yürütülen eylemlere ilişkin uygulanması gerekir.  Bu durum Üye Devletlerin söz konusu önlemleri ayrıca diğer eylemlere ilişkin olarak da uygulama olanağına halel getirmez. Ticari boyutta yürütülen eylemler, doğrudan veya dolaylı  ekonomik veya ticari avantaj sağlamak amacıyla yürütülenlerdir; bu normal olarak, iyi niyetle hareket eden son tüketiciler tarafından gerçekleştirilen eylemleri hariç tutacağından;

(15)   İşbu Direktifin fikri mülkiyete ilişkin maddi hukuku, kişisel verilerin işlenmesiyle ilgili olarak bireylerin korunması ve bu tür verilen serbest dolaşımı hakkındaki 24 Ekim 1995 tarih ve 95/46/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini1, elektronik imzalara yönelik Topluluk çerçevesi hakkındaki 13 Aralık 1999 tarih ve 1999/93/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini ve İç Pazarda bilgi toplumu hizmetlerinin belirli hukuki yönleri ve özellikle de elektronik ticaret hakkındaki 8 Haziran 2000 tarih ve 2000/31/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifini etkilememesi gerektiğinden;

(16)   İşbu Direktifin hükümlerinin, Topluluk araçlarında belirtilen telif hakkı ile ilgili haklar konusundaki istisnalara ve hakların uygulanmasına yönelik belirli hükümlere ve özellikle de bilgisayar programlarının hukuki olarak korunması hakkındaki 14 Mayıs 1991 tarih ve 91/250/AET sayılı Konsey Direktifinde veya bilgi toplumunda telif hakkı ve ilgili hakların belirli yönlerinin uyumlaştırılması hakkındaki 22 Mayıs 2001 tarih ve 2001/29/AT sayılı Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifinde bulunanlara halel getirmemesi gerektiğinden;

(17)   Her fikri mülkiyet hakkının belirli özelliklerini ve uygun hallerde ihlalin kasıtlı veya kasıtsız olmasına ilişkin özelliği de dahil olmak üzere her durumun belirli özelliklerini gereğince hesaba katacak şekilde, işbu Direktifte öngörülen önlemlerin, usullerin ve çarelerin her durum içerisinde saptanması gerektiğinden;

(18)   Söz konusu önlemler, usuller ve çarelerin uygulanmasını talep etme hakkına sahip kişilerin, sadece hak sahipleri değil aynı zamanda, uygulanan hukukun izin verdiği ve uygulanan hukuka uygun olduğu kadarıyla, söz konusu hakların yönetiminden sorumlu olan veya sorumlu oldukları kolektif ve bireysel hakların savunmasına yönelik profesyonel organizasyonları da içerebilecek olan, doğrudan çıkarı ve hukuki varlığı bulunan kişiler olması gerektiğinden;

(19)   Telif hakkı bir çalışmanın yaratılmasından doğduğu ve resmi bir kayıt gerektirmediği için, edebi veya sanatsal bir çalışmanın yazarının, eğer ismi çalışmanın üzerinde görünüyorsa söz konusu çalışmanın yazarı olarak kabul edilmesini öngören karineyi düzenleyen, Berne Sözleşmesinin 15. maddesinde belirtilen kuralı kabul etmek uygun olur. Hakları savunmaya uğraşacak olan ve korsanla mücadelede yer alacak olan çoğunlukla Fonogram yapımcısı gibi ilgili hakkın sahibi olacağı için, benzer bir karinenin ilgili hakların sahiplerine de uygulanması gerektiğinden;

(20)   Fikri mülkiyet haklarının ihlallerinin belirlenebilmesi için kanıtın çok önemli bir unsur olduğu düşünülürse, kanıtın sunulması, elde edilmesi ve saklanmasına yönelik etkili yöntemlerin mevcut olmasının temin edilmesi uygundur. Usuller savunma haklarını göz önünde tutmalı ve gizli bilgilerin korunması da dahil gerekli garantileri temin etmelidir. Ticari boyutta yapılan ihlaller bakımından mahkemelerin, ihlal ettiği iddia edilen kişinin kontrolü altında bulunan bankayla ilgili, mali veya ticari belgelere uygun hallerde erişimi emredebilmesi de önemli olduğundan;

(21)   Yüksek seviyede bir korumayı temin etmek için tasarlanan diğer önlemler belli bazı Üye Devletlerde mevcuttur ve bütün Üye Devletlerde mevcut hale getirilmelidir. Bu durum, ihlal edilen malların veya hizmetlerin menşei, dağıtım kanalları ve ihlale karışan herhangi bir üçüncü kişinin kimliği hakkında sahih bilgilerin elde edilmesine imkan tanıyan, bilgi hakkını içeren bir durum olduğundan;

(22)   Savunmanın haklarına uyarken, geçici önlemlerin söz konusu davanın özelliklerine ilişkin ölçülü olmasını temin ederken ve haksız bir talep nedeniyle davalıya sebep olunan masrafları ve hasarı kapsamak için gerekli olan garantileri sağlarken, davanın içeriği hakkında bir kararı beklemeksizin ihlallerin derhal sona erdirilmesi için geçici önlemleri öngörmek de esastır. Bu tür önlemler, özellikle herhangi bir gecikmenin fikri mülkiyet hakkı sahibine onarılamaz bir zarar verebileceği hallerde, haklı gerekçelere dayandığından;

(23)   Mevcut olan diğer herhangi bir önleme, usule veya çareye halel gelmeksizin, hak sahibinin sınai mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı, hak sahiplerinin bir ihtiyati tedbir için başvurma olasılığı bulunmalıdır. Bu tür yaptırımlara ilişkin koşullar ve usuller Üye Devletlerin ulusal hukukuna bırakılmalıdır. Telif hakları ve ilgili hakların ihlallerini ilgilendirdiği kadarıyla, 2001/29/AT sayılı Direktifte zaten kapsamlı seviyede bir uyumlaştırma öngörülmüştür. Dolayısıyla, 2001/29/AT sayılı Direktifin 8(3). maddesinin işbu Direktifle etkilenmemesi gerektiğinden;

(24)   Duruma bağlı olarak ve eğer şartlar ile gerekçelendirilmişlerse, öngörülecek önlemler, usuller ve çareler fikri mülkiyet haklarının daha fazla ihlal edilmesini önlemeyi hedefleyen yasaklayıcı önlemler içermelidir. Ayrıca ticaret kanallarından geri çağrılma ve kesin çıkartılma, veya ihlal eden malların ve uygun durumlarda bu malların yaratılmasında veya imal edilmesinde başlıca kullanılan malzemelerin ve araçların tahrip edilmesi gibi, uygun olan hallerde ihlal edenin ödeyeceği düzeltici önlemler de bulunmalıdır. Bu düzeltici önlemlerin, özellikle iyi niyetle hareket eden tüketicileri ve özel kişileri kapsayan üçüncü kişilerin yararını hesaba katması gerektiğinden;

(25)   Bir ihlalin kasıtsız olarak ve ihmal bulunmaksızın yapılması halinde ve işbu Direktif tarafından öngörülen düzeltici önlemler veya ihtiyati tedbirlerin ölçüsüz olacak olması halinde, Üye Devletlerin uygun durumlarda, alternatif bir önlem olarak zarar gören tarafa parasal tazminat ödeme olasılığını öngörme seçeneği olmalıdır. Ancak, sahte malların veya hizmet tedarikinin ticari kullanımının, fikri mülkiyet hukuku dışındaki bir ihlal hukukunu oluşturacak olması veya tüketicilere muhtemelen zarar verecek olması halinde, bu tür bir kullanım veya tedarik yasaklanmış olarak kalacağından;

(26)   Böyle bir ihlale yol açacağı bilgisine sahipken veya bunu bilmek için makul gerekçelere sahipken bir faaliyette bulunan bir ihlal eden tarafından yapılan bir ihlalin sonucunda maruz kalınan zararı tazmin etmek maksadıyla, hak sahibine verilen zararların miktarı, hak sahibinin gelir kaybını veya ihlal sahibi tarafından elde edilen haksız karı ve uygun olduğu hallerde hak sahibine sebep olunan ahlaki zarar gibi bütün uygun yönleri hesaba katar. Alternatif olarak örneğin gerçekten maruz kalınan zararın miktarını saptamanın zor olması halinde, ihlal edenin, söz konusu fikri mülkiyeti kullanma hakkını talep etmiş olsa ödemesi gerekecek olan  Telif Ücretleri ve harçlar gibi unsurlardan yola çıkarak, zararın miktarı hesaplanabilir. Amaç, ceza gerektirici zararları öngörme yükümlülüğü getirmekten ziyade tanımlama ve araştırma maliyetleri gibi hak sahibi tarafından yapılan masrafları hesaba katarken nesnel kriterlere dayanan bir tazminata imkan tanımak olduğundan;

(27)   İleride ihlal edeceklere ilave bir caydırıcı olarak kullanılması ve genel olarak kamu bilincinde katkıda bulunması amacıyla, fikri mülkiyet ihlalleri davalarındaki kararların kamuya açıklanması faydalı olacağından;

(28)   İşbu Direktif kapsamında öngörülen medeni ve idari önlemlere, usullere ve çarelere ilave olarak, cezai yaptırımlar da uygun durumlarda fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etme yönlerinden birini meydana getirdiğinden;

(29)   Sanayi, korsanlık ve sahteciliğe karşı savaşta faal bir rol almalıdır. Doğrudan etkilenen camialarda davranış kurallarının geliştirilmesi, hukuki çerçevenin desteklenmesi için ilave bir yöntemdir. Üye Devletler Komisyonla işbirliği yaparak, genel olarak davranış kurallarının geliştirilmesini teşvik etmelidir. Optik disklerin imalatının özellikle Topluluk içerisinde üretilen disklere gömülen tanımlama kodu vasıtasıyla denetlenmesi, korsanlığa büyük boyutta maruz kalan bu sektörde fikri mülkiyet haklarının ihlalini sınırlamaya yardımcı olur. Ancak, söz konusu teknik koruma önlemlerinin, piyasaları koruyacak şekilde kötüye kullanılmaması ve paralel ithalatı önlememesi gerektiğinden;

(30)   İşbu Direktifin tek tip uygulanmasına yardımcı olmak amacıyla, özellikle Üye Devletler tarafından belirlenen bir muhabirler ağı oluşturmak ve işbu Direktifin uygulanmasını ve çeşitli ulusal birimler tarafından alınan önlemlerin etkililiğini değerlendiren düzenli raporlar sağlamak vasıtasıyla, bir tarafta Üye Devletler arasında diğer tarafta Üye Devletler ile Komisyon arasında işbirliği sistemleri ve bilgi alışverişini öngörmek uygun olacağından;

(31)   Daha evvel açıklanmış olan gerekçeler nedeniyle işbu Direktifin amaçlarına en iyi Topluluk seviyesinde ulaşılabileceğinden, Antlaşmanın 5. maddesinde belirtilen yetki ikamesi ilkesine uygun olarak, Topluluk önlemler kabul edebilir. Aynı maddede belirtilen ölçülülük ilkesine uygun olarak, işbu Direktif söz konusu amaca ulaşmak için gerekli olanın ötesine geçmediğinden;

(32)   İşbu Direktif temel haklara riayet eder ve özellikle Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı tarafından tanınan ilkelere uyar. İşbu Direktif özellikle söz konusu Şartın 17(2). maddesine uygun olarak fikri mülkiyete bütünüyle riayet edilmesini temin etmeyi hedeflediğinden;

İŞBU DİREKTİFİ KABUL ETMİŞLERDİR:

BÖLÜM I
Amaç ve kapsam
Madde 1
Konu

İşbu Direktif, fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etmek için gerekli olan önlemler, usuller ve çarelere ilişkindir. İşbu Direktifin amaçları doğrultusunda, “fikri mülkiyet hakları” terimi sınai mülkiyet haklarını da kapsar.

Madde 2
Kapsam

1.   Topluluk mevzuatında veya ulusal mevzuatta öngörülen veya öngörülebilecek olan yöntemlere halel gelmeksizin, söz konusu yöntemler hak sahipleri için daha uygun olduğu sürece, 3. maddeye uygun olarak işbu Direktifte öngörülen önlemler, usuller ve çareler, Topluluk hukukunda ve/veya ilgili Üye Devletin ulusal hukukunda öngörülen şekilde fikri mülkiyet haklarının herhangi bir ihlaline uygulanır.

2.   İşbu Direktif, telif hakları ve telif haklarına ilişkin haklara ilişkin Topluluk mevzuatında bulunan ve bilhassa 91/250/AET sayılı Direktifte ve özellikle de onun 7. maddesinde veya 2001/29/AT sayılı Direktifte ve özellikle de onun 2 ila 6 ve 8. maddelerinde bulunan istisnalar ve hakların uygulanması hakkındaki belirli hükümlere halel getirmez.

3.   İşbu Direktif aşağıdakileri etkilemez:

(a)  fikri mülkiyete ilişkin maddi hukukun tabi olduğu Topluluk hükümleri, genel olarak 95/46/AT sayılı Direktif, 1999/93/AT sayılı Direktif veya 2000/31/AT sayılı Direktif ve özellikle 2000/31/AT sayılı Direktifin 12 ila 15. maddeleri;

(b)  cezai usullere ve cezalara ilişkin olanlar da dahil, Üye Devletlerin uluslararası yükümlülükleri ve bilhassa TRIPS Anlaşması;

(c)  fikri mülkiyet haklarının ihlali bakımından cezai usuller veya cezalarla ilgili olan Üye Devletlerdeki her türlü ulusal hüküm.

BÖLÜM II
Önlemler, usuller ve çareler
Kısım I
Genel hükümler
Madde 3
Genel yükümlülükler

1.   Üye Devletler işbu Direktif ile kapsanan fikri mülkiyet haklarının uygulanmasını temin etmek için gerekli olan önlemleri, usulleri ve çareleri öngörür. Söz konusu önlemler, usuller ve çareler haklı ve hakkaniyetli olur ve gereksiz derecede karmaşık veya masraflı olmaz veya makul olmayan süre sınırları veya gereksiz gecikmeler içermez.

2.   Söz konusu önlemler, usuller ve çareler aynı zamanda etkili, ölçülü ve caydırıcı olur ve yasal ticarete yönelik engeller oluşturulmasını önleyecek ve kötüye kullanılmalarına karşı koruma sağlayacak bir şekilde uygulanır.

Madde 4
Önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanması için başvuru yapmaya hak kazanmış kişiler

1.   Üye Devletler aşağıdaki kişileri, bu Bölümde değinilen önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanmasını istemeye hak kazanan kişiler olarak kabul eder:

(a)  uygulanan hukukun hükümlerine uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahipleri,

(b)  uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, özellikle lisans sahipleri olmak üzere söz konusu hakları kullanmaya yetkili diğer tüm kişiler,

(c)  uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahiplerini temsil etme hakkına sahip oldukları kabul edilen fikri mülkiyet kolektif haklarını yönetim birimleri,

(d) uygulanan hukukun hükümlerinin müsaade ettiği kadarıyla ve söz konusu hükümlere uygun olarak, fikri mülkiyet haklarının sahiplerini temsil etme hakkına sahip oldukları kabul edilen profesyonel savunma birimleri.

Madde 5
Eser Sahipliği veya mülkiyet karinesi

İşbu Direktifte öngörülen önlemlerin, usullerin ve çarelerin uygulanması amacı doğrultusunda,

(a)     edebi veya sanatsal bir çalışmanın yazarının, aksine bir delil olmadıkça, öyle olduğunun kabul edilmesi ve sonuç olarak ihlal davası açmaya hakkı olması için, isminin her zamanki gibi çalışmanın üzerinde görünmesi yeterlidir;

(b)     (a) kapsamındaki hüküm, korunan konulara ilişkin telif haklarıyla ilgili hakların sahiplerine, üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra uygulanır.

Kısım 2
Kanıt
Madde 6
Kanıt

1.   İddialarını desteklemeye yetecek kadar makul derecede mevcut kanıt sunan ve bu iddiaları belgelerle kanıtlarken karşı tarafın kontrolünde bulunan kanıtları belirten bir tarafın yaptığı başvuru üzerine, Üye Devletler, gizli bilgilerin korunması şartıyla, yetkili adli makamların karşı tarafa söz konusu kanıtları sunmasını emredebilmesini temin ederler. Bu fıkranın amaçları doğrultusunda Üye Devletler, bir çalışmanın veya korunan diğer herhangi bir nesnenin ciddi sayıda nüshasının makul bir örneğini, yetkili adli makamların makul kanıt olarak kabul etmesini temin edebilirler.

2.   Aynı koşullar altında, ticari boyutta yapılan bir ihlal durumunda Üye Devletler uygun olduğu hallerde, gizli bilgilerin korunması şartıyla, karşı tarafın kontrolünde bulunan bankayla ilgili, mali veya ticari belgelerin, bir tarafın başvurusu üzerine, bildirilmesinin yetkili adli makamlar tarafından emredilmesine imkan tanıyacak gerekli önlemleri alırlar.

Madde 7
Kanıtları korumaya yönelik önlemler

1.   Üye Devletler, davanın esaslarına ilişkin işlemler bile başlamadan, fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ve ya ihlal edilmek üzere olduğuna dair iddialarını destekleyecek makul derecede mevcut kanıt sunan bir tarafın başvurusu üzerine, gizli bilgilerin korunması şartıyla, yetkili adli makamların iddia edilen ihlale ilişkin ilgili  kanıtların korunmasına yönelik hızlı ve etkili önlemler emredebilmesini temin ederler. Bu tür önlemler, ihlal eden malların ve uygun olan hallerde bu malların üretiminde ve/veya dağıtımında kullanılan malzemelerin ve araçların ve bunlara ilişkin belgelerin, örneklerle veya örnekler olmaksızın, detaylı tanımını veya fiziksel haczini içerebilir. Özellikle herhangi bir gecikmenin hak sahibine onarılamaz bir zarar vermesi muhtemel olan hallerde veya kanıtların ispat edilebilir bir tahrip edilme riski bulunan hallerde, gerekirse karşı tarafın ifadesi alınmadan söz konusu önlemler alınabilir.

Kanıtları koruma önlemlerinin diğer tarafın ifadesi alınmadan kabul edilmesi halinde, etkilenen taraflara en geç önlemlerin uygulanmasından sonra, gecikmeksizin bildirimde bulunulur. Önlemlerin bildirilmesinden sonra makul bir süre içerisinde önlemlerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya tasdik edilmesine karar verilmesi maksadıyla, etkilenen tarafların talebi üzerine ifade verme hakkının da dahil olduğu bir gözden geçirme uygulanır.

2.   Üye Devletler kanıtları korumaya yönelik önlemlerin, 4. fıkrada öngörüldüğü üzere, davalı tarafından maruz kalınan her türlü zararın tazmin edilmesini temin etmek amacıyla, başvuru sahibi tarafından yeterli teminat veya eşdeğer bir güvence verilmesine tabi olmasını temin ederler.

3.   Eğer başvuru sahibi makul bir süre içerisinde davanın esasına ilişkin bir karara yol açacak şekilde yetkili adli makamın huzurunda dava işlemlerini başlatmazsa, davalının talebi üzerine Üye Devletler, talep edilecek zararlara halel gelmeksizin, kanıtları korumaya yönelik önlemlerin yürürlükten kaldırılmalarını veya aksi takdirde uygulamalarının sona erdirilmelerini temin ederler. Söz konusu süre, bir Üye Devletin hukukunun müsaade etmesi halinde önlemleri emreden adli makam tarafından saptanacak bir süredir veya böyle bir saptamanın mevcut olmadığı bir durumda 20 iş günü veya 31 takvim gününden hangisi daha uzunsa o süreyi geçmez.

4.   Başvuru sahibinin herhangi bir eylemi veya ihmali nedeniyle, kanıtları korumaya yönelik önlemlerin yürürlükten kaldırılması veya geçerliliklerini yitirmeleri halinde veya daha sonra bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin veya ihlal edilme tehdidinin bulunmadığının ortaya çıkması halinde, adli makamların davalının başvurusu üzerine, söz konusu önlemlerin neden olduğu herhangi bir hasarı davalıya uygun şekilde tazmin etmesini başvuru sahibine emretme yetkisi bulunur.

5.   Üye Devletler şahitlerin kimliklerini korumak için önlemler alabilirler.

Kısım 3
Bilgi hakkı
Madde 8
Bilgi hakkı

1.   Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin bir dava çerçevesinde ve iddia sahibinin gerekçelendirilmiş ve ölçülü talebine mukabil, bir fikri mülkiyet hakkını ihlal eden malların veya hizmetlerin menşeleri ve dağıtım ağları hakkındaki bilgilerin, ihlal eden ve/veya aşağıdaki gibi diğer herhangi bir kişi tarafından temin edilmesini yetkili adli makamların emredebilmesini temin eder:

(a)  ihlal eden mallara ticari boyutta sahip olduğu ortaya çıkan kişi;

(b)  ihlal eden hizmetleri ticari boyutta kullandığı ortaya çıkan kişi;

(c)  ihlal eden faaliyetlerde kullanılan hizmetleri ticari boyutta temin ettiği ortaya çıkan kişi; veya

(d) malların üretimi, imalatı veya dağıtımında veya hizmetlerin temin edilmesinde yer aldığına (a), (b) veya (c) noktasında değinilen kişi tarafından işaret edilen kişi.

2.   1. fıkrada değinilen bilgiler uygun olduğu şekilde aşağıdakileri içerir:

(a)  malların veya hizmetlerin üreticilerinin, imalatçılarının, dağıtıcılarının, tedarikçilerinin ve daha önceki diğer sahiplerinin adları ve adreslerinin yanı sıra hedeflenen toptancılar ve perakendeciler;

(b)  üretilen, imal edilen, teslim edilen, alınan veya sipariş verilen miktarlar hakkındaki bilgilerin yanı sıra söz konusu mallar veya hizmetler için elde edilen fiyat.

3.   1 ve 2. fıkralar aşağıdakilere ilişkin diğer kanuni hükümlere halel gelmeksizin uygulanır:

(a)  hak sahibine daha ayrıntılı bilgi edinme hakkı veren hükümler;

(b)  bu Madde uyarınca bildirilen bilgilerin medeni hukuk veya ceza davalarında kullanılmasının tabi olduğu hükümler;

(c)  bilgi hakkını kötüye kullanma sorumluluğunun tabi olduğu hükümler;

(d) 1. fıkrada değinilen kişiyi, kendisinin veya bir akrabasının bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline katılımını itiraf etmeye zorlayacak bilgileri temin etmeyi reddetme fırsatını tanıyan hükümler; veya

(e)  bilgi kaynaklarının gizliliğinin korunmasının veya kişisel verilen işlenmesinin tabi olduğu hükümler.

Kısım 4
Geçici ve ihtiyati önlemler
Madde 9
Geçici ve ihtiyati önlemler

1.   Üye Devletler, başvuru sahibinin talebi üzerine adli makamların aşağıdakileri yapabilmesini temin ederler:

(a)  bir fikri mülkiyet hakkının yakın zamanda ihlal edilmesini engellemek amacıyla veya geçici olmak üzere ve uygun olduğunda ulusal hukukun öngördüğü hallerde tekerrür eden bir ceza ödemesine tabi olmak üzere, söz konusu hakkın iddia edilen ihlallerinin devamlılığını yasaklamak amacıyla, veya böyle bir devamlılığı, hak sahibinin tazmin edilmesini temin etmeye yönelik garantilerin verilmesine tabi hale getirmek amacıyla ihlal ettiği iddia edilen kişiye karşı bir ihtiyati tedbir kararı düzenlemek; bir fikri mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan bir aracıya karşı da aynı koşullar altında bir ihtiyati tedbir kararı düzenlenebilir; bir telif hakkını veya ilgili bir hakkı ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı ihtiyati tedbirler, 2001/29/AT sayılı Direktif ile kapsanmıştır;

(b)  bir fikri mülkiyet hakkını ihlal ettiğinden şüphelenilen malların, ticaret kanalları içerisine girmesini veya ticaret kanalları içerisinde dolaşımını engellemek amacıyla, haczedilmesini veya teslim edilmesini emretmek.

2.   Ticari boyutta gerçekleşen bir ihlal söz konusu olduğunda Üye Devletler, eğer zarar gören taraf zararların geri alınmasını tehlikeye atacak şartları sergilerse, ihlal ettiği iddia edilen kişinin banka hesaplarının ve diğer varlıklarının bloke edilmesi de dahil, adli makamların taşınır ve taşınmaz mallarının ihtiyati olarak haczedilmesi emrini verebilmesini temin ederler. Bu bakımdan, yetkili makamlar bankayla ilgili, mali veya ticari belgelerin bildirilmesini veya ilgili bilgilere uygun erişimi emredebilir.

3.   1 ve 2. fıkralarda değinilen önlemler bakımından adli makamlar, başvuru sahibinin hak sahibi olduğuna ve başvuru sahibinin hakkının ihlal edildiğini veya söz konusu ihlalin çok yakın zamanda olabileceğine dair yeterli seviyede bir kesinlikle tatmin olmak amacıyla, başvuru sahibinin, makul derecedeki mevcut kanıtları kendilerine sunmasına gerek görebilir.

4.   Üye Devletler, özellikle herhangi bir gecikmenin hak sahibine onarılamaz bir zarar verecek olduğu hallerde, uygun olduğunda gerekirse davalının ifadesi alınmadan, 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici önlemlerin alınmasını temin ederler. Bu durumda taraflar, en geç önlemlerin uygulanmasından sonra, gecikmeksizin bu konuda haberdar edilirler.

Önlemlerin bildirilmesinden sonra makul bir süre içerisinde, önlemlerin değiştirilmesi, yürürlükten kaldırılması veya tasdik edilmesine karar verilmesi maksadıyla, etkilenen tarafların talebi üzerine ifade verme hakkının da dahil olduğu bir gözden geçirme uygulanır.

5.   Eğer başvuru sahibi makul bir süre içerisinde davanın esasına ilişkin bir karara yol açacak şekilde yetkili adli makamın huzurunda dava işlemlerini başlatmazsa, davalının talebi üzerine Üye Devletler 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici hükümlerin yürürlükten kaldırılmalarını veya aksi takdirde uygulamalarının sona erdirilmelerini temin ederler. Söz konusu süre, bir Üye Devletin hukukunun müsaade etmesi halinde, önlemleri emreden adli makam tarafından saptanacak bir süredir veya böyle bir saptamanın mevcut olmadığı bir durumda 20 iş günü veya 31 takvim gününden hangisi daha uzunsa o süreyi geçmez.

6.   Yetkili adli makamlar 1 ve 2. fıkralarda değinilen geçici önlemleri, 7. fıkrada öngörüldüğü üzere, davalı tarafından maruz kalınan her türlü zararın tazmin edilmesini temin etmek amacıyla, başvuru sahibi tarafından yeterli teminat veya eşdeğer bir güvence verilmesine tabi hale getirebilirler.

7.   Başvuru sahibinin herhangi bir eylemi veya ihmali nedeniyle geçici önlemlerin yürürlükten kaldırılması veya geçerliliklerini yitirmeleri halinde, veya daha sonra bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin veya ihlal edilme tehdidinin bulunmadığının ortaya çıkması halinde, adli makamların davalının başvurusu üzerine, söz konusu önlemlerin neden olduğu herhangi bir hasarı davalıya uygun şekilde tazmin etmesini başvuru sahibine emretme yetkisi bulunur.

Kısım 5
Davanın esası hakkında verilen bir karardan doğan önlemler
Madde 10
Düzeltici önlemler

1.   İhlal nedeniyle hak sahibine ödenmesi gereken herhangi bir zarara halel gelmeksizin ve herhangi bir çeşit tazminat olmaksızın, Üye Devletler, fikri mülkiyet hakkını ihlal ettiği tespit edilen mallara ve uygun olan hallerde bu malların yaratılmasında veya imal edilmesinde başlıca kullanılan malzemelere ve araçlara ilişkin olarak, adli makamların başvuru sahibinin talebi üzerine, gerekli önlemlerin alınmasını emredebilmesini temin eder. Bu tür önlemler aşağıdakileri kapsar:

(a)  ticaret kanallarından geri çağırma,

(b)  ticaret kanallarından kesin çıkartılma, veya

(c)  tahrip etme.

2.   Adli makamlar, aksinin yapılmasına yönelik belirli gerekçeler gösterilmedikçe, bu önlemlerin ihlal edenin ödeyeceği şekilde yürütülmesi talimatını verirler.

3.   Düzeltici bir önlem talebini dikkate alırken, ihlalin ciddiyeti ile emredilen çareler arasındaki ölçülülük gereğinin yanı sıra üçüncü kişilerin çıkarları hesaba katılır.

Madde 11
İhtiyati tedbirler

Bir fikri mülkiyet hakkının ihlal edildiğinin bulunarak adli bir kararın alınması halinde, Üye Devletler, adli makamların ihlalin devamını engellemeyi hedefleyen bir ihtiyati tedbiri, ihlal edene uygulayabilmesini temin ederler. Ulusal mevzuat tarafından öngörülen durumlarda, bir ihtiyati tedbire uymamak, uygun olan hallerde, uymayı temin etmek amacıyla tekrar eden bir ceza ödemesine tabi olur. 2001/29/AT sayılı Direktifin 8(3). maddesine halel gelmeden, Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkını ihlal etmek amacıyla hizmetleri üçüncü bir kişi tarafından kullanılan aracılara karşı, hak sahiplerinin ihtiyati tedbir için başvurabilecek konumda olmalarını da temin ederler.

Madde 12
Alternatif önlemler

Üye Devletler uygun olan durumlarda ve bu Kısımda öngörülen önlemlere tabi olan sorumlu kişinin talebi üzerine, eğer söz konusu kişi kasıtsız olarak ve ihmal bulunmaksızın davranmışsa, eğer söz konusu önlemlerin uygulanması ona ölçüsüz bir zarar verecekse ve eğer zarar gören tarafa parasal tazminat makul ölçüde tatminkar görünüyorsa, yetkili adli makamların bu Kısımda öngörülen önlemleri uygulamak yerine zarar gören kişiye parasal tazminatın ödenmesine karar verebilmesini öngörürler.

Kısım 6
Zararlar ve hukuki masraflar
Madde 13
Zararlar

1.   Üye Devletler, bilerek veya bilmek için makul gerekçelere sahip bulunarak bir ihlal etme faaliyeti içerisinde bulunan bir ihlal edenin, ihlal sonucunda hak sahibinin maruz kaldığı gerçek zarara uygun olacak ölçüde hak sahibine zararları ödemesini, yetkili adli makamların zarar gören tarafın başvurusu üzerine emretmesini temin ederler.

Adli makamlar zararları belirlediği zaman:

(a)  kaybedilen karlar da dahil zarar gören tarafın maruz kaldığı negatif ekonomik sonuçları, ihlal eden tarafından elde edilen haksız karları ve uygun olduğu hallerde hak sahibine sebep olunan ahlaki zarar gibi ekonomik faktörler dışındaki unsurlar gibi bütün uygun yönleri hesaba katarlar;

veya

(b)  (a)’ya alternatif olarak zararları, uygun olan durumlarda, ihlal edenin söz konusu fikri mülkiyeti kullanma hakkını talep etmiş olsa en azından ödemesi gerekecek olan  Telif Ücretleri ve harçlar gibi unsurları temel alan bir toplam şeklinde belirleyebilirler.

2.   İhlal edenin bilerek veya bilmek için makul gerekçelere sahip bulunarak bir ihlal etme faaliyeti içerisinde bulunmaması halinde, Üye Devletler daha önceden düzenlenebilecek şekilde, karların geri alınmasını veya zararların ödenmesini adli makamların emredebileceğini belirtebilir.

Madde 14
Hukuki masraflar

Üye Devletler, başarılı tarafın yaptığı makul ve ölçülü hukuki masrafları ve diğer giderleri, adalet sistemi müsaade ettiği takdirde, genel bir kural olarak başarısız tarafın yüklenmesini temin eder.

Kısım 7
Tanıtım önlemleri
Madde 15
Adli kararların yayınlanması

Üye Devletler, bir fikri mülkiyet hakkının ihlaline ilişkin açılan davalarda, kararın gösterilmesi ve tamamen veya kısmen yayınlanması da dahil, karara ilişkin bilgilerin dağıtılmasına yönelik uygun önlemlerin alınmasını, başvuru sahibinin talebi üzerine ve ihlal edenin ödeyeceği şekilde adli makamın emredebilmesini temin eder. Üye Devletler, göze çarpan ilanlar da dahil özel şartlar için uygun olan diğer ilave tanıtım önlemleri öngörebilirler.

BÖLÜM III
Üye Devletler tarafından yaptırımlar
Madde 16
Üye Devletler tarafından yaptırımlar

İşbu Direktifte belirtilen medeni ve idari önlemlere, usullere ve çarelere halel gelmeksizin, Üye Devletler fikri mülkiyet haklarının ihlal edildiği durumlarda diğer uygun yaptırımları uygulayabilirler.

BÖLÜM IV
Davranış kuralları ve idari işbirliği
Madde 17
Davranış kuralları

Üye Devletler aşağıdakileri teşvik ederler:

(a)  özellikle üretim menşeini tanımlamaya imkan tanıyan bir kodun optik disklerde kullanılmasını tavsiye etmek vasıtasıyla, fikri mülkiyet haklarının uygulanmasına katkıda bulunmayı hedefleyen ticari veya profesyonel dernekler veya organizasyonlar vasıtasıyla, davranış kurallarının Topluluk seviyesinde geliştirilmesi;

(b)  ulusal ve Topluluk seviyesinde davranış kuralları taslağının ve bu davranış kurallarının uygulamasının her türlü değerlendirmesinin Komisyona teslim edilmesi.

Madde 18
Değerlendirme

1.   20(1). maddede belirtilen tarihten üç yıl sonra, her Üye Devlet Komisyona işbu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor sunar.

Bu raporlara dayanarak Komisyon, alınan önlemlerin etkililiğinin bir değerlendirmesinin yanı sıra işbu Direktifin yenilik ve gelişme bakımından bilgi toplumu üzerindeki etkisinin bir değerlendirmesini içeren, işbu Direktifin uygulanması hakkında bir rapor tanzim eder. Bu rapor daha sonra Avrupa Parlamentosuna, Konseye ve Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine iletilir. Eğer gerekirse ve Topluluk hukuk düzenindeki gelişmelerin ışığında, bu rapora işbu Direktife yönelik tadilat tasarıları eşlik eder.

2.   Üye Devletler, Komisyona 1. fıkranın ikinci bendinde değinilen raporu düzenlerken ihtiyaç duyabileceği tüm yardımı ve desteği sunarlar.

Madde 19
Bilgi değişimi ve muhabirler

Üye Devletler arasında ve Üye Devletler ile Komisyon arasında, bilgi değişimi de dahil, işbirliğini geliştirmek amacı doğrultusunda her Üye Devlet, işbu Direktif tarafından öngörülen önlemlerin uygulanmasına ilişkin herhangi bir soru için bir veya daha fazla ulusal muhabir tayin eder. Her Üye Devlet ulusal muhabir(ler)in detaylarını diğer Üye Devletlere ve Komisyona bildirir.

BÖLÜM V

Nihai hükümler

Madde 20
Uygulama

1.   Üye Devletler işbu Direktife uymak için gerekli olan kanun, tüzük ve idari düzenlemeleri 29 Nisan 2006 tarihi itibariyle yürürlüğe sokarlar. Komisyonu durumdan derhal haberdar ederler.

Üye Devletler bu önlemleri kabul ettikleri zaman, söz konusu önlemler işbu Direktife yapılan bir atfı içerir veya önlemlere bu tür bir atıf resmi olarak yayınlanmaları esnasında eşlik eder. Bu tür bir atıfta bulunma yöntemleri Üye Devletler tarafından belirtilir.

2.   Üye Devletler Komisyona işbu Direktife tabi olan alanda kabul ettikleri ulusal hukuk hükümlerinin metinlerini bildirirler.

Madde 21
Yürürlüğe giriş

İşbu Direktif Avrupa Birliği Resmi Gazetesinde yayınlanmasını takip eden yirminci günde yürürlüğe girer.

Madde 22
Muhataplar

İşbu Direktif Üye Devletlere yöneliktir.

Strasbourg, 29.4.2004.

Avrupa Parlamentosu adına                          Konsey adına

Başkan                                                           Başkan

P. COX                                                          M. McDOWELL

YARGI ETİĞİ İLKELERİ, ÜLKEMİZDE YARGI ETİĞİ SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI

0

Yargı Etiği İlkeleri, Ülkemizde Yargı Etiği Sorunları ve Çözüm Yolları / Av. Reşit GÜRPINAR (E.Yargıç)

Reşit Gürpınar

1-GİRİŞ

Etik, anlam olarak Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘’Ahlak bilimi’’, ‘’Çeşitli meslek kolları arasında tarafların uyması veya kaçınması gereken davranışlar bütünü’’ olarak gösterilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki, etik, insanların  gerek bireysel ve gerekse toplumsal yaşamlarında uyması veya kaçınması gereken davranışları tanımlamayan bir kavramdır. Ahlak Kavramı ile Etik kavramı arasında çok yakın bir anlamda iç içe girmiş bir durum vardır. Ahlak kuralları olan mevcut bir durumu anlatırken etik kuralları ise olması gereken durumu ifade eder.

Etik kurallar, toplumda oluşmuş doğru ve yanlış davranış kurallarını ortaya koymaktayken, hukuki normlar ise etik olmayan davranışlar hakkındaki yaptırımları düzenlemektedirler. Fakat hukuk kuralları ile etik kuralların her zaman birbiriyle örtüşmeyebileceği, iki alan arasında boşluklar da bulunabileceği unutulmamalıdır. Toplumun her katmanında söz konusu olan etik günümüzde daha çok meslek etiği bağlamında ön plana çıkmaya başlamıştır.

Geçmişteki deneyimler ve evrensel ilkeler bağlamında her meslek için etik kurallar ortaya konulmakta, bu mesleğe mensup kişilerin konulan kurallara uyması veya meslek etiğine zarar verecek, bir başa deyişle meslek etiği ile bağdaşmayan davranışlardan kaçınması beklenmektedir.

Etik kurallar, adalete uygun karar verme işlev ve yükümlülüğü içerisinde bulunan yargı makamlarını da yakinen ilgilendirmektedir. Uluslararası boyutta anlamı ve gelişimi olan etik kurallar, uluslararası sözleşmelere de konu olmuş ve sonuç olarak yargı etiğinin temel evrensel ilkeleri günümüzde oldukça gelişmiştir.

Bu yazımızda, yargı etiğinin unsurlarını, bu unsurların neler olduğunu ve olması gereken kuralları ortaya koyarken, mahkemelerin verdikleri kararların adaletli olmasının asgari araçlarından olan yargı etiği kurallarının önemi ve bu konuda Türkiye’de kabul edilen yeni yargı etiği kuralları hakkında bilgi verilmesi ve bunların değerlendirilmesinden söz edeceğiz.

2-YARGI ETİĞİNİN KISACA TARİHSEL GELİŞİMİ

Temel hak ve özgürlüklerin korunması, adaletin korunması adına adil yargılanma gibi evrensel bir takım ilkelere uyulması yargı için oldukça önemlidir. Yargı organlarının işte bu görevleri yerine getirirken, kanunlar tarafından kendisine verilen görevleri sağlıklı yapabilmesi, böylece yasal sınırlar içinde kalması için bu organların ve mensuplarının belli değerleri taşıması günümüzde oldukça önem arz eden bir konudur.

Ülkemiz, evrensel seviyede Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde, bölgesel seviyede ise Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinde öngörülen somut, bağımsız ve tarafsız bir yargı aracılığıyla, yargı organı karşısındaki tüm tarafların haklarını koruyacak bir sistem geliştirilmesi için çalışmaya başlamıştır. Ancak, bu konuda başarılı olduğunu veya olamadığını ilerleyen bölümlerde ortaya koyacağız.

Adil Yargılanma Hakkı

80’li yıllarda yargı etiğinin farkındalığın artması ve önem kazanması sonucunda, yargı etiği ve buna ilişkin temel ilkelerin belirlenmesi için uluslararası seviyede bir takım düzenlemeler ortaya konulmuştur.[2] Bunlardan  ilk örnek 28 Ağustos – 6 Eylül 1985 günleri arasında yapılan Birleşmiş Milletler 7.Suç Sorunları Kongresinde alınan ‘’Yargı Bağımsızlığının Temel İlkeleri’’ konusudur. Bu ilkeler 13. Aralık 1985 tarihinde Genel Kurulda onaylanmıştır. Genel Kurul tüm üye devletleri kendi mevzuatlarını bu il- kelere uygun hale getirmeye ve Genel Sekretere 5 yılda bir uygulama sonuçları ile ilgili rapor vermeye davet etmiştir.

Yargı etiği ilkelerinin belirlenmesi yönünden  bir başka aşama ise Avrupa Konseyi Üye Devletler Bakanlar Komitesinin “Hakimlerin Rolü, Etkinliği ve Bağımsızlığı” konusunda 1994 yılında aldığı tavsiye kararıdır[3]. Alınan tavsiye kararı doğrultusunda 2002 yılında ise Avrupa Yargıçları Danışma Konseyinin aldığı 3 sayılı görüş oldukça önemlidir. Özetle görüşte, Hakimlerin mesleki ilkeler tarafından yönlendirilmesi, anılan ilkelerin hakimlerin tarafsızlık ve bağımsızlık konusunda karşılaşabilecekleri sorunları aşmalarında yardımcı olması, bu ilkelerin disiplin sisteminden ayrı olarak kendileri tarafından ayrı belirlenmesi, her ülkede hakimlerin yargısal faaliyetleri dışında, etik ve statüleri yönünden tavsiyede bulunacak yargı içi veya dışı kurum kurulması gerektiği hususları yer almıştır[4].

Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri

Özellikle belirtmek istediğimiz husus, uluslararası belgeler arasında en güncel ve en önemli belgenin Birleşmiş Milletler tarafından 23 Nisan 2003 gün ve 2003/43 sayılı kararla kabul edilen ‘’Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’’ olduğudur. Bangalore Hindistan’da bir şehrin adıdır. Bu konu ile ilgili ilk toplantı bu şehirde yapıldığı için ilkelere bu ad verilmiştir.

2005 yılında da; Avrupa Savcıları Konferansında ‘’Budapeşte İlkeleri’’ kabul edilmiş, savcılar yönünden de mesleki davranış biçimleri ortaya konulması yönünde birtakım ilkeler tesis edilmiştir.

Bangalore Yargı Etiği İlkelerinin esas aldığı ilkelere göre; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak tanımaktadır. Yine İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil ve kamuya açık olarak görülmesi hakkına sahip olmasını, temel bir ilke olarak görmektedir. Ayrıca, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme, herkesin, mahkemeler önünde eşit olmasını ve kendisine bir suç yüklenirken ya da bir hukuk davasında hak ve yükümlülükleri belirlenirken, makul süre aşılmadan, kanunla kurulmuş yetkili, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde de adil ve kamuya açık duruşma hakkına sahip bulunmasını teminat altına almaktadır.

Bangalore İlkeleri; İnsan haklarının korunmasında yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının önemini vurgulamakta, diğer tüm hakların uygulanmasının eninde sonunda adaletin doğru şekilde yerine getirilmesine dayandığı gerçeğini dile getirmekte, mahkemelerin anayasacılığı ve hukukun üstünlüğünü yaşatma görevini yerine getirebilmeleri için yetkili, bağımsız ve tarafsız yargının varlığı zorunlu olduğunu belirtmektedir.

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri, günümüzde birçok ülke tarafından benimsenen evrensel bir metin olarak ortaya çıkmıştır. Bu belgenin en önemli özelliği, kuralların  devletler tarafından değil, değişik hukuk sistemleri içinde çalışmış ve deneyimlerini ortaysa koyan hakimler tarafından yapılmasıdır. Yargı etiği konusunda bu kadar kapsamlı başka bir düzenleme bulunmadığından, bu belge yargı etiğinin Magna Carta’sı olarak adlandırılmaktadır.[5]

Bangalore İlkeleri HSYK’nın 27.06.2006 gün ve 315 sayılı kararı ile kabul edilmiş, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü tarafından 14.11.2006 gün ve 100289 sayılı yazısı ile bu durum hakim ve savcılara duyurulmuştur. Anılan karar alındıktan sonra öncelikle “Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi” hayata geçirilmiştir. Proje kapsamında sempozyum ve çalıştay düzenlenmiş, akabinde Yargıtay Etik İlkeleri tespit edilmiştir[6].

Öte yandan, Bu kapsamda, Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından, Hâkim ve savcılar başta olmak üzere, akademisyenler, barolar, ilgili kamu kurum ve kuruluşları, sivil toplum kuruluşları ve medya temsilcilerinin geniş katılımıyla hazırlanan, uluslararası standartlara uyumlu ancak Türk yargı sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda kendi değerlerinde esinlenen, yargı tarihindeki geçmiş tecrübeler korunarak oluşturulan ‘Türk Yargı Etiği Bildirgesi’ 06.03.2019 tarihinde Genel Kurul tarafından kabul edilmiş ve kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bildirge Resmî Gazete’de yayımlanmış ve bildirgenin kapsadığı tüm hâkim ve savcılara tebliği gerçekleştirilmiştir[7].

Bildirgede özetle, Hakim ve Savcıların, insan onuruna saygılı oldukları, insan onurunu korudukları ve herkese eşit davrandıklarını, bağımsız ve tarafsız olduklarını, yargıya olan güveni temsil ettikleri, mahremiyeti gözettikleri, mesleğe yaraşır şekilde davrandıkları, yetkin ve mesleklerinde özenli davrandıkları vurgulanmıştır.

Türk Yargı Etiği Bildirgesi

Yargı etiği kuralları, Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik ile ehliyet ve özen olarak belirlenmiştir. Bu ilkeleri aşağıda ayrı ayrı alıp açıklayacağız Olması gerekeni söylerken ülkemizdeki eksiklikler ve düzeltmek için neler yapılmalıdır konusunu ele almaya çalışacağız.

 3-YARGI ETİĞİ KURALLARI

3.1. BAĞIMSIZLIK

Yargı etiği kurallarından ilki bağımsızlık olarak gösterilmiştir. Yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğünün ön koşulu ve adil yargılanmanın temel güvencesidir. Bağımsızlık sadece hakimin bağımsız olmasını ifade etmez. Hakiminde içinde bulunduğu, onun haricinde kurumsal olarak bir başka deyişle yargı kurumunun da bağımsızlığını ifade eder. Hakim, kendi inisiyatifi ile hiçbir etki ve baskı altında olmaksızın, mevzuat çerçevesinde özgürce karar verebilmesi için bağlı olduğu, içinde bulunduğu yargı kurumunun da ona bu özgürlüğü verecek ölçüde bağımsız olması gerekir. Kurumsal bağımsızlığın olmadığı yerde, bireysel bağımsızlıktan söz etmek asla mümkün değildir. Çünkü hakimin bağımsızlığına, bir başka anlatımla onun özgür karar vermesine olanak sağlayan, onu koruyan kurumudur. Yargı kurumu, kuvvetler ayrılığı ilkesi çerçevesinde yasama ve yürütme organları veya kendi yargı organları arasında da bağımsız değilse hakimin bireysel bağımsızlığından söz edilemez.

Hakime ve yargı kurumuna verilen bu bağımsızlık olgusu bir yetki, bir ayrıcalık değil hakim yönünden yerine getirilmesi zorunlu olan bir sorumluluktur. Hakim için, yargı bağımsızlığı bağlamında mahkemesine gelen her davayı karara bağlama ve ve yargısal faaliyetileri yerine getirme konusunda tam bir özgürlük ifade eder. Hiçbir yürütme organı, yasama organı, baskı grubu sivil toplum örgütü hatta yargı içinde başka bir organ ve hakim müdahale de bulunamaz. Hatta yeltenemez. Yargı bağımsızlığı bunu gerektirir.

Şurası unutulmamalıdır ki, demokratik ülkelerden kastımız gerçek hukuk devletinde görevde bulunan bir hakim kimseye borçlu olmayıp, kimseye minnet duymaz. Çünkü o görevine kişisel ve mesleki liyakati ile gelmiştir. Kimsenin iltimas ve koruması ile o göreve gelmemiştir. Eğer liyakat ve yeterlik ilkeleri dışında başka etkilerle bir hakim o göreve gelmişse burada bir bağımsızlıktan ve hukuk devletinden asla söz edilemez.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri

Yargının, devletin yasama ve yürütme organlarından “bağımsız” olduğunun kabul edilebilmesi için genellikle, diğer koşullara ek olarak, mensuplarının atanma şekli görev süreleri, hizmet koşulları, dış baskılara karşı güvencelerin varlığı ve mahkemenin bağımsız bir görüntü verip, vermediği konuları dikkate alınır.

Yargının bağımsızlığı için en az üç koşul aranmaktadır:
Görev süresine ilişkin güvence:

Hakim gerek yaşam boyu veya emeklilik yaşına kadar, gerekse belirli bir süre boyunca olsun, yürütme  veya atama yetkisine sahip organın tarafgir veya keyfi bir şekilde müdahalesine karşı güvenceli olan görev süresine sahip olmalıdır. Bir başka deyişle önceden belirlenmiş kurallar belli bir hakim için keyfi ve taraflı kullanılmamalıdır.

Mali ve statüye ilişkin güvence:

Kanun ile önceden belirlenen aylık maaş ve emeklilik maşının maaşının yargının bağımsızlığını etkileyebilecek biçimde başka bir organın keyfi müdahalesine tabi olmamasını ifade eder. Ancak, şartların gerektirdiği sınırlar içinde Yürütme organı farklı mahkeme türleri veya farklı statüdeki hakimler için (örn.1.sınıf hakimler, yüksek mahkeme üyeleri vb.)  uygun hizmet bedellerine yönelik değişik maaş skalaları yapma yetkisine sahip olabilir. Önemli olan önceden belirlenmiş mali güvencelerin korunması ve eşitler arasındaki eşitliği koruyarak yeni mali olanaklar sağlanması veya değiştirilmesidir.

Kurumsal bağımsızlık:

Yargı görevinin yerine getirilmesine ilişkin idari konularla doğrudan bağlantılı olan bağımsızlıktır. Herhangi bir başka güç, hâkimlerin atanması, mahkeme duruşmaları ve mahkemenin işleyişi ile ilgili  adaletin yönetimiyle ilgili konulara doğrudan veya dolaylı etki etme konumunda olmamalıdır.

 3.2. TARAFSIZLIK

Tarafsızlık, yargı görevinin doğru ve sağlıklı bir şekilde ifası için vazgeçilmez en önemli unsurlardan birisidir. Bu ilke, sadece karar için değil, kararın oluşturulduğu tüm süreç için de geçerli olmalıdır. Bağımsızlık ve tarafsızlık ayrı ve farklı değerlerdir. Bununla birlikte yargı görevini karşılıklı olarak üst seviyeye çıkarma etkilerinden dolayı birbirleriyle bağlantılı ve adeta iç içe girmiş durumdadır. Bağımsızlık, tarafsızlık için gerekli olan ve tarafsızlığa ulaşmayı sağlayan adeta bir ön koşuldur. Bağımsız olmayan bir hakimin tarafsız olması düşünülemez. Bir hâkim bağımsız olabilir, ancak belirli bir davada tarafları nedeniyle  tarafsız olmayabilir. Ancak, bağımsız olmayan bir hâkimin, kurumsal temel bağlamında tarafsız sayılması olanaksızdır.

Avrupa Şnsan Hakları Mahkemesi (AHİM) tarafsızlık değerinin iki yönünden söz etmektedir. Öncelikle mahkeme tarafsız olmalı, mensubu şahsi boyutta ön yargı ve yanlılık taşımamalıdır. Şahsi tarafsızlık temelde var olup, aksine bir delilin varlığı ile olmadığı kabul edilir. Burada önemli olan hakimin ve mahkemenin toplumda, halkta uyandırdığı güven duygusunun varlığıdır. Bu nedenlerle, hakimin tarafsızlığından şüphe edilecek meşru bir gerekçenin var olması halinde hakim derhal görevden çekilmelidir.

Hakim görevini iltimas, yanlılık ve ön yargısız bir şekilde ifa etmelidir. Taraflı olunması halinde halkın güven duygusu zedelenir. Hakim bu nedenle verdiği kararın davanın herhangi bir tarafı ile olan şahsi ilişkisi veya davanın sonucundan elde edeceği menfaat gibi dış faktörlerden etkilenmiş olabileceği şüphesini uyandıracak her türlü işlem ve eylemden kaçınmalıdır.

Tarafsızlık adına yanlılık ve ön yargının olmayışının yanı sıra adaletin gerçekleştiği ve hatta bunun açıkça görülmesi toplumca algılanması da, tarafsızlık adına önemli bir durumdur. Hakimin duruşma inzibatını korumaya ilişkin yetkilerini kötüye kullanması yanlılık ya da ön yargının varlığının bir göstergesidir. Şartların gerektirdiği hallerde, duruşmanın intizamını sağlamaya ilişkin yetki, hâkimin duruşma salonunun kontrolünü ve huzurunu kontrol altına almasını sağlar. Niteliği ve etkisi itibarıyla hakime verilmiş bu yetki cezalandırıcı olduğundan, elzem olmadıkça kullanılmamalıdır.

Hakimin taraflara ve avukatlara nezaket kuralları dışındaki hareketleri hakimin ön yargılı olduğuna ilişkin bir karine teşkil edebilir. Hakim güçlü yetkisi olmasına rağmen duruşmanın düzenini  koruma adına hukuk kuralları ile görevlendirildiğini asla unutmamalıdır.

Bir hâkimin insan olarak, entelektüel bir kişi olarak kişisel değerleri, felsefesi veya hukuk konusundaki kendine has inançları yanlılık olarak kabul edilmeyebilir. Yine  hâkimin doğrudan davayla ilgili hukuki veya sosyal bir konuda genel bir fikre sahip olması, hâkimin davada ön yargılı ve taraflı olduğunu göstermez. Bu nedenle de davadan çekilmesini gerektirmeyecektir. Bu yanlılık olarak yorumlanmamalıdır. Hakimin bomboş, düz bir insan olması, genel kültürden yoksun olması onun tarafsızlığını kanıtlanmasına sebep olmaz, onun tarafsızlığını göstermez; bu durum sadece bir hakimin kalite eksikliğinin kanıtı olacaktır. Nitelik eksikliğinin delilidir.

Hâkim, mahkemede görevi başında ve mahkeme dışında özel hayatında da, yargı ve hâkim tarafsızlığı açısından kamuoyu, hukukçular ve dava taraflarının güvenini ve hakim olarak saygınlığını koruyacak, şekilde davranmalıdır. Avukatların nedensiz bir şekilde, hiç gereği yokken azarlanması, davanın taraflarına ve tanıklara ve hatta duruşma sırasında emrinde çalışan katip ve mübaşiri azarlanması ve  hakaret edilmesi, bunlar hakkında uygunsuz açıklamalar yapılması, ön yargılara kanıt ve şüphe uyandıracak beyanlar ile kontrolsüz ve sabırsız davranışlar sergilenmesi tarafsızlık görüntüsünü etkileyebileceğinden, bu tür hareketlerden kaçınılmak zorundadır.

Hakim davanın tarafları ile tek taraflı iletişimden kesinlikle kaçınmalıdır. Eğer iletişim kurulması gerekiyorsa bunu öncelikle duruşmada yerine getirmesi, bu mümkün olmaz ise odasında her bir tarafın varlığı ile yapmalıdır. Hakim taraflarla, daha önceden tanışıyor olsa bile asla mahkeme dışında iletişim kurmamalıdır.

Hakim, aile fertlerinin kendisinin yargısal mevkiinden faydalandığı izlenimini uyandıracak iş ilişkilerine girmekten kaçınmalarını sağlamalıdır. Bu, makamın kötüye kullanıldığı veya ayrımcılık yapıldığı izleniminin oluşmasının önlenmesi ve hâkimin davadan çekilme olasılığının en aza indirilmesi için unutulmaması gereken bir zorunluluktur.

Hâkim, tarafsız olarak karar veremeyeceği veya ortalama bir kişinin gözünde tarafsız olmadığı izleniminin doğabileceği durumlarda, dava hangi aşamada, hatta karar aşamasında olsa bile davadan çekilmelidir. Davadan çekilmesi gerektiği düşünülen bir hakimin tarafların rızası olsa bile davadan çekilmesi gerekir. Çünkü, adalet hizmetinin açıkça ve tarafsız şekilde yerine getirilmesinde kamunun yüksek bir menfaati bulunmaktadır.

3.3.DÜRÜSTLÜK

 Dürüstlük, yargı görevinin doğru biçimde ifası için vazgeçilmez bir unsurdur.

Dürüstlük, kişinin doğruluk ve erdemlilikle davranma özelliğidir. Dürüstlük bileşenleri, doğruluk ve yargı ahlakıdır. Bir hâkim, yalnızca resmi görevlerinin ifası sırasında değil, her zaman onurlu ve yargı görevine yakışan bir tutum sergilemeli; yolsuzluk, hilekârlık ve yalandan uzak şekilde, iyi ve erdemli bir karakterde ve tutumda olmalıdır. Dürüstlüğün tanımlanmış dereceleri yoktur. Dürüstlük mutlaktır. Yargıda dürüstlük bir erdemden fazlası olup, hakimde mutlaka bulunması gereken bir zorunluluktur.

Hakim mesleki yaşamında olduğu gibi özel yaşamında da, toplumsal algılara göre adil ve toplumda değerler yönünden doğruluğu ile temayüz etmiş bir insan gibi, en az onun kadar kusursuz olmalıdır. Dürüstlüğün gereği de budur. Hakimin özel yaşamında da toplumsal değerleri göz önüne alarak, o değerlere uygun davranışlarda bulunması dürüstlüğünün unsurlarından birisidir.

Hakim, mevzuatın tüm kurallarına özenle uymalı onun dışına çıkmamalıdır. Ancak, yasanın elverdiği ölçüde takdir yetkisini tabii olarak kullanabilir. Dürüstlük bu şekilde uygulamayı gerektirmektedir. Kuralların dışına çıkarsa dürüstlükten söz edemeyecektir. Çünkü kanunlara uymak hakimin öncelikli yükümlülüğüdür. Hatta bu yükümlülüğü yerine getirmenin ötesinde özenle getirmek durumundadır. Hakimin gerek mesleki ve gerekse özel yaşamındaki davranışları ve genel tutumu oldukça önemli olup, toplumun yargı ve hakimlik mesleğine olan inancını daha da kuvvetlendirmelidir.

Hakim mesleki faaliyetinde sadece adaleti yerine getirme çabasının ötesinde bunun toplumda fark edilmesini de sağlamalıdır. Hakime ve yargıya duyulan güven ve inanç yargı mensuplarının ehliyet ve özen göstermesi ile oluşmaz, bu kişilerin ayrıca bu güveni sağlamak için dürüst ve ahlaki ilkelere bağlılığı da olmalıdır. Bir başka deyişle iyi bir hakim aynı zamanda sevgi ve saygı dolu iyi bir insan olmalıdır.

Hakim kararlarında adaletin yerine getirildiğini toplumda hissettirmelidir. Karar verirken her türlü şüphe ve güvensizlikten uzak doğru ve adaletli karar verdiği duygusunu topluma vermeli, kuşku uyandıracak her türlü davranıştan kaçınmalıdır.

 3.4.MESLEĞE YARAŞIRLIK

Hakimlik mesleğine yaraşırlık ve bu görüntünün verilmesi hakimin tüm faaliyetleri adına vazgeçilmez bir unsurdur. Hakimin mesleğe yaraşırlık unsurunu ortaya koyarken söyleyeceğimiz şudur; hakimin faaliyetlerinde neyi yapıp neyi yapmadığından çok bu yaptığı ve yapmadığı şeylerin toplumda nasıl algılandığı ve nasıl değerlendirildiği konusudur. Hakim bir duruşmada hiçbir art niyeti olmasa bile taraflardan birine daha çok söz veriyor ve onunla daha çok sözlü iletişimde bulunuyorsa bu davranışları ile sanki onun tarafını tutuyor gibi bir algı yaratılmasına sebep olacaktır. Hakim kendisine verilen  bir hediyeyi kabul etme veya davet edildiği bir davete icabet etme konusunda öncelikle bunun toplumda nasıl algılanacağını ve bunun toplum cephesinden nasıl görüleceğini çok iyi düşünmelidir.

Bu konuyu yazımda işlerken meslek hayatımda başıma gelen bir olayı kısaca anlatmak isterim;

Anadolu’nun büyük bir ilinde seksenli yılların başlarında İdare Mahkemesi Başkanlığı yaparken, daha önce dosya üzerinden karar verdiğimiz bir polis memurunun meslekten ihraç davasına ilişkin iptal kararından sonra göreve başlayan bu polis memuru teşekkür babında bir kutu baklava almış ve odama gelmişti. Aslında bizim adalete uygun, onun kanunen hakkı olduğu için verdiğimiz bu karardan sonra sadece duyduğu minnet nedeniyle teşekkür etmek için gelmişti. Ben büyük bir tepkiyle bu polis memurunu kovmaktan beter etmiş ve kendisine ‘’sen bizi ne zannettin’’ gibi sözler söylemiştim. Daha sonraki yıllarda, o tarihte 27 yaşında, yanlış hatırlamıyorsam ülkenin en genç İdare mahkemesi başkanı olarak tecrübesizliğimin sonucu olarak böyle bir davranışta bulunduğumu düşünüyorum. Şimdi olsa, yazı işleri müdürümü çağırıp, ona baklava kutusunu verip mahkemede tüm kalemlere dağıtmasını isterdim. Polis memuruna da, adaleti dağıtmanın bizim görevimiz olduğunu, kanuni hakkı olduğu için bu davayı kazandığını ve bizim sadece kanunları uygulayarak kararı verdiğimizi söyleyerek baklava için teşekkür edip onu uğurlardım. Tecrübesizliğim nedeniyle böyle bir davranışta bulunduğum için daha sonra aklıma geldikçe bu olaydan dolayı üzüntü duymadım desem yalan söylemiş olurum. Yukarıda da söylediğim gibi iyi hakimlik yetmez. Hakim iyi bir insan olup, kanuni ölçüler içerisinde tarafların ruh hallerini de düşünmelidir. Benim için o dava sıradan bir ihraç davası iken o polis memuru için meslek hayatının bir başka anlatımla ailesinin tüm gelirinin bittiği, çok zor duruma düştüğü bir durumla ilgili bir davadır. Sonucu onun için oldukça hayatidir.

Hakim toplumdan soyutlanmış izole bir insan değildir. Onunda toplum içinde elbette ilişkileri, dostları ve arkadaşları olacaktır. Ancak bu kişileri seçerken çok dikkat etmelidir. Öncelikle baktığı davaların ilgilisi olan kişilerle ilişki kurmaktan kaçınacağı gibi, seçeceği dost ve arkadaşları da toplumda yıpranmamış, kötü tanınan kişiler olmayacaktır.

Hakim yaşantısıyla örnek olacak şekilde davranacak, şans oyunlarından ve bu oyunların oynandığı mekanlarda bulunmamaya dikkat edecektir.

Elbette hakimin bar, meyhane gibi alkollü yerlere gitmesi yasak değildir. Ancak buralarda müdavim gibi görünmekten kaçınacak ve kötü davranışlar sergilemeyecektir. Sonuç olarak hakim hem yargı mesleğine ve özel yaşantısına dikkat ederek, toplum içinde bir taraftan yargı mensubu olarak bir taraftan da insan olarak davranışlarına azami dikkat ederek kendisine yakışmayan davranış ve söylemlerden kaçınacaktır.

Mesleğe yaraşırlıkla ilgili bir diğer konu hakimlerin, hukuk içindeki profesyonellerle yani avukatlarla ilişkileri önemli konudur. Hakimler tarafsız ve mesleğe yaraşır şekilde yaşayacaklarsa da, bu yaşantı kendilerini toplumdan tecrit edilmiş şekilde fildişi kulelerde inzivaya çekmiş bir şekilde olmayacaktır. Tabii bu hukuk profesyonelleri ile ilişkileri olacaktır ancak onlarla belirli mesafe konulacak, toplumda tarafsızlığına halel geldiği algısını yaratacak şekilde davranmayacaktır. Özellikle hakimler özel hayatlarında bu kişilerle ilişkilerini yanlış anlaşılmaya neden vermeyecek şekilde yürütecektir. Hakimin, kendisini toplumdan ve diğer meslektaşlarından soyutlaması hayatın gerçeğinden uzak kalmasına ve dolayısıyla sağlıklı karar vermesine engel olacaktır.

Hakimler kamusal konulardaki tartışmalara katılmaktan kaçınmalıdır. Ancak kendi baktığı davalar dışında oluşacak hukuksal tartışmalara katılmasında hiçbir engel bulunmamaktadır. Örneğin hukuksal konularda tartışması veya makaleler yoluyla kendi fikirlerini yazılı olarak topluma ve hukuk camiasına açıklaması büyük bir yarar sağlayabilir. Çünkü hakim hukuk bilgisi ile donanımlı bir kişi olmasının dışında verdiği kararlar nedeniyle hayatın olağan akışı içindeki olaylara vakıf bir hukukçudur. Onun fikirleri bu nedenle diğer hukukçulara ve daha sonraki uyuşmazlıklara ışık tutacaktır.

3.5. EŞİTLİK

Yargı görevinin doğru biçimde ifası için mahkeme önünde herkese eşit muamelede bulunmak vazgeçilmez bir unsurdur. Hâkim her türlü önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge kurarak herkesin adil yargılanma hakkını kullanmasını sağlamalı ve bu şekilde taraflara eşit muamele ilkesini uygulayarak yargı görevlerini yerine getirmelidir.

Adil ve eşit muamele eskiden beri adaletin temel özellikleri olarak kabul edilir. Kanun önünde eşitlik, yalnızca adalet için temel bir özellik değil, aynı zamanda yargının tarafsızlığıyla yakından bağlantılı olarak yargı hizmetinin sağlıklı olmasının da bir unsurudur. Doğru sonuca ulaşan, ancak tek tipleştirme yapan bir hâkim, var olan veya algılanan tarafsızlığını riske atmaktadır.

Hâkim tek tipleştirmeye, söylentiye veya ön yargıya dayalı davranışlardan etkilenmemelidir. Bu nedenle hakim anılan davranışları fark ederek, hassasiyet göstermelidir.

Mahkemelerin kadınlara ve erkeklere eşit erişim sunmasını sağlamada hâkimin üzerine düşen yükümlülük bulunmaktadır. Bu yükümlülük  hâkimin taraflar, avukatlar ve mahkeme personeliyle olan ilişkileri için geçerlidir.

Hâkimlerin avukatlara gösterdiği cinsiyete dayalı ön yargı taşıyan konuşma biçimi, jestler ve diğer davranışlar, kadın avukatlara hitap ederken erkek avukatlara karşı kullanılmayan bazı günlük hayata ilişkin  ifadeler, onların fiziksel görünümlerine veya kıyafetlerine yorum yapılması cinsel taciz olarak algılanabilir.

Toplumdaki kültürel, ırksal ve dinsel çeşitliliklerin farkında olmanın ve bunları anlamanın yanı sıra herhangi bir ilgisiz sebepten kaynaklanan ön yargı taşımamak da hâkimin sorumluluğudur.

Hâkim, uygun yollarla toplumda değişen davranışlar ve değerler hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmalıdır. Bununda ötesinde hâkim, mesleğine ve kişisel gelişimine yardımcı olacak nitelikteki uygun eğitim fırsatlarından faydalanmaya da gayret etmelidir.

Hâkim, ortalama bir gözlemcinin onun tarafsızlığına haklı bir güven duymasını sağlayacak şekilde davranmaya çalışmalıdır. Kısacası hakim, yargı görevini yerine getirirken, söz veya davranışlarıyla ve ilgisiz gerekçelerle, herhangi bir kişi ya da gruba karşı yanlı veya ön yargılı davranışlar sergileyemez.

Hakim, davanın tarafları, avukatlar ve tanıklara karşı aşağılayıcı, onları küçük düşürücü söz ve davranışlardan kaçınmalıdır. Onlara karşı nazik ve görgü kuralları içinde davranmalıdır. Örneğin hakim ceza verdiği bir sanığı aşağılamamalı sanık ve müştekiye aynı davranış biçimi içerisinde hitap etmelidir.

Hâkim, mahkemesindeki ortamı belirleyen ve adil yargılanma için gerekli atmosferi oluşturan kişidir. Mahkemedeki kişilere yönelik eşit olmayan ya da farklı davranışlarda bulunmamalıdır. Mahkemede hazır bulunan avukatlar, dava tarafları veya tanıklar gibi herkes, insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı biçimde muamele görme hakkına sahiptir. Hâkim, mahkemede bulunan herkesin, ırk, cinsiyet, din veya diğer sosyal ve ekonomik sebeplere dayalı ön yargılı tutumlardan korunmasını sağlamalıdır.

Hakim kendisinin çözümlemesi için önüne gelen işle ilgili olarak mahkemenin emrinde olan kişilerin ayrımcılık yapmasına da asla izin vermez.

4.6. EHLİYET VE ÖZEN

Ehliyet ve özen yargı görevinin yerine getirilmesi için en önemli ön koşullardır. Bu husus her zaman ifade edilmektedir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, her görevi ifa etmek için o konuda yetkin olmak, bir başka deyişle ehliyet sahibi olmak gerekir. Yargı gibi önemli bir görevin yerine getirilmesi için öncelikle bilgi, beceri, konu ile ilgili donanım ve bunu yapabilmek için belli bir süre hazırlık yapılmasını gerektirmektedir. Hakimin görevini layıkıyla yapabilmesi ve ehliyetini ortaya koyabilmesi için yukarıda saydığımız özelliklerin yanı sıra ruhsal ve fiziksel yönden de sağlıklı düşünme ve karar verme yetisine sahip olması gerekir.

Bu satırların yazarının hakimlik mesleğine başladığı tarihte, adli yargıda, “Türkiye’nin her yerinde hakimlik ve savcılık görevini yapabilir” şeklinde rapor alınması gerektiğini söylemek isterim.

Hakim, ehliyetli olduğunu tam olarak gösterebilmek ve bunu mesleğine yansıtabilmek için öfkesini, heyecanını kontrol altına alabilmelidir. Bu kontrolü sağlayamadığı taktirde ehliyetli bir hakim gibi sağlıklı karar vermesi mümkün değildir.

Yine bu satırların yazarı, 1980 öncesi girdiği Danıştay tetkik hakimliği sınavında, kendisi ile birlikte sınava giren, yazılı sınavda ilk üç içerisinde bulunan ve o yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni üçüncülükle bitiren bir meslektaşının bilgi ve donanım yönünden çok üst düzeyde olmasına rağmen heyecanını kontrol edemediği için sınavı kazanamadığına tanık olmuştur. Bugün bu denli titizlikle bir sınav yapılmadığını bilerek bu konunun çok önemli olduğunun altını çizmek isterim. Eğer hakim daha sonra, başlangıçta sahip olduğu bu özelliği meslek sürecinin belli bir noktasında kaybettiği taktirde Anayasa ve usulde paralellik ilkesi kurallarına uyularak sağlık kurulu raporu ile bu görevinden alınmalıdır.

Öte yandan, hakimin sağlıklı değerlendirmeler yaparak tarafsız ve hızlı karar vermesi yargı görevine verdiği özenin bir göstergesidir.

Hakim öncelikle görevini sevmeli, onu benimsemelidir.

Hakimin tek başına görevine özen göstermesi sağlıklı ve hızlı kararlar için yeterli değildir. Bu özeni yerine getirebilmesi için mahkemedeki teknik ve nitelikli personelin de katkısına bağlıdır. Mahkemenin fiziksel imkanları bile bu özenle doğrudan ilgilidir. Mahkemedeki tüm şartların iyi olması, kaynakların ve iş yükünün görev kapasitesi ile orantılı olması da bu özenin ortaya çıkmasının en önemli ön koşullarından bazılarıdır.

Hakimlerin maddi olanakları, bunun devamında aile hayatı, eş ve çocuklarına görevi ile orantılı bir hayat sunması da görevine göstereceği özeni doğrudan etkilemektedir.

Hakimlerin başlangıçta belli ehliyet ve yetilere sahip oldukları yönündeki ön kabul nedeniyle mesleğe alınmalarından sonra meslek içinde iken de bu ehliyetlerini geliştirmeleri gerekir. Bunun için yargı mesleği içinde yetkili organlarca düzenlenecek meslek içi eğitimlere katılmaları ve bu ehliyetlerini daha da geliştirmek için bilgilerini sürekli güncelleyerek içtihatları ve hukuktaki tüm gelişmeleri takip etmelidir.

Burada yeri gelmişken bu konu ile ilgili olarak 521 sayılı Danıştay Kanunun yürürlükte olduğu geçmişte Danıştay bünyesindeki yasal bir durumdan söz etmek isterim.

Danıştay tetkik Hakim adayları (o tarihteki adıyla Danıştay Yardımcılar) Danıştay Başkanlığınca açılacak yazılı ve sözlü sınav sonucunda alınırdı.[8] Sınavı kazanan Danıştay tetkik hakimi adayları bir yıllık adaylık süresi sonunda oldukça üst düzey bir yeterlik sınavına[9] tabi tutulur, kazanamayan olursa ertesi yıl bir kez daha girmek üzere adaylığa devam ederlerdi. Ertesi yıl yapılan yeterli sınavında da başarılı olamayan Danıştay Tetkik Hakimi adaylarının Danıştay’ la ilgisi kesilir ve Genel idare hizmetleri sınıfında bir başka kurum emrine atanırlardı. Yine Danıştay tetkik hakimliği görevine devam edenler her iki yılda bir derece terfi eder, 6.dereceden 5.dereceye geçişte yine adeta üniversite doçentliği sınavı gibi bir sınava tabi olur[10] ve kazanamayanlar bu sınavı kazanana dek 6.dereceden 5. dereceye terfi edemezlerdi. Danıştay’daki bu üniversite benzeri akademik kariyer gibi yükselme bununla da kalmaz 3.dereceden 2.dereceye terfi edecek olan tetkik hakimleri idare hukuku alanında bir tez hazırlar[11] ve bu tezin Tez Kurulunca kabul edilmesiyle 2.dereceye terfi ederlerdi. Görüleceği gibi o tarihte Danıştay’daki görevde yükselme kriterleri adeta üniversitedeki akademik unvanların alınması gibiydi. Bu nedenle o tarihteki Danıştay mensupları gerçekten ehliyetli, yetenekli ve görevinin ehli hakimlerdi. Onların kurduğu idari yargı sistemi ve içtihatları üzerine yürüyen bir idari yargımız onlardan çok şey öğrendi. Bende bu büyüklerimizden çok şey öğrendim ve onların üzerimde çok emeği olduğunun bilincindeyim. Vefat etmiş meslek büyüklerimi rahmetle yad ediyor, halen hayatta olanlara da sağlık ve afiyet diliyorum.

4. HUKUK DEVLETİ VE YARGI

Hukuk, bir toplumda yaşayan bireylerin kendi aralarındaki ilişkileri veya devletle olan ilişkilerini düzenleyen ve yürürlükte bulunan kurallara uyulmasını sağlamak için müeyyidelerle desteklenen bir devlet gücüdür. [12] Hukuk varlığını insanlar arasındaki sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkilerden alır. Nihai amacı ise yine kaynağı bulunduğu bu ilişkileri düzenlemektir. ‘Hukuk, zorba devletleri ahlakileştirmek amacını güder.[13]

Hukuk Devleti İlkesi, devletin bütün faaliyetlerinin hukukun öngördüğü kurallara sadık kalması yoluyla devletin hukuk içine çekilmesini, hukuk ile bağlanmasını, serbestinin engellenerek adaletin sağlanmasını, vatandaşların hukuki güvenlik içinde yaşamını devam etmesini sağlar. Hukuk devleti, insan haklarına öncelik tanıyan, hak ve özgürlükleri kollayıcı, eşit bir hukuk düzeni kuran, tüm uygulamalarında hukuka ve anayasaya uyan, yargı denetimine bağlı bulunan bir devleti ifade eder.[14]  Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 tarihli kararında; “Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez.” [15] diyerek hukuk devletinde olması gereken bazı özelliklerden de açıkça söz etmiştir. Yine Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 tarihli kararında; “hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu gerçekleştirerek sürdüren, anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, anayasaya ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir.”[16] diyerek hukuk devletinin nasıl olması gerektiğine işaret etmiştir.

Anayasalarında hukukun üstünlüğü ilkesi yer alan devletlerin karşılaşabileceği en problemli konu devlet yöneticilerinin kendilerini söz konusu kuralların üzerinde görmesi ve bu kuralların kendilerini sınırlayamayacağı düşüncesinde olmalarıdır.[17] Hukuk devleti kavramını demokrasi, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, özgürlük gibi sözcükler tanımlarken, ihlal, aykırılık, haksızlık, adaletsizlik, keyfilik gibi sözcükler ise bu kavramlarla örtüşmeyen, bunların içine girmeyen sözcüklerdir.[18]

Yargı bağımsızlığı, hukuk devletinin temel şartı olmasının yanı sıra adalete uygun yargılamanın güvencesidir. Bu yönüyle hakim yargı bağımsızlığın temsilcisi konumundadır.[19]

5. HUKUK DEVLETİ İLKESİNİN UNSURLARI

Hukuk devletinin özelliklerini  anlatmak sayfalar alacağı için sadece özelliklerini maddeler halinde yazmakla yetinip, yeri geldiğince bu özellikler açısından ülkemizdeki yargı etiği sorunlarına ve neler yapılabileceğine değinmeye çalışacağım.

Hukuk devletinin temel unsurları şu şekilde sıralanabilir:

    • Temel hak ve Özgürlüklerin güvence altına alınması
    • Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği hakkı
    • Anayasal Devlet
    • Kuvvetler ayrılığı
    • Normlar hiyerarşisi
    • Demokratik rejim
    • İdarenin kanuniliği ve hukuka uygunluk denetimi
    • İdarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan tazmin yükümlülüğü
    • Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve Ne bis in idem ilkesi
    • Yargının Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı
    • Savunma hakkı
    • Adil yargılanma hakkı

Hukuk devleti ilkesinin bu özelliklerini burada sadece sayarken bunları geniş olarak açıklamaktan kaçınarak bu özelliklerin tamamına sahip bir hukuk devletinde yargının nasıl bir durumda olması gerektiği ve ülkemizin bu ilkeler açısından da ne tür eksiklikleri bulunduğunu dilimiz döndüğünce söylemeye gayret göstereceğiz.

6. İDEAL BİR HUKUK EĞİTİMİ VE ÜLKEMİZDEKİ HUKUK EĞİTİMİ

Tüm üniversitelerimizin öğrenci kaynağı olan ortaöğretim okullarının niteliği, hukuk eğitiminde kaliteyi tutturmada belirleyici olmaktadır. Ülkemizde ortaöğrenimin maalesef yetersiz ve niteliksiz oluşu, yine son yıllarda daha fazla açılan İmam Hatip okullarının da hukuk fakültelerinin insan kaynağı içerisinde yer alması hukuk eğitiminin kalitesini düşürmektedir.

Orta öğretimin kalite seviyesinin  hukuk lisans eğitimine etkisi, diğer lisans eğitim türlerine göre çok daha önemlidir. Sosyal bilimlerin en önemlilerinden birisi olan hukuk eğitimine başlayan bir öğrencinin temel hukuk derslerinde zorlanmaması, başarılı olması için belli düzeyde sosyal bilimlere ilişkin bilgi birikimine, kavrayış yeteneğine ve iyi bir genel kültüre sahip olması gerekir. Bunlar ileride iyi bir hukukçu olmanın, hukuk eğitiminde etkinliği ve verimliliği sağlamanın temel taşlarıdır.

Bir başka ifadeyle, ortaöğretimde iyi bir mantık, felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih dil ve edebiyat eğitimi almış öğrenciler, hukuk eğitimini özümseyip başarıyla sürdürebilir. Bu nedenle, orta öğretimdeki eğitim kalitesinin yükseltilmesi için büyük reformlar yapılması şarttır. Bu reformlar yapılmadıkça hukuk fakülteleriniz ne kadar üst seviyede olsa da iyi hukukçu yetiştirmeniz asla mümkün değildir.

Türkiye Hukuk Fakülteleri ve İnternet Siteleri

Hukuk fakültelerinin kaynağı olan ortaöğretim ile ilgili sorunları belirttikten sonra kısaca Hukuk Fakültelerinin durumundan söz etmek gerekir.

Ülkemizde, Hukuk fakültesi sayısının gereksinimin oldukça üzerine çıkması ve özel kriterler aranmaksızın her geçen gün yeni bir fakülte açılması kaliteyi düşürmektedir. Hukukçuların neredeyse tamamının görüşü bu şekildedir.

Bildiğimiz kadarıyla 2021 yılı başı itibariyle Türkiye’de 38’i devlet, 35’i vakıf ve 11’i de Kıbrıs’ta olmak üzere 84 hukuk fakültesi bulunmaktadır. Bu tarihten sonrada açılan yanılmıyorsam 11 hukuk fakültesi de olduğu göz önüne alındığında, 100’e yakın hukuk fakültesine dayanmaktadır. Hukuk fakültesinde bu artışa rağmen maalesef zaten yetersiz olan öğretim üyesi sayısını çok daha aşağıya çekmiştir. Vakıf üniversitelerinin ücret politikaları da devletten özele giden öğretim üyesi akışını hızlandırmış ve  Devlet Üniversitesi hukuk fakültelerini olumsuz yönde etkilemiştir.

Öte yandan vakıf üniversitelerine ve Kıbrıs’taki üniversitelere bağlı hukuk fakültelerinin sırf ekonomik devamlılıklarını sağlama adına kontenjanlarını doldurmak ve yine eldeki öğrencilerini kaybetmemek için çok toleranslı ve rahat sınıf geçmeyi sağlayan eğitim sistemi uygulamaları maalesef hukuk eğitiminin de düşmesine neden olmaktadır.

Bu satırların yazarının kendinden büyük meslektaşlarından duyduğu bakalorya yani baraj sınavı uygulamasını hatırladığında hukuk eğitiminin ne denli geriye düştüğünü söylemek zorundayız.

Hukuk eğitimi, öğrencilerin mezun olduktan sonra mesleklerini icra ederken öğreneceği konulara dair dersleri değil bu aşamadayken ihtiyaç duyacakları yeteneklerini ortaya koymak, hukuki problemi doğru anlama, hukuki analiz ve muhakeme gibi, hukukçu gibi düşünce becerisi kazandırmaya yönelik olmalıdır. Maalesef son yıllarda ezberci, pratik yapmayan, sadece konuları bir tarih dersi gibi anlatan bir eğitim modelinde öğrenciler yetiştirildiği ve bu nedenle hukuki muhakeme yeteneğinden çok  uzakta mezunlar yetiştirildiği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu durum oldukça üzücüdür.

Yargı etiği kurallarına her yönüyle bağlı  yetenekli hukukçular yetişmesi için yukarıda saydığımız sorunların öncelikle çözülmesi gerekir. Şunu söyleyebiliriz ki, iyi bir yargı mensubu olabilmek için, başarılı ve nitelikli bir hukuk eğitimi almış olmak çok önemli bir ön koşuldur.

Ülkemizde hukukun üstünlüğüne dayalı çoğul ve özgürlükçü bir demokrasiye geçme yönünde  güçlü ve bilinçli bir toplumsal talebin ve siyasi iradenin ortaya çıkması halinde, bu süreci çabuklaştırma ve kalıcı hale getirmede iyi yetişmiş nitelikli ve yetkin hukukçuların büyük bir katkısı olacağı muhakkaktır. Bu da nitelikli, iyi eğitim almış hukukçularla olur.

 7.1-  HAKİMLİĞE KABULDE YAPILAN SINAVLAR

Bilindiği gibi hukuk mesleklerine giriş sınavı veya idari yargı ön sınavı 1802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun ilgili hükümlerine göre yazılı ve mülakat sınavı olarak kadrolarda boşalma oldukça Adalet Bakanlığınca yapılmaktadır. Yazılı yarışma sınavı Adalet Bakanlığınca ÖSYM’ne yaptırılmakta, mülakat sınavı ise Adalet bakanının görevlendireceği Bakan yardımcılarının birisinin başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Hakimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreteri ve Türkiye  Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilecek bir kişi olmak üzere yedi kişiden oluşmaktadır.

Yazılı sınavı Adalet Bakanlığı adına ÖSYM tarafından yapıldığından geçmiş yıllarda bazı yolsuzluklar basına yansımış ve davalar açılmış olsa da bugün itibariyle böyle yolsuzluklar olduğu yönünde bir bilgi ve duyumumuz olmamıştır.

Ancak, mülakat sınavı yukarıda da arz ettiğim gibi, Mülakat Kurulunun oluşumundan da anlaşılacağı üzere, tüm üyeler yürütmenin yani Adalet Bakanlığının memurları olup, Bakanın emrindeki kişilerdir. Mülakatta belli siyasi partiye ve görüşe ait kişilerin kayırıldığı açıkça konuşulmaktadır.

Bunun da ötesinde Danıştay’ın bir çok kararlarına rağmen mülakatlara yargısal denetimin yapılabilmesi adına kamera konulması istenilmekte ise de maalesef  sınava kamera konulması yönünde bir düzenleme bulunmadığı için böyle bir denetim yolu da kapalıdır.

Sınavlarda hiçbir kayırma olmadığını kimse ileri süremez. Bu nedenle liyakatli, ehliyetli ve bilgili hakim adaylarının mesleğe alındığını söylemek mümkün değildir. Bu sınavın yürütme erkinin dışında bağımsız bir organca yapılması ancak bu problemi çözecektir. Sınav Kurulu bağımsız ve tarafsız olsa da, mülakat sınavının yargısal denetimi için sınavda kamera kaydı alınması zorunludur. Ancak, bu şekilde hak ve adalet korunabilir. Hakim adaylarının bu şekilde mesleki yeterlilik ve liyakat ilkelerine göre seçilmeleri halinde yargı etiğine uygun bir şekilde mesleğe başlayan yargı mensupları olarak görev yapmaları da sağlanmış olacaktır.

7.2-  HAKİMLİK TEMİNATI

Çağdaş ve demokratik devlet kendi belirlediği kuralları hiçbir otoritenin ve gücün etkisi altında kalmadan uygulayabilecek bir yargı sistemi oluşturmak ister ve kendisini bununla yükümlü sayar. Böyle bir devlet bu yoldaki adımlarını yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı şeklinde atacaktır. Bu adımları atabilen devlet hukuka saygılı, hukuk ilkelerine bağlı, hukukun üstünlüğünü kabul eden devlettir.[20]

Hakim, özellikle yasama ve yürütme organlarından gelecek baskı ve etkilere direnebilecek güçte ve bu nedenle de bağımsız olabilmelidir. Hakim, bu organların dışında da, hiçbir makamın hatta diğer meslektaşlarının da etkisinde kalmamalı onlardan gelebilecek telkinlere de kapalı olmalıdır. Sonuç olarak özetle söylemek gerekirse hakim, Anayasa, Kanun, diğer hukuki düzenlemeler ve vicdani kanaatine göre karar vermelidir. Hakimler yönünden böyle olan bir durum yargılanan kişiler yönünden de çok önemli olup, hakimlik teminatı onlarında başlıca güvenceleridir.

Yargı bağımsızlığı; hukuk devletinin yukarıda da saydığımız temel ilkelerinden birisi olmasının yanı sıra yargılama fonksiyonunun da güvencesidir.

Yargı bağımsızlığını sağlamaya yönelik, onu gerçekten ayakta tutan müesseselerden birisi hatta en önemlisi hakimlik teminatı olarak adlandırılan kişisel bir bağımsızlık durumudur.

Şunu da belirtmemiz gerekir ki, yargının bağımsız nitelik taşıması yargı mensuplarına tanınan bir ayrıcalıklı durum olmayıp, tersine vatandaşların adil yargılanma hakkının güvencesinin temelini teşkil eder.[21]

Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı; hakimin üstünlüğünü ve ayrıcalığını sağlamak için değildir. Bu ilkeler, egemen olan iktidar gücüne, devlete, sermayeye ve başkaca güçlere karşı hak arama özgürlüğünün sigortasıdır.

Yargı bağımsızlığı ilkesi hakimlik teminatı ile korunmaya çalışılır. Hakimlerin yasama ve yürütme organlarından bağımsız olduğu, hakimlere direktif veremeyecekleri ve tavsiyede bulunamayacakları olguları hakimlerin bağımsızlığını ifade ederken, anılan bu bağımsızlığı korumaya matuf müesseselere de hakimlik teminatı denilmektedir.[22]

Mahkemeden adil bir karar çıkmasının ön koşulu hakimin ekonomik, coğrafi ve mesleki güvencesinin varlığı hakimlik teminatı ile doğru orantılıdır. Bu güvenceler olmaz ise orada hakimlik teminatından söz edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde de belirttiğimiz gibi Bangalore Yargı Etiği ilkelerinde, yargı bağımsızlığı kapsamında ortaya çıkan hakimlik teminatına; ‘’Hakim herhangi bir yerden herhangi bir sebeple doğrudan ya da dolaylı olarak gelebilecek her türlü dış etki, rüşvet, baskı, tehdit ve müdahaleden uzak şekilde, olaylara ilişkin kendi değerlendirmesine dayanarak ve hukuka dair kendi vicdani anlayışı ile uygun biçimde yargı işlevini bağımsız olarak yerine getirmelidir. ilkesiyle yer verilmiş ve önemi vurgulanmıştır.[23]

Bangalore Yargı Etiği İlkeleri

Hakimlik teminatı kavramı, hakimlerin özlük işlerinin kim tarafından yapılacağını sorgulamamızı gerektirecektir. Özlük işlerinin tamamının yürütme veya yasama  organına bırakılması teminata vurulacak en büyük darbedir.

Her şeyden önce Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatının koruyucusu konumunda olan Hakimler Savcılar Kurulu’nun (HSK) idari işlem niteliğindeki kararlarının yargı denetimi dışında bırakılması hakimlik teminatını zedeleyen başlıca unsurdur.

Özlük hakları hakkında HSK tarafından verilen bir kararı yargı önüne götüremeyen bir hakimin teminat altında olduğundan söz edilemez.

Ekonomik durumları rahat çalışmalarına olanak sağlamayan, yüksek mahkeme üyeleri ile 1.sınıfa ayrılmış hakimler arasında yüksek hakimler lehine ayrıcalık getiren hükümler hakimlerin motivasyonunu bozmuştur. Açılan davada, düzenlemenin Anayasaya aykırılığı öne sürülmüş, davaya bakan idare mahkemesi konuyu Anayasa Mahkemesine taşımıştır. Hakimler arasında huzursuzluğa yol açan bu hükümlerle ilgili olarak Anaya Mahkemesinin kararı beklenmektedir.

Hakimlik teminatı ile ilgili Anayasal ve yasal hükümler ne kadar hukuk devleti ilkelerine uygun ve mükemmel olursa olsun eğer bu hükümler uygulamada yer bulmuyor, yasama ve yürütme erki bu düzenlemelere aykırı davranıyor ve uymuyorsa böyle bir sistemde yargı bağımsızlığından ve hakimlik teminatından asla söz edilemez.

Hakimlerin teminatsız olması, etki altında bırakılması, hukuk dışı baskılara karşı gelen hakimlerin her an meslekten azledilme kaygısı içinde olmaları veya coğrafi teminata aykırı olarak başka bölgelere atanabilecekleri tehdidi altında görev yapmaları adil yargılama ilkeleri ile bağdaşmayacağı gibi bu şartlarda çalışan hakimler de maalesef adaletli karar veremezler.

 8.1- YARGININ YASAMAYA KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI

Yargı bağımsızlığının en önemli öğesi olan hakimlerin kararlarını kanunların çizdiği sınırlar içerisinde ve vicdani, kanaatlerine göre özgür bir irade ile karar verebilmesinin öncelikli şartı yargının yasama erkine karşı bağımsız olmasıdır. [24]

Anayasamızın 11.maddesi[25] Anayasa hükümlerinin temel hukuk kuralları olduğunu, kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağını hükme bağlamıştır. Bu Anayasal hüküm yasama erkinin hukuk kurallarına ve Anayasaya uygun davranmak zorundadır. Yasama organının kanun çıkarma temel görevi olması nedeniyle yargı üzerinde hakimiyet kurma olasılığı olabilir. Bu nedenle yasama organı ya kanunları çıkarmadan önce bu durumu sağlaması yada kanunlar çıktıktan sonra kanunlar üzerinde bir denetimin varlığı adına Anayasa Mahkemesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Bu yönüyle Anayasa Mahkemesinin denetimi ön plana çıkarak yasama organının sınırlandırılması yargı bağımsızlığı adına en önemli kazanım olmuştur. Anayasaya uygunluk için hukuk devletinde düzenlenen yemin etme, çift meclis tesisi, yasaların halk oyuna sunulması, bazı demokrasilerde Recal (geri çağırma), yasaların hazırlanmasında uzmanlardan faydalanılması gibi müesseseler de öngörülmüştür. Fakat bu müesseselerden hiçbirisi kanunların Anayasaya uygunluk denetimi görevini yapan Anayasa yargısı kadar etkin olamamıştır.

Bu nedenle 1961 Anayasası ile yasamanın çıkardığı kanunların Anayasaya uygunluk denetimini yapacak bir Anayasa Mahkemesinin kurulması, yasama organın bu önemli işlevinin yargıya açık hale getirilerek, yargıya karşı olabilecek olası bir müdahalenin önüne set çekilmiştir.

1982 Anayasasının 140. Maddesinde[26] Hakimlerle ilgili çeşitli durumları TBMM’nin çıkaracağı kanunlarla düzenleneceği hükmü ile yasamanın alanı bir anlamda genişletilmiştir. Maddenin içinde kanunla yapılacak bu düzenlemenin ‘’mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre’’ yapılması koşulu getirilerek yargı bağımsızlığı korunmaya çalışılmıştır. Ancak, yargının yasama erkine karşı yargı bağımsızlığı anlamında en büyük güvencesi Anayasa Mahkemesidir.

8.2- YARGININ YÜRÜTMEYE KARŞI OLAN BAĞIMSIZLIĞI

Yargının bağımsızlığına gelebilecek en büyük tehlikenin kaynağının yürütme organı olabileceği düşünülmektedir. Yürütme ile yargı erki aralarındaki sınırlar tarihsel süreç içerisinde iş bölümü yapılarak çizilmiştir. İdarenin, yargı mensuplarının yargısal görevleri dışında kalan idari işlemleriyle ilgili alanda etkin olması, Anayasal güvence altına alınan hakimlerin bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamanın da ötesinde idarece bir güç, baskı unsuru olarak kullanılabileceği tartışmasızdır.

İkbali, idari bir makamın elinde olan bir yargıcın ne denli bağımsız ve tarafsız olabileceği izahtan varestedir.[27]  Hakimlik teminatı ve yargı bağımsızlığı adına bu durum asla kabul edilebilecek bir durum değildir. Böyle bir yetki mutlaka bağımsız bir makamın elimde bulunmalıdır. Anayasamızın Cumhurbaşkanının görevlerini sayan 104 maddesi[28] Cumhurbaşkanının af yetkisi olup, Mahkemelerin bağımsızlığına ilişkin Anayasa 138.maddenin yürütme açısından bir istisnası olup, yargının yetki alanına giriş söz konusudur.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay üyelerinin belli bölümünü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ile Başsavcı Vekilinin Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi yargı bağımsızlığı adına olumsuz ve bağımsızlık olgusuna ters düşen bir durumdur.[29] Acilen bu hükümlerin değiştirilmesi ve yargı içinde bağımsız yargı mensupları tarafından seçilmeleri gerekir. Aşağıda Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) ile ilgili olarak söz edeceğimizden burada bu konuyu geçeceğiz.

9. ÜLKEMİZDE YARGI BAĞIMSIZLIĞININ DURUMU

Ülkemizde yargının bağımsızlığı uzun yıllardır tartışılan bir konudur. Bu konuda yaygın, birden çok öneri ve eleştiriler bulunmaktadır. Bu konuları bir başka deyişle yargı bağımsızlığını etkileyen ve zedeleyen durumları aşağıda özetle sunmaya çalışacağız.

1982 Anayasasının Hakimler ve Savcılar Kurulu Başlıklı 159. maddesinde[30] düzenlenen hükümde Kurul başkanının Adalet Bakanı olması ve yine müsteşarın da Kurulun tabii üyesi olması en çok eleştirilen ve bağımsızlığı zedelen bir hüküm olmuştur. Bunların  dışında kalan Kurul üyelerinin Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşması ve böylece Kurulun yargının tamamını kapsamaması da ayrı bir eleştiri noktası olmuştur.

Diğer bir eleştiri konusu anılan 159.maddenin devamında Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamayacağı yönündeki hükümdür. Bu hükmün hukuk devleti ilkesini zedelediği konusundaki düşünceye çoğu hukukçu iştirak etmektedir.

HSK bir yüksek mahkeme değildir. İdari bir makam olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Anayasamızın 125.maddesi açıktır. İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olmasına karşın yargı bağımsızlığının en önemli unsuru olan hakimlik teminatının taşıyıcı kolonu olan hakimlerin özlük haklarına ilişkin olarak meslekten ihraç dışında yargı yoluna başvuramamasını anlamakta güçlük çekiyorum. Hukuka saygılı, yargısının bağımsızlığına ve adaletine güvenen bir devlet asla hakimleri için bu yolu kapatmaz ve kapatmamalıdır.

Hakimlik teminatı ile ilgili söyleyeceğimiz bir başka konu, yine 159.maddede yer alan hakimlerle ilgili denetleme, görevleri ile ilgili suçlar konusunda araştırma , inceleme ve soruşturmanın ilgili dairenin teklifi ve HSK başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılacağı, müfettişlerini atama yetkisinin Adalet Bakanına ait olduğu yazılmıştır. Maddede yine görüleceği üzere Genel Sekreterin kurulun göstereceği 3 aday arasından HSK başkanınca atanacağı da belirtilmiştir. Bu nedenle

Kurulun bütçesinin bağımsız olmaması, sekretaryası ve dolayısıyla hakimleri denetleyecek müfettişlerin Adalet Bakanının bir anlamda kontrolü altında, ikballerinin ona bağlı olması yargı bağımsızlığını zedeleyen konular olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda bir diğer nokta Hakim savcıların denetimi, atanmaları konusundaki öneriler Bakanlığın emrinde olan müfettişlere bırakılırken, soruşturma izninin Adalet Bakanına bırakılması çelişki yaratmaktadır.

2010 Anayasa değişikliği ile, daha önceden Yargıtay ve Danıştay’ca seçilen Kurul üyelerinin seçiminde değişikliğe gidilerek, Cumhurbaşkanı, Adalet Akademisi, idari ve adli yargı hakim ve savcıların da etki edebilmesine olanak tanınmıştır.  2017 Anayasa değişikliği ile birlikte Kurulun 4 üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği, 7 üyesinin TBMM tarafından seçileceği hüküm altına alınarak, Yargıtay, Danıştay ve Adalet  Akademisinin Kurula üye seçmesi usulüne son verilmiştir.

Şunu öncelikle söylememiz gerekir ki, yüksek yargı organlarının üye seçimlerinde salt çoğunluk ve gizli oy yöntemleri kullanılmalıdır. Öte yandan Yargı organlarının Anayasa Mahkemesine üye seçimlerini kendilerinin yapması, yargı bağımsızlığını güvenceye alacağı gibi yargı üzerindeki siyasi spekülasyonları da ortadan kaldıracağına inanıyoruz.

2017 Anayasa değişikliği ile gerçekleştirilen bir diğer değişiklik Askeri Yargıtay ve AYİM’in kaldırılmasıdır. Bazı çevreler Askeri yargıda görev alan hakimlik vasıflarını taşımayan asker rütbeli üyelerin bulunması yargı bağımsızlığını sarstığı gerekçesiyle eleştirmişlerdir. Ancak, bizce çözüm Askeri Yargıtay’ın ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılması değil sadece hakim sınıfından olan hakim subaylarla çalışacak bir yargı şeklinde restore edilseydi daha olumlu olurdu diye düşünüyoruz. Tam bir örnek olmamakla birlikte askeri sağlık kuruluşlarının kaldırılması çoğunlukla olumsuz bulunuyorsa, askeri sağlık hizmeti gibi askeri yargı da özel teknik bilgileri ve psikolojiyi gerektiren bir faaliyet olduğundan bağımsız yargı özelliklerini taşıyan bir sistem içerisinde hakim teminatını haiz hakim subaylardan oluşan bir yargı sistemi kurulsa daha isabetli olurdu diye düşünüyoruz.

10. SONUÇ

Yargı etiği ve bu etiğin gerektirdiği kurallara uyulması gerçekten çok önemli olup, bu kurallara uyan, yargı etiğinin gerektirdiği şekilde hareket eden yargı mensupları çoğaldıkça yargının kalitesi olukça yükselecektir.

Yargı faaliyeti ve bu faaliyeti yerine getiren bir hukukçu, ortaöğretimden başlayan ve hukuk fakültesi ile devam eden bir eğitim ve bunun sonunda kazanılan bir sınavdan sonra meslek içi eğitim ve deneyimlerle süren bir meslek hayatı… Bu yol gerçekten meşakkatli, yorucu ve büyük bir sorumluluk gerektiren süreçtir.

Bir hakim hiçbir etki altında kalmaksızın, kanunlara uygun ve vicdanı rahat olarak bir karar vermişse elbet gece yastığına başını koyduğunda rahatça uyuyacaktır. Tabi bu kişilik olarak dürüst ve vicdanlı bir insan portresine uygun bir örnektir.

Yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı adına bilenen ve belki de daha önce çok defa söylenmiş önerileri tekrarlamak isterim.

Tam bir yargı bağımsızlığı ve hakimlik teminatı sağlayacak yargı reformunun varlığı şarttır.

Yargı kağıt üstünde değil uygulamada da olabilecek şekilde, güçlü bir yürütme ve yasama organına karşı korunmalı ve bu ortam içerisinde kararını vermelidir.

Hakim ve savcı adaylarının seçilmesinde objektif kurallar düzenlenmeli, hakim ve savcı adayı belirleme sınavlarında yürütme organın etkisi tamamen ortadan kaldırılmalı veya en aza indirgenmelidir. Ülkemizde, halen bütünüyle siyasetin denetimine ve müdahalesine olanak sağlayan, objektiflikten uzak bir sürecin yürütülmekte olduğu herkesin malumudur. Gerçekleştirilen mülakatlar neticesinde, sınavdan aldığı not veya liyakat ölçütü yerine sınav komisyonunun taraflı ve keyfi sorularına verilen cevaplar çerçevesinde takdire dayalı bir atama sistemi olup, bu durum hakim ve savcı bağımsızlığı yönünden oldukça önemli kuşkular doğurmaktadır. Anılan mülakatlarda kamera sistemi de  konulmayarak, sınav adeta yargı denetiminden de kaçırılmaktadır

Hakimlerin mesleğe kabul, atama ve terfi, disiplin ve görevden alınma işlemlerine ilişkin usul ve kurallar objektif nitelikte olmalı, ayrımcılık yasağına aykırı olmamalı ve ilgili mevzuatta açıkça yer almalıdır.

Köklü bir demokrasi ve hukuk kültürünü haiz olmayan yeni demokrasilerde, yargı bağımsızlığının korunması bakımından en iyi model, hakimlerin yasama ve yürütmeden ayrışmış tam  bağımsız bir kurul tarafından atanmaları ve özlük haklarının bu kurulca yerine getirilmesidir. Bu kurulun üyelerinin tamamı hakimlerden oluşmalı ve kurul atama ve terfilerde belirleyici bir rol üstlenmelidir. Bu kurul, hakimlerin kariyerlerini etkileyen her türlü inisiyatifin kullanılmasında söz sahibi merci olmalıdır.

Bir diğer önerimiz, geçmişte 521 sayılı Danıştay Kanununun yürürlükte olduğu süreçte Danıştay’da meslek içinde yükselmenin adeta akademik kariyer kazanımı gibi olduğunu belirtmiştik.[31]

Hakimlerin atanması ve terfi konusunda sınav sisteminin benimsenmesi oldukça büyük bir güvence sağlamaktadır.

Sınav sistemi ile birlikte hakimlerin tamamen objektif kriterlere göre kendisinden kıdemli birkaç hakim tarafından değerlendirilmesinin getirilmesi de yararlı olacağını düşünüyoruz..

Hakimlerin terfiine, görev ve yer değiştirmelerine ilişkin kararlar ilgili hakimlerle görüşülerek alınmalı ayrıca karardan sonra ilgili hakime yeniden incelenme talep etme hakkı tanınmalıdır.

Hakimler ancak yasada öngörülmüş usul ve nedenlerle görevden alınmalı, bu konularda da karar verecek yetkili kurul yasama ve yürütmeden bağımsız olmalıdır.

Görev süreleri dolmadan  görevden alınan veya yerleri değiştirilen hakimlere etkili bir yargısal başvuru hakkı verilmesi gerekir.

Kısaca söyleyebileceğimiz diğer husus, yargı bağımsızlığı için coğrafi güvencenin varlığının zorunlu olduğu, yine hakimin kararından dolayı hukuki sorumluluğunun ve rücu mekanizmasının işletilmesinin sağlanması gerektiğidir.

Tüm umudumuz gelecekte bütün kurumları ile saat gibi işleyecek gerçek bir demokraside, yargının da aynı saatin bir parçası gibi çalışarak adalet, hakkaniyet içerisinde tarafsız ve bağımsız hakimlerce etkiden uzak karar verilmesidir. Bir gün bu noktaya geleceğimiz inancındayım.

Dipnotlar ve Kaynakça: 

 [1] Baseak Avukatlık Ortaklığı, Of Counsel

[2]Söz konusu uluslararası metinler için bkz. T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004, http://www.abgm.adalet.gov.tr/ pdf/bangalortr.pdf, (E.T. 30.07.2023).

[3] T.C. Adalet Bakanlığı Avrupa Genel Müdürlüğü, Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara Eylül 2004.s.14-18

[4] Gürsel ÖZKAN, “Yargı Etiği, Yargıya Güven ve Şeffaflık”, Yargıtay Etik, Şeffaflık ve Güven Projesi Açılış Sempozyumu, Ankara, 13-14 Nisan 2017, s. 54.

[5]  Tuğan, E.N, Ömür Demirdal Gönülşen, U. (2020). Türkiye’de Yargı Etiği İlkeleri Üzerine Bir İnceleme. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 24 (Aralık Özel Sayı), 85-100.

[6] Demirdal, M. Balkan  Niğde Ömer Halisdemir Ünv. H.F.Dergisi Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme, Niğde s.99

[7]  14.03.2019 gün ve 30714 sayılı Resmi Gazete.

[8] 521 Say. mülga Danıştay Kanunu Md.15

[9] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.15

[10] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.121

[11] 521 Say. Mülga Danıştay Kanunu Md.123

[12] Ejder Yılmaz ‘Hukuk Sözlüğü’ Ankara, Yetkin Yayınları, 2005 s.490

[13] Sami Selçuk, Bağımsız Yargı Özgür Düşünce, 1. Baskı, Ankara, İmge Kitapevi, Mart 2007, s.37

[14] Muhittin Taylan, Hukuk devleti Sempozyumu, İzmir Barosu,1974, s.46

[15] Anayasa Mahkemesinin 12/11/1991 gün ve E.1991/7, K.1991/43 say. Kararı

[16] Anayasa Mahkemesinin 10/07/2013 gün ve E.2012/94, K.2013/89 say. Kararı

[17] Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, Hukuk Devleti Sempozyumu, İzmir Barosu, 1974. s.18

[18] Güneş Müftüoğlu, Sosyal Devlet ve Hukuk Devleti, 1.BaskıAnkara, Seypa Yayınları, 1996,s.327

[19] Yargı Etiği ve Yargı Bağımsızlığı Konusunda Uluslararası Belgeler, Ankara, Eylül 2004.s.3

[20]  Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s.12

[21] Özdemir Özok, ‘’Hukuk Devleti ve Yargı Bağımsızlığı’’ TBB Dergisi, Sayı 84, 2009, s.27

[22] Baki Kuru, ‘’Hakim ve Savcıların Bağımsızlığı ve Teminatı, Ankara, Sevinç Matbaası, Ankara Üniversitesi  Hukuk Fakültesi  Yayınları, 1966, s.6

[23] Bangalor Yargı Etiği ilkeleri http:/www.hsk.gov.tr/eklentiler/dosyalar/4a92e0cc-e94b-4912-aaf9-5dfe5b885e98.pdf

[24] Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, Ekin Yayınevi, 4.Baskı, Bursa.2007, s.848

[25] XI. Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü

MADDE 11- Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.

[26] C. Hâkimlik ve savcılık mesleği

MADDE 140- Hâkimler ve savcılar adlî ve idarî yargı hâkim ve savcıları olarak görev yaparlar. Bu görevler meslekten hâkim ve savcılar eliyle yürütülür.

Hâkimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre görev ifa ederler.

Hâkim ve savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görevlerinin ve görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.

Hâkimler ve savcılar altmışbeş yaşını bitirinceye kadar hizmet görürler; askerî hâkimlerin yaş haddi, yükselme ve emeklilikleri kanunda gösterilir.

Hâkimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.

Hâkimler ve savcılar idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.

Hâkim ve savcı olup da adalet hizmetindeki idarî görevlerde çalışanlar, hâkimler ve savcılar hakkındaki hükümlere tâbidirler. Bunlar, hâkimler ve savcılara ait esaslar dairesinde sınıflandırılır ve derecelendirilirler, hâkimlere ve savcılara tanınan her türlü haklardan yararlanırlar.

[27]  Tosun Öztekin, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınları, C.1, İstanbul 1984, s.432.

[28] …. Sürekli hastalık, sakatlık ve kocama sebebiyle kişilerin cezalarını hafifletir veya kaldırır.

[29] Kurtuluş Tayanç Çalışır ‘Teoride ve Pratikte Yargı Bağımsızlığı’ 2.Baskı, Ankara, Adalet Yayınevi, 2016, s. 30.

[30] III. Hâkimler ve Savcılar Kurulu

MADDE 159- (Değişik: 12/9/2010-5982/22 md.)

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Öğretim üyeleri ile avukatlar arasından seçilen üyelerden, en az birinin öğretim üyesi ve en az birinin de avukat olması zorunludur. Kurulun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla belirler. Birinci oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oyla seçim yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Üyeler dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir kez daha seçilebilir.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki otuz gün içinde yapılır. Seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.

Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.

Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.

(Değişik: 16/4/2017-6771/14 md.) Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.

Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.

Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.

Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.

Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

[31] Üst bölümde sayfa 10.

Ön İnceleme: Beklentiler, Güçlükler, Öneriler

0
Yargıç, yazar ve düşünür Hilmi Şeker, 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Kısa bir süre avukatlık yaptı. Hukuk pratiğinde ilk deneyimlerini avukatlıkta kazandıktan sonra yargıçlık kariyerine başladı. İstanbul Asliye Ticaret Mahkemesi Hakimliği ve İcra Hukuk Mahkemesi hakimliğinin ardından İstanbul Bölge Adliye (İstinaf) Mahkemesi Başkanlığına atandı. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 22. Hukuk Dairesi başkanı iken 2018 yılında Bakırköy İcra Mahkemesi Hakimliğinde ve ardından da Asliye Hukuk Mahkemesi hakimliğinde görevlendirildi. İcra Hukuku ve Usul Hukuku alnında uzmanlaştı. Hukuk felsefesi, hukuk tarihi, hukuk mantığı, hukuk sosyolojisi, usul hukuku, yargılama tarihi ve hukukta gerekçe üzerine çok sayıda makale yazdı.  Makaleleri, Güncel Hukuk, Birikim, Yeni Yaklaşımlar, Hukuk Ansiklopedisi, HukukiHaber, HukukiNet, TürkHukukiSitesi, İstanbul Barosu Dergisi, Ankara Barosu Dergisi, İstanbul Barosu Bülteni, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, HukukPolitik, AdaletBiz, Legal Hukuk Dergsi gibi dergi ve internet arşivlerinde yayımlandı. Başta, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi kolokyumlarında olmak üzere barolarda, adliyelerde ve üniversitelerde çok sayıda konferans, panel ve sempozyumda bilimsel tebliğler sundu. Çeşitli gazete ve dergilerde çok sayıda röportajı çıktı. En kapsamlı röportaj 2019 yılında "Hilmi Şeker ile Hukukta Gerekçe ve Süreç Adaleti Röportajı" adıyla Aristo Yayınları tarafından basıldı. İstanbul Barosu tarafından 2022 yılında düzenlenen Yargı Sisteminin Sorunları ve Çözüm Yolları çalışmasında jüri üyeliği yaptı. Basılı Eserleri: 2010 yılında yazdığı 1594 sayfalık ‘Esbab-ı Mucibe’den Retoriğe Hukukta Gerekçe’ isimli kitabı hukuk camiasında büyük ses getirdi. Kitap, hukukta gerekçe oluşturma süreçlerini ayrıntılı bir şekilde ele aldı ve bu konuda ardıllarına ilham kaynağı oldu. Şeker'in bu ilk basılı eserine 2011 yılında Türk Ceza Hukuku Derneği tarafından Sulhi Dönmezer Ödülü verildi, ayrıca ABD Kongre Kütüphanesi ve Oxford Üniversitesi Kütüphanesinde seçkin eserler arasına girdi. İkinci kitabı olan "İlkeler Işığında Ön İnceleme Kurumu" Mart 2012'de İstanbul Barosu tarafından yayımlandı. "Medeni Hak ve Yükümlülüklere İlişkin DavalardaSüreç Adaleti(Usul Hukuku ve İstinaf Yorumu) Mart 2018'de Beta'dan yayımlandı. 2018'de "Roboski Davası(Mehmet Encü ve Diğerleri Başvurusu) başlıklı eseri 2018'de Tahir Elçi Vakfı Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturuldu. "Esbab–ı Mucibe'den Retoriğe Hukukta Gerekçe" Yeditepe Üniversitesi Yayınları tarafından 2020 yılında yeniden basıldı.

Ön İnceleme: Beklentiler, Güçlükler, Öneriler / Hilmi Şeker – Yargıç 

Makale, 2012 yılında Güncel Hukuk Dergisinde yayımlanmıştır. Aradan geçen 10 yıldan fazla bir sürede ön incelemenin amacına ulaşıp ulaşmadığı okuyucunun ve hukukçuların takdirindedir. 

Bir süre önce kan tazeleyen yöntem yasası, yargılama rotasında önemli değişiklikler yarattı. Görülebilirlik, davalaşma, uyuşmazlığın kontrolü ve kalıcı toplumsal barış konularına odaklanan ön inceleme, değişimin konuşlandığı önemli bir üsse dönüştü. Bu kesitin, umulanı karşılaması engellerinden kurtulmasına, önünü görebilmesine ya da külfete dönüşmemesine bağlıdır.

Ön inceleme kurumunun, yaptırımlarla ayakta kalma çaba ve arayışı, iyi bir seçim olmamıştır. Yapısal sorunlarla boğuşan yargıya mücadele edeceği ilave sorumluluk sahasının açılması, kötü niyetli tutumları yedekte tutan bir yaklaşımdır. Her fırsatta baskıyı dillendiren bir revizyon veya reformun başarılı olması güçtür.

Davalaşma eşiğini belirlemek, adli tercihlerin ürünüdür. Mevcut seçim, her uyuşmazlığın elini kolunu sallayarak davalaşmasını reddeden bir aklın işidir. Bu akıl, form ve içerik kusurlarının davalaşmayı önleyen etkilerini, özgün tedbirlerle önlemeyi başarmıştır. Bu başarı, şekil noksanlarının yarattığı depresyonu, şablon dilekçelerle aşmaya kalkışması ifade özgürlüğünü kısıtlayarak, hukuki dinlenilme hakkını işlemez kılabilir. Güvenliğin içerikle yarışı, içeriğin hüsranıyla sonlanabilir.

Altyapısı tökezleyen, organizasyonu bozuk bir sistemin, ön incelemeyi zamanla yarıştırması isabetli olmamıştır. Ön inceleme, zamanı yönetmenin diğer adıdır. Teksifin ruhunu yücelten, geri çağıran bir sistemdir. Bu aygıtın sorunsuz yaşaması, alt yapının sağlamlığına, organizasyonun mütereddit olmamasına bağlıdır. Sorun veya engellerin hüküm sürdüğü iklimde ön incelemenin ahkâm kesmesi, kimliğini kazanabilmesi mümkün olmaz.
Ön incelemenin akıbeti, özümsenerek anlaşılmasına, içselleştirilerek uygulanmasına kendisinden sadır olmayan engellerin tesirinden çıkarılmasına bağlıdır. Deneyim ve birikim noksanının, psiko/dirençlerle ittifak etmesi özendirmenin yaşama tutunmasını güçleştirir. Hükmün objektif sınırları, gözetilme etkisi, çelişkili karar verme ve yeniden yargılanma yasağıyla ilişkisi derinliğine ve genişliğine analiz edilmeden ön incelemeye ömür biçmek olanaksızdır.
Basit yargılama usulünün, yazılı yöntem kurallarını ithale zorlanması, ödünç alınacak referansın saptanmasında güçlük yaratmaktadır. Basit yargılamanın ithali veya ödünç alınması gerekeni yeterince açıklayamaması ya da uygulamanın buyruğu kavramakta güçlük çekmesi, bu alanın uyuşmazlıkların mayalanmasına elverişli olduğunu göstermektedir. Teksifin, saflığından kaynaklanan kaçakları önleyecek uyarılar konusundaki duraksamalar, yürürlüğün mesafe ve zamana ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.
Hukuki dinlenilme hakkının boyutları arasındaki dengenin, bilgilenme ve açıklama lehine bozulması, makul sürede yargılamanın beklentilerini riske etmiştir. Makul sürede yargılamayı referans alan yasama, hukuki dinlenilme hakkının açıklama, bilgilenme ve sürpriz karar verme yasağı yararına yaptığı düzenlemeler, bu hedefin ıskalanmasını kolaylaştıracaktır.

Yasama, sulha özendirme görevinin ifasında izlenecek usul ve süreçler konusunda ipucu vermekten kaçınmıştır.
Sulhun nasıl ve ne şekilde teşvik edileceği, yapılacaklarla sakınılacaklar konusundaki suskunluk işlerin yargıca havalesini yegâne seçeneğe dönüştürmektedir. Yargıcın, yansızlık ile ihsası rey arasındaki krize rağmen ilerlemek zorunda kalması amaçla buluşmayı ertelemektedir. Alternatif uyuşmazlık modellerinin yazgısını belirlemeye muktedir bu mantığın rutine teslim olmaması, hızlı, verimli ve etkili önlemelerin alınmasına gerektirir.

Sulhun başarısı, müzakere masasının temiz tutulması, ortamın ayıklanması, arındırılmasına bağlıdır. İradenin kirlenmesi, müzakerenin kusur salgılamasına neden olur. Kusurlu anlaşmanın, etki ve sonuç doğurmasına hukuk seyirci kalmaz. Müzakere masasında söylenenlerin gözetilmesi, gerçeklerin baskılanmasını, iradenin gizlenmesini tetikler. Eteğindekini dökemeyenlerin, içini döktüğünden söz etmek olanaksızdır.

Genişletme ve değiştirme ile yokluktaki işlemlere itiraz yasağını yöneten mazeretin düzenlemeden yoksun bırakılması ciddi bir eksikliktir. Mazeretin disipline edilememesi, onu sömürüye açık hale getirerek, ön incelemenin amaçlarını tehlikeye atan bir amile dönüştürebilir. Değiştirme ve genişletme kurumunun yozlaşmaması, uyuşmazlığın kendinden menkul işlemlerle aşınmaması, mazeret kurumunun nesnel kimliğine kavuşmasına bağlıdır. Standarttan yoksun, sınırları belirlemekten aciz bir kurumun, aşkınlıklarla yenilikleri aşındırması muhtemeldir.

Usul ekonomisinin, ön incelemeyle celse sayısı ve talik süresi üzerinden soluksuz yarışı, özendirme çabasını boşa çıkararak, işin kürsüye dönüşünü kolaylaştırabilir. Gelenekten hoşnut, sorunlarıyla yaşamaktan memnun bir yaklaşımın, zamanla baş etmesi beyhudedir. Zamanı yönetemeyen kürsü, adlileşmeyi ön incelemeyle yarıştıran ard alanın, zamanla takışması hüsrana dönüşebilir. Yarışa itilmek, optimum ihtiyacın belirlenmesini, gerçeğin hükme dönüşmesini, ön incelemenin kendini bulmasını erteleyebilir.

Teksifin, organizasyon bozukluğu ve alt yapı eksikleri karşısında geri adım atması, saflığını yitirmesi görmezden gelinmektedir. Tebligatı, teslimi gereken sıradan emtia addeden anlayışın, yerini bilgilendirme, tebliğ ya da malumatın tevdiine bırakmadıkça, yazgısı teatiye bağlı ön incelemenin kendisini ifade ve tanımlama girişimi sonuçsuz kalacaktır. Posta/dağıtıcı kusurlarına kayıtsız, adlileşmeyi hafife alan ya da özerk bir hayata zorlanan ön incelemenin bozulmadan kalma, değişmeden yaşama şansı yoktur.
Algı sapmaları, çözüm arayışı, zamanla yarış ve duraksamalarla mücadele kurumu şablonlarla yaşamaya zorlayabilir. Basmakalıp veya örneklerle yatıp kalkan pratiğin, ustası olduğu bir geleneği yaşatması güç olmayacaktır. Aynılaşma ve benzeşme geleneğinin, İnternet’teki dur durak bilmeyen koşuşu, emeklemekte olan ön incelemenin hevesini kursağında bırakabilir.

Yozlaşmamak, kurumla empatiye, özünün kavranmasına, izlerinin sürülmesine ve aslına uygun algoritmalara ihtiyaç duyar. Aslın tercümesi, köklere inmeyi ve orada gezinmeyi, gerektirir. Kuytu ve koyaklarına girilemeyen bir kurumu yorumlamak, aslına sadık kalmak zordur. Güç olanın akıbetini zaman ve deneyler belirler. Teri soğumamış kurumu, her derde deva örneklerle tüketmeye çalışan bir yayıncılığın, sorumsuz suflelerle gelecek vaat etmesi olanaksızdır. Editörlük ve redaktörlüğü gereksiz veya sıradan bir etkinlik addeden, hukuku ticarileştiren yayıncılığın, yargıların birliğine katkı sunması çağrılara yanıt vermesi hayaldir.

Ön incelemenin, aba altındaki sopayla yaşatılma ve işler kılınma çabası çağdaş olmaktan uzaktır. Yaptırımın etki ve sonuçlarının tartışılmaması, bilimsel bir perspektiften okunmaması müeyyidenin, dirençle dışlanmasını kolaylaştıracaktır.

Yasama, ön incelemenin hedefine isabetli, güvenli, ucuz ve makul sürede erişmesini planlayarak, onu aşkınlıklarla işlevsiz kılacak teşebbüsleri enterne etmiştir. Yasama, yargılamayı fazlarla sınırlamıştır. Sınırların ayırdığı alanlara geçişi kolaylaştıran, bahanelerle çizgileri aşan işlemleri meşrulaştırmak doğru değildir. Öteki deyişle yasama, ön incelemenin bünyesiyle uyumsuz işlemleri yasaklayarak periyotlar arası farkı ortadan kaldıran ya da geçişi kolaylaştıran deneyimleri çekici olmaktan çıkarmıştır. Cazip olan, sınırların berisinde kalarak eylemektir.

Rakamların şahadeti, ceza yargılamasının bir zamanlar sırtını yasladığı uzlaşma kurumunun, aradan geçen onca zamana rağmen özlenen rota ve debiye erişmemesi hayal kırıklığına neden olmuştur. Hukuk alanında hükme bağlanan dava sayısının, sulhle neticelen uyuşmazlık sayısına oranının dip yapması, işlerin burada da iyiye gitmediğini göstermektedir. Uyuşmazlığın tasarrufla sönümlemesini önleyen öznel ve nesnel nedenler yeterince tartışılmadan, pürüzleri temizlemeden, budakları örselemeden kurumu hayata geçirmek ön inceleme ve uzantılarına zar attırmak, şans dilemek manasına gelir.

Dava şartlarından mahrumiyet, iddianın davalaşmasını önlenmektedir. Görülebilirlik testini, kaideten ön inceleme fazıyla sınırlayan yasama, hüküm arifesindeki yoksunluğu görmezden gelerek red nedeni sayılmasını yasaklamıştır. Dolayısıyla, tartışılarak hükme dönüşmesi an meselesi olan uyuşmazlığın salt bu nedenle reddine çekince konulması, koşulun iktidarını dizginlemiştir. Yasak sınırlamaya dönüşerek koşulların saltanatı, saltık olmaktan çıkmıştır.

Görülebilirlik engellerinin ardışık fazlara yayılmasına olanak tanınması, kurumu sömürüye açarak, misyonunda aşınmaya yol açar. Ön incelemenin kurumsallaşması, varlığını tehdit eden amillerin birçok açıdan görülmesini, tartışılmasını gerektirir.

Kendisini finanse etmeyen iddianın davalaşması yasaklanarak, bireysel krizin ön incelemenin olanaklarıyla kalıcı barışa dönüşmesi önlenmektedir. Bölgesel deneyimler, mali ve ekonomik kaygıların, erişim ve korunma hakkıyla yarışmasını engellemektedir. Bu yaklaşım, finansman eksiğinin tolare edilmesini, adil yargılamanın gereği addetmektedir. Adaletin, sokağa inmesi, ucuz dağıtılmasıyla ilintilidir. Pahada ağır, yükte hafif bir adaletin dip yapması olağandır. Toplumsal barışla adil yargılamanın kaderini, finansmanla özgürlükler arasındaki çelişki belirler.

İddia ve savunmanın, usul ve esası yönetmelikle belirlenecek bir kaba girmeye zorlanmaları, ön incelemenin kapsamında daralmaya yol açar. Şablon dilekçeyle hak aramayı özendirmek, özün tartışılmasını engellemek veya tartışmanın gücünü hafife almak manasına gelir. Tartışılmayanın bağlayıcı olması olanaksızdır. Şekli ilahlaştırmak, ifade özgürlüğünü kısarak adlileşmeyi zamana yayar. Hukuka aykırılığın emsal olmasını önlemek, eşiğin düşürülmesini gerektirir. Güvenliği ve denetimi sağlamanın biricik yolu, davalaşma eşiğini yükseltmek değildir. İyicil niyetlerden neşet bu önerinin, habis deneylerle çevrelenme olasılığı, şablonla oluşmayı öneren bu yaklaşımın sorgulanmasını gerektirir.

Uyuşmazlığın, anlaşılan ve ayrışılan hususlar üzerinden belirlenmesi, patinajı ve kuşkuyu rafa kaldıran önemli bir tekittir. Tasarrufun inisiyatif alarak, anlaşma kapsamını çekişmeli olmaktan çıkarması, zaman, emek, mesai ve finansman kaybını önleyen isabetli bir seçimdir.

Çekişmeli hususların saptanabilmesi, vakıaları somutlaştırma ve elverişli kanıtlarla eşleştirme ödevinin başarısına bağlıdır. Dava konusunu yeterince kontrol edemeyen bir yaklaşımın, çekişmeli olanı isabetle belirlemesi olanaksızdır. Hükmün otör olabilmesi, söylenebilecek her şeyi kapsaması, herkesi dinlemesi ve bağrına basmasıyla mümkündür. Vakıa ve talebi dışlayan sapmaların, hükmün kimyasını bozacağını, mizacıyla oynayacağını unutmamak gerekir. Vakıa ve kanıtın sıralı sunulmamasının yaratacağı etki ve sonuçların birçok açıdan okunması gerekir.

Dava konusunu talep ve vakıayla sınırlayan, talep eksikliğini ek süreyle gidermeye imkân veren yasanın, vakıa eksiği konusunda benzer refleksleri dışlaması, vakıaya teveccühü azaltabilir. Vakıa sunumunu tertipli ve noksansız sunma edimine kayıtsızlığın karşılıksız kalması, özensizliği özendirir. Yargılama konusunu çift unsurlu addeden değerler dizisi, uyuşmazlığın sınır ve içeriğinde daralmaya neden bu yaklaşımı irdelemek zorundadır.

Gösterilen ancak sunulmayan veya başkasının egemenlik alanındaki kanıtların toplanmasına kayıtsızlığı sert yaptırımlarla karşılamak, teksif ve kendiliğinden getirme ilkeleriyle inatlaşan yaklaşımlara verilen isabetli bir yanıttır. Kanıtların somutlaştırılması, teşhisi kolaylaştıran, erişimi sağlayan kişisel verilerin paylaşılmasını içerir. Henüz sunulmayanların belgeye indirgenmesi izahtan vareste tutulmuştur. Savunma hakkını, argümanlar üzerinden hükümden düşürmeye muktedir bu düzenlemenin, kanıtlardan vazgeçmeye neden bir fırsata dönüşmemesi gerekir.

Delil tedarikinin sona bırakılması, belgelerin toplanma ve kullanılma amacını tartışmalı kılmaktadır. Diziliş veya tertibin kanıtların tanınması, toplanmasını sonraya bırakması rastlantıyla izah edilemez. Delillerin toplanması, kapıdaki tahkikata ihtiyacı olanı sağlamayı hedefler. Sistematikte sebatın, ön incelemenin belge ihtiyacını karşılamaktan kaçınması, yarattığı tereddüt, kestirmezlikle dava konusunun argümanlardan beslenme idealini riske etmektedir.

Özendirme ile yansızlık arasındaki kutuplaşmanın, uyuşmazlığın sulhle sonlandırmaya özgülenen mülga hükümleri işlemez kılması, kurumun mazisinden soyutlanmasını önlemektedir.

Vakıaların peş peşe sunulmamasının yaptırımsız kalması, ön incelemeye pes dedirtecek önemli bir etmendir. Vakıa sunumunda akim kalmak, kürsünün aradığını bulmasını güçleştirecektir. Aradığını bulamamak, olanı değiştirmek, başkalaştırmak veya yanlışı seçmek, hükmün aritmetiğini bozar. Sulh, tahkikat ya da hüküm için lazım olanı bulamayan yargıcın gerçek ve doğruya odaklanması kuşkuludur.

Ön incelemenin civar kurumlarla ilişkisini mazeret üzerinden kurması, mazereti, ön inceleme duruşmasının manivelasına dönüştürmektedir. Hayatları söndürme gücü olan mazeretin, özerk bırakılması, üzerinde kafa yorulması gereken ciddi bir noksanlıktır.

Yasamanın, ön incelemenin misyonuna hizmet eden birçok kavramın şekillenmesini yargıca bırakması, yargıca güvenin tezahürüdür. Yargıcın kavramsallaştırması, kavramı ete kemiğe bürümesi, ayaklandırması, yürütmesi yasamaya yaklaşması demektir. Yasamaya yaklaşmak, güvene mahzar olmak, görevi layıkıyla gerçekleştirmek, toplumsal yararları özgün, aktüel yorumlarla güvenceye almakla olanaklıdır. Kavramları biçimlendirmeyi, üretilmeyi ve geliştirmeyi kürsüye ciro eden yasama, zamanın kavramları aşındırmasını, ihtiyaçların zamanaşımına uğramasını önlemektedir. Amaçla bağdaşmaz tanım, biçim, betimlerle yorumların ön incelemeyi sırtlaması, bir adım öteye taşıması imkânsızdır.

Düzenleme boşluğu, çeviri yoksulluğu, seminer sendromu, iş yükü, algı sapmaları ve diğerleri uygulamayı boşa çıkaracak genetik taşıyıcılardır. Yozlaşma ihtimalini güçlendiren bu sorunlar, ön incelemenin dibinde kalmayı sürdürdükçe, kurumun gelecek vaat etmesi imkânsızdır. Amacımız, kurumun işlevini bozan ve problemlerle yaşamaya zorlayan edenlere projektör tutarak, onlarla baş etmeyi kolaylaştırmak, özgürlük sahasını onaran eleştirilerle genişletmektir. Yararlı olmasını umuyorum.

Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Balıkların, Kuşların, Ağaçların Avukatına ve Söyleşi Kitabı’na Dair

0

Balıkların, Kuşların ve Ağaçların Avukatına ve Söyleşi Kitabı’na Dair isimli yazı Yazar Muammer Sakaryalı tarafından Benim Umudum Var ismi ile yayınlanan Senih Özay röportajına ilişkin olarak kaleme alınmıştır.

Balıkların, kuşların, ağaçların avukatına ve Söyleşi Kitabı’na dair

Senih Özay, “insanlar içinde bir insan” olarak; Cömerttir, içtenliklidir, açık sözlüdür, geldiği yerde ilgi çekmesini bilendir, coşkuludur, zekidir…

Dikkat isterim: Avukatlar içinde herhangi bir avukat değildir. Son röportaj kitabını bana, “Muammer, ben iyi bir avukatım. Kabul et,” diye imzalamıştır ama, O çok iyi bir avukattır!

Muammer Sakaryalı

Bir tarzı vardır: Düşünüş şeklinden, dolma kalemle not almasından, notlarını biriktirmesinden, bir olaya yoğunlaştığında düşüncelere takla attırmasından, kendine has üslûpla fikirlerini dile getirmesine, farklı dilekçe yazmasına dek…  Hatta kendisi bir tarzdır, dersem de abartmış olmam. Avukatlık söz konusu olunca, bir Senih Özay tarzından söz edilmelidir. Bu tarzda ise; baktığı dosyaya derinlemesine nüfuz ediş, müvekkiliyle/müvekkilleriyle özdeşim, inanarak savunmak/konuşmak ve hukuk denen mefkûreye büyük inanış! Onu savunma yazarken ya da yaparken ya da davalarını anlatırken izlediğimde, aklıma hep Nietzsche gelir.

Mealen söyleyeyim,  Nietzsche; Bugüne dek insanlığın iki temel meselesi olduğunu, bunlardan birinin Adalet, diğerinin Anlam arayışı. Adaletsizliğe karşı hukuku üretebilmiştir insan soyu, anlamsızlığa karşı da sanat ve edebiyatı, der.

Benim Umudum Var

Güçlünün, kuvvetlinin, ezenin, iktidarın ortaya çıktığı günden beri (diyelim ki 15 bin yıldır) hep adaletsizlik olmuş ve buna karşı üretilen çare, HUKUK. İşte Avukat Senih Özay, bir tarih biliciyle taa diplerden gelen bir çarenin öznesi olarak, insanlığın bir probleminin bilincinde olarak hukukun önemini ya da değerini kendi bedeninin derinlerinde hissederek avukatlık/hukukçuluk yapar. Böyle bir bilinçteki ve çaptaki hukukçuları anlatır ve örnek alır. Hukukçuların saygınlığının buradan geldiğinin farkındadır.

Tabii derinden hissetmek, bu hissedişin çığlığını atabilmek, Homo-sapiens’in topluluk oluşturduğu günden bu yana, ezilenlerin-tarihi asıl yapanların- acılarını duyumsamakla ve bugün de ezilen her canlının acısını hissetmekle mümkündür. Bu duyumsama vicdan ve elbette bir bilinci gerektirir. İyi ki Senih Özay, gençliğinde Marksist literatürle ve kendine marksistim diyenlerle tanışmıştır.

Onun hukukun başka alanları (ceza, icra, ticaret, medeni vb)ndaki avukatlığını değil, (ben oralara girmeyeceğim) İdareye karşı açtığı davalardaki adalet arayışını şehvetle yaptığını biliyorum. Adalet arayışını şehvetle ve coşkuyla yapması ve yeni içtihatlar oluşmasını sağlamaya çalışması ve hukukun sınırlarını genişletmeye çabalaması, Onu Avukat Senih Özay yapan özelliğidir. Zaten hukuk dediğin de İdarenin alanını daraltmakla, idareye karşı “zafer kazanmakla” çoğalmaz mı?

Bence Senih Özay’ın bir başka özelliği ve güzelliği de, kendisiyle savaş halinde olmasıdır, kendisiyle savaşmasıdır. Böyle bir savaş, insanı kendiyle yüzleştirebilir, kendi yasını tutmasını sağlayabilir. O da böyledir. Kendini saklamaz. Kendini saklamaya gerek görmeyecek kadar kamildir artık.

Konuşurken yazarken laf atmayı çok iyi yapar. Laf atarken bazen acıtır, incitir belki. Fakat niyeti kesinlikle halisanedir ve insanlığın, doğanın davası içindir.

“Bir Umudum Var” kitabının ben de anıştırdıkları bunlardır. Kitabın okuyucu açısından, lezzetli bir taze fasulyenin kılçıklarının iyice ayıklanmadan pişirilmesi gibi olduğunu söylemeliyim. Soru soranlar, Senih Özay’dan daha çok konuşmuş.

Böyle bir kitabı okuduğum için mutluyum. Hazırlayanların eline sağlık.

Bu gökyüzü altında iyi ki şu insanlarla tanışmışım, dost olmuşum, ne güzel bir şey bu, deriz ya hani. İşte Avukat Senih Özay da benim için öyledir.

Muammer Sakaryalı – 23.12.2019 – İzmir

 Muammer Sakaryalı Kimdir?

Kışladağ’lı. 1957 İnay köyü (Uşak) doğdu. Çocukluğu ve erken gençliği İnay köyü ve Kışladağ bölgesinde geçti. Kışladağ ve İnay, O’nu hep gölge gibi takip etti. Çocukluğunun geçtiği kültürel ortamı incelediği “İnais’ten İnay’a” adlı monografya çalışması, Arkeoloji ve Sanat Yayınlarından çıktı. Matematik öğretmeni olan Sakaryalı, İlköğretim Matematik ders kitapları yazımına katıldı. İnay köyü ile bağını hiç koparmayan Muammer Sakaryalı, muhalif duruşunun ağır bedellerini ödedi.

Muammer Sakaryalı, köylüleriyle birlikte oluşturdukları İnay Vicdan Hareketiyle, Kışladağ altın madeninin mahvettiği suyun, toprağın, havanın ve canlı yaşamının vicdanı olmaya çalışmaktadır. Masallar Ülkesi adlı bir okulöncesi eğitim kurumunu eşiyle birlikte sürdürüyor.

“Ekolojiye saldırılar sürdükçe, saldırıya karşı direnişler de sürecek ve biz yazmaya, söylemeye ve yayınlamaya devam edeceğiz. “İnsanın canı, acıdığı yerdedir” derler. Türkiye’nin de canı acıyor. Ülkenin dört bir yanından feryatlar yükseliyor. Tıpkı bir canlı gibi ülkemizin canı, can damarlarından acıyor: Dağlarından, derelerinden, ormanlarından, ovalarından, tarihi ve kültürel varlıklarından, zeytinliklerinden ve tarım alanlarından acı feryatlar yükseliyor. Şu anda verilmiş kırk binin üzerinde maden ruhsatı var. Dağlar çığlık çığlığa. Yaşam alanlarımızı tüketiyorlar. Daha çok haysiyetli bilim insanına, daha çok hukuka-hukukçuya ve daha çok kitlesel direnişe ihtiyaç var. Uşak Eşme’de yıllardır Kışladağ altın madenine karşı güçlü bir direniş var. Bu mücadelenin içinden Muammer Sakaryalı haykırıyor. Görmeyen gözler görsün, duymayan kulaklar duysun, bu siyanürle altın işleme madenci çılgınlığı bitsin istiyor. Elimizde duyarlılığımız ve dayanışma ruhumuz var.Duyarlılığımızı kaybedersek, bilinsin ki her şeyimizi kaybederiz.”

“Çocukluğumun geçtiği kültürel ortamı hep araştırmak, öğrenmek istedim. Onun için bu çalışmayı büyük bir heyecanla sürdürdüm. Pek çok soruya yanıt aradım. İnay ne demektir? Neden İnay? Nereden geldi İnaylılar? İnay arazisinde tarih öncesinden bu güne kimler yaşadı?” diye düşünen İnaylı öğretmen Muammer Sakaryalı Uşak İli, Ulubey İlçesi’ne bağlı köyü üzerine, büyük duyarlılıkla monografik bir deneme hazırladı. Arkeoloji ve Sanat Yayınları’nın desteklediği ve kitap haline getirdiği bu çalışma yalnızca İnay ve çevresindekilerin değil, herkesin ilgi duyacağı bir araştırmadır.”

6 Mayıs – Hukuk Takvimi

0

6 Mayıs – Hukuk Takvimi / Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar 

1536 

İngiltere Kralı VIII. Henry, ülkedeki bütün kiliselerde İngilizce İncillerin bulundurulmasını emretti.

1758 Paris’te Devrim Meydanı’nda giyotinle idam edilen Fransız avukat ve siyasetçi Maximilien de Robespierre (Maximilien Robespierre) dünyaya geldi. 
   
1856 Sigismund Schlomo Freud dünyaya geldi. 
1862 Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón (Pedro José Ramón Gual Escandón) Guayaquil, Ekvador’da yaşamını yitirdi. 
   
   
   
   
   
   
   
   
1930 Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 6 Mayıs 1930 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. 
1931 Nazım Hikmet, yayınladığı “Beş Şiir Mecmuası”nda komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla yargılanmaya başlandı.
1939 Akşam Gazetesi, görüşmeleri süren Türk- İngiliz Antlaşması hakkında yayımlanan bir yazı sebebiyle kapatıldı.
1939 Ekrem König olayı ile ilişkisi sebebiyle Dışişleri Bakanlığı evrak kayıt memuru Ruhi Bozcalı 3 ay hapse mahkûm edildi.
1947 Amerikalı filozof ve hukuk profesörü Martha Craven Nussbaum dünyaya geldi. Antik Yunan ve Antik Roma felsefesi, siyaset felsefesi, feminizm, insan hakları, etik ve hayvan hakları üzerine çalışmaları bulunmaktadır. 
1949

Hukukçu ve Belçikalı yazar Maurice Polydore Marie Bernard Maeterlinck(Maurice Maeterlinck), yaşamını yitirdi. Maeterlinck, 29 Ağustos 1862’de Gent’te doğdu. 1885 yılında Ghent Üniversitesi’nden hukuk diploması aldı. Yeni Sembolist hareketin üyeleriyle tanıştı. Edebiyatta sembolizm akımının önde gelen temsilcileri arasında yer aldı. İnsanın ölüm olgusu karşısındaki çaresizliği temasına yoğunlaştı. En tanınmış eseri, 1892’de yayımlanan Pelléas et Mélisande olarak kabul edilmektedir. 1911 yılında Nobel Ödülü aldı.

1951 Hukukçu ve Belçika’nın 23’üncü Başbakanı Henri Carton de Wiart  yaşamını yitirdi. 31 Ocak 1869’da dünyaya geldi. Hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukat olarak çalıştı. 1896 yılında Belçika’nın Temsilciler Meclisine sol kanat Katolik Partisi üyesi olarak seçildi. 1951’de ölümüne kadar Parlamento Üyesi olarak kaldı. 1920-1921 yılları arasında başbakanlık yaptı. 1911-1918 yılları arasında adalet bakanı, 1928-1935 yılları arasında Milletler Cemiyeti‘nde Belçika delegesi olarak görev yaptı. 6 Mayıs 1951’de yaşamını yitirdi.
1952

İtalyan eğitimci Maria Montessori, yaşamını yitirdi. 31 Ağustos 1870’t dünyaya geldi. 1896 yılında İtalya’nın ilk kadın doktoru unvanını alarak tıp fakültesini tamamladı. 1896’da Berlin’de ve 1900’da Londra’da iki kadın konferansında İtalya’yı temsil etmek için seçildi ve bu konferanslarda kadınlara eşit ücret için çağrı yaptı. Ewiar Eşit İşe Eşit Ücret İlkesi, ilk kez 18 Mayıs 1871 tarihinde Paris Komünü tarafından kabul edildi ve daha sonra ILO tarafından dünya çapında yasallaştırıldı.

 1953 Britanyalı avukat, siyasetçi ve eski başbakan Tony Blair dünyaya geldi. 
 1955  Profesör Doktor Bedii Süheyl Batum dünyaya geldi. 
 1957 İstanbul, Ankara, Eskişehir, Adana ve Bursa’da işçi sendikaları kapatıldı.
 1958

Ulus gazetesi yazı işleri müdürü Nihat Subaşı 8 aylık hapis cezasını yatmak üzere cezaevine girdi.

1959 İnönü’nün CHP Ankara İl Kongresi’ndeki konuşmasını yayınlayarak “Başbakan Menderes ve DP’nin itibarını zedeledikleri” gerekçesiyle 4 gazetenin sorumlu yöneticileri yargılandı.
1960 Ankara’da hükümet karşıtı 555K (beşinci ayın beşinci günü saat beşte Kızılay’da) gösterilerinin fotoğraflarını ve haberini yayımladığı gerekçesiyle Zafer gazetesi 1 hafta kapatıldı.
1968 Öğrenci hareketi liderlerinden D.Cohn Bendit, Sorbonne Üniversitesi Disiplin Kurulu’nda yargılandı. Dışardaki destekçileri ise geç saatlere kadar polisle çatıştı.
1969 Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi,6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalandı. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)
1969 Türkiye İleri Ülkü Partisi kuruldu. Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından 24 haziran 1971 tarihli karar ile kapatıldı. 
   
1972 Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun (THKO) kurucu ve yöneticilerinden  Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 6 Mayıs 1972 tarihinde, gece 01.00 – 03.00 arası, Ulucanlar Cezaevi’nde asılarak idam edildi. 
   
1974 Balıkesir’in Dursunbey ilçesi kaymakamı, resmî dairelere gönderdiği genelgeyle mesai saatlerini Cuma namazı saatlerine göre değiştirdi.
1975 Aralarında Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) ve Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği’nin de (TÖB-DER) bulunduğu 28 demokratik kitle örgütü, 1-6 Mayıs tarihleri arasını “Faşizme Karşı Savaş Haftası” ilan etti.
1975 BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, Özürlülüğün Önlenmesi ve Engelli Kişilerin Rehabilitasyonu hakkında 6 Mayıs 1975 tarihli ve 1921 (LVIII) sayılı kararını açıkladı.
1975 BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi, 6 Mayıs 1975’de Sakatlığın önlenmesi ve Sakatların Rehabilitasyonu ile ilgili kararını açıkladı.
1975 TBMM ölüm cezasının kaldırılması teklifini reddetti.
   
   
1981
  • Köy-Koop davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı. “Yasal kooperatifi komünizm hedefli yasadışı örgüte dönüştürmek” iddiasıyla Genel Başkan ve feshedilen CHP eski Adana Milletvekili Nedim Tarhan dahil 8 yöneticinin 5-17 yıl arası hapsi isteniyordu. 
  • Dostlar Tiyatrosu’nda Genco Erkal’ın oynadığı “Her Gün Yeni Baştan” adlı tek kişilik oyun yasaklandı.
1983 MGK’nın onayladığı Sendikalar, Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Yasası açıklandı. Yasaya göre YHK yeni meclis oluşumuna kadar görev yapacak. Ancak bu süre içinde yapacağı toplu sözleşmelerin süresi bir yılı geçemeyecek. Siyasi amaçlı grev, genel grev ve dayanışma grevi yapılamayacak. Sendikalar 1 Ocak 1984’e kadar yeni düzenlemeye uyacak. Sendikalara noter kanalıyla üye olunabilecek. Su, elektrik, havagazı, kömür, tabii gaz, petrol, banka, toplu taşım, sağlık, eğitim, öğretim işyerlerinde grev ve lokavt yapılamayacak. Greve katılmayan işçilerin çalışmaları engellenmeyecek. Yasadışı grevde işveren, işçilerin iş akitlerini tazminatsız feshedebilecek.
1987 14 Nisan’da tek tip öğrenci derneği yasa tasarısını protesto için Beyazıt’a yürürken gözaltına alınan öğrencilerden 31’i tutuklu 63’ünün ”Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’a muhalefet”ten DGM’de yargılanmalarına başlandı; 1.5 ile 3 yıl arası hapis cezası istendi.
1991 DİSK’in 12 Eylül darbesi sonrası kayyıma devrolunan sendika mührü, yönetim binası ve mal varlıklarını kayyımdan geri alma girişimi sonuçsuz kaldı.
   
1996 Anayol Hükümeti Adalet Bakanı Mehmet Ağar, cezaevleri genelgesi yayımladı. “Mayıs Genelgesi” adıyla anılan düzenleme, cezaevlerinde tepkiyle karşılandı. Siyasi tutuklu ve hükümlüler, 20 Mayıs’ta açlık grevine başladı. 12 kişi öldü. 27 Temmuz’da anlaşmaya varıldı.
1997

Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Eşbaşkanı Claudia Roth, Doğru Yol Partisi Milletvekili Ayvaz Gökdemir aleyhine açtığı tazminat davasını kazandı. Ayvaz Gökdemir, Claudia Roth ve diğer iki AP milletvcekiline “fahişe” demişti.

1999 Yargıtay’dan dönen Metin Göktepe davasında 6 polise “kastı aşan eylem”den 7 yıl 6’şar ay hapis cezası verildi. 15 otobüsle Afyon’a giden ve Adliye’ye 1 km. mesafelik yolu yürümek isteyenlere polis müdahalesinde Fadime Göktepe’nin de bulunduğu birçok kişi yaralandı.
2002 Müslüman göçmenlere karşı nefret söylemiyle bilinen Hollandalı politikacı Hollandalı sosyolog, felsefeci, yazar ve politikacı Pim Fortuyn, bir suikast sonucu öldürüldü.
2002 Hukukçu ve Fransız siyasetçi Jean-Pierre Raffarin Fransa Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev başladı. 
   
   
   
2006

Hukukçu ve yayıncı Erdal Öz yaşamını yitirdi. Öz,26 Mart 1935’t dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. Türk Dil Kurumu’nun yayın kolunda görev aldı. Türk Sinematek Derneği’nin Ankara şubesinde çalıştı. 12 Mart 1971 muhtırası sonrasındaki zulüm döneminde üç kez tutuklandı. Yargılama sonucu beraat etti ve aklandı. Tutuklu olduğu sürede Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan gibi devrimci gençlerle tanıştı ve onların öykülerini yazdı. Cem Yayınevi’nin çocuk kitapları dizisini yönetti. 1981 yılında Can Yayınları’nı kurdu. 1995 yılında Yaşar Kemal ile beraber Devlet Güvenlik Mahkemesi‘nde yargılandı. 12 Mart döneminde hukuk dışı uygulamalarla karşılaşan tutukluların yaşamlarından yalın kesitler verdi. 

Erdal Öz

2011 Avukatı Halit Çelenk toprağa verildi.  
2012

Suriye’de yarım asırdan bu yana ilk “çok partili” seçimler yapıldı.

 2013

İtalyan hukukçu ve Başbakan Giulio Andreotti yaşamını yitirdi. 

   
2016 MİT’e ait yardım tırlarının durdurulması olayına ilişkin davada Can Dündar’a “devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklama” suçundan 5 yıl 10 ay, Erdem Gül’e ise aynı suçtan 5 yıl hapis cezası verildi.
2016 Brezilya’da Senato tarafından oluşturulan komite, Devlet Başkanı Dilma Rousseff’in mahkemede yargılanmasının önünü açan gensoru önergesini kabul etti. Rousseff, 12 Mayıs’ta Senatoda yapılan oylama sonucu geçici olarak görevden alındı.
2019 Yüksek Seçim Kurulu, ilk sonuçlara göre Ekrem İmamoğlu’nun kazandığı İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimlerini 6 Mayıs 2019’da iptal etti. Belediye meclisi seçimleri ise iptal edilmedi. 
2019 Yargıç Muhittin Özdemir 6 Mayıs 2019 tarihinde Adalet Akademisi Başkanı olarak görevlendirildi. 
   
   
   
   
   
2026 Antalya Büyükşehir Belediyesi iştiraki ANSET şirketine yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınan Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Cansel Tuncer ile birlikte adliyeye sevk edilen 27 kişiden 14’ü tutuklandı. 11’i serbest bırakılırken, 2’si hakkında adli kontrol kararı verildi.
2026 Gazeteci Hakan Tosun’un dövülerek öldürülmesine ilişkin davanın ilk duruşmasında mahkeme, tutuklu 2 sanığın tutukluluk halinin devamına karar verdi.
   

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi 6 Mayıs 1969’da İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere Londra’da imzalanmıştır. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)Sözleşme Avrupa Konseyi üyelerinin ve diğer ülkelerin imzasına ve katılımına açık tutulmuştur. Sözleşmenin süresiz olarak yürürlükte kalması öngörülmüştür. İmzacı devletler uygulamaya ilişkin alabilecekleri önlemleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildireceklerdir.

Nemrut Dağı arkeolojik kazı alanı

Sözleşme; gizli saklı yapılan kazıların yasaklanmasını ve engellenmesini, kazıların yetkili kişiler tarafından yapılmasını, arkeolojik mirasın kamu tarafından korunmasını ve bu alanda uluslararası işbirliğini amaçlamaktadır. Tarihsel bir döneme ya da medeniyete ilişkin kanıt teşkil edebilecek her tür kalıntı ve nesneler ile insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgu olarak kabul edilmekte; tüm arkeolojik objelerin envanterinin oluşturulması ve bilimsel kataloğunun hazırlanması hedeflenmektedir.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Sözleşmesi

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi Üye Ülkeleri,

Avrupa Konseyinin amacının, kendi ortak miraslarını oluşturan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek amacıyla Üyeleri arasında daha fazla birliktelik oluşmasını sağlamak olduğunu göz önünde tutarak,

19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesini ve buna ek olarak Sözleşmenin 5.maddesini göz önünde tutarak,

Arkeolojik mirasın medeniyetlerin tarihlerinin bilinmesi için gerekli olduğunu doğrulayarak,

Ciddi bir şekilde harap edilme tehdidi altında olan Avrupa tarihinin en eski kaynağı Avrupa arkeolojik mirasının korunmasına yönelik ahlaki sorumluluk öncelikle söz konusu devlete ait olsa da bu sorumluluğun aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de ortak kaygısı olduğunun bilincinde olarak;

Kültürel mirası korunmaya yönelik atılacak ilk adımın; bu mirasın tüm tarihi önemini korumak ve izinsiz kazılar sonucunda doğacak onarılması olanaksız kaybı imkansız kılmak amacıyla arkeolojik araştırmalarda ya da keşiflerde en bağlayıcı bilimsel yöntemlerin kullanılması olduğunu göz önünde tutarak;

 

Arkeolojik nesneleri güvence altına alan bilimsel korumayı göz önünde tutulduğunda bu durum,

a. özellikle kamu koleksiyonlarının yararına olacak,
b. arkeolojik bulgular piyasasında çok büyük bir gereklilik olan reforma katkıda bulunacaktır.

Gizli kapaklı yapılan kazıları yasaklamanın, arkeolojik bulguların bilimsel bir kontrolünü sağlamanın ve arkeolojik kazılara gösterilmesi gereken bilimsel önemin verilmesini sağlayacak eğitim arayışında olmanın gerekliliğini göz önünde tutarak;

Aşağıdaki hususlar konusunda görüş birliğine varmıştır:
1. madde

Bu Sözleşmenin amacını gerçekleştirmek amacıyla bilimsel verinin temel kaynağı ya da temel kaynaklarından biri olan bir dönem ya da medeniyet için kanıt teşkil edebilecek bütün kalıntılar ve nesneler veya insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgular olarak değerlendirilecektir.

2. madde

Arkeolojik objelerin saklı kaldığı kalıntıların ya da alanların korunması amacıyla Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen sırayla gerçekleştirilebilecek önlemleri almayı taahhüt eder.

a. arkeolojik açıdan ilgi uyandıran alanları sınırlandırmak ve korumak;
b. İleriki kulaklardaki kuşaklardaki arkeologlar tarafından araştırılmak üzere maddesel bulguların korunması için yedek koruma alanlarının yaratılması.

3.madde

Bu Sözleşmenin 2. maddesine göre belirlenen alan, bölge ve sahalardaki arkeolojik kazılara gerekli bilimsel önemi tam anlamıyla vermek için Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları mümkün olduğunca yerine getirmeyi taahhüt eder:

a. gizli saklı yapılan kazıları yasaklamak ve engellemek,

b. kazıların özel bir izinle yalnızca yetkili kişiler tarafından yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri
almak,

c. elde edilen sonuçların kontrolünü ve korunmasını sağlamak,

4.madde

1.Çalışmanın amacı ve arkeolojik bulgulara dair elde edilen bilginin yayılması için Akit Tarafların her biri
kazılar ve bulgular üzerine çıkarılan bilimsel yayınlarda bilginin en hızlı ve eksiksiz bir şekilde yayılması için gerekli bütün önlemleri alacağını taahhüt eder.

2. Bununla birlikte; Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen hususları gerçekleştirmenin yollarını arayacaktır.

a. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait tüm arkeolojik objelerin ulusal bir
envanterinin oluşturulması
b. kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait arkeolojik bulguların bilimsel bir
kataloğunun hazırlanması.

5..madde

Sözleşmenin bilimsel, kültürel ve eğitici amaçları dikkate alındığında, Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder.

a. Bilimsel, kültürel ve eğitici hedefleri gerçekleştirmek için arkeolojik bulguların dolaşımını kolaylaştırmak.
b. i) arkeolojik objeler,
ii) izinli ve izinsiz kazılar gibi konularda bilimsel kuruluşlar, müzeler ve yetkili ulusal merkezler arasındaki bilgi alışverişini teşvik etmek.
c. İzinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz bir şekilde geldiğinden şüphe edilen her türlü tekliften söz konusu ülkenin yetkili mercileri ile bu Sözleşmeye Akit Tarafların gerekli detaylarla birlikte haberdar
edilmesini sağlamak için yetkisi dahilinde elinden geleni yapmak.
d. Uygarlık tarihine dair bilgilerin oluşmasında arkeolojik bulguların öneminin ve kontrolsüz kazıların bu miras için oluşturduğu tehdidin farkına varılması için kamuoyu oluşturulması için eğitici yolara başvurmak.

6.madde

1.Her bir Akit Taraf arkeolojik objelerin uluslararası dolaşımının bu objelere ilişkin kültürel ve bilimsel ilginin korunmasını hiçbir şekilde zarar uğratmayacağını temin etmek için en uygun şekilde işbirliği yapmayı taahhüt eder.

2.Her bir Akit Taraf aşağıdaki hususları yerine getirmeyi açık bir şekilde taahhüt eder.

a. Devralma politikaları Devlet kontrolünde olan müze ve buna benzer kurumlar belirli bir nedenle şüphe uyandıran, gizli saklı yapılan bir kazıdan gelen veya resmi bir kazından izinsiz bir şekilde gelen arkeolojik bir objeyi devralmamak için gerekli önlemleri alacaktır.

b. Akit Taraflardan birinin sınırları dahilinde bulunan ancak devralma politikalarında Devlet kontrolünde olmayan müzeler ve buna benzer diğer kurumların izleyecekleri devralma politikası için;

i Bu Sözleşme metni iletilecek,
ii Bir önceki paragrafta belirtilen ilkeler konusunda söz konusu müze ve kurumların desteğini almak için bir çaba sarf edilmeyecektir.

c. Belirli bir nedenle izinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz olarak elde edilmiş olduğundan şüphe edilen arkeolojik objelerin yer değiştirmeleri eğitimle, bilgilendirmeyle, dikkatle ve işbirliğiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

7. madde

Sözleşmenin temelini oluşturan arkeolojik mirasın korunması için işbirliği sağlamak amacıyla, her bir Akit Taraf; bu Sözleşmenin şartları çerçevesinde kabul edilen yükümlülükler bağlamında bir diğer Akit Tarafın ortaya atacağı kimlik saptama ve doğruluğunu ispat etme sorularını dikkate alacağını ve ulusal yasaların el verdiği ölçüde aktif iş birliği içinde olacağını taahhüt eder.

8.madde

Bu Sözleşmede öngörülen önlemler ülke içindeki yasal ticareti ve arkeolojik obje mülkiyetini sınırlandıramaz ve bu tür objelerin yer değiştirmesine ilişkin yasal kuralları etkileyemez.

9. madde

Her bir Akit Taraf bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına ilişkin alabileceği önlemleri vakti gelince Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirecektir.

10. madde

1. Bu Sözleşme, Konsey’e Üye Ülkeler tarafından imzaya açılacak; tasdik ve onaylamaya tabi tutulacaktır. Tasdik ve onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne teslim edilecektir.

2. Sözleşme, üçüncü tasdik ve onaylama belgelerinin teslim edildiği günden itibaren üç ay içerisinde yürürlüğe girecektir.

3. İmza sahibi Ülkenin tasdik ve onayıyla ilgili olarak Sözleşme tasdik ve onay belgelerinin teslim tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

11. madde

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben,

a. 18 Aralık 1954 tarihinde Avrupa Kültürel Sözleşmesine Akit Taraf olan ancak Avrupa Konseyi üyesi olmayan her devlet bu Sözleşmeye katılabilir.

b. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye olmayan herhangi bir ülkeyi bu Sözleşmeye katılmaya çağırabilir.

2. Bu tür bir katılım Avrupa Konseyi’nin teslim edildiği tarihten itibaren üç ay sonra yürürlüğe girecek olan katılım belgesini Genel Sekreterliğe teslim etmesiyle gerçekleşecektir.

12. madde

1.İmza sahibi her bir Ülke imza sırasında ya da tasdik veya onay belgesini sakladığı sırada ya da Sözleşmeye katılan her bir Ülke katılım belgesini teslime ederken bu Sözleşmenin uygulanacağı sınırı ya da sınırları belirleyebilir.

2. İmza sahibi her bir Üye Ülke, bu Sözleşmeyi; tasdik ve onay belgelerini teslim ederken ya da daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne hitaben gönderilen bir bildiri ile bildiride belirtilen başka sınır ya da sınırlara, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına taahhüde bulunmaya yetkili olduğu tarafları kapsayacak şekilde genişletebilir.

3. Bir önceki paragrafa uygun olarak sunulan herhangi bir bildiri Bildiride belirtilen sınırlar konusuyla ilgili olarak bu Sözleşmenin 13. maddesinde ifade edilen usule uygun olarak geri çekilebilir.

13. madde

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

2. Herhangi bir Akit Taraf Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne bir bildirim ile anlaşmanın kaldırılacağını duyurabilir.

3. Anlaşmanın bu şekilde kaldırılması bu bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

14. madde

Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreterliği Konsey’in Üye Ülkelerine ve bu Sözleşmeyi kabul etmiş herhangi
bir Ülkeye aşağıda belirtilen hususları bildirecektir.

a. Herhangi bir imza, bir tasdik, onay ya da katılım belgesinin herhangi bir şekilde saklanması,
b. 10. maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesine ilişkin her hangi bir tarih,
c. 12. maddenin 2 ve 3. paragraflarındaki hükümler neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
d. 13. maddenin hükümleri ve Anlaşmanın kaldırılmasının gerçekleştiği tarih neticesinde alınan herhangi bir bildiri.

Yukarıdaki hususlar neticesinde usulen yetki sahibi olarak aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla İngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır.

Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi, 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanmıştır. Ortak kültür ve medeniyeti keşfetmek, yardımlaşmak ve korumak temel amaçlardandır. Avrupa Konseyi çerçevesinde imzalanan ilk antlaşmalardandır.

Avrupa Kültürel Varlıkların Korunması Sözleşmesi

İşbu Anlaşmayı imzalayan Avrupa Konseyi Azası hükümetler,

Avrupa Konseyi gayesinin, bilhassa müşterek mameleklerini teşkil eden ideal ve prensipleri korumak ve yükseltmek için Azaları arasında daha sıkı bir birlik tahakkuk ettirmek olduğunu,

Avrupa halkları arasındaki karşılıklı anlayışın inkişafının bu gayeye doğru ilerlemeyi temin edeceğini,

Bu maksada varmak için, sadece Konsey azaları arasında iki taraflı anlaşmalar akdetmekle kalmayıp Avrupa kültürünü korumayı ve onun inkişafını teşvik etmeyi istihdaf eden müşterek bir hareket tarzı ihtiyar olunmasının temenniye sayan olduğunu nazarı itibara alarak,

Bütün Konsey azaları ve bu anlaşmaya bilahare iltihak edecek diğer Avrupa devletleri vatandaşlarına müşterek medeniyetlerini olduğu kadar diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini de tetkik imkanını bahşedecek bir Umumi Avrupa Kültür Anlaşması akdetmeye karar vermişler ve aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Her Akit Taraf Avrupa’nın müşterek kültür mamelekindeki milli payını idame ettirmek ve bunun inkişafını teşvik etmek için kendisine has tedbirleri alacaktır.

Madde 2

Her Akit Taraf, imkan nispetinde.

a – Vatandaşlarını diğer Akit Tarafların medeniyet, tarih ve dillerini tetkik etmeye teşvik edecek; diğer Akitlere de kendi ülkesinde bu gibi tetkiklerde bulunmak hususunda kolaylık gösterecek, ve

b – Diğer Akit Taraflar ülkesinde kendi medeniyet, tarih, dil veya dillerinin tetkikine gelişmesine ve bu Akit Tarafların vatandaşlarına da kendi ülkesi üzerinde bu kabul tetkikleri yapmaları imkanının bahsedilmesine gayret sarf edecektir.

Madde 3

Akit Taraflar Avrupa menfaatine olan kültürel faaliyetlerinin inkişafını temine matuf müşterek hareketlerini hem ahenk kılmak gayesiyle Avrupa Konseyi çerçevesi dahilinde istişarelerde bulunacaklardır.

Madde 4

Her Akit Taraf, imkan nispetinde, ikinci ve üçüncü maddenin tatbiki gayesiyle; kültürel kıymeti haiz eşyanın olduğu gibi şahısların da tedavül ve mübadelesini kolaylaştıracaktır.

Madde 5

Her Akit Taraf, Avrupa kültürü için bir kıymet ifade edip kendi kontrolü altında bulunan eşyaları Avrupa’nın müşterek kültür mamelekinin ayrılmaz bir cüzü olarak telakki edecek, onları korumak için lüzumlu tedbirleri alacak ve bu eşyaların tetkik edilebilmelerini kolaylaştıracaktır.

Madde 6

1 İşbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili teklifler ve tefsirlerine müteallik meseleler Avrupa Konseyi Kültür Eksperleri Komitesi toplantılarında incelenecektir.

2 Bu anlaşmaya 9uncu maddenin 4üncü paragrafı hükmüne uygun şekilde iltihak etmiş olup Avrupa Konseyi azası bulunmayan her devlet evvelki paragrafta derpiş edilen toplantılara bir veya daha fazla temsilcisini iştirak ettirebilecektir.

3 İşbu maddenin 1inci paragrafında derpiş edilen toplantılarda kabul edilmiş olup Kültür Eksperleri Komitesinin munzam masrafları icap ettirmeyen idari mahiyetteki hususlara müteallik salahiyetine tabi olmayan kararlar, Avrupa Konseyi Vekiller Komitesine tavsiye seklinde arz edileceklerdir.

4 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey azalarına olduğu gibi işbu Anlaşmaya iltihak etmiş olan bütün hükümetlere de Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesince bu mevzuda alınacak her kararı tebliğ edecektir.

5 Her Akit Taraf, Vekiller Komitesi veya Kültür Eksperleri Komitesi kararları muvacehesinde işbu Anlaşma hükümlerinin tatbiki ile ilgili olarak alabileceği bütün tedbirleri zamanında Avrupa Konseyi Genel Sekreterine bildirecektir.

6 İşbu Anlaşmanın tatbikine mütedair bazı teklifler Akit Tarafların ancak mahdut bir kısmını ilgilendirdiği takdirde; bunlar, tatbik sahasına konulmaları Avrupa Konseyine masraf tahmil etmemek şartıyla, 7inci madde hükümleri dairesinde incelenileceklerdir.

Madde 7

Eğer iki veya daha fazla Akit Taraf işbu Anlaşma gayelerinin tahakkuku maksadıyla Avrupa Konseyi merkezinde 6ncı maddede derpiş edilenlerden başka toplantılar tertibini arzu ederlerse Konsey Genel Sekreteri onlara lüzumlu idari yardımlarda bulunacaktır.

Madde 8

İşbu Anlaşmanın hiçbir hükmü

a – Akit Taraflardan birinin evvelce imzalamış bulunduğu iki taraflı kültür anlaşmaları hükümlerini ihlal edecek veya Akit Taraflardan birinin atide böyle bir anlaşmanın akdini daha az temenniye sayan kılacak veya,

b – Bir Akit Taraf ülkesinde merci bulunan yabancıların giriş, ikamet ve çıkışlarına müteallik kanun ve nizamnamelerin her şahıs için tahmil eylediği vecibeleri bertaraf edecek mahiyette telakki edilmeyecektir.

Madde 9

1 İşbu Anlaşma Avrupa Konseyi azalarının imzasına açıktır. Anlaşma tasdik edilecek ve tasdiknameler Avrupa Konseyi Genel Sekreteri nezdinde tevdi edilecektir.

2 İşbu Anlaşma, üç mümzi Hükümetin tasdiknamelerini tevdilerinden itibaren bu hükümetler için meriyete girecektir.

3 İşbu Anlaşma, Anlaşmayı bilahare tasdik edecek olan her mümzi hükümet için tasdiknamenin tevdiinden itibaren meriyete girecektir.

4 Avrupa Konseyi Vekiller Komitesi icabı hale göre; Konsey azası olmayan her Avrupa Devletini işbu Anlaşmaya iltihaka davete ittifakla karar verebilecektir. Böyle bir daveti alan her Devlet, iltihak vesikasını Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi etmek suretiyle Anlaşmaya iltihat edebilecektir. İltihak keyfiyeti mezkur vesikanın alınmasından itibaren katiyet kesbedecektir.

5 Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, her tasdikname ve iltihak vesikasının tevdiini bütün Konsey azalarına ve iltihak olan Devletlere tebliğ edecektir.

Madde 10

Her Akit Taraf, işbu Anlaşma hükümlerinin tatbik edileceği ülkeleri, Avrupa Konseyi Genel
Sekreterine göndereceği ve Genel Sekreter tarafından bütün diğer Akit Taraflara tebliğ edilecek
bir beyanla tayin ve tasrih edebilecektir.

Madde 11

1 İşbu Anlaşma, meriyete giriş tarihinden itibaren beş senelik bir müddet geçtikten sonra, Akit Taraflardan her biri tarafından her zaman feshedilebilecektir. İşbu fesih keyfiyeti Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yazılı bir tebliğ şeklinde vuku bulacak ve o da diğer Akit Tarafları meseleden haberdar edecektir.

2 Fesih keyfiyeti, alakalı Taraf için Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından ihbarın tebellüğ tarihinden 6 ay sonra katiyet kesbedecektir. İşbu Anlaşma, Hükümetlerince bu hususta tam salahiyetli kılınan ve aşağıda imzaları bulunan murahhaslar tarafından imza edilmiştir.

İşbu Anlaşma 19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te, Fransızca ve İngilizce olarak her iki metin de muteber olmak ve Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdi edilmek üzere tek nüsha halinde tanzim edilmiştir. Genel Sekreter bunun, usulüne uygun bir kopyasını her mümzi ve iltihak eden Devlete tebliğ edecektir.

Türkiye İleri Ülkü Partisi Kapatma Kararı

0
Anayasa Mahkemesi Binası-Ankara

Türkiye İleri Ülkü Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından verilen 24 haziran 1971 tarihli kararı ile kapatılmıştır. Partinin kapatılmasına, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin yaptığı yazılı ihtara rağmen kanunî süresi içinde tüzüğünü değiştirmemesi ve Anayasanın 57. maddesi gerekçe gösterilmiştir.

Türkiye İleri Ülkü Partisi Kapatma Kararı

Esas Sayısı : 1971/2 (Parti kapatılması)
Karar Sayısı : 1971/2
Karar Günü : 24/6/1971

Davayı açan : Cumhuriyet Başsavcılığı

Davanın konusu: Türkiye İleri Ülkü Partisinin tüzüğünde, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan maddeler dışındaki buyurucu hükümlere aykırı görülen yönlerin giderilmesi için 648 sayılı Yasanın 113. maddesi “uyarınca Anayasa Mahkemesince yapılan ihtara rağmen kanunla belirtilen altı ay süre, fazlasiyle geçtiği halde söz konusu aykırılıkların giderilmemiş bulunması nedeniyle aynı yasanın 108. ve 113. maddeleri gereğince partinin kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

I-  Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesi :

Cumhuriyet Başsavcılığının 22/3/1971 gününde 573 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçen 19/3/1971 günlü, 1969/26 – 1971/2 sayılı iddianamesi şöyledir :

Anayasa Mahkemesi Yüksek Başkanlığına

Davacı : Kamu Hakları
Davalı : Türkiye İleri Ülkü Partisi

Davanın konusu : 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113 üncü maddesine aykırılık nedeni ile partinin kapatılması.

Olay : İçişleri Bakanlığına verilen 6 Mayıs 1969 günlü dilekçe ve ekleri ile merkezi İstanbul’da olmak üzere kurulduğu öğrenilen Türkiye İleri Ülkü Partisi’nin tüzüğünde görülen eksiklik ve 648 sayılı Siyasî
Partiler Kanununa aykırı hükümlerin tamamlanması ve düzeltilmesi için 113 üncü maddesi hükümleri gereğince Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan ihtara rağmen aykırılığın giderilmediği görülmüştür.

Yapılan inceleme : Türkiye İleri Ülkü Partisi’nin 6 Mayıs 1969 günü İçişleri Bakanlığına verdiği kuruluş bildirisi ile merkezi İstanbul, Mecidiyeköy, Gülbağ Caddesi, Kuşçular Sokağı, Güneş Apt. 6/3 adresinde faaliyete geçtiği bildirilmesi üzerine tüzük ve program celbolunarak incelenmiştir.

Parti tüzüğünün 17 nci maddesinin kanunun 15/2, tüzüğün 27/b maddesinin kanunun 11., tüzüğün 38/c maddesinin kanunun 11., tüzüğün 57 nci maddesinin kanunun 54 üncü maddelerine aykırı bulunduğu görülerek bu aykırılığın giderilmesi için sözü edilen partiye ihtarda bulunulması konusunda Yüksek Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesinin 18/6/1970 gün ve 590 sayılı yazılarında partiye ihtarda bulunulduğu belirtilmiştir.

Gene Anayasa Mahkemesinin 17/3/1971 gün ve 375 sayılı yazılarına göre bu ihtarın Türkiye İleri Ülkü Partisine P.T.T. idaresince 7201 sayılı Kanunun 21 inci maddesi hükmü uyarınca 23/6/1970 gününde tebliğ edildiği anlaşılmaktadır. Bu arada parti ilk adresinden sonra iki defa adres değiştirmiştir.

Delillerin tartışılması : Siyasi Partiler Kanununun 113 üncü maddesinin ilk fıkrası bir siyasî partinin bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümlerine aykırılık halinde olması sebebiyle o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazıyla başvurulacağı, Anayasa Mahkemesinin aykırılığın giderilmesini siyasî partiye ihtar edeceği, tebliğ tarihinden itibaren altı aylık süre içinde aykırılık giderilmezse C. Başsavcılığının re’sen dava açması üzerine Anayasa Mahkemesince siyasî partilerin kapatılmasına karar verileceği hükümlerini kapsamaktadır.

Siyasî Partiler Kanununun 15, 11 ve 54 üncü maddelerine aykırı görülen tüzüğün 17, 38 ve 57 nci maddelerinin düzeltilmesi ve aykırılığın giderilmesinin ihtarı için başvurulan Anayasa Mahkemesinin ihtarına rağmen bu aykırılık giderilmemiştir.

Parti Genel Merkezi adresini 21/9/1970 günü değiştirmiş olmasına göre 23/6/1970 günü yapılan tebligatın geçerli olması tabiidir.

Tebligatın yapıldığı 23/6/1970 gününden bu yana kanunla muayyen 6 aylık süre fazlası ile geçmiş bulunmaktadır.

Netice ve talep : Türkiye İleri Ülkü Partisinin, tüzüğünde Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümleri dışında kalan emredici hükümlere aykırı görülen hususların giderilmesi için yapılan ihtara rağmen tebliğ tarihinden itibaren geçen 6 aydan fazla bir süre içinde söz konusu aykırılıkları gidermediği dosya içindeki delillerle sabit olduğundan, Siyasî Partiler Kanununun 108 ve 113 üncü maddeleri hükümleri gereğince kapatılmasına karar verilmesi arz ve iddia olunur. 19/3/1971)

II – Olay :

1 — Merkezi İstanbul’da olmak üzere 6/5/1969 günlü bildirimle Türkiye İleri Ülkü Partisinin kurulduğu İçişleri Bakanlığının 22/5/1971 günlü, Emniyet Genel Müdürlüğü 79542 sayılı yazısiyle bildirilmiştir.

2 — Cumhuriyet Başsavcılığı, S. P. 1969/26 sayılı ve 7/10/1969 ve 18/11/1969 günlü yazılariyle:

a) Parti tüzüğünün 27. maddesinin b bendindeki «Merkez İdare Kurulunun on üyeden oluşacağı» hükmünün 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 11. maddesindeki (Merkez karar organının üye sayısı 15 ten az olamaz.) hükmüne aykırı bulunduğunu;

b) Tüzüğün 38. maddesinin c bendindeki (Anlaşmazlığın incelenmesine ve karara bağlanmasına dair hususlar tüzük hükümleri gözönünde tutularak Yüksek Haysiyet Divanınca hazırlanan yönetmelikle düzenlenir.) hükmünün 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve parti yönetmeliklerinin merkez karar organınca düzenlenmesine ilişkin olan hükme aykırı düştüğünü;

c) 648 sayılı Kanunun 15. maddesinin 2 sayılı bendinin ikinci fıkrasında il yönetim kurulunun merkez yönetim organınca nasıl işten elçektirileceğinin ve geçici yönetim kurulunun nasıl kurulacağının parti tüzüğünde gösterileceğine işaret edildikten sonra (işten elçektirme kararının il yönetim kuruluna bildirilmesinden başlayarak kırkbeş gün içinde il kongresi toplanarak yeni daimî il yönetim kurulunu seçer) denilmesine karşılık tüzüğün 17. maddesinde bu konu düzenlenmediği gibi kademe kongresini toplantıya çağırmak için kırkbeş gün yerine üç aylık bir süre kabul edilerek yasa ile çelişkiye düşüldüğünü;

ç) Tüzüğün 517. maddesindeki (Yalnız seçimlerde veya herkesin gözü önünde açıkça ve yayın yolu ile işlenen suçların cezalan savunma alınmadan verilir.) hükmünün 648 sayılı Yasanın 54. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan ve (Disiplin organlarına sevkedilen parti üyelerinin yazılı veya sözlü olarak savunma haklarını nasıl kullanacaklarının ve savunmalarını hazırlamak için yeter sürenin nasıl tanınacağının parti tüzüğü ile düzenleneceği) ne ilişkin bulunan hükümle bağdaşamayacağını, ileri sürerek 648 sayılı Kanunun 113. maddesi uyarınca Türkiye ileri Ülkü Partisine gerekli ihtarın yapılmasını Anayasa Mahkemesinden istemiştir.

3 — Anayasa Mahkemesi, Lûtfi ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu, Fazlı Öztan, Celâlettin Kuralmen, Hakkı Ketenoğlu, Fazıl Uluocak, Avni Givda, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Ih3an Ecemiş, Ahmet Akar Ziya Önel, Mustafa Karaoğlu ve Muhittin Gürün’ün katılmalariyle 9/6/1970 gününde yaptığı toplantıda:
a) Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün Cumhuriyet Başsavcılığınca 648 sayılı Yasaya aykırılığı bildirilen hükümlerinden :

aa) 27. maddede öngörülen merkez idare kurulu, tüzüğün 22. ve 23. maddelerinde yer alan parti meclisinin niteliğine göre, merkez karar organı sayılamıyacağından 27. maddede 648 sayılı Yasaya aykırı bir yön bulunmadığına;

bb) 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre parti işlerini düzenleyen yönetmeliklerin partinin merkez karar organınca yapılması gerektiğinden yüksek haysiyet divanına kendi alanında yönetmelik yapma yetkisini veren 38. maddenin 648 sayılı Yasaya aykırı olduğuna;

cc) ti ve ilçe yönetim kurullarının nasıl seçileceği konusunun tüzükle düzenlenmesi gerekirken yönetmeliğe bırakılmasına, yeni yönetim kurullarım seçmek üzere toplantıya çağırılacak kongreler için üç ay süre tanınmasına ilişkin olan ve tüzüğün 17. maddesinde yer alan hükümlerin 648 sayılı Yasanın 15. ve 16. maddelerine aykırı olduğuna;

çç) 58. maddedeki kimi eylemlerden dolayı savunma alınmadan ceza verilebileceğine ilişkin hükmün 648 sayılı Yasanın 54. maddesine aykırı olduğuna,

Oybirliğiyle;

b) Cumhuriyet Başsavcısının yazılı başvurması üzerine yapılan inceleme sonunda Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün, yukarıda açıklandığı üzere, 648 sayılı Yasaya aykırı görülen 17., 38. ve 58. maddelerindeki aykırılığın giderilmesinin, bu yasanın 113. maddesi uyarınca siyasî partiye ihtar edilmesine oybirliğiyle;

c) Türkiye ileri Ülkü Partisi tüzüğünün, raporda belirtilen 20. ve 36. maddeleri üzerinde 648 sayılı Yasaya aykırılık yönünden gereğini saptamak ve 113. maddeye göre yetkisini kullanmak olanağı kendisine sağlanmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına Lûtfi ömerbaş, Salim Başol, Feyzullah Uslu ve Fazıl Uluocak’m bildirmeğe yer olmadığı ve Celâlettin kuralmen, Mustafa Karaoğlu ve Muhittin Gürün’ün (Parti tüzüğünün tamamının inceleme sonucu ile birlikte raporda yazıl) iki maddenin de savcılığa bildirilmesi) gerektiği yolundaki karşı oylarıyle ve oyçokluğu ile,

Karar vermiştir.

4 — 9/6/1970 günlü ihtar kararı Parti Genel Başkanlığına gönderilmiş ve P.T.T. idaresinin şerhine göre «23/6/1970 gününde adreste muhataba rastlanmadığı ve tebliğe ehil kimse de bulunmadığı» nedeniyle 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca tebliğ edilmiştir.

Bu arada partinin ilk adresinden sonra iki kez adres değiştirdiği öğrenilmiştir.

5 — Cumhuriyet Başsavcılığı 22/3/1971 gününde Türkiye ileri Ülkü Partisinin kapatılması istemiyle dava açmıştır.

III — DAVANIN GEÇİRDİĞİ EVRELER:

1 — Anayasa Mahkemesi Başkanı 29/4/1971 günü saat 10.00 da duruşma yapılmak üzere 24/3/1971 günlü tensip tutanağını düzenletmiştir.

2 — Duruşma davetiyesi siyasî partinin Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığı ile öğrenilebilen son adresine çıkarılmışsa da tebligatın «partinin daimî ilgilisine adreste rastlanamadığı gibi tebliğe ehil ve caiz kimsesi de bulunmadığından, 2/4/1971 gününde Kemankeş Mahallesi muhtarına verilmek ve kapıya ihbarname yapıştırılmak suretiyle yapıldığı» tebliğ tutanağından anlaşılmıştır.

3 — 29/4/1971 günlü duruşmaya adının Hasan Turan olduğunu ve partinin Genel Başkanı bulunduğunu söyleyen bir kimse gelmiş; kendisine 14/7/1970 gününde İstanbul Cumhuriyet Savcılığında «Ben eskiden genel başkandım. 1970 yılının Nisan ayında istifa ettim. Şimdi partinin genel başkanı yoktur.» yollu konuştuğu hatırlatılmış; buna karşılık sonradan tekrar genel başkan seçildiğini söylemiş; seçim tutanağını ve karar defterini ibraz edememiş; seçim kararının onanmış bir örneğini dosyaya konulmak üzere sonra göndermeyi kabul eylemiştir.

Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai /Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Zıya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldıkları bu duruşmada:

1971/1 esas sayılı siyasî parti kapatılması davasının 28/4/1971 günlü duruşmasında 44 sayılı Kanunun 32. ve 648 sayılı Kanunun 108. maddelerinde yer alan ve siyasî partilerin kapatılması davalarının duruşmalı olarak görülmesine ilişkin bulunan hükümlerin Anayasa’ya aykırı görüldüğü yolunda verilen karar üzerine bekletici sorun olarak el konulan ve Anayasa Mahkemesinin 1971/27 sayısını alan işin esasının incelenmesine 28/4/1971 gününde karar verilmiş ve bu konunun çözülmesinin eldeki Türkiye ileri Ülkü Partisinin kapatılmasına ilişkin davayı da etkileyeceği açık bulunmuş olduğundan 1971/27 esas sayılı işin sonucu beklenmek üzere işbu davanın geri bırakılmasına oybirliği ile karar verilmiştir.

4 — 1971/27 esas sayılı iş 6/5/1971 gününde sonuçlanmış ve Anayasa Mahkemesi 44 sayılı Kanunun 32. ve 648 sayılı Kanunun 108. maddelerinde yer alan ve siyasî partilerin kapatılması davalarının duruşmalı olarak görüşülmesine ilişkin bulunan hükümlerin Anayasa’nın 148. maddesinin son fıkrasına aykırı olduğuna ve iptaline ve iptal kararına göre artık uygulanamıyacak duruma gelen 44 sayılı Kanunun 32. maddesinin ikinci fıkrasındaki «Davalara Cumhuriyet Savcısının huzuru ile bakılacağı» na ilişkin hükmün de aynı Kanunun 28. maddesinin son fıkrası uyarınca iptaline 1971/50 sayı ile karar vermiştir.

5 — 18/5/1971 gününde Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’dan kurulu olarak toplanan

Anayasa Mahkemesi :

a) Yukarıda U.I/4 sayılı bölümde açıklanan iptal kararını gözönünde bulundurarak bundan böyle işin dosya üzerinde incelenmesine oybirliğiyle ;

b) Savunmasını bildirmek ve savunmayı imzalayacak kimsenin partiyi temsil yetkisini belirleyen seçim tutanağının noterce onanlı örneği savunmaya eklenmek üzere parti genel başkanlığına tebligat yapılmasına ve bu iş için onbeş gün kesin süre verilmesine Avni Givda, Sait Koçak, Ahmet Akar, Muhittin Gürün ve Lûtfi ömerbaş’ın işin niteliğine göre savunma alınmasının gerekli olmadığı yolundaki karşı oylariyle ve oyçokluğu ile;

Karar vermiştir.

6 — Kararın tebliği üzerine Türkiye Heri Ülkü Partisi Genel Başkanı Hasan Turan imzalı ve 9/6/1971 günlü yazılı savunma ve Anayasa Mahkemesinde görülmekte olan 1971/2 esas sayılı davada Türkiye İleri
Ülkü Partisinin yazılı savunmasında ve temsilinde Genel Başkan Hasan Turan’ın yetkili kılındığına ilişkin parti karar defterinin 4 sayılı ve 1/6/1971 günlü kararının Beyoğlu Beşinci Noterliğinde çıkartılan örneği gönderilmiş; ancak Hasan Turan’ın temsil yetkisini belirleyen seçim tutanağı örneği yollanmamıştır.

Yazılı savunma ve ilişiği 11/6/1971 de Anayasa Mahkemesi kaydına geçmiştir.

Yazılı savunmada, parti yürütme organlarındaki istifalar dolayısiyle aksamalar olduğu ve yazışmaların vaktinde yapılamadığı, partinin kanunlara bağlı, Atatürk ilkelerini benimsemiş, aşırı akımlara kapılmamış kişilerce kurulduğu ilen sürülmekte ve ufak kusurlar yüzünden kapatılmaması istenmektedir

7 — Dava, 24/6/1971 gününde, karara bağlanarak, sonuçlandırılmıştır.

IV — İNCELEME :

Dosya içindeki bütün kâğıtlar, Anayasa’nın ve 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasi Partiler Kanununun konuya ilişkin hükümleri, bunlarla ilgili gerekçeler ve Yasama (Meclisleri görüşme tutanakları ve davayı ilgilendirebilecek öteki metinler okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

648 sayılı Kanunun 113. maddesine göre; bir siyasî partinin, siyasî partilerle ilgili kanunların, bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler dışında kalan emredici hükümlerine aykırılık halinde olması nedeniyle, o parti aleyhine Anayasa Mahkemesine, Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen yazı ile başvurulur. Anayasa Mahkemesi, söz konusu hükümlere aykırılık görürse, bu aykırılığın giderilmesini ilgili siyasî partiye ihtar eder. Bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararının yazılı olarak ilgili siyasi partinin genel başkanlığına bildirilmesinden başlıyarak altı ay içinde bu aykırılık giderilmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığının re’sen dava açması üzerine, Anayasa Mahkemesince, bu siyasî partinin kapatılmasına karar verilir.

648 sayılı Kanunun ikinci kısmının üçüncü bölümünde yer alan 11.maddenin, parti işlerini düzenleyen yönetmeliklerin merkez karar organınca yapılmasına ilişkin ikinci fıkrası; aynı kısmın Dördüncü Bölümünde yer alan 15. ve 16. maddelerin 2 sayılı bentlerinin ikinci fıkralarındaki «il ve ilçe yönetim kurullarına ne gibi hallerde ve nasıl işten elçektirileceğinin ve geçici yönetim kurullarının nasıl kurulacağının parti tüzüğünde gösterileceğine ve işten elçektirme kararının yönetim kuruluna bildirilmesinden başlıyarak kırkbeş gün içinde kongrenin toplanacağına ve yeni daimi yönetim kurulunun seçileceğine» ilişkin hükümleri; aynı kısmın Sekizinci Bölümünde yer alan 54. maddenin «disiplin organlarına sevkedilen parti üyelerinin yazılı veya sözlü olarak savunma haklarını nasıl kullanacaklarının ve savunmalarını hazırlamak için yeter sürenin nasıl tanınacağının parti tüzüğü ile düzenlenmesine» ilişkin ikinci fıkrası 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun Dördüncü Kısmındaki maddeler dışında kalan buyurucu hükümlerindendir.

Türkiye İleri Ülkü Partisi;

a) Tüzüğünün 17. maddesinde, tüzükte yer alması gerekli kimi konuları düzenlemeyerek ve kurulların işten elçektirilmesinden sonra kademe kongresinin toplanması için Yasa ile. konulan kırkbeş günlük süreyi üç aya çıkartarak 648 sayılı Kanunun 15. ve 16. maddelerinin 2 sayılı bentlerinin ikinci fıkralarındaki;

b) Tüzüğün 38. maddesinde «haysiyet divanının yetkileri, partililerin divana ne suretle ve hangi koşullar altında başvlirabilecekleri, inceleme, savunma ve bildirimlerin ve anlaşmazlığın karara bağlanmasının
ne yolda yapılacağı» konusunun düzenlenmesini Yüksek Haysiyet Divanınca yapılacak yönetmeliğe bırakarak 648 sayılı Yasanın 11. maddesinin ikinci fıkrasındaki;

c) Tüzüğün 58. maddesindeki (Tüzüğün bir nüshasında bu madde 57. madde ile yer değiştirmiştir.) «seçimlerde veya herkesin gözü önünde açıkça veya yayın yolu ile işlenen suçların cezalarının savunma alınmadan verilmesi» ilkesini benimseyerek 648 sayılı Yasanın 54. maddesinin ikinci fıkrasındaki, Buyurucu hükümlere aykırı düşmüştür.

Cumhuriyet Başsavcılığının 7/10/1969 ve 18/11/1969 günlü yazıları üzerine Anayasa Mahkemesi, parti tüzüğünün 17., 38. ve 58. maddelerindeki aykırılıkların giderilmesinin, 648 sayılı Yasanın 113. maddesi uyarınca siyasî partiye ihtar edilmesine 9/6/1970 gününde karar vermiş; ihtar kararı yazılı olarak 23/6/1970 gününde 7201 sayılı Tebligat Kanununun 21. maddesi uyarınca tebliğ edilmiş ve aradan altı aydan çok bir zaman geçtiği halde aykırılık giderilmediği için Cumhuriyet Başsavcılığınca partinin kapatılması istemiyle dava açılmıştır.

Türkiye İleri Ülkü Partisi, hukukî değer taşıyan herhangi bir savunmada bulunmamış ve 648 sayılı Yasanın 113. maddesinde yazılı koşullar da gerçekleşmiş olduğundan adı geçen siyasî partinin bu maddenin son fıkrası uyarınca kapatılmasına karar verilmesi gerekir.

V — SONUÇ :

Türkiye İleri Ülkü Partisi 13/7/1965 günlü, 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 113. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesinin yaptığı yazılı ihtara rağmen kanunî süresi içinde tüzüğünün 17., 38. ve 57. maddelerindeki aykırılıkları gidermediği için Cumhuriyet Başsavcılığınca re’sen dava açılmış ve 113. maddede öngörülen kapatma durumu gerçekleşmiş olduğundan bu siyasî partinin 648 sayılı Kanunun 113. maddesinin son fıkrası uyarınca kapatılmasına ve aynı Kanunun 115. maddesi gerekleri yerine getirilmek üzere kapatma kararının Başbakanlığa,

İçişleri ve Maliye Bakanlıklarına ve Cumhuriyet Başsavcılığına tebliğine 24/6/1971 gününde oybirliğiyle ve Anayasa’nın 57. maddesinin son fıkrası gereğince karar verildi.

Başkanvekili Üye Avni Givda
Üye Muhittin Taylan
Üye Halit Zarbun
Üye Fazıl Uluocak
Üye Şahap Arıç
Üye Ziya Önel
Üye Sait Koçak
Üye Recai Seçkin
Üye Kani Vrana
Üye Nuri Ülgenalp
Üye Ahmet Akar
Üye Muhittin Gürün
Üye Lütfi Ömerbas
Üye Şevket Müftügil
Üye Ahmet H. Boyacıoğlu

Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri

0

Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri (eski çeviri Birleşmiş Milletler Sakat Kişilerin Hakları Beyannamesi), Genel Kurulun 9 Aralık 1975’deki toplantısında ‘3447 Sayılı kararı kabul edilmiştir.

Engelli Hakları, İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde belirtilen hakların devamı niteliğinde kabul ediliştir.

Bildiri’de, Engelli  kişilerin topluma üretken bireyler olarak katılmaları gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, devletlerin ve toplumların engellilere karşı yükümlülükleri hatırlatılmıştır.

Prof. Dr. Turgut Tarhanlı, İstanbul Bilgi Ünversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezinin düzenlemiş olduğu “Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’de Zihinsel Engelli Bireylerin Hakları Sempozyumu”nda
 

Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri

 Genel Kurulun 9 Aralık 1975 tarihli ve 3447 (XXX) sayılı Kararıyla ilan edilmiştir.

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul,

Üye Devletlerin, Birleşmiş Milletler Şart’ına göre, daha yüksek bir yaşam standardı, tam istihdam ve ekonomik ve toplumsal kalkınma ve gelişme şartları sağlamak için Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile işbirliği içinde birlikte veya tek başlarına faaliyette bulunma taahhüdünde bulunduklarını akılda tutarak,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilen insan haklarına ve temel özgürlüklere ve barış, insanlık onuru ve insanın değeri ile sosyal adalet prensiplerine olan inancını yeniden teyit ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin, İnsan Haklarına dair Uluslararası Sözleşmeleri’nin, Çocuk Haklarına dair Bildiri’nin ve Zihinsel Geriliği bulunan Kişilerin Haklarına dair Bildiri’nin prensipleri ile birlikte, Uluslararası Çalışma Teşkilatı’nın, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı’nın, Dünya Sağlık Teşkilatı’nın, Birleşmiş Milletler Çocuk Vakfı’nın ve ilgili diğer örgütlerin kurucu belgelerinde, sözleşmelerinde, tavsiye kararlarında ve diğer kararlarında toplumsal gelişme için daha önce getirdikleri standartları hatırlayarak,

Ekonomik ve Sosyal Konseyin Özürlülüğün Önlenmesi ve Engelli Kişilerin Rehabilitasyonu hakkında 6 Mayıs 1975 tarihli ve 1921 (LVIII) sayılı kararını hatırlayarak,

Sosyal Kalkınma ve Gelişmeye dair Bildiri’nin, fiziksel ve zihinsel bakımından dezavantajlı durumda bulunan kimselerin haklarının korunması ve iyiliklerinin ve rehabilitasyonlarının güvence altına alınması gereğini ilan ettiğini vurgulayarak,

Fiziksel ve zihinsel engelliliğe karşı korunma ve engelli kişilerin hemen her faaliyet alanında yeteneklerini geliştirme ve normal yaşamla mümkün olduğu kadar bütünleşmelerini sağlama gereğini akılda tutarak,

Gelişmelerinin ilk aşamalarında olan bazı ülkelerin, bu hedef için sadece sınırlı bir çaba gösterebileceklerinin farkında olarak,

Bu Engelli Kişilerin Haklarına dair Bildiri’yi ilan eder ve aşağıdaki hakların korunması için ortak bir temel ve çerçeve olarak kullanılmasını sağlamak üzere ulusal ve uluslararası alanda faaliyette bulunmaya çağırır:

    1. “Engelli kişi” terimi, fiziksel veya zihinsel yeteneklerinde doğuştan veya sonradan meydana gelen yoksunlukların sonucu olarak, kısmen veya tamamen, kendi başına normal bireysel ve/veya sosyal yaşam yaşayamayan kişileri ifade eder.
    2. Engelli kişiler bu Bildiri’de belirtilen bütün haklara sahiptir. Bu haklar, her ne olursa olsun hiç bir istisnaya ve ayrıma veya ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya diğer bir fikir, ulusal veya sosyal köken, sağlık durumu, doğum veya engelli kişinin kendisi veya ailesi ile ilgili her hangi bir durum nedeniyle hiç bir ayrımcılığa tabi tutulmaksızın, bütün engelli kişilere tanınır.
    3. Engelli kişiler, doğuştan sahip oldukları insanlık onurlarına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Engellerinin veya özürlerinin sebebi, niteliği ve ağırlığı ne olursa olsun bütün engelli kişiler, aynı yaştaki vatandaşlar ile aynı temel haklara sahiptir; bu hakların başında ve hepsinden önce, mümkün olduğu kadar normal ve tam bir insan gibi nezih bir hayat yaşama hakkı gelir.
    4. Engelli kişiler diğer insanlarla aynı kişisel ve siyasal haklara sahiptir; Zihinsel Geriliği bulunan Kişilerin Haklarına dair Bildiri’nin yedinci maddesi, zihinsel engelli kişilerin haklarının kısıtlanması ve kaldırılması ihtimalinde de uygulanır.
    5. Engelli kişiler, mümkün olduğu kadar kendilerini yeter hale getirecek tedbirlerin alınmasını isteme hakkına sahiptir.
    6. Engelli kişiler protez ve ortopedik araçlar da dahil, kabiliyetlerini ve maharetlerini en üst düzeye çıkaracak ve kendilerinin toplumla bütünleşme ve kaynaşma sürecini hızlandıracak olan tıbbi ve sosyal rehabilitasyon, eğitim, mesleki öğrenim ve rehabilitasyon, yardım, danışmalık, barınma hizmetleri ile diğer hizmetler gibi tıbbi, psikolojik ve işlevsellik muamelesi görme hakkına sahiptir.
    7. Engelli kişiler, ekonomik ve sosyal güvenlik ile yaşamalarını nezih bir düzeyde sürdürme hakkına sahiptir. Engelli kişiler, kabiliyetleri ölçüsünde çalışma veya yararlı, üretici ve kazanç sağlayıcı bir meslek icra etme ve sendikalara katılma hakkına sahiptir.
    8. Engelli kişiler ekonomik ve sosyal planlamanın her aşamasında özel ihtiyaçlarının dikkate alınmasını isteme hakkına sahiptir.
    9. Engelli kişiler kendi aileleri veya bakıcı aileler ile birlikte yaşamak ve her türlü sosyal, yaratıcı veya eğlendirici faaliyetlere katılmak hakkına sahiptir. Hiç bir engelli kişi, içinde bulunduğu durumun veya şahsi durumundaki gelişmesinin gerektirdiği muameleler dışında, ikameti ile ilgili olarak farklı bir muameleye tabi tutulamaz. Engelli bir kişinin özel bir kurumda kalması kaçınılmaz ise, buradaki yaşama şartları ve çevresi, kendisinin yaşındaki normal bir kişinin yaşama şartlarına mümkün olduğu kadar yakın olur.
    10. Engelli kişiler bütün istismarlara, ayrımcı, kötüye kullanıcı veya aşağılayıcı nitelikteki bütün düzenlemelere ve muamelelere karşı korunur.
    11. Engelli kişilerin şahsiyetlerinin ve mallarının korunması için nitelikli hukuki yardıma duydukları ihtiyaç kaçınılmaz ise, kendilerine bu tür bir hukuki yardım verilir. Engelli kişiler hakkında bir dava açılmış olması halinde uygulanacak olan usul, kendilerinin fiziksel ve zihinsel şartlarını tam olarak dikkate alır.
    12. Engelli kişilerin haklarını ilgilendiren bütün konularda, engelli kişilerin örgütleri ile yararlı olacak biçimde istişare edilir.
    13. Engelli kişiler, onların aileleri ve yaşadıkları çevre, bu Bildiri’de yer alan haklardan her türlü uygun vasıta ile bilgilendirilir.
 

Birleşmiş Milletler Sakat Kişilerin Hakları Beyannamesi (ESKİ ÇEVİRİ )

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu

Üye ülkelerin vaatlerine uyarak, Birleşmiş Milletler Beyannamesi hükümleri altında gerekli işbirliği tedbirlerini almak için ve sakat kişilerin hayat standartlarını yükseltmek amacıyla;

İnsan hak ve özgürlüklerinde, Evrensel Beyanname ilan edilen barış esasları çerçevesinde kişinin insan haysiyetine ve sosyal adalete inancını tekrar ederek;

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde, İnsan Hakları Uluslar arası Antlaşmasında, Çocuk Hakları Beyannamesinde, Akıl Hakları bildirisinde olduğu gibi Uluslar arası Çalışma Teşkilatı (ILO), Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Teşkilatı (UNESCO), Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO),Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu (UNICEF) ve diğer organizasyonların yönetmeliklerinde, tavsiye ve tekliflerinde belirtilen prensipleri hatırlayarak;

Keza Ekonomik ve Sosyal Konseyin 6 Mayıs 1975’deki Sakatlığın önlenmesi ve Sakatların Rehabilitasyonu ile ilgili kararını hatırlayarak;

Sosyal Kalkınma ve Gelişme Beyannamesinde belirtilen, fiziksel ve zihinsel bozuklukları olan kişilerin bakım ve rehabilitasyonunu güvence altına alan ve hakların korunması lüzum belirtilen hususlara önemle işaret ederek;

Fiziksel ve zihinsel sakatlıkların önlenmesi, sakat kişilerin çeşitli faaliyet alanlarındaki yeteneklerini geliştirmelerine yardım edilmesi ve normal hayattaki beraberliklerinin geliştirilmesi gereğini daima hatırda tutarak;

Ve belirli ülkelerin kalkınma çabaları içinde bu konuda çok sınırlı çalışmalarla katkıda bulunabileceklerini bilerek;

Sakat kişilerin hakları beyannamesini ilan etmekte ve aşağıda belirtilen bu hakların korunması için hem ulusal hem de uluslar arası tedbirlerin alınmasını istemektedir.

1- “Sakat Kişi” normal bir ferdin, kişisel veya sosyal yaşayışında kendi kendine yapması gereken işleri bedensel veya zihinsel kabiliyetlerinde, kalıtımsal veya sonradan meydana gelen herhangi bir noksanlık sonucu yapamayan kişidir.
2- Sakat kişiler bu beyannamede belirtilen haklardan tam olarak yararlanacaklardır. Bu haklar, sakat kişinin veya ailesinin sahip olduğu ırk, renk, cinsiyet, lisan, din, siyasal ve diğer fikirler, milliyet veya sosyal orijin, servet ve doğum gibi konularda hiçbir ayrıcalık gözetilmeden dünyadaki bütün sakat kişilere tanınmıştır.
3- Sakat kişinin insan haysiyetine saygı gösterilmesi onun en doğal hakkıdır. Sakat kişilerin,sakatlık veya noksanlıklarının sebebi ne olursa olsun sahip oldukları düzgün yaşama şartlarına mümkün olduğu kadar normal ölçüde ve çok sahip olmak haklarıdır.
4- Sakat kişiler de, diğer insanların sahip oldukları medeni ve siyasi haklara sahiptirler. Akıl Hastalarının Hakları Beyannamesinin 7. maddesinde bu hakların sınırlandırılması ya da kaldırılması ile ilgili hükümler belirtilmiştir.
5- Sakat kişilerin mümkün olduğu kadar kendilerine güvenmelerini sağlayacak tedbirler alınmalıdır.
6- Sakat kişiler tıbbi, psikolojik ve fonksiyonel tedavi haklarına sahiptirler. Protez ve ortopedik uygulamalar, tıbbi ve sosyal rehabilitasyon çalışmaları, eğitim, mesleki eğitim, staj ve rehabilitasyon, yardım, istişare, plasman hizmetleri, sakat kişinin kabiliyet ve maharetlerini en yüksek düzeye çıkaracak ve onların sosyal beraberliğini hızlandıracak diğer bütün faaliyetler bu maddenin kapsamına girmektedir.
7- Sakat kişiler ekonomik ve sosyal güvenlik, düzgün hayat standardı haklarına sahiptirler.
8- Sakat kişilerin özel ihtiyaçları, ekonomik ve sosyal planlamanın her safhasında nazarı dikkate alınmalıdır.
9- Sakat kişiler aileleriyle veya yakınlarıyla birlikte yaşama ve her türlü sosyal, yaratıcı ve eğlendirici faaliyete katılma haklarına sahiptirler. Hiçbir sakat kişi ikamet ettiği çevre nedeniyle, durumu veya gelişmesi için gerekli isteklerinde ayrıcalığa tabi tutulamaz.
Eğer bir sakatın muhakkak özel bir müessesede veya çevrede kalması gerekiyorsa o zaman bu çevrenin, kendi normal yaşıtlarının kaldığı ve yaşadığı çevreye mümkün olduğu kadar yakın olması gereklidir.
10- Sakat kişiler her türlü istismara, ayrılma, kötüye kullanılabilir ve haysiyet kırıcı yasa ve muamelelere karşı korunmalıdır.
11- Sakat kişiler, şahıslarının ve mallarının korunması elzem olduğu hallerde, yeterli yasal yardımı sağlamaya muktedir olabilmelidirler. Eğer adli durum kendi gelişirse o zaman bu kişinin beden veya zeka durumu tümüyle dikkate alınmalıdır.
12- Sakat kişiler, haklarıyla ilgili her hususta kendilerine ait kuruluşlarla her zaman istişarede bulunabilmelidirler.
13- Bu beyannamede yazılı olan haklar, mümkün olan her türlü uygun vasıtayla sakat kişilere ve ailelerine tam olarak duyurulmalıdır.

 

 

 

Muhittin Özdemir

0

Muhittin Özdemir, 20 Nisan 1975’te Tokat’ın Niksar ilçesinde doğdu. Baba adı Eyyup, anne adı Fetiye’dir.

İlkokulu Musapınarı Köyü İlkokulu’nda okudu. Devlet Parasız yatılı sınavlarını kazanarak ortaokul ve lise eğitimini Tokat İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. 1997 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 

2007 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans derecesi elde etti. 

Ankara Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak avukatlık ruhsatını aldı.

1998 yılında ilk kez ÖSYM tarafından düzenlenen hâkimlik sınavını kazanarak Ankara Adliyesinde hâkim adayı olarak hakimlik kariyerine başladı. Sırasıyla,19 Mayıs, Yeşilhisar, Konya-Ereğli ve Gaziantep adliyelerinde çeşitli mahkemelerde hâkimlik görevini yürüttü. 

2013 yılında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne tetkik hâkimi olarak atandı.

10 Temmuz 2013 tarihinde Adalet Bakanlığı İç Denetim Birimi Başkanlığınca hazırlanan; “Ceza Adalet Sisteminde Mağdur Hakları” konulu raporun ardından mağdur hakları alanında sorunların giderilmesine yönelik öneri ve organizasyon raporu hazırlamakla görevlendirildi. Hazırlanan rapor sonrasında 18 Kasım 2013 tarihinde Bakan Olur’u ile “Mağdur Hakları Daire Başkanlığı” kuruldu.

26 Kasım 2013 tarihinde Mağdur Hakları Dairesi Başkanlığı görevine atandı. Kurucu başkan olarak; mağdur hakları alanında birçok panel, sempozyum ve çalıştay düzenlenmesine, raporlar hazırlanmasına ve mevzuat hazırlıklarına öncülük etti. Yurt çapında birçok seminer ve konferansta konuşmacı olarak yer aldı. 

Türk adalet sisteminde “Adli Görüşme Odaları” ile “Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüğü” gibi iki önemli kurumun kurulmasına katkı sağladı. Adli görüşme odalarının insana değer veren bir uygulama olduğunu her platformda savundu. 

Daire Başkanı olarak Mağdur Hakları Kanun Tasarısının hazırlanmasına öncülük etti. TBMM tarafından hazırlanan raporlara görüş verdi. Mağdur haklarının Yargı Reformu Stratejisi belgelerinde yer almasına katkı sundu. . 

03 Mart 2019 tarihinde Hâkim Savcı Eğitim Merkezine müdür olarak atandı.

34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye Adalet Akademisi’nin yeniden kurulması üzerine 6 Mayıs 2019 tarihinde Adalet Akademisi Başkanı olarak görevlendirilmesini müteakip 24 Ekim 2019 tarihli 2019/367 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye Adalet Akademisi Başkanı olarak atandı. 

Üç yıllık görev süresinin sonunda; 03.12.2022 tarihli resmi gazetede yayımlanan 2022/626 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yeniden Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına atandı. 

Adalet Akademisi Başkanlığı sırasında kurum ile üniversiteler arasındaki işbirliğini geliştirdi, birçok üniversite ile protokol imzaladı. Görev süresi boyunca Akademi’nin geçmişten beri yayınladığı dergi ve diğer yayınları geleneğe uygun biçimde devam ettirdi. 

15 Ocak 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan atama kararıyla Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına getirilen Bekir Altun‘a görevini devretti.

Özdemir, evli ve iki çocuk babasıdır.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi – Valetta

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi, 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da (Malta) imzalanmıştır. Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler sözleşmeye katılmışlardır.  (European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage)

Sular Altında Kalan Hasankeyf-Zeugma

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi (Gözden Geçirilmiş)’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğu Hakkında 4434  sayılı Kanun 05.08.1999 tarihinde çıkarılmıştır.

Hattuşa Antik Kenti

Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

İşbu sözleşmeyi (Gözden Geçirilmiş) imzalayan Avrupa Konseyi üyesi devletler ile Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletler,
Avrupa Konseyi’nin amacının, özellikle ortak mirasları olan ideal ve ilkeleri korumak ve geliştirmek üzere, üyeleri arasında daha yakın bir işbirliği gerçekleştirmek olduğunu dikkate alarak;

19 Aralık 1954’te Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesi ve özellikle bunun 1 inci ve 5 inci maddelerini,

3 Ekim 1985’te Granada’da imzalanan Avrupa Mimarî Mirasının Korunmasına ilişkin Sözleşmeyi,

23 Haziran 1985’te Delfi’de imzalanan, Kültürel Varlıklara yönelik suçlara ilişkin Avrupa Sözleşmesini,

Parlamenterler Meclisi’nin Arkeoloji ile ilgili özellikle 848 (1978), 921 (1981) ve 1072 (1988) sayılı Tavsiye Kararlarını;

Kırsal ve kentsel yapılanma faaliyetleri çerçevesinde, arkeolojik mirasın korunması ve değerlendirilmesi ile ilgili R(89)5 sayılı Tavsiye Kararını gözönünde bulundurarak;
Arkeolojik mirasın uygarlıkların geçmişinin tanınması için temel bir öge olduğunu hatırlatarak,

Eski tarihin tanıdığı Avrupa arkeolojik mirasının, büyük yapılanma çalışmalarındaki artıştan olduğu kadar doğal tehlikelerden, yasadışı veya bilimsel nitelikten yoksun kazılardan yahut halkın yeterli bilgilendirilmemesinden dolayı ciddî bir şekilde tahrip tehdidi altında olduğunu kabul ederek,

Halen mevcut olmayan zorunlu idarî ve bilimsel denetim usullerinin ihdası ve arkeolojik mirası koruma endişesinin kentsel ve kırsal yapılanmalar ile kültürel kalkınma politikalarıyla bütünleşmesi gereğini teyid ederek,

Arkeolojik mirası koruma sorumluluğunun yalnızca doğrudan ilgili devlete ait olmadığının, bozulma tehlikesinin azaltılması ve uzman ve deneyim değişimi suretiyle korumanın gerçekleştirilmesi bakımından sorumluluğun Avrupa ülkelerinin tümüne ait bulunduğunun altını çizerek;

Avrupa ülkelerinde yapılanma politikalarındaki gelişmeyi takiben, 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanan Arkeolojik Mirasın Korunmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesinde yer alan ilkelerin tamamlanması gereğini müşahade ederek,

Zeugma Kazıları

Aşağıdaki hususlarda mutabık kalmışlardır :

ARKEOLOJİK MİRASIN TANIMI

Madde 1 :

1. İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) amacı, Avrupa’nın ortak anı kaynağı olduğu kadar, bilimsel ve tarihî araştırma gereci olarak da arkeolojik mirası korumaktır.

2. Bu amaçla :
i) Korunması ve incelenmesinin, insanlığın ve doğal çevre ile ilişkilerinin tarihindeki gelişimin saptanmasının sağlayacağı;

ii) 
Başlıca bilgi edinme yollarının kazı ve keşiflerden olduğu kadar insanlığı ve çevresini ilgilendiren diğer araştırma yöntemlerinden oluştuğu;

iii) 
Tarafların yetkisi altındaki her çeşit mekânda bulunan, tüm kalıntılar, varlıklar ve insanlığın geçmiş varlığının diğer izleri arkeolojik mirasın ögeleri kabul edilirler.

3. Yapılar, inşaatlar, mimarî eser grupları, açılmış sit alanları, taşınır varlıklar, diğer tür anıtlar ve bunların çevresi, ister toprakta ister su altında bulunsunlar, arkeolojik mirasa dahildirler.

Nemrut Dağı

MİRASIN KİMLİĞİNİN SAPTANMASI VE KORUMA ÖNLEMLERİ

Madde 2 :

Taraflardan her biri, kendine özgü usullere göre, arkeolojik mirasın korunması için aşağıdaki hususları öngören bir yasal rejimi uygulamaya koymayı taahhüt eder:

i)Arkeolojik mirasının bir envanterinin yapılması ve anıtların veya korunan bölgelerin sınıflandırılması,

ii) Maddî izlerin gelecek kuşaklar tarafından incelenmek üzere korunması için, toprak üstünde ya da su altında görünür bir kalıntı olmasa bile, arkeolojik rezerv alanları oluşturulması,

iii) Arkeolojik miras niteliğindeki eserleri tesadüfen bulan kimsenin bunları yetkili makamlara bildirme ve incelemeye amade tutma zorunluluğu.

Madde 3 :

Arkeolojik mirası korumak amacıyla ve arkeolojik araştırma faaliyetlerini bilimsel güvence altına almak üzere taraflardan her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder :

i)Arkeolojik kazı vesair faaliyetlerle ilgili izin ve denetim usullerini, aşağıdaki amaçları gerçekleştirecek şekilde, uygulamaya koymak :

a) Arkeolojik miras ögelerinin yasadışı çıkartılması ve yer değiştirmesini önlemek;

b) Arkeolojik kazı ve aramaların bilimsel şekilde ve şu koşullara bağlı olarak yapılmasını sağlamak:

— Tahrip edici olmayan araştırma yöntemlerinin olduğunca sık kullanılması;

— Arkeolojik miras ögelerinin korunması, saklanması ve sınıflandırılması için uygun önlemler alınmadan bunların kazı yerinden çıkartılmaması, kazı sırasında ve sonrasında korumasız bırakılmaması;

ii) Kazıların ve tahribata neden olabilecek tekniklerin yalnızca nitelikli ve bu amaçla yetiştirilmiş kişiler tarafından yürütülmesine dikkat etmek;

iii) Arkeolojik arama amaçlı metal dedektörlerin ve diğer arama gereçlerinin kullanımını, devletin iç mevzuatında öngörülen hallerde, bilimsel nitelikli ön izne tabi tutmak.

Forum Romanum


Madde 4 :

Taraflardan her biri, duruma göre aşağıdaki hususları da öngörecek biçimde, arkeolojik mirasın fizikî koruma önlemlerini yürürlüğe koymayı taahhüt eder :

1. Arkeolojik rezerv bölgeleri teşkiline ayrılmış alanların kamu makamlarınca iktisabı veya diğer uygun yollarla korunması;

2. Arkeolojik mirasın tercihan bulunduğu yerde korunması ve bakımı;

3. Bulunduğu yerden kaldırılmış arkeolojik buluntular için uygun depolar yapılması.

Madde 5:
Taraflardan her biri aşağıdaki hususları sağlamayı taahhüt ederler :

1. Arkeologların :

i) Arkeolojik değeri olan sitlerin korunması, saklanması ve değerlendirilmesi için dengeli stratejiler saptamaya yönelik planlama politikalarına ve

ii) Yapılanma programlarının çeşitli uygulama safhalarına katılmalarını sağlamak suretiyle, arkeolojinin ve yapılanmanın ihtiyaçlarını bağdaştırmaya ve belirlemeye çalışmak;

2. Arkeologlar, şehirciler ve inşaatçılar arasında sistemli bir danışma mekanizması oluşturmak suretiyle :

i) Arkeolojik mirası tahrip etmesi muhtemel olan yapılanma planlarının değiştirilmesini;

ii) Sitin bilimsel incelemesinin yapılabilmesi ve sonuçların yayınlanabilmesi için yeterli zamanın ve olanakların verilmesini sağlamak;

3. Çevreye etki üzerindeki incelemelerin ve bunlardan kaynaklanan kararların, arkeolojik sitler ve çevrelerini gözönünde bulundurmasına dikkat etmek;

4. Yapılanma çalışmaları vesilesiyle bulunan arkeolojik miras ögelerinin, mümkün olan hallerde, yerinde korunması için önlem almak;

5. Arkeolojik sitlerin halka açılmasının, özellikle çok sayıda ziyaretçi girişi için yapılacak yapılanma çalışmalarının, bu sitlerin ve çevrelerinin arkeolojik ve bilimsel niteliğine zarar vermemesini sağlamak.

Halime Hatun Kümbeti

ARKEOLOJİK ARAŞTIRMA VE KORUMANIN FİNANSMANI

Madde 6 :

Taraflardan her biri :

1. Arkeolojik araştırmaya, sorumlulukları ölçüsünde ulusal, bölgesel veya yerel kamu makamlarının malî desteğini öngörmeyi;

2. Koruyucu arkeoloji için gerekli maddî donanımı arttırmayı ve bu amaçla,

i) Büyük çaplı kamu veya özel bayındırlık çalışmalarında, bu çalışmalara bağlı olarak ortaya çıkacak arkeolojik her çeşit faaliyetin maliyetinin tamamının uygun kamu ve özel sektör fonlarından karşılanmasını sağlayacak önlemler almayı;

ii) Bu çalışmaların bütçesinde, çevre ve yapılanma endişelerinin zorunlu kıldığı etki incelemelerinde olduğu gibi, arkeolojik ön inceleme ve aramaların, bilimsel sentez belgelerinin ve bulguların duyuru ve yayınlarının da yeralmasını sağlamayı taahhüt eder.

BİLİMSEL BİLGİNİN TOPLANMASI VE YAYIMI
Madde 7 :
Arkeolojik bulguların incelenmesini ve yayımını kolaylaştırmak için Taraflardan her biri:

1. Yetkisi altındaki alanlarda arkeolojik sitlerin anketlerini, envanterlerini ve haritalarını yapmayı veya güncelleştirmeyi,

2. Arkeolojik faaliyetler sonrasında, uzmanların ayrıntılı incelemelerinin ilanından önce, yayınlanabilir bir sentez belgesi hazırlanabilmesi için tüm pratik önlemleri almayı taahhüt eder.

Madde 8 :
Taraflardan her biri :

1. Arkeolojik miras ögelerinin ulusal veya uluslararası planda bilimsel amaçlı değişimini kolaylaştırmayı, ancak değişimin bunların kültürel ve bilimsel değerlerine hiç bir şekilde zarar vermemesi için gerekli önlemleri almayı;

2. Arkeolojik araştırma ve devam eden kazılarla ilgili bilgi değişimini teşvik etmeyi ve uluslararası araştırma programları düzenlenmesine katkıda bulunmayı taahhüt eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

KAMUOYUNUN BİLİNÇLENDİRİLMESİ

Madde 9 :
Taraflardan her biri :

1. Geçmişin ve arkeolojik mirası tehdit eden tehlikelerin tanınması için bu mirasın değeri konusunda kamuoyu vicdanının uyandırılması ve geliştirilmesi amacıyla eğitici çalışmalar yapmayı,

2. Arkeolojik mirasının önemli ögelerinin ve özellikle sitlerin halka açılmasını sağlamayı, seçilmiş arkeolojik varlıkların sergilenmesini teşvik etmeyi taahhüt eder.

ARKEOLOJİK MİRAS ÖGELERİNİN YASADIŞI DOLAŞIMINI ÖNLEME

Madde 10:
Taraflardan her biri aşağıdaki hususları yerine getirmeyi taahhüt eder :

1. Tespit edilen yasadışı kazılar hakkında yetkili kamu makamları ile bilimsel kuruluşlar arasında bilgi değişimini düzenlemek;

2. Yasadışı kazılardan kaynaklandığından veya yasal kazılardan çalındığından şüphe edilen her türlü eseri ve bunlara ilişkin bütün ayrıntıları, işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) taraf köken ülkesinin yetkili makamlarına bildirmek;

3. Alış politikası devlet denetimine tabi müzeler ve diğer benzeri kuruluşların denetimsiz buluntulardan, yasadışı kazılardan geldiğinden veya resmî kazılardan çalındığından şüphe duyulan arkeolojik miras ögelerini satın almamalarını teminen gerekli önlemleri almak;

4. Alış politikası devlet denetimine tabi olmayan, Taraf ülkelerin müze ve benzeri kuruluşları için :

i) İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) metnini onlara ulaştırmak,

ii) Yukarıda 3. paragrafta kayıtlı ilkelere sözkonusu müze ve kuruluşlarca uyulmasını sağlamak üzere çaba sarfetmek.

5. Denetimsiz buluntulardan, yasadışı kazılardan kaynaklanan yahut resmî kazılardan çalınan arkeolojik miras ögelerinin dolaşımını eğitim, bilgilendirme, uyarma ve işbirliği suretiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

Madde 11:
İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) hiç bir hükmü, arkeolojik miras ögelerinin yasadışı dolaşımına veya yasal sahibine iadesine ilişkin taraflar arasında mevcut olan veya mevcut olabilecek ikili veya çok taraflı anlaşmalara halel getirmez.

KARŞILIKLI TEKNİK VE BİLİMSEL YARDIMLAŞMA

Madde 12 :
Taraflar :

1. Arkeolojik miras ile ilgili konularda deneyim ve uzman değişimi suretiyle karşılıklı teknik ve bilimsel yardımlaşmada bulunmayı,

2. İlgili ulusal mevzuatları ya da taraf oldukları uluslararası anlaşmalar çerçevesinde sürekli eğitim alanı da dahil olmak üzere, arkeolojik mirasın korunması konusunda uzman değişimini kolaylaştırmayı taahhüt ederler.

SÖZLEŞMENİN (GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ) UYGULAMASININ DENETİMİ
Madde 13 :

Avrupa Konseyi tüzüğünün 17 nci maddesi gereğince; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kurulan bir Uzmanlar Komitesi işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) uygulamasını ve özellikle aşağıdaki hususları izlemekle görevlendirilmiştir :

1. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine devrevi olarak, Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) Taraf ülkelerdeki arkeolojik mirasın korunmasına ilişkin politikaları ve Sözleşme ilkelerinin uygulama durumu hakkında bir rapor sunulması;

2. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesini, çok taraflı faaliyet alanı ve Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) gözden geçirilmesi ya da değiştirilmesi ile Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) hedefleri hakkında kamuoyunun bilgilendirilmesi, dahil, Sözleşme (gözden geçirilmiş) hükümlerinin uygulanmasına ilişkin her türlü önlemin önerilmesi;

3. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ülkelerin Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) taraf olmaya daveti için tavsiyede bulunması.

SON HÜKÜMLER

Madde 14 :

1. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) Avrupa Konseyi üyesi devletlerin ve Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlerin imzasına açılmıştır.

Sözleşme onay, kabul ya da tasvibe sunulacaktır.Onay, kabul ya da tasvip belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine tevdi edilecektir.

2. 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanan Arkeolojik Mirası Koruma Avrupa Sözleşmesine taraf bir devlet, anılan Sözleşmenin feshini önceden ihbar etmemiş ise ya da feshini eş zamanda ihbar etmezse onay, kabul veya tasvip belgesini tevdi edemez.

3. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş), en az üçü Avrupa Konseyi olmak üzere dört devletin, önceki paragraflardaki hükümlere uygun olarak, Sözleşmeye taraf olma arzularını bildirdikleri tarihten altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

4. Önceki iki paragrafın uygulanması sonucu 6 Mayıs 1969 tarihli Sözleşmenin feshi işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girişi ile aynı anda gerçekleşmez ise, işbu Sözleşmeyi imzalayan herhangi bir Devlet, onay, kabul ya da tasvip belgesini tevdi sırasında işbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girinceye kadar, 6 Mayıs 1969 tarihli Sözleşmeyi uygulamaya devam edeceğini açıklayabilir.

5. İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş), imzalayan ancak Sözleşmeye Taraf olma arzusunu sonradan bildirecek olan devletlerin her biri bakımından, onay, kabul veya tasvip belgesinin tevdiinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

Madde 15:

1. İşbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe girmesinden sonra, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Konseyi tüzüğünün 20. (d) maddesinde öngörülen çoğunlukla ve Komitede bulunma hakkına sahip taraf devletlerin temsilcilerinin oybirliği ile Konseye üye olmayan diğer herhangi bir devleti ve Avrupa Ekonomik Topluluğunu işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) katılmaya davet edebilecektir.

2. Katılma halinde, katılan devlet ya da Avrupa Ekonomik Topluluğu için işbu Sözleşme katılma belgesinin Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdiinden altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

Hitit Medeniyetine Ait Eserler

Madde 16 :

1. Her devlet, imza ya da onay, kabul, tasvip veya kabul edilme belgesinin tevdii sırasında işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) uygulanacağı toprağı ya da toprakları belirleyebilir.

2. Her devlet, sonradan herhangi bir zamanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine muhatap bir bildirimle, işbu Sözleşmenin uygulanmasını bildirimde belirtilen herhangi başka bir toprak parçasına teşmil edebilir. Bu yeni toprak parçası bakımından Sözleşme, bildirimin Avrupa Konseyi Genel Sekreteri tarafından alınmasından altı ay sonra yürürlüğe girer.

3. Önceki iki paragraf uyarınca yapılan her bildirim, bu bildirimde anılan toprak parçası bakımından, Genel Sekretere muhatap bir nota ile geri çekilebilecektir. Geri çekme, Genel Sekreterin notayı almasından altı ay sonra geçerlilik kazanacaktır.

Madde 17 :

1. Taraflardan her biri, Genel Sekretere nota tevdii suretiyle işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) feshini her an ihbar edebilir.

2. Fesih ihbarı, Genel Sekreter tarafından notanın alınış tarihinden altı ay sonra geçerlilik kazanacaktır.

Madde 18 :

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Avrupa Konseyi üyesi devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlere, işbu Sözleşmeye (gözden geçirilmiş) katılan ya da katılmaya davet edilen her devlete ve Avrupa Ekonomik Topluluğuna :

a) Her imzayı,

b) Her onay, kabul, tasvip veya katılma belgesi tevdiini,

c) 14, 15 ve 16 ncı maddeleri uyarınca işbu Sözleşmenin (gözden geçirilmiş) yürürlüğe giriş tarihlerini,

d) İşbu Sözleşme (gözden geçirilmiş) ile ilgili her türlü girişim, tebligat ve bildirimi,
bildirecektir.

Yukarıdaki hususları tasdiken, aşağıda imzası bulunan ve bu amaçla yetkili kılınanlar işbu sözleşmeyi (gözden geçirilmiş) imzalamışlardır.

İşbu Sözleşme İngilizce ve Fransızca dillerinde, her iki metin de eşit olarak geçerli olacak şekilde, Avrupa Konseyi arşivlerinde muhafaza edilmek üzere, tek kopya halinde 16 Ocak 1992 tarihinde Valetta’da yapılmıştır.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Sözleşmenin onaylı bir kopyasını Avrupa Konseyine üye bütün devletlere, Avrupa Kültür Sözleşmesine taraf diğer devletlere ve bu Sözleşmeye katılmaya davet olunan üye olmayan devletlere veya Avrupa Ekonomik Topluluğuna iletecektir.

Roma 12 Levha Kanunları

Pedro Gual Escandón

0
Pedro Gual Escandón

Venezuelalı avukat, politikacı, ve diplomat Pedro Gual Escandón (Pedro José Ramón Gual Escandón) 17 Ocak 1783’te Caracas’ta dünyaya geldi. (Ölümü: 6 Mayıs 1862 — Ölüm yeri: Guayaquil, Ekvador) Venezuela Caracas Üniversitesi’nde hukuk eğitimi gördü. Bir süre avukatlık yaptı. Bağımsızlık ve özgürlük hareketine katıldı. 1811’de Caracas Yasama Meclisi’ne vekil seçildi ve Caracas vatandaşlarına dönük manifestoya imza attı. 1815’te Cartagena eyaleti valiliği görevini üstlendi. Venezuela’nın bağımsız bir devlet olacağı 1830 yılına kadar Büyük Kolombiya’nın dış politikasının oluşturulmasına katkı sağladı. 1821’de Simon Bolivar liderliğindeki hükümette Maliye Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na getirildi. Dışişleri bakanlığında etkin bir rol üstlendi. 1828 yılında Kolombiya ile Peru arasındaki savaşı sona erdiren Barış Antlaşması’nın müzakerecileri ve imzacılarından biriydi. Amerika’da ülkesini temsil eden ilk diplomat oldu. 1847’nin sonunda tüm siyasi faaliyetlerden uzak durmak üzere hareket etse de Venezuela geçici Hükümetinin başkanlığını yürütmeye mecbur kaldı 15–18 Mart 1858; 2 Ağustos–29 Eylül 1859 ve 20 Mayıs–29 Ağustos 1861 tarihlerinde geçici başkanlık görevleri üstlendi. 33. dereceden bir masondu; Karakas, New York ve Bogota’daki localarda çalıştı. 1858 Anayasası’nın hazırlanmasında önemli rol oynadı.1861’de José Antonio Páez’in yaptığı askerî darbe sonucu görevden uzaklaştırıldığı için, devrik geçici devlet başkanı olarak darbeci yönetim tarafından siyasi nedenlerle tutuklandı. Ölümünden kısa bir süre önce İngiltere tarafından Kolombiya’nın bağımsızlığının tanınmasıyla sonuçlanan müzakerelere aktif olarak katıldı. Panama’a ve daha sonra Ekvator’a gitti. Guayaquil’de, 6 Mayıs 1862’de, yaşamını yitirdi.

Pedro Gual Escandón

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu

0
Umumi Hıfzıssıhha Kanunu

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, 24.04.1930 tarihinde 1593 kanun numarası ile mecliste kabul edilmiş, 6 Mayıs 1930 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun aradan geçen zamanda kısmi değişikliklere uğramıştır. Umumi Hıfzıssıhha Kanununun Gerekçesi, Başbakanlık tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisine “Umumî Ilıfzıssıhha kanunu esbabı mucibe lâyihası” adıyla 17.04.1929 tarihinde sunulmuştur.

Kanunun adındaki  “hıfzıssıhha” kavramı, sağlıklı yaşamak için gereken tüm önlemler bütününü ifade etmektedir. Arapça kökenli olan “hıfz”  kelimesi muhafaza etmek, korumak anlamına gelmekte, sıhha ise sağlık sözcüğü le eş anlam ifade etmektedir. Kanun ile sağlık hizmetlerinin tamamı devlet tarafından sahiplenilmiştir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun Önemi

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun düzenlendiği dönemin toplumsal koşulları çok ağırdır. Kanun, halkın ekonomik açıdan ve sağlık koşulları bakımından kötü bir dönemde yaşadığı vetirede çıkarılmıştır. Savaş koşulları devam ederken bir yandan da trahom, sıtma, verem gibi hastalıklarla mücadele edilmiş; savaş sonrası dönemde halk sağlığının korunabilmesi için tüm detayları ile düşünülmüş bir kanun tasarlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti mevzuatı içerisinde yürürlükten kaldırılmayarak uygulanagelen en eski kanunlardandır.

Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, halk sağlığı ile ilgili tüm konuları bir araya getiren genel bir kanundur. İşçileri, kadınları, çocukları ve tüm halkı korucuyu tedbirleri öngören kanun daha sonra genel sağlık, gıda güvenliği, işçi sağlığı, hayvan sağlığı, bitki ve orman alanlarının korunması gibi bir çok kanuna temel teşkil etmiş, otuzun üzerinde kanunu etkilemiştir.

Umumi Hıfzıssıhha Kanununun Gerekçesi

“Memleketimizde sıhhat işlerinin şekli kanunî altına ahhrriası vu bu işlerin tasnif ile her zümrenin gerek Devletin siyasî bünyesine derece-i nisbeti, gerekse umumî sıhhat ile olan alâkasının şiddetine’ nazaran ayrı ayrı hükümlere raptı zaruret kesbeylemistir. Filhakika ceza kanununun umumî ve mahdut hükümleri ve imparatorluk devrine ait ve eski zamanlar şeraitine göre tanzim edilmiş elde mevcut bir kaç nizamname bu işlerin tedviri esnasında hali hazırda tesadüf edilen bir çok müşküllerin hallinde sakit kalmaktadır. Bilhassa içtimaî şartların sıhhî cihetlerine ait meselelerde bir kelime ile içtimai hıfzıssıhha işlerinde ihtiyaca medar müdevven elde hiçbir şey bulunmamaktadır. Halbuki bu işlerin idari hükümlerle hal ve tedviri kanuni müeyyedesi bulunmaması sebebiyle ancak noksan semereler iktitafından kısmen de neticesiz yarım tedbirler mahiyetinden ileri gidemeyerek beyhude mesai sarfından ibaret kalmaktadır……”

UMUMİ HIFZISSIHHA KANUNU

Kanun Numarası : 1593
Kabul Tarihi : 24/4/1930
Yayımlandığı R.Gazete : 6/5/1930 Sayı : 1489
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 11 Sayfa : 143

Bu Kanun ile ilgili tüzük için, “Tüzükler Külliyatı” nın kanunlara göre düzenlenen nümerik fihristine bakınız.

BİRİNCİ BAP
Sıhhi teşkilat
BİRİNCİ FASIL
Devlet hidematı sıhhiyesi ve sıhhi Merciler
Madde 1

Memleketin sıhhi şartlarını ıslah ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar veya sair muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhatli olarak yetişmesini temin ve halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir.

Madde 2

Umumi sıhhat ve içtimai muavenet hizmetlerine ait Devlet vazaifi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından ifa ve hususi idarelerle belediyelere ve sair mahalli idarelere bırakılan hizmetlerin sureti icrası murakabe olunur. Milli Müdafaa teşkilatına ait sıhhi işler müstesna olmak üzere bütün sıhhat ve içtimai muavenet işlerinin mercii ve murakıbı bu Vekalettir.

Madde 3

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bütçeleriyle muayyen hatlar dahilinde olarak aşağıda yazılı hizmetleri doğrudan doğruya ifa eder:

1 – Doğumu (……)(3) teshil ve çocuk ölümünü tenkis edecek tedbirler.
2 – Validelerin doğumdan evvel ve doğumdan sonra sıhhatlerinin vikayesi.
3 – Memlekete sari ve salgın hastalıkların hulülüne mümanaat.
4 – Dahilde her nevi intani, sari ve salgın hastalıklarla veya çok miktarda vefatı intaç ettiği görülen sair muzır amillerle mücadele.

5 – Tababet ve şubeleri sanatlarının icrasına nezaret.

6 – (…) (1) ilaçları ve bütün zehirli müessir ve uyuşturucu maddelerle yalnız hayvanlar için serumlar ve aşıları murakabe hariç olmak üzere her nevi serum ve aşıları murakabe (Bu bentdeki “aşılar” kelimesi 16/4/1934 tarih ve 2410 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle “aşıları murakabe” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir. Bu aradaki “Gıdalar ile” ibaresi, 24/6/1995 tarihli ve 560 sayılı KHK’nin 21 inci maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olup, bu değişiklik 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle aynen kabul edilerek Kanunlaşmıştır.)

7 – Çocukluk ve gençlik hıfzıssıhhasına ait işlerle çocuk sıhhat ve bünye sinin muhafaza ve tekamülüne ait tesisatın murakabesi.
8 – Mektep hıfzıssıhhası.
9 – Mesai ve san’at hıfzıssıhhası işleri.
10 – Maden suları ile sair havassı şifaiyesi olan sulara nezaret.
11 – Hıfzıssıhha müesseseleri ve bakteriyoloji laboratuvarları ve alelümum hayati muayene ve tahlillere mahsus müesseseler küşat ve idaresi.
12 – Mesleki tedrisat müesseseleri küşat ve idare veya mümasili müessesatı murakabe ve bunlara müsaade itası.
13 – Mecnunlarla sair ruhi hastalıklara mahsus tedavihaneler veya malül veya herhangi bir noksanii hilkate malik olanları kabul edecek yurt veya müesseseler tesis ve idare.
14 – Muhacrin sıhhat işleri.
15 – Hapisanelerin ahvali sıhhiyesine nezaret.
16 – Tıbbi istatistiklerin tanzimi.
17 – Sıhhi neşriyat ve propagandalar.
18 – Vesaiti münakale umuru sıhhiyesinin nezaret

Madde 4

Doğrudan doğruya şehir ve kasabalar, köyler hıfzıssıhhasına veya tıbbi ve içtimai muavenete mütaallik işlerin ifası belediyelere ve idarei hususiyelere ve sair mahalli idarelere tevdi edilir.

Vekalet indelicap bu idarelere rehber olmak üzere bazı mahallerde nümune tesisatı vücude getirir.

İKİNCİ FASIL
Sıhhat ve İçtimai Muavenet teşkilatı
Madde 5

Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekaleti 3 üncü maddede zikredilen hizmetleri ifa için hususi teşkilat kanununa tevfikan teşkil edilmiş fenni ve idari şubelerden mürekkeptir. Kanunu mahsusuna tevfikan mülhak bütçe ile idare olunan Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine merbut olarak ifayı vazife eyler.

Madde 6

Her vilayette Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine merbut olmak üzere bir Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürü bulunur. Sıhhat müdürleri bulundukları vilayetlerde Vekaletin en büyük memuru olmakla beraber valilerin sıhhi müşaviridirler. Valiler mevcut sıhhi mevzuata tevfikan sıhhiye müdürlerini istihdam ederler ve sıhhi hususlarda onların rey ve mütalealarını alırlar. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu fıkrada yer alan “kanun, nizam ve talimatlara” ibaresi “mevzuata” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 7

Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürleri bulundukları vilayetin sıhhi umur ve muamelelerinden vali ile beraber mesul olup bütün sıhhi mevzuat ve emirlerin iyi tatbikına nezaretle mükelleftir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanun, nizam, talimat” ibaresi “mevzuat” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 8

Her kazada ve icabı takdirinde nahiye merkezlerinde bir veya mütaaddit Hükümet tabipleri istihdam olunur. Hükümet tabipleri doğrudan doğruya vilayet sıhhiye müdürünün emri altında olup memur oldukları mahallerin sıhhi umur ve muamelelerinden mesuldür ve kaymakamın sıhhi hususatta sıhhi müşaviridir. Hükümet tabiplerinin maiyyetlerinde sıhhi işlerde kendilerine muavenette bulunmak üzere küçük sıhhat memurları istihdam edilir.

Madde 9

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti üçüncü ve dördüncü maddelerde zikredilen vazifeleri ifa ve müesseseleri idare etmek üzere tabipler, baytarlar, eczacılar, sair sıhhi ve idari memurlar tayin ve istihdam eder.

ÜÇÜNCÜ FASIL
Yüksek Sıhhat Şürası
Madde 10 ilâ 15 – (Mülga: 11/10/2011-KHK-663/58 md.)
Madde 16

Yüksek Sıhhat Şürası azasına her devrei içtimaiyeye mahsus olmak üzere her sene bütçesinde miktarı muharrer bir hakkı huzur verilir. Ankara haricinden gelenlere harcırahları ve vekaletçe tayin olunacak yevmiyeleri ita olunur. Madde 17 – (Mülga: 11/10/2011-KHK-663/58 md.)

DÖRDÜNCÜ FASIL
Vilayet Hususi İdareleri ve Belediyeler
Madde 18

Vilayet hususi idareleri bütçelerinde hususi kanuna tevfikan tefrik ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin tensibi ile sarfolunan sıhhi ve içtimai işlere mahsus tahsisat, vilayet merkezinde veya tensip olunacak sair mahallerde açılacak hastaneler ve dispanserlerle seyyar etıbba teşkilatına ve seyyar etüv tedarikine ve tephirat ve tathirat istasyonları tesisine ve verem ve frengi ve çocuk vefiyatı mücadelesine muhtas hıfzıssıhhai içtimaiye dispanserlerine ve sıtma ve frengi ilacı tedarikine ve Sıtma Kanununda tasrih edilen ahvalde sıtma membalarının izalesine sarfolunur.

Madde 19

Vilayetler hususi idarelerine ait sıhhi teşkilat ve tesisat mahalli Sıhhat ve İçtimai Muavenet müdürlerinin murakabesi altında bulunup bunlara ait muamelat mevzuata tevfikan sıhhat müdürleri tarafından ifa olunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanun ve nizamnamelerine” ibaresi “mevzuata” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 20

Belediyelerin umumi hıfzıssıhha ve içtimai muavenete taallük eden mesailden ifasile mükellef oldukları vazifelere aşağıda zikredilmiştir.

1 – İçilecek ve kullanılacak evsafı fenniyeyi haiz su celbi.
2 – Lağım ve mecralar tesisatı.
3 – Mezbaha inşaatı.
4 – Mezarlıklar tesisatı ve mevta defni ve nakli işleri.
5 – Her nevi muzahrafatın teb’it ve imhası.
6 – Meskenlerin sıhhi ahvaline nezaret.
7 – Sıcak ve soğuk hamamlar tesisi.
8 – (Mülga: 24/6/1995-KHK-560/21 md.; Aynen kabul: 27/5/2004-5179/37 md.)
9 – Umumi mahallerde halkın sıhhatine zarar veren amilleri izale.
10 – Sari hastalıklarla mücadale işlerine muavenet.
11 – Hususi eczane bulunmayan yerlerde eczane küşadı.
12 – İlk tıbbi imdat ve muavenet teşkilatı.
13 – Hastane, dispanser, süt çocuğu, muayene ve tedavi evi, aceze ve ihtiyar yurtları ve doğum evi tesis ve idaresi.
14 – Meccani doğum yardımı için ebe istihdamı.

Madde 21

Vilayet hususi idareleriyle belediyelerin 18 ve 20 inci maddelerde gösterilen hizmetlerini ifa için kanunu mahsuslarına tevfikan Vekaletçe tayin olunan etıbba ve sair memurin istihdam olunur.

Madde 22

Belediyeler ve vilayetler hususi idarelerince sıhhi ve içtimai hizmetlerden hangilerinin ifası mecburi ve hangilerinin ihtiyari olduğu hususi kanunlarına tevfikan tayin ve bu hizmetlerde istihdam edilecek tabip ve memurların kadroları İcra Vekilleri Heyetince musaddak bir talimatname ile tesbit olunur. Hükümet tabipleri olmayan yerlerde belediye tabipleri nizamnamesine tevfikan Hükümet tabiplerinin ifasiyle muvazzaf oldukları vazifelerle mükelleftirler.

BEŞİNCİ FASIL
Vilayetler ve kazalar umumi hıfzıssıhha meclisleri
Madde 23

Her vilayet merkezinde bir umumi hıfzıssıhha meclisi toplanır. Bu meclis mahalli sıhhat ve içtimai muavenet müdürü, nafıa mühendisi, maarif, baytar müdürü, mevcutsa sahil sıhhiye merkezi tabibi, bir hükümet ve belediye tabibi ve hastane baştabibi ile garnizon ve kıt’a bulunan yerlerde en büyük askeri tabip ve serbest sanat icra eden bir tabip ve bir eczacıdan ve belediye reisinden mürekkeptir. Meclis valinin veya valiye bilvekale sıhhiye müdürünün riyaseti altında içtima eder. Valinin tensip edeceği bir zat kitabet vazifesini ifa ve zabıtları tanzim eder.

Madde 24

Kazalarda bu meclisler kaymakamın riyaseti altında Hükümet tabibi, mevcut ise bir Hükümet baytarı ve askeri tabip, belediye tabibi ve serbest icrayi san’at eden ve kaymakam tarafından intihap edilen bir tabip ve serbest eczacı ile belediye reisinden terekküp eder.

Madde 25

Umumi hıfzıssıhha meclisleri müntehap azası her üç senede bir değişir. Eski azanın yeniden intihabı caizdir. Her defa tebeddülünde kaymakamlar tarafından vilayetlere, valilerce de Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine bildirilir.

Madde 26

Umumi hıfzıssıhha meclisleri alelade ayda bir kere içtima ederler. Ahvali fevkalâdede veya bir sari ve salgın hastalık zuhurunda valinin daveti veya Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin talebi üzerine daha sık toplanırlar.

Madde 27

Umumi hıfzıssıhha meclisleri mahallin sıhhi ahvalini daima nazarı dikkat önünde bulundurarak şehir ve kasaba ve köyler sıhhi vaziyetinin ıslahına ve mevcut mahzurların izalesine yarayan tedbirleri alırlar. Sari ve salgın hastalıklar hakkında istihbaratı tanzim, sari ve içtimai hastalıklardan korunmak çareleri ve sıhhi hayatın faideleri hakkında halkı tenvir ve bir sari hastalık zuhurunda hastalığın izalesi için alınan tedbirlerin ifasına muavenet eylerler.

Madde 28

Umumi hıfzıssıhha meclislerinin mukarreratından mahalli vazifeler ve salahiyetler arasında bulunan işler vali veya kaymakam tarafından icra olunur ve istizana muhtaç olanlar kaymakamlıkça vilayetten ve vilayetçe Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinden sorulur.

İKİNCİ BAP
Sari ve salgın hastalıklarla mücadele
BİRİNCİ FASIL
Hudutlar ve sahiller sıhhi müdafaası
Madde 29 

Beşinci maddede zikredilen Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü beynelmilel seyrüsefer ve ticaret sebepleriyle intikal eden beşeri ve salgın hastalıklara karşı milli hudutlar ve sahilleri müdafaa vazifesiyle mükelleftir.

Madde 30

Hudutlar ve Sahiller Umum Müdürlüğü mer’i olan beynelmilel mukaveleler ve Devletçe mevzu mevzuat ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından bu mukaveleler ve mevzuatın layıkı ile tatbikını temin için verilen emirler dairesinde vazifeyi ifa eyler. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanunlar, nizamlar ve talimatlar” ibaresi “mevzuat” ve “, kanunlar, nizamlar ve talimatların” ibaresi “ve mevzuatın” şeklinde değiştirilmiştir)

Madde 31 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Bir Türk limanından diğer bir Türk limanına veya ecnebi limanlarından bir Türk limanına gelen her gemi hareket ettiği limandan bir sıhhat patentası almakla mükelleftir.

Madde 32 – (Mülga: 15/6/1942 – 4255/2 md.)
Madde 33 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.

Türk gemilerinin patentaları üzerinde konsolosluk vizesinin bulunmasını mecburi kılan memleketlere mensup gemilerin Türk limanlarına ihtilât etmek üzere geldikleri ve hareket limanlarında Türk konsolosu mevcut bulunduğu takdirde bunların patentaları üzerinde konsolos vizesi bulunması mecburidir.

Madde 34 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Patentayı hamil olmaksızın boğazlara gelen transit gemilerin gösterecekleri sıhhi beyanname veyahut uğradıkları ecnebi limanlarından aldıkları gümrük veya liman permilerinde o limanın sıhhi durumu hakkında salahiyet sahibi makamlar tarafından verilmiş sıhhi meşruhat patenta yerine kaim olur.

Madde 35 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

33 üncü maddede zikredilen vizelere mukabil mahsus kanun mucibince alınacak resimler konsolosluklar tarafından ve konsolos bulunmıyan limanlardan vizesiz olarak gelen gemilerden de muvasalat limanlarında mahalli hükümet memurları tarafından tahsil olunur.

Madde 36

Sıhhat patentaları üzerinde yapılan her türlü tahrifler veya salahiyettar makamatça tasdik edilmemiş tashihler patentayı hükümden düşürür. Bir geminin hareketinden evvel 48 saat zarfında verilmiş patentalar muteber olup daha evvel verilenlerin hükmü yoktur.

Madde 37

Bir geminin hareket limanında kolera, veba, sarıhümma, lekelihümma ve çiçek vakaları ve yahut Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin ve ilân edilecek sair tehlikeli bir maraz salgını mevcut olmadığı halde verilmiş olan patentalar temiz addolunur. Bu hastalıklardan hariçten geldiği tebeyyün eden münferit vakaların zuhuru patentaların temiz addedilmesine mani olmazsa da bu vakalar patentalarda işaret edilmiş olmalıdır.

Madde 38 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

37 nci maddede zikredilen hastalıklardan hariçten gelmiş olmadığı tahakkuk eden kolera, veba ve sarı humma vakalariyle çiçek ve lekeli humma salgınlarının zuhurunu bildiren patentalar ile mebdeinde temiz olduğu halde Türkiye limanlarından birine gelinceye kadar seyahat müddeti esnasında geminin sıhhi durumunda vukua gelen değişiklik dolayısiyle evsafı değişen patentalar bulaşık addolunur.

Madde 39 – Hiç bir patentayı hamil olmıyarak Türkiye limanlarına gelen gemiler bulaşık  patenta ile gelmiş gemiler gibi muameleye tabi olurlar.

Madde 40 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Ecnebi limanlarından gelen tekmil gemiler ilk vasıl oldukları Türk limanında ve munhasıran Türk limanları arasında muntazam sefer yapan milli yolcu gemileri ise ilk hareket ettikleri ve vardıkları son Türk limanlarında sıhhi muameleye (Sıhhi istintak, pratika, patenta veya vize almak) tabi olup aynı seferde uğrayacakları diğer Türk limanlarında içlerinde bulaşık hastalıklardan musap veya ölü bulunmamak şartiyle tekrar sıhhi muameleye (Pratika ve vize) tabi tutulmadan serbestçe yolcularını çıkarır ve hareket ederler; şu kadar ki,vapurun sıhhi durumunu tevsik için gemi tabibi veya sıhhat memuru numunesine uygun bir bülteni doldurarak limanda sahil sıhhiye idaresine göndermekle mükelleftir.

Muntazam seferler yapan vapurlar haricinde kalan diğer büyük ve küçük bütün gemiler sahil sıhhiye teşkilatı bulunan her Türk limanında sıhhi muameleye tabi olup sahil sıhhiye teşkilatı bulunmıyan limanlarda yalnız hareketlerinde vize almakla mükellef tutulur. Ancak Türk veya ecnebi limanlarından gerek Akdeniz veya Karadeniz boğazlarına vasıl olan tekmil gemiler, transit olarak geçseler dahi, ol bapta mevzu hükümler dairesinde Boğazlarda sıhhi muameleye tabi olurlar.

Madde 41 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Ecnebi limanlardan ilk Türk limanına vasıl olan gemilerle Boğazlarda sıhhi muameleye tabi tutulan gemiler muvasalatları akabinde ve talimatnamelerle tayin olunan saatlerde Hudut ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü tabip veya memurları tarafından ziyaret ve patentaları ile sıhhi vaziyetleri tetkik olunur. Bu memurlar tarafından serbest pratika verilmedikçe gemilere başkalarının girmesi ve gemilerden 47 nci madde mezkür talimatname hükümleri haricinde kimsenin çıkması memnudur.

Buharlı veya motörlü alelumum şilepler, Boğazlar hariç olmak üzere uğradıkları bütün Türk limanlarında ve diğer yelkenli motörlü veya kürekli bilümum deniz nakil vasıtaları ise hem Boğazlarda ve hem uğradıkları tekmil Türk limanlarında sıhhi muamelelerini karada sahil sıhhiye dairesinde veya bu vazifeyi gören makama müracaatla yaptırırlar.

Madde 42 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Kaza, fırtına veya ahvali fevkalade sebebiyle bir limana ilticaya mecbur olan gemiler dahi patentalarını veyahut 35 inci maddede yazılı vesikaları mevcut olduğu takdirde göstermeğe ve o limandan hareketlerinde vize almağa mecburdurlar. Bu gemiler sahil sıhhat memurlarının murakabesi altında limanda kalıp ihtiyaçlarını da temin edebilirler.

Madde 43 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Türk limanlarına gelen ecnebi harb gemileriyle ecnebi donanmalarına mensup muavin sefineler ve hükümdarları, Devlet Reislerini ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ziyarete gelen zatları hamil hususi yatlar ve gemiler patenta ibrazına mecbur değildirler. Kara ile ihtilat etmek ve serbest paratika almak istedikleri takdirde behemehal sıhhi muameleye ve icabında sıhhi tedbirlere tabi tutulurlar.

Madde 44 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Türk harb sefineleri ve ticaret ile münasebeti olmayıp Hükümete ait bulunan sair gemiler munhasıran hizmetlerine ait işler için Türk limanları arasında seyrüsefer ettikleri ve hiçbir bulaşık limana uğramadıkları ve yolcu, asker ve sair eşhas nakleylemedikleri takdirde Türk limanlarına girip çıktıkları zamanlar sıhhi muameleye tabi değildirler. Fakat gemi içinde sari hastalık zuhur ettiği takdirde bu gemilerin kaptanları muvasalat limanlarındaki hudut ve sahiller sıhhat memurlarına haber vermeğe mecburdurlar. Bu takdirde tıbbi muayene yapılmadan ve serbest pratika verilmeden kara ile ihtilat edemezler. 37 nci maddede zikredilen hastalıklarla bulaşık limanlardan gelen bu nevi gemiler sair ticaret sefineleri hakkındaki hükme tabidirler.

Madde 45 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Türk limanlarından birinde sari hastalık zuhur ederse Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin emriyle bu limandan hareket eden tekmil gemiler, mütaakiben uğrıyacakları Türk limanlarında ihtilattan evvel sıhhi muayeneye tabi tutulurlar.

Madde 46 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

43 ve 44 üncü maddelerde zikredilen gemilerle ve küçük mesafelere gidip hiçbir yere uğramıyarak avdet eden tenezzüh, balıkçı ve süngerci ve tahlisiye gemileri müstesna olmak üzere Türkiye limanlarından ihtilât ederek çıkan her Türk ve ecnebi gemisi bir sıhhat patentasını hamil olur.

Madde 47

Limanlarda gemilerin muvasalat ve hareketlerinde icrası icap eden sıhhi muamele, patentaların şekli, vasıf ve sureti itası, yolcu, mürettebatın ve eşyanın tathiri, bulaşık patentalı gemilere tatbikı icap eden sıhhi tedbirler, muhtelif hastalıklara ait vakalarda yapılacak muamele ve limanlarla hudutlarda müesses tahaffuzanelerin idare sureti ve yirmi dokuzuncu maddede zikredilen sıhhi müdafaaya mütaallik sair bütün muameleler mevcut mukavele ve kanunlara nazaran Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince neşredilecek talimatnamelerle tayin olunur.

Madde 48

Türkiye konsolosları bulundukları mahalde zuhur eden ve 37 nci maddede zikredilen hastalık vakalarını ve bunlar hakkında ittihaz edilen tedbirleri Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine muntazaman bildirirler. Yalnız bunlardan kolera, veba ve sarıhümmadan her vakanın telgrafla ihbarı lazım gelip diğer hastalıklar ancak salgın şekli aldıkları takdirde mektup ile haber verilir.

Madde 49

Türkiye limanlarına sari ve salgın hastalıkların duhulüne mani olmak için aşağıda zikredilen tedbirler ittihaz edilir:

1 – Gemilerin tıbbi muayenesi.
2 – Bulaşık olduğundan şüphe edilen yolcuların nezaret altında bulundurulması veya tecridi.
3 – Hastaların tahaffuzane veya sari hastalıklar hastanelerinde şifa buluncıya kadar tedavi ve etrafı için tehlikeleri zail oluncıya kadar tecridi.
4 – Gemilerin ve sıhhat memurlarının görecekleri lüzum üzerine tathiri kabil olan ticaret eşyasiyle zati eşyanın ve gemi eşyasının fenni tathiri.
5 – Hastalık amilini nakle vasıta olan haşeratın ve hayvanların itlafı.
6 – Yolcu ve mürettebata aşı veya serum tatbiki.
Bu tedbirlerin tatbikı için lazım gelen zaman zarfında gemilerin limanlarda tevkifine hudutlar ve sahiller sıhhat memurları salahiyettardırlar.

Madde 50

Sari ve salgın hastalıkların nakline vasıta olup fenni tathiri mümkün veya faydalı olmıyan her nevi eşyanın gemilerden tahliye edilmesine veya kara veya deniz tarikiyle memlekete ithaline mümaneata Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır. Vekalet bu hususta müstaceliyetine binaen karar ittihaz ederek gümrüklere ve postaya tebligat icra ettikten sonra keyfiyeti Cumhurbaşkanının tasvibine arzeder. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “icra Vekilleri Heyetinin” ibaresi “Cumhurbaşkanının” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 51

Türkiye ve ecnebi limanlarından bulaşık veya şüpheli olanlar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince ilan olunur. Bu takdirde bu limanlar müvaredatı, gemilerin patentaları bulaşık olmasa dahi 49 uncu maddede zikredilen tedbirlerden birine tabi olur. Alınan tedbirler Hariciye Vekaletince alakadar devletlere mer’i mukaveleler dairesinde tebliğ olunur.

Madde 52 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Bütün Türkiye limanlarında sıhhi muamele ifası Hudut ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü memurlarına aittir. Bunların bulunmadığı mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin göstereceği lüzum üzerine, Hükümet veya belediye tabipleri, liman reisleri veyahut nahiye müdürleri ile gümrük memurları mevzuat hükümleri dairesinde sıhhi müdafaaya terettüp eden vazifeleri ifa ederler. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “kanun ve nizam ve talimatnameler” ibaresi “mevzuat” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 53

Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğü hizmetlerine ait olan resimler ve tathir, tephir, tahaffuzhane masrafları ve kanuna muhalif hareket eden gemi kaptanlarından alınması icap eden para cezası mahsus kanuna tevfikan tahsil olunur.

Madde 54 

Komşu memleketlerden birinde 37 nci maddede zikredilen hastalıklar zuhur ettiği takdirde kara hudutlarında Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince vürut edecek yolcularla zati ve ticari eşya hakkında aşağıdaki tedbirler alınır:

1 – Tren, araba veya herhangi bir suretle karadan veyahut nehir yolu ile gelen yolcuların hudutlara dahil oldukları mahalde veya hududa civar münasip bir yerde tıbbi muayeneleri.

2 – Aşı veya serum tatbikı.

3 – Zati veya ticari eşyadan tathir ve tephiri mümkün ve faydalı görülenlerin tathiri.

4 – Yolcuların tıbbi nezaret altına alınması veya şüpheli şahısların tecridi.

5 – Hastaların tecrit ve tedavisi.

Madde 55

Komşu memleketlerdeki salgın hastalıkların memleket için tehlikeyi mucip bir şekilde devam eyleyerek adi tedbirler ile bu tehlikenin izalesine imkan görülmediği zamanlarda hudutların hastalık bulunan memlekete mücavir kısmı Cumhurbaşkanı karariyle muvakkaten seddolunarak her türlü münakaleler tatil olunabilir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “İcra Vekilleri Heyeti” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 56

37 nci maddede zikredilen hastalıklardan birinin hüküm sürdüğü memleketlerden hava nakil vasıtalariyle vürut eden yolcu ve eşyalar hakkında 54 üncü maddede yazılan tedbirler Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin münasip göreceği hallerde hudutlarda veya bu vasıtaların karaya indikleri mahallerde tatbik olunur.

İKİNCİ FASIL
Memleket dahilinde sari ve salgın hastalıklarla mücadele
Madde 57

Kolera, veba (Bübon veya zatürree şekli), lekeli humma, karahumma (hummayi tiroidi) daimi surette basil çıkaran mikrop hamilleri dahi – paratifoit humması veya her nevi gıda maddeleri tesemmümatı, çiçek, difteri (Kuşpalazı) – bütün tevkiatı dahi sari beyin humması (İltihabı sahayai dimağii şevkii müstevli), uyku hastalığı (İltihabı dimağii sari), dizanteri (Basilli ve amipli), lohusa humması (Hummai nifası) ruam, kızıl, şarbon, felci tıfli (İltihabı nuhai kuddamii sincabii haddı tifli), kızamık, cüzam (Miskin), hummai racia ve malta humması hastalıklarından biri zuhur eder veya bunların birinden şüphe edilir veyahut bu hastalıklardan vefiyat vuku bulur veya mevtin bu hastalıklardan biri sebebiyle husule geldiğinden şüphe olunursa aşağıdaki maddelerde zikredilen kimseler vak’ayı haber vermeğe mecburdurlar.

Kudurmuş veya
kuduz şüpheli bir hayvan tarafından ısırılmaları, kuduza müptela hastaların veya kuduzdan ölenlerin ihbarı da mecburidir.

Madde 58

İcrayı sanat eder her tabip 57 nci maddede zikredilen vakaları kati veya muhtemel teşhis vaz’ını mütaakıp ilk 24 saat zarfında sıhhiye dairesine, hükümet veya belediye tabibi bulunmadığı takdirde polis veya jandarma karakoluna hastanın isim ve adresiyle beraber tahriren veya şifahen haber verir. Polis ve jandarma daireleri ittila hasıl eyledikleri bu vakaları hiç vakit kaybetmeden alakadar makamlara bildireceklerdir.

Madde 59

Sari hastalıkların haber verilmesini kolaylaştırmak üzere Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince hazırlanıp arzu eden tabiplere tevzi edilecek ihbarnameler postalarca meccanen naklolunur. (18/5/1935 tarih ve 2721 Sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle “posta muafiyeti” kaldırılmış, bilahare 2721 sayılı Kanun da 2/3/1950 tarih ve 5584 sayılı Kanunun 68 inci maddesiyle yürürlükden kaldırılmıştır.)

Madde 60

57 nci maddede yazılan hastalıklara uğrayan birisinin ikametgahı değiştiğini, hastalığı haber vermekle mükellef olanlar öğrendikleri takdirde bu nakli ihbara mecburdurlar.

Madde 61

Hastane baştabipleri, mektep, fabrika, imalathane, hayır müesseseleri, ticarethane ve mağaza, otel, pansiyon, han, hamam, hapisane sahip veya müstecirleri ve müdürleri, apartman kapıcıları bulundukları mahallede, köy ihtiyar heyetleri köylerinde zuhur eden ve eczacılar, diş tabipleri ve ebeler, hasta bakıcıları, ölü tabutlıyan ve yıkayanlar sanatlarını icra sebebiyle muttali oldukları 57 nci maddede zikredilen vakaları derakap alakadar makamlara tebliğ ve ihbara mecburdurlar.

Madde 62

Deniz veya nehirlerde seyrüsefer eden her nevi sefinelerde 57 nci maddedeki vakalardan biri zuhur ettiği takdirde geminin kaptan ve reisi ilk limanda vakayı hükümete haber vermeğe mecburdur.

Madde 63 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Limanlarda gemilere sıhhat patentası vermekle mükellef sahil sıhhat memurları veya teşkilat bulunmıyan mahallerde sahil sıhhiye işlerine bakmakla mükellef memurlar 57 nci maddede yazılı hastalıklardan ancak kolera, vebaya ait hakiki vakaları ve çiçek ve lekelihumma salgın halinde ise zuhur eden vakaları limanlardan hareket edecek bilumum gemilerin sıhhat patentalarına işaret ederler. 57 nci maddede yazılı sair hastalıkların ancak salgın halini aldıkları zamanlarda ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinden verilecek emir üzerine tahakkuk eden vaka adetleri hakkında da patentalara şerh verilir.

Madde 64 – 57 nci maddede zikredilenlerden başka her hangi bir hastalık istilai şekil aldığı veya böyle bir tehlike baş gösterdiği takdirde o hastalığın veya her hangi bir hastalık şeklinin memleketin her tarafında veya bir kısmında ihbarı mecburi olduğunu neşrü ilâna ve o hastalığa karşı bu kanunda mezkür tedabirin kaffesini veya bir kısmını tatbika Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır.

Madde 65

Sari bir hastalık zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği veya sari ve salgın bir hastalıktan vefat vuku bulduğu veyahut vefatın sari ve salgın bir hastalık tesiri ile husule geldiğinden şüphe edildiği ihbar olunur olunmaz hükümet tabipleri veya bulunmadığı mahallerde belediye tabipleri mahallinde lazım gelen tetkikatı icra ve hastalığın muhakkak olup olmadığını ve zuhuru sebeplerini tahkik ile mafevke işar eyler. Sari hastalıklar tetkikatı yapan tabiplere bütün Devlet kuvvetleri müzaherete mecburdurlar.

Madde 66

65 inci maddede zikredilen tahkikat, sari ve istilai bir maraz zuhuru ihbar olunmadığı ve fakat Hükümetçe sari bir hastalık vukuundan şüphelenildiği takdirde dahi yapılabilir. Bu surette sari hastalık tetkikatı yapan sıhhat memurları lüzum gördükleri mahallerde hastaları veya maraz amillerini ve sebeplerini taharriye salahiyettardırlar.

Madde 67

57 nci maddede zikrolunan sari ve salgın hastalıklar vakaları hakkında tetkikat yapan tabip bu tetkikatı kolaylaştırmak üzere hastanın yanına girmeğe ve hastayı ve icabına göre evin sair sakinlerini muayeneye ve hastalığın sureti zuhur ve seyrine dair izahat ve malumat talebine salahiyettardır. Bu hususta mümaneatı görülenler bu kanunda zikredilen ahkamı mahsusa mucibince cezalandırılır.

Madde 68

Tabip bulunmıyan mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin emri ile sari ve salgın hastalıklar hakkında tetkikat yapmağa, bu husus için yetiştirilmiş küçük sıhhat memurları mezundurlar.

Madde 69

Sari ve salgın bir hastalığın vukuu tahakkuk eylediği takdirde sıhhat memurları derakap lazım gelen tedbirlerin ittihazına ve bütün idari makamlar bu tedbirlerin tatbik ve icrası hususunda muavenete mecburdurlar.(1)

Madde 70

Sari ve salgın bir hastalıktan vefat eylediği zan ve şüphe edilen eşhas üzerinde, alakadar tabip tarafından lüzum gösterildiği takdirde, fethimeyit icra olunabilir.

Madde 71

Sari ve salgın bir hastalığın hüküferma olduğu veya tehdit eylediği mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince bütün cenazelerin defninden evvel bir tabip tarafından muayenesi mecburiyeti ilan edilebilir.

Madde 72 

57 nci maddede zikredilen hastalıklardan biri zuhur ettiği veya zuhurundan şüphelenildiği takdirde aşağıda gösterilen tedbirler tatbik olunur:

1 – Hasta olanların veya hasta olduğundan şüphe edilenlerin ve hastalığı neşrü tamim eylediği tetkikatı fenniye ile tebeyyün edenlerin fennen icap eden müddet zarfında ve sıhhat memurlarınca hanelerinde veya sıhhi ve fenni şartları haiz mahallerde tecrit ve müşahede altına vaz’ı.

2 – Hastalara veya hastalığa maruz bulunanlara serum veya aşı tatbikı.

3 – Eşhas, eşya, elbise, çamaşır ve binaların ve fennen intana maruz olduğu tebeyyün eden sair bilcümle mevaddın fenni tathiri.

4 – Hastalık neşreden haşarat ve hayvanatın itlafı.

5 – Memleket dahilinde seyahat eden eşhasın icap eden mahallerde muayenesi ve eşyalarının tathiri.

6 – Hastalığın sirayet ve intişarına sebebiyet veren gıda maddelerinin sarf ve istihlakinin men’i.

7 – Dahilinde sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur eden umumi mahallerin tehlike zail oluncaya kadar set ve tahliyesi.

Madde 73

Kolera ve veba ve ruam musaplarından gayrı hastaların evlerinde tecrit edilmelerine müsaade olunur. Yalnız alakadar sıhhi memurlar tarafından bu tecridin müessir olmasını temin edecek şartların mevcudiyeti kabul edilmiş olmalıdır. Bu takdirde hastaların evlerine bir alameti mahsusa vazedilerek hariçle olan ihtilat menedilir. Kolera, veba, ruam musaplariyle bulunduğu mahallerde tecridi mümkün ve kafi görülmiyen sair hastalık musapları ve kolera ve vebayı neşir ve sirayet ettirmeleri muhtemel olanlar icap ederse cebri tecride tabi olurlar. Cebri tecrit, hastaların veya bu maddede zikredilen şüphelilerin Hükümetçe tayin edilecek mahallerde, her türlü ihtilattan memnu olarak ve zabıta murakabesi altında bulundurulmalarıdır.

Madde 74

Hastaların tecrit ve tedavisine mahsus vasıf ve şartları haiz hususi yerleri olmayan mektep, fabrika ve imalathanelerle mütaaddit kimselerin bir arada bulunduğu umumi her nevi müessese ve mebanide sari hastalıklara musap kimselerin alıkonulması memnudur.

Madde 75

Kuduz olan veya kudurmuş olduğundan şüphe edilen hayvanlar tarafından ısırılmış olanların vakit kaybetmeden en yakın kuduz tedavi müessesesine izam olunmaları mecburidir. Bunlardan fakir olanların yol masrafları belediye veya köy sandıklarınca ve bu sandıklar veremedikleri takdirde idarei hususiyelerce tediye olunur ve bunlar Devlete ait umumi nakil vasıtalarından meccanen istifade ederler.

Madde 76

Etrafında bulunanlara sari ve salgın hastalıklardan birini nakle vasıta olduğu muhakkak olan kimseler muvakkaten ve bu zail oluncaya kadar meslek san’atlarının icrasından hıfzıssıhha meclisleri karariyle menolunur.

Madde 77

Sari ve salgın hastalıklardan birinin hüküm sürdüğü veya tehdit ettiği mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin tasvibiyle bütün umumi mahallerde vuku bulacak içtimalar tahdit veya menolunabilir. Bundan başka hastalarla hastalığı şüpheli olanların ve hastalığın sirayet ve neşrine vasıta olabilecek eşyanın fenni tathiratile mahzur ve mazarratı izale edilmeksizin nakillerine ve bütün kara ve deniz ve hava nakil vasıtalarının fenni tathir ve tephire tabi tutulmadan seyrüseferlerine mümaneat edilir.

Madde 78

Hususi kanuna tevfikan açılmış olan şahıslara ait laboratuvarlarda ve Sıhhat Vekaletince tayin edilecek müessesatı resmiyenin gayrisinde kolera, veba ve ruam mikropları kültürlerinin bulunması memnudur. Diğer sari hastalıklar mikroplarının iyi muhafazasından ve bir mahalden diğerine naklinde yapılacak takayyüdattan laboratuvar sahipleri mesuldür.

Madde 79 

Su ile sirayet ettiği fennen muhakkak olan hastalıklardan birinin salgın halinde hüküm sürdüğü mahallerde veya bu mevkilerin etraf ve civarında bulunan umumi banyolar ve kuyular, aptesaneler ve şehir ve kasaba veya köylere gelen suların ve çamaşır yıkamağa mahsus umumi mahallerin ve dere, nehir gibi cari sularla göl sularından şüpheli olanlarının istimali memnudur.

Madde 80

Askeri kuvvetler arasında veya askeri müesseselerde 57 nci maddede mezkür sari ve salgın hastalıklardan biri zuhur ettiği takdirde bu kanunda zikredilen tedabirin ifasına hususi teşkilatı sıhhiyeleri mecburdur. Bu hallerde Milli Müdafaa Vekaleti vukuatın zuhur ve seyrinden Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletini daimi surette malumattar edecek ve halkı sirayetten korumak için müştereken ittihaz ve kabul edilecek tedbirleri tatbik eyleyecektir. Sıhhat Vekaletince halk arasında görülen sari hastalıklar vakalarından Milli Müdafaa Vekaleti vaktinde haberdar edilir.

Madde 81

Sari ve salgın hastalıklar amilleriyle bulaştığı muhakkak veya şüpheli olupta tathiri ve tephiri masarifi kıymetinden ziyadeye baliğ olacağı anlaşılan veya tephir ve tathiri mümkün görülmeyen eşya ve mevaddı saire imha olunur. Tathir ve tephir masarifi kıymetinden ziyadeye baliğ olacağı anlaşılan eşyanın sahibi tarafından arzu edildiği takdirde tathir masarifi kendisi tarafından deruhte edilerek tathiri icra edilir. İmha edilen mevat ve eşya Hükümetçe her kimin elinden alınmış ise belediye ve köy ihtiyar heyetlerince tayin edilecek bedeli o şahsa tazmin olunur.

Madde 82

Sari ve salgın hastalıklardan birinden vefat edip hususi tedabire tabi olarak defni iktiza eden cenazeler alakadar memurların nezareti altında tabutlanıp defnolunurlar.

Madde 83 

Cebri tecride tabi olarak müessesatta veya evlerinde tecrit edilen kimselerle 76 ncı maddede zikredilen şahıslardan muhtaç olanlarının kendileri ve ailelerinin iaşeleri masarifi Hükümetçe tesviye edilir.

Madde 84  

Sari hastalıkların zuhur ve intişarına mani olmak üzere münasip fasılalarla umumi mebaninin, nakil vasıtalarının, otel, han ve her nevi temaşa yerleri ve saire gibi içtima yerlerinin veya lüzum görülecek sair müessesatın neşir ve ilan edilecek şartlar dahilinde tathir ve tephirine ve hastalık nakleden haşerat ve hayvanatı itlaf etmeğe Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti mezundur.

Madde 85 

Müstamel elbise ev eşyası ve sairenin fennen tathir edilmeden satılması memnudur.

Madde 86

İçinde sari ve salgın hastalıklardan biri çıkan binalarla bitişik binalar sahipleri hastalığın izalesine hadim ve yayılmasına mani olmak üzere sıhhiye memurlarının gösterecekleri sıhhi mahzurları ıslaha mecburdurlar. Sahipleri yapmazsa Hükümet veya belediyelerce yapılıp, masarifi, maliye memurlarınca Tahsili Emval Kanununa tevfikan tahsil olunur.

Madde 87

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince 57 nci maddede zikredilen hastalıkların her birine karşı yapılacak mücadele tedbirlerini ve tathirat ve tephirat ve itlafı haşerat ve hayvanat usullerini ve tathirata tabi binalar ve eşya ve sairenin ne zamanlarda ve ne suretle tephir ve tathir edileceklerini mübeyyin bir yönetmelik neşrolunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamname” ibaresi “yönetmelik” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 88

Türkiye dahilinde her fert çiçek aşısı ile mükerrenen aşılanmağa mecburdur. Bu aşının, icrası tarzı ve vesikaların ne suretle ita olunacağı ve aşılarının fennen geri bırakılması icap eden kimseler 87 nci maddede yazılan yönetmelikte zikredilir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 89

Türkiye hudutları dahilinde doğan her çocuk doğumu takip eden ilk dört ay zarfında aşılanır. Çocuğun peder ve validesi aşı mecburiyetinin ifa edilmesinden aynı suretle mesuldürler. Ebeveyni olmayan çocuklar veya ebeveyni nezdinde bulunmayan çocuklar için çocuğu bakmak üzere kabul eden şahıslar veya müesseseler müdürleri mesuldürler.

Madde 90

Otuz yaşına kadar olan her şahıs çiçek aşısını beş senede bir tekrar ettirmeğe mecburdur. Çiçek salgını vukuunda sıhhat memurları tarafından lüzum görülecek bütün eşhasa çiçek aşısı tatbikı mecburidir.

Madde 91

Çiçek aşısı Hükümetçe hazırlanır ve meccanen tevzi ve tatbik olunur.

Madde 92

Askeri makamlar, askeri hizmetlerini ifa esnasında ve kanunen muayyen olan müddetlerde askerlerin çiçek aşılarını muntazaman ifaya mecburdurlar.

Madde 93

Ticari ve sınai bütün müesseseler sahipleri müstahdemlerini kendi vesaitiyle kanunun gösterdiği müddetlerde çiçek aşısı ile aşılamağa mecburdurlar.

Madde 94

Kanuni mühlet zarfında mükerreren aşılandığını vesikalarla ispat edemiyenlerin Devlet, belediye hizmetlerinde veya hususi ve umumi ticaret ve sanayi müesseselerinde, büyük çiftliklerde istihdamı veya mekteplere kabulü memnudur.

Madde 95

Sari hastalıklara karşı kullanılan her nevi serum ve aşılar Hükümet tarafından ihzar edilir. Hariçten getirilenlerin Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin olunan vasıf ve şartları haiz olmaları mecburidir. Dahilde beşeri serum ve aşı imali Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin müsaadesine ve murakabesine tabidir. Bu müesseselerin vasıfları ve şartları Vekaletçe tayin olunur.

Madde 96

Kuduz aşısı ihzar ve tatbikı için iktiza eden müesseseler Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince veya onun müsaade ve murakabesi altında resmi teşkilatı tarafından açılır ve aşı meccanen tatbik olunur.

ÜÇÜNCÜ FASIL
Sıtma ile mücadele
Madde 97 

Sıtmalı olduğu Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince neşir ve ilan  edilecek mahallerde sıtmanın her türlü şekillerinin 58, 59, 60, 61 inci maddelerde musarrah olduğu veçhile ihbarı mecburidir.

Madde 98

Sıtma mücadelesi, hususi kanununa ve talimatnamelerine tevfikan icra olunur. Askeri makamlar Sıhhat Vekaletince kabul edilen esaslar dahilinde askeri kıtaat ve teşkilatta sıtma mücadelesi yaparlar ve yapılan tedbirleri sıtma mücadele reislerine veya sıhhat müdürlüklerine bildirirler.

DÖRDÜNCÜ FASIL
Trahom ile mücadele
Madde 99 

Ahalisinin büyük bir kısmının trahom hastalığına müptela olduğu tahakkuk eden mahallerde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından mücadele heyetleri teşkil edilir  ve iktiza eden müesseseler açılır. Buralarda hastalığın tedavisi için hastalar üzerinde yapılacak bütün tedbirler ve ameliyeler meccanen icra olunur.

Madde 100 

Trahomlu olduğu Vekaletçe neşrü ilan edilecek mahallerde trahom hastalığının ve ihtilatlarının 58, 59, 60, 61 inci maddelerde tasrih edildiği üzere ihbarı mecburidir.

Madde 101

Trahom mücadele mıntıkalarında teşkil edilecek heyetler bütün ahaliyi muayene ve tescile ve trahoma müptela olduğu anlaşılan hastaları tedavi maksadı ile müesseselere celbe ve iktiza eden tedaviyi tatbika salahiyettardır.

Madde 102

Gerek trahom mücadele mıntakalarında ve gerekse memleketin sair aksamında trahomun sari devresine musap olan hastaların bu devre devam ettiği müddetçe mektep, fabrika, imalathane veya sair resmi, hususi müessesata devamları menolunur. Trahom mücadele mıntakalarındaki çocukların tedrisatı için Sıhhat ve Maarif Vekaletlerince müştereken hususi tedbirler ittihaz olunur.

Askeri makamlar Sıhhat Vekaletince kabul edilen esaslar dahilinde askeri kıtaat ve teşkilatta trahom mücadelesi yaparlar ve yapılan tedbirleri mahallerindeki sıhhat memurlarına bildirirler.

BEŞİNCİ FASIL
Zührevi hastalıklarla mücadele
Madde 103 

Vücudun hangi kısmında ve ne şekilde tezahür ederse etsin frengi, belsoğukluğu ve yumuşak şankr müptela her şahıs kendisini Türkiye’de sanat icrasına mezun bir tabibe tedavi ettirmeğe mecburdur. Çocukları tedavi ettirmek mecburiyeti ana ve babalarına veya bu çocuklara bakan ve himaye eden kimselerle müesseselere racidir.

Madde 104

Sanatını icra eden her tabip her ay nihayetinde protokol defterlerindeki kayıtlara nazaran o ay zarfında kendilerine müracaat eden frengili hastaların ismini, yaşını ve hastalığının devrini, evvelce bir tabip tarafından tedavi edilip edilmediğini Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine bildirmek üzere bulunduğu mıntıkanın Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürlüğüne yazı ile bildirir. Mahrem olarak alınacak bu ihbaratı ifşa eden memurlar hakkında Devletin mahrem kayıtlarını ifşa ve vazifei memuriyetini suiistimal etmenin istilzam ettiği mücazat tayin olunur.

Madde 105 

Frengi ve belsoğukluğu ve yumuşak şankr müptelaları bütün resmi sıhhat müesseselerinde veya Hükümet ve belediye tabipleri tarafından parasız tedavi edilir.

Madde 106

Zührevi hastalıklardan biriyle musap olduğundan şüphe ve bu hastalıkları etrafına neşrü tamim ettiğinden endişe edilen kimseleri muayeneye sevk ve sıhhi hallerine dair birer rapor talep etmeğe alakadar Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürleri ve Hükümet tabipleri mezundurlar. Bu gibi şahıslar arzu ettikleri takdirde kendilerini hususi bir tabibe muayene ettirerek ondan alacakları raporu ibraz edebilirler. Bu hususta imzasız ve adressiz ihbarat mesmu olamaz.

Madde 107

Zührevi bir hastalığa müptela olduğu tahakkuk ederek hastalığı etrafına neşir ve sirayet ettirdiğinden şüphe edilen kimseler cebren tedaviye sevk olunabileceği gibi hastalığın sirayetine mani olmak üzere bir hastanede tecrit ve tedavi altına alınabilir. Bu hususta kuvvei cebriye istimali dahi caizdir.

Madde 108

Zührevi hastalıklardan birine musap hastalardan biri tedaviyi ikmal etmeden ortadan kaybolduğu takdirde tedavi eden tabibi,mıntıkası Sıhhat ve İçtimai Muavenet Müdürlüğüne yazı ile malümat vermeğe mecburdur. Sıhhat müdürleri tedaviden ayrılan bu hastanın diğer bir tabip tarafından veya herhangi resmi müessesede tedavi edilip edilmediğini icap ederse bizzat hastanın kendisinden izahat alarak tahkika ve tedavi edilmediği tahakkuk edenleri 107 nci madde mucibince tedaviye sevke mezundur.

Madde 109 

Her tabip tedavi altında bulunan zührevi hastalıklar musaplarının ellerine bu hastalığın tehlikesini ve sirayet yollarını bildirecek, nümunesi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tesbit edilmiş bir (Vesayayi sıhhiye varakası) vermeğe mecburdur. Hasta çocuk olduğu takdirde bu izahat ve vesaya varakası hastanın ana ve babasına ve olmazsa sair yakınına verilir.

Madde 110 – (Değişik: 23/1/2008-5728/47 md.)

Zührevi hastalıklardan birine düçar olduğunu bildiği veya görünüşe nazaran veyahut tedavisi altında bulunduğu tabiplerinin izahatıyla bu hastalıklardan birine müptela olduğunu bilmesi lazım geldiği halde hastalığı bir diğerine sirayet ettirenler hakkında bu Kanunda mezkur mücazat tatbik olunur. Frengili bir çocuğun frengiye musap olduğunu bildiği halde salim bir süt anneye emzirtmek memnudur.

Madde 111

Ahalisinden bir kısmının frengiye musap olduğu anlaşılan veya şüphe edilen mıntakalarda Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından mücadele heyetleri teşkil ve lazım gelen müesseseler açılır.

Madde 112

Frengi mücadele heyetleri,mıntakaları dahilinde bütün ahaliyi muayene ve tescile ve frengiye müptela olduğu anlaşılan hastaları tedavi maksadıyle müesseselere celp ve iktiza eden müdavatı tatbika salahiyettardırlar.

Askeri kıtalarda teşkilatta zührevi hastalıklarla mücadele askeri makamlarca temin olunur. Sirayet devresinde zührevi hastalıklar musapları fenni usulle tedavi edilmedikçe terhis edilmez.Askerlik esnasında frengili olduğu tesbit edilenlerin künye defterleri, gördükleri tedavi tarzı hakkındaki malumat ile beraber Müdafaai Milliye Vekaletince Sıhhat Vekaletine gönderilir.

ALTINCI FASIL
Veremle mücadele
Madde 113

Akciğer ve hançere vereminin her sari şeklinde musap olanlarla veremin herhangi seriri şekline musap olarak vefat edenlerin isim ve adresleriyle ihbarı mecburidir.Musaplar sekiz gün ve vefatlar yirmi dört saat zarfında hastalığı veya ölümü teşhis ve tesbit eden her tabip tarafından en yakın sıhhiye dairesine şifahen veya tahriren ihbar edilir.

Madde 114

Veremli hastanın ikametgah değiştirmesi halinde nakilden haberdar olan tabip derakap keyfiyeti ve nakledilecek mahalli evvelce hastayı haber verdiği sıhhiye dairesine ihbara mecburdur.

Madde 115

Hastanelerde,doğum evlerinde,hapisanelerde,sair resmi veya hususi müesesatı sıhhiye ve hayriyedeki bütün veremli hastalarla buralarda vukua gelen verem vefiyatı yirmi dört saat zarfında o müessesenin müdürü tarafından ihbar edilir.

Askeri kıtaat ve teşkilatta tedavi edilen veya vefat eden veremliler buralardaki askeri tabipler tarafından ve mensup oldukları kumandanlıklar vasitasiyle alakadar sıhhat makamlarına ihbar olunur.

Madde 116

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince küşat edilen verem dispanserlerinin mevcut olduğu mahallerde verem musaplarının doğrudan doğruya dispanser tababetine ihbar edilmesi vekaletçe neşrü ilan edilir.

Madde 117

Resmi bakteroyoloji laboratuvarları veremlilere ait olup tabipler tarafından gönderilen maddeleri meccanen muayene ve neticesini gönderen tabiplere iş’ar ederler.

Madde 118

Hükümet veya belediye tabiplerinin veya tabibi müdavilerinin talebi üzerine veremlilerin ikametgahları ve eşyaları meccanen tathir ve tephir olunur.

Madde 119

Sari şekilde verem hastalığına musap olduğu tebeyyün eden ve etrafında bulunan kimseleri intana duçar edeceğinden şüphe olunan hastaları hastane veya sair bir müessesede tecrit veya tedaviye veya meslek ve sanatları dolayısiyle küçük çocukları verem intanına duçar edecekleri tahakkuk edenleri meslek ve sanatlarını icradan men’e Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti salahiyettardır.

Madde 120

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti fennen lüzum göreceği eşhasa veremden vikayeye matuf tedbirleri tatbika mezundur.

Madde 121

Veremle mücadele cemiyetlerine ait müesseselerle bu cemiyetler tarafından tatbik edilen mücadele tedbirleri Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekale tinin murakabesine tabidir.

YEDİNCİ FASIL
Geçen fasıllar arasında müşterek hükümler
Madde 122

Evlenecek erkek ve kadınlar evlenmeden evvel tıbbi muayeneye tabidir. Bu muayenenin sureti icrası ve teferrüatı hakkında Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelik neşrolunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince bir nizamname” ibaresi “Cumhurbaşkanınca çıkarılan yönetmelik” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 123

Frengi, belsoğukluğu ve yumuşak şankr ve cüzzama ve bir marazı akliye müptela olanların evlenmesi memnudur. Bu hastalıklar usulü dairesinde tedavi edilip sirayet tehlikesi geçtiğine veya şifa bulduğuna dair tabip raporu ibraz olunmadıkça musapların nikahları aktolunmaz.

Madde 124

İlerlemiş sari vereme musap olanların nikahı altı ay tehir olunur. Bu müddet zarfında salah eseri görülmezse bu müddet altı ay daha temdit edilir. Bu müddet hitamında alakadar tabipler her iki tarafa bu hastalığın tehlikesini ve evlenmenin mazarratını bildirmeğe mecburdur.

Madde 125

Süt annelik yapacak kadınlar zührevi hastalıklarla sari vereme ve cüzzama musap olmadıklarını müspit tabip raporları alırlar. Raporlar her altı ayda bir tecdit olunur. Bu raporu olmayan kadınların süt annelik etmesi ve rapor talep etmeden herhangi bir kadının süt anneliğe kabul edilmesi memnudur. Resmi tabipler süt annelik edecek kadınları meccanen muayene ve raporlarını ita ederler.

Madde 126

(Değişik:11/10/2011-KHK-663/58 md.)
Gıda üretim ve satış yerleri ve toplu tüketim yerleri ile insan bedenine temasın söz konusu olduğu temizlik hizmetlerine yönelik sanatların ifa edildiği iş yeri sahipleri ve bu iş yerlerinin işletenleri, çalışanlarına, hijyen konusunda bu iş yerlerindeki meslek ve faaliyetin gerektirdiği eğitimi vermeye veya çalışanların bu eğitimi almalarını sağlamaya, belirtilen eğitimleri almış kişileri çalıştırmaya, çalışan kişiler ise bu eğitimleri almaya mecburdurlar. Bizzat çalışmaları durumunda, iş yeri sahipleri ve işletenleri de bu fıkra kapsamındadır.

Bulaşıcı bir hastalığı olduğu belgelenenler ile iş yerinin faaliyet ve hizmetlerinden doğrudan yararlananları rahatsız edecek nitelikte ve görünür şekilde açık yara veya cilt hastalığı bulunanlar, bizzat çalışan iş yeri sahipleri ve işletenleri de dâhil olmak üzere, alınacak bir raporla hastalıklarının iyileştiği belgeleninceye kadar, birinci fıkrada belirtilen iş yerlerinde çalışamaz ve çalıştırılamazlar. Çalışanlar, hastalıkları konusunda işverene bilgi vermekle yükümlüdür.

Madde 127 (Değişik:11/10/2011-KHK-663/58 md.)

126 ncı maddede belirtilen iş yerlerindeki hijyen eğitimine yönelik hususlara, bu iş yerlerinde çalışmaya engel bulaşıcı hastalıkların ve cilt hastalıklarının neler olduğuna, iyileşme hâlinin belirlenmesine, hangi meslek ve sanat erbabının 126 ncı madde kapsamında olduğuna ilişkin usûl ve esaslar, Sağlık, İçişleri, Çevre ve Şehircilik ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlıklarınca müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.(29/11/2018 tarihli ve 7153 sayılı Kanunun 28 nci maddesiyle bu fıkraya “İçişleri” ibaresinden sonra gelmek üzere “, Çevre ve Şehircilik” ibaresi eklenmiştir.)

126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması durumunda, bu hastalıkla alakalı gerekli incelemeler, analiz masrafları iş yeri sahipleri ve işletenlerince karşılanmak üzere ilgili kurumlar tarafından yapılır.

126 ncı maddede belirtilen iş yerlerinde bulaşıcı bir hastalık veya bir salgın hastalık çıkması hâlinde doğacak hukukî sorumluluklar ile bu durumdan zarar gören kişi veya kurumların hukukî yol vasıtasıyla talep edebilecekleri tazminat ödemeleri veya olabilecek diğer ödemeler iş yeri sahiplerine ve işletenlerine aittir.

ÜÇÜNCÜ BAP
Umumi kadınlar hakkında ahkam
Madde 128

Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye Vekaletleri müştereken bir yönetmelik neşrederek umumi kadınlar ve evlerin tabi olacakları hükümler ve bu fuhuş yüzünden intişar eden hastalıkların ve bilhassa zührevi hastalıkların sirayetine mani olacak tedbirleri tesbit ve yine müştereken tatbik ederler.Umumi kadınlarla umumi evler ve bunlara benzer mahaller bu yönetmelikte tarif ve tahdit olunacaktır. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamname” ibaresi “yönetmelik” ve “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 129

Fuhşu, sanat ve maişet vasıtası ittihaz eden kadınlardan zührevi hastalıkların her türlü eşkaline, cüzzam, cerp, empetigo, entertrigo, müterakki verem veya Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin fennen lüzum göreceği sair hastalıklara musap olanların sanatlarının icrasına icap ederse kuvvei cebriye istimali ile mümanaat olunur. Bunlar lüzum görülürse bir müessesede tecrit ve tedavi edilir.

Madde 130 

Umumi evlerde her nevi ispirtolu içkilerin istihlaki memnudur.

Madde 131

Fuhuş sebebiyle intişar eden hastalıklara karşı tedbir ittihazı masarifi belediyelere aittir. Bu husus için umumi evler sahiplerinden 128 inci maddede zikredilen yönetmelikte gösterilecek bir ücret alınabilirse de umumi kadınlardan şahsan her nevi resim veya ücret cibayeti usulü mülgadır. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 132

Umumi kadınlara mütaallik gerek ahlaki ve gerek intizamı umuminoktai nazarından yapılacak takibat ve sagirlerin fuhuş telkinatından vikayesimahsus kanunlarına tevfikan ait olduğu daireler tarafından icra olunur.

DÖRDÜNCÜ BAP
Muhacerete ait sıhhi işler
Madde 133

Türkiye’de tavattun etmek üzere topluca ve kafile halinde gelen ecnebi tabiiyetindeki şahıslar veya tabiiyetini terkederek Türkiye tabiiyetine dahil olmak isteyen muhacirler Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye Vekaletlerince müştereken tayin edilecek hudut kapılarından veya limanlarından memlekete dahil olurlar. Türkiye’de azami üç ay kalmak veya tavattun etmek isteyen ecnebilerle tabiiyetini terkederek Türk tabiiyetini kabul etmek isteyen şahıslar münferiden veya bir aile halinde geldikleri takdirde her taraftan memlekete dahil olabilirler.

Madde 134

57 nci maddede zikredilen sari ve salgın hastalıklardan veya zührevi hastalıklardan birine musap olanlar, cüzzam, trahom ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin olunacak hastalıklardan birine duçar olanların ve mecnunların ve fuhuşla melüf kadınların 133 üncü maddede mezkür kimseler meyanında memlekete girmesi memnudur.

Madde 135

134 üncü maddedeki memnuiyite ait istisnalar ve bütün muhacirlere veya tavattun etmek üzere gelen ecnebilere tatbik edilecek sıhhi tedbirler ve bunların iskan edilecekleri mahallere kadar sevk ve murakabeleri tarzları Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye Vekaletlerince müştereken tesbit olunur.

Madde 136

134 üncü maddede zikredilen hastalıklardan birine musap olan şahısları getiren gemiler ve şimendifer idareleri bunları tekrar getirdikleri yerlere iadeye veya sıhhat memurları tarafından müşahede, tecrit ve tedavi altına alınmak üzere bu memurlar tarafından gösterilecek mahalle kadar sevke mecburdurlar. Bu husustaki masarif bu nakil vasıtaları idarelerine aittir.

Madde 137

Ecnebi memleketlerden gelen her vapur kaptanı sıhhi muamele esnasında hudutlar ve sahiller sıhhat memurlarına limına çıkacak yolcuların ve kara ile ihtilat edecek taifenin ve topluca ve kafile halinde Türkiye’ye gelmek üzere bulunan eşhasın isimlerini bildiren bir liste verecek ve bunların içinde hasta mevcut olduğu takdirde gemi tabibinin tasdikiyle musap olduğu veya musabiyetinden şüphe edildiği hastalık bildirilecektir.

Madde 138 

Topluca ve kafile halinde muhacir nakleden Türk ve ecnebi gemilerin hükümetlerince musaddak bir tabibi ve hastalık ve müstacel ahvalde kullanmağa mahsus ecza ve tıbbi levazımı olmalıdır. Vapurların her tarafı ve bilhassa muhacirlerin bulunduğu mahaller gayet temiz ve sıhhi şeraiti haiz olacak ve muhacirler hava şedaidinden mahfuz olarak nakledilecektir.

BEŞİNCİ BAP
Gemiler, demiryolları ve sair nakliyat vasıtaları sıhhi işleri
Madde 139

Yolcu taşıyan Türk gemilerinde hususi kanunda gösterilen şartlar dahilinde istihdam edilecek tabiplerin Türkiye’de sanat icrasına mezun ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tasdik edilmiş olması lazımdır.Bu tabipler gemi tabipliğine tayin olunmak için bu bapta neşredilecek talimatnameye tevfikan Vekaletçe bir imtihana tabi tutulurlar ve imtihanda muvaffak olanlara gemi tabipliği vazifesini ifa edebileceklerini mübeyyin bir vesika verilir.

Madde 140

139 uncu maddede zikredilen vesikayı hamil olmayan tabiplerin gemi tabipliklerinde istihdamı memnudur.

Madde 141

Yolcu gemilerinde bulunması lazım gelen ilaç ve tıbbi levazım ile hasta tedavisi için tefrik edilen mahaller ve bu gemilerin şerait ve yolcu mahallerinin sıhhi vasıfları ve izdihama mani olacak ve yolcuların selamet ve emniyetini temin eyleyecek tedbirler Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve İktisat Vekaletlerince müştereken bir yönetmelik ile tesbit olunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “nizamname” ibaresi “yönetmelik” şeklinde değiştirilmiştir.)

Madde 142 

Gemi tabipleri, gemi dahilindeki mürettebat ile üçüncü sınıf yolcuları ve deniz tutması, kaza veya sari hastalık vukuunda diğer sınıf yolcuları meccanen tedaviye mecburdur.

Madde 143

Gemi tabipleri musaddak bir defter tutarak her seferdeki sıhhi vakaları hastalananların esami ve hastalıklarını ve yapılan tedaviyi umumiyetle geminin sıhhi hallerini kayıt ve imza ve kaptana tasdik ettirir. Bu defter seferden mebde limanına avdette orada sahiller sıhhi işlerine nezaretle mükellef memurlara ibraz olunur.

Madde 144

Gemi tabibi memleketi sari ve salgın hastalıklardan korunmağa matuf tedbirleri teshil ve bu hususta ait olduğu makamlarca verilecek emirler ve talimatın icrası ile mükelleftir.

Madde 145

Gerek uzun sefer yapan ve gerekse limanlar dahilinde veya kısa mesafeler içinde veya nehirlerde işleyen her nevi merakıp, sahiller sıhhi işlerine nezaretle mükellef memurlar tarafından murakabeye tabidir. Gemilerin kaptanları veya reisleri sari ve salgın hastalıkların zuhuruna mani olmak üzere gerek gemilerde ve gerekse mürettebata tatbikına bu makamlarca lüzum gösterilecek tedbirlere riayetle mükelleftir.

Madde 146 

Demiryolu, tramvay, otobüs ve omnibüs gibi umumi nakil vasıtaları vagon  ve arabalarında sari va salgın hastalıkların intikal ve sirayetine mani olmak üzere tatbikına sıhhi memurlarca lüzum gösterilecek tedbirlerin ifasına, bu nakil vasıtaları idareleri mecburdurlar. Şahıslara ait ve fakat umumi nakil işlerinde kullanılan vasıtalar sahipleri dahi aynı mecburiyete tabidirler.

Madde 147

Sari ve salgın hastalıklara müptela şahıslar ancak sıhhat memurlarının müsaadesi ile ve bu husustaki kaidelere riayet etmek şartı ile umumi nakil vasıtaları ile naklolunabilir. Müsaadesiz umumi nakil vasıtaları ile sari hastalık musaplarının nakli memnudur.

Madde 148

Sıhhat ve İçtimai Muavanet Vekaletince görülecek lüzum üzerine sari ve salgın hastalıkların zuhur ettiği mahallerden gelen yolcu ve eşyanın muayenesi için şimendifer istasyonlarında muayene mevkileri tesis olunur.

Madde 149

Şimendifer idarelerince büyük demiryolu istasyonlarında ve yolcu katarlarında kaza ve müstacel hastalık vakalarında istimal edilecek levazım ve mevaddı tıbbiyenin hazır bulundurulması mecburidir.

Madde 150

Gemi süvarileri ve çarkçı ve dümencileri, demiryolu makinistleri, otomobil ve otobüs şoförleri veya lüzum görülecek sair vesaiti nakliye müstahdeminin hizmete duhulden evvel bedeni, akli, ruhi ve basari, üzni muayenelerinin icrasına mütaallik olmak üzere hususi hükümler vazedilecek ve bu muayenelere tabi olmadan hiç bir şahıs bu gibi hizmetlere kabul edilmeyecektir. Bu muayeneler resmi sıhhat müesseseleri tarafından meccanen yapılır.

ALTINCI BAP
Çocuk hıfzıssıhhası
BİRİNCİ FASIL
Çocukluk ve gençlik koruması
Madde 151 

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti küçük çocuk hıfzıssıhhası ve bunlarda görülen vefiyatın azaltılması için lazım gelen müesseseler açarak idare eder ve çocuk hıfzıssıhhası faydalarının halk arasında intişar ve tatbikını teshil edecek tedbirleri ittihaz eyler.

Madde 152

(….) (1) çocuk düşürmeğe vasıta olup Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tayin olunacak alat ve levazımın ithal ve satışı memnudur. Bunların tababette müstamel envaı Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin tayin edeceği şartlar dairesinde ithal edilir ve eczanelerde reçete ile satılır. (Bu maddenin başındaki “ilkaha mani veya”ibaresi 1/4/1965 tarih ve 557 sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle kaldırılmış olduğundan metinden çıkarılmıştır.) 

Madde 153

Devletin resmi müesseselerinde doğum yardımı meccanidir. (Mülga cümle:4/7/2012- 6354/1 md.) (…)

(Ek fıkra: 4/7/2012-6354/1 md.) Gebe veya rahmindeki bebek için tıbbi zorunluluk bulunması hâlinde doğum, sezaryen ameliyatı ile yaptırılabilir.

(Ek fıkra: 4/7/2012-6354/1 md.) Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen, doğumu takiben anne veya bebekte meydana gelebilecek istenmeyen sonuçlardan dolayı hekim sorumlu tutulamaz.

Madde 154

Hükümet ve belediye tabipleri ve ebeleri fakir kadınların doğurmasından meccanen yardıma mecburdurlar.

Madde 155

Kendisi ve çocuğunun sıhhati için bir zarar husule getirmeyeceği bir tabip tarafından tahriren tasdik edilmedikçe kadınların doğumlarından mukaddem üç hafta ve doğurmasını mütaakip yine üç hafta zarfında fabrika, imalathane ve umumi ve hususi müesseselerde çalışması ve çalıştırılması memnudur.

Madde 156 – (Mülga: 1/4/1965 – 557/8 md.)
Madde 157 

Sütninelik edecek kadınlar kendi çocuklarının yedi aylıktan fazla olduğuna dair resmi vesikalar ibraz etmedikleri ve kafi emzirme kabiliyeti mevcut olmadığı takdirde sütninelik etmelerine müsaade edilmez. Süt annenin çocuğu yedi aylıktan küçük olduğu halde bunun başka kadın tarafından emzirildiği ispat olunmak lazımdır. Bu vesikalar süt annelerin 125 inci maddede gösterilen muayenesi esnasında talep edilir.

Madde 158

Yedi yaşından aşağı olan metrük, öksüz veya babası ve anası hayatta çocukları gerek para ile ve gerek parasız kabul ederek bakan resmi ve hususi bütün müesseseler Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin murakabe ve teftişine bağlıdır. Bu tarzdaki müesseselerin küşadı, sahipleri tarafından Vekalete ihbar olunur.

Madde 159

Nezdine yedi yaşından aşağı çocukları para mukabilinde bakmak üzere alan eşhasın evvela mahalli belediyesinden müsaadei mahsusa alması mecburidir. Belediye heyeti sıhhiyesince bu gibi eşhasın ikametgahı ve sair şartları muvafık görüldüğü tasdik edilmeden bu müsaade ita edilmez. Bu gibi eşhasın ikametgahları da 158 inci maddede bahsedilen teftişe tabidir.

Madde 160

Kabul ettikleri çocukların sıhhat ve hayatlarını muhafaza için lazım gelen vasıtalar noksan olur veya çocukların sıhhat ve hayatını duçarı tehlike eden mahzurlar mevcut bulunursa 158 ve 159 uncu maddelerde zikredilen müesseseler ve şahıslar, sıhhat memurlarının tahriri ihtarlariyle bu noksanlar ve mahzurları izaleye mecburdurlar. Bu ihtarları on beş gün zarfında icra ettirmeyenlerin çocukları nezdlerinde bulundurmalarına müsaade edilmez ve müesseseleri kapatılır.

Madde 161

Metrük çocukları altı yaşını ikmal edinceye kadar mahalli belediyeleri, belediye olmayan yerlerde köy heyeti ihtiyariyeleri himayeye mecburdurlar. Hususi müesseseleri olmayan yerlerde belediyeler bu çocukları icap ederse bir ücret mukabilinde bakılmak ve büyütülmek üzere aileler nezdine verirler. Altı yaşından sonra bu çocukların himayesi ve tahsil ettirilmesi Maarif Vekaletince deruhde olunur.

Madde 162

Nüfusu on binden fazla olan mahallerde belediyeler bir “Süt çocuğu muayene ve müşavere evi” tesis ederler. Bu müesseselerin vasıf ve şartları ve vazifeleri Sıhhat Vekaletince tayin olunur. Nüfusu kırk binden fazla olan mahallerde bunlara merbut olmak üzere bir “Süt damlası”tesis edilir. Nüfusu yüz binden fazla olan mahallerde bu müesseseler ihtiyaca göre tezyit olunur.

Madde 163

Bilümum mekteplerin bina ve sıhhi şartları ve sari salgın hastalıklardan vikayeleri hususları Sıhhat ve içtimai Muavenet Vekaletinin murakabesi altındadır. Yalnız talebenin şahıslarına ait sıhhi murakabe bu mekteplerin tabi oldukları makamlar, cemiyetler veya şahıslar tarafından ifa edilir.

Madde 164

Alelümum mekteplerde muayyen fasılalarla talebenin beden, ruh ve göz ve kulaklarına ait muayeneler mekteplerin hususi tabipleri tarafından icra ve her talebeye mahsus ayrı kayıt varakalarına tesbit olunur.

Madde 165

On yaşından aşağı çocuğun babası, anası veya öksüz olanlarda sair hısımları tarafından hayat ve sıhhatı ve ahlakını tehlikeye maruz bırakacak fena muameleye, teşviklere veya cebre duçar olduğu takdirde bunların belediye veya Devlet müesseselerine kabul edilmek üzere nezdinde bulunduğu kimselerden ayrılması caizdir.

Madde 166

On iki yaşından aşağı çocukların yanlarında ebeveyni veya velileri olduğu halde dahi meyhanelere girmesi ve on sekiz yaşından aşağı gençlere her nevi ispirtolu içki verilmesi veya satılması memnudur.

Madde 167

On iki yaşından aşağı çocukların, sinema ve tiyatro ve dans salonu ve bar gibi mahallere getirilmesi ve kabul edilmesi memnudur. Altı yaşından yukarı olanların gündüzün terbiyevi veya hususi mahiyette olan sinema veya tiyatrolara getirilmesine müsaade olunabilir.

Madde 168 

Her şehir ve kasaba belediyeleri o şehir ve kasabanın vüs’at ve nüfusunun adedine göre icap eden büyüklükte küçük çocukların temiz hava almasına mahsus bir veya mütaaddit bahçeler ve spor meydanları vücude getirmeğe mecburdurlar.

Madde 169

Kız liselerinde ve orta tahsilli kız mekteplerinde mektep idarelerince münasip görülecek sınıflarda talebeye fenni çocuk bakımı usulleri nazari ve ameli surette öğretilmek üzere haftada laakal bir saatlik mahsus bir ders küşat olunur.

İKİNCİ FASIL
Süt hakkında
Madde 170 ila 172 – (Mülga: 24/6/1995 – KHK – 560/21 md.; Aynen kabul : 27/5/2004-5179/37 md.)
YEDİNCİ BAP
İşçiler hıfzıssıhhası
Madde 173

On iki yaşından aşağı bütün çocukların fabrika ve imalathane gibi her türlü sanat müesseseleriyle maden işlerinde amele ve çırak olarak istihdamı memnudur.  On iki yaş ile on altı arasında bulunan kız ve erkek çocuklar günde azami sekiz saatten fazla çalıştırılamaz.

Madde 174

On iki yaş ile on altı yaş arasında bulunan çocukların saat yirmiden sonra gece çalışmaları memnudur.

Madde 175

Bütün amele için gece hizmetleriyle yer altında icrazı lazımgelen işler 24 saatte sekiz saatten fazla devam edemez.

Madde 176

Mahalli belediyelerince bar, kabare, dans salonları, kahve, gazino ve hamamlarda on sekiz yaşından aşağı çocukların istihdamı menolunur.

Madde 177 

Gebe kadınlar doğumlarından evvel üç ay zarfında çocuğunun ve kendisinin sihhatine zarar veren ağır hizmetlerde kullanılamaz. Doğurduktan sonra 155 inci maddede tayin edilen muayyen müddet istirahatını mütaakıp işe başlıyan emzikli kadınlara ilk altı ay zarfında çocuğunu emzirmek üzere mesai zamanlarında yarımşar saatlik iki fasıla verilir.

Madde 178

Her nevi sanat müesseseleri ve maden ocakları ve inşaat yerleri dahilinde veya yakınında ispirtolu meşrubat satışı veya umumi evler açılması memnudur.

Madde 179

Aşağıdaki mevaddı ihtiva eylemek üzere işçilerin sıhhatini korumak için İktisat ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletleri tarafından müşteken bir nizamname yapılır.

1 – İş mahallerinin ve bunlara ait ikametgah ve saire gibi müştemilatın haiz olması lazım gelen sıhhi vasıf ve şartlar.

2 – İş mahallerinde kullanılan alat ve edevat, makineler ve iptidai maddeler yüzünden zuhuru melhuz kaza, sari veya mesleki hastalıkların zuhuruna mani tedabir ve vesait.  Kadınlarla 12 den 16 yaşına kadar çocukların istihdamı memnu olan sıhhate mugayir ve muhataralı işlerin neden ibaret olduğu iş kanununda tasrih edilecektir.

Madde 180 – (Mülga: 11/10/2011-KHK-663/58 md.)
SEKİZİNCİ BAP (Bu Bap’ın 24/6/1995 tarihli ve 560 sayılı KHK’ye aykırı hükümleri, söz konusu KHK’nin 21 inci maddesi
ile yürürlükten kaldırılmıştır. Bu KHK 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanun ile değiştirilerek kabul edilmiş, ancak gerek Meclis Tutanaklarında gerekse Kanun metninde bu hüküm yer almamıştır.)
Yenilecek ve içilecek şeyler ile kullanılacak bazı maddeler
Madde 181

(…)(Bu maddenin; birinci fıkrasında yer alan, “Bütün gıda maddeleriyle” ibaresi ile ikinci fıkrasında yer alan
“gıda maddeleri ile“ ibaresi, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 inci maddesiyle madde metninden çıkartılmıştır.) umumi sıhhate taalük edip (183) ncü maddede envaı zikredilen eşya ve levazım, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin teftiş ve murakabesine tabidir. Belediye teşekkül etmiş olan mahallerde bu murakabe vekaletin bu kanun dairesinde ıstar edeceği nizamnamelerle talimatlara tevfikan belediye tarafından ve belediyelerin bulunmadığı yerlerde vekalet sıhhi teşkilatına mensup memurlar tarafından icra edilir. (Bu fıkrada geçen (182) rakamı 26/3/1941 tarih ve 3987 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle (183) olarak değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

(Ek fıkra: 22/9/1983 – 2890/1 md.) Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı belediyelerin bu teftiş ve murakabe hizmetlerini sürekli kontrol edebileceği gibi, lüzum gördüğü yerlerde veya lüzum görülen işlerde doğrudan doğruya teftiş ve murakabe etmek üzere memur görevlendirir. Gerektiğinde (…) (2)183 üncü maddede sayılan eşya ve levazımın bakanlıkça tespit edilecek laboratuvarlarda tetkikini sağlar.

(Ek fıkra: 22/8/1983-2890/1 md; Mülga : 27/5/2004-5179/37 md.)

Madde 182 – (Mülga : 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 183 – (Mülga: 28/3/2013-6455/89 md.)
Madde 184 – (Mülga : 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 185

183 üncü maddede zikredilen eşya ve levazımı bunların gerek evsaf ve terkibi ve gerekse nezafetsizliği dolayısiyle kullananların sıhhatini az veya çok ihlal edecek surette muhafaza veya sevketmek veya bu nevi eşya ve levazımı satmak üzere nezdinde bulundurmak, satılığa çıkarmak veya satmak ve yahut gıda maddelerine ait olduğu herkesçe malüm ve üzerinde buna dair alamet mevcut bulunan kaplar derununa muzır ve zehirli maddeler koyarak satılığa çıkarmak memnudur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Madde 186

Halkı aldatmak üzere gıda maddelerini ve 183 üncü maddenin ikinci fıkrasında mezkür eşyayı taklit veya tağşiş etmek veya mahlütluğunu ve bunun nisbetini bildirmeyerek taklit veyahut mağşuş gıda maddelerini satmak üzere nezdinde bulundurmak, satılığa çıkarmak ve satmak memnudur.(Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Madde 187

Gıda maddelerini yanlış unvan ve vasıflarla veya halkın aldan masını mucip olabilecek alametlerle ticarete çıkarmak, satmak üzere nezdinde bulundurmak ve satmak memnudur. (Bu hükmün uygulanmasında ek 3 üncü maddeye bakınız.)

Madde 188-193– (Mülga: 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 194

Sokaklarda, pazar yerlerinde seyyar olarak gıda maddeleri ve 183 üncü maddede zikredilen eşya ve levazımı satanların sattıkları eşya dahi teftişe tabi olup bunlardan lüzumuna göre nümune alınabilir.

Madde 195 – (Değişik: 27/5/2004-5179/32 md.)

Seyyar esnaf, alakadar memurların teftişlerini ve numune almalarını kolaylaştırmaya ve kendilerine istedikleri izahatı vermeye mecburdurlar.

Madde 196 

Teftiş yapan memurların vakı teftişlerine ait olmak üzere merbut oldukları makamlara tevdi eyliyecekleri raporlarla kanuna muhalif hallerin ihbarı müstesna olmak üzere teftişleri esnasında muttali oldukları malümatı ve bazı gıda maddelerinin ihzar tarzlarına dair sanat esrarını ifşa eylemeleri memnudur.

Madde 197 

Bu kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren beş sene zarfında her mahallin belediyesi o yerin ihtiyacına muvafık vüs’atte Dahiliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletlerince evsaf ve şeraiti ile beraber yapılacak bir nizamnamenin göstereceği tiplerden birisini kabul ederek bir mezbaha inşa ettirecek veya mevcut olanı bu esasa göre ıslah eyleyecektir.

Madde 198 – (Mülga: 27/5/2004-5179/37 md.)
Madde 199

(…)(1) bu kanunda zikredilen kullanılacak eşya ve levazımın ayrı ayrı hususi vasıflarını ve bunların ne gibi ahvalde bozulmuş, taklit veya tağşiş edilmiş addedilebileceğini ve tahlil için alınacak nümune miktarını gösterir bir nizamname Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tanzim olunacaktır. (Bu arada yer alan, “Her gıda maddesi ile” ibaresi, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle madde metninden çıkarılmıştır.)

DOKUZUNCU BAP
Maden suları ve kaplıcalar
Madde 200

Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilinde bulunan her nevi maden suları ile kaplıcaları işletmek için hususi hükümlerine tevfikan alınması lazımgelen müsaade ile beraber bu suların şifalı hassalarının Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından tasdik edilmiş olması lazımdır. Bu vekaletçe şifalı hassaları veya tesisatının fenne muvafık olduğu tasdik edilmeyen maden suları bu nam ve unvan ile ticarete çıkarılamayacağı gibi kaplıcalara da tedavi maksadiyle eşhas kabul edilemez.

Madde 201

İçmeğe mahsus maden suları ile yıkanmağa mahsus her nevi sıcak, soğuk kaplıcaların işletilmesinden evvel sahipleri veyahut bir şirket namına ise o şirketin idare meclisi reisi tarafından bir istida ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine müracaat edilir.

Bu istidaya suyun işletilmesi için vekaleti aidesinden istihsal edilmiş olan ruhsatname sureti ve mütehassıs bir mühendis tarafından yapılan menbaın nısıf kutru asgari beş yüz metrelik bir daire dahilindeki etraf ve civarının 1/200 mikyasında bir haritasiyle beraber suyun hikemi vasıflarını ve miktarını ve ne suretle bendedildiğini, mevcut veya mutasavver tesisatın şekil ve vasıflarını gösterir bir beyanname ve bir de tahlil raporu leffolunur. Vekaletçe lüzum görüldüğü takdirde mahsus memurlar vasıtasiyle sudan nümune alınıp Devletmüessesatında suyun tahlili tekrar icra ettirilir.

Bu husustaki masarif istida sahibine aittir. Hali hazırda mevcut ve işletilmekte olan maden suları ve kaplıcalar da bu mecburiyete tabidirler. Bunların sahip veya müstecirlere kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren bir sene zarfında bu maddede zikredilen vesikaları Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine tevdi ederler.

Madde 202

Maden suları ve kaplıcalar sıhhi noktai nazardan Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin murakabesi altında olup bunlar her zaman teftişe tabidirler. Bu sanayi  sahip veya müstecirleri bu hususta her türlü kolaylığı göstermeğe mecburdurlar.

Madde 203 

İçilmeğe mahsus olarak hususi kablar derununda ticarete çıkarılan maden suları derununa her nevi kimyevi maddeler veya suyun terkibine yabancı gazlar ilavesi memnudur. Maden suları derununda mevcut bazı gazların çoğaltılması için aynı cinsten sun’i gaz ilave etmek caiz isede bunun evvelce Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine ihbar edilmesi ve suyu havi kablar üzerine sun’i gaz ilave edildiğinin aşikar surette yazılması lazımdır.

Madde 204

Şifalı hassaları kabul edilmiş olan maden suları ve kaplıcaların etrafında bir himaye mıntakası tesisini sahip veya müstecirleri talep edebilirler. Bunun için bir istida ve esbabı mucibe ve laakal üç senedenberi tedavi maksadiyle gelen kimselerin adedini bildiren bir beyanname ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine müracaat olunur. İstida üzerine Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve İktisat Vekaletleri müştereken talebi tetkik ettikten başka mahallinde tefahhus ettirerek suyun umumun menfaatına yarayıp yaramadığını tesbit ve himaye mıntakasının hududu tayin olunur. Bu himaye mıntakası dahilinde her nevi yer altı toprak ameliyatı ve sondaj icrası memnudur.

Madde 205

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tesisatın vüs’atine ve müracaat eden hastaların miktarına göre havassı şifaiyeyi haiz içme ve kaplıca mahallerinde fenni hususattan da mes’ul olmak üzere Vekaletçe ihtısası tasdikli bir tabibin istihdamını sahip veya müstecir veyahut heyeti idaresinden talep edebilir. Bu takdirde görülecek lüzum üzerine daimi veya tedavi mevsimine munhasır olmak üzere ihtiyaca göre bir veya bir kaç tabip tayini mecburidir.

Madde 206

Ecnebi memleketlerinden gelecek maden suları için evvelemirde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinden memlekete ithal için müsaade alınır. Vekaletçe ithaline müsaade edilmeyen maden sularının gümrüklerce geçirilmesine müsaade edilmez.

Madde 207

Gerek dahilde imal ve gerekse hariçten ithal olunan bütün suni maden suları ile gazlı sular üzerinde, suni olduğuna dair alıcının görebileceği tarzda yazılmış bir etiketin bulunması mecburidir. Bu nevi suni maden sularına malik olmadıkları şifalı hassalar atıf ve isnat edilmek suretiyle her çeşit reklam icrası memnudur.

Madde 208

Hududu dahilinde veya yakınında havassı şifaiyesi ve umumun istifadesine yaradığı ait olduğu dairelerce kabul ve tasdik edilen bir veya mütaaddit madeni menbalar veya kaplıcalar bulunan şehir ve kasabalar belediyelerinin talebi üzerine Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve Dahiliye ve İktisat Vekaletlerince yapılacak tetkikat neticesinde o şehir ve kasaba içme veya kaplıca mahalli olarak ilan olunur.

Madde 209
(Mülga: 1/7/1948 – 5237/51 md. Bkz: TBMM. nin 4/5/1956 tarih ve 1964 sayılı Tefsir Kararı.)
Madde 210

209 uncu maddedeki resim, içme veya kaplıca mahalli olarak ilan edilen şehir ve kasabada mütemekkin olmayıp mevsiminde buralarda gelenlerden cibayet edilir. Harb malülleri ve mecruhları ve hükümetçe meccanen tedavisine lüzum görülen hastalar ve fakirliği musaddak olanlar bu resimden muaftırlar.

ONUNCU BAP
Mezarlıklar, ölülerin defni, mezardan çıkarılması ve nakli
BİRİNCİ FASIL
Mezarlıklar ve ölülerin defni
Madde 211

Mezarlık ittihaz olunan yerlerden başka yerlere ölü defni memnudur. Fevkalade hallerde ve sıhhi mahzur mevcut olmadığı takdirde Cumhurbaşkanı karariyle muayyen ve malüm mezarlıklar haricinde ölü defnine müsaade edilir. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu maddede yer alan “İcra Vekilleri Heyeti” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde değiştirilmiştir.) 

Madde 212

Her şehir ve kasaba belediyesi şehir ve kasabanın haricinde ve meskenlerden kafi miktar uzakta olmak üzere şehir ve kasabanın nüfusuna ve senelik vefiyatı umumiyesine nisbetle lazım gelen bir veya müteaddit mezarlık mahalli tesisine mecburdur.

Mezarlık olmak üzere intihap edilecek mahallerin toprağı, vasıfları ve civarındaki meskenler veya su menbaları için sıhhi bir mahzur bulunup bulunmadığı ve mesahai sathiyesinin kifayeti sıhhiye memurlarınca tayin olunur. Bu mezarlıkların tanzim ve iyi bir halde muhafazası mahalli belediyelerine aittir. Mezarlıkların etrafı behemehal duvarlarla tahdit edilir.

Madde 213

Köyler için tesis edilecek mezarlık mahalleri bu köylerin merbut olduğu kaza kaymakamlarınca Hükümet tabiplerinin mutalaası alınarak tayin olunur. Mütaaddit ve yekdiğerine mücavir köyler için bir mezarlık mahalli tesis olunabilir. Köy mezarlıklarının iyi halde muhafazaları ihtiyar heyetlerine aittir.

Madde 214

Fenni şartları ve vasıfları haiz olmayan ve sıhhi mahzurları görülen mevcut mezarlıklar hali üzerine terk olunarak yeni mezarlıklar ihdas ve tesis edilir.

Madde 215

Bu kanunun tarifi dahilinde defin ruhsatiyesi alınmadıkça ve ibraz olunmadıkça hiç bir cenazenin defni caiz değildir. Ruhsatnameler mevtanın hüviyetini, adresini, bilindiği halde vefatın sebebini muhtevi olacak ve defnine ruhsat verildiği sarahatla kaydedilecektir.

Madde 216

(Değişik birinci cümle: 20/8/2016-6745/1 md.) Defin ruhsatiyeleri belediye tabipleri, toplum sağlığı merkezi tabipleri ile aile hekimleri tarafından mevtanın muayenesinden sonra verilir ve bu ruhsatiyelerin yerleşim yeri bazında hangi tabipler tarafından verileceği Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından belirlenir. Ölümüne sebep olan hastalık esnasında tedavi eden tabibin verdiği ruhsatname resmi tabipler tarafından tasdik edilmek şartiyle muteberdir.

Madde 217

Hükümet veya belediye tabipleri icabı halinde esbabı vefatı tayine medar olmak üzere tabibi müdavinin raporunu talep edebilirler. Tabibi müdaviler talep vukuunda bu raporu vermeğe mecburdurlar.

Madde 218

Bütün hastane ve sair sıhhi müesseselerde ölenlere ait defin ruhsatiyeleri o müessesenin müdür ve baştabibi tarafından verilir ve usulü dairesinde resmi tabipler tarafından tasdik edilir. Kendine ait hususi mezarlığı olan müesseselerdeki ölülerin ismi ve hüviyeti sebebi vefatiyle birlikte yirmidört saat zarfında belediye dairesine bildirilir.

Madde 219

Tabip bulunmayan yerlerde ölülerin muayeneleri küçük sıhhat memurları veya bu iş için yetiştirilmiş veya tavzif edilmiş memurin tarafından icra ve ruhsatnameleri verilir. Bunların bulunmadığı yerlerde defin ruhsatiyesi ya jandarma karakol kumandanları veya köy muhtarları tarafından ita olunur. Her şehir, kasaba veya köyde ölü muayenesi yapacak ve defin ruhsatını verecek olanlar en büyük mülkiye memuru tarafından tayin ve ilan olunur.

Madde 220 

Her belediye ve belediye olmayan yerlerde defin ruhsatiyesi verenler nezdinde vefiyatın kayıt ve zaptına mahsus bir defter bulundurulacak ve bu deftere meyitin ismi, adresi, tarihi vefatı, malüm ise mevti intaç eden hastalık ve defin ruhsatiyesi verenin ismi kaydedilecektir. Bu malümat her ay nihayetinde toplanarak öbür ayın on beşine kadar en yakın Hükümet tabibi ve sıhhiye müdiriyetine bildirilir ve sıhhat daireleri tarafından da mahalli nüfus idarelerine ihbar olunur.

Madde 221

Ölü muayene edenler veya defin ruhsatnamesi verenler vefat sebebinin kazaen veya bir sari hastalık neticesi olduğuna dair şüphe veya kanaat hasıl ettikleri takdirde ait olduğu makamı haberdar etmeden defin ruhsatiyesi veremezler. Tabip olmayan yerlerde sari hastalık şüphesiyle vefat edenler içindefin ruhsatiyesi verilip hadiseden akabinde makamı aidesine malümat verilir.

Madde 222

Her şehir ve kasabada cenazelerin bulunduğu mahalden mezarlığa kadar ne suretle nakledilecekleri hakkında mahalli sıhhiye memurlarının mutalaası alınmak şartiyle belediyelerce bir talimatname çıkarılır. Cenazelerin kolayca ve usulü dairesinde nakline nezaret ve bu bapta lazım gelen vasıtaların ihzarına belediyeler mecburdurlar. Umumi nakil vesaitinin cenaze nakline veya cenaze nakline mahsus vasıtaların sair hususlara tahsisi memnudur.

Madde 223

Mezarlıklarda her mezara bir ölü defnolunur ve mezarlıkların mebni olduğu arazinin tabiatına nazaran tayin olunacak zaman mürur etmeden aynı mahalde ikinci bir ölünün defnine ruhsat verilmez. Bu müddet beş seneden aşağı olmaz. Mezarlıkların vüs’ati müsait olan mahallerde münasip bir mahal ayrılarak isteyenlere aile mezarlığı olarak satılması caizdir.

Madde 224

Ölülerin yakılması için fenni usulü dairesinde fırınlar yaptırmak istiyen belediyeler evvel emirde bu hususta Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine müracaat ederek hazırlattıkları projeleri tasdik ettirip müsaade aldıktan sonra tesisata başlıyabilirler.

Madde 225 

Bir cesedi ihrak fırınlarında yaktırmak için aşağıda yazılı vesikaların vücudu lazımdır:

1 – Ölünün hastalığı esnasında tedavisiyle meşgul olmadığı malüm ve sabit olan resmi bir tabip tarafından verilmiş olup vefatın her hangi gayritabii bir sebepten mütevellit olmadığını bildiren bir rapor ve defin ruhsatiyesi.

2 – Cesedinin yakılmasını arzu ettiğini mübeyyin olup mevtanın hayatta ikenyazdığı vesika veya bu hususta şifahen arzu izhar ettiğini işitenlerden laakal üç zatın tahriri şehadet ve tasdikleri.

3 – Müteveffanın ölümünü mucip olan sebebin herhangi cinai bir fiilden münbais olduğuna dair hiç bir şüphe mevcut olmadığını bildiren ve mahalli polis idaresi tarafından verilen vesika.

İşbu vesikalar ihraktan laakal yirmi dört saat evvel mahalli belediyesine ibraz olunarak alelüsul vefat defteri mahsusuna işaret edildikten sonra ihrak müsaadesi verilir. Defnedilen ölülerin defninden sonra ihrak için kabirden çıkarılmalarına müsaade edilmez.

Madde 226

İhrak neticesi cesetten hasıl olan bakaya hususi kablar derununda mezarlık dahilinde bir dairei mahsusada hıfzedilir.

İKİNCİ FASIL
Ölülerin çıkarılması ve nakli
Madde 227

Cesetlerin tamamiyle tahallül ve tefessühünden evvel mezarlar açılarak ölülerin çıkarılması için behemehal mahalli belediyesinin müsaadesi alınmak lazımdır. Bu hususta sıhhat memurlarının mutalaası alınmalıdır. Adli otopsiler bu hükümden müstesnadır. Yalnız mahalli belediyesine keyfiyet bildirilir.

Madde 228

Bir ölünün gerek defninden evvel ve gerek defninden sonra bir kasabadan diğerine nakli için vefat veya defin mahalli olan şehir veya kasaba belediyesinin vesikası istihsal olunur. Bu vesikanın alınması için ölü henüz defnedilmemiş ise defnine ruhsat verildiğini mübeyyin vesikanın ibrazı lazım gelir. Defnedilmiş ölüler için evvelce vefiyat hakkındaki defteri mahsusuna işaret edilmiş olan kayıtların bir sureti çıkarılır ve bundan başka da her iki halde vefatın sebebi nakli halinde sıhhi bir mahzur tevellüt etmiyeceğine dair tabibin tasdiki iktıza eder.

Madde 229 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Kolera, veba, çiçek, şarbon, cüzam ve ruam hastalıklarından vefat edenlerin nakli memnu olduğu gibi kolera, veba, çiçek veya lekeli humma hastalıklarından vefat etmiş olanların bir sene geçmedikçe mezardan çıkarılarak başka bir mahalle nakilleri de memnudur.

Madde 230

Bir şehir ve kasabadan diğerine nakledilecek ölülerin Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tertip edilerek belediyelere tebliğ olunacak talimatnamede mündemiç fenni usuller dahilinde tabutlanması lazımdır. Bu tarzda tabutlanmayan ölülerin nakline mümanaat edilir.

Madde 231

Şimendiferlerle nakledilecek ölüler 228 inci maddede gösterildiği surette müsaade alındıktan ve ölünün tabutlanmasının usulü fenniyesi veçhile yapıldığı tevsik olunduktan sonra şimendifer idaresine teslim ve ancak seyri seri ile naklolunur. Hava tarikiyle sevkedilecek ölüler için aynı surette muamele olunur.

Madde 232

Uzun müddet devam edecek nakiller için veya sıcak mevsimlerde, sıhhat memurlar tarafından talep edildiği takdirde, ölülerin tahnit edilmesi mecburidir.

Madde 233

Deniz tarikiyle yapılacak ölü nakliyatı için evvelce ait olduğu makamdan istihsal edilen vesikalar ölünün gemiye tahmilinden evvel bulunduğu limandaki Hudutlar ve Sahiller Sıhhat Umum Müdürlüğünün memuruna veyahut hudutlar ve sahiller sıhhat işlerine nezaret edenlere tasdik ettirilmelidir. Başka suretle ölülerin gemilere yükletilmesi memnudur.

Madde 234 – (Değişik: 15/6/1942 – 4255/1 md.)

Ecnebi memleketlerden getirilen ölülerin nakline müsaade edildiğini ve naklinde sıhhi mahzur bulunmadığını tevsik için mahalli idareden verilmiş ölü nakil vesikası ibraz edilmesi mecburidir.

ON BİRİNCİ BAP
Şehir ve kasabalar hıfzıssıhhası
BİRİNCİ FASIL
İçilecek ve kullanılacak sular
Madde 235

Hususi kanuna tevfikan belediyelerce idare edilen sularla işletilmesi şirketlere bırakılan suların sıhhi hususları Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin murakabesine tabidir.

Madde 236

İçilmek ve kullanılmak için getirilecek suların fennen içilmesine müsaada edilecek evsafta olması şarttır. Olmadığı takdirde bunların fennen icap ettiği surette temizlenmesine ve evsafının ıslahına belediyeler mecburdurlar.

Madde 237

Şehir ve kasabalarda tevzi edilmek üzere celbedilen su menbalarının etrafında behemehal bir himaye mıntakası tesis edilmelidir. Bu mıntakaların hudutları sıhhat memurları huzuriyle ihtisas erbabı tarafından menbaın gıda havzası üzerinde tayin edilir.

Madde 238 

Himaye mıntakası olmak üzere menbalar etrafında tayin ve tahdit edilen arazi belediye mıntakası haricinde de olsa belediye tarafından Belediye İstimlak Kanununa tevfikan istimlaki mecburi olup bu arazinin mesken yapılmak, ekilmek ve sair her hangi hususlar için istimali memnudur.

Madde 239

Suları içilmeğe ve ev işlerinde kullanılmağa mahsus hususi ve umumi kuyuların ve sarnıçların televvüs eyledikleri veya televvüse maruz bulundukları takdirde bunların ıslahını takibe belediyeler mecburdurlar. Sahipleri tarafından ıslah ve televvüs tehlikesi bertaraf edilmiyen kuyular masarifi sahibinden Devlet emvali gibi tahsil edilmek üzere belediye tarafından ıslah edilir.

Madde 240

Umuma satılan menba suları mahalli belediyesinin sıhhi murakebesi altında bulunur. Bunlara ve bütün içme suları nakliyatına ait kapların vasıfları ve bu kablara doldurma ve sevkleri tarzı belediyelerce tayin olunur. Menbaların sahipleri veya müstecirleri menbaların ve su nakledenler suların televvüsten vikayesi için gösterilecek tedbirleri tatbika mecburdur.

Madde 241

Sularının içilmesi fennen ve sıhhat için tehlikeli olan menba, kuyu, çeşme ve saire gibi mahallere belediyece o suyun mazarratlı olduğunu gösteren ve harici tesirler ile yazıları bozulmayan levhalar asılır.

Madde 242

Dere, nehir ve çayların ve çeşmelerin televvüsünü mucip tesisat yapılmasına veya eşhas tarafından bu tarzda telvisat ikaına mümanaat olunur. Fabrika sularının fenni mahzurları tahakkuk eden yerlerde mazarratı izale edilmeden nehir ve derelere dökülmesi memnudur.

Madde 243

Buz fabrikaları ve imalathaneleri sıhhi murakabe altında bulunur. Buz imal edilecek sular behemehal 236 ncı maddede zikredilen içme suları evsafını haiz olmalıdır.

İKİNCİ FASIL
Mecralar ve müzahrefat imhası
Madde 244

Mahsus kanununa tevfikan belediyelerce inşa ettirilmiş ve ettirilecek lağım ve çirkef mecralarının fenni mahzuru olmadığı kabul ve tasdik edilmedikçe dere, çay, nehirlere akıtılması memnudur. Fenni usul dairesinde mecralar muhteviyatının imhası için kullanılacak sahaların meskenlerden uzak olması ve bunların istimlak edilerek başka suretle istimal edilmemesi lazımdır.

Madde 245

Mecra inşası mümkün olmayan yerlerde yapılacak çukurların fenni vasıf ve şartları Sıhhat ve İçtimai Muavenet vekaletince tayin olunur. Bu çukurların muayyen fasılalarla temizlenmesi için belediyelerce münasip ve sıhhi mahzurlardan salim tahliye ve nakil vasıtaları tedarik olunup ücret mukabilinde halka tahsis edilir. Çukurlar muhteviyatının dökülmesi için madde 244 de yazılı olduğu tarzda bir saha tahsis edilmelidir. Beşeri mevaddı gaitanın her nevi sebze ve saire zeriyatında gübre olarak istimali memnudur.

Madde 246

Yirmi binden fazla nüfusu olan şehirlerde umumi caddelerde veya belediyelerce tayin edilecek mıntakalar içinde hayvan ahırı bulundurulması memnudur.

Madde 247

Şehirler ve kasabalar belediye hudutları dahilinde görülen hayvan leşlerinin ortadan kaldırılması ve mazarratlarının izalesi belediyeye aittir. Köyler ve köyler civarındakiler köy ihtiyar heyetlerince gömülürler.

Madde 248

Belediyesi olan her şehir ve kasabada sokakların yıkanmak ve süpürülmek suretiyle temiz tutulması mecburidir. Toplanan süprüntüler bunların etrafa yayılmasına ve dökülmesine mani olacak vasıtalarla nakledilerek şehir ve kasabanın vaziyetine göre en münasip olarak kabul edilen şekilde imha veya ihrak edilir. Nüfusu elli binden fazla olan şehirlerde bu süprüntüden istifade edilmek üzere lazımgelen tesisat yapılır. Sokaklarda veya evler içinde süprüntü birikip kalmaması için belediyelerce tedabir ittihaz olunur.

Madde 249

Belediyelerce şehir ve kasaba dahilinde telvisata meydan vermemek üzere münasip mahallerde fenne muvafık şekilde aptes yerleri tesis ve mevcutları ıslah olunur. Belediye teşkilatı olmayan yerlerde bu mecburiyet köy ihtiyar heyetlerine aittir. Cadde ve sokaklarda ve meskenler kurbünde ve belediyelerce tayin edilecek hudutlar dahilinde açıktan defihacet etmek kati surette menedilir

ÜÇÜNCÜ FASIL
Meskenler
Madde 250

Mahalli belediyelerin ruhsatı olmaksızın her nevi mesken ve umuma mahsus binalar inşası memnudur. Müsaadenin istihsali için binanın projesi belediyeye tevdi edilir.

Bunlardan umuma mahsus binalara ait bulunanlar hakkında sıhhiye heyetinin mutalaası alındıktan ve meskenlere ait olanların Sıhhat Vekaleti tarafından tesbit edilecek, sıhhi şartlara muvafık bulunduğu ve her nevi binanınki mevzu nizamlara da uygun olduğu anlaşıldıktan sonra proje sahibine iade ve inşaata müsaade olunur. Bina sahipleri projelerin tevdiinden itibaren nihayet yirmi gün zarfında bir cevap almadıkları takdirde inşaata başlamakta muhtardırlar.

Madde 251

Müsaade talep edilmeden veya teklif olunan sıhhi şartlar nazarı dikkate alınmadan inşaat yapıldığı takdirde bu inşaatın itmamına ve itmam edilmiş ise sıhhi şartları veya müsaade muamelesini ikmal etmedikçe iskanına ve istimaline mümanaat olunur.

Madde 252

Yeni inşa edilerek sahibi oturacak veya kiraya verilecek binaların ilk defa iskanından evvel içinde oturacaklar için sıhhi ve fenni mahzurları olmadığı belediyelerce tasdik edilmeden iskan ve icari memnudur. Bu tasdik için binanın, aralarında bir sıhhat memuru da bulunduğu bir heyet tarafından tetkiki ve rapor verilmesi lazımdır.

Madde 253

Nüfusu elli binden fazla olan şehirlerde belediyeler ikametgahların sıhhi şartlarını daima nazarı teftişte bulundurmak üzere bir meskenler idaresi tesisine mecburdurlar. Bu idareler azami iki odayı havi evlerle daha büyük olmakla beraber kiraya verilen evleri, bekar ikametgahlarını ve pansiyonları ve ameleye tahsis edilen veya odaları, bodrum ve tavan aralarında bulunan ve icara verilen ikametgahları teftiş ve murakabe ederler.

Madde 254

İnşaatı itmam edilmiş olsun veya olmasın içinde oturanların veya komşularının sıhhatine veya hayatına ehemmiyetli zarar vereceği anlaşılan meskenlerin ıslahına sahipleri mecburdurlar. Bunun için meskenler idaresi olan yerlerde bu idarelerin mevcut bulunmayan mahallerde belediyenin sıhhat ve fen memurlarının verecekleri esbabı mucibeli raporlar belediye reislerince vilayetlerde valiye ve kazalarda kaymakamlara tevdi edilir. Vali ve kaymakamlar esbabı mucibeli raporları mahalli hıfzıssıhha meclislerine tevdi ile karar talep eyler.

Madde 255

Hıfzıssıhha meclislerince verilen karar belediyelerce zikredilen esbabı mucibeyi kabul ve tasvip eder veya ret eyler mahiyette olsa da her iki halde bu kararlar Vilayet İdare Heyetlerinin temyizen tasdikiyle muteber olur.

Madde 256

Sıhhi mahzurları görülen binaların sahipleri belediyelerin esbabı mucibeli raporlarını görmeğe salahiyettar oldukları gibi hıfzıssıhha meclisleri huzurunda beyanı mutalaa etmeğe veya vekilleri vasıtasiyle fikirlerini söyletmeğe mezundurlar. Bu husustaki müzakerattan, laakal 15 gün evvel binaların sahipleri keyfiyetten tahriren haberdar edilmelidir.

Madde 257

Mahzurları görülen binaların hıfzıssıhha meclisleri kararı ve Vilayet İdare Heyetlerinin tasvibiyle takarrür eden tadilat, ıslahat veya tamirat icra edilmeden tamamen veya kısmen mesken olarak istimali memnudur. Etrafında bulunanların hayat ve sıhhati için tehlike iras eden binalar hakkında da aynı suretle muamele icra edilir ve bu tehlikenin vukuu yakın olduğu takdirde belediyelerce tehlikenin süratle izalesi temin ve masarifi Devlet emvali gibi sahibinden tahsil olunur.

DÖRDÜNCÜ FASIL
Hanlar, oteller ve umumi mahaller
Madde 258

Bütün oteller, hanlar ve misafirhanelerin sıhhi şartları mecburi ve asgari olarak ihtiva etmeleri lazım gelen müştemilatı belediyelerce, belediye hudutları haricindeki yerlerde vilayet veya kaza sıhhat memurlarınca tayin ve murakabe edilir.

Madde 259

Sıhhi şartları haiz olmayan ve hastalıkların intikaline vasıta olduğu görülen, otel, han ve sair misafirhaneler her türlü mahzurdan salim bir surette ıslahı sabit oluncaya kadar kapatılır.

Madde 260

Otelcilik, hancılık edecek veya her hangi suretle olursa olsun ücretle misafir kabul edecek olanlar hususi müsaadeyi haiz olmalıdır. Bu müsaadeler belediye hudutları dahilinde belediyelerce, bu hudutlar haricinde valiler veya kaymakamlarca ita edilir. Müsaade verilmeden evvel bu mahallerin sıhhi mahzurlardan ari ve lazım gelen şartları haiz olduğu sıhhat memurlarınca da tesbit olunur.

Madde 261

Bütün eğlence mahalleri, tiyatro, sinema, bar ve gazino ve kahve ve emsali yerler ve halkın bir arada toplanmasına mahsus sair umumi mahaller ve hamamlarda halkın sıhhatini vikaye ve selametini temin için riayeti lazım gelen tedbirler mahalli belediyelerce neşrü ilan olunur. Bu tedbirlere kısmen veya tamamen riayet edilmiyen mahallerde her türlü içtimalar menedilir.

BEŞİNCİ FASIL
Yeni tesis olunacak veya tevsi edilecek şehir ve kasabalar
Madde 262

Nüfusu yirmi bin veya daha ziyade olan şehir ve kasabalar belediyeleri bu kanunun mer’iyeti tarihindan itibaren üç sene zarfında şehir veya kasabanın tevsi ve ıslahı için bir müstakbel şekil projesi tanzim etmeğe mecburdur.

Bu proje yeniden yapılacak veya ıslah edilecek sokakların istikamet ve genişliğini, meydanların, umumi mahallerin, bahçelerin ve abidelerin yerlerini ve vaziyetlerini gösteren bir haritayı ve yapılacak tesisatın senelere taksim edilmiş olmak üzere belediye meclisinde tasdik edilmiş bir programı ihtiva etmelidir.

Madde 263

Nüfusu yirmi binden az ve beş binden fazla olan şehir ve kasabalar belediyeleri de nüfusları her iki nüfus tahriri devresi arasında % 15 miktarında bir çoğalma gösterdikleri takdirde bu tarzda bir proje ihzarına mecbur oldukları gibi nüfusu her neye baliğ olursa olsun 228 inci maddede yazılı olduğu veçhile içme veya kaplıca mahalli olarak kabul edilen şehir ve kasabalarda bu projeyi tanzim ettirirler.

Madde 264 – (Mülga: 15/5/1959 – 7269/51 md.)
Madde 265

Belediyelerce tanzim ettirilecek olan bu plan ve projeler icabında tetkik edilmek üzere Dahiliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletlerince talep edilebilir. Bu takdirde bu vekaletlerce teklif edilecek tadilatın kabulü mecburidir.

Madde 266

Her şehir ve kasaba belediyesi bu kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren bir sene zarfında o şehir veya kasabanın ihtiyaçlarına göre bu kanunun gösterdiği sıhhi hususlara ait bir zabıta talimatnamesi tertip eder. Bu nizamname, meskenlerin ihtiva etmeleri lazım gelen asgari müştemilatı, umumi ve müşterek ikametgahlardaki ikamet şeraitini, gıda maddeleri satılan veya sair temizliğe mütaallik işlerle iştigal edilen mahallerin, han, otel, misafirhane, eğlence mahalleriyle bütün umumi yerlerin sıhhi şartlarını ve umumiyetle şehrin sıhhat ve temizliğine taallük eden hususlara ait riayetleri lazımgelen kaideleri ihtiva eder.

Madde 267

Belediyelerin mensup oldukları vilayetler vasıtasiyle gönderecekleri sıhhi zabıta talimatnameleri Dahiliye ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tetkik ve tasvip edilmeden mer’iyete konulamaz.

Bu talimatnamede yapılacak esasa mütaallik tadiller aynı şartlara tabidir.

ON İKİNCİ BAP
Gayrisıhhi müesseseler
Madde 268

Civarında ikamet eden halkın sıhhat ve istirahatini ihlal eden müesseseler ve atelyeler bu kanunun neşrinden itibaren, resmi müsaade istihsal edilmeksizin açılamaz.

Madde 269 – 268 inci maddede zikredilen müesseseler ve atelyeler üç sınıfa tefrik olunur:

Birinci sınıf – Hususi meskenlerden behemehal uzak bulundurulmaları icap edenler.

İkinci sınıf – Hususi meskenlerden behemehal uzaklaştırılması icap etmemekle beraber müsaade verilmezden evvel civarında ikamet edenlerin sıhhat ve istirahatleri üzerine gerek tesisatları ve gerekse vaziyetleri itibariyle bir mazarrat yapmayacağına kanaat husulü için tetkikat yapılması iktiza eden müesseseler.

Üçüncü sınıf – Meskenlerin yanında kalabilmekle beraber yalnız sıhhi nezarete tabi tutulması icap eden müesseselerdir.

Madde 270

Bu kanuna müteferri olmak üzere bu üç sınıf müessese ve atelyelerin bir listesi Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince İktisat Vekaletinin de mutalaası alınmak şartiyle tanzim olunur. Bu listede münderiç olmayan müessese ve atelyelerin hangi sınıftan addedileceği badehu yine aynı suretle tayin edilir.

Madde 271

Birinci sınıf müesseselerin tesisi için ancak Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince müsaade olunur ve İktisat Vekaletine malümat verilir. Bu hususta müsaade almak üzere müessesenin bulunduğu mahalde en büyük mülkiye memuruna bir istida ile müracaat edilir.

Bu istida müessesenin nevi ne ile iştigal edeceği ve sair tafsilat kaydedilmelidir. Bu müracaat evrakı mahalli sıhhatmemurlarının raporiyle Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine gönderilir. Vekaletçe icabında yaptırılacak tetkikat ve tahkikattan sonra resmi müsaade verilir.

Madde 272

İkinci ve üçüncü sınıf müesseselerin tesisi için mahalli sıhhat memurlarının muvafık raporları üzerine mahalli en büyük mülkiye memurunca resmi müsaade verilir ve Sıhhat ve İktisat Vekaletlerine bildirilir.

Madde 273

Birinci sınıf müesseseler ve atelyeler civarında ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince tasdik edilecek mesafe dahilinde meskenler veya insanların ikametine mahsus sair mahallerin bulunması memnudur.

Madde 274

Bu kanunun neşri tarihinde mevcut olup civarında mukim halkın sıhhat ve istirahatlerini ihlal eylediği mahalli sıhhat memurlarının raporu ve Vilayet İdare Heyetine tasvibi ile tebeyyün eden birinci sınıfa dahil müesseselerin İktisat ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletleri karariyle nakli ve sahibinin mümanaatı halinde seddi caizdir.

Madde 275

Birinci sınıfa dahil bulunan müessese ve atelyelerden işbu kanundan evvel tesis edilmiş olanlar başka bir mahalle naklettikleri veya faaliyetlerini altı ay müddetle tatil eyledikleri takdirde yeniden tesis edilecek müessese mahiyetinde telakki edilerek müsaade istihsali lazım gelir.

ON ÜÇÜNCÜ BAP
Sıhhi istatistik ve coğrafya ve propaganda
Madde 276

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine ait istatistik hizmetleri aşağıda gösterilmiştir:

1 – Doğum, evlenme, ölüm ve ölüm sebepleri.
2 – Kara, deniz, hava tarikleri üzerinde yapılan sıhhi tedbirler.
3 – Hastane, dispanser, sanatoryumlardaki ve sair tedavi müesseselerindeki hastalar ve zaifler halinekahette bulunanlar.
4 – Sari ve istilai hastalıklar.
5 – Meslek hastaları.
6 – Memleketin sıhhi coğrafyasına ait malümat.
7 – Sıhhi ve içtimai hizmetlere taallük edip Yüksek Sıhhat Şürası tarafından tayin edilecek sair mesail.

Madde 277

Devlete ait hava rasat müesseseleri Sıhhat Vekaletinin tıbbi ve sıhhi istatistik ve coğrafya tanzimi için icap eden her nevi malümatı itaya mecburdurlar.

Madde 278

Devlet umumi istatistik dairesi her ay nihayetinde 276 ncı maddede zikredilen hususlara mütaallik olup ittıla hasıl eylediği ihsai malümatı Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletine verir.

Madde 279

Bilümum hususi hastaneler, sanatoryumlar, dispanserler müdürleri Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletince talep edilecek istatistikleri muayyen mühletler dahilinde vermeğe mecburdurlar.

Madde 280

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti sari ve salgın hastalıklardan korunma, çocuk büyütme ve sıhhi şartlar dairesinde yaşama gibi sıhhi meseleler hakkında halkı tenvir için kitap, levha, risale neşreder, sıhhi propaganda müessesatı yapar ve konferanslar verdirir ve her nevi sinema filimleri gösterir. Bu gibi hizmetler meccanidir.İcabı takdirinde lazım gelen vasıtaları haiz seyyar sıhhi propoganda kolları teşkil olunur.

(Ek: 22/9/1983 – 2890/2 md.) Ana sütü ile beslenmenin önem ve üstünlüğünün öğretilmesi, yaygınlaştırılması,süt çocukları ve küçük çocukları besleme yönteminin öğretilmesi konularındaki eğitim ve öğretim; halk eğitimi ve beslenme konularında uygulamalı eğitim yapan gerçek ve tüzelkişilerle birlikte, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı tarafından sağlanır. Bu eğitim, ana sütü ile beslenmenin yaygınlaştırılmasını önleyici veya çocuk besinlerini reklam edici nitelikte olamaz.

Madde 281

Bütün mekteplerde en son ilmi müktesebata tevfikan hıfzıssıhha dersi tedrisatı mecburidir. Bu dersler mütehassıs zat tarafından tedris ve programları Maarif Vekaletiyle Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti tarafından müştereken tesbit olunur.

ON DÖRDÜNCÜ BAP
Ceza hükümleri
Madde 282 – (Değişik: 23/1/2008-5728/48 md.)

Bu Kanunda yazılı olan yasaklara aykırı hareket edenler veya zorunluluklara uymayanlara, fiilleri ayrıca suç oluşturmadığı takdirde, ikiyüzelli Türk Lirasından bin Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

Madde 283

(Değişik: 23/1/2008-5728/49 md.) Bu Kanunda yazılı belediye vazifelerine taallûk edip 266 ncı maddede gösterilen sıhhi zabıta nizamnamesinde mezkur memnuiyetlere muhalif hareket edenlerle mecburiyetlere riayet etmeyenler, 15/5/1930 tarihli ve 1608 sayılı Kanunla değişik 16/4/1924 tarihli ve 486 sayılı Kanun mucibince cezalandırılır.

Madde 284

66 ve 67 inci maddelerde zikredildiği üzere sari hastalıklar hakkında tetkikatta bulunmağa salahiyettar memurlara muhalefet eden kimseler; Türk Ceza Kanununun 195 inci maddesi mucibince cezalandırılır. (23/1/2008 tarihli ve 5728 sayılı Kanunun 50 nci maddesiyle; bu maddede yer alan “Ceza Kanununun 263 üncü” ibaresi “Türk Ceza Kanununun 195 inci” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

Madde 285 – (Değişik: 23/1/2008-5728/51 md.) 

78 inci maddede yazılı memnuiyete rağmen laboratuvarlarında kolera ve veba ve ruam kültürleri bulunduranlar elli günden az olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır.

Madde 286

Tathir ve tephir edilmeden satılığa çıkarılan 85 inci maddede yazılı eşyaya vaziyed ve tathiratı icra ve bu hizmetten mütevellit bütün masarif sahibinden tahsil olunduktan sonra iade olunur.

Madde 287 – (Değişik: 23/1/2008-5728/52 md.) 

101 inci maddede zikredilen tedbirlere muhalefet edenler veya tedaviye icabet etmeyenler, Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 288 – (Değişik: 23/1/2008-5728/53 md.)

103 üncü maddedeki mecburiyete riayet etmeyenlere, yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.

Madde 289 – (Değişik: 23/1/2008-5728/54 md.)

109 uncu maddedeki mecburiyete riayet etmeyen tabiplere yüzelli Türk Lirası idarî para cezası verilir.

Madde 290 – (Değişik: 23/1/2008-5728/55 md.)

110 uncu maddede yazılı yasaklara aykırı hareket edenler, Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre cezalandırılır.

Madde 291 – (Değişik: 23/1/2008-5728/56 md.)

112 nci maddede gösterilen tedbirlere riayet etmeyen ve tedaviye icabet eylemeyenler, Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 292 – (Değişik: 23/1/2008-5728/57 md.)

137 nci maddede gösterilen mecburiyete riayet etmeyen gemi süvarilerine ikiyüzelli Türk Lirası idarî
para cezası verilir.

Madde 293

138 inci maddedeki şeraite muvafık olmayan gemilerin kaptanları , Gemi Sağlık Resmi Kanununda yer alan para cezalarının on katı idarî para cezasıyla cezalandırılır. (24/4/2003 tarihli ve 4854 sayılı Kanunun 1 inci maddesiyle, 293 üncü maddede yer alan “500 numaralı Rüsumu Sıhhiye Kanununda mündemiç cezayı nakdilerin on misli alınmak suretiyle” ibaresi, “Gemi Sağlık Resmi Kanununda yer alan para cezalarının on katı idarî para cezasıyla olarak 6/5/2003 tarihinden geçerli olmak üzere değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.)

Madde 294 – (Değişik: 23/1/2008-5728/58 md.)

Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletiyle İktisat Vekaleti tarafından 141 inci maddede gösterildiği veçhile müştereken tespit edilen yönetmelikte mündemiç levazım ve saireyi bulundurmayan ve yolcuların selamet ve emniyetini temin eyleyecek tedbirlere riayet etmeyen gemi sahip veya süvarilerine dörtyüz Türk Lirası idarî para cezası verilir ve bu levazım ikmal edilinceye kadar gemilerin seyrüseferlerine mümanaat  olunur. (2/7/2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nin 9 uncu maddesiyle, bu fıkrada yer alan yer alan “nizamnamede” ibaresi “yönetmelikte” şeklinde değiştirilmiştir.)

Bu Kanunda yazılı olan idarî para cezaları mahallî mülkî amir tarafından verilir.

Madde 295 – (Değişik: 23/1/2008-5728/59 md.)

179 uncu maddede zikredilen nizamname ile Sıhhat ve İçtimai Muavenet ve İktisat Vekaletlerince müştereken tespit edilen tedbirlere riayet etmeyen iş sahiplerine beşyüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.

Bu yüzden şahsî veya umumi zarar hasıl olduğu takdirde ahkamı umumiye mucibince takibatı kanuniye ifa edilir.

Madde 296 – (Değişik: 23/1/2008-5728/60 md.)

185 inci maddedeki memnuiyet hilafına hareket edenler altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde 297 – (Değişik: 23/1/2008-5728/61 md.)

186 ve 187 nci maddelerdeki fiilleri işleyenler, üç aydan altı aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Madde 298 – (Değişik: 23/1/2008-5728/62 md.)

205 inci maddedeki mecburiyete riayet edilmeyen mahaller, gerekli yükümlülükler yerine getirilinceye kadar mahallî mülkî amir tarafından faaliyetten men edilir.

Madde 299 – (Değişik: 23/1/2008-5728/63 md.)

215 inci maddede zikredilen defin ruhsatiyesi olmadan cenaze defneden mezar bekçileri veya ölü sahipleri Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 300

227 inci maddede zikredilen istisna haricinde lazım gelen müsaadeyi almadan herhangi suretle olursa olsun mezarları açanlar; altı aydan bir seneye kadar hapsedilir.

Madde 301 – (Değişik: 23/1/2008-5728/64 md.)

Müsaadesiz olarak bir şehir ve kasabadan diğerine ölü nakledenler Kabahatler Kanununun 32 nci maddesine göre cezalandırılır.

Madde 302 – (Değişik: 23/1/2008-5728/65 md.)

Belediyelerce 252 nci maddeye tevfikan sıhhi mahzuru olmadığı tasdik edilmeden sahip oldukları binaları iskan ettirenler veya icara verenlere yüz Türk Lirası idarî para cezası verilir.

ON BEŞİNCİ BAP
Umumi hükümler
Madde 303

Bu kanunda zikredilen sıhhat memurları; Devlet, belediye ve idarei hususiye işlerinde kullanılan tabipler ve Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaletinin lüzum göreceği ve mezuniyet vereceği hususlarda tabiplerin maiyetinde bulunan küçük sıhhat memurlarıdır.(Bu hükmün uygulanmasında ek 1 inci maddeye bakınız.)

Madde 304

Bu kanunda zikredilen nizamname, talimatname ve saire kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren bir sene zarfında tertip ve ikmal olunur. Elyevm mevcut ve aynı işlere müteallik nizamname ve talimatnamenin hükümleri bu kanun hükümlerine tearuz etmedikçe yenileri neşredilinceye kadar muteberdir.

Madde 305

İşbu kanunda yazılı resmi vazifeleri ve muameleleri yapacak olan Hükümet ve belediye hekimleri ile küçük sıhhiye memurları veya bunların makamına kaim olacak sair memurlar bu muamelelerden dolayı hiç bir sebep ile alakadarlardan ücret alamazlar.

Madde 306

Bu kanunun mer’iyeti tarihinden itibaren 28 Haziran 1300 tarihli ceraimi sıhhiye kanunu ve 1316 tarihli mamulatı dahiliyeden olan sade yağlarının muhafazai safiyetine dair nizamname ve 1323 tarihli aşı nizamnamesi ve 31 Mart 1336 tarihli emrazı sariye ve istilaiye nizamnamesi ve 25 Ağustos 1330 tarihli tifo aşısının lüzum görülecek mahallerde tatbikının mecburi olduğuna dair kararname ve 1 Haziran 1331 tarihli Kastamonu vilayeti ve Bolu sancağı frengi mücadele teşkilatı sıhhiyesi hakkındaki nizamname ve 30 Eylül 1331 tarihli kolera aşısının lüzum görülecek mahallerde tatbikı mecburi olduğuna dair olan irade ve 4 Nisan 1333 tarihli sakarinin gümrüklerden imrarı hakkındaki kanun ve 5 Şubat 1337 tarihli ve 90 numaralı frenginin men ve tahdidi sirayeti hakkındaki kanun ve 26 Şubat 1927 tarihli emrazı sariye ve istilaiye nizamnamesine ilave edilen ahkam hakkındaki kanun hükümleri mülgadır.

Madde 307

Şubat 1331 tarihli Sıhhiye Nezareti teşkilatına ait kanunla teşkil edilmiş olan Meclisi Alii Sıhhi mülgadır. Muhtelif kanunlarla bu meclise verilmiş olan vazifeler Yüksek Sıhhat Şürası tarafından ifa kılınır.

Ek Madde 1

(Ek: 14/11/1972 – 1627/2 md.) Bu kanunda yazılı suçları işleyenler hakkında 303 üncü maddede yazılı kimseler tarafından düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar muteberdir.

Ek Madde 2 – (Ek: 14/11/1972 – 1627/2 md.)

Bu Kanunun 69 uncu maddesi gereğince alınmış olan tedbirlerden çevre sağlığı ile ilgili olanlara uyulmaması halinde; 303 üncü maddede yazılı yetkililerce 10 liradan 30 liraya kadar para cezası alınır.

Bu cezaya tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde o yer sulh ceza hakimliğine itirazda bulunulabilir. Süresinde itiraz olunmaz veya itiraz reddedilirse bu para cezaları yetkili memurlarca derhal tahsil olunur.
Bu tahsilat Muhasebei Umumiye Kanunu hükümlerine göre sağlık ocakları veya Hükümet tabipliklerinde görevlendirilecek muhasip mutemetleri vasıtasiyle ve mutemet makbuzları karşılığında yapılır.

Tahsilat derhal yapılmadığı takdirde tebliğ tarihinden itibaren üç gün içinde ilgili yerlere ödeyenler hakkında ayrıca takibat yapılmaz. Bu süre içinde ödenmeyen cezalar iki kat olarak 15 gün içerisinde tahsil olunur.

Bu süre içinde de ödenmeyen cezalar üç kat olarak Amme Alacaklarının Tahsil Usulü hakkındaki 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre sağlık ocakları veya Hükümet tabipliklerince tahsil olunur.

Ek Madde 3 – (Ek: 22/9/1983 – 2890/4 md.)

Bu Kanunun 185, 186, 187 (…) (1) inci maddelerinde sayılan yasaklara aykırı fiilleri sebebiyle mahküm edilenler hakkında da Türk Ceza Kanununun 402 nci maddesinin ikinci fıkrası hükmü uygulanır.

Bu Kanun kapsamına giren ve umumun sıhhatine (…)(1)ilişkin davalara, mahkemelerce, 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanununun 1 inci maddesindeki yer ve 4 üncü maddesindeki zaman kaydına bakılmaksızın suçüstü hükümlerine göre bakılır ve hükümler kesinleştikten sonra bunların birer sureti Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına gönderilir. (Bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “ve 188” ibaresi ile son fıkrada yer alan “,yenecek ve içilecek şeylere “ ibaresi, 27/5/2004 tarihli ve 5179 sayılı Kanunun 37 nci maddesiyle madde metninden çıkarılmıştır.)

Geçici Madde 1- (Ek:11/10/2011-KHK-663/58 md.)

127 nci maddede belirtilen yönetmelik, bu maddenin yayımı tarihinden itibaren altı ay içinde yürürlüğe konulur ve anılan yönetmelik yürürlüğe girinceye kadar ilgili mevzuat hükümlerinin uygulanmasına devam edilir.

Madde 308

Bu kanun neşri tarihinden itibaren altı ay sonra mer’idir.

Madde 309

Bu kanun hükümlerinin icrasına İcra Vekilleri Heyeti memurdur.

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi – 1969

0

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi, Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla İngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır. (COE-European Treaty Series NO: 66-European Convention on the Protection of the Archaeological Heritage, London)

Arkeolojik Mirasın Korunmasına Yönelik Avrupa Konseyi Sözleşmesi

Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi Üye Ülkeleri,

Avrupa Konseyinin amacının, kendi ortak miraslarını oluşturan idealleri ve ilkeleri korumak ve gerçekleştirmek amacıyla Üyeleri arasında daha fazla birliktelik oluşmasını sağlamak olduğunu göz önünde tutarak,

19 Aralık 1954 tarihinde Paris’te imzalanan Avrupa Kültür Sözleşmesini ve buna ek olarak Sözleşmenin 5.maddesini göz önünde tutarak,

Arkeolojik mirasın medeniyetlerin tarihlerinin bilinmesi için gerekli olduğunu doğrulayarak,

Ciddi bir şekilde harap edilme tehdidi altında olan Avrupa tarihinin en eski kaynağı Avrupa arkeolojik mirasının korunmasına yönelik ahlaki sorumluluk öncelikle söz konusu devlete ait olsa da bu sorumluluğun aynı zamanda Avrupa ülkelerinin de ortak kaygısı olduğunun bilincinde olarak;

Kültürel mirası korunmaya yönelik atılacak ilk adımın; bu mirasın tüm tarihi önemini korumak ve izinsiz kazılar sonucunda doğacak onarılması olanaksız kaybı imkansız kılmak amacıyla arkeolojik araştırmalarda ya da keşiflerde en bağlayıcı bilimsel yöntemlerin kullanılması olduğunu göz önünde tutarak;

Arkeolojik nesneleri güvence altına alan bilimsel korumayı göz önünde tutulduğunda bu durum,

a. özellikle kamu koleksiyonlarının yararına olacak,
b. arkeolojik bulgular piyasasında çok büyük bir gereklilik olan reforma katkıda bulunacaktır. Gizli kapaklı yapılan kazıları yasaklamanın, arkeolojik bulguların bilimsel bir kontrolünü sağlamanın ve arkeolojik kazılara gösterilmesi gereken bilimsel önemin verilmesini sağlayacak eğitim arayışında olmanın gerekliliğini göz önünde tutarak;

Aşağıdaki hususlar konusunda görüş birliğine varmıştır:

1. Madde

Bu Sözleşmenin amacını gerçekleştirmek amacıyla bilimsel verinin temel kaynağı ya da temel kaynaklarından biri olan bir dönem ya da medeniyet için kanıt teşkil edebilecek bütün kalıntılar ve nesneler veya insanoğlunun varlığına dair her türlü izler arkeolojik bulgular olarak değerlendirilecektir.

2. Madde

Arkeolojik objelerin saklı kaldığı kalıntıların ya da alanların korunması amacıyla Akit Tarafların her biri
aşağıda belirtilen sırayla gerçekleştirilebilecek önlemleri almayı taahhüt eder.

a. Arkeolojik açıdan ilgi uyandıran alanları sınırlandırmak ve korumak;

b. İleriki kulaklardaki kuşaklardaki arkeologlar tarafından araştırılmak üzere maddesel bulguların korunması için yedek koruma alanlarının yaratılması.

3.Madde

Bu Sözleşmenin 2. maddesine göre belirlenen alan, bölge ve sahalardaki arkeolojik kazılara gerekli bilimsel önemi tam anlamıyla vermek için Akit Tarafların her biri aşağıdaki hususları mümkün olduğunca yerine getirmeyi taahhüt eder:

a. Gizli saklı yapılan kazıları yasaklamak ve engellemek,

b. Kazıların özel bir izinle yalnızca yetkili kişiler tarafından yapılmasını sağlamak için gerekli önlemleri
almak,

c. Elde edilen sonuçların kontrolünü ve korunmasını sağlamak,

4.Madde

1.Çalışmanın amacı ve arkeolojik bulgulara dair elde edilen bilginin yayılması için Akit Tarafların her biri
kazılar ve bulgular üzerine çıkarılan bilimsel yayınlarda bilginin en hızlı ve eksiksiz bir şekilde yayılması için gerekli bütün önlemleri alacağını taahhüt eder.

2. Bununla birlikte; Akit Tarafların her biri aşağıda belirtilen hususları gerçekleştirmenin yollarını arayacaktır.

a. Kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait tüm arkeolojik objelerin ulusal bir envanterinin oluşturulması

b. Kamuya ait hatta mümkün olduğu takdirde özel mülkiyete ait arkeolojik bulguların bilimsel bir kataloğunun hazırlanması.

5. Madde

Sözleşmenin bilimsel, kültürel ve eğitici amaçları dikkate alındığında, Akit Tarafların her biri aşağıdaki
hususları yerine getirmeyi taahhüt eder.

a. Bilimsel, kültürel ve eğitici hedefleri gerçekleştirmek için arkeolojik bulguların dolaşımını kolaylaştırmak.

b.

i) Arkeolojik objeler,

ii)İzinli ve izinsiz kazılar gibi konularda bilimsel kuruluşlar, müzeler ve yetkili ulusal merkezler arasındaki bilgi alışverişini teşvik etmek.

c. İzinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz bir şekilde geldiğinden şüphe edilen her türlü tekliften söz konusu ülkenin yetkili mercileri ile bu Sözleşmeye Akit Tarafların gerekli detaylarla birlikte haberdar edilmesini sağlamak için yetkisi dahilinde elinden geleni yapmak.

d. Uygarlık tarihine dair bilgilerin oluşmasında arkeolojik bulguların öneminin ve kontrolsüz kazıların bu miras için oluşturduğu tehdidin farkına varılması için kamuoyu oluşturulması için eğitici yolara başvurmak.

6.Madde

1.Her bir Akit Taraf arkeolojik objelerin uluslararası dolaşımının bu objelere ilişkin kültürel ve bilimsel
ilginin korunmasını hiçbir şekilde zarar uğratmayacağını temin etmek için en uygun şekilde işbirliği
yapmayı taahhüt eder.

2.Her bir Akit Taraf aşağıdaki hususları yerine getirmeyi açık bir şekilde taahhüt eder.

a. Devralma politikaları Devlet kontrolünde olan müze ve buna benzer kurumlar belirli bir nedenle şüphe uyandıran, gizli saklı yapılan bir kazıdan gelen veya resmi bir kazından izinsiz bir şekilde gelen arkeolojik bir objeyi devralmamak için gerekli önlemleri alacaktır.

b. Akit Taraflardan birinin sınırları dahilinde bulunan ancak devralma politikalarında Devlet kontrolünde olmayan müzeler ve buna benzer diğer kurumların izleyecekleri devralma politikası için;

i. Bu Sözleşme metni iletilecek,

ii. Bir önceki paragrafta belirtilen ilkeler konusunda söz konusu müze ve kurumların desteğini almak için bir çaba sarf edilmeyecektir.

c. Belirli bir nedenle izinsiz kazılardan ya da resmi kazılardan izinsiz olarak elde edilmiş olduğundan şüphe edilen arkeolojik objelerin yer değiştirmeleri eğitimle, bilgilendirmeyle, dikkatle ve işbirliğiyle mümkün olduğunca sınırlandırmak.

7. Madde

Sözleşmenin temelini oluşturan arkeolojik mirasın korunması için işbirliği sağlamak amacıyla, her bir Akit Taraf; bu Sözleşmenin şartları çerçevesinde kabul edilen yükümlülükler bağlamında bir diğer Akit Tarafın ortaya atacağı kimlik saptama ve doğruluğunu ispat etme sorularını dikkate alacağını ve ulusal yasaların el verdiği ölçüde aktif iş birliği içinde olacağını taahhüt eder.

8.Madde

Bu Sözleşmede öngörülen önlemler ülke içindeki yasal ticareti ve arkeolojik obje mülkiyetini sınırlandıramaz ve bu tür objelerin yer değiştirmesine ilişkin yasal kuralları etkileyemez.

9. Madde

Her bir Akit Taraf bu Sözleşmenin hükümlerinin uygulanmasına ilişkin alabileceği önlemleri vakti gelince Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bildirecektir.

10. Madde

1. Bu Sözleşme, Konsey’e Üye Ülkeler tarafından imzaya açılacak; tasdik ve onaylamaya tabi tutulacaktır.
Tasdik ve onaylama belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne teslim edilecektir.

2. Sözleşme, üçüncü tasdik ve onaylama belgelerinin teslim edildiği günden itibaren üç ay içersinde yürürlüğe girecektir.

3. İmza sahibi Ülkenin tasdik ve onayıyla ilgili olarak Sözleşme tasdik ve onay belgelerinin teslim  tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

11. Madde

1. Bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesini takiben,

a. 18 Aralık 1954 tarihinde Avrupa Kültürel Sözleşmesine Akit Taraf olan ancak Avrupa Konseyi üyesi olmayan her devlet bu Sözleşmeye katılabilir.

b. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi üye olmayan herhangi bir ülkeyi bu Sözleşmeye a katılmaya çağırabilir.

2. Bu tür bir katılım Avrupa Konseyi’nin teslim edildiği tarihten itibaren üç ay sonra yürürlüğe girecek olan katılım belgesini Genel Sekreterliğe teslim etmesiyle gerçekleşecektir.

12. Madde

1. İmza sahibi her bir Ülke imza sırasında ya da tasdik veya onay belgesini sakladığı sırada ya da Sözleşmeye katılan her bir Ülke katılım belgesini teslime ederken bu Sözleşmenin uygulanacağı sınırı ya da sınırları belirleyebilir.

2. İmza sahibi her bir Üye Ülke, bu Sözleşmeyi ; tasdik ve onay belgelerini teslim ederken ya da daha sonraki bir tarihte Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne hitaben gönderilen bir bildiri ile bildiride belirtilen başka sınır ya da sınırlara, uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu ya da adına taahhüde bulunmaya yetkili olduğu tarafları kapsayacak şekilde genişletebilir.

3. Bir önceki paragrafa uygun olarak sunulan herhangi bir bildiri Bildiride belirtilen sınırlar konusuyla ilgili olarak bu Sözleşmenin 13. maddesinde ifade edilen usule uygun olarak geri çekilebilir.

13. Madde

1. Bu Sözleşme süresiz olarak yürürlükte kalacaktır.

2. Herhangi bir Akit Taraf Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne bir bildirim ile anlaşmanın kaldırılacağını duyurabilir.

3. Anlaşmanın bu şekilde kaldırılması bu bildirimin Genel Sekreterin eline geçmesinden itibaren altı ay sonra yürürlüğe girecektir.

14. Madde

Avrupa Konseyi’nin Genel Sekreterliği Konsey’in Üye Ülkelerine ve bu Sözleşmeyi kabul etmiş herhangi bir Ülkeye aşağıda belirtilen hususları bildirecektir.

a. Her hangi bir imza, bir tasdik, onay ya da katılım belgesinin herhangi bir şekilde saklanması,

b. 10. maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin yürürlüğe girmesine ilişkin her hangi bir tarih,
c. 12. maddenin 2 ve 3. paragraflarındaki hükümler neticesinde alınan herhangi bir bildiri.
d. 13. maddenin hükümleri ve Anlaşmanın kaldırılmasının gerçekleştiği tarih neticesinde alınan herhangi bir bildiri.

Yukarıdaki hususlar neticesinde usulen yetki sahibi olarak aşağıda imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak kaydıyla tek bir kopya halinde, her iki metinde aynı derecede geçerli olmak şartıyla Đngilizce ve Fransızca dillerinde 6 Mayıs 1969’da Londra’da imzalanmıştır.