Ana Sayfa Blog Sayfa 20

Fazlur Rahman Malik

0
Fazlur Rahman Malik

Fazlur Rahman Malik, Pakistan’ın kuzeybatısında yer alan Hezâre şehrinde dindar bir ailenin çocuğu olarak, 21 Eylül 1919’da dünyaya geldi. (Ölümü: 26 Temmuz 1988)

İlk olarak, Mevlana Şehabeddin Diyûbend’ de eğitim gördü. İslam hukuku alanında çalışmalar yaptı ve âlim derecesine yükseldi. Pencap Üniversitesi Arapça bölümünden mezun oldu. 1942’de aynı üniversitede yüksek lisansını tamamladı.

Doktora çalışmasına 1946 yılında gittiği İngiltere’deki Oxford Üniversitesi‘nde devam etti. Bu sırada, Ebü’l-Hasan el-Eş‘arî, Fârâbî, İbn Sînâ ve Gazzâlî  üzerine araştırmalar yaptı. Doktora çalışmasını, İbn-i Sina’nın en-Necât isimli yapıtının “en-Nefs” bölümü üzerine yaptı. Tez çalışması sırasında Grekçe, Latince, Fransızca ve Almanca öğrendi. Avicenna’s Psychology adlı doktora tezini 1949 yılında bitirdi ve 1952 yılında yayınlattı.

1950 yılında Durham Üniversitesi‘nde akademisyen olarak göreve başladı. Burada, İslam felsefesi ve İran medeniyeti üzerine dersler verdi.

 İngiltere’den Kanada’ya geçerek araştırmalarına ve akademisyenlik yaşamına 1958 yılında devam etti. Montreal’deki McGill Üniversitesi Institute of Islamic Studies’de İslâmî ilimler doçenti olarak 1961 yılına kadar görev yaptı.

1962’de Pakistan İslami Araştırmalar Enstitüsü’nün başına getirildi. 1968 yılına kadar devam ettirdi.

1966 yılında İslam adlı eserini yayınlaması üzerine Pakistan’da büyük bir infial meydana geldi.

İslâm felsefesindeki çalışmalarını günümüz İslâm dünyasının problemlerine uyarlamaya çalıştı.  İslâm hukukunun dinamizmini içtihadın oluşturduğunu, içtihattın bulunmadığı yerde uygulamaya yönelik İslâm hukukunun söz konusu olamayacağını savundu. 

Hakkındaki İnfaz Kararı ve Pakistan’ı Terk Edişi  

Kendisini eğitim reformuna ve içtihadın farklı bir anlayışla yeniden canlanmasına adadı. Ayrıca, akademik faaliyetlerinin yanı sıra Pakistan Devlet Başkanı Muhammed Eyüp Han’a danışmanlık yaptı. Eyüp Han’ın muhalifleri, katlini gerçekleştirene 10.000 rupi ödül vaadetti. Bu nedenle, Pakistan’ı terk ederek ABD’ye yerleşti.

1977 yılında, Türkiye’yi ilk kez ziyaret etti ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde halka ve din adamlarına yönelik konferanslar verdi.

İslam’ın önde gelen bir reformcusu olarak anılmakta ve tarihselci görüşleri ile bilinmektedir.  Kendisini eğitim ve din reformuna adamış, İslam dininin önde gelen reformcuları arasında yer almıştır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Belediye Başkanı olduğu 1997 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “İslam ve Modernizm: Fazlurrahman Tecrübesi” konulu uluslararası sempozyum düzenlenmiştir.

1969 yılından  ölümüne kadar Chicago Üniversitesi’nde İslam düşüncesi profesörü olarak görev yapmıştır. Hukukçu, akademisyen, ilim ve fikir adamı  olarak tarihte iz bırakmıştır.

26 Temmuz 1988 tarihinde, Chicago’da yaşamını yitirmiştir.

Fazlur Rahman Malik’in; “İslam”,  “İslamî Yenilenme”, “İslam’da İhya ve Reform”, “İslam ve Modernizm(İslam ve Çağdaşlık)”, “Ana Konularıyla Kuran”, “İslam’da Nübüvvet, Felsefe ve Ehl-i Sünnet”, ” İslam Felsefesi Problemleri”, “İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp” ve “Tarih Boyunca İslamî Metodoloji Sorunu” başlıklı eserleri Türkçe’ye çevrilmiştir. Hakkında birçok kitap ve makale yazılmıştır.

Eserleri:

Avicenna’s Psychology (Oxford 1952)

Prophecy in Islam: Philosophy and Orthodoxy (London 1958; Chicago 1979)

Avicenna’s de Anima (London 1959)

Islamic Methodology in History (Karachi 1965; Islamabad 1976, 1984)

Islam (London 1966; Chicago 1979)

Letters of Shaikh Ahmad Sirhindi (Karachi 1968)

The Philosophy of Mullā Ṣadrā (Albany 1975)

Major Themes of the Qur’ān (Minneapolis 1980, 1989, 1994)

Islam and Modernity: Transformation of an Intellectual Tradition (Chicago 1982)

Health and Medicine in Islamic Tradition (New York 1987)

İbrahim Fikri Talman

0

İbrahim Fikri Talman, 1956 yılında Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde doğdu. İstanbul Şişli Lisesini bitirdi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandı. Fakülteden mezun olduktan sonra avukatlık stajını tamamladı.

1981 yılında Hakim Adayı olarak yargıçlık mesleğine başladı. Sırasıyla, Mardin Ömerli, Çorum Kargı, Çanakkale Yenice, İstanbul Şile, Kırklareli Lüleburgaz, Sivas merkez, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi(DGM), İstanbul Kartal ve İstanbul Anadolu Adliyelerinde görev yaptı.

2014 yılı HSYK seçimlerinde aday oldu, ancak seçilemedi.

Emekliliğine 6 ay kala Hakimler ve Savcılar Kurulu kararı ile ve isteği dışında Van Hakimliğine atandı. Yargıçlar Sendikası ‘Genel sekreterimizin Van’a sürgün edilmesi aynı zamanda siyasi iktidarın yargı örgütlenmesine vurduğu ağır bir darbedir’ açıklamasını yaptı. Görev süresini tamamladıktan sonra 2021 yılı başında emekli oldu.

Yarsav ve Yargıçlar Sendikası‘nın kurucuları arasında yer aldı. Her iki yargı örgütünde yönetim kurullarında görev üstlendi.  Yargıçlar Sendikasında genel sekreterlik yaptı.

Yeni Ülke Dergisi ve Hukuk Defterleri Dergisi Danışma Kurulu Üyeliği yapan İbrahim Fikri Talman, evlidir, 2 kızı, 1 torunu ve 1 kedisi bulunmaktadır.

Çok sayıda makalesi yayınlanmıştır.

Laiklik Meclisi kurucu üyesidir.

Rusya Halkları Hakları Bildirgesi 

0

Rusya Halkları Hakları Bildirgesi

İşçi ve köylülerin Ekim Devrimi, ortak kurtuluş bayrağı altında başladı.

Köylüler kendilerini toprak sahiplerinin gücünden kurtarıyorlar, çünkü artık toprak sahibinin toprak mülkiyeti yok – kaldırıldı. Askerler ve denizciler otokratik generallerin gücünden kurtarılıyor, çünkü generaller bundan sonra seçimle gelecek ve değiştirilecek. İşçiler, kapitalistlerin kaprislerinden ve keyfiyetlerinden kurtuldular, bundan sonra işçilerin fabrikalar üzerinde kontrolü sağlanacak. Gerçek ve uygulanabilir olan her şey nefret prangalarından kurtarılmıştır.

Geriye kalan tek şey, kurtuluşu kesin ve geri dönülmez bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken, özgürlüğü hemen başlatılması gereken keyfi baskı gören ve acı çeken Rusya halklarıdır.

Çarlık döneminde, Rusya halkları sistematik olarak birbirini kışkırttı. Bu politikaların sonuçları biliniyor: bir yandan katliamlar ve pogromlar, diğer yandan halkların köleliği.

Bu utanç verici kışkırtma politikasına geri dönüş yoktur ve olmamalıdır. Bundan sonra, Rusya halklarının gönüllü ve dürüst bir birliği politikası ile değiştirilmelidir.

Emperyalizm döneminde, Şubat Devrimi’nden sonra, iktidarın burjuvazinin eline geçtiği zaman, gizlenmiş bir kışkırtma politikası, Rusya halklarının korkakça güvensizliği, halkların “özgürlüğü” ve “eşitliği” hakkındaki sözlü ifadelerin arkasına saklandı. Böyle bir politikanın sonuçları bilinmektedir: ulusal düşmanlığı güçlendirmek, karşılıklı güveni zedelemek.

Bu değersiz yalan, güvensizlik, suçlama ve provokasyon politikası sona erdirilmelidir. Bundan sonra, Rusya halklarının karşılıklı güvenine yol açan açık ve dürüst bir politika ile değiştirilmelidir.

Ancak böyle bir güven sonucunda Rusya halklarının dürüst ve kalıcı bir ittifakı kurulabilir.

Sadece böyle bir ittifakın sonucu olarak, Rusya halklarının işçileri ve köylüleri, emperyalist-ilhakçı burjuvazinin tüm girişimlerine direnebilecek tek bir devrimci güçte birleşebilirler. Bu ilkelere dayanarak, bu yılın Haziran ayında yapılan ilk Sovyetler kongresi, Rusya halklarının kendi kaderini tayin hakkını serbest bırakma hakkını ilan etti.

Bu yılın Ekim ayında düzenlenen İkinci Sovyetler Kongresi, Rusya halklarının bu devredilemez hakkını daha kesin ve kesin bir şekilde doğruladı.

Bu kongrelerin iradesini yerine getiren Halk Komiserleri Konseyi, aşağıdaki ilkeleri Rusya’nın milliyetleri konusuna dayandırmaya karar verdi:

  1. Rusya halklarının eşitliği ve egemenliği.
  2. Rusya halklarının bağımsız bir devlete ayrılmasına ve oluşumuna kadar kendi kaderini tayin hakkını serbest bırakma hakkı.
  3. Ulusal ve dini imtiyazların ve kısıtlamaların kaldırılması.
  4. Rusya topraklarında yaşayan ulusal azınlıkların ve etnografik grupların serbest gelişimi.

Bundan kaynaklanan özel kararnameler, Milliyetler Komisyonu’nun kurulmasından hemen sonra çözülecektir.

Rusya Cumhuriyeti adına Milliyet İşleri Halk Komiseri Josef Cugaşvili-Stalin
Halk Komiserleri Konseyi Başkanı V. Ulyanov (Lenin)

Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü

0

Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü, 4 Ekim 1967 tarihinde imzalanmış olan uluslararası mülteci hukuku sözleşmesidir. Protokol, 1951 Birleşmiş Milletler Mültecilerin Statüsüne İlişkin Sözleşmenin  1 Aralık 1951 tarihinde imzalanmasının ardından uluslararası toplum tarafından kabul edilmiş önemli bir metindir. 1967 Protokolü coğrafi ve zamana dayalı kısıtlamaları kaldırarak mülteciler bakımından daha korunaklı bir hukuki düzen getirmiştir.

Türkiye, Bakanlar Kurulu’nun 1 Temmuz 1968 tarihli kararı ile Protokole katılmıştır. Ancak 1951 Sözleşmesi ile getirdiği coğrafi kısıtlamayı kaldırmamış ve günümüze kadar muhafaza etmeye devam etmiştir. Türkiye’nin sözleşmeye coğrafi kısıtlama şartıyla taraf olması, Avrupa Konseyi üyesi olan ülkeler haricinde Türkiye’ye gelen sığınmacılara mülteci statüsü tanınmaması sonucu doğurmaktadır. Türkiye, Avrupalı sıfatı taşımayan kişileri uluslararası hukuk kavramı olan “mülteci” kavramı ile tanımlamamakta, geçici bir koruma sağlamaktadır.

Mültecilerin Hukuk Statüsüne İlişkin 1967 Protokolü

İŞBU PROTOKOLE TARAF DEVLETLER,

Cenevre’de 28 Temmuz 1951 tarihinde imzalanan Mültecilerin Hukuki Durumuna ilişkin Sözleşme’nin (bundan böyle Sözleşme diye anılacaktır), sadece 1 Ocak 1951’den önce meydana gelmiş olaylar sonucunda mülteci olan şahısları kapsadığını dikkate alarak,

Sözleşme’nin kabulünden bu yana, yeni mülteci ortamlarının ortaya çıktığını ve bu nedenle, söz konusu mültecilerin, Sözleşme’nin kapsamına girmeyebileceğini dikkate alarak,

Sözleşme’deki tanımın kapsamına giren bütün mültecilerin, Ocak 1951 tarih sınırlamasına bakılmaksızın eşit hukuki statüden yararlanmalarının arzu edilir olduğunu dikkate alarak,

Aşağıdaki konular üzerinde ANLAŞMIŞLARDIR:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [110.55 KB]

1. Madde

1. İşbu Protokole Taraf Devletler, Sözleşme’nin 2 ila 34. maddelerini aşağıda tanımı yapılan mültecilere uygulamayı taahhüt ederler.
2. İşbu Protokol bakımından, bu maddenin 3. fıkrasının uygulanması hali dışında, “mülteci” terimi, Sözleşme’nin 1. maddesinin A 2 kısmında mevcut “1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olaylar sonucunda ve …………” ve “söz konusu olaylar sonucunda” ifadeleri metinden çıkarılmış addedilerek, Sözleşme’nin 1. maddesinde yer alan tanıma giren her şahıs anlamına gelecektir.
3. İşbu Protokol, Sözleşme’ye Taraf Devletlerce, Sözleşmenin madde 1 B (1) (a) hükmüne göre yapılanı mevcut duyuruların, madde 1 B (2) çerçevesinde genişletilmedikçe, bu Protokol bakımından da geçerli olması koşuluyla,
Taraf Devletler, işbu Protokolü, hiç bir coğrafi sınırlama yapılmaksızın uygulayacaklardır.

2. Madde

1. İşbu Protokol’e Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisi veya onun yerini alabilecek diğer herhangi bir Birleşmiş Milletler’e bağlı kuruluş ile, görevlerinin yerine getirilmesi sırasında işbirliğinde bulunmayı taahhüt ederler ve özellikle işbu Protokol hükümlerinin uygulanmasına nezaret etme görevini kolaylaştıracaklardır.
2. Yüksek Komiserlik Ofisi’nin veya onun yerini alabilecek diğer herhangi bir Birleşmiş Milletlere bağlı kuruluşun, Birleşmiş Milletler’in yetkili organlarına rapor vermesini sağlamak için, işbu Protokol’e taraf Devletler aşağıdaki konular hakkında talep edilecek bilgi ve istatistikleri uygun bir şekilde sağlamayı taahhüt ederler:
(a) Mültecilerin durumu;
(b) İşbu Protokol’ün uygulanması;
(c) Mültecilerle ilgili mevcut veya sonradan yürürlüğe girebilecek kanunlar, yönetmelikler ve kararnameler.

3. Madde

İşbu Protokol’e Taraf Devletler, bu Protokol’ün uygulanmasını sağlamak amacıyla yürürlüğe koyacakları yasaları ve yönetmelikleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne bildireceklerdir.

4. Madde

İşbu Protokol’e Taraf Devletler arasında bu Protokol’ün yorumlanması veya uygulanması ile ilgili olan ve başka yollarla çözülemeyen herhangi bir uyuşmazlık, bu uyuşmazlığın taraflarından herhangi birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı’na götürülecektir.

5. Madde

İşbu Protokol, Sözleşme’ye Taraf bütün Devletlerin ve herhangi bir Birleşmiş Milletler üyesi Devletin veya herhangi bir ihtisas kuruluşu üyesinin veya Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından katılmaya davet edilmiş olanların Taraf olmasına açık olacaktır. Taraf olma, taraf oluş belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne ulaştırılmasıyla yürürlüğe girecektir.

6. Madde

Federal Devlet Hükmü Üniter olmayan veya Federal bir devlet için aşağıdaki hükümler uygulanacaktır:
(a) Işbu Protokol’ün, 1. maddesinin 1. fıkrası gereğince uygulanacak olan ve federal yasama organının yasama yetkisine giren Sözleşme maddeleri konusunda, Federal Hükümetin yükümlülükleri, Federal Devlet olmayan Taraf Devletlerin yükümlülükleri ile aynı olacaktır;
(b) Işbu Protokol’ün 1. maddesinin, 1. fıkrası çerçevesinde uygulanması gereken ve Federasyonun anayasal sistemine göre, Federasyonu oluşturan devletlerin, eyaletlerin veya kantonların yasama yetkisi içine giren Sözleşme maddeleriyle ilgili olarak, Federal Hükümet, bu tür maddeleri, mümkün olan en kısa zamanda, olumlu bir yorumla, federe devletlerin, eyaletlerin veya kantonların yetkili makamlarının dikkatine sunacaktır;
(c) Işbu Protokol’e Taraf Federal bir Devlet, herhangi bir başka Taraf Devletin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kanalıyla kendisine ileteceği talebi üzerine, Federasyon’un ve onu oluşturan birimlerin, bu Protokol’ün 1. maddesinin 1. fıkrası çerçevesinde uygulamaları gereken herhangi bir belli Sözleşme hükmünün yasama kararları veya diğer önlemlerle, ne oranda uygulandığına dair bilgi verecektir.

7. Madde

Çekinceler ve Duyurular

1. Taraf olma sırasında, her Devlet, işbu Protokol’ün 4. maddesi ve Sözleşme’nin 1, 3, 4, 16 (1) ve 33. maddelerinin dışında kalan hükümlerinin, işbu Protokol’ün 1. maddesi uyarınca uygulanması konusunda, Sözleşmeye taraf Devletin söz konusu madde çerçevesinde koyacağı çekincelerin, Sözleşme’nin kapsamına giren mültecilere uygulanmaması koşulu ile, çekinceler koyabilir.
2. Sözleşme’ye Taraf Devletlerce, Sözleşme’nin 42, maddesine uygun olarak duyurulan çekinceler, geri alınmadıkları sürece, işbu Protokol uyarınca bu devletlerin üstlendikleri yükümlülükler için uygulanacaktır.
3. Bu maddenin 1. fırkasına uygun olarak çekince koyan bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne hitaben göndereceği bir bildiri ile bu çekinceyi her zaman için geri çekebilir.
4. Taraf bir Devlet’in, Sözleşme’nin 40. maddesinin 1. ve 2. fıkraları uyarınca yaptığı duyuruların, Protokol’e taraf olurken ilgili Taraf Devletçe Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne aksine bir bildiride bulunmadığı takdirde, işbu Protokol bakımından da, yürürlükte olacağı kabul edilecektir. Sözleşme’nin 40. maddesinin 2. ve 3. fıkraları ile 44. maddesinin 3. fıkrası hükümlerinin bire bir (mutatis mutandis) yürürlükte olacağı kabul edilecektir.

8. Madde
Yürürlüğe Girme

1. İşbu Protokol, altıncı taraf olma belgesinin ulaştığı gün yürürlüğe girecektir.
2. İşbu Protokole altıncı taraf olma belgesinin ulaştırılmasından sonra katılan her Devlet için Protokol, katılma belgesinin bu Devlet tarafından ulaştırıldığı tarihte yürürlüğe girecektir.

9. Madde
Taraf Olmaya Son Verme

1. Herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne göndereceği bir bildiri ile işbu Protokol’e Taraf olmaktan herhangi bir zamanda vazgeçebilir.
2. İlgili Taraf Devlet için, böyle bir vazgeçme, bu vazgeçiş bildirisinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından alındığı tarihinden bir yıl sonra geçerli olacaktır.

10. Madde

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Duyuruları Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, yukarıdaki V. maddede Adı bahsedilen Devletleri, işbu Protokol’ün yürürlüğe giriş tarihinden, taraf oluşlardan, konan çekincelerden, geri çekilen çekincelerden, taraf olmaktan vazgeçmelerden ve bunlarla ilgili duyurularla bildirilerden haberdar edecektir.

11. Madde

Birleşmiş Milletler Sekreterliği Arşivinde Saklanma Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri aynı derecede geçerli bulunan işbu Sözleşme’nin, Genel Kurul Başkanı ile Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından imzalanmış bir örneği, Birleşmiş Milletler Sekreterliği arşivlerine gönderilecektir. Genel Sekreter işbu Protokol’ün onaylanmış örneklerini Birleşmiş Milletler üyesi bütün Devletlere ve yukarıda V. maddede bahsi geçen diğer Devletlere gönderecektir.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar

0

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar, Türkiye avukatlık tarihinde bir başyapıt olarak halen değerini korumakta olan, Av. Ali Haydar Özkent’in “Avukatın Kitabı” adlı eserinden alınmıştır.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar

Bu faslı yazmağa neden lüzum gördük? Yolun çoğunu aldığımız ve önümüzde pek azını bıraktığımız şu sıralarda, genç arkadaşlarım, sizinle gizli bazı şeyler konuşmak istiyorum. Bu konuşacaklarımızın kanunlarda, kitaplarda yeri yoktur. Kanunlarda, kitaplarda, meslek an’anelerinde yeri olan şeyleri bundan evvel yazdık.

Şimdi konuşacaklarımız, san’atın daha temiz, daha rahat ve daha verimli yapılması için ne gibi şeylerin gerek olduğuna, nasıl hareket edilmesi icap ettiğine dairdir. Yani birazda maddi taraf. Baroya ayak atarken bunları bize söyleyen olmadı. Bir kitapta da yazılmış görmedik. Adliye sarayında eski bir üstattan konuşma esnasında tesadüfen işittiğimiz bir söz, öteki birinden duyduğumuz bir şikayet ve figan, Disiplin Meclisinde geçen bir vak’a, bir kıvılcım… Nihayet yirmi iki senelik bir tecrübe bunları bize öğretti. Nice arkadaşlar biliriz ki işin değil fakat angariyenin çokluğundan ve kazancın azlığından şikâyet ederler. Kıymetli zamanları, hatta sıhhatleri şunun elinde oyuncaktır. Zayıf iradeli olduklarından kendilerini bedava kullandırır, iş sahiplerinin esirleri derecesine düşürürler. Hülasa rahat yüzü görmezler ve yarınlarından emin değildirler. Bu gizli fasılda konuşmak istediğimiz şeyler, mesleğinize, haysiyetinize toz kondurmamak, sıhhatinizi bozmamak, yazıhanenizi kapayıp da çıktığınız zaman geniş bir nefes almak, yarını düşünmeyerek yemek masasında karınız ve çocuklarınızla kedersiz ve neşeli bir yemek yemek, geceleri rahatça bir uyku uyumak ve ertesi günü korkusuz ve sağlam, işinize başlayabilmek için lazım gördüğüm şeylerdir.

Genç Avukatlarla Gizli Konuşmalar – Ali Haydar Özkent

Bab, fasıl ayırmaksızın ve hiçbir tasnife tabi tutmaksızın bunları kafamda doğduğu gibi, sıralıyorum. Bu gizli konuşmalar, genç meslektaşlarım, yalnız sizin içindir. Eskiler ne ise odur. Onlar bu yazıları okurken geçmişe teessüf etseler de geri dönmek ellerinde değildir.

Sizler, mesleğe yeni başlıyorsunuz. Dikkat ederseniz iş sahiplerine, işlere, hadiselere kendinizi ezdirmezsiniz.

Müvekkillerle teklifsizlikten sakınınız. Mesleğin veriminin birinci sırrı, müvekkil ile teklifsiz olmamaktır. Bu, hiç şaşmayan bir düsturdur. İş sahipleri ile aranızda bir mesafe bırakınız. Müvekkil yazıhanenize gelirken bir kahve haneye, bir sinemaya girer gibi girmemelidir; hele bir sigara veya kahve içmek, dedikodu ve boşboğazlık etmek için hiç gelmemelidir. Ona his ettirmelisiniz ki yazıhanenizde yalnız iş karşılık beklenir. Hatta yazıhanenizin dışında dahi bu hissi veriniz.

Hülasa, iş sahipleri ile canciğer, sıkı fıkı, teklifsiz olmayınız. Teklifsizlik, meslek haysiyetiniz kırar, iş sahiplerine kendiniz oyuncak eder ve sizi bedavaya çalıştırır.

İnsanlar çok tuhaftır. Başkalarını bedavaya çalıştırmaktan zevk alırlar. Sizde bu emellerini gıcıklayan bir yumuşaklık görünce istismar etmek isterler. Bunun başlıca sebebi de teklifsizliktir. İşlerini gördürmek için arkadaşlıktan, dostluktan bahsederler. Öyle vaziyet alırlar, öyle bir dil kullanırlar ki ücret istemeye utanırsınız. Öyle kurnaz müvekkiller vardır ki ücreti önlemek için sizi bir eğlentiye çağırır yahut evinde veya lokantada bir iki yemek yedirir, meyliniz varsa birkaç kadeh rakı ile çakır keyif ederler. Artık dost oldunuz. Para isteyemezsiniz. Hâlbuki siz o işten alacağınız ücretle yüz defa daha iyi yemek yer, daha iyi eğlenirsiniz.

Bu kadar da değil. Eğer sizinle samimi dost gibi görüşen o adamın minnettar kalacağını, insanca yardımınızdan dolayı size karşı sevgi ve saygı besleyeceğini sanıyorsanız aldanırsınız. Ah, insan denilen mahlûk, ne muammadır? Ne karışık, ne bilinip anlaşılmayan bir varlıktır. Böyle bedava çalıştırdıkları ilim adamlarına hürmet edecekleri yerde onlarla eğlenir, eğilmiş gördükçe sırtlarına daha ziyade binerler. İnsan ruhunun en çirkin bir yüzü de, zayıfı, yumuşağı ezmektir. Kendinizi ezdirmeyiniz. Yerlere kadar eğilmeyiniz. Bir ziyafet, ufak bir menfaat mukabilinde ilminizi, seciyenizi oyuncak etmeyiniz. Yardımınızın mukabilini almak, işinizde şerefli bir adam gibi sevgi ve saygı görmek isterseniz, herkese ve bilhassa davalarını aldığınız, istişarelerini yaptığınız adamlara kendinizi dirhem dirhem ve fakat kibarca satınız. Teklifsizlik, bunun birinci düşmanıdır. Müvekkillerle teklifsiz olmayınız.

Şimdi içinizden şöyle dediğinizi duyar gibi oluyorum: Yeni işe başladık, fakat kafa tutarsak iş bulamayız. Onun için iş sahiplerinin suyuna gitmeliyiz… Bu çok yanlıştır. İş sahipleri siz yumuşadıkça sertleşir, siz arkalarından koştukça kaçarlar. Dava almanın, müvekkil tutmanın, namus dairesinde para kazanmanın yolu başkadır. İyi bir tahsil görmüş, avukatlık için lazım gelen vasıfları haiz bulunmuş iseniz, daima okuyor, çalışıyor ve dürüst hareket ediyorsanız er geç
meydan sizindir. Çabuk avukat olunmaz, acele ile para kazanılmaz.

Müvekkilinize kendinizi ezdirip kan ter içinde boşuna çalışmaktan ve sonunda sıhhatinizi, haysiyetinizi kaybetmekten ise yazıhanede oturup kitap okumak yahut ta mahkemelere ve konferanslara gidip birkaç faideli söz dinlemek daha hayırlıdır.

Meslekte vakarınızı muhafaza ediniz, müvekkillerinizle aranızda mesafe bırakınız, fazla teklifsiz olmayınız, hatta zaruret olmayınca ve en aşağı on defa davet edilmedikçe yemeğini yemeğiniz, derken yazıhaneye her gelene kafa tutunuz, çalım satınız demek istemediğimi elbette anladınız. Avukat, maddi hayatta muvaffak olmak için sempatik olacak, kibirli ve çalımlı olmayacak, herkesi kendisinden soğutacak hallerden, sahte vakarlıklardan sakınacaktır. Bu muvaffakiyetin alfabesidir. Fakat aynı zamanda bir ilim adamına yakışan ciddiyet ve vakarı da gösterecektir. Müvekkiller böylelerini arar, böylelerine sarılır ve böylelerine ücret verirler. Onlardan yardımınızın mukabilini almak, itimat görmek isterseniz sarmaş dolaş olmayınız. Sizi boşu boşuna döndürür, boynunuza zincir takar ve çabucak yıpratırlar. İyi çocuktur, derler ama, bıyık altından gülerler. Mühim bir iş çıktığı zaman, kendisini idare etmeyi bilen başka avukata müracaat ederler, kendilerinden iyi bir avukat isteyene başkalarını tavsiye ederler. Çünkü siz kendisine mühim işi becerecek, kendisini ağır satacak bir kıymet göstermemiş oldunuz. Meslekte bu dereceye düşmekten çok sakınınız. İşte bir kere böyle başlar ve böyle bir nam alırsanız sonuna kadar küçük, orta kalır ve hiçbir zaman büyük ve zengin bir avukat olamazsınız.

Çabuk açılıp dökülmeyiniz. Bu meslekte saçlarını ağartmış, her kıssadan bir hisse çıkarmış, her telden bir ses işitmiş olan eskilerin bu alanda söyleyecekleri ikinci bir sözde, size bir dava vermek isteyenlere karşı çabuk açılıp dökülmemenizdir. Yazıhanenizin kapısı açıldı. Tanıdığınız yahut tanımadığınız bir iş sahibi içeri girdi. Yer verdiniz, oturarak işini anlatmaya başladı. Ara sıra sizden fikir soruyor: Haklı değimliyim? Hasmım haksız değimli? Şu delile ne dersiniz? Elimde bu ibra varken davamı yüzde yüz kazanamaz mıyım? İşin ruhu da buradadır. Bülbül gibi ağzınızı açar ve ona yerden göğe kadar haklı olduğunu, bu davasını şu kadar zamanda kazanmak işten bile olmadığını söylerseniz her şeyi kaybettiniz. Bir kere, bütün vesikaları, ilgili kanun maddelerini tetkik etmeden laf söylemek ve adamcağıza büyük ümitler vermekle bir meslek hatasında, en yumuşa tabir ile yemek yemeden yemiş yiyen çocuğun hareketine benzer bir hafiflikte bulundunuz. İş sahibi zeki bir adam ise sizin bu hafifliğinizi görerek her halde itimadı sarsılmıştır. Mühim bir işini mümkün değil size tevdi etmez.

Sonra iş sahiplerinin çoğu, zannettiğinizden daha kurnazdırlar. Sizden alacağını aldıktan sonra çok defa gider ve bir daha semtinize uğramazlar. Yahut ta o işin hakkı olan ücretten pek azını teklif ederler. Çünkü ellerine silahı siz kendiniz verdiniz. Bu davayı kazanmanın pek kolay yolu olduğunu, uzun sürmeyeceğini, paraları çatır çatır tahsil edeceğinizi daha beş dakika önce siz söylediniz. Kanunun filan maddesi kendisin hak verdiğini ve mahkeme ve icra huzurunda şöyle derse işinin lehine biteceğini öğrenmiştir. Zaten avukat hakkında yel alıp rüzgâr satan bir adam diye bulanık bir fikir taşıyor. İki satır yazı yazacak, iki de laf söyleyeceksiniz!! O lafları da ona öğretmiş bulunuyorsunuz. Artık ne diye size itimat edecek ve istediğiniz parayı verecektir? Onun için boş boğazlıktan sakınınız. Kim olursa olsun, iş sahibine çabuk ve çok açılıp saçılmayınız. Layihada yazacağınız ve mahkemede söyleyeceğiniz sözleri daha davasını almadan ve kitap karıştırmadan o adama söylemeyiniz. İşte şu avukat yok mu? Sizin kadar ilmi, sempatisi olmadığı halde büyük dava sahipleri hep ona koşuyorlar, yazıhanesi bir karınca yuvası gibi işliyor neden? Bir kere araştırdınız mı? Elbette size üstün bir hali vardır. O hal, başka bir şey değilse, mutlaka, müvekkillerine derhal açılıp saçılmaması, kendisini idare etmesi, konuştuklarına ağır başlılığı ile itimat telkin etmesi, çekirge gibi sıçramaması, ilmini ve yardımını bedava satmamasıdır. Şu halde sizde onun gibi yapınız. İşi dinledikten sonra mümkünse delilleri isteyiniz, hadiseyi biraz derinleştiriniz. Davasını kazanacağınıza sizde bir kanaat hasıl olmuşsa, işini üzerinize alabileceğini söyleyiniz. Pek sıkıştırırsa yahut aranızda şöyle böyle bir boşluk varsa bazı prensiplerden ve müphem ve umumi surette bahsediniz. Fakat zinhar dökülüp saçılmayınız. Bu suretle kendisine daha ziyade itimat vermiş, fakat her şeyi öğretmemiş olursunuz. İşini aldıktan ve ücret mukavelenizi yaptıktan sonra, fırsat düştükçe, daha fazla konuşabilirsiniz.

Ücretinizi kararlaştırınız. Burada, konuştuklarımızın gizli olduğunu başta söylemiştim. Öyle ise, eğiliniz de kulağınıza söyleyeyim, her işten muhakkak ücret isteyiniz ve mutlaka bir mukavele yapınız. Bütün avukatlar ve bilhassa meslekte yeni bıyığı terlemiş çağda bulunan genç meslektaşlar, bu işin çok yabancısıdırlar. Herkese akıl öğreten, herkes tarafından işini ve kazancını bilir zan olunan avukatlar, kendi söküğünü dikemeyen terziler gibi bu hususta acınacak haldedirler. Bütün yanlış telakkilere, dedikodulara, görünüşe rağmen avukatlar yaptıkları yardımın çok defa mukabilini almazlar ve yahut alamazlar. Bunun çok sebebi vardır. Mesleğin hamuru feragatle yoğrulduğu için çat kapı içeri girene, ver bakalım paraları demek bize ağır geliyor. Sonra bizim memlekette, bilhassa yerlilerle işi olanlar bilirler ki halkımız, avukatın söylediği söze, yazdığı her kelimeye bir ücret vermek lazım geldiğini takdir etmemektedirler. Hekime gittiği zaman nabzını muayene ettirdiği, bir de reçete aldığı için(vizite) vermek lazım geldiğini anlamaya başlayan iş sahipleri, avukat söz söylediği, bu söz ortada görülmediği, havayi nesimiye karıştığı için ücret lazım geldiğini düşünmemektedirler. İstediğiniz kadar yazıhanenize(istişare bedava değildir), (her istişareye şu kadar ücret alınır) diye levha asınız, istediğiniz kadar kinayeli laflar söyleyiniz. Hiç aldırmaz, biraz da tanışıklık varsa kahvenizi içer, telefonunuzla konuşur, sizi bir iki saat işgal ederi Allahaısmarladık deyip çıkar giderler.

Peki amma, siz bu yazıhaneyi keyif için açmadınız, bu kadar masrafınız var. Çoluk çocuk sahibisiniz. Onların hakkı üzerinde bu kadar zararlı tasarruf edemezsiniz. Hastalık, sağlık sizin içindir. Birkaç ay yazıhaneniz kapalı kalırsa dilenecek vaziyete düşersiniz. Aylığınız, yıllığınız olmadığı için bu serbest mesleği ihtiyar ettiniz. O halde hakkınızı başkalarına çiğnetmemelisiniz. Şu kanaatimi de söyleyeyim ki, kendi hakkını temin ve istifa etmeyi bilmeyen bir avukat, başkalarının hakkını daha iyi temin ve müdafaa ettiğini iddia edemez. Şurasını da unutmamalısınız ki bedava iş görmek yalnız sizi ilgilendiren bir hal değildir. Bu hareketlerle mesleğinize, arkadaşlarınızın hakkına tecavüz etmiş oluyorsunuz.

Genç arkadaşlar! Bir müvekkilden ücret isterken yüzünüzün ne kadar kızardığını, kalbinizin ne kadar attığını, o anları yaşadığım için ben de bilirim. Sanki bir suç işlemiş gibi utanırsınız. İçinizden ücret istemek geçer, fakat diliniz söyleyemez? Yardım ettiği işe kendisini bu kadar kul yapan bir meslek adamına ancak avukatlıkta rast gelinir. Sebebini yukarıda biraz söyledim, bu kitabın muhtelif yerlerinde de anlattım, bu, mesleğin kendisindendir. Yardımını adalet gayesine hasreden adam, bir tüccar gibi, her şeyden evvel para istemeyi centilmenliğe yakıştıramıyor. Müvekkilin kendiliğinden vermesini bekliyor, o ise, çok defa aldırmıyor… Lakin her şeyin bir derecesi vardır. Mesleğinizi, bir erkeği çıldırasıya seven bir kadın gibi sevebilirsiniz. Çıldırasıya seven kadınların bile aşk dolu yüreklerinde satılacak ve satın alınabilecek yahut ufak bir hediye ile sevindirilebilecek köşeler bulunur. Ruhunuz asil, kalbiniz semih ve alicenap olsa da, bir köşesinde kendinizi ve çocuklarınızı düşünmek için yer bırakınız. Bazı aile işleri, pek yakın dost işleri olur ki bunlardan ücret istemek bahis
mevzuu olamaz. Bazen fakirlerin işlerini görmek icap eder, bundan zevk duyulur, vazife sayılarak yapılır. Hülasa seve seve yapılabilecek angaryalar olur. Bunlardan kaçınmak mümkün değildir. Fakat bütün meşguliyet angarya olur, ilim
yardımının ve beden yorgunluğunun büyük bir kısmı karşılıksız kalırsa, işte o zaman felakettir. Onun için bir avukat kendisine bedavacı damgasını vurdurmak istemezse kendi işini de biraz bilmeli ve yardımına ücret beklediğini iş sahibine anlatmalı ve yazılı mukavele ile miktarını tespit etmelidir. Yeni kanun yazılı mukaveleye raptedilmedikçe ücret talep edilemeyeceğini emretmiş olmasına nazaran artık sonradan ecri misil davalarının kapısı da kapanmış demektir.

Ücreti evvelden tespit etmekte bir avukat için sıkılacak hiçbir cihet yoktur. Bir iki işte ücret isteyince alışır ve arkası gelir. Fakat bir kere yanlış yol tutuldu mu, dönmek zor olur. Ücreti evvelden tespit ve bir mukaveleye raptetmek, mutlaka dava açmak için değildir. Bir kere yazıhanenize her gelip de sizden bir yardım gören adam, az çok bir ücret vereceğini bilmelidir. Sonra evvelden konuşulmayan ücretin miktarını iş bittikten sonra kararlaştırırken çok defa münazaa çıkar. Siz çok umarsınız, işin bittiğini ve maksadının hasıl olduğunu gören müvekkil azı zihninden geçirir.

İyisi mi, evvelden konuşmalı, müvekkil ile ücret münakaşası, ücret davası gibi nahoş sahnelere sonradan meydan vermemelidir. Ücret miktarını tespit ettiğiniz halde sonunda alamazsanız. Dava  edip etmemek elinizdedir. Böyle bir hal vukuunda nasıl hareket etmek lazım geldiğini yerinde izah ettik.

Muhtaç ve zebun görünmeyiniz. Bir iş sahibi, yardımcısına müracaat ettiği avukatı muhtaç, perişan, düşkün vaziyette görmemelidir. Böyle bir hal, avukat için izmihlâldir. Ücret isterken, sebep ve mazeret olarak, yazıhanesinin kirasını veremediğini, vergi borcu için haciz geldiğini söyleyen avukat, müvekkil nazarında her şeyi kaybetmiştir. İnsanlar, böylelerinden kaçınırlar. Böyle düşkün  vaziyette bulunan avukatın muhakemesinde selamet görülmez. Aldığı işi sonuna kadar takip edeceğinden şüpheye düşülür, emniyet ve itimat sarsılır. Çok avukatlar vardır ki, en müşkül dakikalarda bile başkalarının hakkına el uzatmamışlar, müvekkillerinin emanetlerini nefisleri bahasına muhafaza etmişlerdir. Bu böyle olmakla beraber iş sahipleri, düşkün olmayan meslek adamlarını tercih ederler.

Bir avukatın, hakkını isterken sebep ve mazeret dermeyan etmesine hiç ihtiyacı yoktur. Kendi hususi hayatına, ihtiyacına dair söylediği söz yalnız lüzumsuz değildir, kendisini müvekkil nazarında sukut ettirdiği için zararlıdır. İş sahibi, centilmen bir insan ise, en hafifi, itimadını kaybeder, üzülür ve bunun neticesi olarak, mühim bir işini size tevdi etmez. Evvelden tevdi etmiş olduğu işi bitirir bitirmez bir daha yazıhanenize uğramaz. Eğer seviyesi düşük bir adam ise sizin zaafınızı, ihtiyacınızı istismar eder. Az ile sizi kullanır. Ayakları altında çiğner.

Hâlbuki durum böyle mi olmalıydı? İş sahibi, avukat yazıhanesine karanlıkta ışık, hastalıkta derman arar gibi girmeli, avukatı ilim ve ahlak bakımından olduğu gibi dünyalık bakımdan dahi hiç kimseye muhtaç olmayan, müstakil, üstün bir vaziyette görmelidir. Bu bir nevi ruh haletidir. Mantıkla alakası yoktur.

Niçin böyledir? denilemez. İnsanların, zebun bulduklarını ezmeleri ve üstün gördüklerinin önünde eğilmeleri fıtratın ezeli kanunları iktizasındandır. Bu, hiç şaşmaz. Meslekte muvaffak olmak, kendisini müvekkillerin arzu ve istismarına kaptırmamak isteyen genç avukat, daha başlangıçta bunlara dikkat etmelidir.

Ben bir hekime müracaat ederken sakalının tıraşlı, yakasının yağlı, ellerinin kirli olup olmadığına daima dikkat etmişimdir. Hele hastalıklı, öksürüklü, biçare bir hekime kendimi muayene ettirdiğimi hiç hatırlamam. Görür görmez bende, istikrah veya merhamet hissi uyandıran bir adama sıhhatimi tevdi etmek elimden gelmiyor. Müvekkil ile avukat arasında ki münasebet de böyledir. Evi veya yazıhanesi haczedilmiş, perişan, akşam nafakasına muhtaç, düşkün bir avukata hiçbir kimse canını ve malını emniyet edemez. Öksürüklü ve aksırıklıdan kaçmak, düşkünlerden uzak bulunmak, insiyaki bir harekettir. İnsan ister istemez böyle yapar. Bir insan, kaçındığı bir adama nasıl olurda işini emniyet eder ve ondan yardım, kuvvet, mücadele bekler?

İşe yeni başlayan bir genç avukatın para kazanamaması, masrafını çıkaramaması, hattâ günün birinde yazıhane eşyasının haczedilmesi hiç de hacaleti mucip değildir. Fakat bunu müvekkile sezdirmek zararlıdır. Demek istediğimiz, avukatın kendisine ait bu halleri kendinde saklaması, müvekkillerine düşkün ve zebun görünmemesidir.

Temiz olunuz. Yazıhanenin temizliği ve ağırbaşlılığı gibi avukatın üstü başı temiz, yüzü tıraşlı, saçı taranmış, potini boyanmış olması da müşteriye tesir yapar. Kirli adamın müşterisi de kirli olur. Kirli müşterinin verebileceği ücretle ise nihayet bir çürük portakal alınır. Karmakarışık saçlı, bir karış sakallı avukatın karşısında ki adama yapacağı tesir menfidir. Avukat, iş sahiplerine, yalnız ilim ve fazilet üstünlüğü değil, aynı zamanda, kılık ve kıyafetçe de düzgünlüğünü göstermelidir. Bu, müşteri avlamak için yapılacak bir gösteri değildir. Bu, cemiyet hayatının gereklendirdiği bir vazifedir. Hele cemiyetin en münevver adamlarındanım diye ortaya çıkmış bir avukat için bir borçtur. Görünüşün insanlar üzerinde ki tesiri büyüktür. İş adamları babaca, tırnakları kirli, ekmek peynirle geçinir kanaatini veren avukatlarla ücret pazarlığı yaparken, böyle bir adama şu kadarı bile çok! Derler, fakat düzgün kıyafetlisine kesenin ağzını açabilirler. Her tarafı temiz, kibarca giyinmiş bir avukatla kolay kolay teklifsiz olunmaz. Gelen müşteri yapışır. Harabati avukattan ise uzaklaşır.

Müşteri tutmak, yaptığını yardımın karşılığını hakkile almak isterseniz temiz ve ütülü elbise giyiniz, yağsız yaka ve kravat takınız. Her gün tıraş olunuz, dişlerinizi ve tırnaklarınızı temizleyiniz, potininizi boyatınız.

Hayatınızı yalnız mesleğinizle kazanınız. İşte size eski bir avukat. Avukatlıktan altın para ile elli bin lira kazandığı halde bir vapurculuk işine takılmış, varını yoğunu vermiştir. Şimdi ak saçları ile adliyenin dik merdivenlerinden beli bükük çıkarken tatlı günlerini acıya çeviren o ticaret macerasına lânetler yağdırıyor.

İşte ikinci bir avukat daha. Birisinin teşvikine ve hırs ve tamaa kapılarak Rusya’ya gönderdiği halılar yüzünden bütün kazancını kaybetmiş, sefaletin gelip kapısını çaldığı son günlerinde ne yapacağını şaşırıp kalmıştır.

Bir üçüncüsü de kazancını paylaşmak üzere kardeşine verdiği bütün varlığının az bir zaman sonra yok olduğunu görmüştür. Kalp hastalığına, öksürüğe, sinir buhranlarına mal olan o varlığın yerini bir daha dolduracağından şüpheli, kan ter içinde sulh mahkemesinden icra dairelerine koşup duruyor. Parasını İngiliz lirasına çevirdiği ve başka spekülasyonlar yaptığı için bugün çoğun kaybetmiş olan, yüzde on beş faizle ipoteğe yatırdığı ana parasının yarısı ile canını ancak kurtaran, öteki avukatları da sayalım mı?

Doğrudan doğruya veya dolayısıyla ticaretin avukatlar için yasak olduğunu biliyoruz. Fakat genç arkadaşlarım, ben burada size, kanunun meydana çıkaramayacağı ve yahut masum görebileceği ticaret işlerine bile karışmamanızı tavsiye etmek istiyorum. Pek basit gibi görünen faizle ödünç para vermekten, şöyle bir ipotek almaktan, taksi işletmekten, ne bileyim en ufak ve masum kazanç işlerine karışmaktan sakınınız. Biliniz ki günün birinde mutlaka zararlı çıkacak ve damla damla kazancınızı muslukla kaybedeceksiniz. Çünkü bu sizin işiniz değildir. Aldığınız tahsil ve terbiye, bir ucu tüccarlığa dayanan bu işlere büsbütün aykırıdır. Sizin kafanız başka türlü yoğrulmuştur. Para dalaverelerinin istediği bin bir türlü düzenbazlıkları yapamazsınız. Sizi behemehal aldatırlar.

Sonra kazancı veya gaybı başkalarının elinde olan bir işe sermaye yatırmak neden? Siz avukatsınız. Bu meslek adamı çok zengin etmez amma refah içinde yaşatabilir. Şerefli bir insan için bu refah yetişir. (Az tama çok ziyan getirir) ata sözü, mesleğinden başka işlerle kazanç yapmak isteyen avukat için söylenmiştir, denilse yeridir.

Çalışmada intizam ve takip. Çalışmada intizam, her meslekten ziyade avukatlıkta gerektir. İstediğimiz zaman yataktan kalkıp istediğimiz zaman sallana sallana ve gerine gerine yazıhaneye gelecek zamanda değiliz. Kanunlar, bilhassa memleketimizde, her gün değişiyor. Bunları takip etmek, mahkemelerde hazır bulunmak lazımdır. Fevkalade bir hal olmadıkça, her sabah yazıhanenize muayyen saatte gelip muayyen saatte çıkmalısınız. Hattâ kâtibiniz ve daktilonuz hangi saatte nerede olduğunuzu, uğrayanlara filân saatte geleceğinizi söyleyebilmelidir. Çünkü arayan ve bekleyenlerin vakti dahi bizimki kadar kıymetlidir. İş sahipleri, hele biraz sezmek kabiliyetinde olanları, böyle şeylere dikkat ederler. Bir, iki, üç defa avukatı yerinde bulamayan bir iş sahibi onun hakkında numarasını vermiştir.

İntizamsızlık, devamsızlık çok zararlıdır. Çünkü intizamsız çalışan avukat işlerinde şaşırır, acele ve mühim olanı unutarak ehemmiyetsizlerle uğraşır, davaları gıyaba bırakır. Arkasından can sıkıntısı, sinir buhranı ve daha başka şeyler gelir. Bunlar kendisi için tehlike. Müvekkiller ise çalışması tesadüfe tâbi avukatı çabuk silkip atarlar. Onlar da yavaş yavaş, bu derbeder adamın kendisine hayrı yok ki bize olsun, kanaati hasıl olur. Bu da işleri ve dünyalığı için tehlike.

Avukat yaşamak ve sevdiği mesleğinde devam edebilmek için müvekkile muhtaç olduğundan onları kendisinden kaçıracak hallerden sakınmalıdır. Aldığınız işlerin muhakeme celselerinde saatinde hazır bulunmalısınız. Hakiki bir mazeretiniz olmadıkça muhakemeleri talik için haber gönderir, mektup, arzuhal yazarsanız hem mahkeme, hem müvekkiliniz nazarındaki itibarınızı kaybedersiniz.

Derbeder, sallapati avukatları sakın taklit etmeyiniz. Avukatlıkta kalenderlik kadar muvaffakiyete engel olan bir hâl yoktur. Kalenderlik ve dağınıklık, intizamsızlıktan, ihmalden ve irade gevşekliğinden ileri gelir. Muhakeme celseleri neticesini müvekkilinize mektupla veya telefonla bildirmeyi unutmayınız. Bütün bunlarla iş sahibinde size itimat edebileceği hissini verirsiniz. Pek çok müvekkilleri her şeyden ziyade buna ehemmiyet verirler. Hele şuna çok dikkat ediniz: Üzerinize aldığınız bir işi sonuna kadar takip etmek gerektir. Evvelce ateşli birkaç adım attıktan sonra arkasını bırakıvermek, manen ölüm demektir. Böyle avukat sağlam, daimi hiçbir müşteri tutamaz. İşleri olduğu gibi bırakıvermekten doğacak maddi mes’uliyet, zarar ve disiplin cezaları da başka.

Yazı masası çarpık, iskemleleri karmakarışık, döşemesi tozlu bir avukat ziyaretçiye çok kötü tesir yapar. Hele masası üzerinde bağrı yırtık zarflar, güneşten rengi sararmış kağıtlar, dilenci gibi boynu bükmüş dosyalar, ciltleri param parça olmuş kitaplar, mürekkepsiz hokkalar, uçsuz veya cızırdadıkça sağa sola mürekkep damlaları saçacak kadar eski uçlu kalemler görülen bir avukat, müvekkile emniyet telkin edemez. Böyle haller avukatta çalışma zevkini, ziyaretçide itimat duygusunu kaçırıverir.

Müddetleri son güne bırakmayınız. Adiye sarayında bir meslektaşa rast gelip te (aman, lâyihanın son günü. Hemen yazıp mahkemeye vereceğim) dediğini işittiğim zaman ona da, mesleğe de acır ve içimde sızı duyarım. Düşünüp taşınarak, dosyası baştan nihayete kadar okunarak, kanun ve şerhler karıştırılarak yazılması lazım gelen bir itirazın, bir temyiz lâyihasının acele bir çırpıda çıkarılması… Bu, ayıp dememek için söylüyorum, çok tuhaf bir şeydir. Kendi kanmadığı yerde hasım avukatını, hakimi kandırmak! Bu mümkün değildir. Sonra temyiz arzuhalinin on beşinci, itiraznamenin beşinci günü sağ kalıp yazıhaneye gelebileceğimize dair elimizde bir senet var mı? O gün, vapuru kaçırmayacağımız, tramvay kazasına uğramayacağımız ne malum? Onun için bir avukat, müddete tabi işleri son güne bırakmamalı, en aşağı birkaç gün evvel yazacağını yazıp vereceği makama vermelidir. Akşam yazıhaneyi kapattıktan sonra rahat bir nefes almak, sofrada aile yuvasında neşe ile ve hiçbir ruh sıkıntısı ve düşüncesi olmadan tatlı ve mesut bir hayat geçirmek ancak bu suretle mümkündür, sanırım. Bugünkü işini yarına bırakma! Bu alanda avukatın daima hatırlayacağı atasözü olmalıdır. Müddetin geçirilmesinden dolayı bir arzuhal ve lâyihanın reddolunması kadar bir avukat için çirkin ve hiç af olunmayan bir suç yoktur.

Kitaba bakınız. Bir arzuhalin ne gibi şartları haiz olması, bir temyiz kefaletnamesinde ne gibi kelimelerin bulunması lâzım geldiğini gösteren usulün maddelerini avukatlık hayatımda belki binlerce defa okumuşumdur. Fakat bir dava arzuhali, bir temiz kefaletnamesi, bir tashihi karar lâyihası yazarken her defasında yine okurum. Bundan hiç zarar görmedim. Bu bana kuvvet ve itimat verir. Kefaletnamede bir kelimeyi eksik yazdığı için icranın tehiri talebi reddolunduğundan, bu suretle haksız tahsil ettiği parayı hasımdan geri alamadığından şikâyet eden çok arkadaşlar hatırlarım. Bunlar hep bana ibret dersi vermiştir. Hele, kanunun aradığı şartlar haiz olmayan dava arzuhallerinden reddedildiğini işittiğim genç avukatlar bir iki değildir. Bunlara da çok acırım.

Bizim meslekte, hele hukuk ve ticaret davalarında söz, kanun ve kitabındır. Orada avukat değil, dosya söyler. Davanın temeli, arzuhaldir. Duvarları ve çatısı lâyihadır. Şu halde bir genç avukat, aldığı bir davanın arzuhalini yazarken H.M.U.K önüne açmalı, satırları birer birer okumalıdır. Adres mi lazım? Yazmalı, vakıalar mı ister? Sıralamalı, ne istediğini, neye dayandığını açık olarak söylemelidir. Eksik bir arzuhalin reddolması, iptidai itirazlara yol verecek surette çabuk ve düşüncesiz yazılması… Bunlar af edilmeyen hususlardandır. Genç avukatlar bunlara çok dikkat etmelidirler. Eskiden kalma bir zihniyetle, kanunun maddei mahsusasına istinat eden tembel bir avukat, mesleğine karşı saygısızlık göstermiş ve kendi çukurunu kendi kazmış olur. Böylelerinin iş yok!

Mahkemeler iş çıkarmıyor! Diye şikâyetlerini kimse dinlemez. Böyle tembel, kitapsız avukata kim iş verir? Bir iş veren bir daha yanına uğrar mı? Ne dediği anlaşılmayan, hangi hukuki sebebe dayandığı bilinmeyen dava arzuhalini hâkim anlayamaz ve celseler uzarsa kabahat hâkimin midir? Biz, kendi uhdemize düşeni yapmalıyız. Tesadüfü perçeminden yakalamalı ki kaçmasın. Kendisine gelen bir davada düşünüp taşındıktan, kitap karıştırıp hazırlandıktan sonra müdafaa yapan genç avukat, parlak bir istikbalin temelini attığına emin olabilir. Müvekkil, onun intizamını, çalıştığını, dosyasının düzgünlüğünü görür ve sırf bu sayede davasını kazandığını anlar. Başka işleri olunca artık kendisine gelir, dostlarına genç yardımcısını tavsiye eder. İlim bombardımanına, muntazam ve düzgün yaylım ateşine uğrayan hasım da böyle bir avukatı takdir eder, başka işi olunca o da kendisine koşar. Nice avukatlar bilirim ki bir davada yere serdikleri hasımları başka işleri için kendisine müracaat etmişlerdir. Hâkimlere gelince, böyle avukatları her yerde överler. Böylelikle iş işi açar, şöhret ve onun arkasında ki refah kendiliğinden gelip başınıza konar.

Talih, şans, kısmet… aziz meslektaşım, bunlara bel bağlama. Avukatlıkta böyle boş şeyler yoktur. Muvaffakiyet, şöhret, refah ancak ve ancak sağlam bir seciye, usul ve intizam dairesinde çalışma ile elde edilir.

Yazı yazmak. Avukatın sermayesi, önce doğruluk ve namuskârlık, sonra bilgidir. Bu iki vasıf, bir sikkenin yazı ve tura tarafı gibi birbirini tamamlar. Doğruluğunu ve bilgisini işleten avukat, muvaffak olacaktır. Fakat bu doğruluğu ve bilgiyi herkese nasıl öğretmeli? İş sahiplerine nasıl anlatmalıdır? Şöhretten bahsetmek istiyorum.

Avukat, bilmem hangi hastalığın tedavisinde yeni bir usul keşfettiğini söyleyen bir hekim gibi reklam yapamaz, bir damla sile yüzdeki çilleri düşüreceğini söyleyen hazır ilaç satıcıları gibi ilan veremez. Bunlar yasak. Ne yapmalı? Gelen iş sahibini, biraz evvel söyledik, iyi idare etmeli. İş sahipleri sizin için zahmetsiz, masrafsız reklam yaparlar. Fakat bu yetişmez. Mahkemelerde ilmi müdafaalar yapmak. Bu da iyi. Hâkimler ve dinleyenler her yerde sizi över, haberiniz olmadan size iş gönderirler. Lakin bu da yetişmez. Bir mevzuu, Almanya’da nasıldır? Fransız âlimleri ne demişler? Bizim mahkemeler be temyiz ne reyde? İyice bir tetkikten sonra derli toplu meslek mecmuasında yazmak yok mu? Avukatı tanıtan en mühim amillerden birisi de budur. Avukatlar, başlarından geçip uzun boylu tetkik etmiş oldukları davalarda, istişarelerde böyle mevzular bulabilirler. Ancak henüz dava görülürken gerek doğrudan doğruya ve gerek başka bir namla yazı yazmak, centilmenliğe yakışmaz. Davanın lehte veya aleyhte neticelenmesini beklemek gerekir.

İlmi, mesleki mecmualarda yazı yazmak, fikre açıklık verir, bilgiyi genişletir. Fakat temin edeceği şöhret… bunlardan aşağı değildir. O makaleyi en az birkaç yüz meslektaş okur. Onlar sizi tanımaya başlarlar. Günün birinde o mevzua dair bir istişareye çağrılmış iseniz biliniz ki sebebi bu makaledir. Anadolu barolarında da böyle yazılarla akisler yaparsınız. Hiç haberiniz olmadan size, iş, murafaa gönderirler.

Filan avukat, malumatlı olduğu için mi çok para kazanıyor? Şu arkadaş lisan bildiği ve yazı yazdığı için mi tanınmıştır. Demeyiniz. Eski hukuku, eski şöhretleri, eski şartları bir yana bırakalım. Türk hukuku kıblesini batıya çevirmiştir. Biz de oradakiler gibi yapmaya mecburuz. Zaman gittikçe değişiyor. Tanınmak için okumak yazmak gerektir.

Mesleğinizi seviniz. Bir mesleği sevebilmek, bıkıp usanmadan yapmak, yaptıkça heyecan duymak, manevi saadetlerin en büyüğünü tatmak, cemiyette şerefli bir mevkie sahip etmek, refah içerisinde yaşatmak için ne lazımsa avukatlık mesleğinde bunların hepsi vardır. Bu meslek, üstat Henri – Robert’ın dediği gibi (yalnız başına sevilmek için kâfi derecede güzeldir. Avukatlık kıskanççasına, tatlı sevilebilir.

Bu kitabın birçok yerlerinde gördük ki, avukatlık kadar insanı yoran, boş zamanların tadını tattırmayan, uykuyu rahat uyutmayan başka bir meslek yoktur. Evinizden çıktığınız dakikadan yazıhanenize gelinceye kadar sorgular karşısındasınızdır. Yazıhanenizde sizi bekleyenlere fikir ve nasihat vereceksiniz. Mektuplar, arzuhaller, lâyihalar yazacak, Adliye sarayında müdafaa yapacaksınız.

Arkadaşlarınızla kanunları konuşur, müzakereler, münakaşalar edersiniz. İşler peşinizi bir dakika bırakmaz. Bir saniye serbest değilsiniz. Çünkü sizin yazıhaneniz filan handa ve vazife yeriniz Adliye Sarayında değildir. Sizin yazıhaneniz, imalathaneniz bizzat dimağınızdır. Bu daimi meşguliyet, ne çok kuvvet sarf ettirir, ne kadar sabır, metanet ister! Onun içindir ki siz herkesten daha çabuk ihtiyarlarsınız, saçlarınız dişleriniz daha çabuk dökülür, kalp, verem, kanser, sinir hastalıkları her meslekten ziyade avukatlıkta tahripler yapar. Eğer mesleğinizi sevmezseniz devam için lazım olan sabır ve sebatı, metaneti, çalışmak zevkini, meslek saygısını kendinizde bulamaz ve hadiselerin bindirdiği maddi ve manevi yüklere dayanamayarak çöker gidersiniz. Meslek aşkı size bir kuvvet kaynağı olur. Onu sever ve her şeyden üstün tutarsanız, sağlamlık, dinçlik, dayanıklılık duyarsınız.

Bu meslek sevilmeye layıktır. Yaptığı hizmet, bir devletin en kutsi bir vazifesi olan adaleti dağıtmak işine yardımdır. Onun için, hâkimlik gibi, mesleklerin en iyilerinden ve en şereflilerindendir.

Serveti, ailesi, namusu tecavüze uğramış olan bir insanın en evvel koşup geleceği, himaye isteyeceği adam avukat ve sığınacağı yer onun yazıhanesidir. Ne kadar aileler vardır ki servetlerini, haysiyetlerini, avukatın yardımına borçlulardır. Her gün en mahrem sırlar ona tevdi olunur, en gizli şeyler onunla konuşulur. Hıristiyanlıkta Allah’ın vekili diye saygı ve huşu ile önünde günahlar itiraf edilen, ruhanilik ne ise, dört duvar arasında büyük bir emniyet ve itimat ile kendisine sır ve dert dökülen adalet vekilliği de odur. Nice büyük mevkilere çıkmış adamlar vardır ki tecavüze uğrayan haklarını ve menfaatlerini almak için avukatın yardımına koşmuş ve ona en büyük saygı ve itimadı göstermişlerdir. Nice analar, hemşireler, ne kadar masum aile kızları vardır ki, başka kimsenin bilmediği ve bilemeyeceği sırları ilk defa olarak dudaklarından avukata ifşa etmişlerdir. Küçük büyük yurttaşların bu sonsuz saygı ve itimadına mazhar olmak kadar ruha sükûn ve zevk veren başka ne vardır ki? Kılıç ve süngü takıp tehlikedeki vatanı ve milleti için hududa koşan askerle, fazilet ve bilgi silahlarını kuşanarak tecavüze uğramış bir hakkı müdafaa için adalet meydanına koşan avukat aynı derecede sevgi ve saygıya layık değil midir?

Hâkimi aydınlatmak, hakkı yapmak, masumu ipten kurtarmak, zalimden alıp mazluma vermek, bu ne büyük bir şeydir! Dünyada bundan daha büyük ve daha temiz başka bir saadet var mıdır? İlkbahar kışın uyuşturduğu ağaçlara nasıl can verir, çiçekleri nasıl fışkırtır ve kuşları öttürürse, bir heykeltıraş balçığa nasıl ilahi bir kudret aşılarsa avukat da çiğnenmiş biçarelere, sille tokat atılmak istenen dul ve yetimlere kuvvet verir. Onları müdafaanın ışığı ile aydınlatır, sıcak himaye ve şefkat ile ısındırır. Bu mesleği seviniz, çünkü sevilecek kadar asil, cazibesinden kurtulunamayacak derecede güzeldir. Bir dulun, bir yetimin hakkını aldığınız, bir yurttaşı zulüm ve tecavüzden kurtardığınız zaman duyacağınız gurur, koca bir imparatorluğu avucu içine almış olan Sezar’ın, Orta Asya’dan kalkarak Roma kapılarına kadar dayanmış olan Atilla’nın, düşmanı Türklüğün harimi ismetinde boğmuş olan Atatürk’ün duyduğu gururdan aşağı değildir. Bu bakımdan avukat, hukuk ilmini canlandırır, onu mücerret fezasından çıkararak can, mal yapar… Bir hâris, bir hâlik ki silahı hak, sesi müdafaa, mihrabı mahkemedir.

Bu meslekte insanı baştan çıkaracak şeyler, sebepler, vesileler pek çoktur. Dosyada ki bir kelimeyi söylememek, bir kâğıt parçasını mahkemeye göstermemek sureti ile zengin olmak pek kolaydır. Yazıhaneye gelen iş sahipleri içinde cazibesi kalpleri sürükleyen, ılık kokusu insanı titreten, saçlarının parlaklığı ve gözlerinin tatlılığı nefsi emareyi şahlandıran kadınlar ve kızlar vardır. Bunlara karşı sizleri koruyacak silah, vazifenizin yüksekliği, mesleğinizin asaleti hakkında edineceğiniz fikirdir. Bu mesleği sevmezseniz, kendinizi koruyamazsınız. Avukatlık kadar hangi meslek bedii heyecan verir? Müdafaanın verdiği zevk ve inşirahı, başka nerede bulabiliriz? İnsanı usandıran riyazî katiyetler, yoran mücerret mefhumlar, bir örnekliler bu meslekte yoktur. Her şey yeni, her şey taze, her şey renk ve çiçekle doludur. Mevzuu bunun kadar geniş, genişliği nispetinde değişen, değiştikçe benliği sürükleyen hangi meslek vardır?

Daimi bir savaş. Ne zaman biteceği bilinmeyen bir kasırga. Değersiz bir istişarede, en sade gibi görülen bir davada tarafların, hadiselerin size verdiği heyecanı gizleyebilir misiniz? Hayat, mücadeledir. Bu çarpışma insanın yaşaması, yükselmesi için en büyük zaruret olduğuna göre avukatlık bizzat başlı başına bir hayattır, denilse doğru olur. Onun bütün ömrü çarpışmadır; galiplik veya mağlupluktur. Bu savaşın erkânı harbi, başkumandanı kendisidir. Bir romancı avukatın yazıhanesinde şah eser yaratacak her gün bir mevzu bulabilir. Bazen feci bazen zevk ve neş’e ile dolu olan bı mevzular, hakiki hayatın; beşer ıztırabın veya saadetin beşiğidir.

Elem, keder, kin, ihtiras gibi insan kalbinin inilti ve sızıntılarını, feryat ve feveranlarını bu kadar açık ve çıplak başka hangi meslekte görürsünüz? Bu feryat ve feveranları dindirmek, her dinlediği figandan kanuni bir faide çıkarmak, bir
kelime ile insan kalbi, insan ruhu ve onun yongası olan insan malı ile uğraşmak… Bu ne tatlı, ne heyecanlı bir meşgaledir! Ya o zafer yolunda yürüyüş ve hakkın zaferinde duyulan san’atkâr zevki! Bu heyecanı, bu san’tkâr zevkini tatmak gerçi çok zordur. Fakat mesleğimizin güzelliği biraz da bu zorluğundan değil midir? Bir davayı haksız olarak kaybettiğiniz, tezinizi hâkime anlatamadığınız zaman duyduğunuz eza ve hiddet ve tarafların kötü niyetinden, bir şahidin yalan ifadesinden, bir senet imzasının inkâr edilmesinden duyduğunuz nefret bile size heyecan vermiyor mu? Ve bu heyecan, ateşinizi, azminizi tazelemiyor mu?

Avukatlık zengin olmak için yapılmaz; bu kitabın birçok yerlerinde feragat, fedakârlık, menfaati istihkar gibi mesleğin esaslı vasıflarından uzun uzadıya bahsettik. Meslek ayet ve hadislerinin emrettiği yolda yürüyen bir avukatın zengin olamayacağını biliyoruz. Bununla beraber meslek namuslu bir insanı sükûn ve refah içinde yaşatacak maddi vasıtaları temin eder.

Muvaffakiyet, çok zordur. Yavaş yavaş kazanılır, bazen cesaret kırılır, fakat kazanılır. Hayat değiştikçe, ihtiyaçlar çoğaldıkça, muameleler giriftleştikçe, insanlarda bu kin, bu ihtiraz devam ettikçe mahkemeler ve avukat yazıhaneleri işleyecektir. İşin ve iş sahibinin nankörlüklerini hesaba katmakla beraber bu meslek sizi yine rahat rahat geçindirir. Çünkü hukuk bilgisi her şeyin temelidir. Ferdin olduğu kadar cemiyet ve devletin hayatını o tanzim eder. Herkes doğrudan doğruya veya dolayısıyla size muhtaçtır. Kanunları yapan, tatbik eden hukukçulardır. Ticaret ve san’at devleştirilirse, kontenjan, kliring müesseseleri iş sahasını daraltsa, dünya küçülse ve gök yerinden düşse hukukçu ayaktadır. Büyük şehirde rekabet mi var? Küçüğüne gidersiniz. Avukatlıkta iş mi azaldı? Hocalık, gazetecilik, memurluk, hâkimlik yaparsınız. Elinizde öyle bir elmastraş var ki her şeyi keser. Her kalıba uyan, daha doğrusu her kalıbı yapan bir mesleğe mensupsunuz. Cemiyette yüksek bir mevkie sahipsiniz. (Üstat) sınız. Ne kadar tevazu gösterirseniz gösteriniz, sizi çevreleyenlere karşı görünen bir üstünlüğünüz vardır.  Yüksek bir tahsil görmüş olmanız bu imtiyazı size verir. Sonra söyleyeni çabuk anlamak, hazır cevap olmak, delilleri ustaca hazırlayıp yerli yerinde kullanmak ve bu suretle münakaşalarda hâkim mevkide bulunmak, bu mesleğe mahsus dense yeridir.

Ananızı seversiniz. Çünkü sizi doğurmuş ve büyütmüştür. Mesleğinizi de onun kadar seviniz, zira hukuk bizim (büyük anamız) dır. Bizi büyütmüş, terbiye etmiştir. Sonsuz tabiatı kucaklayan ufukları seversiniz. Mesleğinizde fertlerin, cemiyetin hayatını, nizamını kucaklamıştır. Önce bir ırmak sanırken, dere, nehir, sel ve nihayet deniz olan hukuk ilmini uçsuz bucaksız beşer ve cemiyet hayatına tatbik eden sizsiniz. Bir yandan en büyük itimada mazhar olmuş bir adamın gururunu verirken, öte yandan daimi bir heyecanla sizi ummanlara sürükleyen bir meslek sevilmeye lâyıktır. Tabiattan hiç usanılmaz. Çünkü daima değişen denizleri, dağları ormanları, kırları, çiçekleri, karları, fırtınaları vardır. Bu meslek de öyledir. Derinliği denizinkinden aşağı değildir.

Bir davanın çıkılamayacak sanılan tepelerini, bir kartal cesareti ve ustalığı ile aşarsınız. Bulutlar içinde dolaşır, fırtınalar, kasırgalara atlatırsınız. Bu uçuş ve inişler içinizde yeni yeni kuvvet ve heyecan kaynakları yaratır. Her iniltiden bir ızdırap, her zaferden bir zevk duyarsınız. Önünüzde rengini ve kokusunu hiç kaybetmeyen çiçekli, uğraştıkça taze kuvvet veren renkli bir çalışma alanı vardır. Bu meslek baştanbaşa hayatla, şiirle doludur.

Yaptığı iş insanlığın üzerinde titrediği adalete yardım olan genç Türk avukatı! Mesleğini sev, yalnız sevmekle kalma, böyle bir mesleğe mensup olduğun için gurur da duy. Çünkü sevilecek ve gurur duyulacak kadar asil ve güzeldir. Bu mesleği sevmeyen, kalbinde onun mukaddes ateşi yanmayan, asil ruhlu olmayan, mesleği bir tezgâhtar, bir tefeci, bir lonca esnafı gibi günlük rızkı için yapan, mesleğin asil heyecanını duymayan adam, iyi bir avukat değildir ve olamaz. Haklı gördüğü bir ihtilafı adalet huzurunda, hasis ve sefil duygulardan uzak, hakkın ve vicdanının emrinden başka hiçbir emir dinlemeyerek ilmin, kanunun ve medeni cesaretin verdiği bir imtiyazla müdafaa eden ancak böyle bir adamdır ki memleketine, mahkemelere, muhitine, müvekkillerine ve hatta hasmına sevgi ve saygı telkin edebilir. Öyle bir Adam! Ki, yalnız doğru söyler ve her söylediği söz doğru görülür.

Kemalpaşazâde Said Bey

0
Kemalpaşazade Said Bey

Kemalpaşazâde Said Bey, 12 Ocak 1848 (5 Safer 1264) tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Tanzimat döneminin önemli devlet görevlilerinden Ahmed Kemal Paşa’nın oğludur. Asıl adı Mehmed Said olup sürekli lastik ayakkabı giydiği için Lastik Sait Bey lakabı ile anılmıştır. Modern görüşlü babası sayesinde iyi bir eğitim almıştır. İlk eğitimini özel hocalardan almış, Arapça ve Farsça öğrenmiştir. Babasının Elçi olarak bulunduğu Berlin’de aldığı eğitim sayesinde Almanca’yı öğrenmiş, ayrıca Fransızca’sını da geliştirerek çok sayıda dile vakıf olmuştur.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)

Kemalpaşazâde Said Bey, eğitiminin ardından 1868 yılında bugünkü karşılığı ile Danıştay olan Şûrâ-yı Devlet’te memuriyete başlamış, 1874 yılına kadar muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yapmıştır. Ardından Hariciye Nezâreti(Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü olmuş; 1885 yılında ise Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirilmiş; Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi olmuş, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulunmuştur.

Sürgün Kararı ve Yeniden İstanbul’a Dönüşü

Kemalpaşazâde Said Bey, memuriyetten çıkarılarak müebbet hapisle cezalandırılmış,  kalede hapsedilmesine karar verilerek, 20 Kasım 1899 tarihli sürgün kararı mazbatası ile Yemen’e sürülmüştür.  Sürgün kararının gerekçesi, devlet ve saltanat aleyhine neşrolunan muzır neşriyata muavenet ve dedikoduya sebebiyettir. Cezasını, Yemen kenti Sana’da geçirmiştir.

Kemal Paşazade Said bey

1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra çıkarılan genel af sonucunda Kemalpaşazâde Said Bey İstanbul’a dönmüş, 14 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirilmiş, bu görevde iken 3 Şubat 1913 tarihinde yaş haddinden emekli olmuştur.

Memuriyetleri sırasında Mekteb-i Sultânî ve Mülkiye’de kitabet ve tercüme; İstanbul Hukuk Fakültesinde ise 1885 yılından 1914 yılına kadar aralıklarla Hukuk-ı Siyasiye-i Osmaniye(Kamu Hukuku) ve Hukuk-u Esasiye derslerini  vermiştir.

15 Mart 1921 tarihinde vefat etmiş, Süleymaniye Camiinde babası Kemal Paşa’nın yanına defnedilmiştir.

Yazın Hayatı ve Gazeteciliği 

Kemalpaşazâde Said Bey, genç yaşlarından itibaren başladığı yazın yazın hayatına emeklilik sonrasında da da devam etmiş, anıları yazmış, röportajlar vermiştir.

Türkiye’de gazeteciliğin ve yazarlığın öncülerinden sayılmaktadır. Tasvîr-i Efkâr’da Nâmık Kemal ile birlikte çalışmış, Âyîne-i Vatan gazetesinde yazılar yazmış, İstanbul Gazetesi’nde başyazar olarak görev almıştır.

Hakāyiku’l-vekāyi gazetesini çıkarmış, Vakit gazetesinin yayınlanmasına yardım etmiş, Vakit’in devamı olan Tarîk gazetesini çıkarmıştır. Vakit ve Tarîk gazetelerinde başyazarlık yaptığı sırada Şark ismiyle Beyoğlu’nda yayın yapan gazetede kendi imzasını kullanmadan“İcmâl-i Ahvâl” başlığı ile devletler arası ilişkiler, iç ve dış politika hakkında yazılar yazmıştır.

Yabancı gazeteleri takip etmiş, özellikle Avrupa’daki  gelişmeleri ve uluslararası ilişkileri yazılarında işlemiş; Journal de Constantinople isimli gazetede, Avrupa gazetelerinde Osmanlı Devleti aleyhine çıkan yazılara cevap vermiştir. İkinci Abdülhamid döneminde, 1899 yılında başlayan sürgün yıllarına kadar birçok gazete ver dergilerde yazıları yayınlanmıştır.

Arap dilinin üstünlüğünü ileri sürenlere karşı, yabancı kelime ve kavramlardan arındırılmış temiz bir Türkçe’yi ve Türkçe’nin sadeleştirilmesi gerektiğini savunmuştur.

Bağımsız bir şiir kitabı bulunmamakla birlikte beyit ve kıtalardan oluşan şiirleri gazetelerde yayınlanmış; devlet adamlarını eleştiren ve muhalif tavır takınan bir yol izlemiştir.

Kemalpaşazâde Said Bey’in Eserleri

1. Fezâil-i Ahlâkıyye ve Kemâlât-ı İlmiyye (Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev)

Bu eseri, J. J. Rousseau’nun ilimler ve sanatlar hakkındaki ünlü eserinin çevirisidir. John Jack Rousseau’nun eserinin Türkçe tercümesi ve yazarın bazı ilave ilave ve tenkitlerinin bir aya getirilmesiyle oluşmuş bir eserdir. Eser her biri ayrı bir kitap halinde basılmış; fakat birbirinin devamı şeklinde üç ciltten oluşmaktadır.  

Fezâil-i ahlâkiyye ve kemâlât-ı ilmiyye / Jan Jak Russo; mütercim Kemâl Paşazâde Saîd Bey
2. Hukūk-ı Düvel (Cebrail Gregor ile birlikte yazmıştır)

Devletler hukuku alanında ilk Türkçe eserdir. Kitap, devletler hukukunun tarifi, kısımları, kaynakları ve tarihi ile devlet, saltanat, millet, kavim, ırk gibi kavramlar üzerinde durmuştur.

Hukūk-ı Düvel ( Uluslararası Hukuk) – Kemal Paşazade Sait
3. Garâib-i Âdât-ı Akvâm 
4. Dârü’l-kütüb

Kemal Paşazade Said beyin makalelerinden oluşmaktadır

5. Mehâkim

Dönemin mahkemelerine ilişkin genel bilgiler, devlet kurumlarının görev ve yetkileri ile hapishaneler hakkında bilgiler içermektedir.

6. Vazîfe-i Adliyye-i Etıbbâ
7. Galatât-ı Tercüme

Fransız alfabesindeki harf sırasına göre on sekiz defterden oluşturulan, kelime ve terimlerin tercüme hatalarını ve yanlış kullanımlarını örneklerle göstere bir eserdir. İlk baskısı 1889 yılında yapılmıştır.

Galatat-ı Tercüme – Kemal Paşazade Said
8. Sefir ve Şehbenderler

Eser, diplomasi mesleği, diplomatlar ve devletler arası ilişkilerde diplomatların misyonlarına ilişkindir.

Sefirler ve Şehbenderler – Said Kemal Paşazâde /1890
9. Ahmed Midhat Efendi Hazretleri’ne Arîzadır

Galatât-ı Tercüme’nin on dördüncü defteri üzerine Ahmed Midhat Efendi’nin yazdığı bir makaleye cevaptır.

10. Teşhîr-i İzmihlâl
Kemal Paşazade Said bey – Teşhir-i İzmihlal

Bidâyet Mahkemesi reisliği ve İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliği sırasında, komisyon hakkında eleştiriler içeren eleştiri ve görüşlerdir. Sadrazama sunulmak istenen görüş ve düşünceleri daha sonra yayınlanmıştır.

11. Medhal-i Usûl-i Mes’ûliyyet-i Vükelâ 

Milletvekillerinin işledikleri suçlardan doğan sorumluluklarına ilişkindir.

12. Kāmûs-ı Saîd

Bu eser Yemen sürgünü nedeniyle yarım kalmıştır. Maarif Nezareti adına Faransızca’dan Türkçe’ye Kamus hazırlanmış ancak 22 forması basılabilmiştir. Çok geniş olarak tasarlanan eser Amphotère kelimesine kadar olan maddeleri kapsamaktadır.

Filiz Anadol tarafından yüksek lisans tezine konu olan ve 91 Osmanlı Devlet adamının hayatlarını yazdığı “Terâcim-i Ahvâl-i Muâsırîn” adlı biyografik bir çalışması bulunmaktadır.

Kemalpaşazâde Said Bey’in ayrıca; Bulunsun; Bu da Bulunsun; Tatbîk-i Kavâid-i Fenn-i Kitâbet ve Numûne-i Muharrerât-ı Devâir-i Hükûmet;  Usûl-i Maîşet-i İnsan; Teşebbüsât-ı Cürmiyye; Târîh-i Hukuktan Bir Sayfa; Hukūk-ı Siyâsiyye-i Osmâniyye Dersleri ve Bir Mazbata-i Sâlifü’s-safsata Sûretidir başlıklı basılmış eserleri bulunmaktadır.

 

“Arapça isteyen Urban’a, Acemce isteyen İran’a. Frengilerse Avrupa’ya! Biz Türküz, bize Türkçe elzem.”
                                                                                                           Kemalpaşazâde Said Bey

 

Dâireler dâire-i irtikâb

Tâlib-i mansıb gezinir bâb bâb

Boğdu bizi tavsiye-i intisap

Ver bize ey Âsaf-i zî-şân cevap

Böyle mi memur edelim intihap

İffet ve kudret sözü efsane hep

Rağbetimiz câhil ve nâdâna hep

Boşta kalan müflis, divane hep

Söyle bize söyle fehâmetmeâb

Böyle mi memur edelim intihap

Der birisi bende-i Lütfü Ağa

Diğeri de çâker-i Rif’at Paşa

Ey koca devlet yine sen çok yaşa

Sormayacak mı bize Mevlâ hesap

Böyle mi memur edelim intihap

Hazret-i mahdûm-i Sadaret-penâh

Yani o Cavid-i bilâ destgâh

Söktürerek ettiriyor halka âh

Ey peder-i pür keder-i ızdırap

Böyle mi memur edelim intihap

Câh-i riyasette Ebu’l-Laklaka

Destine layık koca bir şakşaka

Ördeğe benzer, ediyor vakvaka

Eyle bu serden bizi de behre-yâb

Böyle mi memur edelim intihap

Oldu nişanlar çocuk âyinesi

Kande nişan ü kıymet dirînesi

Hergelenin dopdoludur sinesi

Takmaktan eylerken ecânib hicâb

Böyle mi memur edelim intihap

Pek çoğu zahirde taassub-güzîn

Halbuki bî-behre-i iman ü din

Yok bu ahaliye zahîr u muîn

Ey koca derya-dil-i feyz-i iktisap

Böyle mi memur edelim intihap

Dairelerde doludur bu’l fodûl

Ma-sadak tam zulûm ve cuhûl

Devletin ahvaline hayran ukûl

Göster â devvar bize re’y u sevâb

Böyle mi memur edelim intihap

Cümle Müslüman süferâ yek- ayar

Ancak iki Rum’da var iktidar

Ak sakalınla utan ey ihtiyar

Eylemiyor mu sana vicdan i’tâb

Böyle mi memur edelim intihap

Âh maarifteki bu Andreas

Milleti tahrip ediyor ez-esâs

Şaşkına döndü bu cehaletle nâs

Hep dükâdan çıkmakta ehl-i şebâb

Böyle mi memur edelim intihap

Melhame Paşa ile Mahmud Celal

Oldu iki vasıta-i cem’-i mâl

Verdiğini etmiyor alem helâl

Pek mi uzaktır şafak-ı inkılâp

Böyle mi memur edelim intihap

Bey, Paşa’da kalmadı hiç terbiyet

Hazret-i casus en a’lâ sıfat

Yaklaşıyor dâhiye-i akîbet

Kangreni gösteriyor iltihap

Böyle mi memur edelim intihap

Zam ne demek para eğer yok ise

Borç ödenir akçe eğer çok ise

Bin açı var ger birisi tok ise

Ey vükelâ ma-ya’nihi hoş-habâb

Böyle mi memur edelim intihap

Kemalpaşazade Said Bey

 

Kadın Hakları

0
Afrika Kadın Hakları Protokolü

Kadın hakları, insan olarak kadınların erkeklerle aynı oranda ve eşit şekilde sahip olduğu sosyo ekonomik, siyasi, kültürel ve sosyal tüm haklardır. Kadınlar, erkeklerin sahip olduğu yasal haklara orta çağ sonrasında kavuşmaya başlamışlardır. Gelişmekte olan ve geri kalmış ülkelerde halen kadın hakları kısmen yada tamamen tanınmamaktadır. Aydınlanma çağıyla birlikte okullaşma yayılmaya başladığında, kızların bu eğitime katılması sonucu ortaya çıkmıştır.

Kadınlar için vatandaşlık hakkının istenmesinden sonra, ilk kadın hareketlerinin talepleriyle birlikte o zamana kadar sadece erkeklerin yararlandığı mesleki eğitime, kadınların da gidebilmeleri istenmiştir. Özellikle kadınların üniversitede eğitim görebilmeleri bir asır boyu tartışılmış ve karşı çıkılmıştır. İzin verilmeden önce kadınların fiziksel yapıları ve düşünsel yetilerinin böyle bir eğitim için yeterli ve uygun olup olmadığı tartışma konusu olmuştur.

İlk Kadın Hareketleri

1840 yılında ilk kadın öğrenci dinleyicileri Zürih Üniversitesi’ne gelmiş ve 1863’den itibaren kayıtlar artmıştır. Örneğin, 1892 yılında yazar Ricarda Huch tarih konulu çalışmasıyla Zürih Üniversitesi’nden mezun olmuştur. 1849 yılında ilk kadın koleji olan Londra Üniversitesi kurulmuş ve 1870–1894 yılları arasında neredeyse bütün Avrupa genelinde kadın eğitimi çalışmaları devam etmiştir. Yalnızca Prusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bu konuda geç kalmıştır.

Bilim dünyasında isim yapmış bazı kadınlar: nükleer fizikçi olan Chren Sluung Wu (1915) kainatın fiziksel yapısı hakkında mevcut yanlış anlamların kalkmasına yardım etmiş, Hinliley Quimby (1891) radyasyon fiziğinin doğmasına yardım etmiş, zoolist Jocellyn Crane küçük hayvanların toplumsal davranışlarını etüt etmek için çok zor şartlar altında çalışmış, biyolojist Gadys Anderson Emerson (1903) insan vücudunda vitamin eksikliği hakkında bilgiler toplamış ve Dorotlica Rudnick embriyo parçalarını bir yerden başka bir yere nakletme tekniğinde usta olan bilimcilerdendir.

Kadın Hakları Bildirgesi

Kadınların politikaya katılımlarının ilk adımları Fransız devrimi sırasında, 1791 yılında Olympe de Gouges’in Kadın Hakları Bildirgesi’ni yayınlamasıyla atılmıştır. 1831 ve 1848 devrimleri esnasında da Fransa’daki kadınlar seçme hakkını talep ederken, İngiltere’de de Kadın Hakları için ilk çıkışlar 1832’de gelmiştir. Bunlardan başka da İskandinav devletlerinde kadınlar 1880’li yıllarının başlarında politik haklarını ilan etmişlerdir. Buna karşın Orta Avrupa’daki ilk talepler 1900’lü yıllardan sonra, bazı Akdeniz ülkelerinde de Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkmıştır.

Kadın Hakları hareketinin oluşumunu başlatan;

  1. Sadece erkeklerin işine yarayan ve kadınları göz ardı eden seçim hakkı düzenlemeleri
  2. İngiltere ve Avusturya’da olduğu gibi ayrıcalıklı kadınlar azınlığının sahip olduğu seçme haklarını düzenleyen seçim yasası
  3. Sadece vatandaşlık haklarını değil, aynı zamanda da politik hakları elde etmeye çalışan kadın hareketlerinin güçlendirilmesi olmuştur.

Rusya, Avusturya ve Prusya devletlerinin hükmettiği Doğu Avrupa ülkelerinde, bağımsız bir kadın hareketi gelişememiştir. Buralarda, kadın haklarından daha çok bağımsızlık savaşı öncelik kazanmıştır.

Dünyada kadınlara seçilme hakkı veren ülkelerin tarihlere göre sıralaması şu şekildedir:

1. 1893 Yeni Zelanda
2. 1902 Avustralya
3. 1906 Finlandiya
4. 1913 Norveç
5. 1915 İzlanda
6. 1917 Hollanda
7. 1917 Sovyetler Birliği
8. 1917 Kanada
9. 1917 Estonya
10. 1917 Letonya
11. 1917 Litvanya
12. 1918 İsveç
13. 1918 İngiltere
14. 1918 Almanya
15. 1918 Polonya
16. 1918 Macaristan
17. 1918 Avusturya
18. 1918 Lüksemburg
19. 1918 Çekoslavakya
20. 1920 ABD
21. 1920 Belçika
22. 1922 İrlanda
23. 1924 Moğolistan
24. 1929 Ekvator
25. 1930 Güney Afrika (Beyazlar)
26. 1931 İspanya
27. 1932 Brezilya
28. 1932 Tayland
29. 1934 Küba
30. 1934 Türkiye
31. 1945 Fransa
32. 1945 İtalya
33. 1946 Yugoslavya
34. 1946 Romanya
35. 1947 Bulgaristan
36. 1948 Belçika
37. 1958 Arnavutluk
38. 1970 İsviçre

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme

0

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950’de onaylamıştır. 5630 Sayılı Onay Kanunu 29 Mart 1950 gün ve 7469 Sayılı Resmi Gazete‘de yayınlanmıştır.

BAŞLANGIÇ
Sözleşmeci Taraflar, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 11 Aralık 1946 tarihli ve 96(I) sayılı kararında soy kırımın, Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soy kırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek, aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Madde 1: Önleme ve cezalandırma görevi

Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soy kırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.

Madde 2: Soy kırımı oluşturan eylemler

Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soy kırım suçunu oluşturur.

  1. Gruba mensup olanların öldürülmesi;
  2. Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;
  3. Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek;
  4. Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;
  5. Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;
Madde 3 : Cezalandırılacak eylemler

Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

    1. Soy kırımda bulunmak;
  1. Soy kırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
  2. Soy kırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
  3. Soy kırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
  4. Soy kırıma iştirak etmek;
Madde 4: Kişilerin cezalandırılması

Soy kırım suçunu veya üçüncü maddede gösterilen fiillerden birini işleyenler, anayasaya göre yetkili yöneticiler veya kamu görevlileri veya özel kişiler de olsa cezalandırılır.

Madde 5: Uygulama mevzuatı

Sözleşmeci Devletler, bu Sözleşmenin hükümlerine etkililik kazındırmak, ve özellikle soy kırımdan veya üçüncü madde belirtilen fiillerden suçlu bulunan kimselere etkili cezalar verilmesini sağlamak için, kendi Anayasalarında öngörülen usule uygun olarak gerekli mevzuatı çıkarmayı taahhüt eder.

Madde 6 Soy kırım suçu ile suçlanan kişilerin yargılanması

Soy kırım fiilini veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerden birini işlediğine dair hakkında suç isnadı bulunan kimseler, suçun işlendiği ülkedeki Devletin yetkili bir mahkemesi, veya yargılama yetkisini kabul etmiş olan Sözleşmeci Devletler bakımından yargılama yetkisine sahip bulunan uluslararası bir ceza mahkemesi tarafından yargılanır.

Madde 7 : Suçluların iadesi
Soy kırım fiili ve Üçüncü maddede belirtilen diğer fiiller, suçluların iadesi bakımından siyasal suçlar olarak kabul edilmez.
Sözleşmeci Devletler bu tür olaylarda kendi yasalarına ve yürürlükteki sözleşmelere göre suçluları iade etmeyi üstlenir.

Madde 8: Birleşmiş Milletlerle işbirliği

Sözleşmeci Devletlerden her hangi biri, soy kırım fillerinin veya Üçüncü maddede belirtilen her hangi bir fiilin önlenmesi ve sona erdirilmesi için gerekli gördükleri takdirde, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, Birleşmiş Milletler Şartı’na göre harekete geçmesini isteyebilir.

Madde 9: Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması

Sözleşmeci Devletler arasında, bu Sözleşmenin yorumlanması, uygulanması veya yerine getirilmesi ve ayrıca soy kırım fillerinden veya Üçüncü maddede belirtilen fiillerin her hangi birinden bir Devletin sorumluluğu ile ilgili olarak çıkan uyuşmazlıklar, uyuşmazlığın taraflarından birinin talebi üzerine Uluslararası Adalet Divanı önüne götürülür.

Madde 10: Orijinal metinler

Bu Sözleşmenin eşit ölçüde geçerli olan Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolca metinleri 9 Aralık 1948 tarihini taşır.

Madde 11: İmza, onay ve katılma
Bu Sözleşme 31 Aralık 1949 tarihine kadar Birleşmiş Milletler Üyelerinin ve Üye olmayıp da Genel Kurul tarafından bu Sözleşmeyi imzalamaya davet edilen Devletlerin imzasına açıktır.
Bu Sözleşme onaylanır, ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.
Bu Sözleşmeye 1 Ocak 1950 tarihinden sonra Birleşmiş Milletler Üyeleri ile Üye olmayıp da yukarıda belirtildiği gibi davet edilen Devletler katılabilir. Katılma belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine tevdi edilir.

Madde 12: Sözleşmenin uygulama alanının genişletilmesi

Bir Sözleşmeci Taraf her hangi bir zamanda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir bildirimle, bu Sözleşmenin uygulanmasını, bu Sözleşmeci Tarafın dış ilişkileri bakımından sorumlu olduğu ülke veya ülkeler bakımından genişletebilir.

Madde 13: Yürürlüğe giriş
< İlk yirmi onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesinin tamamlandığı gün, Genel Sekreter bir tutanak düzenler ve bunun bir kopyasını Birleşmiş Milletlerin bütün Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen Üye olmayan Devletlere iletir.
Bu Sözleşme, yirminci onay veya katılma belgesinin tevdi edilmesini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.
Daha sonraki bir tarihte tevdi edilen bir onay veya katılma belgesi, bu onay veya katılma belgesinin tevdi tarihini izleyen doksanıncı gün yürürlüğe girer.

Madde 14: Sözleşmenin yürürlükte kalış süresi
Bu Sözleşme yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on yıl süreyle yürürlükte kalır.
Bundan sonraki beş yıllarda, bu sürelerin bitiminden en az altı ay önce çıkma beyanında bulunmamış Sözleşmeci Devletler bakımından yürürlükte kalmaya devam eder.
Çıkma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine hitaben gönderilecek yazılı bir bildirimle yürürlük kazanır.

Madde 15: Sözleşmenin yürürlükten kalkması

Sözleşmeden çıkmalar nedeniyle bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin sayısı on altının altına düşerse, Sözleşme bu çıkma bildirimlerinden en sonuncusunun yürürlük kazandığı tarihten itibaren yürürlükten kalkar.

Madde 16: Sözleşmenin değiştirilmesi
Sözleşmeci Taraflar Genel Sekretere hitaben gönderecekleri yazılı bir bildirim vasıtasıyla her zaman bu Sözleşmede değişiklik yapılmasını talep edebilirler.
Genel Kurul, böyle bir talep karşısında yapılması gereken işleme karar verilir.

Madde 17: Bildirimler

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bütün Birleşmiş Milletler Üyelerini ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletleri aşağıdaki konularda bilgilendirir:

  1. On birinci maddeye göre alınan imzalar, onaylar ve katılmalar;
  2. On ikinci maddeye göre alınan bildirimler;
  3. On üçüncü madde gereğince Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih;
  4. On dördüncü maddeye göre alınan çekilme bildirimleri;
  5. On beşinci maddeye göre Sözleşmenin yürürlükten kalkması;
  6. On altıncı maddeye göre alınan bildirimler;
Madde 18: Depozitörlük işlevi
Bu Sözleşmenin orijinal metni Birleşmiş Milletler arşivinde saklanır.
Sözleşmenin onaylı bir örneği, Birleşmiş Milletler Üyelerine ve on birinci maddede belirtilen üye olmayan Devletlerin her birine iletilir.

Madde 19: Kayıt
Bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarih Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayda geçirilir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu

0

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, teşkilatın en geniş ve tüm üyelerine açık organıdır.

Genel Kurul, tüm üye ülkelerin birer oy hakkı bulunan temsilcilerinden oluşmaktadır. Barış ve güvenlik, yeni üyelerin katılımı, bütçe gibi önemli konuları ilgilendiren kararlarda üçte iki çoğunluk gereklidir.

Diğer konuları ilgilendiren kararlar salt çoğunlukla alınmaktadır.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun Görev ve Yetkileri

Genel Kurul’un Antlaşma’da belirtilen görev ve yetkileri şunlardır:

  • Silahsızlanma ve silahların kontrolünü öngören düzenlemeler dahil olmak üzere uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına yönelik konuları ele almak ve tavsiye kararları vermek;
  • Güvenlik Konseyinde ele alınan ihtilaflar ve konuları kapsamamak üzere Dünya barışı ile ilgili konularda oturumlar düzenlemek ve tavsiye kararları almak;
  • Güvenlik Konseyi’inde ele alınan ihtilaflar ve konular hariç olmak üzere Antlaşma kapsamına giren konularda ve Birleşmiş Milletler organlarının görev ve yetkilerini kapsayan başlıklarda oturumlar düzenlemek ve tavsiye kararları almak;
  • Uluslararası siyasi işbirliğini, uluslararası hukukun geliştirilmesi ve tedvini, herkesi kapsayan temel insan hak ve özgürlüklerinin hayata geçirilmesi ve ekonomik, toplumsal, kültürel, eğitim, sağlık alanlarında uluslararası işbirliği sağlanması için çalışmalara başlamak ve tavsiyede bulunmak;
  • Kökeni her ne olursa olsun milletler arasındaki dostça ilişkileri bozacak herhangi bir sorunun barışçıl yolla çözülmesi konusunda tavsiyede bulunmak;
  • Güvenlik Konseyi ve diğer Birleşmiş Milletler organlarının vereceği raporları değerlendirmek;
  • Güvenlik Konseyi’nin daimi olmayan üyelerini, Ekonomik ve Sosyal Konsey üyelerini ve Vesayet Konseyi’nin ek üyelerini (gerekli olması durumunda) seçmek; Güvenlik Konseyi ile birlikte Uluslararası Adalet Divanı Yargıçlarını seçmek; ve Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi doğrultusunda Genel Sekreteri atamak.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Toplantıları
Genel Kurul oturumları geleneksel olarak her yıl Eylül ayının en az bir iş günü bulunan ilk haftasından sonraki üçüncü Salı günü açılmakta, 21 as başkan ve 6 ana komitenin oturum başkanları ile Genel Kurul Başkanının seçimi normal oturumların başlamasından en az 3 ay önce yapılmaktadır. Eşit coğrafi temsili temin etmek için, Kurul Başkanı her yıl sırayla 5 bölgeden (Afrika, Asya, Doğu Avrupa, Latin Amerika ve Karayipler, Batı Avrupa ve diğer devletler) seçilmektedir.

Ayrıca, Güvenlik Konseyinin ya da Birleşmiş Milletler üyelerinin çoğunluğunun talebi üzerine Genel Sekreterin çağrısı aracılığıyla özel oturumla toplanabilmektedir.

Her olağan oturumun başında Genel Kurul, devlet ya da hükümet başkanları en acil sorunlar hakkındaki görüşlerini dile getirmekte, daha sonra bu sorunlar 6 ana komitede ele alınmaktadır:

  • Birinci Komite (Silahsızlanma ve Uluslararası Güvenlik konuları);
  • İkinci Komite (Ekonomik ve Mali İşler);
  • Üçüncü Komite (Sosyal, İnsani ve Kültürel konular);
  • Dördüncü Komite (Özel Politika ve Sömürgeciliğin Sonlandırılması);
  • Beşinci Komite (Yönetim ve Bütçe konuları);
  • Altıncı Komite (Hukuki konular).

Bazı konular Genel Kurul’da ele alınırken bazıları bu 6 ana komiteye gönderilmekte komitelerin tavsiyelerini de içeren kararlar ve hükümler genelde Aralık ayındaki olağan oturumdan önceki genel kurulda ele alınmakta, oylama ile ya da oylama yapılmaksızın kabul edilebilmektedir.

Genel Kurul’da kararlar genellikle üyelerin çoğunluğunun katıldığı ve oy kullandığı oturumlarda alınmaktadır. Uluslararası barış ve güvenliği, bazı ana organların üye seçimi ve bütçe konuları gibi önemli konularda üçte iki çoğunluk gerekli olup oylama imzalı, el kaldırarak ya da ad okuyarak yapılabilmektedir.

Genel Kurul’da alınan kararların hükumetler için hiçbir bağlayıcı niteliği bulunmamakta, dünya kamuoyunun ahlaki otoritesini ve  ağırlığını taşıyan kararlara üyelerin uyması beklenmektedir.

Birleşmiş Milletler’in bir yıl süreli öncelikli çalışma konuları Genel Kurul tarafından, yani üye ülkelerin çoğunluğunun aldığı kararlar sonucu belirlenmektedir.

Çalışmalar;

  • silahsızlanma, barışın korunması, insan haklarının geliştirilmesi gibi belli başlı konularda çalışmak üzere Genel Kurul tarafından oluşturulan organlar ve komiteler;
  • Kurul’ un talep ettiği uluslararası konferanslar;
  • Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği – Genel Sekreter ve uluslararası memurlar tarafından yürütülmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

0

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler tarafından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için 21 Ocak 1959 tarihinde kurulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin şu anki idarî düzeni 1 Kasım 1998 yılında yürürlüğe giren AİHM İç Tüzüğünde ayrıntılarıyla belirtilmiştir. Mahkeme, Fransa’nın Strazburg  kentindedir.

Türkiye Cumhuriyeti 1987 tarihinden itibaren bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

İkinci Dünya Savaşında 60 milyondan fazla insanın ölümü sonucunda savaşın ardından 26 Haziran 1945‘te San Francisco’da imzalanan Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi’nde insan haklarına vurgu yapılmış ancak BM İnsan Hakları Bildirgesi, insan haklarının çiğnenmesi durumunda uluslararası korumanın nasıl gerçekleşeceğini saptamamış, bireysel başvuru yöntemine ilişkin kurumsal bir çözüm getirmemiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi2. Dünya Savaşından sonra oluşmuş,  Avrupa Konseyi’nin girişimleri sonucu 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, uygulamada daha başarılı sonuçlar veren bir sistem kurmuştur. Avrupa Konseyi’ne üye ülkeler, üye devletlerde yaşanan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulanmamasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin tespiti için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de 1987 tarihinden itibaren, vatandaşlarının Mahkeme nezdinde bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ek Protokollerle tam zamanlı bir mahkeme statüsüne kavuşmuştur. Mahkeme statüsünden önce Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Divanı olarak çalışmakta olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin denetimine ilişkin yargısal görevleri yerine getirirken, kararların yerine getirilme sürecinin kontrolü de, şimdi de aynı görevi yürütmekte olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılmıştır.

Uluslararası hukukun tanınmış kurallara göre iç hukuktaki bütün başvuru yolları tüketildikten sonra ve konu hakkında son kararın verilmesinden itibaren 6 ay içinde mahkemeye başvurulabilir. Kamu  otoriteleri mahkemeye başvuru yapamazlar. Başvuru sahibinin, iddia konusu sözleşme ihlallerinden şahsen ve doğrudan etkilenmiş olması gerekir. Başvuru sahibi AİHM’ e yapacağı şikayetin özünü ulusal işlemler sırasında da ortaya koymak durumundadır. Ulusal mahkemeler, AİHM yargılama yapmadan önce konu hakkında karar alabilme olanağına sahiptir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Yüksek Sözleşmeci Taraf Devlet sayısı kadar yargıç bulunmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Taraf Devletler tarafından yerine getirilip getirilmediğine ilişkin denetim Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yürütülmektedir.

Mahkeme teşkilatına ve onun yargılama usulüne ilişkin hükümler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin İkinci Kısmında 19 ila 51. maddeler arasında ve AİHM İçtüzüğünde yer almaktadır. AİHM’de Sözleşmeye taraf ülke sayısı kadar hâkim görev yapar ve halen Mahkemede 47 hâkim vardır. Hâkimler, taraf devletler tarafından sunulan üç kişilik liste üzerinden Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından seçilir. 9 yıllık bir süre için seçilen hâkimler yalnızca bir dönem görev yapabilirler. Ancak hâkimler, her durumda yetmiş yaşında emekli olurlar. Mahkemenin çalışmasında bir aksaklık olmaması amacıyla her hâkimin yenisi gelene kadar görev yapması esası da benimsenmiştir (Sözleşme, md. 20-23)

Öte yandan hâkimler kendi adlarına Mahkemede yer alırlar, yani geldikleri ülkeleri temsil etmezler. Mahkemede görev tam zamanlı olduğundan bunu aksatacak bir görev de alamazlar. Hâkimlerin tarafsızlık ve bağımsızlıklarına zarar verecek bir faaliyette bulunmaları da yasaktır. Mahkeme, hâkimlerin uymaları gereken etik ilkeleri 2008 yılında kabul ettiği Yargı Etiği Kararında ortaya koymuştur.

Mahkemenin Yapısı

Mahkemede yer alan birimleri kendi içerisinde idari ve yargısal birimler olarak ikiye ayırmak mümkündür.

Mahkemedeki idari birimler ise şunlardır: Mahkeme Genel Kurulu, bölümler ve filtraj bölümü.

Mahkeme Genel Kurulu

Mahkeme içtüzüğünün kabul edilmesi en önemli görevi olarak kabul edilebilir. Mahkemenin yönetici kadrosunun seçilmesi de görevleri arasındadır: başkan, iki başkan yardımcısı ve üç bölüm başkanı. Başkan yardımcıları, aynı zamanda içinde bulundukları bölümün başkanlığı görevini de devam ettirirler. Bunlardan her biri üç yıllık bir dönem için seçilirler. Öte yandan Genel Kurul, beş yıl için yazı işleri müdürü ve onun yardımcısını da seçer. Ayrıca bölümlerin üye kompozisyonuna karar verir ve Bakanlar Komitesine belli bir süre için dairelerin üye sayısının yediden beşe indirilmesi önerisinde bulunabilir (Sözleşme, md. 25).

Bölümler

Mahkeme bünyesinde idari bir yapılanma olarak beş bölüm oluşturulmuştur. Mahkeme İçtüzüğüne göre her bir hâkim, beş bölümden bir tanesinde görev yapmaktadır. Hâkimlerin bölümlere dağılımında coğrafi bölgeler, cinsiyet ve Sözleşmeci devletlerin sahip olduğu farklı hukuk sistemlerinin dengeli temsiline özen gösterilir. Ayrıca bölümlerin kompozisyonu her üç yılda bir değiştirilmektedir.

Filtraj Bölümü

14 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesiyle oluşturulan tek hâkim formasyonu Mahkemenin önündeki açıkça kabul edilemez nitelikteki başvuruları elemek açısından son derece yararlı sonuçlar vermiştir. Bu durumdan daha fazla yararlanmak için yazı işleri müdürlüğü bünyesinde yeniden yapılanmaya gidilmiştir. Böylece daha önceki beş bölüm yanında bir anlamda “altıncı bölüm” olarak (resmi olarak bu şekilde adlandırılmasa da) filtraj bölümü kurulmuştur. Bu bölüm, hakkında en çok başvuru yapılan beş ülkeden gelen hukukçuların oluşturduğu alt birimler halinde çalışmaktadır. Burada amaç, kabul edilemezlik kararlarında bir standardın sağlanması, kabul edilebilirlik usulünün daha rasyonel kılınması ve çalışma usullerinin düzeltilmesidir. Yeni dönemde ise elde edilen başarı nedeniyle filtraj bölümü bünyesinde diğer ülkeler için de alt birimler kurulmuştur.

Mahkemedeki yargısal formasyonlar ise şu şekilde sıralanabilir: daireler, komiteler, tek hâkim, Büyük Daire.

Daireler

Her bir bölüm içinde daireler oluşturulmuştur. Bölüm başkanı, bütün davalarda, başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi ise seçildiği ülkeye karşı açılan her davada yer alır. Şayet, başvuru bölüm başkanının seçildiği ülkeye karşı yöneltilmişse bölüm başkan yardımcısı müzakereye başkanlık eder. Daire önündeki her davada, o dairenin asıl üyesi olmayan bölüm üyeleri yedek üye olarak yer alırlar. Dolayısıyla her başvurunun müzakeresi için bölümde farklı bir üye kompozisyonu içeren daireler karşımıza çıkar.

Komiteler

Her bölüm içinde on iki aylık bir dönem için üç hâkimden oluşan komiteler kurulur. Komiteler, özellikle Mahkemenin yerleşik içtihadının söz konusu olduğu başvuruları karara bağlarlar. Sınırlı da olsa filtraj yetkileri de, yani başvurunun kabul edilemezliği konusunda karar verme yetkileri, vardır. Bu durum tek hâkim tarafından komitelerin başvurunun kaderi konusunda karar vermeye davet edildiklerinde ortaya çıkar.

Tek hâkim

Açıkça kabul edilemez başvurular ile açıkça dayanaktan yoksun başvuruları elemekle görevli yargısal formasyondur. Bu tür başvurular aslında Mahkemenin önündeki başvuruların yaklaşık olarak %90’ını oluşturmaktadır. Mahkeme başkanı, bu görevi yerine getirmek üzere 1 Haziran 2010 tarihinde ilk olarak bir yıllık süre için 20 hâkim görevlendirmiştir. 1 Haziran 2011 tarihinde ise 20 hâkim daha bunlara eklenmiştir. Bu hâkimlere, yazı işleri müdürlüğünün yaklaşık 60 hukukçusu destek vermektedirler. Ayrıca onlar daire ve Büyük Daire önündeki görevlerine de devam ederler. Ancak tek hakim formasyonu hakimleri, bu formasyonlarda kendi ülkelerine karşı yapılan başvurularda görev ifa edemezler.

Büyük Daire

17 üyeden oluşan Büyük Dairede Başkan, Başkan yardımcıları ile bölüm başkanları doğal üye olarak yer alırlar. Başvurunun yöneltildiği ülke hâkimi de burada bulunmaktadır. Diğer üyeler ise kura yoluyla belirlenir. Büyük Daire, Sözleşme’nin uygulanması ve yorumlanması açısından ciddi sorunlar içeren başvurulara bakmaktadır. Daireler, incelemenin her aşamasında Büyük Daire lehine yargılama yetkisinden el çekebilirler. Ancak bunun için başvuru hakkında henüz karar verilmemiş olması ve hükümet ile başvurucunun da buna rıza göstermesi gerekir. Öte yandan daire kararını verdikten sonra taraflardan biri üç aylık süre içinde başvurunun Büyük Daire önünde yeniden görülmesini talep edebilir. Bu talep ilk olarak Mahkeme başkanını da içinde bulunduruan beş kişilik panel tarafından incelenir, eğer kabul edilirse, başvurunun tamamı yeniden Büyük Daire tarafından incelenir.

Yargılama Usulü

Sözleşme’ye taraf devletler veya Sözleşme’nin ihlalinden mağdur olduğunu iddia eden herkes, Sözleşme’de yer alan haklarından birinin veya birkaçının taraf devlet tarafından çiğnendiği iddiasını içeren bir dilekçe ile AİHM’e başvuruda bulunabilir. Mahkeme önündeki yargılama usulü kamuya açıktır ve çelişmeli yargılama ilkesine uygundur. Ayrıca incelemenin büyük kısmı yazılı olarak yapılır. Duruşmalar çok az davada yapılır ve halka açıktır, fakat Büyük Daire, istisnai koşulların varlığı halinde kapalılık kararı da alabilir.

Kişiler, kendileri ya da bir avukat aracılığıyla başvuru yapabilirler. Ancak başvuru dilekçesi hükümete komünike edildiğinde başvurucular bir avukat tarafından temsil edilmek zorundadırlar. Avrupa Konseyi, yeterli imkânı olmayan başvurucular için bir adli yardım sistemi kabul etmiştir.

Mahkemenin resmi dilleri Fransızca ve İngilizcedir, fakat başvuruların taraf devletlerin dillerinden birinde de yapılabilmesi mümkündür. Bununla beraber başvuru bir kez hükümete komunike edildiğinde, Mahkemenin resmi dillerinden biri kullanılmalıdır. Bununla beraber Mahkeme Başkanı veya daire başkanı, başvurucunun ilerleyen aşamalarda kendi dilini kullanmaya devam edebileceğine de karar verebilir.

11 no.lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce başvuruların incelenmesi Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından yapılan ilk inceleme aşamasını içermekteydi ve bu birimde kabul edilebilirlik hususunda karar veriliyordu. Başvuru kabul edilebilir bulunduğunda ise Komisyon, dostane çözüme ulaşmak için taraflarla görüşüyordu. Eğer bu görüşmelerden sonuç alınmazsa olayları tespit eden ve başvurunun esasına ilişkin görüşü de içeren bir rapor yazılmakta ve bu rapor Bakanlar Komitesine aktarılmaktaydı.

Mevcut uygulamada ise Mahkemeye ulaşan her başvuru ilk olarak yazı işleri müdürlüğü hukukçuları tarafından ele alınır ve uygun yargısal formasyonlar önüne gönderilir. Açıkça kabul edilebilirlik kriterlerini karşılamayan bir başvuru tek hâkim önüne gönderilir ve tek hâkim, yazı işleri müdürlüğü hukukçusunun kendi sorumluluğu altında hazırladığı bir not (tek hâkim notu) üzerinden kararını verir. Tek hâkim, kendisi karar almak yerine başvuruyu incelenmek üzere komite ya da daire önüne de gönderebilir.

Yerleşik bir içtihat temelinde çözümlenecek bir başvuru ise basitleştirilmiş usulle işleyen üç hâkimden oluşan komite formasyonu tarafından karara bağlanır. Bu usul, daireler önündeki usule göre daha basit ve hızlıdır. Özellikle komitelerde ulusal hâkimin varlığı şart değildir. Ancak Komite, üyelerden birinin ulusal hâkim ile yer değiştirmesi kararı alabilir. Komite kararları oybirliğiyle alınır ve bu usulle karara bağlanan başvurular Büyük Daire önüne gönderilemez.

Tek hâkim ya da komite önüne gönderilmeyen başvurular bu konuda genel yetkili formasyonlar olan daireler tarafından ele alınır. Başvuru daire önüne geldiğinde, üyelerden biri başvurunun raportörü olarak tayin edilir. Başvurunun yöneltildiği ülkenin hâkimi ise otomatik olarak o başvurunun müzakere edildiği dairede görev alır. Eğer ulusal hâkimin başvurunun incelenmesinde görev alabilmesi mümkün değilse daire başkanı tarafından ad hoc hâkim atanır.

Bu usul çerçevesinde kabul edilebilirlik ve esasa ilişkin gözlemlerini sunmak üzere başvurunun hükümete bildirilmesi öngörülmektedir. Mahkemenin kabul edilebilirlik ve esas hakkında incelemeyi birlikte yapması artık olağan usul haline gelmiştir. İlke olarak hükümet 16 haftalık süre içinde gözlemlerini sunmak zorundadır, bu süre daha sonraki aşamalarda kısaltılabilmektedir. Bu gözlemler daha sonra 4 haftalık süre içinde cevabını sunması için başvurucuya iletilir. Başvurucudan bu aşamada hakkaniyete uygun tatmin talebini de bildirmesi istenir. Başvurucunun cevabı ve talepleri ise son kez gözlemlerini sunabilmesi için hükümete gönderilir. Bu gözlemlerin de gelmesinin ardından karar taslağı hazırlanan başvuruyu hâkim-raportör, karar için dairenin önüne getirmektedir.

Dairenin Sözleşme’deki haklardan birinin ya da birkaçının ihlal edildiği yönündeki tespiti genel olarak 41. madde çerçevesinde bir miktar paranın başvurucuya ödenmesine yol açar. Aynı zamanda daire, 46. maddeye dayanarak, tespit edilen ihlalin kaynağında olan yapısal probleme ve onun çözümü için alınması gereken tedbirlere ilişkin direktifler de verebilmektedir.

Daire kararları kesin değildir. Taraflardan birinin kararı Büyük Daire önüne götürmek için sahip oldukları üç aylık sürenin sonunda bu yönde bir talep yoksa veya taraflar bu yöndeki taleplerinden vazgeçmişlerse ya da talep beş kişilik Panel tarafından reddedilmişse daire kararı kesin hüküm halini alır.

Yargılamanın her aşamasında Mahkeme, yazı işleri müdürlüğü vasıtasıyla taraflara “dostane çözüm” önerisinde bulunabilir. Dostane çözümün Mahkeme tarafından kabul edilebilmesi için ilgili hükümetin bir şekilde başvurucunun iddialarının doğruluğunu kabul etmesi, başvurucunun zararını karşılama ve lehine bazı tedbirleri alma yükümlüğü altına girmesi gerekir. Şayet taraflar bir uzlaşmaya varır ve bu yeterli görülürse Mahkeme başvuruyu gündemden düşürerek dostane çözümden gerekli sonuçları çıkarır. Şayet taraflar bir çözüme varamazsa hükümet, Mahkemeye Sözleşme’nin ihlalini tanıyan ve başvurucunun zararını tazmin eden “tek taraflı deklarasyon” bildiriminde bulunabilir. Bu tek taraflı deklarasyon kabul edilirse, başvuru yine gündemden düşürülür. Dosyaların çözümünde kullanılan bu iki usul -ki birincisi Sözleşme metninde düzenlenmiş ikincisi ise uygulamayla ortaya çıkmıştır- yıllar içinde daha sıklıkla uygulanır hale gelmiştir.

Mahkemenin kesin nitelikteki bütün kararları ilgili olduğu devlet açısından bağlayıcıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Mahkeme kararlarının uygulanmasından sorumludur. Dostane çözüm kararlarının infazı da bu kapsamdadır. Bakanlar Komitesi, Sözleşme’nin ihlalinin tespit edildiği konuda ilgili devletin kararın infazı için gerekli genel veya özel tedbirleri alıp almadığını denetler. Öte yandan 14 no.lu Protokol 46. maddeyi değiştirerek uygulama aşamasına ilişkin iki yeni usul kabul etmiştir: Bakanlar Komitesinin Mahkemeden kararın anlamını belirginleştirilmesini ve ilgili devletin kararı doğru bir şekilde infaz edip etmediğini değerlendirmesini talep edebilmesi.

Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü

Yazı işleri müdürlüğü, yargısal görevlerinin ifasında Mahkemeye hukuki ve idari destek verme rolünü üstlenir. Bu müdürlük; hukukçular, idari ve teknik personel ile mütercimlerden oluşmaktadır.

Mahkeme Genel Kurulu tarafından seçilen Yazı İşleri Müdürü, Mahkeme Başkanının yetkisi altında yazı işleri teşkilatının en üst düzey görevlisidir. Mahkeme Genel Kurulu, Yazı İşleri Müdürüne görevlerinde yardımcı olmak üzere bir Yazı İşleri Müdür Yardımcısı seçer. Ayrıca Mahkemedeki her bir bölümde de bir yazı işleri müdürü ve yardımcısı görev yapar.

Yazı işleri müdürlüğü Mahkemeye sunulan başvuruların karar için hazır hale getirilmesinden ve görüşülecek karar taslaklarının hazırlanmasından sorumludur. Yazı işleri hukukçuları Mahkemede bölümlerin alt birimleri olarak ifade edebileceğimiz otuz beş ofiste (division) görev yaparlar. Bu hukukçular, usule ait konularda taraflarla yapılan yazışmaları yapar, hâkimlerin dikkatine sunulmak üzere analitik notları ve dosyaları hazırlarlar. Bu hukukçuların başvurular hakkında bir karar alma imkânı yoktur. Mahkemeye gelen başvurular ilgili ülkenin hukuk sistemi ve başvurunun dili çerçevesinde farklı ofislere gönderilebilmektedir. Yazı işleri müdürlüğünün Mahkemeye dönük hazırladığı bütün belgeler iki resmi dilden birinde kaleme alınır.

Yazı işleri müdürlüğü, hukukçuların görev aldığı ofisler yanında Mahkemenin aşağıdaki alt birimlerinde çalışanlarını da içine alır: çalışma usulleri ve başvuruların idari yönden yönetimi, bilgi-işlem, içtihat bilgilendirme ve yayınlar, araştırma ve kütüphane, hakkaniyete uygun tatmin, basın ve halkla ilişkiler ile idari işleyişe ilişkin birimler (bütçe ve finans bürosu vb.). Ayrıca gelen başvuru ve mektuplar ile dosyalar ve arşivden sorumlu bir Merkez Büro vardır. Mahkemede kararların dil açısından kalite denetimini yapan ve onları yazıldığı dil dışındaki diğer resmi dile çeviren dil uzmanları da bu müdürlük içinde yer alır.

Dostane Çözüm

Mahkemenin başvuruyu kabul edilebilir bulduğunu açıklaması halinde, sorunun taraflar arasında insan haklarına saygı esasına dayanan dostane bir çözüme kavuşturulması amacıyla çaba gösterir. Dostane bir çözüme varılacak olursa Mahkeme, olayların kısa bir özetini ve ulaşılan sonucu kapsayan bir karar verdikten sonra dava kayıt listesinden silinir. Dostça bir çözüm yoluna gidilmezse Mahkeme, Sözleşmenin davalı devletçe ihlal edilip edilmediğine hükmeder.

Karar

Kararlar gerekçelidir. Mahkeme, Sözleşmenin ya da ona bağlı Protokollerin ihlal edildiğini tespit ederse ve ilgili sözleşmeci tarafın iç hukuku bunu ancak kısmen giderme olayı veriyorsa zarar gören tarafa adil bir karşılık hükmedebilir. Bunun yanı sıra davalı devlet maddi ve manevi tazminat ve ayrıca dava masrafları ile avukatlık ücretlerinin ödenmesi yaptırımına bağlanabilir.

Kararların Uygulanması

AİHM’nin verdiği nihai kararlara davaya taraf olan devletler uymak zorundadır. Yani kararlar taraf devletler için bağlayıcı niteliktedir. Mahkemenin son kararı Bakanlar Komitesi’ne gönderilir. Komite kararların yerine getirilmesini gözetir.

12 Ocak – Hukuk Takvimi

0
12 Ocak Hukuk  Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün, önemli olaylar,  yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuk düzenlemeler

12 Ocak – Hukuk Takvimi

1665

Bask kökenli Fransız hukukçu ve matematikçi Pierre de Fermat öldü.  (Doğumu: 17 Ağustos 1601) İlk öğreniminin ardından üniversitede hukuk eğitimi almak üzere Orleans’a gitti. Toulouse Üniversitesinde eğitim gördü. 1631 yılında hukuk diploması aldı. Medeni hukuk alanında derece aldı. Yargıç oldu ancak matematiğe daha çok zaman ayırdı. Toulouse parlâmentosunda meclis üyesi olma hakkı kazandı. Vebaya yakalandı ve 1653 yılında hastalıktan kurtuldu. Memurluktan arta kalan zamanlarında matematikle ilgilendi. Sayılar teorisinde önemli sonuçlar buldu, olasılık ve analitik geometriye katkıda bulundu. Modern sayılar kuramının kurucusu kabul edildi. Fermat’nın son teoremi ile hatırlanmaktadır.

1729 Felsefeci ve siyaset kuramcısı Edmund Burke, doğdu. (Ölümü: 9 Temmuz 1797)  Burke, İngiltere Avam Kamarası’nda görev yaptı. Fransız İhtilali‘ne karşı çıktı. Kuzey Amerika’daki İngiliz sömürgelerinin bağımsızlık hareketine destek verdi. Estetik üzerine felsefi çalışmalar ve Annual Register adlı siyasi dergiyi çıkardı.
1746

İsviçreli sosyal reformcu, filozof ve politikacı Johann Heinrich Pestalozzi doğdu. (Ölümü: 17 Şubat 1827) Din eğitimi almasına karşın filozof Jean-Jacques Rousseau’nun etkisi ile hukuk ve siyasi adalet alanında kariyer yaptı ve felsefeye yöneldi. 1765 yılında yaklaşık 20 filozofla birlikte Helvetic Topluluğu’nu kurdu ve özgürlükler alanında çalıştı.

1833

Alman filozof ve iktisatçı Karl Eugen Dühring doğdu. (Ölümü 21 Ekim 1921) Berlin Üniversitesi’nde felsefe ve Ekonomi dersleri verdi.

1848

Kemalpaşazâde Said Bey (Lastik Kemal Bey), doğdu. (Ölümü: 15 Mart 1921) Muavin, kâtip ve başkâtip olarak görev yaptı. Ardından Hariciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) Matbuat Kalemi’nde müdür yardımcısı ve kalem müdürü oldu. 1885 yılında  Şûrâ-yı Devlet Muhâkemat Dairesi üyeliğine getirildi. Muhâkemat Dairesi reisi, ve 1894 yılında da da Bidâyet Mahkemesi reisi oldu, bu görevle eşzamanlı olarak İntihâb-ı Me’mûrîn Komisyonu üyeliğinde bulundu. 4 Aralık 1908 tarihinde Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi.

Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1876

Amerikalı gazeteci ve roman yazarı Jack London (John Griffith London) doğdu. Vahşetin Çağrısı, Martin Eden, Demir Ökçe, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu başta olmak üzere elliden fazla kitap yazdı. Dünya ticari dergi romanının öncüsü ve yazarlıktan yüksek gelir elde edebilen ilk Amerikalılardan oldu. Kariyeri boyunca defalarca intihalden suçlandı. 22 Kasım 1916’da, çiftliğinde yaşamını yitirdi.

1895

Fransız hukukçu ve devlet adamı Jean Berthoin doğdu. (Ölümü 25 Şubat 1979) Grenoble ve Bordeaux’da hukuk ve edebiyat alanında lisansını tamamladı. Kimya-fizik alanında master yaptı. Senatör ve bakan olarak görev aldı.

1906

Varoluşçuluk, etik ve ontoloji ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Litvanya kökenli Fransız filozof, Emmanuel Levinas, 12 Ocak 1906’da Kovno’da (Litvanya) doğdu. Aslen Yahudi olan Levinas Orta öğrenimini Litvanya ve Rusya’da tamamladı. 1923-30 arası Fransa, Strasbourg’ta felsefe öğrenimi gördü. 1928-29’da Almanya, Fribourg’da Husserl ve Heidegger’in derslerine katıldı. 1930’da Fransız vatandaşlığına geçti. École Normale İsraélite Orientale’de yöneticilik ve Poitiers (1964), Paris-Nanterre (1967), Sorbonne (1973) üniversitelerinde öğretim üyeliği yaptı. Türkçe’ye tercümesi yapılan çok sayıda eseri bulunmaktadır. 25 Aralık 1995‘te yaşamını yitirdi.

Emmanuel Levinas
1915

ABD Temsilciler Meclisi, kadınların da oy kullanması yönündeki kanun teklifini reddetti. ABD’de kadınlar 1920 yılında seçme ve seçilme hakkı elde etti.

1920

Misak-ı Milli Kararlarını ilan eden son Osmanlı Meclisi Mebusanı İstanbul’da toplandı.

1932

Hattie Wyatt Caraway, Amerika Birleşik Devletleri senatosuna seçilen ilk kadın politikacı oldu.

1933

Dahili İstikraz (İç Borç) Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi.

1934

Hukukçu ve Yunanistan’ın eski Başbakanı Eleftherios Venizelos, Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdi. Modern Yunanistan’ın mimarı Venizelos 23 Ağustos 1864 tarihinde doğdu ve 18 Mart 1936’da öldü. Yunanistan’ın en önemli limanlarından biri olan Siroz adasında eğitim gördü, 1887 yılının Mart ayında Girit’e avukat olarak döndü ve adanın 6’sı Müslüman 11’i Rum olan 17 avukatından biri oldu. 29 Ekim 1930’da Türkiye’deki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katıldı. Seçimleri kaybedince Paris’e gitti ve orada iken gıyabında idama mahkûm edildi. 1936 yılında Paris’te öldü.

1939
1951

Soykırım Suçunun İşlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme, 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştı.

1952

ABD yönetimi, Marshall Planı çerçevesinde Türkiye’ye 58 milyon dolarlık askeri yardım yapılmasına onay verdi.

1954

Türkiye, Kadınların Siyasal Haklarına İlişkin Sözleşmeye katıldı. BM Genel Kurulunun 20 Aralık 1952 tarih ve 640 (VII) sayılı kararıyla kabul edilen ve 7 Temmuz 1954 tarihinde yürürlüğe giren sözleşmeye ilişkin 7288 Sayılı Onay Kanunu 2 Haziran 1959 günlü Resmi Gazete’de yayınlandı.

1961

27 Mayıs Askeri Darbesinin ardından siyasi partilerin faaliyetine yeniden izin verildi.

1971

Anayasa Mahkemesi, özel yüksek okulların Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi.

1980 Türkiye Barolar Birliği’ Avukatlık Meslek kurallarında değişiklik yapıldı.
1983

Fatsa Dev-Yol Davası, Amasya’da başladı. 261 sanık hakkında idam cezası istenen, 759 sanıklı davada idamı istenenler arasında eski Belediye Başkanı Fikri Sönmez de bulunuyordu.

1988

Tek tip elbise giymeyen tutuklu ve hükümlülerin ziyaretçileriyle görüştürülmemesi cezaevlerinde olaylar çıkmasına neden oldu.

1998

19 Avrupa ülkesi, insan klonlanmasının yasaklanması konusunda anlaştı.

2000

DSP-MHP-ANAP Koalisyon hükumeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘nin, idama mahkûm edilen Abdullah Öcalan hakkında verdiği ihtiyati tedbir kararına uyulmasını kararlaştırdı.

2002

ABD’li avukat ve 1977-1980 yılları arasında Başkan Jimmy Carter kabinesinde dışişleri bakanı olan Cyrus Roberts Vance öldü. (Doğumu 27 Mart 1917) 1942’de Yale Hukuk Okulu‘nu üsstün başarıyla bitirdikten sonra ABD Deniz Kuvvetleri’ne girdi. Terhis olduktan sonra 1946’da Wall Street’teki bir hukuk şirketine girdi. Uluslararası anlaşmazlıklarda Birleşmiş Milletler temsilcisi ve arabulucu olarak görev üstlendi. Kennedy yönetimi sırasında Ordu Sekreteri ve Savunma Bakanlığı Baş Hukuk Müşaviri olarak görev yaptı. Dışişleri Bakanı olarak Vance, dış politikaya çatışma yerine müzakere ve silahların azaltılması odağında yaklaştı. Nisan 1980’de, İran’daki Amerikan rehineleri kurtarmak için yapılan Kartal Pençesi Operasyonu’nu protesto etmek için istifa etti. 1991’den sonra eski Yugoslavya topraklarındaki savaşı durdurma çabalarına katıldı. 1993’te, Bosna-Hersek’le ilgili BM gözetiminde toplanan uluslararası barış konferansının Birleşik Krallık eski dışişleri bakanı David Owen’la beraber eşbaşkanlığına getirildi.

2006 Papa  II. Ioannes Paulus ve gazeteci Abdi İpekçi suikastlarının tetikçisi Mehmet Ali Ağca,  iki ayrı gasp ve soygun suçundan ötürü 5,5 yıldır hükümlü olarak bulunduğu Kartal H Tipi Cezaevinden tahliye edildi. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, tahliyenin bütün yönleriyle değerlendirilmesi açısından Yargıtay incelemesine sunulması için yazılı emir yoluna başvuracağını bildirdi. Yapılan itiraz üzerine, Yargıtay tahliye kararını oybirliğiyle kaldırdı ve Mehmet Ali Ağca 20 Ocak 2006 tarihinde tekrar tutuklanarak cezaevine konuldu.
2019 Amerikalı kadın hakim Patricia Wald, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 16 Eylül 1928 ) Yale Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1967’de Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’na katıldı. 1968’den 1970’e kadar Washington DC’de çalıştı, Şiddetin Nedenleri ve Önlenmesi Ulusal Komisyonu’nda danışman olarak görev yaptı. Ayrıca 1970 yılında Ford Vakfı’nın Uyuşturucu Bağımlılığı Araştırma Projesi’nin eş-yöneticiliğini yaptı. Daha sonra Hukuk ve Sosyal Politika Merkezi’nde ve 1971-1972 yılları arasında Ruh Sağlığı Hukuku Projesi’nde çalıştı. Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi olarak atanan ilk kadın hakim oldu. Amerika Birleşik Devletleri, Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi hakimi ve Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi hakimi olarak görev yaptı. Amerikan Barolar Birliği Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde ve Amerikan Hukuk Enstitüsü Konseyi’nde bulundu. 2021 yılında Obama tarafından The Privacy and Civil Liberties Oversight Board‘a aday gösterildi ve 2017’ye kadar görev yaptı. Amerikan Hukuk Enstitüsü, Amerikan Felsefe Derneği, ve Whitney R. Harris Dünya Hukuk Enstitüsü’nün üyesiydi.  Amerikan Barolar Birliği‘nden madalya aldı.
2025 Fransa’da yaşayan Kamil A.’nın kızına cinsel saldırıda bulunmakla suçladığı İdris A.’yı Türkiye’de vurmaları için 60 bin euroya tetikçilerle anlaştığı, tetikçilerin de 600 bin liraya 8 ayrı tetikçi tuttuğu anlaşıldı. İdris A .2024 aralık ayında bacaklarından vuruldu, evi ve otomobili kurşunlandı. Başlatılan soruşturmada, tetikçiler ve aile üyeleri ‘yaralama’, ‘azmettirme’, ‘mala zarar verme’, ‘6136 Sayılı Kanuna Muhalefet’, ‘Genel güvenliği tehlikeye sokmak’ suçlarından tutuklandı.  Bazı şüpheliler adli kontrol ile serbest bırakıldı. Fransa’da bulunan Kamil A. hakkında ‘azmettirme’ suçundan gözaltı kararı verildi.

12 Ocak – Hukuk Takvimi

Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Felsefenin Konusu, Görevi, Amacı ve İlgi Alanı – Av. Vedat Ahsen Coşar

Diğer bilim kollarının konusu belli olduğu halde, felsefenin konusunu tespit işi felsefenin kendi görevidir. Nitekim  Alman Sosyolojisinin kurucularından olan sosyolog, filozof ve eleştirmen George Simmel “her filozof, sadece hangi cevapların bulunacağını değil, aynı zamanda hangi soruları soracağını da tayin eder” demiştir. (Ernest Hirsch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 46 – 1996)

Dolayısıyla felsefeyle uğraşan kişiler, sadece bilinen soruları ve cevapları bulmakla ve bunları incelemekle yetinmezler, eski sorulara yeni cevaplar ararlar, daha önce sorulmayan soruları sorarlar, bunların cevaplarını bulmaya çalışırlar. Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Alvin Toffler onun için “Yirmi birinci Yüzyılın cahilleri okuma yazma bilmeyenler olmayacak, dün öğrendiklerini unutup yeni şeyleri, yeni bilgileri öğrenmeyenler olacaktırdemiştir.

O nedenle, geçmişte olduğu gibi günümüzde de tek bir felsefe, tek bir felsefi sistem, tek bir felsefe okulu yoktur, aksine çok sayıda felsefe sistemi, çok sayıda felsefe okulu vardır ve gelecekte de olacaktır.

Hayat nasıl yerinde durmuyor, sürekli olarak akıyor ve değişiyor ve değişmeyen tek şey değişim ise, değişen zamana, koşullara, ihtiyaçlara, anlayışlara, görüşlere göre, yeni felsefi akımlar, yeni felsefe sistemleri ve okulları ortaya çıkacaktır. Sonuç itibariyle zamanla ortaya çıkan her alandaki değişime bağlı olarak birçok bilim dalı birbirinden ayrılmış, her bilim dalı içinde uzmanlıklar ortaya çıkmış, her yeni bilim dalının ilkeleri, o bilim dalının özelliklerine ve ihtiyaçlarına göre belirlenip şekillenmiş, buna bağlı olarak geçmişte bilimin bütününü temsil eden felsefe, günümüzde ayrı bir çalışma alanına sahip bir disiplin haline gelmiştir.

Ama bu çalışma alanı, konu yönünden değil, sadece görev yönünden diğer bilim dallarından ayrılmıştır. Değil ise, felsefenin  amacı, hemen hemen bütün alanlarda ve bilim dallarında aynıdır, birdir ve ortaktır. O nedenle, bilim dalı olarak felsefeye “ilkeler bilimi” adı verilmiştir, zira hangi özel bilim dalı olursa olsun, bunların temelleri, yani dayandıkları ilkeler ile varmak istedikleri sonuçlar ve hedefler felsefe alanında birbirleriyle birleşirler. (Ernest Hirch, Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi Dersleri, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü, sayfa 54 – 1996)

Genel niteliği itibariyle bir “ilkeler bilimi” olan ve temel hedefi ve amacı uyumlu bir dünya ve hayat görüşü sağlamaya çalışan felsefe, esas itibariyle şu üç sorunu çözümlemeye çalışır:

1- Hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgiyi elde etmek mümkündür? (Bilgi Teorisi)

2- Değer biçmek konusunda hangi ölçülere başvurmak gerekir? (Değer Teorisi)

3- Varlığın iç yüzü, yani en yüksek hedefi nedir? (Metafizik/Fizikötesi)

Kuşkusuz değişik felsefi okulların, felsefi görüşlerin bu sorulara verdikleri cevaplar, bu konular üzerine olan görüş ve düşünceleri ile yaklaşımları farklıdır. O nedenle, bu felsefi okulların ve görüşlerin; Bilgi TeorisiDeğer Teorisi ve Metafizik/Fizikötesi çerçevesinde sınıflandırılmaları ve bu bağlam içinde ve bu çerçevede açıklanmaları gerekir. Buna göre;

a- Bilgi ve Bilgi Teorisi

Geride bıraktığımız yüz yılın en önemli analitik fütüristlerinden ve yönetim bilgelerinden olan Peter F.Drucker’in, “Kapitalist Ötesi Toplum” isimli özgün eserindeki anlatımına göre bilgi; arkasında yazılı hiçbir şey bırakmamış olmasına rağmen, 2500 yıldan daha fazla bir zamandan bu yana insanlığı etkileyen ve aydınlatan Sokrates’e göre, “kendini bilmek”, yani kişinin entelektüel ve ahlaki yönden büyümesidir.

Sokrates’in en büyük rakibi Protagoras’a göre bilgi, “mantık, dilbilgisi, konuşma sanatı, retorik”, yani “kişinin rakibini sözle yenmesidir.

Tao ve Zen felsefesine göre bilgi, “aydınlığa, bilgeliğe, hikmete giden yol”, yani “kişinin kendini, kendisini bilmesidir.

Doğulu bilge Konfüçyüs’e göre bilgi, “neyi, nerede, ne zaman ve nasıl söyleyeceğini bilmek” ve “rakibini sözle mat etmektir.”

Batı ve Doğu felsefesindeki bu anlaşılma, algılanma ve tanımlanma biçimlerine göre bilgi, Amerikalı fütürist/gelecek bilimci Drucker’in de vurgu yaptığı üzere “yapma, yapabilme yeteneği, işe yararlılık” olmadığı gibi  “yapmaya, aletlere, süreçlere, ürünlere” uygulanan bir şey de değildir.

Bütün bu bilgelerin yaklaşımına ve anlayışına göre bilgi, sadece “var olmaya” uygulanan bir şeydir.

Yunanlıların “techne” dedikleri şey olan beceriyle, işe yararlılıkla, zanaatla/sanatla, “organize, sistematik, amaçlı bilgi” anlamına gelen “loji” sözcüklerinin birleşmesinden oluşan “teknoloji”, gerçekte bilginin, aletlere, süreçlere, ürünlere uygulanması sonucu doğmuştur. Sanayi Devrimi dediğimiz şey de bu sürecin sonunda gerçekleşmiş, diğer bir deyişle Sanayi Devrimi’ni bu süreç yaratmıştır.

Eski Yunan’da “sanatlar üzerine konuşma” anlamına gelen “teknoloji” günümüzde, “bilimin, pratik yaşam gereksinimlerini karşılaması ya da insanın, çevresini denetleme, biçimlendirme, değiştirme çabalarına yönelik uygulamaları ve yine bilimsel araştırmalardan elde edilen somut ve yararlı sonuçlar ile bunlara ilişkin araç, yöntem ve süreçlerin bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Sanayi Devrimi ile birlikte üretim yoğunlaşmasını, yani fabrikayı, ardından bugün hepimizin bildiği, çoğumuzun kullandığı büyük buluşları/icatları yaratan teknolojiyi sürükleyen şey, Drucker’in evrimini anlattığı bilginin anlamındaki ve işlevindeki bu temel değişikliktir.

Bu temel değişikliğe bağlı olarak üretimin ve servet yaratmanın önemli bir unsuru haline dönüşen ve hatta sermaye araçlarını, hepsi tükenebilir nitelikte olan paratoprakmakineemek olarak gören klasik, Marksist ve Keynesçi iktisatçıların görüşlerinin aksine, sermaye aracı haline gelen ve Sanayi Devrimi’ni yaratan, bilginin sistematik bir şekilde kullanılması üzerine çalışan ilk kişi olarak bilinen, İşletme Yönetimi’nin babası olarak kabul edilen Amerikalı mühendis ve endüstriyel yönetim uzmanı Frederick Winslow Taylor tarafından işe uygulanılmaya başlanılmasıyla birlikte “Produktivite/Verimlilik Devrimi” doğmuştur.

Bilginin işlevindeki ve dinamiğindeki üçüncü değişim olan bilginin bilgiye uygulanması ise, jenerik bir işlev olan “Yönetim Devrimini” yaratmıştır.

Onun için eskiden bu yana hemen her kuruluşta var olan ve uygulanan yönetim, Drucker’in nitelendirmesiyle artık bilgi toplumunun jenerik organıdır ve günümüzde yöneticiler, sadece yönetmekten değil, bilginin uygulanmasından ve performansından da sorumludurlar.

Bugün bizim bilgi-işlem” dediğimiz şey, aslında bilginin bilgiye uygulanması olan, diğer bir deyişle bilginin dönüşümü için kullanılan yöntemleri ve bu dönüşümleri gerçekleştirmek için kullanılan mekanizmaları inceleyen disiplinin adıdır.

Bilginin işlenmesinde ve iletilmesinde, giderek artmakla birlikte işitmeye dayalı basit seslerden daha çok, fonemleri, sembolleri, bu bağlamda bilgiyi temsil etmek üzere ondalık sayıları, alfabetik harfleri, kimi noktalama işaretlerini ve matematiksel sembolleri kullanan, bu yolla yeni bilgi ağları yaratan, kavramları birbirine bağlayan, yeni diller, yeni kuramlar, yazılımlar, imgeler, simgeler geliştiren, geçmişte olduğundan çok daha fazla bilgiyi biriktirme ve depolama olanağı sağlayan, bunları enformasyon haline getirebilmek için verileri birbirleriyle değişik biçimlerde ilişkilendiren, bunlara içerik ve işlerlik kazandıran ve bu suretle enformasyon kitlelerini daha geniş modeller halinde birleştiren “bilgi-işlem” mekanizması ve bu mekanizmanın geliştirdiği teknikler, bugün artık hemen her türlü bilim alanında, yönetimde, sanayide, ticarette, sanat ve fikir yaşamında çok daha yaygın biçimde kullanılmaktadır.

Marx, devrimin zamanını tanımlarken şöyle diyordu: “Devrim, toplumsal üretim ilişkileri (yani mülkiyet ve denetim tarzı), üretim araçlarının (yani teknolojinin) gelişmesini engellediği zaman olur.

Bu bağlamda Sanayi Devrimi, feodal toplum yapısı ile bu toplum yapısının ilişkilerinin sanayinin gelişmesini engellediği için olmuştur.

Sovyet toplumu, yapısını ve ilişkilerini, bilgiye, iletişim ve bilgisayar teknolojisine ve özellikle enformasyona dayalı yeni zenginlik yaratma sistemine dönüştüremediği, yani Marx’ı iyi anlayıp yorumlayamadığı için çökmüştür.

Sovyet yöneticileri içinde bunu ilk gören ve itiraf eden Gorbaçov’dur. Nitekim Gorbaçov kendi siyasi hareketine başlarken şunları söylemiştir: “Enformasyon çağında, en pahalı ve en değerli aracın bilgi olduğunu en son anlayanlardan birisi olduğumuz için çöktük.”

Gorbaçov’un bu öngörüsünün dayanağı, Marx’ın, bilginin teknolojiyi, teknolojinin de bilgiyi ve kültürü değiştireceği yönündeki sezgisini biliyor veya bunu anlamış olmasıdır.

Günümüzde hammaddeye, emeğe, zamana, mekana, sermayeye ve öteki girdilere olan gereksinim azaldığı için bilgi, hemen her şeyi ikame etmekte, gelişmiş ileri bir ekonominin en önemli kaynağı haline gelmekte, bilgiden yeni bilgiler edinmek mümkün olmakla ve süreç bu şekilde işlediği için bilginin değeri giderek daha fazla bir şekilde artmaktadır.

Öyle ki, bir yandan yeni bilgi ağları yaratılırken, diğer yandan kavramlar birbirleriyle farklı biçimlerde ilişkilendirilmekte, yerel ve küresel düzeyde yeni hiyerarşiler oluşmakta, yeni varsayımlar, yeni diller, kodlara ve mantıklara dayalı yeni teoriler, hipotezler ve imajlar üretilmektedir. Daha da önemlisi, veriler daha çok yoldan birbirleriyle ilişkilendirilip bağlam içine oturtularak enformasyon haline getirilmekte, enformasyon kümeleri giderek daha büyük modeller oluşturmakta ve süreç böyle işlediği için günümüzde gelişmiş ülkeler, dünyaya enformasyon, buluş, yönetim, kültür, ileri teknoloji, yazılım, eğitim, tıbbi bakım, finans ve bunlara dayalı hizmetler satmaktadırlar. Bu ülkeler, ekonomilerini tarıma, madene, ucuz emeğe, kitlesel üretime dayalı ülkeler üzerinde, bilgi yaratmanın, bu bilgiyi kullanmanın ve değerlendirmenin yeni yolları üstünde yükselen kendi egemenliklerini kurmaktadırlar ve hatta kurmuşlardır. Gelişmiş bu ülke ekonomilerinin iş ve finans sektöründe gerçekleştirdikleri küreselleşme, yani paranın, sermayenin ve bilginin dünyayı hem çok hızlı ve hem de hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşması, ulusların, uluslararası rekabete hazır ve dayanıklı olmayan ekonomilerin egemenliklerini korumalarını zorlaştırımaktadır.

Bütün bu nedenlerle ve özetle günümüzde bir sermaye aracı haline gelen, klasik, Marksist ve Keynesçi sermaye araçlarının aksine tükenmeyen, bilgiden yeni bilgiler elde eden ve geçmişte çok fazla olmayan bilgi, günümüzün küreselleşen dünyasında çok fazla bir şekilde mevcuttur ve teknolojinin sağladığı araçlarla ve kolaylıklarla dünyayı çok hızlı bir şekilde dolaşmaktadır.

Öyleki, çok az bir zaman önce, bilgi ve haber alamamaktan yakınan bizler, şimdilerde tam bir bilgi ve haber bombardımanın altındayız. Dahası geçmişte bilgiye ulaşmak oldukça zor iken, günümüzde bilgiye ulaşmak geçmişe oranla artık oldukça kolaydır. Ama bu bilgilerin bir kısmı güvenilir değildir, bir kısmı manüpülatiftir, bir kısmı kirlidir, bir kısmı ise işe yaramazdır.

Bu bağlamda doğru bilgiye, güvenilir bilgiye, işe yarar bilgiye ulaşmak ve bu bilgileri amacına uygun şekilde kullanmak, çoğu durumda ve zamanda pek mümkün olmamaktadır.

İşte, felsefe, bize doğru, güvenilir ve işe yarar bilgiye ulaşmak konusunda yardımcı olan en etkili ve işlevsel bilim dalıdır. Bu bağlamda, doğru olan, güvenilir olan, işe yarayan bilgiye biz, sadece felsefenin bir dalı olan ve Epistemoloji adı verilen Bilgi Teorisi aracılığıyla ulaşabiliriz. Zira bu teori bize; hangi koşullar altında ve hangi çerçevede güvenilir bilgi elde etmenin mümkün olduğunu gösterir, bunun yollarını ve araçlarını sağlar.

Nitekim diğer tek Tanrılı dinlere oranla İslamiyet, bilgiyi insan uğraşları arasında en yüksek yere koymuş, gerek Kuran, gerekse Hz.Muhammed’in söylemleri/hadisleri, bilgi edinme yönünde teşvikte bulunmuştur. Gerçekte bilgi sözcüğü (ilm), Kuran’da Tanrı’nın adından sonra en çok kullanılan sözcüktür. Nitekim Kuran “oku” diye başladığı gibi, Hz.Muhammed de, kendisini izleyenleri “İlim Çin’de bile olsa gidip bulmaları” için teşvik etmiştir.

Diğer taraftan insan merak eden, merak ettiği şeyleri öğrenmek ve anlamak isteyen ve buna ihtiyaç duyan, yanı sıra hareket eden, neden hareket ettiğini bilen, hareketinin amacını ve şeklini kendisi tayin eden bir varlıktır. İnsanın gerek öğrenmek ve anlamak, gerekse hareket etmek isteği ve ihtiyacı “bilgi yargısı”nı oluşturur ve bilgi bu yargının kapsamındadır.

İnsanın bilgi yargısı kapsamında olan anlamak, öğrenmek, hareket etmek ihtiyaçlarının hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğu hususu, değişik felsefi görüşlere göre değişen bir husustur, yani hareket etme ihtiyacı mı insanı anlamaya ve öğrenmeye sevk eder, yoksa anlamak ve öğrenmek ihtiyacı mı insanı hareket etmeye sevk eder? Bunların her ikisinin birbirlerini tetiklediği aşikar olmakla birlikte, bilgi ihtiyacının hareket etme ihtiyacından sonra geldiği akla daha yakın bir ihtimaldir.

Akıllı bir varlık olan insanın hareketleri bilinçli olduğu ölçüde bir amaca da yöneliktir ve insan, bu amaca yaklaşma ve bu amacı gerçekleştirme derecesine göre, hareketlerine bir değer biçer, insanın bu değer biçme eylemi esas itibarı ile bir “değer yargısı”dır ve bu yargı “bilgi yargısı”ndan ayrı bir kategoridir.

Değer yargısı”, insanın bir şeyi, bir nesneyi, bir insanı, bir hareketi belirli bir ölçüte göre değerlendirmesi ve takdir etmesidir; mantıkta bu ölçüt, “doğru”dur ve bu bir bilgi yargısıdır; estetikte bu ölçüt “güzel”dir; etikte bu ölçüt “iyi”dir.

Hareket etme alanında değer teorisinin uygulama alanı, insanın bilinç dışı ve bilinç içi hareket etmesine göre değişir. İnsanın bilinç dışı hareket etmesi istisnai bir durumdur ve bu alan, insan doğası hakkındaki biyoloji, fizyoloji gibi pozitif bilimlerin açıklayacakları verilere bağlıdır; insanın bilinçli ve bilinçsiz hareketlerinin nedenlerinin irade üzerindeki etkilerinin belirlenmesi ise psikolojinin inceleme alanına girer.

İnsanın bilinç içi hareketine verilecek değer, bilinç ile hareket arasındaki uyuşmaya göre irdelenir, o halde, bu uyuşma hangi ölçüye göre tayin edilebilir sorusunun ve konusunun cevabı psikolojinin inceleme alanı dahilindedir.

İnsanın kısmen de olsa, bilinç etkisiyle hareket ettiği kabul edildiği takdirde, bilincin hareket üzerindeki etkisinin bir amacı vardır ve bu amaç felsefeyi değil, psikolojiyi ilgilendirir ama eğer bunun nedenini ararsak, bunun nedenini herhangi bir pozitif hukuk dalında bulamayz; zira pozitif bilim dalları bize “olan” hakkındaki bilgiyi, “olan”ın nereden çıktığını, neyi etkilediğini, nasıl olduğunu söyler ama “olan”ın niçin, yani hangi amaçla yapıldığını ve neden olduğunu anlatmaz; çünkü başlangıç meselesi felsefenin ana konusudur. Bilincin bu süreçte araya girmesi, hareketlerin belirli kurallara uygunluğunu sağlamak içindir.

b- Değer Kavramı ve Değer Teorisi

İnsan olarak hemen her gün, pek çok değişik konuda değerlendirmeler, yorumlar yapar ve yargılarda bulunuruz. Bu bağlamda, yalan söylemenin, birisine iftira atmanın, başkalarına zarar vermenin, ahlaksızlık yapmanın kötü, her durumda doğru olanı yapmanın, hakikati söylemenin ise iyi olduğunu düşünür ve söyleriz. Nitekim Aristoteles, o nedenle, “Platon’u/Eflatun’u severim ama hakikati daha çok severim” demiştir.

Bütün bu değerlendirmeler ve yargılar, aslında bir değer biçmedir ve bu değerlendirmeler ve yargılar, doğrudan etik ve ahlak felsefesiyle ilgilidir. O nedenle, değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda, bizim hangi ölçülere ve araçlara başvurmamız gerektiğinin, hangi ölçününün ve aracın kullanılmasının bizi doğru değer biçmeye ve değerlendirme yapmaya götüreceğinin bilinmesinde yarar vardır.

Doğru değer biçme ve değerlendirme yapma konusunda başvurmamız ve kullanmamız gereken ölçüyü ve aracı bize sağlayan ve veren felsefenin Değer Teorisi’dir. Esasen hangi alanda ve konuda bir kural ile karşılaşırsak, bu kuralı takdir etmek, değerlendirmek için Değer Teorisi’ne başvurmak ihtiyacı duyarız. Zira bütün etik, ahlak, estetik ve hukuk felsefesi bu görev alanına girer.

c- Metafizik/Fizikötesi

Felsefenin üçüncü ana dalı olan metafizik/fizikötesi kavramının fikir babası Aristoteles’tir. Felsefenin bu dalının bu ismi alması, Aristoteles’in eserlerini derleyen ve yayımlayan Rodoslu Andronikos’un, Aristoteles’in varlığın ilkeleri hakkındaki eserini “Fizik” adlı kitaptan sonraya almış olması ve o nedenle, bu kitaba “fizikten sonraki eser” anlamına gelen “metafizik/fizikötesi” başlığının konulmuş bulunmasıdır.

Felsefenin diğer dalları olan Bilgi ve Değer Teorileri’nin tanımlanması ve bu teorilerin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi her ne kadar kolay ise de, metafizik/fizikötesi teorisinin tanımlanması ve bu teorinin sınırlarının açık bir şekilde belirlenmesi oldukça zordur. Zira  bilgi ve değer teorileri, bilgi, etik, ahlak gibi belli ilgi alanlarına sahiptir. Oysa metafizik/fizikötesi teorisinin ilgi alanlarını belli bir biçimde, belli bir tanımla ve kavramla sınırlamak mümkün değildir. Zira metafizik/fizikötesi üzerine olan görüşler ve incelemeler; varlık, varoluş, evrensellik, sebep/sonuç, uzay, uzam, zaman, olgu, olay, Tanrı gibi soyut ve göreceli kavramlar üzerinedir.

Takdir edileceği üzere, insanın deneyim dışında, üstünde ve soyut olan herhangi bir şeyi kesin olarak bilmesi, yani fizik biliminde geçerli olan metotlarla bunu tespit etmesi ve belirlemesi çok zor ve hatta  çoğu zaman olanaksızdır. O nedenle, “metafizik/fizikötesi” sözcüğü, deneyin dışında ve sadece teoriler aracılığıyla, akıl yürütme yoluyla bilinen ve algılanan hususlar anlamında kullanılmış ve o şekilde de kullanılmaktadır.

 

Uluslararası Sağlık Tüzüğü

0

Uluslararası Sağlık Tüzüğü – USTDünya Sağlık Örgütü Sağlık Kurulu tarafından 25 Temmuz 1969 tarihinde kabul edilmiştir.

Tüzük, Dördüncü Dünya Sağlık Örgütü tarafından 1951 yılında kabul edilen Uluslararası Hıfzıssıhha Tüzüklerinin sonrasında gerçekleşmiştir. DSO Üye Devletleri için yürürlüğe giren Uluslararası Sağlık Tüzüğü veya UST; hastalıkların uluslararası yayılımını engellemek için tasarlanmıştır.

Daha sonra 1969 tüzüğüne bağlı karantina hastalıkları olan; El Tor KolerasıKoleraSarı HummaVeba ve Variola Minör (Alastrim) ve çiçek hastalıkları ile altı adet “karantinaya alınabilir hastalık” ları kapsamıştır. Daha sonra 1973 ve 1981 yıllarında değiştirilmesi ile sarı hummavebakolera ve çiçek hastalığının küresel olarak yok edilmesini içermiştir.

Bunun sonrasında, 1995 yılında uluslararası ticaret ve seyahatte meydana gelen gelişmeleri ve uluslararası hastalık tehditlerinin aciliyeti ile diğer halk sağlığı riskleri nitelikli bir revizyonunu istemiştir. Böylece, DSÖ Sekreterliği tarafından DSO Üye Devletleri ile Sağlık Asamblesi Hükümetlerararası Bir Çalışma Grubunu 2003 yılında kurmuştur. Şiddetli akut solunum sendromunun yarattığı acil durumun ivmesi ile revizyon üzerinde kapsamlı bir ön çalışmanın sonrasında 23 Mayıs 2005 tarihinde DSÖ tarafından kabul edilmesi ile 15 Haziran 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Ayrıca DSÖ, 2005 yılında kabul edilmesi ile Uluslararası Sağlık Tüzüğünün amaç ve kapsamı belirlenmiştir. Bununla birlikte, Tüzükte “halk sağlığı riskleri ile orantılı ve bunlarla sınırlı olan ve uluslararası trafik ve ticaret ile gereksiz müdahaleden kaçınılan yollarla hastalıkların uluslararası bir şekilde yayılmasına bir halk sağlığı tepkisi sunma, önleme, koruma sağlama ve kontrol etmektir.

UST 2005 belirli hastalıklarla sınırlı olmaması ancak yeni ve sürekli değişen halk sağlığı risklerine uygulanmasından dolayı, hastalığın ivediliğine ve yayılmasına uluslararası yanıt vermede uzun süren bir alakaya sahiptir. UST 2005, aynı zamanda uluslararası havalimanları, limanlar ve kara geçişlerini kullananlar için uluslararası seyahat ve nakliye ve sağlık korumalarına uygulanmakta olan önemli sağlık belgeleri için hukuki bir taban oluşturmaktadır.

DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ
ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ
(2005)
I Bölüm – TANIMLAR, AMAÇ VE KAPSAM, İLKELER VE SORUMLU MAKAMLAR
  • Madde 1 Tanımlar
  • Madde 2 Amaç ve Kapsam
  • Madde 3 İlkeler
  • Madde 4 Sorumlu Makamlar
II Bölüm – BİLGİLENDİRME VE HALK SAĞLIĞI YANITI VERME
  • Madde 5 Sürveyans
  • Madde 6 Bildirim
  • Madde 7 Beklenmedik veya Alışılmadık Halk Sağlığı Olaylarında Bilgi Paylaşımı
  • Madde 8 Danışma
  • Madde 9 Diğer Bildirimler
  • Madde 10 Doğrulama
  • Madde 11 DSÖ’nün Bilgi Hükümleri
  • Madde 12 Uluslar arası Önemi Haiz Halk Sağlığı Acil Durumunun Tespit Edilmesi
  • Madde 13 Halk Sağlığı Yanıtı
III Bölüm – TAVSİYELER
  • Madde 15 Geçici Diğer Tavsiyeler
  • Madde 16 Daimi Tavsiyeler
  • Madde 17 Tavsiye Kıstasları
IV Bölüm – GİRİŞ NOKTALARI
  • Madde 19 Genel Yükümlülükler
  • Madde 20 Havaalanları ve Limanlar
  • Madde 21 Kara Geçişleri
  • Madde 22 Yetkili Makamların Rolü
V Bölüm – HALK SAĞLIĞI ÖNLEMLERİ

I Kısım – Genel Hükümler

  • Madde 23 – Kalkış ve Varıştaki Sağlık Önlemleri

II Kısım – Taşıtlar ve Taşıt Operatörleri için Özel Hükümler

  • Madde 24 Taşıt Operatörleri
  • Madde 25 Transit Gemi ve Hava Taşıtları
  • Madde 26 Transit Sivil Kamyonlar, Trenler ve Yolcu Otobüsleri
  • Madde 27 Etkilenmiş Taşıtlar
  • Madde 28 Giriş Noktasındaki Gemi ve Hava taşıtları
  • Madde 29 Giriş Noktasındaki Sivil Kamyonlar, Trenler ve Yolcu Otobüsleri

III Kısım – Yolcular için Özel Hükümler

  • Madde 30 Halk Sağlığı Gözlemi Altındaki Yolcular
  • Madde 31 Yolcuların Girişiyle İlgili Sağlık Önlemleri
  • Madde 32 Yolculara Muamele

IV Kısım – Eşyalar, Konteynırlar ve Konteynır Yükleme Yerleri için Özel Hükümler

  • Madde 33 Transit Mallar
  • Madde 34 Konteynır ve Konteynır Yükleme Yerleri
VI Bölüm – SAĞLIK BELGELERİ
  • Madde 35 Genel Kural
  • Madde 36 Aşılama veya Hastalıktan Diğer Korunma Yöntemlerinin Sertifikaları
  • Madde 37 Deniz Sağlık Bildirimi
  • Madde 38 Hava Taşıtı Genel Beyannamesi Sağlık Kısmı
  • Madde 39 Gemi Sağlık Sertifikaları
VII Bölüm – ÜCRETLER
  • Madde 40 Yolculara İlişkin Sağlık Önlemleri İçin Ücretler
  • Madde 41 Yolcu Eşyası, Yük, Konteynırlar, Taşıtlar, Mallar veya Posta Paketlerine İlişkin
    Ücretler
VIII Bölüm – GENEL HÜKÜMLER
  • Madde 42 Sağlık Önlemlerinin Uygulanması
  • Madde 43 İlave Sağlık Önlemleri
  • Madde 44 İşbirliği ve Yardım
  • Madde 45 Kişisel Verilerin İşlemi
  • Madde 46 Teşhis Amaçlı Maddeler, Biyolojik Malzemeler ve Miyarların Nakliyesi
IX Bölüm – UST UZMANLAR LİSTESİ, ACİL DURUM KOMİTESİ VE GÖZDEN GEÇİRME KOMİTESİ

I. Kısım – UST Uzmanlar Listesi

  • Madde 47 Oluşum

II.Kısım – Acil Durum Komitesi

  • Madde 48 Görev Tanımı ve Diğer Oluşumlar
  • Madde 49 Yöntem

III. Kısım – Gözden Geçirme Komitesi

  • Madde 50 Görev Tanımı ve Oluşum
  • Madde 51 İşlerin İdaresi
  • Madde 52 Raporlar
  • Madde 53 Daimi Tavsiyeler İçin İşlemler
X Bölüm – SON HÜKÜMLER
  • Madde 54 Bildirmek ve Tekrar Gözden Geçirmek
  • Madde 55 Değişiklikler
  • Madde 56 İhtilafların Çözümü
  • Madde 57 Diğer Uluslararası Anlaşmalarla İlişkiler
  • Madde 58 Uluslararası Sağlık Anlaşmaları ve Diğer Tüzükleri
  • Madde 59 Yürürlüğe Giriş; Reddetme veya Çekince Koyma Dönemi
  • Madde 60 DSÖ’ne Yeni Üye Olmuş Devletler
  • Madde 61 Reddetme
  • Madde 62 Çekince Koymak
  • Madde 63 Reddin veya Çekincenin Geri Çekilmesi
  • Madde 64 DSÖ’ne Üye Olmayan Devletler
  • Madde 65 Genel Direktör Tarafından Yapılan Diğer Bildirimler
  • Madde 66 Diğer Özgün Metinler

EK 1

A. SÜRVEYANS VE YANIT İÇİN ANA KAPASİTE GEREKLİLİKLERİ

B. BELİRLENMİŞ HAVAALANI, LİMAN VE KARA GEÇİŞLERİ İÇİN ANA KAPASİTE GEREKLİLİKLERİ

EK 2

ULUSLARARASI ÖNEMİ HAİZ BİR HALK SAĞLIĞI ACİLİYETİ OLUŞTURABİLECEK OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ VE BİLDİRİMİ İÇİN KARAR ARACI

EK 3

GEMİ SAĞLIK KONTROLÜNDEN MUAFİYET SERTİFİKASI /GEMİ SAĞLIĞI KONTROL SERTİFİKASI ÖRNEĞİ

EK 4

TAŞIT VE TAŞIT OPERATÖRLERİNE DAİR TEKNİK GEREKLİLİKLER

EK 5

VEKTÖR KAYNAKLI HASTALIKLAR İÇİN BELİRLİ ÖNLEMLER

EK 6

AŞILAMA , HASTALIKTAN KORUNMA YÖNTEMLERİ (PROFİLAKSİLER) VE İLGİLİ SERTİFİKALAR

EK 7

SPESİFİK HASTALIKLAR İÇİN AŞILAMA VEYA HASTALIKTAN KORUNMA YÖNTEMLERİYLE (PROFLAKSİ) İLGİLİ GEREKLİLİKLER

EK 8

DENİZ SAĞLIK BİLDİRİM ÖRNEĞİ

EK 9

BU BELGE, ULUSLARARASI SİVİL HAVACILIK ÖRGÜTÜ TARAFINDAN YAYIMLANAN HAVA TAŞITI GENEL BEYANNAMESİNİN BİR BÖLÜMÜDÜR

HAVA TAŞITI GENEL BEYANNAMESİNİN SAĞLIK BÖLÜMÜ

EK 1

ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ (2005) DİĞER TARAF DEVLETLERİ

EK 2

ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜNE (2005) İLİŞKİN ÇEKİNCELER VE DİĞER TARAF DEVLET İTİRAZLARI

I. ÇEKİNCELER VE İTİRAZLAR

II. İTİRAZ VE ÇEKİNCELERE DİĞER İTİRAZLAR

III. BEYANLAR VE BİLDİRİMLER

Avrupa Birliği Konsey Başkanlığının Türkiye Cumhuriyetinin Uluslararası Sağlık Tüzüğü beyanı hakkındaki bildirisi

Avrupa Birliği Konsey Başkanlığının Hindistan Hükümetinin Uluslararası Sağlık Tüzüğü hakkındaki itirazı ile ilgili beyanı

IV. UST 2005 59. MADDE 3. PARAGRAF ALTINDAKİ BEYANLAR

ULUSLARARASI SAĞLIK TÜZÜĞÜ 2005 ENDEKSİ

 

Lockheed Skandalı

0
Lockheed Skandalı
1976 yılında Amerikan uçak şirketi Lockheed’in Hollanda, İtalya, Japonya ve Türkiye’ye savaş uçağı satmak için bu ülkelerin üst düzey yöneticilerine dört yılda 24 milyon dolar rüşvet dağıttığı ortaya çıkmıştı. ABD’li Lockheed uçak firmasının 3 Avrupa ülkesi ve Japonya’nın yanı sıra Türkiye’de de rüşvet dağıttığına ilişkin Kongre Raporu, Çok Uluslu Şirketler Alt Komitesi tarafından 19 Ağustos 1976 tarihinde açıklandı.
Japonya’nın eski başbakanlarından Tanaka Kakuei, Lockheed şirketinden 2 milyon dolar rüşvet almak suçundan 4 yıl hapse mahkum oldu.
ABD ile SSCB arasında krize neden olan Lockheed U-2 casus uçağının düşürülmesi olayında, Amerikalı pilot Francis Gary Powers, 19 Ağustos 1960’ta Sovyetler Birliği tarafından yargılandı ve 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevinde İki yıl kaldıktan sonra KGB casusu Rudolf Abel ile Doğu Almanya’da takas edildi ve Amerika’ya geri döndü.
ABD’de büyük bir yolsuzluk skandalına neden olan Lockheed Martin uçak şirketinin Türkiye temsilcisi Altay Kollektif Şirketi’nin sahibi Ankaralı işadamı Nezih Dural 11 Ocak 1977’de tutuklandı. Lockheed davası Ankara 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dural berat etti. Lockheed ve devlet ithalatındaki yolsuzluklarla ilgili iddiaları incelemek üzere Meclis Araştırma Komisyonu kuruldu. CHP Tekirdağ Milletvekili Yılmaz Alparslan komisyon başkanı seçildi. Lockheed‘in başkanı, Türkiye’de kimlere rüşvet verildiğini bilmediğini söyledi. Hollanda Prensi, Bernhard’ın bir gazeteciye yaptığı “Lockheedden rüşvet aldım” itirafı, prens öldükten sonra yayımlandı.Lockheed General Dynamics Şirketi’nin Yunan asıllı eski Başkan Yardımcısı Takis Veliotis, 1981’de sonuçlanan F-16 anlaşmasının yapılabilmesi için Türkiye’de 23 milyon dolar rüşvet verdiklerini itiraf etti. Veliotis’in, 1995 yılında Interstar’da Reha Muhtar’ın sunduğu Ateş Hattı programında Tahsin Şahinkaya’ya 23 milyon dolar rüşvet verdiğini açıkladığı iddia edildi, ancak söz konusu program yayınlanmadı. 12 Eylül davasında darbecilikten müebbet hapis cezası alan Şahinkaya, yolsuzluk iddiaları için hâkim karşısına çıkmadan hayatını kaybetmiş oldu.

Şahin Alpay Kararı – Anayasa Mahkemesi

0

Şahin Alpay hakkındaki Anayasa Mahkemesi Kararı, AYM Genel Kurulu’nun 11 Ocak 2018 tarihli toplantısında alınmıştır.

İlk bireysel başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine, ihlalin ortadan kaldırılması için kararın Alpay’ın yargılandığı İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine hükmetti.

Alpay, tahliye taleplerinin reddedilmesi üzerine 1 Şubat 2018’de Anayasa Mahkemesinin ihlal kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle yeniden Yüksek Mahkemeye bireysel başvuru yaptı. Anayasa Mahkemesi, ikinci bireysel başvuruda da ihlal kararına rağmen tutukluluğun sonlandırılmamış olması nedeniyle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine hükmetti.

Bunun üzerine mahkeme, 16 Mart 2018’de Alpay’ın yurt dışına çıkmama ve konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle tahliyesini kararlaştırdı. Alpay, konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol kararının kaldırılması talebinin reddedilmesinin ardından yeniden Anayasa Mahkemesine gitti. Yüksek Mahkeme, Alpay’ın bireysel başvurusunda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ve başvurucuya 20 bin lira manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

11 Ocak 2018 tarihli Şahin Alpay Kararı Hakkında Mahkemenin Basın Açıklaması

Şahin Alpay (B. No: 2016/16092) tarafından yapılan bireysel başvuruda, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Alpay’ın tutuklanmasına gerekçe olarak gösterilen yazıların “Din Savaşıymış”, “Erdoğan ile Batı Arasında”, “Evet Suçta Cezada Şahsidir”, “Bu Millet Bidon Kafalı Değildir”, “Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet” ve “Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz” başlıklı yazılar olmuştur.

Soruşturma evresinde, suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürülmüştür. Alpay’ın FETÖ/PDY’nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, 17-25 Aralık soruşturmalarına ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususları tutuklamaya gerekçe oluşturmuştur.

Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının sonlarında ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandıkları dönemde gerçekleştirilen “17-25 Aralık soruşturmaları”nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.

AYM Kararında, Alpay’ın; aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmadığına vurgu yapılmıştır. Somut olayda “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

Anayasa Mahkemesi, tutuklama tedbirinin suça konu edilen yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal olduğu sonucuna varmıştır. Hukukilik şartını sağlamayan tutuklama ölçülü bir müdahale olarak kabul edilmemiştir.

Şahin Alpay Kararının Tam Metni – Anayasa Mahkemesi

Kararın Özeti 

Olaylar

Başvurucu, kamuoyunca bilinen bir gazeteci ve yazardır.

Türkiye, 15 Temmuz 2016 gecesi askerî bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kalmış; bu nedenle 21/7/2016 tarihinde ülke genelinde olağanüstü hâl ilan edilmesine karar verilmiştir. Kamu makamları ve soruşturma mercileri -olgusal temellere dayanarak- bu teşebbüsün arkasında Türkiye’de uzun yıllardır faaliyetlerine devam eden ve son yıllarda Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ve/veya Paralel Devlet Yapılanması (PDY) olarak isimlendirilen bir yapılanmanın olduğunu değerlendirmişlerdir.

Bu kapsamda FETÖ/PDY’nin kamu kurumlarındaki eğitim, sağlık, ticaret, sivil toplum ve medya gibi farklı alanlardaki yapılanmalarına yönelik soruşturmalar yapılmış ve çok sayıda kişi hakkında gözaltı ve tutuklama tedbiri uygulanmıştır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başvurucunun da aralarında bulunduğu ve çoğunluğu gazeteci, yazar ve akademisyen kırk üç şüpheli hakkında FETÖ/PDY’nin medya yapılanmasıyla bağlantılı olarak soruşturma başlatılmıştır.

Soruşturma makamları başvurucunun FETÖ/PDY’ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde, bu yapılanmanın amaçları doğrultusunda -özellikle de “17-25 Aralık soruşturmaları” sonrasında- yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdığını ileri sürmektedir.

Sulh Ceza Hâkimliğince 30/7/2016 tarihinde, başvurucunun da aralarında bulunduğu altı şüphelinin terör örgütüne üye olma suçundan tutuklanmasına karar verilmiştir.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 10/4/2017 tarihli iddianamesiyle, başvurucunun da aralarında bulunduğu şüphelilerin FETÖ/PDY’nin medya gücünü oluşturduklarını,  örgütün genel amacı doğrultusunda anayasal düzeni, TBMM’yi ve Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmak için örgüt stratejisi ve hiyerarşisi içinde rollerini yerine getirerek üzerlerine atılı suçları işlediklerini ileri sürmüştür.  İddianamede; başvurucunun anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, Türkiye Büyük Millet Meclisini (TBMM) ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarını işlediği iddia edilmiştir.

Dava, bireysel başvurunun incelendiği tarih itibarıyla ilk derece mahkemesinde derdesttir.

İddialar

Başvurucu; gazeteci olduğunu ve telif ücreti karşılığı köşe yazarlığı yaptığını, yazılarının ifade ve basın özgürlükleri kapsamında kaldığını, kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri somut olgularla ortaya konulmadan tutuklandığını belirterek kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Başvurucu ayrıca sağlık durumunun ciddi riskler taşıdığını ve ceza infaz kurumunda kalmaya elverişli olmadığını belirterek kötü muamele yasağının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

Mahkemenin Değerlendirmesi
Tutuklamanın Hukuki Olmadığına İlişkin İddia Yönünden

Anayasa Mahkemesi bu iddia kapsamında özetle aşağıdaki değerlendirmeleri yapmıştır:

Anayasa Mahkemesinin buradaki incelemesi, başvurucu hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması ile yargılamanın muhtemel sonuçlarından bağımsız olarak tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesiyle sınırlı olacaktır. Öte yandan Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasının ihlal edilip edilmediği incelenirken her bir başvuru kendi koşullarında değerlendirilir.

Anayasa’nın 19. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına sahip olduğu ilke olarak ortaya konduktan sonra ikinci ve üçüncü fıkralarında, şekil ve şartları kanunda gösterilmek şartıyla kişilerin özgürlüğünden mahrum bırakılabileceği durumlar sınırlı olarak sayılmıştır. Dolayısıyla kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının kısıtlanması ancak Anayasa’nın anılan maddesi kapsamında belirlenen durumlardan herhangi birinin varlığı hâlinde söz konusu olabilir.

Ayrıca kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik bir müdahale, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin ölçütlerin belirlendiği Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen koşullara uygun olmadığı müddetçe Anayasa’nın 19. maddesinin ihlalini teşkil edecektir. Bu sebeple sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve tutuklama tedbirinin niteliğine uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasına göre tutuklama ancak “suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler” bakımından mümkündür. Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Dolayısıyla tutuklamanın diğer koşullarından önce bu ön koşulun bulunup bulunmadığı her somut olayda değerlendirilmelidir. Suç işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunduğunun kabulü için suçlama, kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmelidir.

Her somut olayda tutuklamanın ön koşulu olan suçun işlendiğine dair kuvvetli belirtinin olup olmadığının, tutuklama nedenlerinin bulunup bulunmadığının ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünün takdiri öncelikle anılan tedbiri uygulayan yargı mercilerine aittir. Zira bu konuda taraflarla ve delillerle doğrudan temas hâlinde olan yargı mercileri Anayasa Mahkemesine kıyasla daha iyi konumdadır. Bununla birlikte yargı mercilerinin belirtilen hususlardaki takdir aralığını aşıp aşmadığı Anayasa Mahkemesinin denetimine tabidir. Anayasa Mahkemesinin bu husustaki denetimi, somut olayın koşulları dikkate alınarak özellikle tutuklamaya ilişkin süreç ve tutuklama kararının gerekçeleri üzerinden yapılmalıdır.

Bu genel ilkeler doğrultusunda ilk olarak somut olayda başvurucunun suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekir.

Tutuklama kararında,  tüm şüpheliler hakkında kuvvetli suç şüphesi de dâhil olmak üzere tutuklama koşulları yönünden ortak değerlendirme yapmıştır. Bu kapsamda kuvvetli suç şüphesinin bulunduğu sonucuna varılırken FETÖ/PDY’nin Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki unsurlarının darbe teşebbüsünde bulunduğu, şüphelilerin FETÖ/PDY’ye ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinde -özellikle de “17-25 Aralık soruşturmaları” sonrasında- bu yapılanmayı öven ve yapılanmaya yönelik soruşturmaları akamete uğratmayı hedefleyen yazılar yazdıkları ve sosyal medya hesaplarından paylaşımda bulundukları, böylelikle yapılanmanın amacı doğrultusunda propaganda faaliyetinde bulundukları, gazetenin yöneticisi E.D. hakkında silahlı terör örgütü üyeliğinden dava açılması ve darbe teşebbüsünden önce de kamuoyunda bu örgütün silahlı kalkışma yapacağına dair duyumlar olması nedeniyle FETÖ/PDY’nin silahlı unsurlarının bulunduğunu bilmelerine rağmen bu yapılanmanın içinde yer almayı ve yapılanmaya katkı vermeyi sürdürdükleri ifade edilmiştir.

Tutuklama kararında, başvurucu yönünden hangi yazı veya sosyal medya paylaşımının bu kapsamda olduğuna ilişkin bir değerlendirme yapılmamıştır. İddianamede ise başvurucunun hangi yazılarının suçlamaya konu edildiği belirtilmiş, sosyal medya paylaşımlarına yer verilmemiştir.

Buna göre başvurucuya isnat edilen suçların işlendiğine dair kuvvetli belirtinin bulunup bulunmadığının tespitinde sadece iddianamede atıf yapılan yazılarla sınırlı bir değerlendirme yapılmıştır. Bu kapsamda iddianamede atıf yapılan yazılar “Din Savaşıymış“, “Erdoğan ile Batı Arasında“, “Evet Suçta Cezada Şahsidir“, “Bu Millet Bidon Kafalı Değildir“, “Çıkar Yol Erdoğan’sız Hükûmet” ve “Cumhurbaşkanı Seyirci Kalamaz” başlıklı yazılardır.

Suçlamaya konu yazılar, 2013 yılının son döneminde ve 2014 yılının başlarında yazılmıştır. Bu yazılar, yayımlandığı dönemde gerçekleştirilen “17-25 Aralık soruşturmaları”nı ve Hükûmet tarafından bu soruşturmalara gösterilen tepkileri konu almaktadır.

Başvurucu suça konu yazılarda özetle söz konusu soruşturmalar kapsamında isimleri geçen Hükûmet üyelerinin yargı önünde hesap vermeleri gerektiği, bu konuda Hükûmetin gerekenleri yapmaması nedeniyle Cumhurbaşkanı’nın ve iktidar partisi içindeki bazı kişilerin harekete geçmesinin uygun olacağı, Hükûmetin anılan soruşturmalara karşı gösterdiği tepkilerin haksız olduğu yönündeki görüşlerini dile getirmiştir. Başvurucu ayrıca anılan soruşturmaların FETÖ/PDY mensubu kişilerce bu yapılanmadan alınan talimat uyarınca yapıldığının tespit edilmesi hâlinde bu kişiler hakkında işlem yapılması gerektiğini, bununla birlikte “hizmet hareketi” olarak ifade ettiği yapılanmaya mensup olan herkesin hedef alınmasının hukuka uygun olmayacağını da belirtmiştir. Suçlamaya konu yazılarda Hükûmetin görevden zorla uzaklaştırılması gerektiği yönünde bir ifade yer almamaktadır. Aksine başvurucu, bu yazılarında iktidar partisinin oy kaybettiğine ve Hükûmetin seçim yoluyla değişeceğine dair öngörülerde bulunmuştur. Başvurucu darbe teşebbüsünden bir gün önceki yazısında da darbeye karşı olduğu yönündeki görüşlerini açıklamıştır.

Soruşturma makamları suçlamaya konu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazıldığını ileri sürmektedir. Bu kapsamdaki iddia; kamuoyuna yansıyan bilgiler dikkate alındığında başvurucunun FETÖ/PDY’nin illegal bir yapılanma olduğunu bilmesi ve bu yapılanmanın silahlı kalkışmaya girişeceğini öngörmesi gerektiği, “17-25 Aralık soruşturmaları”na ve yapılanmaya ait olduğu belirtilen Zaman gazetesinin genel yayın yönetmeninin FETÖ/PDY kapsamında tutuklanmasına rağmen anılan gazetede yazı yazmaya devam ettiği hususlarına dayandırılmıştır.

Bununla birlikte başvurucunun aylarca ülke gündeminde yer alan güncel bir konuda kamuoyunun bir kısmının ve muhalefet liderlerinin dile getirdiklerine benzer görüşlere yer verdiği yazılarının FETÖ/PDY’nin amaçlarına hizmet etmek için yazıldığının kabulünü gerektiren nedenler tutuklama kararında veya iddianamede somut olgularla açıklanmamıştır. Başvurucunun bu görüşlerini Zaman gazetesinde yayımlanan yazılarında dile getirmiş olması da bu yazıların FETÖ/PDY’nin amaçları bilinerek ve bu amaçlar doğrultusunda kaleme alındığına dair  -tek başına- yeterli bir olgu olarak değerlendirilemez.

Bu itibarla somut olayda “suç işlendiğine dair kuvvetli belirti”nin yeterince ortaya konulamadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.

“Olağanüstü hâl” döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin de başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik Anayasa’nın 19. maddesinin üçüncü fıkrasında belirtilen güvencelere aykırı bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Açıklanan nedenlerle -Anayasa’nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

İfade Özgürlüğünün İhlal Edildiğine İlişkin İddia

Anayasa’nın 26. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü ile onun özel güvencelere bağlanmış şekli olan ve Anayasa’nın 28. maddesinde düzenlenmiş olan basın özgürlüğü, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun ilerlemesi, her bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Demokratik toplumda taşıdığı öneme rağmen ifade ve basın özgürlükleri, mutlak nitelikte olmayıp Anayasa’nın 13. maddesinde belirtilen güvencelere uygun olmak kaydıyla birtakım sınırlamalara tabi tutulabilir. İfade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin koşullara uygun olmadıkça Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinin ihlali sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle sınırlamanın Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ve somut başvuruya uygun düşen; kanun tarafından öngörülme, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanma, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına uygun olup olmadığının belirlenmesi gerekir.

Şüphesiz demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olma ve ölçülülük yönünden kamu makamlarının belirli bir takdir aralığı bulunmaktadır. Bununla birlikte bu takdir yetkisinin kullanımı sonucu ifade ve basın özgürlüklerine müdahalede bulunulurken kamu makamlarının anılan hususlarda “ilgili ve yeterli” gerekçe göstermeleri zorunludur. Bu çerçevede yapılacak bir müdahalenin Anayasa’daki güvencelerle uyumlu olup olmadığı hususunda nihai değerlendirme ise Anayasa Mahkemesine aittir. Anayasa Mahkemesi bu değerlendirmeyi kamu makamlarının ve özellikle derece mahkemelerinin gösterdikleri gerekçeler üzerinden yapar.

Başvurucuya soruşturma mercilerince yöneltilen sorular ve hakkında verilen tutuklama kararının gerekçelerine bakıldığında başvurucu, esas olarak gazete yazıları nedeniyle suçlanmaktadır. Bu bağlamda başvurucu hakkında uygulanan tutuklama tedbirinin bu yazıların içeriğinden bağımsız olarak kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yanında ifade ve basın özgürlüklerine yönelik de bir müdahale oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Somut olayda bu müdahalenin kanunda öngörülmüş olması yönünden sorun bulunmamaktadır.

İfade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine ilişkin iddia yönünden müdahalenin kanun tarafından öngörülme koşulunu sağladığı görülmüştür.

Diğer taraftan millî güvenliğe aykırı faaliyetlerde bulunduğu ve darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu belirtilen FETÖ/PDY’nin amaçları doğrultusunda yazılar yazdığı iddiasıyla başvurucu hakkında tutuklama tedbiri uygulanmış olup başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerine Anayasa’da belirtilen sebeplere bağlı olarak meşru amaçla müdahalede bulunulduğu sonucuna ulaşılmıştır.

Müdahalenin ihlal oluşturmaması için sadece kanuni dayanağın ve meşru amacın bulunması yeterli değildir. Başvurucuya uygulanan tutuklama tedbirinin ifade ve basın özgürlüklerinin ihlalini oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi için somut olayın demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük koşulları yönünden de incelenmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi bu incelemeyi tutuklama süreci ve tutuklama kararının gerekçesi üzerinden yapacaktır.

Tutuklamanın hukukiliğine ilişkin olarak yukarıda yapılan tespitler dikkate alındığında ve isnat edilen suçlamalara dayanak olarak gösterilen temel olgunun başvuruya konu yazılar olduğu gözetildiğinde hukukilik şartını sağlamayan tutuklama gibi ağır bir tedbir, ifade ve basın özgürlükleri bakımından demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü bir müdahale olarak kabul edilemez.

Ayrıca ifade ve basın özgürlüklerine müdahale eden tedbir, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve başvurulabilecek en son çare niteliğinde olmalıdır. Bu koşulları taşımayan bir tedbir, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir tedbir olarak değerlendirilemez. Suça konu yazıların yayımlandığı dönemde kamuoyunun bir kesiminin dile getirdiklerine benzer görüşleri başvurucunun yazılarında ve konuşmalarında ifade etmesi nedeniyle hakkında tutuklama tedbirine başvurularak ifade ve basın özgürlüklerine müdahale edilmesinin hangi “zorlayıcı toplumsal ihtiyaç”tan kaynaklandığı ve demokratik toplum düzeninde neden gerekli olduğu somut olayın özelliklerinden ve tutuklama kararının gerekçelerinden anlaşılamamaktadır.

Öte yandan demokratik toplum düzeninde gerekli olma ve ölçülülük değerlendirmesi yapılırken ifade ve basın özgürlüklerine yapılan müdahalelerin başvurucular ve genel olarak basın üzerindeki muhtemel “caydırıcı etkisi” de dikkate alınmalıdır.

Başvuru konusu olayda tutuklama gerekçelerinde, yayımlanan yazılar dışında herhangi bir somut olgu ortaya konulmadan başvurucunun tutuklanmış olmasının ifade ve basın özgürlüklerine yönelik caydırıcı bir etki doğurabileceği de açıktır.

 Açıklanan nedenlerle suç işlediğine dair kuvvetli belirtiler ortaya konulmadan temelde yazılarına ve konuşmalara dayanılarak başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin uygulanmasının ifade ve basın özgürlüklerine ilişkin olarak olağan dönemde Anayasa’nın 26. ve 28. maddelerinde yer alan güvencelere aykırı olduğu sonucuna varılmıştır.

“Olağanüstü hâl” döneminde temel hak ve özgürlüklerin kullanımının durdurulmasını ve sınırlandırılmasını düzenleyen Anayasa’nın 15. maddesinin de bu müdahaleyi meşru kılmadığı değerlendirilmiştir.

Açıklanan nedenlerle -Anayasa’nın 15. maddesiyle birlikte değerlendirildiğinde de- başvurucunun ifade ve basın özgürlüklerinin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Kötü Muamele Yasağının İhlal Edildiğine İlişkin İddia Yönünden

Cezaevinde tutulan başvurucunun bazı sağlık sorunları bulunduğu ancak gerekli tıbbi kontrol ve tedavilerinin sağlandığı Ceza İnfaz Kurumunca sunulan bilgi ve belgelerden anlaşılmış ve somut olayın koşullarında tutulmanın kötü muamele oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Bu sebeplerle bu iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

İbrahim Ķaboğlu Savunması

0

Galeazzo Ciano

0
Galeazzo Ciano

Galeazzo Ciano, 18 Mart 1903 tarihinde İtalya’nın Toskana bölgesindeki Livorno’da dünyaya geldi.

Roma Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden lisans diploması aldı. Ardından Roma’daki bir gazetede kısa bir süre drama ve sanat eleştirmenliği yaptı.

1925 yılında Dışişleri Bakanlığında göreve başladı. Rio de Janeiro, Pekin ve Vatikan diplomatik misyonlarında çalıştı.

Galeazzo Ciano, 24 Nisan 1930’da Benito Mussolini’nin kızı Edda’yla evlendi ve İtalyan faşizminin mimarına damat oldu.  Çiftin Raimonda isimli bir kızları ve Fabrizio ile Marzio isimli iki oğulları oldu.

Kısa bir süre Şangay Başkonsolosu olarak çalıştı ve ardından 1935 yılı Haziran ayında Mussolini’nin Basın ve Propaganda Bakanı olarak atandı. Aynı yıl içinde, İtalya’nın Etiopya’yı istilası döneminde İtalyan Hava Kuvvetlerinde bombardıman filosu Komutanlığına atandı. Bu görevi sırasında Mareşal Badoglio’dan cesaret madalyası aldı.

1936 yılında, 33 yaşındayken Dışişleri Bakanı oldu. 19 Aralık 1936 tarihinde düzenlenen Türkiye- İtalya Ticaret Antlaşması’na imza koyan heyetin başında idi.

5 Şubat 1943’te kabinenin tüm üyeleri ile birlikte görevden alındı. Daha sonra Vatikan Büyükelçiliği’ne atandı.

İkinci Dünya Savaşı devam etmekteyken, 1943 yılında Müttefik Devletleri’nin Sicilya adasına çıkartma yapmaları üzerine Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması yönünde oy kullandı. Ciano, kayınpederi olan Mussolini aleyhinde davrandı ve oylamada 19’a karşı 7 oyla İtalya Kralı tarafından Mussolini‘nin görevine son verildi. Mussolini görevden alındıktan sonra tutuklandı.

Ciano, Mussloini’nin devrilmesinden sonra yeni İtalyan hükûmeti tarafından tutuklanmaktan çekinerek, eşi ve üç çocuğu ile birlikte 28 Ağustos 1943’te Almanya’ya kaçtı. Hitler, Mussolini’nin Almanya’nın desteği ile İtalya’nın kuzeyinde kurulan kukla devlete teslim etti. Ciano vatana ihanet suçlamasıyla tutuklandı ve hapse atıldı. Vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. Ölmeden önce “Çocuklarıma, kimseye kin duymadan öldüğümü bildirin . Hepimiz aynı fırtınaya sürüklendik ” dedi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.

Galeazzo Ciano’nun, II. Dünya Savaşı sırasında ve öncesinde üstlendiği devlet görevlerinde iken düzenli olarak tuttuğu siyasi günlüklerini  eşi Edda tarafından daha sonra kitap olarak yayınlandı. 

Dışişleri Bakanı olduğu dönemde Mussolini rejiminin en güçlü ikinci kişisi olarak kabul görmektedir. Almanya ile yapılan ittifaka karşı yaptığı muhalefetinin bedelini canıyla ödemiştir.

Savaş Günlükleri (1939-1943) / Galeazzo Ciano

11 Ocak – Hukuk Takvimi

0

11 Ocak – Hukuk Takvimi

1755
ABD mali sisteminin kurucusu, devlet adamı, hukuk bilgini, avukat, bankacı ve ekonomist Alexander Hamilton doğdu (Ölümü 12 Temmuz 1804)
1815
Hukukçu ve Kanada Dominyonu’nun ilk başbakanı John Alexander Macdonald, İskoçya’daki Ramshorn bölgesinde doğdu. (Ölümü: 6 Haziran 1891) 1820’de ailesiyle birlikte İskoçya’dan Ontario’ya göç etti. Sınavları geçerek hukuk eğitimi almaya hak kazandı. 1830 yılında avukat olarak baroya kabul edildi. Bir süre ticari davalara baktıktan sonra ceza davalarına girmeye başladı. Eğlenceli ve jürileri etkileyici savunma yöntemlerini uyguladı. 1837’de başlayan isyan sırasında, İngiliz kolonyalistlerine karşı savaştığı için vatana ihanet suçlamasıyla yargılanan isyancıları savundu ve bilinen bir avukat halinde geldi. 1844’te, Muhafazakâr Parti’nin Kingston’daki temsilcisi olarak Kanada Yasama Meclisi’ne seçildi. 1848-1854 arasında Kanada’nın birleştirilmesini ve İngiltere’yle olan bağlarının pekiştirilmesini amaçlayan Britanya Amerikası Birliği’ni güçlendirmek için çaba gösterdi. 1857’de Kanada Eyaleti’nin başbakanı oldu ve Kanada’nın William Lyon Mackenzie King’dan sonra en uzun süre başbakanlık yapan yöneticisi unvanını aldı.

1852
Alman şansölyesi ve Avukat Konstantin Fehrenbach doğdu (Ölümü 1926) 1920 ile 1921 yılları arasında şansölyelik yaptı.
1861
Alabama, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç savaş sonrası 1868’de birliğe yeniden Kabul edildi.
1885
Amerikalı feminist ve kadın hakları aktivisti Alice Paul doğdu. ABD’de yasaların kadınlara eşit haklar tanıması talebiyle açılan ilk kampanyanın önderlerinden oldu. (Ölümü 1977)
1897
Hitlerin muhafız birlikleri olan SS’lerin önemli ismi August Heissmeyer doğdu. (Ölümü 16 Ocak 1979) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaş suçlusu olarak hapis cezasına çarptırıldı.
1903
Güney Afrikalı yazar ve apartheid karşıtı eylemci  Alan Stewart Paton doğdu.
1907
Fransız siyasetçi, eski başbakan Pierre Mendès France doğdu. (Ölümü 18 Ekim 1982) Paris Üniversitesi‘nde hukuk okudu ve aynı üniversitede doktora yaptı. 1928 yılında Paris Barosu’na üye oldu ve baronun en genç üyesi sıfatını kazandı. 1924 yılında Radikal Sosyalist Parti’ye üye oldu ve 1932 yılı seçimlerinde Eure bölgesinden milletvekili seçilerek Meclise girdi.  Léon Blum başbakanlığında kurulan Halk Cephesi hükûmetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı oldu. 1944 yılında toplanan ekonomi konferansında bulunan Fransız Delegasyonu’na başkanlık yaptı. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası direktörlüğü ve Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi’ne Fransız Temsilciliği görevlerinde bulundu. 1954-1955 yıllarında Fransa Başbakanlığı yaptı.

1929
Sovyetler Birliği’nde çalışma süresi 7 saate indirildi.
1939
Toprak reformu çerçevesinde Aydın’da köylülere toprak dağıtıldı.
1944
Hukukçu Galeazzo Ciano, vatana ihanet suçlamasıyla yargılandıktan sonra Kuzey İtalya’daki Alman kukla devleti İtalya Sosyal Cumhuriyeti’ne bağlı Verona’da 11 Ocak 1944’te tarihinde, Mussolini’nin görevden alınmasına oy veren 4 diğer kişi ile birlikte kurşuna dizilerek idam edildi. İdam edilen diğer kişiler Emilio De Bono, Luciano Gottardi, Giovanni Marinelli ve Carlo Pareschi idi.

1946
Enver Hoca, Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. Kral Zogo tahttan indirildi. Monarşi lağvedilerek Arnavutluk Halk Cumhuriyeti ilan edildi.
1954
20 gün önce sınırdan insan kaçıran bir çetenin üyesi olarak yakalandığı bildirilen Ali Ertekin’in, 8 aydır kayıp olan Sabahattin Ali’yi Nisan 1948’de Bulgaristan sınırına yakın bir yerde öldürdüğünü “itiraf ettiği” Emniyet tarafından basına açıklandı.
1954
Türkiye Vakıflar Bankası Kuruluş Kanunu kabul edildi.
1954
Hindistan’da çocuk işçiliğine karşı kampanya yürüten ve evrensel eğitim hakkını savunan Hintli sosyal reformcu Kailash Satyarthi doğdu. 2014 yılında Malala Yousafzai ile birlikte çocukların ve gençlerin baskı altına alınmasına karşı ve tüm çocukların eğitim hakkı için verdikleri mücadele sonucunda Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Küresel Mart Karşı Çocuk İşçiliğiEğitim için Küresel Kampanya ve Kailash Satyarthi Çocuk Vakfı’nı kurdu. Kailash Satyarthi ve Bachpan Bachao Andolan’daki ekibi Hindistan’da 86.000’den fazla çocuğu çocuk işçiliğinden, kölelikten ve insan ticaretinden kurtardı.
1963
TBMM’de komünizmle mücadele amacıyla komisyon kuruldu.
1964
Amerika Birleşik Devletleri Sağlık Bakanı Luther Terry, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğine dair ilk raporu yayınladı.
1969
Danıştay, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin bir ay süreyle tatil edilmesi kararını durdurdu. 6 Ocak günü üniversitede Amerikan Büyükelçisi Robert Komer’in makam otomobili öğrenciler tarafından yakılmış, ve ODTÜ 9 Ocak’ta bir ay süreyle tatil edilmişti.
1972
Bangladeş, Pakistan’tan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.
1975
Hukukçu ve İtalya’nın eski Başbakanı Matteo Renzi doğdu. Matteo Renzi, Floransa Üniversitesi hukuk bölümünden mezun oldu. 1996 yılında İtalyan Halk Partisine katıldı. 1999 yılında İl Sekreteri oldu. 2004 yılında Floransa İl Başkanı olarak seçildi. 22 Şubat 2014 tarihinde İtalya’nın Başbakanı olarak yemin etti. 1861 yılında birleşmesinden bu yana İtalya başbakanı olan en genç kişidir.
1976
Türkiye Barolar Birliği, AP, MSP, MHP ve CGP’nin kurduğu “Milliyetçi Cephe” koalisyon hükümetinin örtülü otoriter rejimine karşı aydınları ve demokratik kuruluşları yasal yollardan mücadeleye çağırdı.
1977
  • BD’de büyük bir yolsuzluk skandalına neden olan Lockheed Martin uçak şirketinin Türkiye temsilcisi Altay Kollektif Şirketi’nin sahibi Ankaralı işadamı Nezih Dural 11 Ocak 1977’de tutuklandı. Lockheed davası Ankara 1.Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dural berat etti.
  • İstanbul Yüksek Öğrenim Derneği (İYÖD) Başkanı Paşa Güven “ruhsatsız tabanca taşıdığı” gerekçesiyle tutuklandı.
1982
277 sanıklı Adana Devrimci Yol davası Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde başladı.
1984
Ankara’da görülen Halkevleri davasında askeri savcı, 19 yöneticinin 1-4 yıl arası hapse mahkum edilmesini ve Halkevleri Derneği’nin kapatılmasını istedi.
1991
167 No’lu İnşaat İşlerinde Güvenlik ve Sağlık Sözleşmesi, 11 Ocak 1991 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü-ILO tarafından 20 Haziran 1988 tarihinde kabul edilmişti. 29 Kasım 2014 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6571 sayılı Kanun ile de Türkiye tarafından onaylandı.
1995
The Marmara Oteli pastanesinin 30 Aralık 1994’te bombalanması sırasında ağır yaralanarak tedavi altına alınan Cumhuriyet gazetesi sinema eleştirmeni, yazar Onat Kutlar yaşamını yitirdi.
1996
Gözaltına alındıktan sonra dövülerek öldürülen Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe’nin cenazesi, yapılan törenler ve 10 binden fazla kişinin katıldığı 12 km’lik yürüyüşle İstanbul/Esenler Mezarlığı’nda toprağa verildi. Metin Göktepe’nin otopsi raporu açıklandı.
1997
Başbakan Necmettin Erbakan, tarikat tartışmalarının yoğunlaştığı bir sırada, 51 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verdi. Bu eylem daha sonra Refah Partisi’nin kapatılma gerekçelerinden oldu.
2002
  • Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme TBMM, BM tarafından hazırlanan 20 Mayıs 1999’da imzalanan “Terörist Bombalamaların Önlenmesine İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun”u bazı çekincelerle kabul etti.
  • TBMM Başkanlık Divanı, Meclis’in kuruluşundan bu yana kadın personel ve gazetecilere uygulanan pantolon yasağını kaldırdı.
2005
Kapatılan DEP’in milletvekili Leyla Zana ve iki arkadaşının AİHM’de açtığı davada dostane çözüme varıldı. Türkiye, Leyla Zana’ya 9 bin avro (16 bin 5200 YTL) ödemeyi kabul etti.
2005
Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’e suikast girişiminde bulunmakla suçlanan Müştak Ahmed tutulduğu askeri üsten kaçtı.
2006
Avrupa Cezaevi Kuralları, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin üye devletlere Avrupa Cezaevi Kuralları Hakkında Rec (2006) 2 sayılı tavsiye kararı adıyla Bakan Delegelerinin 11 Ocak 2006 tarihli ve 952 sayılı oturumunda Bakanlar Komitesi tarafından kabul edildi.
2012
Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlamalarının Başkent dışında stadyumlarda değil, sadece okullarda kutlanmasını öngören genelge yayımladı.
2013
Sosyal Demokrasi Vakfı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi, Barış ve Dayanışma Ödülü” 12 Eylül darbesi sonrası gözaltında -işkence görüp- kaybedilen Cemil Kırbayır’ın annesi 105 yaşındaki Berfo Kırbayır’a Cumartesi Anneleri adına verildi.
2016
  • Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Başsavcı Vekili; “çocuklar ölmesin” diyen Ayşe Çelik(Ayşe Öğretmen), Beyazıt Öztürk ve Beyaz Show program sorumlusu hakkında “terör örgütü propagandası”ndan soruşturma başlattı. Soruşturmada, Beyazıt Öztürk’e takipsizlik, Çelik hakkında ise yargılandığı davada bir yıl üç ay hapis cezası verildi. 
  • Barış İçin Akademisyenler Bildirisi (Bu Suça Ortak Olmayacağız), 11 Ocak 2016’da 1128 akademisyenin imzasıyla yayımlandı. İmzacı akademisyenlere destek olmak amacıyla toplanan yeni imzalar sonucunda imzacı sayısı 2212’ye ulaştı. İmzacı akademisyenlerin birçoğu hakkında adli soruşturma başlatıldı ve üniversiteden ihraç edildi. Barış İçin Akademisyenler inisiyatifi, 2016 yılında Aachen Barış Ödülü’ne layık görüldü.
2017
Fransız hukukçu, eski bakan Pierre Arpaillange yaşamını yitirdi. (Doğumu: 13 Mart 1924) Toulouse ve Paris’te Hukuk eğitimi gördü. 1949 yılında yargı kariyerine başladı. 1965-1974 yılları arasında Adalet Bakanlığında teknik danışmanlık, kabine direktörlüğü, ceza işleri ve af müdürlüğü yaptı. Cezaevlerinin modernizasyonu için mücadele etti ve 1973 yılında hücrelere ısıtmalar yerleştirildi. 1974’te Yargıtay’da görev aldı. 1981 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde Marie-France Garaud‘un kampanya direktörlüğünü üstlendi. Aynı yıl Paris İstinaf Mahkemesi Başsavcısı oldu. 22 Şubat 1984-13 Mayıs 1988 tarihleri arasında Yargıtay Başsavcılığı yaptı.  1988- 1990 tarihleri arasında 1. ve 2. Rocard Hükümetlerinde Adalet Bakanlığı görevinde bulundu. Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından, 1990’da Sayıştay Başkanlığına atandı ve emekli olana kadar bu görevi  sürdürdü.
2018
  • HDP Ağrı Milletvekili Leyla Zana’nın milletvekilliği, devamsızlık gerekçesiyle düşürüldü.
  • Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay’ın başvurusu hakkında, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı ile ifade ve basın özgürlüklerine yönelik bir müdahale ve ihlal kararı verdi.
2025
Adana’da görevli savcı adayı Mithat Can Yalman, kaldığı otel odasında ölü bulundu. Yalman’ın baskı gördüğüne ve intihar edeceğine dair sosyal medyada duyuru yaptığı öğrenildi. 

2025
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında, İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bağlı üç polis ile bir sivil ve bir de avukatın aralarında olduğu beş kişi, Suriyeli Naseraldin Naser’i takip ederek patronu Ahmed Mohannad Alrefae’ye ait 170 bin dolar, 13 bin euro ile 1 milyon 500 bin TL’yi gasp ettikleri gerekçesiyle Bakırköy 6. Sulh Ceza Hakimliği tarafından ‘yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma’ suçlarından tutuklandı.
2025
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, müsilajla mücadele kapsamında uygulamaya alınan 22 maddelik Marmara Denizi Eylem Planı kapsamında 7 ilde yaptığı denetim ve izleme çalışmaları sonucunda Tekirdağ ve Balıkesir Belediyeleri ile 4 işletmeye toplam 10,3 milyon lira para ceza uyguladı.

11 Ocak – Hukuk Takvimi

Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi

1

Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi, 2001 yılı Mayıs ayında Washington’da yapılan Dünya Tabipler Birliği genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.

Ötanazi Bildirgesi

Dünya Tabipler Birliğinin 1987 yılı Ekim  ayında İspanya’nın Madrid kentinde yapılan 38. Dünya Tıp Kongresinde kabul edilen Ötanazi Bildirgesinde aşağıdaki açıklama yapılmaktadır: “Bir hastanın yaşamının bilerek sonlandırılması eylemi olan ötanazi, hastanın kendisinin ya da yakın akrabalarının isteği ile gerçekleştirilse bile etik değildir. Bu durum, hekimin, hastanın doğal ölüm sürecine izin verilmesi, durumunun hastalığın terminal evresinde izlenmesi yönündeki isteğine saygı duymasına engel değildir.”

Dünya Tabipler Birliğinin Hekim Yardımlı İntihar ve Ötanazi Bildirgesi

DTB’nin Eylül 1992’de İspanya’nın Marbella kentinde yapılan 44. Dünya Tıp Toplantısı’nda kabul edilen Hekim Yardımlı İntihar Üzerine Bildirgesi de, benzer biçimde aşağıdaki saptamayı yapmaktadır:

“Hekim yardımlı intihar da, ötanazi gibi etik değildir ve hekimlik mesleğince kınanması gerekir. Hekimin yardımı, bilerek ve isteyerek, bir bireyin kendi yaşamını sona erdirmesini sağlamaya yönelikse, hekim etik olmayan bir davranış içinde demektir. Bununla birlikte, tıbbi tedavinin reddedilmesi hakkı temel bir hasta hakkıdır ve hekimin bu tür bir isteğe saygı göstermesi; hastanın ölmesine neden olsa bile etik olmayan bir davranış değildir.”

DTB, hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul gördüğünü belirtmektedir.

DTB’nin Resmi Oylama Sonucu Kararlarıdır:

DTB ötanazinin tıbbi uygulamanın temel etik ilkeleriyle çeliştiğine ilişkin güçlü inancını bir kez daha onaylamakta ve ulusal tabip birliklerini ve hekimleri, ulusal yasalar buna izin verse ya da belirli koşullar altında bunu suç saymasa bile, ötanazi uygulamasına katılmaktan kaçınma konusunda desteklemektedir.

Hekim yardımlı intihar ötanazi gibi etik değildir ve hekimler tarafından kınanmalıdır. Hekimin yardımcı olduğu durum bile bile ve kasıtlı olarak kişinin yaşamına son vermesini doğrudan olanaklı kılmaktadır ve bu eylem etik değildir. Bununla birlikte tıbbi tedavinin azaltılması hakkı hastanın temel hakkıdır ve böyle bir istek ölümle sonuçlanacak olsa bile hekimin eylemi etik olmayan bir davranış olmayacaktır.

DTB hekim yardımlı aktif ötanazi uygulamasının bazı ülkelerde yasal olarak kabul edildiğini not etmektedir.

DTB ötanazinin tıp pratiğinin temel etik prensipleri ile çatıştığının güçlü bir inanış olduğunu yeniden kabul etmektedir ve DTB tüm ulusal tabip birliklerini ve hekimleri ulusal yasalar izin verse ve bazı koşullarda suç sayılmasa bile ötanaziden kaçınmaları için şiddetle cesaretlendirmektedir.

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi

0

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi, 1994 yılı Eylül ayında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan 46. genel kurul toplantısında güncellenmiştir.

Dünya Tabipler Birliğinin Olağandışı Durumlar İçin Tıp Etiği Bildirgesi
1. Bu belgede yer alan “olağandışı durum” ile ilgili tanımlamalar daha çok tıbbi konuları içermektedir:

Olağandışı durum genellikle önemli derecede maddi kayıp, insanların ve/veya etkilenenlerin yer değiştirmesi ve/veya toplum dengesinde önemli ölçüde bozulma oluşması ya da bu durumların bir bileşkesi şeklinde sonuçlanan ve genellikle ani ve şiddetli seyreden bir felaket durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda yapılan tanımlama içinde uluslararası ya da ulusların kendi içinde süregelen savaşlar ve çatışmalardan kaynaklanan ve bu durumlara bağlı olarak farklı sorunlara neden olan durumlar yer almamaktadır.

Tıbbi açıdan olağandışı durumlar belli bir zaman içindeki akut ve tıp ile ilgili mesleki kapasite ve kaynaklarla, etkilenen kişilerin ya da sağlıkları tehdit altında olan diğer insanların gereksinimleri arasında önceden tahmin edilemeyen dengesizlik olarak tanımlanmaktadır.

2. Doğal (örneğin deprem), teknoloji (örneğin nükleer ya da kimyasal kazalar), ya da kaza nedenli (tren kazaları, trenin raydan çıkması) olağandışı durumlarda bazı “özel” sorunlar görülmektedir:

a. Olaylar “ani” olarak oluşmaktadır ve “hızlı” müdahalelere gerek vardır.

b. Normal durumlara yanıt verebilen tıbbi kaynakların yetersiz kalması söz konusudur: Olaydan etkilenen kişi sayısının fazla olması çok sayıda yaşam kurtarabilmek için ulaşılabilir kaynakların daha etkin bir biçimde kullanılması anlamına gelmektedir.

c. Doğanın ya da araçların zarar görmesi etkilenen kişilere ulaşmayı “zor” ve “tehlikeli” kılmaktadır.

d. Salgınların yarattığı riskler ve ortamda oluşan kirlilik sağlık üzerinde istenmeyen etkilerin oluşmasına neden olmaktadır.

e. Düzeni sağlamak için polisin ve askeri birliklerin çağrılmasını gerektiren güvensiz bir ortam oluşmaktadır.

f. Olay medya tarafından izlenmektedir.

Bunların yanı sıra olağandışı durumlar sıkı bir “güvenlik” (polis, itfaiye hizmetleri, ordu gibi) altyapısı olmamasına karşın nakil ve gıda yardımlarından tıbbi hizmetlere kadar pek çok kurtarma hareketini içeren çok yönlü bir “yanıt” sistemini gerektirir.

Bu uygulamalar kamu ve özel olarak yapılan çabaların eşgüdümünü sağlayabilmek için etkili ve merkeziyetçi bir otoriteyi gerektirir. Kurtarma ekipleri ve hekimler, bireysel etik yaklaşımlarının toplum tarafından istenilen etik gereksinimlerle  bir biçimde harmanlanması gerektiği “yoğun” duygusallıkların yaşandığı bu gibi az görülen durumlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Daha önceden tanımlanmış ve öğretilmiş olan etik kurallar hekimlerin bireysel düzeydeki etik yaklaşımlarını tamamlar nitelikte olmalıdır.

Olay yerindeki yetersiz ve/veya zarar görmüş tıbbi kaynaklar ve kısa süre içinde çok sayıda yaralı olması “duruma özel” bir etik sorunu beraberinde getirmektedir.

Bu koşullar altında tıbbi hizmetleri sağlamak etik konulara ek olarak teknik ve yönetsel konuları da içermektedir. Bu nedenle DTB olağandışı durumlarda hekimin rolünü belirleyebilmek için aşağıda belirtilen bazı etik tutumları önermektedir.

3. Triaj

a. Triaj ile ilgili ilk etik sorun sağlık durumları çeşitlilik gösteren çok sayıdaki yaralıya yönelik sınırlı sayıdaki tedavi olanaklarını anında kullanılabilir duruma getirme konusundadır. Triaj, tanı ve sonrasındaki girişim biçiminin planlanmasına dayanan tedavi ve durumu yönetebilme konusundaki tıbbi bir uygulamadır. Hastaların yaşayabilmesi triaja bağlıdır. Bu uygulama tıbbi gereksinimleri, tıbbi girişimleri ve hazır olan kaynakları kullanılabilir duruma getirmeyi önceleyerek çok hızlı bir biçimde yapılmalıdır. Reanimasyon ile ilgili yaşamsal uygulamalar triajla aynı anda yapılabilir.

b. Triaj, yetki verilmiş ve deneyimli bir hekime yardım eden yetkin bir yardımcı personel tarafından yürütülmelidir.

c. Hekim; triaj anında aşağıdaki öncelik sırasını gözetmelidir:
  1. Hayatlarının kurtarılması mümkün olan ancak tedaviye hemen / anında ya da öncelik açısından ilerleyen birkaç saat içinde gereksinimi olan yaşamsal tehlikesi yüksek kişiler
  2. Yaşamsal tehlikenin yüksekliği çok öncelikli olmayan ve tedaviye hızlı ancak çok öncelikli olarak gereksinim duymayan kişiler
  3. Yalnızca ufak bazı girişimlere gereksinim duyan ve daha sonra da tedavi olabilecek ya da kurtarma ekiplerinin girişimi ile iyileşebilecek olan yaralılar
  4. Psikolojik olarak örselenmiş ve güvenlerini yeniden kazanmaya gereksinimi olan ve o anda bireysel olarak müdahale edilemeyen ancak eğer akut etkilenimleri olmuşsa sedasyona ya da güven ortamına gereksinim duyabilen bireyler
  5. Gereksinimlerin var olan kaynakları aştığı radyasyon ya da o anda ve koşullarda yapılan girişim ile kurtarılamayacak kadar ağır yanık nedeniyle yaralanan ya da uzun süreli özel bir cerrahi girişim gerektiren karmaşık olgular hekimi diğer yaralılarla, tanımlanan bu durumlar arasında seçim yapmaya zorlar. Bütün bu nedenlere bağlı olarak bu tip olgular “acil bakımın dışında” olarak sınıflandırılabilir.
  6. Olağandışı durumun öncelikleri kapsamında yaralı bir kişi ile ilgilenmemek ölümcül durumdaki bir kişiye yardım etmemek olarak düşünülemez. Bu yaklaşımın doğruluğu, en çok sayıda yaralının kurtulması ile
    ortaya çıkar.
  7. Olguların sağlık durumlarının süreç içinde farklılaşması yaralı sınıflandırmasını değiştirebilir. Bu nedenle triaj ekibinin sürekli olarak bu değerlendirmeleri yapması çok önemlidir.
  8. Etik bakış açısıyla, triaj ve “acil bakımın dışında kalan” kişilere karşı tutumla ilgili sorun bireyin denetiminde olmayan az görülen durumlarda o anda var olan araçların tahsis edilmesi ile uyumludur. Hekimin başka durumlar için gerekli olan kaynakları, kurtulması olanaklı olmayan kişilerin yaşamlarını kurtarmak için ne pahasına olursa olsun harcama konusundaki ısrarcı tutumu etik değildir. Ancak, hekim hastalarını diğerlerinden ayırarak ve ağrılarını azaltmak için onlara ağrı kesici ya da yatıştırıcı ilaçlar vererek hastalarının özel yaşamlarına duyduğu saygıyı ve durumlarına gösterdiği merhameti onlara göstermelidir.
  9. Hekim, eldeki kaynakları da düşünerek vicdanına göre davranmalı, durumun yarattığı sınırlılıkları da göz önüne alarak iyileşme şansı olan ve hastalığı kişiye en az düzeyde zarar verecek şekilde sınırlayan en çok sayıdaki ciddi şekilde yaralanan kişiyi kurtaracak tedavi için önceliklerini uygulamak için çaba göstermelidir. Hekim, özel gereksinimleri olabilme olasılığına karşılık çocuklara karşı özel bir duyarlılık göstermelidir.
4. Etkilenen kişilerle ilişki

1. Sunulan hizmet ilkyardım ve acil bakım hizmetleri olmalıdır. Hekim olağandışı durum anında birinin ondan yardım isteyip istemediğine bakmaksızın her bir kişiye ayrım yapmadan tıbbi yardım sağlamalıdır.

2. Hekim, hizmet sunumundaki önceliklerini belirlerken yalnızca “acil” durumlarını değerlendirmeli; tıbbi olmayan diğer konulara göre yapılan değerlendirmeleri göz ardı etmelidir.

3. Olaydan etkilenen kişilerle ilişki; ilkyardım ve acil bakıma ve eğer olanaklı ise acil durum anında hastaların rızalarının alınarak onların en üstün çıkarının korunması konusundaki gereksinimlerine göre sürdürülmelidir. Ancak, hekim, toplumların kültürel farklılıklarına uyum sağlamalı ve koşulların gerektirdiği biçimde davranmalıdır. Hekim en fazla sayıda yaralıyı kurtarmak ve morbiditeyi olabilecek en az düzeyde tutabilmek için duygusal yaklaşım kadar teknolojiyi de içeren en yüksek bakım yaklaşımını benimsemelidir.

4. Sunulan hizmet varsa olaydan etkilenen kişilerin ölümleri sonucu yas tutma ile ilgili durumları da içermektedir. Bu durum, teknik olarak sağlanan destekten farklıdır ve onların psikolojik olarak zor durumlarını tanımayı, anlamayı ve bu destek olmayı gerektiren bir süreçtir. Aynı zamanda bireylerin ve ailelerinin itibar ve ahlaki değerleri de göz önünde bulundurulmalıdır.

5. Hekim, olaydan etkilenen kişilerin geleneklerine, dinlerine ve dinsel törenlerine saygı göstermek ve tarafsız davranmak zorundadır.

6. Olanaklı ise süreçte karşılaşılan zorluklar ve etkilenen kişilerin kimlik bilgileri tıbbi izleme için kaydedilmelidir.

5. Üçüncü şahıslarla ilişki

Hekimin her bir hastaya karşı “kişisel karar verme yetkisi ve medya ve diğer üçüncü şahıslarla temas sırasında gizliliği sağlama” ve olağandışı durumları çevreleyen duygusal ve politik atmosfer konusunda saygılı davranma sorumluluğu vardır.

6. Tıp kökenli olmayan kişilerin sorumlulukları

Hekimler için geçerli olan etik ilkeler hekimin yönlendirdiği diğer personel için de geçerlidir.

7. Eğitim

DTB, olağandışı durumlarla ilgili olarak tıbbı eğitimlerin üniversite ve tıp alanındaki mezuniyet sonrası eğitim müfredatlarında yer almasını önermektedir.

8. Sorumluluk

DTB; üye devletleri ve sigorta kurumlarını, sorumluluğu azaltan ya da yurttaşlarla ilgili taahhütleri yerine getirebilmek ve hekimlerin karşı karşıya kaldığı kişisel herhangi bir zararı suiistimal edilmeden karşılayabilmek için “sorumlu” bir yapıyı oluşturma konusunda göreve çağırmaktadır.

DTB, devletlere aşağıdaki konularda önerilerde bulunmaktadır:

a. Devletler yabancı uyruklu hekimlere destek sağlamalı, onları korumalı, uygulamalarını, görünümlerini ve kendilerini ifade etme biçimlerini ırk, din, vb. nedenlere bağlı ayrımcılık yapmadan kabul etmelidirler.

b. Devletler, tıbbi hizmetlerin toplumsal ayrımcılık yapılmadan icra edilmesine öncelik vermelidirler.

Avrupa Birliği Sayıştayı

0

Avrupa Birliği Sayıştayı, Birliğin tüm gelir ve giderlerini inceler, işlemlerinin hukuka ve usule uygunluğunu temin eder. Sayıştay denetimi, gelir ve giderlerin hukuka uygunluğu ile düzenliliğini ve iyi bir mali idareyi sağlamaya yöneliktir.

Avrupa Sayıştayı

Avrupa Birliği Sayıştayı, (The European Court of Auditors) AB mali kaynaklarının gereğince yönetilip yönetilmediğini kontrol eden kurumdur.

Avrupa Birliği Sayıştayı, 22 Temmuz 1975 Brüksel Antlaşması ile kurulmuştur ve merkezi Lüksemburg’da bulunmaktadır. 1977 Haziranında faaliyete geçmiştir. Sayıştay’ın görevi, Birlik vatandaşlarının toplanan fonlardan en yüksek derecede yararlanması amacıyla AB mali kaynaklarının gereğince yönetildiğini kontrol etmektir. Sayıştay, AB fonlarını idare eden herhangi bir kişi ya da kuruluşu denetleme hakkına sahiptir. Sayıştay’ın ana rolü AB bütçesinin doğru uygulandığını kontrol etmek, başka bir deyişle, finansal idarenin doğruluğunu sağlamaktır. Böylece Sayıştay’ın çalışmaları, AB sisteminin verimli ve şeffaf işlemesine yardım eder. Görevlerini yerine getirmek için Sayıştay, AB gelir veya giderleri ile ilgili çalışan herhangi bir organizasyonun ya da kişinin çalışmalarını soruşturabilir. Çoğu zaman yerinde kontroller de yapar. Sayıştay’ın bulguları, raporlar haline getirilir ve böylece herhangi bir problem Komisyon’un ve AB üye hükumetlerinin dikkatine sunulmuş olur. Denetmenler, ‘denetleme gruplarına’ ayrılır ve bu gruplar Sayıştay’ın haklarında kararlar aldığı teklif raporlarını hazırlar. Denetmenler, AB kurumlarına, üye devletlere ve AB’den yardım alan ülkelere sık sık teftiş ziyaretleri düzenler. Her ne kadar Sayıştay’ın işi Komisyon’un sorumlu olduğu parayla ilgili olsa da, pratikte bu gelir ve giderlerin %90’ı ulusal merciler tarafından idare edilir. Sayıştay’ın kendi başına yasal gücü yoktur. Eğer denetmenler bir yolsuzluk veya düzensizlik tespit ederlerse Avrupa Sahterkarlıkla Mücadele Bürosu OLAF’ı haberdar ederler.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Avrupa Birliği Sayıştayı’nın ana fonksiyonlarından birisi de, önceki yılın denetleme raporlarını her yıl düzenli olarak Avrupa Parlamentosu’na ve Konseyi’ne sunmaktır. Parlamento, Komisyon’un bütçe uygulamasını onaylamaya Sayıştay’ın raporunu inceledikten sonra karar verir. Sayıştay uygulamayı tatmin edici bulursa Konsey’e ve Parlamento’ya Avrupa vergi mükelleflerinin paralarının gereğince kullanıldığını bildiren bir rapor gönderir. Son olarak Sayıştay, AB finansal mevzuatı ve AB’nin yolsuzlukla mücadele eylemleri konularındaki teklifler hakkında da görüş sunar.

Avrupa Birliği Sayıştayının Kurumsal Yapısı

Avrupa Birliği Sayıştayı, her AB ülkesinden bir üyeye sahiptir. Bu üyeler, 6 yıllık yenilenebilir bir dönem için Konsey tarafından atanır. Avrupa Sayıştayı her bir üye devletten birer üye olmak üzere 28 üyeden oluşmaktadır. Üyeler, Konsey tarafından Parlamento’ya danışıldıktan sonra, 6 yıllık bir süre için tayin edilir. Bu üyeler, kendi ülkelerinde denetim kurumlarında çalışan veya çalışmış ve bu görev için özel niteliğe sahip kişilerin arasından seçilir. Sayıştay üyelerinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı güvence altına alınmıştır.Üyeler, aralarında bir kişiyi, 3 yıllık yenilenebilir bir dönem için başkan olarak seçerler. Portekiz’li Vítor Manuel Da Silve Caldeira Sayıştay Başkanı’dır.

Sayıştay

0
Sayıştay

Osmanlı İmparatorluğunda 19. yüzyılda başlayan yenileşme hareketleri çerçevesinde mali istikrarın sağlanması, gelirlerin ve giderlerin kontrol altına alınarak güçlü bir kamu maliyesinin tesisi ve sürdürülmesi yönünde önemli adımlar atılmaya başlanmış ve bu çabaların bir sonucu olarak Sayıştay, 29 Mayıs 1862 tarihinde Sultan Abdülaziz’in İrade-i Seniyyesi ile  Divan-ı Ali-i Muhasebat adıyla kurulmuştur.

1876 Anayasası’nda yer alarak anayasal bir kuruluş haline gelen Sayıştay, Hazineye tabi kurumların gelir ve giderleri ile muhasebe kayıtlarının ve diğer işlemlerinin yıllık olarak denetlenmesi ve giderlerin harcamadan önce vize edilmesi işlerini yerine getirmeye başlamıştır.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulmasıyla, 1920-1923 döneminde Sayıştayca yürütülen bazı görevler TBMM üyeleri arasından seçilen bütçe denetimi ile görevli geçici bir komisyon eliyle yürütülmüştür. Cumhuriyetin ilânının hemen ertesinde 24 Kasım 1923 tarih ve 374 sayılı “Divan-ı Muhasebatın Sureti İntihabına Dair Kanun” ile Kıta Avrupası Fransa modeli esas alınarak yeniden kurulan Sayıştay, 1924 Anayasası ile de anayasal kimliğini korumuştur. 1924 Anayasası‘nın 100 üncü maddesinde Sayıştayın Türkiye Büyük Millet Meclisine bağlı olduğu ve devletin bütün gelir ve giderlerini denetlemekle görevlendirildiği açıkça belirtilmiştir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, yasama ve yürütmenin TBMM bünyesinde toplanmış olmasının da etkisiyle, TBMM-Sayıştay ilişkileri karşılıklı ve yakın seyretmiş, bu dönemde Sayıştay tarafından hazırlanan raporlar TBMM’de kurulan bir komisyon tarafından incelenmiştir. Ancak zamanla TBMM ile ilişkiler zayıflamış ve Sayıştay, faaliyetlerinin tümünü yargılama sürecine yönlendirmiştir.

01.06.1934 tarihinde yürürlüğe giren 2514 sayılı “Divan-ı Muhasebat Kanunu” Sayıştayın kuruluş ve işleyişini yeniden düzenleyerek, bu tarihe kadar uygulanan dağınık Sayıştay mevzuatını yürürlükten kaldırmıştır.

1929 yılında bütün dünyada yaşanan ekonomik kriz sonucunda serbest piyasa ekonomisinin hiçbir müdahale olmaksızın kusursuz bir şekilde işlemediği anlaşılmış, devletin ekonomik ve sosyal yaşama daha fazla müdahalesini öngören Keynesyen politikalar ön plana çıkmıştır. Ülkemizde bu dönemde kurulmaya başlanan kamu iktisadi teşebbüsleri devletin ticari ve sınaî alanda faaliyetlere girişmesini sağlamış ve bu kurumları denetlemek üzere 1938 yılında Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu kurulmuştur. Kamu iktisadi teşebbüslerinin denetimi dünyada yaygın olarak, Sayıştaylar tarafından gerçekleştirilmesine rağmen, Başbakanlığa bağlı ayrı bir denetim kurumu oluşturulmuştur.

Devlet bütçesinin nitelik ve yapısal yönden gelişmeler göstermesi ve 2514 sayılı Kanun’un gereksinmeleri karşılayamaz olması nedeniyle Sayıştay, 1961 Anayasası’nın 127’nci maddesi ile yeni bir kuruluşa ve işleyişe kavuşturulmuştur. Sayıştayın sözü edilen gelişmelere ve 1961 Anayasa hükmüne uyumunu sağlamak üzere de 21.02.1967 tarihinde 832 sayılı Sayıştay Kanunu çıkarılmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kamu harcamalarının giderek artması, Sayıştayların denetim kapsamı ve niteliğinde hızlı ve temel değişimlere gitmesi zorunluluğunu doğurmuştur. Hesap ve işlemlerin tek tek incelenmesi yerine kurumların mali sistemlerine güvence veren denetimlere ağırlık verilmiştir. Bu bağlamda, Sayıştayların kuruluşlarından itibaren yaptıkları kamu gelir, gider ve mallarının mevzuata uygun olarak elde edilmesi, harcanması ve saklanmasına ilişkin denetimlerin yanı sıra, yeni bir denetim türü olarak performans denetimleri ortaya çıkmıştır.

1950’lerde herhangi bir metodoloji geliştirilmeksizin geleneksel denetimin yan ürünü olarak yapılan performans denetimi 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ülkelerin mevzuatında yer almaya başlamıştır. Dünyadaki gelişmelere paralel olarak ülkemizde de kamu yönetimi reformları gündeme gelmeye başlamış, 90’lı yıllarda buna yönelik çalışmalar yoğunlaşmıştır. 1996 yılında, 832 sayılı Sayıştay Kanunu’nda yapılan değişiklik ile Sayıştaya performans denetimi yetkisi verilmiştir.

Avrupa Birliği adaylık sürecinin de etkisiyle 2000’li yıllarda kamu yönetimi reformları ivme kazanmış, dünyadaki yeni kamu yönetimi anlayışı ilk kez VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planında (2001–2005), kamu hizmetlerinin sunumunda vatandaş tatmininin esas alınması olarak ifadesini bulmuştur. Başlatılan reform çalışmaları kapsamında kamu mali yönetimi yeniden ele alınmış, 2003 yılında yürürlüğe giren 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile fon uygulamasına son verilmiş, devletin tüm gelir ve giderleri ile borçları tamamen bütçe kapsamına alınarak yasama denetiminden geçmesi sağlanmıştır. Bu sayede, Sayıştayın tekil işlemlere odaklanan bir anlayıştan kurumun tüm mali yapısına odaklanan bir denetim anlayışına geçmesi ve daha kapsamlı rapor üreten bir yapıya dönüşmesi yolunda önemli bir adım atılmıştır.

19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6085 sayılı Sayıştay Kanunu ile kamu kaynağı kullanılan tüm faaliyetler Sayıştayın denetim kapsamına alınmış ve kamu iktisadi teşebbüslerini denetleyen Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu Sayıştay bünyesine dâhil edilerek, dış denetimde ikili yapıya son verilmiştir. Bu Kanun’la Sayıştay, günümüzün koşullarına, uluslararası standartlara ve yönetim ve denetim alanındaki çağdaş gelişmelere uygun olarak yeniden konumlandırılmıştır.

Şükrü Kaya

0

Şükrü Kaya, hukuk, devlet ve siyaset adamıdır.

1883 yılında İstanköy’de dünyaya geldi. Ahmet Rüştü Bey’in oğludur.

İlk ve ortaöğrenimini İstanköy’de yaptı. Midilli İdadisi’ni bitirdi. İstanbul’a giderek Galatasaray Sultanisi’ne girdi. 1908 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Ardından Fransa’ya gitti, Paris Hukuk Fakültesinden yüksek lisans derecesi elde etti. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye müfettişi oldu.

Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta çalıştı.16 Şubat 1912 tarihinden 14 Temmuz 1913 tarihine kadar Hariciye Nezareti Umuru Ticari Şubesi 4. sınıf kitabetinde, 16 Temmuz1913’ten 3 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Sulh Hakimliğinde, 9 Ekim 1913’ten 12 Ekim 1913 tarihine kadar Edirne Vilayeti Merkez Bidayet Mahkemesi Hakimliğinde, 13 Ekim 1913’ten 18 Kasım 1914 tarihine kadar Mülkiye Müfettişliğinde, 20 Kasım 1914 tarihinden 2 Mart 1916 tarihine kadar Muhacirin ve İskan Aşair Müdürlüğünde, 2 Mart 1916’dan 20 Aralık 1916 tarihine kadar Aşair ve Muhacirin Umum Müdürlüğünde, 22 Aralık 1916’dan 4 Ocak 1918 tarihine kadar I. Sınıf Mülkiye Müfettişliğinde bulundu. 9 Ekim 1918’den 7 Ocak 1919 tarihine kadar Buca Sultanisi Muallimliğinde bulundu.

Daha sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı.

Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. İstanbul’un işgalinden sonra Malta’ya sürüldü. Malta’dan kaçarak Avrupa’ya gitti. Bir süre İtalya ve Almanya’da kaldıktan sonra Anadolu’ya geldi ve Millî Mücadeleye katıldı.

Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi.

Şükrü Kaya, Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği görevini yürüttü.

Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı.

IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu. Atatürk’ün ölümüne kadar kurulan bütün hükûmetlerde bakan olarak yer aldı. 1936-1938 arasında bakanlık görevinin yanı sıra CHP Genel Sekreterliği görevini de üstlendi. 11 Kasım 1938 tarihinde bakanlık görevinden ve CHP Genel Sekreterliği görevlerinden ayrıldı.

Cumhuriyet tarihinde en uzun süre İçişleri Bakanlığı yapan siyasetçidir.

Şükrü Kaya, 10 Ocak 1959 tarihinde İstanbul’da yaşamını yitirdi. Fransızca ve İngilizce bilmekteydi.

Eserleri 

Daniel Defoe’dan Robinson Crusoe (1923), Henri Béraud’dan Şişko (1924), Charles Rist ve Charles Gide’den Günümüze Kadar İktisadi Mezhepler Tarihi (1927), Bukley’den Eski Yunan Masalları ve Albert Mathiez’den Fransız İhtilali (1950) adlı eserleri Türkçeye çevirdi. Cumhuriyet Gazetesi’nde makaleler yazan Şükrü Kaya’nın 1927-1937 yılları arasındaki konuşmaları ve yazıları “Sözleri, Yazıları 1927-1937” adıyla Ekrem Ergüven tarafından derlenmiştir.

“Son dört yıl içinde sırasıyla Dışişleri, Tarım ve İçişleri Bakanlığı görevlerini yürüttüm. Bütün bu süre içinde Atatürk, bana bir defa bile olsun bir emir vermemiştir. O, bazı önerilerde bulunmuştur, bu önerileri oturup görüşerek tartışmışızdır; fakat hiçbir zaman bana şunu veya bunu yapmak emrini vermemiş ve Bakanlık işlerime kesinlikle karışmamıştır.”

“İnkılabın emirlerini yapmamak, irticaya hizmet etmek, mürteci olmak demektir.” 

Şükrü Kaya Sözleri – Yazıları 1927-1937

On seneden beri maiyetlerinde hukuk müşaviri sıfatıyla çalıştığım Şükrü Kaya’yı daha ‘mektep sıralarında tanımıştım. Bugün memleketin irfan, siyaset, ticaret hayatında, mevki tutan birçok zevat ile birlikte İstanbul’un Sirkeci denilen o çamurlu, havasız semtinde, Anikaların, Elenilerin Elisavilerin kiraladıkları ve apartman dedikleri o murdar barakalarda Hukuk mektebinin, o devrin icabı olan, ölçülü derslerini hazırlarken, Şükrü Kaya bizleri etrafına toplar, tetebbu ettiği Fransız eserleriyle hepimizi aydınlatarak başka bir düşünce ufku açtırırdı. Abdülhamid hükümetine düşman olmayı bize O öğretti. Memleket sevgimizi, fazilet ve yüksek düşünceleri ile şuurlandıran O olmuştur. Şükrü Kaya, Sirkeci toplantıları şüpheli görülmeğe başlamasına, hafiye baskınına uğramamıza, hatta Zaptiye nazırının huzuruna (!) getirilerek sorguya çekilmesine rağmen, Meşrutiyet ilanına kadar, arkadaşlarını irşad etmekte fütur getirmemişt1r. Meşrutiyet hükumeti bu arkadaşlardan bir çoklarını tahsillerini ikmal için Avrupa’ya gönderdi. O yabancı diyarda da delilimiz Şükrü Kaya idi. Diğer arkadaşlar namına söz söylemeğe hakkım yok, fakat ben şahsan, mektep arkadaşlığında, meslek arkadaşlığında Şükrü Kaya’ya, maddeten, manen çok borçluyum. Tahsilimi bitirerek memlekete avdetimde pek az bir müddet adliye hizmetinde müddeiumumiliklerde çalıştıktan sonra yine Şükrü Kaya’nın tesiri ile dahiliye hizmetine geçtim. Bu suretle bütün memuriyet hayatım da onun yanında geçti…

Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya

Şükrü Kaya, 1927’den 1938’in sonuna kadar “Atatürk’ün İçişleri Bakanı” sıfatıyla ülkesine hizmet etti. Modern Belediyecilik anlayışını yerleştirdi. Toprak Reformu yasa tasarıları hazırladı. Ekonomik ve siyasal bağımsızlığın gereği olarak Devletçiliği benimsedi. Laikliğin kurumsallaşması için; Ağa, hacı, hafız, efendi, bey, paşa gibi unvanların kaldırılmasına, Bazı kisvelerin giyilmeyeceğine, Ulusal bayramlar ve tatillerin kabulüne dair yasaların çıkarılmasına öncülük etti. “Mustafa Solak’ın tezi şimdi kitaplaşmış bulunuyor. Gösterdiği çabalar dolayısıyla kendisini kutluyorum. Bu çalışma Şükrü Kaya üzerine daha kapsamlı çalışmalara yol açabilecek niteliktedir.” Prof. Dr. Sina Akşin

Henri Béraud, Çev. Şükrü Kaya

Bu kitabı, B. Şükrü Kaya, Malta’da 1919 tarihinde Fransızca öğrenmek isteyen arkadaşlarına bir egzersiz olması için harfi harfine tercüme etmişti. Aslı Fransızcada Le Martyre de l’Obèse – Şişmanlık Kurbanı’dır. Türkçe kolay olsun diye Şişko denmişti. Biz de bu ismi muhafaza ettik. Kitap, Ankara’da Yenigün matbaasında basılmıştı. Eser ve tercüme çok beğenildiği için, biz de tekrar Türk harfleriyle basıyoruz.

Tanıdıklarım – Hüseyin Cahit Yalçın

Hayatta en çok mübarezeyi severim. En mesut günlerim, en şiddetle hücuma uğradığım, en şiddetle hücum ettiğim zamanlardır. O zaman damarlarımda hayat veren bir ateş tutuşur, hayatın solukluğu silinir ve gözümün önünde bir gaye canlanır, mübarek ve muazzez bir gaye… Vatanın hayrı için, fenalığı ezmek ve iyiliği galebe ettirmek için bir mücadele… Bütün etrafıma bu ateşten bir parça vermek isterim. Fenalığa karşı müsamahakâr, lakayt veya müsadekar duranları sarsmak, hepsini bu mübareze meydanına çekmek isterim. Yalnız fena olmamak kâfi gelir fikrinde değilim. Fenalığı ezmek için uğraşmak lüzumuna iman ediyorum. Bazen, ‘Sana ne?’ derler… Bu hodgamane felsefeden nefret ederim. Çünkü onun memleketi mahvettiğine kaniyim. Gördüğüm şahsi fenalık için değil, memleket gelen umumi fenalık için, kalbimde tükenmez bir gayz vardır. Ne vakit fenalığa karşı herkes bir fikri taavvün ile müttefikan çalışırsa, ancak o zaman kurtulacağımızı zannediyorum. İşte bunun için hücumlarımda her vakit fena bir galeyan ve biaman oldum ve en büyük hazzı vicdaniyeyi buldum.” Hüseyin Cahit Yalçın / Nevsal-i Milli Hüseyin Cahit Yalçın, uzun yaşamının çok önemli bir kısmını siyasetin içinde geçirdi. Doğuda bunun bir şans mı, yoksa bir talihsizlik mi olduğu sorulmaya değer bir sorudur…

10 Ocak – Hukuk Takvimi

0
10 Ocak Hukuk Takvimi: Hukuk tarihinde önemli olaylar, kanun değişiklikleri ve davalara dair detaylı bilgiler bulabilirsiniz.

10 Ocak – Hukuk Takvimi

1880
İspanyol hukuk, siyaset ve devlet adamı Manuel Azaña doğdu. (Ölümü: 3 Kasım 1940) Paris’te hukuk okuduktan sonra memurluk, gazetecilik ve yazarlık yaptı. 1930 yılında, General Miguel Primo de Rivera’nın diktatörlüğüne karşı cumhuriyetçi bir parti kurdu. San Sebastian Paktı’nı imzalayanlar arasında yer aldı.  İkinci Cumhuriyet döneminde devlet başkanlığı yaptı. 1931’de, çok sert bir yasa olan Cumhuriyeti Koruma Yasası’nı çıkartarak karışıklıkları şiddetle bastırdı. Bir bölümü uzun zamandır beklemekte olan reformları hızla uygulamaya koyuldu.
1861
Florida, Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrıldı. Amerikan İç Savaşı sonrası 25 Haziran 1868’de birliğe geri döndü.
1913
Slovak komünist ve 1969-89 arasında Çekoslovakya Lideri olan Gustav Husak, doğdu.(Ölümü 1991) 1933 yılında Bratislava’daki Comenius Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitimine başladı. İkinci Dünya Savaşı sırasında birçok kez hapse atıldı. 1954’ten 1960’a kadar olan yılları Leopoldov Hapishanesinde geçirerek ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Alexander Dubček yönetimindeki Prag Baharı sırasında Slovakya’daki reformları denetlemekten sorumlu  başbakan yardımcısı oldu. 1975’te  Çekoslovakya Devlet Başkanı seçildi.
1920
Milletler Cemiyeti – Cemiyet-i Akvam, kuruldu. ABD, Cemiyete katılmadı. Türkiye 18 Temmuz 1932 tarihinde üye oldu.
1926
Heyet-i Fesadiye Davası sonuçlanarak kararlar açıklandı. Çerkes Ethem’in Kuvâ-yi Seyyâresi’nin Bolşevik Taburu Komutanı İsmail Hakkı Bey; boşandığı eşini öldürten Miralay Osman ve Kürt isyanıyla birlikte Ankara civarında bir isyan hareketine giriştiği gerekçesiyle Kırşehir Milletvekili Rıza Bey, idama mahkûm edildi.
1933
İspanya’da ayaklanmaların yaygınlaşması üzerine sıkıyönetim ilan edildi.
1940
Erotik edebiyat yazarı Pierre Louÿs’in müstehcenlikle suçlanan Afrodit(Aşk Tanrıçası’nın Entrikaları) adlı kitabıyla ilgili davanın görülmesine başlandı. Türkçeye, Malatya milletvekili Nasuhi Baydar’ın çevirdiği Afrodit (1896) romanı müstehcenlik suçlamasına konu oldu ve 10 Ocak 1940’ta yapılan duruşmada romanı yayımlayan Semih Lütfi ile basan Kenan Dinçman’ı avukat olarak romancı Esat Mahmut Karakurt savundu. İbrahim Hakkı Konyalı ise davada bilirkişi olarak görev yaptı.
1945
1924 Anayasası, 20 Nisan 1924’te yürürlüğe girdi ve 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanununu yürürlükten kaldırıldı. Birkaç önemli değişiklikle 1961’e dek yürürlükte kaldı. 10 Ocak 1945 tarihinde Anayasa metninin içeriği değiştirilmeden, dili Türkçeleştirilerek yeniden kabul edildi.
1945
Bazı ay adlarının değiştirilmesi hakkında kanun” ile Teşrinevvel, Teşrinisani, Kânunuevvel ve Kânunusani aylarının adları, Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak olarak değiştirildi.
1946
Birleşmiş Milletlerin ilk genel kurulu Londra’da toplandı. Bu kurulda 51 ülke temsil edildi.
1947
Demokrat Parti 1. Kongresi’nde, “Hürriyet Misakı” kabul edildi. Raporda Anayasa’ya aykırı yasaların kaldırılması, Anayasa’nın tam olarak uygulanması, seçim kanununun değiştirilmesi ve yeni bir seçim kanununun hazırlanması ile Cumhurbaşkanlığı ve parti genel başkanlığının birbirinden ayrılması talep edildi. Demokrat Parti Genel İdare Kurulu’na, Hürriyet Misakı gerçekleşmediği takdirde TBMM’den çekilme yetkisi verildi. 

D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
D. P.’nin Hürriyet Misakı Geniş Akisler Uyandırdı”. Cumhuriyet
1957
Harold Macmillan, Anthony Eden’in istifasının ardından Birleşik Krallık Başbakanı oldu.
1959
Hukuk, devlet ve siyaset adamı Şükrü Kaya, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1883) Türkiye’nin eski İçişleri Bakanı olan Kaya 1908’de İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. Paris Hukuk Fakültesi’nde okudu. Türkiye’ye dönünce Hariciye Nezaretinde kâtiplikle devlet hizmetine başladı. Mülkiye Müfettişi olarak Anadolu’da ve Irak’ta bulundu. Sonra görevinden ayrılarak İzmir’e gitti. Buca Sultanîsi’nde bir süre öğretmenlik yaptı. Mondros Mütarekesinden sonra İzmir Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne girerek dış ilişkiler bölümünde çalıştı. Millî Mücadele için yaptığı çalışmalar yüzünden tutuklanarak İstanbul’daki Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Birinci Lozan Konferansı’na giden heyette danışman olarak çalıştı. Konferansta bulunduğu sırada İzmir Belediye Başkanlığına seçildi. Menteşe ve Muğla Milletvekilliği yaptı. 1924 yılında II. İsmet Paşa Hükümeti’nde Ziraat Vekilliği yaptı. Fethi Bey Hükümetinde Hariciye Vekaleti’ne getirildi. Hükûmetin istifasıyla bu görevden ayrıldı. IV. İsmet Paşa Hükümetinde İçişleri Bakanlığı’nda bulundu.
1961
Basın çalışanlarıyla ilgili 212 sayılı kanunda değişiklikler yapıldı. Bu yasayı protesto eden gazete sahipleri 3 gün süreyle gazete çıkarmama kararı aldılar.
1961
Türkiye Çalışan Gazeteciler Günü, (Çalışan Gazeteciler Bayramı) kutlanmaya başladı.
1967
Cumhuriyetçi Edward W. Brooke, Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilk siyahi üyesi olarak görevine başladı.
1972
15 idam kararını bozan Askerî Yargıtay İkinci Dairesi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararlarını onayladı.
1975
Yeni İmar Kanunu yürürlüğe girdi.
1984
Kürtaj yasal hale geldi.
1984
Amerika Birleşik Devletleri ve Vatikan arasında 100 yılı aşkın bir aradan sonra diplomatik ilişkiler yeniden başladı.
1985
TRT “anı, devrim, özgürlük” gibi bazı kelimelerin kullanımına yasak getirdi.
1988
Yurt dışında basılan 440 yayının ülkeye girmesi yasaklandı.
1995
TBMM televizyonu kuruldu ve oturumlar canlı olarak TRT-3’ten yayımlanmaya başladı.
1999
Susurluk davası kapsamında da aranan Haluk Kırcı yakalandı. Haluk Kırcı Ankara Bahçelievler’de 7 Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi gencin öldürülmesiyle ilgili davada, 7 kez idam cezası almıştı.
2000
Hukukçu, diplomat ve büyükelçi Semih Günver, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1917) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun oldu. 1949 yılında Dışişleri Meslek Memuru oldu. Çeşitli diplomatik görevlerin ardından Cezayir ve Kahire Büyükelçiliği, Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Ekonomik İşler Genel Müdürlüğü ve Kültür İşleri Genel Müdürlüğü ile Avrupa Konseyi Daimi Temsilciliği görevlerinde bulundu. Milliyet  ve Cumhuriyet gazeteleri başta olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı, öğretim üyeliği yaptı.
2001
Hukukçu, şair ve yazar Necati Cumalı, yaşamını yitirdi. (Doğumu 1921) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Şiir, roman, hikâye, deneme, tiyatro, günce gibi pek çok edebi türde eser verdi. Cumhuriyet devri Türk edebiyatının tanınmış kişilerinden sayıldı.  Cumalı, Yaşar Kemal’in ifadesiyle “Yaşlanmaz Şair Çocuk” olarak anılır. Necati Cumalı’nın doğduğu ve daha sonra eşiyle birlikte yaşadığı ev, müzeye çevrilerek Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi olarak halkın ziyarete açıldı. İzmir’in Urla ilçesinde yaşadığı evin zemin katındaki bir odası ilçe kütüphanesi olarak düzenlenerek hizmete sunuldu.
2002
Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel hakkında, dalgalı kura geçilmeden önce bazı kurumlara toplam 5 milyar 188 milyon 900 bin ABD doları satarak, ‘görevini kötüye kullandığı’ gerekçesiyle dava açıldı. Erçel istifa etti. 2005 yılında verilen 11 ay 20 gün hapis cezasının bin 536 YTL para cezasına çevrilmesi kararını Yargıtay 4. Ceza Dairesi onadı.
2012
Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Eylül askeri darbesine ilişkin dönemin Genelkurmay Başkanı, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile emekli Orgeneral Tahsin Şahinkaya’nın “şüpheli” olarak yer aldığı iddianameyi kabul etti. İddianamede, Evren ve Şahinkaya için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
2012
Emekli Orgeneral Hurşit Tolon, tutuksuz yargılandığı İkinci Ergenekon davası kapsamında tutuklandı.
2016
Amerikalı LGBT hakları savunucusu aktivist ve yazar Jeanne Cordova yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Temmuz 1948 ) Kaleme aldığı LGBT haklarını yansıtan Lesbian TideLos Angeles Free Press ve The Advocate adlı  eserleri ile bilinir. LGBT konusundaki çalışmaları ile Lambda Edebiyat Ödülü ‘nü kazandı.
2017
Hukukçu ve eski Almanya cumhurbaşkanı Roman Herzog yaşamını yitirdi. (Doğumu: 5 Nisan 1934)  Münih Ludwig Maximilian Üniversitesinde hukuk öğrenimi gördü. Berlin Serbest Üniversitesi‘nde profesör olarak çalıştı. 1971-72 yılları arasında bu üniversitenin rektör yardımcılığını yürüttü. 1 Baden-Württemberg eyaletinin kültür bakanı oldu. 1978-1983 yılları arasında CDU/CSU’nun protestan üyeleri birliğinin başkanlığını üstlendi. 1980-1983 yılları arasında Baden-Württemberg eyaletinin içişleri bakanlığına getirildi. 1983 yılında Almanya Federal Anayasa Mahkemesi üyeliğine getirildi. Aynı yıl mahkemenin başkan yardımcılığına, 4 yıl sonra da başkanlığına seçildi. 7 yıllık Anayasa Mahkemesi Başkanlığı görevinden sonra Almanya Parlamentosu tarafından 5 yıl için cumhurbaşkanlığına seçildi.
2020
Kanadalı siyasetçi ve hukukçu John Carnell Crosbie yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Ocak 1931 ) Dalhousie Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kanada Barolar Birliği tarafından Vikont Bennett Bursu ile ödüllendirildi1956-1957 yıllarında Londra Üniversitesi İleri Hukuk Araştırmaları Enstitüsü ve London School of Economics’te lisansüstü eğitim aldı ve 1957’de Newfoundland Barosu’na çağrıldı. 1966 yılında Belediye ve İskan Bakanı oldu. Bakan olarak Newfoundland ve Labrador Konut Şirketi’nin kurulmasından sorumlu oldu.  1967’de  Sağlık Bakanı olarak görev  yaptı. Moore hükümetinde Maliye Bakanı, Hazine Kurulu Başkanı ve Ekonomik Kalkınma Bakanı görevlerinde bulundu. Newfoundland ve Labrador  kentinde  12. vali yardımcısı olarak görev yaptı.
2021
Türkiye Psikiyatri Derneği, politika belgesi geliştirilmesi için 10 Ocak 2021 tarihinde bir Görev Grubu kurdu; Görev Grubu 8 Mart 2021 tarihi ile Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi’ni tamamladı ve Merkez Yönetim Kurulu’nun onayına sundu. Türkiye Psikiyatri Derneği Cinsiyet Ayrımcılığı, Cinsel Şiddet ve Tacize Karşı Politika Belgesi; Dr. Leyla Gülseren koordinatörlüğünde Dr. Burcu Rahşan Erim, Dr. Ekin Sönmez, Dr. Gökçen Yılmaz Karaman, Dr. Gülcan Güleç, Dr. Münevver Yıldırım,  Dr. Özlem Altuntaş, Dr. Zerrin Oğlağu’dan oluşan Görev Grubu tarafından hazırlandı.
2026
Aziz İhsan Aktaş suç örgütüne yönelik soruşturma kapsamında tutuklanmasının ardından Beşiktaş Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Rıza Akpolat “rüşvet almak” suçundan da ayrıca tutuklandı.

10 Ocak – Hukuk Takvimi

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 353 Sayılı Kararı

0

Kıbrıs Barış Harekatı’nın başladığı 20 Temmuz 1974 günü toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi aldığı karar ile askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep etmiştir.  Tarafları ateşkese çağıran Karar, Birleşmiş Milletlerin 20 Temmuz 1974 tarihli 1781. toplantısında oy birliğiyle kabul edilmiştir.

Kıbrıs: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 353 Sayılı Kararı

Güvenlik Konseyi,

1779. toplantısında Genel Sekreter’in Kıbrıs’taki gelişmeler hakkındaki raporunu dikkate alarak,

Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan ve diğer üye ülkelerden temsilcilerin ifadelerini dinlemiş bulunarak,

Toplantısında adadaki yeni gelişmeleri de göz önünde bulundurarak,

Şiddete başvurulmasını ve adada halen kan dökülmesini şiddetle kınayarak,

Uluslararası barış ve güvenliğe ciddi bir tehdit oluşturma aşamasına gelen ve Doğu Akdeniz bölgesinde patlamaya son derece hazır bir durum oluşturan olaylardan derin endişe duyarak,

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalarca kurulup garantilenen anayasal düzenini tekrar sağlama konusundan eşit derecede endişe duyarak,

4 Mart 1964 tarihli 186 sayılı kararı ve konu hakkındaki daha sonraki kararlarına atıfta bulunarak,

Birleşmiş Milletler Antlaşması‘nın 24’üncü maddesi gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması görevinin farkında olarak;

1. Bütün devletlere Kıbrıs’ın egemenliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygı duyması çağrısında bulunur;
2. Halen süren çatışmaların tüm taraflarına ilk adım olarak çatışmaları durdurmaları ve bütün devletlere durumu daha da kötüleştirebilecek eylemlerden imtina etmeleri çağrısında bulunur;
3. Yukarıdaki 1. paragrafın hükümlerini ihlal eden Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki askeri müdahaleye acilen son verilmesini talep eder;
4. Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios’un 2 Temmuz 1974 tarihli mektubunda değinilenler de dahil olmak üzere Kıbrıs Cumhuriyeti’nden varlığı uluslararası antlaşmalarca öngörülmeyen tüm yabancı askeri personelin gecikme olmadan çekilmesini talep eder;
5. Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na gecikme olmadan bölgede barışın yeniden sağlanması ve Kıbrıs’ın anayasal yönetimi konusunda müzakerelere girme ve Genel Sekreter’i gelişmelerden haberdar etme çağrısında bulunur;
6. Tüm taraflara Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’yle iş birliği yapıp görevini yerine getirmesine olanak tanımaları çağrısında bulunur;
7. Konuyu takip etmeye devam etmeye karar verir ve Genel Sekreter’in barışçıl koşulların mümkün olduğunca erken sürede sağlanması için alınabilecek kararlar konusunda uygun şekilde rapor vermesini talep eder.

İlhan Akın

0
Prof. Dr. İlhan Akın

Prof. Dr. İlhan Akın, 1927 yılında İzmir’de doğmuştur. Gazeteci Bedii Faik’in kardeşi ve nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk’un halası olan Gönül (Pamuk)Akın’ın eşidir.

Akın, 1950 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden mezun olmuş, doktorasını yapmak üzere Paris’e gitmiş; Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde, Institut des Hautes Etudes Internationales (Uluslararası Yüksek Araştırmalar Enstitüsü)’nde doktorasını tamamlamıştır. Türkiye’ye 1954 yılında dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Devletler Umumi Hukuku ve Amme (Kamu) Hukuku kürsülerinde akademisyen olarak göreve başlamıştır.

Prof. Dr. İlhan Akın 1959 yılında doçent ve 1966 yılında profesör olmuş, 1972 yılında Profesörler Kurulu tarafından Dekanlığa seçilmiş, 1980 yılına kadar 3 defa aynı göreve seçilerek aralıksız biçimde bu görevi sürdürmüştür. 1986 yılında Hukuk Fakültesine yeniden dekan seçilmiş ve sekiz yıl daha dekanlık görevini yürütmüştür. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde toplamda 16 yıl dekanlık yapmış, 1946 yılında girdiği Hukuk Fakültesi’ne, emekli olduğu 1994 yılına kadar öğretim üyesi ve yönetici olarak 42 yıl hizmet vermiştir.

Yüksek Denizcilik Okulu’nda, (YDO) 1970’li yıllarda, Denizcilik Hukuku derslerini vermiştir.

Abuzer Kendigelen,İlhan Akın ve Semih Gemalmaz

Sivil Toplum Çalışmaları ve Üstlendiği Görevler

Prof. Dr. İlhan Akın, 1993-1995 yıllarında Yüksek Öğretim Kurulu Denetleme Kurulu üyeliği ve Cumhurbaşkanlığı kontenjanından YÖK Genel Kurul üyeliği görevlerinde bulunmuştur. Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Üyeliği ve Tayfun Akgüner döneminde TRT Yönetim Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür.

Eski adı Türk Seyyahin Cemiyeti ve adı sonradan Türkiye Turing Kulübü(Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu-T. T. O. K.) olan dernekte, 1975-1976 yıllarında faal olarak çalışmalarda bulunmuştur.

Beşiktaş Jimnastik Kulübü Divan Kurulu üyeliği ve Vedat Ardahan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı görevlerini yapmış; 1980-1984 yılları arasında Türkiye futbol Federasyonu Yönetim Kurulu üyesi olarak çalışmıştır.

İki çocuğu ve iki torunu bulunan Akın 26 Temmuz 2019 tarihinde vefat etmiştir. 29 Temmuz 2019 günü saat 11:00’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde yapılan törenden sonra Zincirlikuyu Camiindeki öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından toprağa verilmiştir.
Akademik Çalışmaları ve Eserleri

Prof. Dr. İlhan Akın, 1960’lı yıllarda, Türkiye’de ilk kez temel hak ve özgürlükler disiplinine ait dersler vermeye başlamış ve bu alanda daha sonraki gelişmelerin öncüsü olmuş; 1980’li yılların sonunda Uluslararası İnsan Hakları Hukuku’nun müfredata girmesini sağlamıştır. “Kamu Hukuku- Devlet Doktrinleri-Temel Hak ve Özgürlükler” isimli eseri Hukuk Fakültelerinde Genel Kamu Hukuku dersi kapsamında ders kitabı olarak okutulmaktadır. Genel Kamu Hukuku’nun yapıtaşlarından olan bu eser, Türkiye’de devlet doktrinleri ve insan hakları anlayışının gelişmesine kaynaklık etmiştir.

Devlet Doktrinleri – Prof. Dr. İlhan Akın

Ayrıca, Devlet Doktrinleri, Temel Hak ve Özgürlükler, Siyasi Tarih, Türk Devrim Tarihi  isimli eserleri bulunmaktadır.

Hatıralarını “Unutamadıklarım” isimli eserde toplamıştır.

İstanbul Üniversitesi Yayınları tarafından 329 sayfadan oluşan Prof. Dr. İlhan Akın’a Armağan adlı eser 1999 yılında yayınlanmıştır.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 1972-1980 ve 1986-1994 Dönemleri Dekanı Prof. Dr. İlhan Akın’a Saygı Programı, 9 Ocak 2018 tarihinde İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlenmiştir.

İÜ Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü tarafından Prof. Dr. İlhan Akın’ın hayatı ile ilgili bir film hazırlanmış, bu film “İlhan Akın’a Saygı” gününde gösterilmiştir.

Anı Kitabı – Unutamadıklarım

Unutamadıklarım isimli eserde şöyle demektedir:

“Fakültenin bugünkü acıklı durumunu düşünürken Ebul’ulaların, Sıddık Samilerin, Ali Fuatların, Tahir Tanerlerin, Mustafa Reşitlerin, Muammer Raşitlerin, Timurların, Şensoyların, Sarıcaların ve bunlar gibi sayılamayacak kadar, pek çok olanların, şimdi mezarda kemikleri sızlıyor olmalı. Ne diyebilirim, bravo bu üniversite yasasını yapan ve mantar gibi vakıf üniversiteleri kuranlara.”

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Fontainebleau Fermanı

0
Fontainebleau Fermanı

Fontainebleau Fermanı(Edict of Fontainebleau), 18 Ekim 1685’te Fransa Kralı XIV. Louis tarafından ilan edilmiştir. Fransız Din Savaşlarına görece bir barış getiren 1598 tarihli Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırmak üzere düzenlenmiştir.

Fontainebleau Fermanı, Avrupa’da din özgürlüğü tarihi, Fransız mutlakiyetçiliği ve Fransız Devrimi’ne giden dönemin en önemli belgelerindendir. Fransız İhtilali’nden önceki yüzyılda, dinsel baskıların sembollerinden biri haline gelmiştir.

Bireylere genel vicdan özgürlüğü ve Protestanlara af ve sivil haklarının iadesi gibi birçok özel imtiyaz tanıyan Nant Buyruğu böylece hükümsüz kalmıştır. Fontainebleau Fermanı birçok tarihçi tarafından Yahudilerin İspanya’dan sürülmesini ve 1609-1614 yılları arasında Müslümanların ardıllarının tamamen sürülmesini emreden 1492 tarihli Elhamra Kararnamesi ile eşdeğer kıyaslanmaktadır.

XIV. Louis’nin “tek kral, tek din” ilkesini hayata geçirme yöntemlerinden olan Fontainebleau Fermanı, Katolik olmayanlara Fransa’da medeni ve hukuki statü ve inançlarını yaşama fırsatı veren 1787 Versay Fermanı(Hoşgörü Fermanı) ve 1789 Fransız Devrimi ile tarihin derinliklerine gömülmüştür.  

Milano Fermanı

0

Milano Fermanı, M.S. 313 yılının şubat ayında ilan edilmiştir. Milano’da bir araya gelen Roma imparatorları Constantinus ve Licinius tarafından kabul edilen tarihi bir belgedir.

Milano Fermanı’nın Tarihsel Arka Planı

Batı Roma İmparatoru I. Konstantin ile Balkanları kontrol eden imparator Licinius, Mediolanum’da (Milano) buluşarak Hristiyanlara karşı politikaları değiştirmek konusunda anlaşmaya vardılar. Anlaşma sonucunda, imparatorluğun dinsel topluluklar hakkındaki siyasetinde köklü değişiklik yapılmıştır

Bu karar, 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından vaz edilmiş olan Hoşgörü Fermanı‘nı teyit etmektedir. 311 yılı nisan ayında imparator Galerius tarafından yayımlanan ‘hoşgörü fermanı’, Hristiyanlara sınırlı ibadet özgürlüğü tanımış, ancak Milano Fermanı kadar geniş kapsamlı bir düzenleme getirmemiştir. Yeni ferman, Hristiyanlara karşı 303 yılında başlatılan kısıtlamalara son veren ve bireylere din özgürlüğünü tanıyan bir karardır. 

Ferman, İmparatorluğun vilayetlerinde dağıtılacak ortak bir mektup biçimindedir. İmparatorluğun dini ibadet konusunda tarafsız olacağı, Hristiyanlık ve diğer dinlerin uygulanmasına yönelik tüm engellerin kaldırılacağı resmen ilan edilmiştir.  Hristiyan olmayanlara da özgürlük verilmiş, tarikatlara karşı hiçbir işlem yapılmaması kararlaştırılmıştır.

Bu ferman, Hristiyanlara serbestlik getirmiş ve hoşgörüyü temin ederek Roma İmparatorluğu’ndaki din politikalarında köklü bir değişim yaratmıştır. Ferman, sadece Hristiyanlara değil, tüm bireylere diledikleri dini seçme özgürlüğü tanımıştır. Ayrıca, Hristiyanlara ait el konulan mülklerin iade edilmesi de bu kararlar arasında yer almıştır.

Milano Fermanı’nın İlanı ve Sonraki Gelişmeler

Hristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nda yayılmasında ve daha sonra resmi bir din haline gelmesinde önemli bir dönüm noktasıdır. Din özgürlüğüne yönelik bu adım, Roma toplumunda bir yandan dini gerilimlerin azalmasın sağlarken diğer yandan da kilisenin siyasi bir güç olarak yükselmesine neden olmuştur. 

Milano Fermanı’yla Hristiyanlar ibadet yerlerini ve müsadere edilmiş mallarını geri aldılar. Constantinus yaşamının son döneminde Hristiyan olarak vaftiz edilmiştir. Hristiyanlar aleyhine tedbirlerin alındığı imparator Iulianus (Mürtet Iulianus) döneminin ardından yeniden güç kazanan Hristiyanlık Selanik Fermanı’yla (M.S. 380) Roma imparatorluğunun resmî dini olmuştur. Kilise bu aşamadan itibaren Roma devletinin kurumsal ve hukukî modeli üzerinde hızla gelişmiştir. Kilise kendine has bir hukukla, “kanon hukuku” (veya “kilise hukuku”), donanmıştır.Müteakip asırlarda bu hukuk Avrupa’nın ‘müşterek hukukları‘ndan biri haline gelmiştir.  
 
 

Milano Hoşgörü Fermanı

Ben Constantine Augustus ve ben Licinius Augustus Milano’da karşılaşmamızda ve halkın iyiliği ve güvenliği için Tanrı’ya saygı göstermeyi içeren kanunların öncelik olarak düşünülmesi gerektiğini; ve topraklarımızda himayemiz altında yaşayan tüm Hıristiyanların ve diğer dinlere (ki her Tanrısal din cennetin koltuklarındadır ve farklılıklar nazikçe bertaraf edildiğinde hepsi çok cömert ve hayırlı olabilir)inanmayı tercih eden halkımıza ait olmasını düşündük. Ve böylece bütün bu doğru karşılıkları ve yararlı nasihatleri şu şekilde düzenlemeye karar verdik; Hiç kimse kalbini Hıristiyan dininin uyumuna bırakma fırsatını gelişigüzel reddetmemeli; kendi için en iyi olanı böylece kalplerine teslim olan Ulu Tanrı’yı düşünmeli ve olağan yaptığı her iyilik ve cömertlikte bunu göstermelidir. Bu nedenle ilahi dininiz; Hıristiyanları ilgilendiren ve sizlere daha önce resmi olarak verilen gelişigüzel kanunları ve şartları ortadan kaldırmanın bizi memnun ettiğini; Hıristiyan dinini taciz edilmeden gözlemlemek isteyen herkesin bunu özgürce ve açıkça yapabileceğini bilmelidir. Biz; Hıristiyanlara verilen özgür ve sınırlandırılmamış dinsel ibadet fırsatların bütünüyle sizin endişelerinize uyabileceğini düşündük. Çağımızın barışı için diğer dinlerin açıkça ifşa edilmesi ve iyilikleri için yapılan ibadetlerin, göreneklerin özgürce yapılma hakkını ve herkesin kendini memnun edebilecek ibadet imkânına sahip olacağını ve bunların bizim tarafımızdan bahşedildiğini gördüğünüzde ilahi dininiz bunları bilecek. Bu düzenlemeler; bizim her hangi din ya da itibarın değerini düşürmediğimiz için yapıldı.

Seneca Falls Bildirgesi / Duygu Bildirgesi

0

Seneca Falls Bildirgesi, 19-20 Temmuz 1848 tarihlerinde, ABD’nin New York eyaletine bağlı Seneca County ilçesindeki Wesleyan Methodist Kilisesinde düzenlenen ve çoğunluğu kadınlardan oluşan delegelerin oylarıyla kabul edilmiştir. Bu bina daha sonra müzeye çevrilmiştir.

Birleşik Krallık ve ABD’de sivil itaatsizlik yoluyla kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmek için çalışan Süfrajet Hareketi’nin en önemli metni olarak ortaya çıkmış, harekete ivme kazandırmış ve kadın hakları hareketinin başlangıcı olarak kabul edilmiştir.

Seneca Falls Bildirgesi, Olympe de Gouges tarafından 1791’de yayınlanan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirisi‘nden 57 yıl sonra ilan edilmiş, kolektif bir metin olması nedeniyle ilk kadın hakları bildirgesi olarak tarihe geçmiştir. Bildirge, kadının sosyal, siyasal, sivil, dini alanlardaki koşullarını ve haklarını tanımlamaktadır.

Kadın ve erkeklerin eşitliğini temel alan Bildirge, Elizabeth Cady Stanton kaleme alınmış, toplantıya katılanlar tarafından tartışılarak kabul edilmiştir. Bu dönemde yürütülen kadın hakları mücadelesi, 1861 yılındaki iç savaş öncesinde, kölelik karşıtı eylemler ve siyahilerin haklarına ilişkin mücadelelerle birlikte en önemli sivil toplum hareketlerindendir.Seneca Falls, kadınların eşit haklara sahip olmasına dönük ilk çaba olmamasına karşın sonraki yıllarda yapılacak hukuk reformlarında yol gösterici nitelik  arz etmektedir. Bildirge kabul edildikten iki hafta sonra Rochester’te düzenlenen kongrede teyit edilmiş, kadınların seçme ve seçilme hakları konusunda bir milat olmuştur.

Bildirgenin Türkçeye çevirisi ilk kez İstanbul Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Fehmiye Ceren Akçabay ve araştırma görevlisi İlayda Tuana Öztunçel tarafından yapılmıştır. 

Çevirmenler Hakkında

İlayda Tuana Öztunçel

Avukat İlayda Tuana Öztunçel 2017 yılında Okan Üniversitesi Hukuk Fakültesine başladı ve eğitiminin ardından aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. Politik Davalar ve Düşman Ceza Hukuku, Kadın Hakları, LGBTİ+ Hakları, Toplumsal Cinsiyet, Feminizm alanlarında makaleleri bulunmaktadır. Combahee Nehri Kolektifi Bildirisi ve Seneca Falls Bildirgesi’ni Türkçe’ye kazandırmıştır.

Dr. Fehmiye Ceren Akçabay 

Fehmiye Ceren Akçabay 

Duygu Bildirgesi / Elizabeth Cady Stanton tarafından

1848’de, Elizabeth Cady Stanton’ın memleketi New York, Seneca Falls’da tarihi bir kadın meclisi toplandı. Stanton, Seneca Falls Kongresini, sekiz yıl önceki Dünya Kölelik Karşıtı Kongresinden kendisi gibi dışlanmış olan Lucretia Mott ile birlikte düzenledi. Stanton Bağımsızlık Bildirgesi’nden hareketle hazırladığı bildirgeyi, kadınların sorunlarını listeleyerek genişletti. Bildirge aynı zamanda, radikal bir talep olan kadınların oy hakkı konusunda çağrıda bulunarak süfrajet hareketinin başlamasına öncülük etti ve nihayetinde 1920 yılında 19. Değişiklik ile kadınların oy hakkı tanındı. (Zinn ve Arnove tarafından yazılan Voices of a People’s History of the United States kitabının girişinden)
Zaman içinde erkek topluluğunun bir kısmının, içinde yaşadıkları insanlar arasında şimdiye kadar bulunduklarından daha farklı olan ancak gerçekte doğa yasaları ve Tanrı tarafından onlara bahşedilen konumu kabullenmeleri zorunlu hale gelmiş ve buna sebep olan koşulları insanoğlunun görüşlerine saygı çerçevesinde açıklamaları gerekmiştir.
Şu gerçeklerin tartışmasız olduğunu düşünüyoruz: tüm erkekler ve kadınlar eşit yaratılmıştır; Yaratıcıları tarafından bahşedilen belirli devredilemez haklara sahiptirler; bu haklar arasında yaşam, özgürlük ve mutluluk arayışı yer alır; meşru güçlerini yönetilenlerin rızasından alan hükümetler, bu hakları güvence altına almak için kurulmuştur. Herhangi bir hükümet biçiminin bu amaçları yok sayması durumunda, bundan zarar görenlerin, o hükümete bağlılıklarından vazgeçme ve güvenlik ve mutluluklarını gerçekleştirme ihtimalini en yüksek gördükleri şekilde yetkilerini örgütleyen ve temelini anılan ilkelere dayandıran yeni bir hükümetin kurulmasında ısrar etme hakları mevcuttur. Gerçekten de sağduyu, uzun süredir kurulmuş olan hükümetlerin hafif ve geçici nedenlerle değiştirilmemesi gerektiğini söyler, dolayısıyla tüm deneyimler göstermiştir ki insanlar, alışık oldukları biçimleri ortadan kaldırıp düzeltmektense zarar katlanılabilir olduğu sürece acı çekmeye daha yatkındır. Ancak, aynı amaca yönelik daimi bir suistimal ve gasp silsilesi mutlak bir despotizm kurma planını açığa çıkardığında bu tür bir hükümetten kurtularak gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular sağlamak onların yükümlülüğüdür. Mevcut hükümetin kontrolü altında yaşayan kadınların sabır kaynağı böylesi bir tahammül olduğu gibi, şimdi onları hak ettikleri eşit konumu talep etmeye mecbur bırakan da böylesi bir zorunluluktur.
İnsanoğlunun tarihi, erkeğin kadın üzerinde mutlak bir tiranlık kurmayı doğrudan amaç edinerek ona verdiği zararların ve onu maruz bıraktığı yağmalarının yinelenen tarihidir. Bunu kanıtlamak için gerçeklerin açıklıkla ortaya konmasına izin verin.
Erkek, kadının vazgeçilemez ve devredilemez haklarından olan seçme ve seçilme hakkını kullanmasına hiçbir zaman izin vermedi.
Erkek, kadını kendi sesini içermeyen hukuk kurallarına uymaya zorladı.
Erkek kadını vatandaş yahut yabancı olması fark etmeksizin en cahil ve yozlaşmış erkeklere tanınan haklardan dahi alıkoydu.
Erkek kadını bir yurttaşın başat hakkı olan seçme ve seçilme hakkından yoksun bıraktı ve yasama meclislerinde hiçbir temsiliyeti olmadığı için onu dört bir yandan tahakküm altına aldı.
Erkek evli kadını yasalar nezdinde sivil bir ölü haline getirdi.
Erkek kazandığı maaş da dâhil olmak üzere kadının bütün mülkiyet haklarına el koydu.
Erkek kadını, eşinin yanında işlediği suçlar bakımından cezadan muaf tutulan ahlaken sorumsuz bir varlık haline getirdi. Kadın, evlilik sözleşmesiyle birlikte eşine itaat taahhüdünde bulunmak zorundayken erkek, her bakımında kadının efendisi haline geldi. Hukuk, erkeğe kadını özgürlüğünden yoksun bırakma ve onu dayakla terbiye etme yetkisi verdi.
Erkek boşanma hukukunda boşanmanın sebeplerinin neler olduğunu ve ayrılık halinde velayetin kime verileceği hususlarını kadının mutluluğunu dikkate almadan düzenledi. Hukuk, erkek üstünlüğüne ilişkin hatalı bir varsayım sonucu her koşulda tüm gücü erkeğin ellerine verdi.
Evli kadını tüm haklarından mahrum bırakmasına rağmen, bekâr ve mülk sahibi kadınların varlığı mülkiyetlerinin sağladığı faydaya bağlı olarak tanındı ve hükümeti desteklemek için erkekler tarafından vergilendirildi.
Erkekler kar sağlayan neredeyse tüm işleri tekelleştirirken kadın, çalışmasına izin verilen işlerden ancak yetersiz bir ücret alabildi.
Erkek sadece kendisine layık gördüğü varlık ve imtiyaza giden tüm yolları kadına kapadı. Kadın teoloji, tıp veya hukuk eğitmeni olamadı.
Erkek kadının doğru düzgün bir eğitim almasını sağlayacak tüm olanakları ortadan kaldırdı. Tüm üniversitelerin kapıları kadınlara kapatıldı.
Erkek kilisede ve devlet kademelerinde kadının ancak ikincil bir konumda yer almasına izin verdi, havarilere özgü bir yetki iddiasında bulunarak kadını yönetimden ve bazı istisnalar dışında Kilise’deki kamusal görevlerden hariç tuttu.
Erkek kadınlara ve erkeklere farklı bir biçimde atadığı ahlak kurallarıyla, kadınları toplumdan dışlayıp erkekleri hoş gören hatta erekekler bakımından söz konusu dahi olmayan ahlaki suçlarla sahte bir kamusal duyarlılık yarattı.
Erkek, gerçekte kadının vicdanına ve inandığı Tanrı’ya ait olan kadının davranış alanını belirleme hakkına sahip olduğunu iddia ederek sadece Yehova’ya ait olan yetkiyi gasp etti.
Erkek kadının kendisine olan güvenini yok etmek, özsaygısını azaltmak, onu bağımlı ve küçük düşürücü bir yaşam sürmeye razı hale getirmek için elinden gelen her yolu denedi.
Bu ülke halkının yarısı tüm haklarından mahrum bırakıldığı, toplumsal ve dini olarak itibarsızlaştırıldığı ve yukarıda bahsi geçen tüm haksız yasalar nedeniyle ve artık kadınlar kendilerini mağdur, baskı altında ve en kutsal haklarından dahi hileyle mahrum bırakılmış hissettikleri için Birleşik Devletlerin vatandaşları olarak kendilerine ait olan tüm hak ve ayrıcalıklardan derhal yararlanmaya başlamaları konusunda ısrar ediyoruz.
Önümüzde duran bu büyük işe girişirken yanlış anlaşılma, çarpıtma ve küçümsenme ile karşılaşma ihtimalimizin farkında olsak da amacımıza ulaşmak için elimizden gelen her aracı kullanacağız. Temsilciler istihdam edecek, broşürler dağıtacak, Devlet kurumlarına ve yasama organlarına dilekçeler verecek, siyaset ve basının desteğini sağlamak için gayret edeceğiz. Umuyoruz ki bu Bildirgeyi ülkenin her yanını kapsayan bir dizi Bildirge izler.
Haklının ve Doğrunun nihai zaferine duyduğumuz sarsılmaz güvenle, bugün bu bildiriyi imzalıyoruz.

Gelişme Hakkına Dair Bildiri

0
Gelişme Hakkında Dair Bildiri

Gelişme Hakkına Dair Bildiri(Declaration on the Right to Development), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 4 Aralık 1986 tarihinde yapılan toplantısında alınan 41/128 sayılı kararıyla ilan edilmiştir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurul Salonu

Gelişme Hakkına Dair Bildiri
BAŞLANGIÇ
Genel Kurul,

Birleşmiş Milletler Şartı’nın ekonomik, sosyal, kültürel veya insani nitelikteki uluslararası problemlerin çözümünde ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayrımcılığı yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve teşvik etme konusunda uluslararası işbirliğinin gerçekleştirilmesi ile ilgili amaçlarını ve ilkelerini akılda tutarak,

Gelişmenin uzun bir ekonomik, kültürel ve siyasal süreç olduğunu ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin aktif, serbest ve esaslı bir biçimde katılmasına dayanarak refahlarının sürekli olarak artmasını ve bundan meydana gelen menfaatlerin adil olarak dağıtılmasını amaçladığını kabul ederek,

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin hükümlerine göre herkesin, bu Bildiri’de yer alan hakların ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı olduğu dikkate alarak,

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar uluslararası Sözleşmesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi hükümlerini hatırlayarak,

Birleşmiş Milletlerin ve onun uzman kuruluşlarının, insanların bütünüyle gelişmesi ve bütün halkların ekonomik ve sosyal kalkınması ve gelişmesi ile ilgili antlaşmalarını, Sözleşmelerini, kararlarını ve tavsiye
niteliğindeki kararlarını ve diğer belgeleri ile birlikte; dekolonizasyon, ayrımcılığın önlenmesi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterilmesi ve sağlanması, Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak uluslararası barış ve güvenliğin korunması ve Devletler arasında dostane ilişkilerin ve işbirliğinin geliştirilmesi ile ilgili belgeleri de hatırlayarak,

Halkların kendi siyasal statülerini serbestçe belirleme ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeleri sağlama hakkına sahip olmaları nedeniyle halkların self-determinasyon hakkını hatırlayarak,

Ayrıca, her iki İnsan Hakları Uluslararası Sözleşmelerinin ilgili hükümleri çerçevesinde; halkların doğal zenginlikleri ve kaynakları üzerinde tamamıyla ve bütünüyle egemenliklerini kullanma hakkına sahip olduklarını hatırlayarak,

Birleşmiş Milletler Şartı’na göre Devletlerin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ve başka bir fikir, ulusal veya toplumsal köken, mülkiyet, doğum veya diğer bir statü bakımından ayrımcılık yapmaksızın herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı gösterilmesini sağlama ve geliştirme yükümlülüğü bulunduğunu akılda tutarak,

Halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden arındırılmasının, insanlığın büyük bir kısmının gelişmesi için elverişli şartlar yaratılmasına katkıda bulunacağını dikkate alarak,

Kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların inkar edilmesiyle birlikte halkların ve bireylerin haklarının tam olarak sağlanmasının önünde ciddi engeller bulunmasından kaygı duyarak ve bütün insan haklarının ve temel özgürlüklerin bölünmez ve birbirleriyle bağımlı olduğunu ve gelişmeyi sağlamak için kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, ilerletilmesine ve korunmasına aynı özeni ve gerekli dikkati göstermek gerektiğini, ve bu bakımdan, bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri kullanmanın diğer bazı insan haklarını ve temel özgürlükleri inkar etmeyi haklı gösteremeyeceğini kabul ederek,

Uluslararası barış ve güvenliğin, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için temel unsurlar olduğunu dikkate alarak,

Silahsızlanma ve gelişme arasında yakın bir ilişki olduğunu ve silahsızlanma alanındaki ilerlemenin, gelişme alanında önemli çapta ilerleme sağlayacağını ve silahsızlanma tedbirleri yoluyla tasarruf edilecek kaynakların bütün halkların ve bu arada özellikle gelişmekte olan ilkelerin ekonomik ve sosyal gelişmesine ve iyiliğine ayrılması gerektiğini yeniden teyit ederek,

Gelişme sürecinde insanının merkezi bir konumda yer aldığını ve bu nedenle gelişme politikalarının insanı gelişmenin asli unsuru ve yararlanıcısı yapması gerektiğini kabul ederek,

Halkların ve bireylerin gelişmesinin yararına olan şartların yaratılmasında asıl sorumluluğun kendi Devletlerine ait olduğunu kabul ederek,

İnsan haklarının ilerletilmesi ve korunması için uluslararası düzeyde gösterilen çabaların yeni bir uluslararası ekonomik düzen kurulması çabaları ile desteklenmesi gerektiğinin farkında olarak,

Gelişme hakkının vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu ve gelişme sağlanması için fırsat eşitliğinin hem uluslar ve hem de ulusu oluşturan bireyler bakımından bir hak olduğunu teyit ederek,

Aşağıdaki Gelişme Hakkına dair Bildiri’yi ilan eder:
Madde 1

1. Gelişme hakkı, her insanın ve bütün halkların, bütün insan haklarınınve te mel özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal gelişmeye katılma, katkıda bulunma ve bundan yararlanma hakkına sahip olması nedeniyle vazgeçilmez bir insan hakkıdır.

2. Bir insan hakkı olarak gelişme ayrıca, İnsan Haklarına dair her iki Uluslararası Sözleşmenin hükümleri çerçevesinde bütün doğal zenginlikler ve kaynaklar üzerinde tam egemenlik gibi vazgeçilmez
haklarını kullanmak da dahil, halkların self-determinasyon hakkının tam olarak gerçekleştirilmesini de ifade eder.

Madde 2

1. Birey, gelişmenin temel öznesidir ve birey gelişme hakkına faal olarak katılır ve bu haktan yararlanır.

2. Her insanın gelişme konusunda, insan haklarına ve temel  özgürlüklere tam olarak saygı gösterilmesi gereği ile birlikte, bireyin serbestçe ve bütünüyle gelişmesini sağlayacak bir topluma karşı ödevlerini de dikkate alan bireysel ve kolektif bir sorumluluğu vardır; bu nedenle bireyler gelişme için uygun bir siyasal, sosyal ve ekonomik düzenin sağlanmasına ve korunmasına çalışırlar.

3. Devletlerin, nüfusun tamamının ve bütün bireylerin faal, serbest ve belirleyici surette gelişmeye katılmaları ve bundan kaynaklanan menfaatlerin adil bir biçimde dağıtılması esasına dayanan, ve nüfusun tamamının ve bütün bireylerin refahını sürekli olarak geliştirmeyi amaçlayan ulusal gelişme politikalarını formüle etme yetkisi ve görevi vardır.

Madde 3

1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesine elverişli ulusal ve uluslararası şartların yaratılması konusunda birinci derecede sorumluluğa sahiptir.

2. Gelişme hakkının gerçekleştirilmesi, Devletler arasında Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak, dostane ilişkiler ve işbirliği ile ilgili uluslararası prensiplere tam olarak saygı gösterilmesini gerektirir.

3. Gelişmenin sağlanmasında ve gelişmenin önündeki engellerin tasfiye edilmesinde Devletlerin birbirleriyle işbirliği yapma ödevi vardır.

Devletler, eşit egemenlik, karşılıklı bağımlılık, karşılıklı menfaat ve bütün

Devletler arasında işbirliği esasına dayanan yeni bir uluslararası ekonomik düzeni geliştirecek ve ayrıca insan haklarının gözetilmesini ve gerçekleştirilmesini teşvik edecek tarzda yetkilerini kullanır ve
görevlerini yerine getirir.

Madde 4

1. Gelişme hakkının tam olarak gerçekleşmesini kolaylaştırmak için, Devletlerin, uluslararası gelişme politikalarını formüle etmek üzere kendi başlarına veya kolektif olarak tedbirler alma görevi vardır.

2. Gelişmekte olan ülkelerin daha hızlı bir biçimde gelişmelerini sağlamak için devamlı faaliyet göstermek gereklidir. Gelişmekte olan ülkelerin kendilerinin gösterdikleri çabaları tamamlamak üzere; her alanda gelişmelerini kolaylaştıracak araç ve imkanların bu ülkelere sağlanmasında etkili bir uluslararası işbirliği yapılır.

Madde 5

Devletler, halkların ve bireylerin insan haklarının, sömürgecilik, yeni sömürgecilik, apartheid, her türlü ırkçılık ve ırk ayrımcılığı, yabancı bir ülkenin hakimiyeti ve işgali, ulusal egemenliğe, ulusal birliğe ve ülke bütünlüğüne yönelik saldırılar ve tehditler ile savaş tehditleri gibi durumların sebep olduğu kitlesel ve hayasız ihlallerden ve halkların temel hakkı olan self-determinasyon hakkını tanımayı reddeden tutumlardan arındırmak için kararlı tedbirler alır.

Madde 6

1. Bütün Devletler, ırk, cinsiyet, dil veya din gibi ayrımlar gözetmeden; herkesin insan haklarına ve temel özgürlüklerine her yerde saygı gösterilmesini ve korunmasını geliştirmek, teşvik etmek ve güçlendirmek amacıyla işbirliği yapar.

2. Bütün insan hakları ve temel özgürlükler bölünmezdir ve birbirine bağımlıdır; kişisel, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların uygulanmasına, sağlanmasına ve korunmasına aynı dikkat ve acil
hassasiyet gösterilir.

3. Devletler gelişme önündeki, kişisel ve siyasal haklar ile, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara saygı gösterilmemesinden kaynaklanan engelleri tasfiye etmek için tedbirler alır.

Madde 7

Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin kurulmasını, sürdürülmesini ve güçlendirilmesini gözetir, ve bu amaçla, etkili bir uluslararası denetim altında genel ve bütünsel silahsızlanmanın gerçekleştirilmesi ile birlikte, etkili silahsızlanmadan ötürü tasarruf edilen kaynakların her alandaki gelişmeye, özellikle gelişmekte olan ülkelerin gelişmesine kullanılması için ellerinden gelen çabayı gösterirler.

Madde 8

1. Devletler, gelişme hakkının gerçekleştirilmesi için ulusal düzeyde gerekli her türlü tedbiri almayı ve herkesin temel kaynaklara; eğitime, sağlık hizmetlerine, yiyeceğe, barınmaya, işe ve adil bir gelir dağılımına sahip olmasını sağlamayı taahhüt eder. Gelişme sürecinde kadınların faal bir role sahip olmalarını sağlamak için etkili tedbirler alınır. Her türlü toplumsal adaletsizliği ortadan kaldırmak amacıyla, gerekli ekonomik ve sosyal reformlar yapılır.

2. Devletler, gelişmenin ve bütün insan haklarının tam olarak gerçekleşmesinin önemli bir unsuru olan halkı her alanda katılmaya teşvik eder.

Madde 9

1. Bu Bildiri’de düzenlenen gelişme hakkının her unsuru bölünmez ve birbirine bağımlı olup her unsur bir bütün içinde ele alınır.

2. Bu Bildiri’deki hiç bir hüküm, Birleşmiş Milletlerin amaçlarına ve prensiplerine aykırı olduğu veya Devletlere, gruplara veya kişilere İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nde ve İnsan Haklarına dair Sözleşmelerde yer alan hakların ihlal edilmesini amaçlayan faaliyetlerde bulunmaya veya katılmaya hak tanıdığı şeklinde yorumlanamaz.

Madde 10

Gelişme hakkının tam olarak kullanılmasını ve geliştirilmesini sağlamak için, ulusal ve uluslararası düzeylerde politikaların formüle edilmesi, kabul edilmesi ve uygulanması, yasal ve diğer tedbirlerin alınması için gerekli işlemler yapılır.

Nezarethanelere İlişkin Standartlar

0

Nezarethanelere İlişkin Standartlar, Avrupa Konseyi Avrupa İşkencenin ve İnsanlık dışı veya Onur kırıcı Muamelenin veya Cezanın Önlenmesi Komitesi (AIÖK) tarafından 1992 yılında hazırlanan 2. Genel Rapor’dan alıntıdır. (European Committee for the Prevention of Torture and Inhuman or Degrading Treatment or Punishment (CPT)

Nezarethane

CPT, polis gözetimi altında tutulan bireylerin üç hakkına özellikle önem vermektedir: söz konusu kişinin gözaltı durumunu istediği bir üçüncü tarafa (aile ferdi, arkadaş, konsolosluk) bildirme hakkı, avukata erişim hakkı ve (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) istediği bir doktor tarafından tıbbi muayene hakkı.(1)

CPT’nin görüşüne göre bu haklar, söz konusu hukuki sistemde nasıl tanımlanırsa tanımlansın (yakalama, tutuklama, vs.) özgürlüğünden mahrum edilme durumunun başlangıcından itibaren uyulması gereken, gözaltındaki kişinin kötü muameleye maruz kalmasını önleyecek üç temel koruyucu mekanizmadır.

Polis nezaretine alınan kişilere, 36. paragrafta bahsedilen haklar dahil, sahip olduğu her tür hak en kısa zamanda sarih olarak belirtilmelidir. Ayrıca bu hakların bir veya birkaçının uygulamaya geçirilmesinde, adaletin çıkarlarını korumak amacıyla herhangi bir gecikme yapılması konusunda yetkililere verilen imkanlar da açıkça belirtilmeli ve kesin zaman sınırlarına tabi olmalıdır. Özellikle avukata erişim ve polisin çağırdığı doktordan başka bir doktor tarafından tıbbi muayene isteme hakları söz konusu olduğunda, ilgili mesleki örgütlerle anlaşma sonucu önceden hazırlanmış listelerden avukat ve doktor seçilebilen özel sistemler sayesinde, bu hakların kullanımını geciktirebilecek her türlü neden ortadan kaldırılmalıdır.

Polis nezaretinde olan kişilerin avukata erişimi, avukatla temasa geçme ve avukat tarafından ziyaret edilme hakkının (her iki durumda da yapılan görüşmelerin gizliliğini temin eden şartlar altında) yanı sıra, söz konusu kişinin sorgulama sırasında avukatın da bulunmasını isteme hakkını da içermelidir.

Polis nezaretindeki kişilerin tıbbi muayenesi, polis memurlarının duyamayacağı ve tercihen göremeyeceği bir biçimde yapılmalıdır. Ayrıca yapılan bütün muayene sonuçlarının yanı sıra, tutuklunun konuyla ilgili ifadeleri ve doktorun ulaştığı sonuçlar da doktor tarafından resmi olarak kayda geçmeli ve bu kayıtlar gözaltındaki kişiye ve avukatına verilmelidir.

Sorgulama sürecine gelince, CPT polis tarafından ifadenin nasıl alınacağı konusunda açık kuralların veya uygulamaların olması gerektiğini düşünmektedir.

Ele alınması gereken konulardan bazıları:

görüşmede bulunan kişilerin kimliği (isim ve/veya sicil numara) hakkında göz altındaki kişinin bilgilendirilmesi; görüşmenin kabul edilebilir süresi; görüşmeler arasında dinlenme dönemleri ve görüşme sırasında molalar; görüşmelerin yapılabileceği yerler; tutuklunun sorgulanırken ayakta durmasının istenip istenemeyeceği; uyuşturucu, alkol, vs. etkisi altında olan kişilerle görüşme yapılması.

Ayrıca görüşmelerin başladığı ve bittiği zamanların, görüşme sırasında gözaltındaki kişinin bulunduğu isteklerin ve her bir görüşme sırasında bulunan kişilerle ilgili sistematik bir kayıt sisteminin olması da şart koşulmalıdır.

CPT, polis tarafından alınan ifadelerin elektronik olarak kaydedilmesinin, tutukluların kötü muameleye maruz kalmasını önlemek için (ve polis açısından da önemli avantajlar içeren) bir başka faydalı önlem olduğunu belirtmektedir.

CPT, gözaltına alınan her bir birey için, söz konusu kişinin nezaretiyle ilgili bütün unsurları (özgürlüğünün ne zaman elinden alındığı ve bu önlemin alınmasının nedenleri; haklarının ne zaman belirtildiği; yaralanma, ruhsal hastalık, vs. işaretleri; akraba/konsolosluk ve avukatın ne zaman temasa geçtiği ve ziyaret ettiği; ne zaman yemek verildiği; ne zaman sorgulandığı; ne zaman nakledildiği veya salıverildiği, vb.) ve bu unsurlar konusunda yapılanları içeren tek ve kapsamlı bir nezaret kaydı tutulmasının, polis nezaretindeki kişilere tanınan temel hakları daha da güçlendireceğine (ve büyük olasılıkla polis memurlarının işinin kolaylaşacağına) inanmaktadır.

Bazı konularda (örneğin kişinin üzerindeki eşyalar, hakların bildirilmesi, hakların kullanılması veya haklardan feragat edilmesi) gözaltına alınan kişinin imzası alınmalı ve gerekirse imzanın bulunmamasının nedenleri açıklanmalıdır. Ayrıca gözaltına alınan kişinin avukatı, söz konusu nezaret raporlarına erişebilmelidir.

Ayrıca, polis nezaretindeyken görülen muamele hakkında yapılan şikayetlerin incelenmesi için bağımsız bir mekanizma olması da temel bir önlemdir.

Polis nezareti, prensip gereği göreceli olarak kısa sürelidir. Bu yüzden emniyet birimlerindeki fiziksel şartların, bireylerin uzun süreli kalacağı diğer gözaltı yerlerindekiler kadar iyi olması beklenemez. Ancak bazı temel fiziksel şartlara uyulması gereklidir.

Bütün polis hücreleri, içinde bulundurulan kişi sayısına göre makul büyüklükte olmalı ve gerekli ışıklandırma (uyku süresi hariç, okumaya yetecek kadar ışık) ve havalandırma şartlarına sahip olmalıdır; tercihen hücrelerde doğal ışık olmalıdır.

Ayrıca hücrelerde dinlenme imkanı olmalı ve nezarette gece kalmak zorunda olan kişilere temiz şilte ve battaniye verilmelidir.

Nezaretteki kişiler gerektiğinde temiz ve düzgün şartlarda doğal ihtiyaçlarını karşılayabilmeli ve uygun yıkanma imkanlarına sahip olmalıdır. Bu kişilere uygun zamanlarda her gün en az bir tam öğün (sandviçten daha doyurucu bir şey) olmak üzere yemek verilmelidir.(2)

Bir polis hücresi (veya bir başka tür gözaltındaki kişinin / mahkumun kalacağı yer) için makul büyüklüğün ne olduğu zor bir sorudur. Böyle bir değerlendirme yaparken göz önünde bulundurulması gereken birçok faktör vardır. Ancak CPT heyetleri bu konuda genel kuralları belirleme ihtiyacı hissetmişlerdir.

Birkaç saatten daha uzun süreli kalışlar için tek kişilik polis hücrelerinin değerlendirilmesinde halen kullanılan (asgari standart değil, arzu edilen düzey olarak görülen) kriterler şunlardır: 7 metrekare civarında, duvarlar arasında 2 metre veya daha çok, tavan ve taban arasında 2.5 metre mesafe olan yerler.

  1. Bu hak daha sonra şöyle ifade edilmiştir: tutuklanmış kişi isterse (polis yetkilileri tarafından çağırılan doktorun yaptığı tıbbi muayeneye ek olarak) kendinin seçtiği bir doktor tarafından muayene edilme hakkı dahil, doktora erişim hakkı.
  2. CPT’ye göre 24 saat veya daha uzun süre polis nezaretinde kalan kişilere mümkün olduğunca her gün açık havada egzersiz yapma imkanı verilmelidir.

İbrahim Özden Kaboğlu

0

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu,  10 Nisan 1950 tarihinde Artvin’in Borçka ilçesinde dünyaya geldi. Demirciler Köyü İlkokulu, Borçka Ortaokulu ve Bursa Atatürk Lisesini bitirdi. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1974 yılında mezun oldu. Yüksek lisans derecesini aynı fakülteden elde etti. Ankara Üniversitesinde başladığı doktorasını Haziran 1981’de Limoges Üniversitesinde tamamladı.

Fakülteyi bitirdikten sonra 1974-1978 yıllarında İçişleri Bakanlığının farklı birimlerinde görev yaptı. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Ozden-Kaboglu-2024-Baro-Genel-Kurulunda.jpg1978 yılında, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde akademik kariyerine başladı.

1983’te Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne atandı.

1990 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuk Anabilim Dalındaki görevine başladı. 2017 yılında KHK ile ihraç edilene kadar burada görev yaptı.

1987’de doçent oldu. 1994 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Hukuku profesörü oldu.

Avukatlık Yaşamı ve Barolardaki Görevleri 

Avukatlık stajını 1976 – 1977 yıllarında Ankara’da yaptı ve 1979’da Ankara Barosu’na üye oldu. Baro üyeliğini 1990 yılından itibaren İstanbul Barosu’nda sürdürmeye başladı. 

1997–2001 yıllarında, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi Başkanlığını yürüttü. 

Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Kurucu Başkanı oldu ve 2001-2005 yıllarında avukat, hakim ve savcıların insan hakları eğitimi çalışmalarına katkı sundu. 

Türkiye Barolar Birliği tarafından hazırlanarak 12 Eylül 2001 tarihinde kamuoyuna sunulan “Anayasa Taslağı Önerisi”ni hazırlayan kurulda yer aldı.

Akademik Kariyeri 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: brahim-Kaboglu.jpgTürkiye’de Gazi, Dicle ve Marmara Üniversitelerinde akademisyenlik yaptı Başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın değişik üniversitelerinde ders, konferans ve seminerler verdi. 1986-2023 yıllarında, yurt dışında; Université de Limoges, Université Montesquieu-Bordeaux IV, Université Paris XII, IEP de Toulouse, Université Paris Descartes, Université de Montpellier I, Université Paris II (Pantheon-Assas), Université de Caen-Basse Normandie, Université de Nice Sophia Antipolis, Université Paris 3/Nouvelle Sorbonne, Université Paris 13, Université Paris 1/Sorbonne (Fransa), Universite d’Athenes (Yunanistan), Université de Siena (İtalya), Université de Sczeczin (Polonya), Université de Sfax (Tunus) ve Universite Autonoma de Barcelona gibi üniversitelerde konuk öğretim üyesi olarak akademik faaliyete katıldı.

Görev yaptığı üniversitelerde özellikle, Özgürlükler Hukuku, Siyaset Bilimi, Anayasa Hukuku ve Çevre Hakkı konularına yoğunlaştı. Çevre hakkını bir insan hakkı olarak ele alan ve bu konuda Türkiye’de ilk çalışma yapan hukukçulardan biridir. Yabancı dillerde 70’in üzerinde bilimsel makalesi yayımlanmıştır. Anayasa hukuku ve insan hakları alanında 20’den fazla kitabı bulunmaktadır. Marmara Üniversitesi ve Fransa üniversitelerinden emeklidir.

Sivil Toplum Faaliyetleri, Diğer Çalışmaları ve Aldığı Ödüller 

İbrahim Kaboğlu, 2004-2010 yılları arasında Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği(The International Association of Constitutional Law IACL) Yürütme Komitesi üyeliğini yürüttü.

19 Temmuz 1999 tarihinde faaliyete geçen Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı’nın kurucu listesinde yer aldı.

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde (ÇYDD’nin 1989 – 2002 Dönemi Genel Merkez Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2002 – 2005 Dönemi Genel Başkan Yardımcılığı yaptı. 2011 yılından itibaren Genel Merkez Onur Kurulu Başkanı oldu.

2011 yılında İstanbul’da kurulan Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği’nin(ANAYASA-DER) kurucu başkanlığını ve daha sonraki yıllarda yönetim kurulu başkanlığını yaptı.

DİSK, İstanbul Tabip Odası ve Adli Tıp Uzmanları Derneği tarafından desteklenen Gezi Hukuki İzleme Grubu’nun başkanlığını yürüttü.

Nisan 2006’dan beri Birgün’de yazmaktadır. Özellikle insan hakları ve Anayasa hukuku alanındaki çeşitli makale ve röportajları ile medyada geniş yer almıştır. Güncel gelişmelere ilişkin çok sayıda makalesi Bianet’te, Legalblog’da, Pencere’de, Politikyol’da ve YeniArayış’ta yayımlanmıştır. 

ANAYASA-Der tarafından yayınlanan Anayasa Hukuk Dergisi yayın yönetmenidir.

Ödülleri 

Demokrasi ve Totalitarizm Sarkacındaki Türkiye- Gezi Raporu” ile yaklaşık bir ay boyunca yaşanan olayları ve polis şiddetini Türkiye çapında ele alarak suç, ceza, dava ve sorumluluk yönleri bakımından 2014 sonuna kadar izleme yaptı. Bu çalışma, yakın tarih olayında yaşananların geleceğe aktarılması yönlerinden 2015 yılı Halit Çelenk Hukuk Ödülü’ne değer bulundu. Ödül töreni Türkiye Barolar Birliği’nde yapıldı.

1 Haziran 2022 tarihinde Fransa’nın en prestijli nişanı olan Légion d’Honneur (Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur) madalyası, Kaboğlu’na tevcih edildi. Ödül töreni Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’nde yapıldı. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: 2015-Halit-Celenk-Hukuk-Odulleri-Toreni-1024x690.jpg

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı, Sonraki Olaylar ve Hakkındaki Davalar 

Kaboğlu, 2003-2005 yıllarında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü. Kurul, 5 Şubat 2002 tarihinde, 12 Nisan 2001 tarihli 4643 sayılı Kanun uyarınca kuruldu. İnsan haklarının geliştirilmesi ve korunmasına ilişkin her türlü konuyla ilgili görüşleri, tavsiyeleri, önerileri ve raporları Hükümete sunmakla görevli olan Danışma Kurulu 26 Şubat 2003 tarihinde yapılan birinci toplantısında İbrahim Kaboğlu’nu başkan seçti. 

Azınlık ve Kültürel Haklar Raporu‘nu 22 Ekim 2004 tarihinde, İnsan haklarına ilişkin konulardan sorumlu Başbakan Yardımcısı’na sunuldu.

Dünyada ve Türkiye’de azınlıkların ve kültürel hakların korunması kavramını, tanımını ve tarihi yönünü el alan rapor, Başbakan Yardımcısı tarafından “marjinallerin marjinal raporu” olarak adlandırdı ve bu raporun içeriğinden hükümetin haberdar edilmediğini açıkladı. Adalet Bakanı raporu “entel fitne”, olarak tanımladı. Genelkurmay Başkan Yardımcısı ise devletin üniter yapısına aykırı buldu.  Kaboğlu, 1 Kasım 2004 tarihinde, Danışma Kurulunun Başkanı olarak, söz konusu rapor hakkında yapılan eleştirilere cevap vermek amacıyla bir basın toplantısı düzenledi. Televizyonda yayımlanan toplantının başında, Kamu-Sen Genel Sekreteri ve aynı zamanda Danışma Kurulu üyesi olan Fahrettin Yokuş, Kaboğlu’nun önünde bulunan raporun nüshasını yırtarak ve “Bu rapor yanlış ve yasaya aykırıdır, bu raporun okunmasına izin vermeyeceğiz” diyerek toplantıyı sabote etti. Basın toplantısı, Kamu-Sen üyelerinin sloganlarıyla gövde gösterisine dönüştü. Kamu-Sen Genel Sekreteri hükümete de seslenerek İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun lağvedilerek yeniden oluşturulmasını istedi. 

Bu olaydan kısa bir süre sonra Başbakanlık, 2005 yılının Şubat ayında, Danışma Kurulunun görevinin 5 Şubat 2005 tarihinde sona ereceğini bildirdi, bu tarihten Kurul, Hükümet tarafından toplantıya çağrılmadı.

Ankara Cumhuriyet Savcısı, 14 Kasım 2005 tarihinde, raporun içeriği nedeniyle halkı kine ve düşmanlığa teşvik etme ve Devletin yargı organlarını aşağılama suçlarından dolayı Kaboğlu hakkında kamu davası açtı. 2008 yılında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan açılan davadan raporun bilimsel içeriğe sahip olduğu ve şiddeti teşvik etmediği gerekçesiyle beraat kararı verildi. 

Raporun açıklandığı günden sonra, hakkında birçok olumsuz haber yapıldı. Aşırı milliyetçi gruplar ve kişiler tarafından ölüm tehditleri almışlardır. Bu tehditler karşısında 2007 yılından itibaren kendisine yakın koruma tahsis edilmeye başlandı. 

İftira ve hakaret içeren makale ve yazılar hakkında Baskın Oran ile birlikte açıkları tazminat davalarının ve şikayetlerin sonuçsuz kalması üzerine 10 Ocak 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM, 30 Ekim 2018’de ihlal ve 1.500 avro manevi tazminat kararı verdi. 20 Ekim 2020’de ise mahkeme ikinci ihlal kararını verdi ve 2000 avro manevi tazminata hükmetti. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Kaboglu-Chevalier-dans-lOrdre-National-de-la-Legion-dHonneur-nisanini-aldigi-torende-Fransa-Ankara-Buyukelciligi-1-1024x683.jpeg
İbrahim Kaboglu,Chevalier dans l’Ordre National de la Legion d’Honneur nişanını aldığı törende- Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi ve Yargılanması – 2016

“Barış İçin Akademisyenler”‘ olarak bilinen bilim insanlarının 10 Ocak 2016 tarihinde ilan ettikleri “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan Kaboğlu, hakkında düzenlenen iddianame ile Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7/2 maddesinde yer alan “Terör örgütü propagandası” yapma suçu ile yargılandı. Yargılama, İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gerçekleşti. Yapmış olduğu savunma “hukuk fakültelerinde okutulması gereken bir ders” olarak nitelenmiştir. Kaboğlu, mahkemeye yazılı olarak sunduğu savunmasını duruşmada özetleyerek anlattı ve “ön savunma” şeklinde nitelediği konuşmasında, barış bildirisinin ifade özgürlüğünün toplu kullanımı olduğunu açıkladı. Davanın ilk duruşmasında yaklaşık bir buçuk saat süren savunma sonunda salonda bulunanlar tarafından alkışlandı.

Dava, Kaboğlu milletvekili seçildikten sonra da Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam etti. AYM kararından sonra, aynı Mahkeme’de, Kasım 2019’da aklanma ile sona erdi.

Üniversiteden İhraç Edilmesi – 2017

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu, Marmara Üniversitesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevini yürütmekte iken 7 Şubat 2017’de yayınlanan 686 numaralı Kanun Hükmünde Kararname ekindeki listeye adı yazılarak üniversiteden ihraç edildi. Kampüs girişinde açıklama yaptıktan sonra öğrencileri ve meslektaşları tarafından alkışlarla üniversiteden uğurlandı.

Yargılama aşamasında yurt dışına çıkış yasağı konulması nedeniyle Sorbonne Nouvelle’deki derslerine devam edemedi ve uluslararası bilimsel toplantılara katılamadı. Verilen karar, doktorasını tamamladığı Limoges Üniversitesi ve Uluslararası Anayasa Hukuku Derneği olmak üzere birçok kurum tarafından protesto edildi.

Siyasal Yaşamı – 2018

24 Haziran 2018 seçimlerinde İstanbul’dan milletvekili seçildi ve 27. Dönem CHP İstanbul Milletvekili olarak parlamentoda yer aldı.

2018- 2023 yılları arasındaki TBMM’de vekillik görevi sırasında Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 200’ü aşkın iptal ve norm denetimi başvurusunda bizzat çalıştı. 

Milletvekili olduğu dönemde, Koşuyolu’nda sürekli gürültü yapan ve çevreye zarar veren bir işletmeyi şikayet ettiği için Kaboğlu’nın aracına saldırı yapıldı, olay çok sayıda kurum tarafından protesto edildi.

TBMM’de bulunduğu dönemde Anayasa Komisyonu Üyesi olarak görev yaptı.

İstanbul Barosu Başkanlığı’na Seçilmesi – 2024

7 Ağustos 2024 tarihinde, Değişim İçin Avukatlar Grubu adıyla harekete geçen 1200 civarındaki avukat Kaboğlu’na, İstanbul Barosu Başkanlığı’na aday olması için çağrıda bulundu. Bu çağrı üzerine başkan adayı olduğunu açıkladı, programını ve ekibini ilan etti. 19-20 Ekim 2024 günü Haliç Kongre Merkezi’nde yapılan ve 11 adayın yarıştığı Baro Genel Kurulu’nda genel, 7 bin 197 oyla İstanbul Barosu başkanlığına seçildi.

Baro Başkanlığına Açılan Soruşturma ve Dava 

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Baro Başkanı ve yönetim kurulu üyeleri hakkında, “Terör örgütü propagandası yapmak” ve “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlarından 22 Aralık 2024 günü resen soruşturma başlatıldı. Soruşturma üzerine İzmir Barosu “Eğer uluslararası hukuk ve Avukatlık Kanunu kapsamında görev yapmak suçsa bizi de yargılayın!” şeklinde açıklama yaptı. İstanbul Barosu, 21 Aralık günü sosyal medya hesaplarından “Uluslararası İnsancıl Hukuk Uygulansın” başlıklı bir bildiri yayınlamıştı.

Soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri 7 Ocak 2025 günü Çağlayan Adalet Sarayı’nda ifade verdi. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan ve çeşitli illerden çok sayıda baro başkanı ve yönetim kurulu üyesi İstanbul Barosuna destek vermek üzere ifadeye katıldı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan, Adliye’de bir basın açıklaması yaparak hukuksuzluğun karşsısında olduklarını bildirdi:“147 yıllık mücadele susturulamaz!”

Baro Başkanı İbrahim Kaboğlu ile yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesi ve yeni yönetim seçilmesi talebiyle 14 Ocak’ta dava açıldı. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Amaçları dışında faaliyet gösteren barolar ile Türkiye Barolar Birliği sorumlu organlarının görevlerine son verilmesine ve yerlerine yenilerinin seçilmesine, Adalet Bakanlığının veya bulundukları yer Cumhuriyet Başsavcılığının istemi üzerine, o yerdeki asliye hukuk mahkemesince basit usule göre yargılama yapılarak karar verilir ve dava en geç üç ay içerisinde sonuçlandırılır.” şeklindeki maddesi uyarınca, Kaboğlu ile yönetim kurulu üyeleri Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekrem Bilen Selimoğlu ile Bengisu Kadı Çavdar’ın görevlerine son verilmesi, yeni baro başkanı ile yönetim kurulu üyelerinin seçilmesi talepli davanameyle birlikte İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesine dava açıldı. Dava üzerine çeşitli avukat grupları ve barolar İstanbul Barosuna destek açıklaması yaptı. Eski İstanbul Barosu Başkanı Mehmet Durakoğlu, “Baronun yanındayız. Levhada yazılı bütün meslektaşların iradelerine tasallut eden bu uygulamayı reddeden irademizin sergilenebilmesi için en uygun platform olağanüstü genel kuruldur.” dedi. 

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: Ibrahim-Kaboglu-Istanbul-Barosu-Baskani-secildikten-sonra-konusma-yaparken.jpg

Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu’nun Eserleri

Türkçe ve yabancı dillerde yüzlerce bilimsel makalesi yayımlanan Kaboğlu’nun başlıca telif eserleri şunlardır:

Türkçe Eserleri 
  • Kolektif Özgürlükler, Diyarbakır, DÜHF Yayınları,1989.
  • Çevre Hakkı, Ankara, 3. bası, İmge Kitabevi, Ankara, 1996.
  • Anayasa Yargısı (Avrupa Modeli ve Türkiye), Ankara, 4. Bası, İmge, 2007.
  • Türkiye’de Düşünce Özgürlüğü, TÜGİK, İstanbul, 1997.
  • Anayasa ve Toplum, İmge Kitabevi, Ankara, 2000.
  • Özgürlükler Hukuku, 6. bası, İmge Kitabevi, Ankara, 2002.
  • Değişiklikler Işığında 1982 Anayasası / Halk Neyi Oylayacak?, İmge Kitabevi,
  • Ankara, 2010.
  • Hangi Türkiye?, İmge Kitabevi, Ankara, Mayıs 2011.
  • Hangi Anayasa?, İmge Kitabevi, Ankara, Kasım 2012.
  • Hangi İnsan Hakları?, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2013.
  • Özgürlükler Hukuku 1. İnsan Hakları Genel Kuramına Giriş, İmge Kitabevi, Ankara, Ekim 2013.
  • 15 Temmuz Anayasası, Tekin Yayınevi, 3.bası, Ekim 2017.
  • Çocuklar ve Anayasa, Tekin Yayınevi, Nisan 2018.
  • Anayasasızlaştırma ve Demokrasi Umudu, Tekin y., 2. Baskı, Ekim 2019.
  • Çevre Hakkı, (Nihan Yancı Özalp ile birlikte),Tümüyle Yenilenmiş ve Genişletilmiş 4. Baskı, Tekin yayınevi, 2021.
  • Anayasa Yargısı (Avrupa Modeli ve Türkiye, Tümüyle Yenilenmiş 5. Bası,Platon Hukuk, Nisan 2024.
  • Anayasa Hukuku Dersleri, Güncellenmiş 18. bası, Legal Yayınları, İstanbul, 2024.
  • Yurttaşların Temel Hakkı Olarak Anayasal Bilgilenme ve Kamuoyu, Tekin y., Eylül 2024.
Bilimsel sorumluluğu altında yayımlanan kitaplar:
  • Bağımsız İdari Otoriteler, Alkım Yayınevi, İstanbul, 1998.
  • Laiklik ve Demokrasi, Imge Kitabevi, Ankara, 2001.
  • Kopenhag Kriterleri/Critères de Copenhague/Criteria of Copenhagen, İstanbul  Barosu İnsan Hakları Merkezi, İstanbul, 2001.
  • Azınlık Hakları (Droits des minorités/Minority rights), İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, İstanbul, 2002.
  • İnsan Hakları Danışma Kurulu Raporları, (Kemal Akkurt ile birlikte), İmge Kitabevi, Ankara 2006.
  • Anayasal Sosyal Haklar (Avrupa Sosyal Şartı, Karşılaştırmalı Hukuk ve Türkiye), Legal, İstanbul 2012.
  • Türkiye’nin Anayasa Gündemi, İletişim, 4. bası, 2018.
  • 100. Yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve Anayasa Mirası (1921-2021), (Didem Yılmaz ve Sinem Şirin ile birlikte), ANAYASA-DER/ Platon Hukuk,  2021.
 Fransızcadan Türkçeye çeviri
  • Droit public (Kamu Hukuku): P. Lalumière- A. Demichel, Doruk, Ankara, 1984.
 Fransızca Eserleri 
  • Le droit constitutionnel turc (avec Eric Sales), L’Harmattan, Avril 2015.
  • Le droit constitutionnel turc (avec Eric Sales ), 2ème éd. mise à jour, Avril 2018.
İbrahim Kaboğlu ve İstanbul Barosu’nun yeni yöneticileri Türkiye Barolar Birliğinde

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları

0

Azerbaycan Hakimleri İçin Etik Davranış Kuralları, Azərbaycan Respublikası Məhkəmə-Hüquq Şurası’nın(Azerbaycan Cumhuriyet Adli-Hukuk Konseyi) 22 Haziran 2007 tarihli kararıyla onaylanarak yürürlüğe konulmuştur.

Etik kuralları açıklayan Azerbaycan Cumhuriyeti Adli-Hukuk Konseyi Teşkilatı, hakimlerin ve yargı sisteminin bağımsızlığı, hakim pozisyonlarına yapılacak atamaların yapılması, hakimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi, disiplin işlemlerinin gerçekleştirilmesi, mahkemeler ve hakimlerle ilgili diğer sorunların çözülmesi ve yargının görev alanına giren özyönetim işlevlerini yerine getiren yasal bir organdır. Görevlerini Azerbaycan Anayasasına ve Məhkəmə-Hüquq Şurası Haqqında Kanuna göre yerine getirmektedir. 

 

Hakimler için Etik Davranış Kuralları- Azerbaycan Məhkəmə Etikası

Hâkimlerin Etik Davranış Kodu (bundan sonra “Kod” olarak anılacak) yargı aktivitelerine ilişkin etik prensiplerin ve standartların bir araya getirilmesidir. Bu Kod bazı özel ahlak, iyi davranış ve yargı görevi dışındaki faaliyetleri düzenler ve hâkimin mesleki aktiviteye karşı olan tutumunu belirler.

I. Genel Hükümler
Madde 1

Hâkim görevini gerçekleştirirken devlet, vatandaşlar ve yargı huzurunda ettiği yeminin gereklerine uygun olarak hem mesleki hem de kişisel davranışlarında en yüksek davranış standartlara uymalıdır.

Madde 2

Hâkim, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası‟na, Mahkemeler ve Hâkimler Kanunu‟na ve diğer kanunlara saygı gösterir ve riayet eder, yargının dürüstlüğünü ve bağımsızlığını korur ve itibarını yükseltir.

Madde 3

Hâkimin yargıyla ilgili görevleri, diğer her türlü faaliyetinden önce gelir.

Madde 4

Hâkim, hukukun üstünlüğüne riayet eder, olgulara dayanarak karar verir, yargı faaliyetlerinin etik olmasını sağlar ve adil, tarafsız ve serinkanlı davranır.

Madde 5

Hâkim, her zaman yargı makamının onurunu ve yüksek itibarını koruyacak biçimde davranır. Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken hâkimlerin yüksek konumuna, bağımsızlığına, onuruna ve şerefine zarar verebilecek her türlü uygunsuzluktan kaçınır.

II. Yargı Görevlerine Uygulanan Kurallar
Madde 6

Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yüksek sorumluluk duygusuyla yerine getirir, davaları ve bütün unsurları zamanında değerlendirmek için gereken her türlü yasal önlemi alır.

Madde 7

Hâkim, mesleki faaliyetlerine akrabalarının, arkadaşlarının ve yakınlarının müdahale etmesini engeller. Bir hâkimin vereceği karar, aile üyelerinin ve akrabalarının menfaatlerini etkileyebilecek nitelikteyse veya tarafsızlığı hakkında herhangi bir şüphe yaratabilecek nitelikteyse hâkim davadan çekilir.

Madde 8

Hâkim, yargıyla ilgili görevlerini yerine getirirken davanın taraflarıyla ilgili herhangi bir varsayım veya önyargı olmaksızın kanun ve mahkeme önünde herkese (müdafiler, savcılar, şahitler vb.) eşit davranılması ilkesine uyar. Hâkim, herhangi bir ırk, cinsiyet, din ve millet hakkında görüşlerini ifade etmekten ve diğer her türlü ayrımcılıktan kaçınır.

Madde 9

Hâkim, ileri yargı kültürüne sahip olduğunu gösterecek biçimde bütün taraflara nazik davranır, tarafların birbirlerine ve mahkemeye saygılı davranmasını talep eder ve mahkemeye karşı saygısızlık yapan tarafları cezalandırır.

Madde 10

Hâkim, herhangi bir devlet kurumunun, idari kurumun veya bireyin etkisi altında kalmaz ve kamuoyunun görüşü veya eleştirisi, hâkimlerin kararlarının yasallığını ve esasını etkilemez. Hâkim, davaları meslektaşlarıyla birlikte değerlendirirken diğerlerinin görüşlerini gözden geçirdikten sonra kendi kanaatine ve vicdanına göre karar verir.

Madde 11

İdari yetkisi olan hâkim (mahkeme başkanı, mahkeme başkan yardımcısı, kurul başkanı ve geçici görevler icra edenler) sorumluluklarını iyi niyetle yerine getirir, bu yetkilerini diğer hâkimlere baskı yapmak amacıyla kullanmaz ve hâkimlerin bağımsızlığını sınırlayabilecek eylemlerden kaçınır.

Madde 12

Hâkim, yargı görevleriyle alakalı olarak elde ettiği bilgileri ifşa etmez. Hâkim, derdest veya yeni başlayan davalar hakkında kamu önünde yorum yapmaz. Kamu önünde veya gazetecilerle görüşmeleri sırasında kendi görüşlerini ifade etmez. Hâkim, infaz edilen mahkeme kararlarını veya diğer hâkimlerin özel hayatlarındaki eylemlerini sorgulamaz.

Madde 13

Hâkim, bir davanın taraflarıyla ilişki kurmaz ve usule uygun olmayan ilişkiler kurmaktan imtina eder.

Madde 14

Hâkim, aleni yargılama ilkesine uyar. Bu ilke, ancak kanunda belirtilen türde davalarda sınırlanabilir. Hâkim, medya temsilcilerinin yargı faaliyetleri hakkında kamuyu bilgilendirme görevine saygı göstermelidir. Hâkim, elde edilen bilgilerle mahkemeyi etkileme yönünde makul bir şüphe yoksa medya temsilcilerinin faaliyetlerini gerçekleştirmesine fırsat verir. Hâkim, medya temsilcileriyle davranışlarını veya davayı etkileyebilecek türde ilişkiler kurmaz ve söz konusu ilişkileri kendi menfaatleri için kullanmaktan imtina eder.

Madde 15

Hâkim, hâkimlik görevlerini özenli bir biçimde yerine getirebilmek için mesleki yetkinliklerini artırır ve teorik ve pratik bilgilerini sürekli olarak geliştirir.

Madde 16

Hâkim, görünüş itibariyle tertiplidir, duruşma salonunda yargıyı simgeleyen özel hâkim cübbesi giyer, usule ilişkin belgeler tertip ederken kanunlara uyar ve devlet dilinin gereklerine uyan kelimeler ve ifadeler kullanır.

Madde 17

Hâkim, kendisinin veya aile üyelerinin özel menfaatleri için yargı görevinin itibarını kullanmaz, ailesinin, sosyal ve diğer ilişkilerinin yargı görevinin itibarını zedelememesini sağlayacak biçimde davranır.

Madde 18

Hâkim, baktığı davalarla ilgili hediye, ödül, iltimas veya menfaat kabul etmez; davanın sonucunu etkileyebilecek hizmetlerden yararlanmaktan imtina eder.

III. Hâkimin Yargı Dışı Aktiviteleri
Madde 19

Hâkimin bireysel davranış standardı kendisinin adaletli, önyargısız ve tarafsız olduğu konusunda herhangi bir şüphe uyandırmamalıdır.

Madde 20

Hâkim yargının itibarına zarar vermeyecek sosyal aktivitelerde yer alabilir, yargı çalışanlarının çıkarlarını ve meslekî gelişimlerini ve bağımsızlığın korunmasını savunan hâkim birlikleri kurabilir. Hâkim bağımsızlığını veya tarafsızlığını olumsuz yönde etkileyebilecek her türlü faaliyetten kaçınır.

Madde 21

Hâkim öğretme ve araştırma amaçları dışında herhangi bir göreve atanmaz ya da seçilmez; malî ilişkilere ya da iş ilişkilerine dâhil olmaz.

Madde 22

Hâkim herhangi bir siyasi partiye ya da harekete üye olmaz, bunları herhangi bir şekilde desteklemez, kitlesel eylemlere katılmaz, siyasi görüşünü açıkça ifade etmez.

Madde 23

Hâkim yargı görevlerinin ifası ile çatışmadığı ve tarafsızlığının sorgulanmasına sebep olmadığı sürece yasal sistem ve yargı ile ilgili olarak yasama ve yürütme organları ve belediyelerle karşılıklı olarak işbirliği yapabilir.

IV. Hâkimlerin Aktivitelerinin Değerlendirilmesiyle Kodun İlgisi
Madde 24

Bu Kodda yer alan gerekliliklerin ihlali hâkimin faaliyetleri değerlendirilirken dikkate alınır.

9 Ocak – Hukuk Takvimi

0
9 Ocak – Hukuk Takvimi
1792

ABD’nin en küçük eyaletlerinden olan Connecticut, Amerika Birleşik Devletleri Anayasasını onaylayan beşinci eyalet oldu.

1792 Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasında devam eden beş yıllık savaştan sonra, Yaş Antlaşması imzalandı.
1861

Mississippi, Birleşik Devletlerden ayrıldı. İç Savaşın ardından 23 Şubat 1870 tarihinde yeniden birliğe döndü.

1908 Feminizmin temellerini atan düşünürlerden biri olarak kabul edilen filozof Simone Lucie Ernestine Marie Bertrand de Beauvoir dünyaya geldi. #KadınHakları

1913

Amerika Birleşik Devletleri’nin 37. Başkanı Richard Milhous Nixon dünyaya geldi  (Ölümü 1994)

1922

Gine Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı olan Ahmed Sékou Touré dünyaya geldi (Ölümü 1984)

1926

Piyango çekilişinin yalnızca Türk Tayyare Cemiyeti’ne ait olduğuna ilişkin kanun kabul edildi. Cumhuriyet’in ilanından sonra, 710 sayılı Kanunla, 9.Ocak.1926 tarihinden itibaren karşılığı nakit olarak ödenmek üzere piyango tertip ve keşide etme hakkı “Türk Tayyare Cemiyeti”ne verildi. 14 yıl süreyle “Tayyare Piyangosu” adı altında, Türk Hava gücüne katkı sağlamak amacıyla, anılan cemiyet tarafından düzenlenen çekilişler 5 Temmuz 1939 tarihli ve 3670 sayılı Kanunla Milli Piyango İdaresi kurulana kadar devam etti.

1927 İngiliz filozof Houston Stewart Chamberlain öldü (Doğumu 1855)
1971

Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Meslek Kurallarının temel prensipleri ve Avukatlık Yasasında yer alan bir takım kuralları Türkiye Barolar Birliğince, 8-9 Ocak 1971 tarihinde Adana’da yapılan IV. Olağan Genel Kurul toplantısında kabul edildi

1980

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1050-1952 yılları arasında, dekan olarak idarecilik yapan ve 1978 yılında öğretim üyeliğinden emekli olan Profesör Doktor Faruk Erem‘in 1969 yılında başladığı Barolar Birliği Başkanlığı görevi 9 Ocak 1980 tarihinde sona erdi

1977

Yargıtay, Milliyetçi Hareket Partisi’nin Alparslan Türkeş’in üzerinde bulunan mal varlığının Hazine’ye devrine karar verdi

1991

Toplu taşıma araçlarında sigara içilmesi ve tütün mamullerinin reklamının yapılması yasaklandı

1992

Karadzic liderliğindeki Bosnalı Sırplar, Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti’ni kurduklarını açıkladı

1996

Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe‘nin cesedi Eyüp Spor Salonu’nun yakınındaki arsada bulundu. Gazeteci Metin Göktepe, bir gün önce görevini yaparken polis tarafından engellenmiş ve gözaltına alınmıştı.

1997

Başbakanlık Kriz Yönetimi Merkezi Yönetmeliği, Resmi Gazete‘de yayımlandı

1998

Anayasa Mahkemesi, Refah Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. Gerekçeli karar Resmi Gazetede 22 Şubat 1998 tarihinde yayımlanmıştır. 

2003
  • İkinci Afrika Sosyal Forumu sona erdi
  • Aile Mahkemeleri kuruldu. 4787 Sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun, 09.01.2003 tarihinde kabul edildi ve 18.01.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi
2009 Nâzım Hikmet’in Türk vatandaşlığından çıkarılmasına ilişkin 1951 yılındaki Bakanlar Kurulu Kararı yürürlükten kaldırıldı
2011 Güney Sudan’da bağımsızlık referandumu yapıldı. Güney Sudan Birleşmiş MilletlerAfrika Birliği ve Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi gibi örgütlere üye oldu.
2018

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nin 1972-1980 ve 1986-1994 dönemlerinde dekanlığını yapan Prof. Dr. İlhan Akın’a saygı Programı, İÜ Rektörlük Binası Mavi Salon’da düzenlendi

2026

İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyeleri Beraat Etti

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından, “basın ve yayın yoluyla terör propagandası yapmak” ve “halkı yanıltıcı bilgiyi bilerek yaymak” suçlamalarıyla başlatılan soruşturma kapsamında İstanbul Barosu Başkanı ile Yönetim Kurulu üyelerinin yargılandığı dava sonuçlandı.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada, sanıkların tamamı hakkında beraat kararı verildi.

Duruşmalar, Silivri’de bulunan Marmara Cezaevi Yerleşkesi’nde yapıldı.

9 Ocak – Hukuk Takvimi

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy

0

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of Philosophy, uluslararası bir endeks olan The Philosopher’s Index’te listelenmiş ilk Türk felsefe dergisidir. Yılda iki kez çıkan Felsefe Tartışmaları’nın yayın dili Türkçe’dir. Derginin kurucususu Vehbi Hacıkadiroğlu’dur. Felsefe Tartışmaları’nın kuruluşu 1987 yılında Arda Denkel, Erkut Sezgin ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun ortak bir projesi olarak gerçekleştirilmiştir.

Derginin 52. Sayısının Kapağı

Derginin kuruluş amacı, felsefi fikirlerin Türkçe basılıp paylaşılabileceği saygın bir akademik yayın organı çıkarmaktır ve bu ilke Felsefe Tartışmaları’nın yayın politikalarına yön veren bir düşünce olarak benimsenmekte ve hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Felsefe Tartışmaları, 2001 yılında İlhan İnan’ın editörlüğünde, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devredilmiş ve Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından basılmaya başlanmıştır.  2005-2010 yılları arasında, Murat Baç ve İlhan İnan derginin eş-editörlüğünü birlikte yürütmüşlerdir.

Felsefe Tartışmaları 2002 yılında basılan 29. sayısından itibaren The Philosopher’s Index’te listelenmektedir.  Dergi ayrıca 2008 yılında Avrupa Beşeri Bilimler Endeksi olarak kabul gören The Initial List of  European Reference Index for the Humanities (ERIH) kapsamına da alınmıştır.

Felsefe Tartışmaları özgün makale, çeviri, kitap “inceleştirisi” (kitap inceleme ve eleştirisi), tartışma ve anma yazıları yayınlar.  Yayınlanması için Felsefe Tartışmaları’na gönderilen tüm yazılar yayın kurulu tarafından saptanacak hakemlere gönderilir.

Hakemler, yazının alanında yayın yapmış kişilerden seçilir. Değerlendirme amacıyla Felsefe Tartışmaları’na gönderilecek yazılarda aranan özelliklere ilişkin ayrıntılar dergi tarafından detaylı şekilde ilan edilmektedir. Yazarların o sayfada verilen biçimsel ayrıntılara uyarak yazılarını oluşturmaları temel kuraldır.

Boğaziçi Üniversitesi

Derginin yayın kurulu, University of Florida, Florida’dan Murat Aydede, Galatasaray Üniversitesi’nden Tülin Bumin, Maltepe Üniversitesi’nden Betül Çotuksöken, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden    Teo Grünberg ve Erdinç Sayan, Duke University’den Güven Güzeldere, Boğaziçi Üniversitesi’nden Gürol Irzık ve Önay Sözer, Hacettepe Üniversitesi’nden İoanna Kuçuradi ve East Carolina University’den Ümit Yalçın’dan oluşmaktadır. Derginin editörlüğünü Berna Kılıç, Nurbay Irmak ve İrem Kurtsal Steen yürütmektedir.

Derginin eski sayılarının içerik özetlerine resi sayfası olan http://www.ft.boun.edu.tr/icerik.htm adresinden ulaşılabilir.

Kampüsten bir kare

Felsefe Tartışmaları: A Turkish Journal of PhilosophyThe Philosopher’s Index, The Initial List of  European Reference Index for ve The Humanities (ERIH) tarafından indexlenmektdir.

Derginin Yazışma adresiFelsefe Tartışmaları, Boğaziçi Üniversitesi, Felsefe Bölümü, 34342 Bebek, İstanbul

E-Mail: feltar1987@gmail.com

Web Site: http://www.ft.boun.edu.tr/index.htm

https://www.bounyayin.com/yayin-kategorisi/felsefe/felsefe-tartismalari/

Reis Bey

0

Reis Bey, Necip Fazıl Kısakürek tarafından yazılmış, tiyatro eseri olarak sahnelenmiş ve 2 Mart 1990 tarihinde sinema eseri olarak sahneye konulmuştur. Hukuk Filmleri kategorisinde Türk yapımı bir başyapıt olarak sinema tarihine geçmiştir. Başrolde Haluk Kurtoğlu rol almıştır.

Reis Bey, görevinde hiç taviz vermeyen, kanunlara son derece bağlı ve kararlarında acımasız bir yargıçtır. Sanıkların suçlu olduğuna kanaat getirirse, onları idam sehpasına göndermekten çekinmeyen kahramanımızın hayatı trajik bir şekilde değişecek, idam sehpasına gönderdiği bir katil zanlısı yaşamını alt üst edecektir.

Tüm deliller, mahkemeye gelen zanlının suçlu olduğunu göstermektedir ve Reis Bey, onu hiç çekinmeden idama  mahkum ettirecektir.

Tüm deliller, annesini öldürmekle suçlanan sanığın suçlu olduğunu göstermektedir. Sanık, suç işlemediğini ısrarla söylese ve yargıçtan sürekli ”merhamet” istese de kurtulamayacaktır. “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi uygulanmamış, sanığın cinayet anında başka bir yerde olduğuna şahitlik edecek tanık dinlenmemiş, peşin hükümlü bir yargılama yapılmıştır.

Reis Bey, birey yerine toplumu düşünmekte ve onu korumaya çalışmaktadır. Onun için korunması gereken toplumdur; toplumu korumak için sert önlemler almak zaruridir.

İdamdan sonra sanığın suçsuz olduğu anlaşılmış, gerçek suçlu ortaya çıkmış, suçunu itiraf etmiştir. Asıl suçlunun başka biri olduğu anlaşıldıktan sonra hakimin yaşadığı ruhsal değişim bambaşka bir hal almıştır. Bu sırada görevi bırakan Reis Bey, bütün yaşam felsefesini değiştirmiş, artık hayatını merhamet duygusunun yaygınlaşmasına adamıştır. Belalı insanların bulunduğu bir kahvede insanlara merhameti anlatmakta, kötülük saçan insanlara iyiliği hatırlatma görevi üstlenmektedir.

Herkes, bu eski yargıca büyük bir saygı göstermektedir. Bir gün, bir polis baskını sırasında kahvehanede bulunanlardan biri, polise yakalanmamak için yanındaki uyuşturucuyu emekli yargıcın cebine saklamış ve eski ceberut hakim suçüstü halinde polise yakalanmıştır.

Reis Bey, yıllarca hakim koltuğunda tüm haşmetiyle oturduğu ve etrafa korku saldığı mahkeme salonunda, bir iftira sonucu artık sanık olarak yer alacak fakat adil bir şekilde yargılanacaktır.

Vizyon Tarihi :02 Mart 1990
Yapımı            :1988 – Türkiye
Tür                  :Dram ,  Politik
Süre                :80 Dak.
Yönetmen      :Mesut Uçakan
Oyuncular      :Sümer Tilmaç ,  Bülent Polat ,  Nihat Nikerel ,  Ümit Acar , Murat Soydan
Senaryo        :Mesut Uçakan
Yapımcı        :Ali Moroğlu

Gerçek katilin suçunu itiraf ettiği sorgu sahnesi

Reis Bey’den adalet ve hukukla ilgili replikler

“Ceza felsefesinde bir görüş vardır: Bir masuma kıymaktansa, bin cürümlüyü cezasız bırakmak yeğdir. Ben de diyorum ki, cemiyette bir ferdi korumak için, bin kişiye bu gömleği giydirmekten kaçınmamalıdır. O bir kişi, bütün bir cemiyettir.”

Kanunu, bir şey ortadan kalksınyapılamaz olsun diye değilbizim başka türlü yaptığımızı, bazıları bu türlü yapmasın diye çıkarıyoruz.”

“Ümit kalmayınca telaş da biter.”

“Bizi daima işlenen suçun cüzzamlı suratına bakmaktan kaçıran bu edebiyat esnaflığını bir yana bıraksınlar!” ve bu görünen suçun görünmeyen bir yanı varsa onu ortaya döksünler!”

“Dışımda ne arıyorlar; içime doğru suçluyum ben… Yapamadıklarımın, işlemediklerimin de suçlusu…”

“Gözyaşı suçun rengini soldurmaz.”

‘Herkes başucuna “Suçlu benim, herkes suçsuz.” levhasını asmalıdır.’

“Etmeyin Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”

“Bir adam yalan söyleyebilir; fakat yalan sayıklayamaz.”

“-Merhamet suç mu efendim?

-Hem de idamlık…”

“Merhamet! Ağızların iğrenç sakızı!”

“Hiçbir makam âdi değildir; âdi olan, insanlar..”

“Affı anlayınca kendinizden başka her insanı mazur göreceksiniz.”

“Boş toprakta define aranırcasına suçlu aranmaz, ancak meydana çıkarsa görülür.”

“…En merhametsiz ceza ölçülerinin kurtarabileceği çürük bir cemiyette, paltosunun astarında esrar bulunmuş bir insanı temize çıkaramam. Bu yüzden bütün karşı delilleri reddediyor ve onu mahkûm ediyorum. Mahkûm ettiğim, o değil, mücerret fiildir. Ferde verdiğim ceza isabetsiz olabilir; cemiyete aradığım deva, isabetlidir. Varsın, bir kötünün bürünmesi ihtimali olan masumluk maskesini kullanılmaz hale getirmek için bin masum feda edilsin.”

Her sanığı, suçu sabit oluncaya kadar masum kabul etmeğe mecbur değil misiniz? Hangi msum, masumluğunu ispat için suçluyu bulmakla mükellef tutulabilir?” 

Reis Bey, emeklilik sonrası kumarhanedekilere nasihat ediyor

Sağlık ve Tıp Hukuku

0
Hekimler Meslek Etiği Kuralları

Sağlık ve Tıp hukuku, çeşitli hastalıkların toplum hayatında ortaya çıkardığı hukuksal sorunları inceleyen hukuk dalıdır. Sağlık hukuku, sağlık hizmeti talep edenler ile bu hizmetleri sunanlar arasındaki ilişkilerin yanında kişi, kurum ve kuruluşlar ile bunların devletle olan ilişkilerini de düzenlemektedir. Tıp Hukuku sağlık hukukunun bir alt dalıdır.

Tıp Hukuku, tıp tekniklerinin sağlık personeli tarafından uygulanmasından kaynaklanan hak ve yükümlülükler ile yasal sorumlulukları, hasta hakları, ilaç hukuku, medikal hukuku gibi konuları ele alan hukuk dalıdır.

Sağlık Hukuku, modern sağlık hizmetlerinin gelişmesi ile birlikte bağımsız akademik alan kazanmış olan bir hukuk dalıdır. Sağlık Hukukunda Sorumluluk, Hasta Hak ve Yükümlülükleri, Hekim Hak ve Yükümlülükleri, Sağlık Kurum ve Kuruluşlarının Hak ve Yükümlülükleri, İlaç Hukuku, Sağlıkta Reklam, Sağlık Çalışanlarının Hakları, Hasta Hakları, Tıbbi Müdahaleden Ötürü Sağlık Çalışanlarının Yasal Sorumluluğu, Sağlıkta Hukuki ve Cezai Sorumluluklar, Sağlık Sektöründe İdari Disiplin Cezaları, Tıp Ceza Hukuku, Sağlık Kuruluşlarının Kurumsal Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleler Karşısında Hastanın Kendi Geleceğini Belirleme Hakkı, Hekimin Tazminat Sorumluluğu, Tıbbi Müdahaleden Doğan Cezai Sorumluluk gibi alanlar Tıp Hukukunun alanına girer.  Sağlık Hukuku, ülkemizde hızla gelişen ve insan hakları boyutuyla özel önem kazanan ve uzmanlık gerektiren bir alandır. Bu nedenledir ki; kitabımız, hasta, sağlık çalışanları ile sağlık kurum ve kuruluşlarına rehber niteliğinde hazırlanmıştır. Ele alınan konular; sağlık hukukunda temel kavramlar, hasta-hekim- sağlık kurum ve kuruluşları açısından hak ve yükümlülükler, disiplin, ceza ve tazminat hukuku sorumluluğu, sağlıkta reklam, sağlıkta arabuluculuk, içtihat, mevzuat bölümlerinden oluşmaktadır.

Tıp Hukuku, tıbbi müdahalenin hukukunu ele almakta, sağlık çalışanlarının hak ve yükümlülükleri, hastaların hak ve yükümlülükleri ile hatalı tıbbi uygulamalar nedeniyle tazminat, ceza ve idari sorumluluk konuları sistematik bir yapı içinde çözümlemektedir.  Hatalı tıbbi müdahalelerden kaynaklanan hukuki sorumlulukları ele alan hukuk dalı Tıp Hukukudur. Tıp bilimindeki gelişmeler, bu alandaki yenilikler, gelişen insan hakları anlayışı ve karmaşıklaşan sigorta sistemi hukuki düzenlemelerin detaylandırılmasını zorunlu kılmıştır. Kişinin vücut bütünlüğü, yaşama hakkını ve kişisel onurunu doğrudan ilgilendiren tıbbi müdahaleler hukuki düzlemde önem arz etmektedir. Tıbbi müdahale hukuka uygun olmak zorunda, hastalar her müdahaleye karşı hukuki güvence altında bulunmaktadır.

Tıbbi müdahalelerdeki hatalardan dolayı hekimler ayrıca meslek örgütlerinin uyguladığı disiplin kurallarına tabidir. Hekimin ve tıbbi müdahalede bulunma yetkisine sahip sağlık personelinin sorumlulukları dışında yasaların öngördüğü emir veya yasaklara aykırı davranılması durumunda da sorumluluklar söz konusu olabilir. Tıbbi müdahale, yetkili kişilerce tıp biliminin koyduğu kurallarına göre yapılan teşhis, tedavi ve tıbbi koruma iş ve işlemlerini içermektedir. Tıbbi müdahaleyi yapacak kişi hastayı aydınlatma yükümlülüğü altındadır. Sağlık mensubu, hastayı müdahalenin kapsamı, yöntemi, sonuç ve riskleri konusunda detaylı bir şekilde bilgilendirmelidir. Tıbbi müdahale teşhis ve tedaviye yöneliktir ve bu amaca yönelik olmayan faaliyet tıbbi müdahale olarak tanımlanmaz. Tıbbi müdahaleler için hangi uzmanlığın gerektiği ve hangi tıbbi müdahaleyi hangi yetkili kişinin yapabileceği konusu da tıp hukukunun düzenlediği kurallarla belirlenmektedir.

Ötenazi, iyileşmesi imkânsız görülen hastanın kendi talebi üzerine yaşamına son verilmesidir. Türk Hukukuna göre hastanın yaşamına son vermek kasten insan öldürme suçunu oluşturmaktadır. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 13. Maddesine göre Türkiye’de ötenazi yasaktır. Tıbbi gereklerden bahisle veya her ne suretle olursa olsun, hayat hakkından vazgeçilemez. Kendisinin veya bir başkasının talebi olsa dahi kimsenin hayatına son verilemez. Tıbbi müdahale sırasında ya da başka şekilde sağlık personeli olsun ya da olmasın intihara teşvik ve yardım eden kişiler Türk Ceza Kanununun İntihara yönlendirme hükümlerine tabidir.

İnsan yaşamı dokunulmaz bir değerdir ancak her hastanın tedaviyi reddetme hakkı da bulunmaktadır. Kişinin rızası ve tedaviyi reddetme hakkı genel sağlığı koruma amacıyla geçersiz kılınabilir, genel sağlık tehlikesi durumunda, örneğin salgın veya bulaşıcı hastalıklar olması halinde kişilerin rızası aranmaksızın tıbbi müdahale yapılabilir.

Bertil Emrah Oder

0
Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Oder

Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, 8 Ocak 1968 tarihinde doğmuş, İzmir Özel Türk Kolejini bitirerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanmıştır.

Uygulamalı Anayasa Hukuku Bertil Emrah Oder/Korkut Kanadoğlu

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini üstün başarı ile bitiren Oder; Marmara Üniversitesi Avrupa Topluluğu Enstitüsünde “The Direct Effect of Community Law as Interpreted and Applied by the European Court of Justice” isimli tezi ile yüksek lisans derecesi elde etmiştir. 1995 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku ve Avrupa Birliği doktora programında doktora dersleri ve doktora yeterlilik sınavını başarı ile vermiş olmasına karşın Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden gelen kabul ile doktora öğrenimi Almanya’da “Der spezifische Gegenstand des geistigen Eigentums im Europäischen Gemeinschaftsrecht” isimli tezi ile tamamlamış, kamu hukuku ve özel hukuk doktoru unvanını “mükemmel başarı” derecesi ile kazanmıştır. 2005 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde doçent olmuştur.

İdari ve Akademik Kariyeri

Oder, 1992-2007 yıllarında İstanbul Üniversitesi ve Galatasaray Üniversitesinde çalışmış, Yeditepe Üniversitesi ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde Çevre Hukuku, Basın Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Avrupa Hukuku, Uluslararası İlişkiler, Kadın Hakları, Anayasa Hukuku dersleri vermiş, Zürih, Köln ve Kaliforniya (UCLA) üniversitelerindeki uluslararası programlarda araştırmacı ve davetli öğretim üyesi olarak bulunmuştur. 2001-2003 yıllarında Galatasaray Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Yönetim Kurulu üyeliği yapmış, 2007 yılından itibaren Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyeliği görevine atanmıştır.

2007-2009 yıllarında Koç Üniversitesi Avrupa Hukuku Araştırma ve Uygulama Merkezinde müdür yardımcılığı, Koç Üniversitesi Yayınları Yayın Kurulu üyeliği, Etik Kurul üyeliği, 2007-2010 yıllarında Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği ve Senato üyeliği, 2010-2011 yıllarında dekan yardımcılığı,  2011 yılından itibaren ise Hukuk Fakültesi dekanlığı görevini yürütmeye başlamıştır.

Sivil Toplum Çalışmaları

2012 yılında Henry Morris Uluslararası ve Karşılaştırmalı Hukuk Öğretim Üyesi (Chicago Kent College of Law) seçilmiş; Birleşmiş Milletler (“UN Women”) ve Parlamentolar Arası Birlik (IPU) kadın-erkek eşitliğini pekiştirme Türkiye programında ve kapasite geliştirme projesinde uluslararası akademik danışman olarak görev yapmıştır.

Oder, International Association of Constitutional Law (IACL), International Association of Legislation (IAL), International Association of Public Law (ICON-S), Law & Society Association (LSA), European Society of International Law (ESIL), Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (Anayasa-Der), Türk-Alman Kamu Hukukçuları Platformu,  Constitution Builders Network, Kamu Hukukçuları Platformu, Global İlişkiler Forumu (GIF) ve Uluslararası Hukuk Derneği (ILI) üyesidir ve birçok ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşta yönetici olarak görev almıştır.

Eserleri

Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, karşılaştırmalı anayasa hukuku, anayasa yargısı, parlamento hukuku, Avrupa kamu hukuku, toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları alanında ulusal ve uluslararası çok sayıda yayının sahibidir. AB’de Anayasa ve Anayasacılık [Constitution and Constitutionalism in the EU], Anayasa Yargısında Yorum Yöntemleri [Methodology of Interpretation in Constitutional Adjudication], Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları [Gender Studies in Turkey],  Uygulamalı Anayasa Hukuku [Applied Constitutional Law], Anayasa Hukuku Araştırmalarında Genç Yaklaşımlar ve Korkut Kanadoğlu ile birlikte  yazdığı Aktif Öğrenme için Anayasa Hukuku Pratik Çalışmaları isimli kitapları bulunmaktadır.

Ünal Tekinalp ile birlikte, Topluluk Hukukunun Temel Doktrinleri, Avrupa Birliği Hukuku, Avrupa Topluluğunda Temel Hak Koruması, Avrupa Topluluğunda Sosyal Güvenlik, Hakkın Özgül Konusu Ölçütü, Avrupa Bütünleşmesinin Temel Hak Boyutu isimli çalışmaları bulunmaktadır.

İngilizce ve Almanca bilmekte olan Bertil Emrah Oder, Cumhuriyet Gazetesi yazarı da olan Gazeteci Yazar Hikmet Çetinkaya‘nın kızıdır ve Avukat Dr. Burak Oder ile evlidir.

Solon Kanunları

0

Solon Kanunları, M.Ö. 640-560 yıllarında yaşadığı tahmin edilen, Atinalı devlet adamı ve şair Solon (Yunanca: Σόλων) tarafından kaleme alınmıştır.  Atina’nın soylu bir ailesinde doğan Solon (Σόλων) 594-593 yılı için “arhon” (ἄρχων) (üst düzey yönetici) seçilmiştir.

Solon bu sıfatla borç yüzünden köleliğin kaldırılması, İlyaia (Ήλιαία) halk mahkemesinin kurulması, aile hukuku reformu (bilhassa, vasiyet özgürlüğünün kabulü) gibi uzun vadede Atina’da demokrasinin gelişimini hazırlayan çok sayıda önemli reform gerçekleştirmiştir.

Solon, kendi adıyla anılan ve Antik Yunan döneminin en eski anayasası olan Solon Anayasasını hazırlamış, görevde kaldığı süre boyunca adaleti hedeflemiş, yaptığı siyasi ve ekonomik reformlarla daha sonraki reformların önünü açmıştır. Solon, halkın hukuk sistemine erişimini kolaylaştırmak için kanunları yazılı hale getirmiştir.

Solon Anayasası, Drakon Kanunlarının olumsuzluklarını ortadan kaldırmak için hazırlanmıştır. Bütün borçlar silinmiş, toprağı elinden alınan köylüye toprak dağıtılmıştır.

Solon, yasaları yazdıktan sonra bir tiran olarak görülmemek için kendi isteğiyle 10 yıllık bir sürgüne gitmiştir. Bu davranış dönemi itibariyle asil ve onurlu duruş, 21. Yüzyıl kodlarına göre ise yüksek etik değerlere uygun bir davranıştır.

Solon Yasaları döneminde mahkemelerde yazılı savunma geleneği oluşmuş, avukatlık ve savunma mesleği kendine özgü biçimde uygulanmıştır. Yoksul ve zengin ayrımını azaltmaya dönün kanunlar karşısında herkese kendini savunma hakkı verilmiştir. Bu dönemde avukatlık mesleği modern anlamda var olmamakla birlikte, hukuk sisteminde kişilerin haklarını savunmak ve davalarda kendilerini ifade etmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.

Antik Yunan Uygarlığının Yedi Bilgesinden biri olan Atinalı Solon, sadece kendi çağını değil, modern dönem felsefecilerini de etkilemiştir. Platon vAristoteles, Solon’u kanun koyucunun prototipi olarak değerlendirmişlerdir. “Fazladan hiçbir şey” vecizesiyle Solon “Yunanistan’ın Yedi Bilgesi”nden biri olarak anılmaktadır.

Solon Kanunları

Solon Kanunları, çiftçi borçları ve borçlar sebebiyle şahsi hürriyetin kısıtlanmasını kaldırmış, alacaklı kişiye ödeme yapılmadığı zaman borçlunun onun kölesi olacağına dair yasayı kaldırmıştır. Ticaret ve sanayinin gelişmesini kolaylaştır, tartı ve ölçülere standart getirmiştir. Zeytinyağından başka zirai ürünlerin ihraç edilmesini yasaklamıştır.

Asillerin hükümranlığını sınırlamak için vatandaşlığı dört ayrı sınıfta belirlemiş, bu sınıflara girmeyi soya bağlı olmaktan çıkararak maddi varlığa bağlamıştır. Yunan aristokrasinin doğumdan gelen hakları yerine, idarecilerin ürettikleri yıllık ürün miktarına göre belirlenmesi usulü getirilmiştir.

Ölülerin arkasından konuşulmasını yasaklamış, dirilerin hakkında ise tapınak, mahkeme, agora ve şenliklerde kötü konuşulmasını engellemiştir.

Solon: “Kanunlar örümcek ağlarına benzer: Güçsüz ve hafif şeyler ona yakalanır; daha ağır olanlar ise onu parçalayıp geçer.”

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

0
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edilmiştir. (Basic Principles for the Treatment of Prisoners) On madde başlığı altında toplanan bu ilkeler, özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri kapsamakta; tutuklanan ve göz altına alınan kişileri, duruşmalarının yapılmasını bekleyen mahpusları, hüküm giymiş mahpusları ve kendi istekleri dışında psikiyatrik hastanelere hapsedilmiş kişileri tanımlamakta; geniş alamda, kamu gücü ile özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri ifade etmektedir.

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler

1. Bütün tutuklulara, insan olarak doğuştan sahip oldukları saygınlık ve değere uygun olan saygı ile muamele edilecektir.

2. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi ya da diğer düşünceler, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer statülere dayalı ayrımcılık gözetilmeyecektir.

3. Bununla birlikte, yerel koşuların gerektirdiği durumlarda tutukluların dinsel inançlarına ve kültürel göreneklerine saygı gösterilmesi arzu edilen bir durumdur.

4. Cezaevlerinin, tutukluların gözetim altında tutulması ve toplumun suçtan korunması konularındaki sorumlulukları, bir Devlet’in diğer toplumsal amaçları ve toplumun bütün üyelerinin iyiliğinin ve gelişiminin sağlanması konusundaki temel sorumlulukları gözetilerek yerine getirilecektir.

5. Tutukluluk durumunun açık bir biçimde gerekli kıldığı sınırlamalar dışında, bütün tutuklular İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve ilgili Devletin taraf olduğu durumlarda Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin uluslararası Sözleşme, Medeni ve Siyasal Haklara ilişkin uluslararası Sözleşme ve ona Ek İsteğe bağlı Protokolünde ortaya konulan insan hakları ve temel özgürlüklerin yanı sıra diğer Birleşmiş
Milletler Sözleşmeleri ile yürürlüğe giren diğer haklara sahip olmaya devam edeceklerdir.

6. Bütün tutuklular, insan kişiliğinin tam olarak gelişimini amaçlayan kültürel etkinlikler ve eğitime katılma hakkına sahip olacaklardır.

7. Hücre hapsinin bir cezalandırma yöntemi olmaktan çıkarılmasına ya da bu uygulamanın kullanılmasının sınırlanmasına yönelik çabalar konusunda girişimde bulunulmalı ve bu tip çabalar teşvik edilmelidir.

8. Tutukluların ülkenin emek piyasasıyla yeniden bütünleşmelerini kolaylaştıracak ve kendilerinin ve ailelerinin mali olarak desteklenmesine katkıda bulunabilmelerine olanak sağlayabilecek olan anlamlı, ücretlendirilmiş bir istihdama sahip olmalarını olanaklı kılacak koşullar yaratılacaktır.

9. Tutuklular, hukuksal durumlarından kaynaklanan bir ayrımcılık yapılmaksızın, ülkede sağlanabilen sağlık hizmetlerinden yararlanacaklardır.

10. Toplumun ve toplumsal kurumların katılımı ve yardımı ile, ve kurbanların çıkarları yeterince gözetilerek, eski tutukluların toplumla mümkün olan en iyi koşullar altında yeniden bütünleştirilmesi amacı ile elverişli koşullar yaratılacaktır.

Yukarıdaki İlkeler tarafsız bir biçimde uygulanacaktır.

Alexandre Blacque

0

Alexandre Blacque, Türkiye’de ilk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi’yi çıkarmış olan Fransız gazetecidir.

13 Ağustos 1794’te Paris’te doğdu. Avukat olan babası 1789’da Fransız Devrimi sırasında Kral XVI. Louis’yi savunduğu ve kral giyotine gönderildiği için Fransa’dan ayrılmak zorunda kalmış ve Osmanlı Devleti’ne sığınarak İzmir’e yerleşmiş, iş hayatına atılmıştır.

Osmanlı Devletinde Blak Bey olarak bilinen Blacque, babası gibi hukuk öğrenimi görmüş, 1821 yılında İzmir’de Roux adlı Fransız’ın çıkardığı Le Spectateur Oriental gazetesine yazılar yazmıştır. Daha sonra satın aldığı bu gazete ile Yunanistan, Fransa, İngiltere ve Rusya’ya karşı yoğun eleştiriler yöneltmiş, 1827 yılında bu eleştiriler nedeniyle gazetesi bir ay kapatılmıştır.

Alexandre Blacque, İzmir ve İstanbul’da yayımladığı gazetelerde Avrupa’ya karşı Osmanlı Devletini savunmaya devam etmiş; 1828 yılında Courrier de Smyrne gazetesini yayımlamaya başlamıştır.

II. Mahmud, 1831 yılında Osmanlı Devleti adına resmi bir gazete çıkarmak üzere kendisini İstanbul’a davet etmiş, bu davet üzerine Blacque İstanbul’a taşınmıştır. Padişahın “Takvim-i Vekayi İhdasına Dair Ferman”ı yayınlaması üzerine Takvim-i Vekayi’yi ve yarı resmi nitelikteki Le Moniteur Ottoman gazetesini çıkarmaya başlamıştır. Ölümü halinde, dul eşine ölümü emekli maaşı verilmesi ve oğlunun eğitim masraflarının karşılaması konusunda padişahın söz verdiği rivayet edilmektedir.

Bugünkü adıyla Resmi Gazete olan Takvim-i Vekayi’deki yazılar Blacque tarafından Fransızca’ya çevrilerek yayınlanmıştır. Alexandre Blacque, Le Moniteur Ottoman’daki görevini sürdürmekte iken tedavi için Fransa’ya gitmek istemiş ancak yolculuk sırasında, 21 Mayıs 1836’da Malta’da ölmüştür.

Oğlu Edouard Blacque, Osmanlı Devleti’nde bir çok devlet görevini yürütmüş, bir süre ABD elçiliği yapmıştır.

Matbaasında bastığı dergi ve gazeteler

Le Spactetaur Oriental (Alexandre Blacque-İzmir-1821-1824)

Smyrneen (İzmir-1824- Charles Trican)

Courrier de Smyrne (A.Blacque-İzmir-1828-1829)

Le Moniteur Ottoman (A.Blacque-İstanbul-1831)

Journal de Smyrne (1832-1842 – İzmir)

Echo de l’Orient (1838-1846 – İzmir)

L’Impartial (1841-1915 – İzmir)

Abdullah Palaz

0

Seri katil Abdullah Palaz, ikisi baltayla, sekizi bıçak ve falçatayla, geri kalanları ise ateşli silahlarla olmak üzere aralarında cezaevi görevlilerinin de olduğu 43 kişiyi öldürdü ve 300’den fazla kişiyi yaraladı.

İlk cinayetini 12 yaşında iken işledi ancak bu cinayet faili meçhul kaldı. 15 kişinin katil zanlısı olarak ilk kez Konya Cezaevine girdi. Konyalı Efeler grubunun koğuşunu basarak 7 kişiyi öldürdü ve Antep Canavarı lakabını bu cezaevinde aldı. Abdullah Dayı olarak da anıldı. 4 defa idam cezasına ve 740 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 38 farklı cezaevinde 48 yıl yattı. Cezaevinde de birçok cinayet işledi. Kumara ve uyuşturucuya bulaşanları cezalandırdı.

Nazım Hikmet ile Bursa Cezaevinde dostluk kurduktan sonra, Cezaevi müdürüyle konuşup Nazım Hikmet ile aynı koğuşta kalmak istediğini söyledi. Kimseyi öldürmemesi koşuluyla kabul edildi ve aynı koğuşta kaldıkları süre zarfında kimseyi öldürmedi. Nazım Hikmet başka bir cezaevine gönderilince başta cezaevi müdürü olmak üzere birçok kişiyi daha öldürdü. Bu olaydan sonra Sinop Cezaevi gönderildi.

Tatar Ramazan ve Ramiz Dayı karakterlerine ilham kaynağı oldu. Hakkında, “Abdullah Dayı – Azrail’in Öbür Adı Antep Canavarı” adlı bir kitap yazıldı. Ayrıca, kendi hayatını bir kitapta topladı.

1991 yılında çıkarılan Şartlı Salıverme Yasası’yla tahliye olan Abdullah Palaz dokuz ay sonra hayatını kaybetti.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]Abdullah Palaz yayınladığı kitabında Nazım Hikmet’ten övgüyle söz etmektedir:

Abi dedim, “senin suçun ne? Niye yatarsın burada?”

“Benim suçum kalemimdir, şiirlerimdir, insanları sevmemdir, memleketimi de çok severim.”

“Peki abi, biz yazmasını bilmeyiz ama, biz de insanları severiz. İnsanlara kötülük gelmesin diye bunca işler yaptık. Haksızlığa tahammül etmeyiz, haksızlığa uğrayanın yanında oluruz. Benim atalarım da bu memleket için savaşmıştır. Cenk etmiştir. O zaman bizim bunlardan da suçumuz olması mı gerekir?”

“Yok, sizin bunlardan suçunuz olmaz. Size bundan bir şey demezler, bize derler. Bu yüzden de bana ceza verirler.”

“Neden?”

“Çünkü, bana bunlardan dolayı komünist diyorlar.”

“Komünist ne demek ağam?”

“İşte bu anlattıklarım, yazdıklarım, düşüncelerim komünistlik oluyor.”

Ben bu “komünist” sözünü yeni duyuyordum. Güldüm. “O zaman demek ki, ben de komünistim de haberim yokmuş.”

Bu kez de o dev gibi adam güldü: “Yok, olmaz öyle şey. Çünkü sen haksızlıkların üzerine silahla gidiyorsun. İnsan sevgini, haksızlık yapanı öldürerek göstermek istiyorsun. Ben bu işi kalemimle yapıyorum. Kalemimle anlatıyorum. Senin silahın patladığı yerde kalır. Benim kalemim ise bu haksızlıkları anlatarak, bir gün bu düzeni patlatır, anladın mı?”

Hiçbir şey anlamamıştım. Ama bu dev gibi, yiğit adamı çok sevmiştim.[/box]

Hammurabi Kanunları

0

Hammurabi Kanunları kadim Mezopotamya’nın en meşhur hukukî eseridir. 1901 yılı Aralık ayında Fransız arkeologlar tarafından siyah renkli bazalt bir dikilitaş şeklinde keşfedilmiştir.

Halen Paris’te Louvre Müzesi’nde muhafaza edilen bu dikilitaş iki kısımdan oluşmakta ve Paris Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Üst kısımda yer alan bir kabartma Kral Hammurabi’yi kendisine kanunları dikte eden güneş tanrısı Şamaş’ın karşısında ayakta resmetmektedir. Alt kısımda ise kanunun çivi yazısıyla yazılmış Akatça metni bulunmaktadır. Bu temsil, kanunları ilahî kökenli gören bir anlayışı yansıtmaktadır. Bu anlayışta kral, tanrı ve kulları arasında sadece bir aracıdır.

Hammurabi Kanunları, Sümer yasalarının uyarlaması ile ortaya çıkmıştır.

8 Ocak – Hukuk Takvimi

0
8 Ocak – Hukuk Takvimi
1297 Monako bağımsızlığını kazandı
1642 Dünyanın döndüğünü söylediği için Engizisyon’da yargılanan Galileo Galilei yaşamını yitirdi.
1784 Osmanlı Devleti, Rusya’nın Kırım’ı ilhakını bir “sened” ile resmen tanıdı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz, Türk Gölü olmaktan çıkmıştır.
1918 Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, Temsilciler Meclisi ve Senato’nun ortak toplantısında, Avrupa’da kalıcı barışın sağlanması için, kendi adıyla anılacak olan 14 prensibi ortaya attı. Wilson İlkeleri ilan edildi.

1921 Rus avukat ve heykeltıraş Leonid Vladimirovitch Pozen yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Şubat 1849) Harkov Universitesi’ne girdi. Bir yıl sonra Sankt Petersburg Hukuk Fakültesine nakil yaptırdı. Mezuniyetinin ardından 1876’da Adalet Bakanlığına girdi, Poltava bölgesine, savcı yardımcısı adayı olarak tayin edildi. 1891’de Sankt Petersburg bölge mahkemesi savcılığında çalışmaya başladı. 1912’de Yüksek Yargıtay Hakimi oldu.
1928 Amerikalı hukukçu ve siyasetçi Thomas Slade Gorton III doğdu. (Ölümü: 19 Ağustos 2020) Columbia Hukuk Okulu‘ndan mezun oldu. Mesleğine Washington savcısı olarak başladı. Amerika Birleşik Devletleri Demokrat Parti üyesi olarak siyasete girdi. Amerika Birleşik Devletleri Washington senatörü olarak 1981-1987, ve 1989-2001 yılları arasında iki dönem görev yaptı.
1932 Fransız hukukçu Michel Gentot doğdu. Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü ve Ulusal İdare Okulu’nu bitirdi. 1979-1987 yıllarında Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nün müdürü oldu. İdari Belgelere Erişim Komisyonu Başkanlığı görevinde bulundu. Lyon Bölge İdare Mahkemesi Başkanı ve Danıştay Davalar Dairesi Başkanı oldu. 1999-2004 yıllarında Ulusal Bilişim Teknolojisi ve Özgürlükler Komisyonu Başkanı ve Uluslararası Çalışma Örgütünde görev yaptı.
1937 Fransız hukukçu ve siyasetçi Louis Le Pensec doğdu. Rennes Üniversitesi‘nden hukuk ve IGR-IAE’den yönetim bilimleri derecesi aldı. Rennes Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı. 1971’de Mellac belediye başkanı, 1973’te Finistère vekili, 1976’da Finistère genel meclis üyesi olarak seçildi. Sosyalist Parti’de görev aldı. Milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulundu. Fransa’nın ilk Deniz Bakanı oldu.
1940

Türkiye, İngiltere ve Fransa ile 2 yıl süreyle krom satış antlaşması imzaladı.

1943 Fransız hukukçu ve diplomat Jacques Gabriel Huntzinger doğdu. Paris Hukuk Fakültesi’ni ve Paris Siyasal Bilgiler Enstitüsü‘nü bitirdi.  Hukuk doktoru oldu ve kamu hukuku alanında uzmanlaştı.. Paris X-Nanterre Üniversitesi, Besançon Üniversitesi ve Perpignan Üniversitesi’nde kamu hukuku alanında asistanlık, doçentlik ve profesörlük yaptı. 1983-1985 yıllarında Avrupa Sosyalistler Partisi başkan yardımcısı oldu. 1984’te Ekonomik ve Sosyal Konsey üyesi olarak atandı. 1989 yılında Dışişleri Bakanı Roland Dumas’nın yetkili danışmanı ve Ulusal Savunma Genel Sekreterliği diplomatik danışmanı oldu. 1991-1994 yılları arasında Estonya büyükelçisi, 1996-2000 yıllarında Makedonya büyükelçisi, 2000-2003 yıllarında İsrail büyükelçisi olarak görev yaptı. Ulusal İnsan Hakları Danışma Komisyonu üyeliği yaptı.
1943

İkinci Dünya Savaşı devam ediyor: Yoksullara ucuz ekmek verilmesine ilişkin kararname yayımlandı.

1945 İspanyol hukukçu ve büyükelçi Francisco Villar y Ortiz de Urbina doğdu. Salamanca Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Dışişleri Bakanlığı’nda  memur  olarak çalıştı.  Afrika Genel Müdürlüğü’nde çalıştı. 1987-1991’de Birleşmiş Milletler İspanya Daimi Temsilcisi oldu.  1996-2000 yıllarında Amerikan Devletleri Örgütü nezdinde Daimi Temsilci olarak görev aldı. 2000-2004 yılları arasında UNESCO Daimi Temsilcisi, 2004-2010 yılları arasında Fransa Büyükelçisi oldu. 2009 yılında İspanyol Diplomatik Kariyerindeki en yüksek derece olan “İspanya Büyükelçisi” rütbesine ulaştı. 2010-2012 yıllarında Portekiz Büyükelçisi olarak görev yaptı.
1946 Celâl Bayar, Demokrat Parti (DP) Genel Başkanı oldu.
1950 Avusturyalı hukukçu, iktisatçı ve siyaset bilimci Joseph Alois Schumpeter yaşamını yitirdi. (Ölümü: 8 Ocak 1950) Viyana Üniversitesinde hukuk okudu. 1906 yılında doktorasını tamamladı.  1909 yılında Çernivtsi Üniversitesi’nde “iktisat ve devlet” konularında profesör olarak görev yaptı. 1911 yılından I. Dünya Savaşına kadar Graz Üniversitesinde çalıştı. 1919-1920 yılları arasında  Avusturya Maliye Bakanlığı’nda çalıştı. 1920-1924 yıllarında Biedermeier Bank adlı özel bir bankada başkanlık görevini yürüttü. 1925 – 1932 yılları arasında Bonn Üniversitesinde görev aldı. Almanya’da Nazi hareketinin yükselişi üzerine ABD’ye geçerek, Harvard Üniversitesi’ne çalışmaya başladı. 1933 yılında, matematikçi ve iktisatçılar ile Ekonometri Topluluğu’nu kurdu ve bu topluluğun başkanlığını yürüttü. İktisat ve toplumbilimini bağdaştırmaya çalıştı.
1967 Yargıç, hikâye, oyun ve roman yazarı İlhan Tarus yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Kasım 1907) Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okudu. Bir süre savcılık ve yargıçlık yaptıktan sonra resmî görevinden ayrılarak İstanbul’a yerleşti. 1931’de gazetecilik yaptı. 1946 yılında yeniden Adalet Bakanlığı’nda memurluğa başladı. Çeşitli gazetelerde yayımladığı hikâye ve romanlarının yanı sıra Ankara Zafer gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. İlk eserlerini tiyatro türünde kaleme aldı. İlk eseri 1927’de Hareket Dergisi’nde yayınlandı. 1935 yılından itibaren Haber, Servet-i Fünûn ve Varlık dergilerinde hikâyeleri basıldı.
1968 Prof. Dr. Bertil Emrah Oder, doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu.
1980 Akaryakıt yokluğu nedeniyle fabrikaların %80’i üretimi durdurdu.
1981

İdam talebiyle yargılanan ülkücü Ferhat Tüysüz ve 14 arkadaşı hakkında daha önce askeri savcı tarafından hazırlanan mütalaa sanıklar lehine hafifletilerek TCK 312/3-2 kapsamına giren suçlardan yargılanma talep edildi.

1982 Güney Dergisinde yazdığı bir yazıdan dolayı Yılmaz Güney gıyabında 7 yıl 6 ay hapse mahkum edildi ve tutuklama kararı çıkarıldı. Aynı dergideki başka bir yazıdan dolayı gıyaplarında Nihat Behramoğlu 6 ay, Yazı İşleri Müdürü E.Gözmen 8 yıl hapis cezası aldı.
1983

Kültür ve Turizm Bakanlığı “Talih oyunları yönetmenliğini” yürürlüğe koydu.

1984

Başbakan Turgut Özal, Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu‘nun herkesin başına bela olduğunu söyledi.

1986
  • Henry Miller’in Oğlak Dönencesi adlı romanı, müstehcen olduğu gerekçesiyle toplatıldı.

  • Sinema ve video eserleri yasa tasarısının Meclis komisyonunda görüşülmesi sıradında seks filmleri furyasından yakınan ANAP Milletvekili Hakkı Artukaslan: “Filmleri Diyanet İşleri Başkanlığı denetlemelidir.”
  • 8 sanatçıya Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından “profesörlük” unvanı verildi.
  • ABD’de Hacker Manifestosu ilan edildi.

1987
  • Yüksek öğrenim kurumlarında “çağdaş kıyafet ve görünüm” zorunluluğu getirildi. YÖK Disiplin Yönetmeliği’ne eklenen maddede çağdaş kıyafet ve görünümün ne olduğu açıkça tanımlanmadı.

  • Danıştay, 1402 sayılı sıkıyönetim yasası ile İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırılan Başar Sabuncu ve Leyla Altın’ın göreve dönüşüne yönelik İdare Mahkemesi kararını uygulamayan ANAP’lı Belediye’nin “bozma” başvurusunu reddederek kararı onayladı.

1986 Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından cinsiyet değiştirdiği için 7 yıldır sahneye çıkmasına izin verilmeyen Bülent Ersoy’un sahneye çıkma yasağı kaldırıldı.
1992 Ankara’da bir depoda kilitli tutulan “yasak” kitaplar Kültür Bakanlığı’nda sergilenmeye başladı. Kitaplar ileride oluşturulacak Demokrasi ve İnsan Hakları Müzesi’ne konulacak.
1996 Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe, polis tarafından gözaltına alındıktan sonra Eyüp Spor Salonu yanındaki parkta ölü bulundu.
1996 Fransız hukukçu ve  siyasetçi François Maurice Adrien Marie Mitterrand yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Ekim 1916) Paris’te hukuk ve siyasal bilimler öğrenimi gördü. 1945’te Direniş Hareketi Demokratik ve Sosyalist Birliği’nin kurucuları arasında yer aldı.  1946-1958 yılları arasında milletvekili, 1962’den itibaren senatör olarak seçildi. Denizaşırı İller bakanlığı, İçişleri bakanlığı, Adalet bakanlığı ve Avrupa Konseyi’nde bakanlık görevlerinde bulundu.  1981-1995 yılları arasında iki dönem Fransa başkanı olarak görev yaptı. Beşinci Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Sosyalist Parti’den seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
2001 Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz, fakültede katıldığı toplantıda, türban konusunun tartışıldığı sırada çıkan karışıklıkta bıçaklandı.
2002
2004 24 Eylül 1996’da Diyarbakır Cezaevi’nde 10 mahpusun güvenlik güçlerince dövülerek öldürülmesiyle ilgili olarak 36’sı polis 19’u jandarma toplam 65 sanık hakkında dava açıldı. Sanıklar için ”Görevi ihmal ve ölüme sebep olmak” suçundan 3-16 yıl arası hapis cezası istendi.
2004
  • Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği Yönetmeliği‘nin gizliliğini kaldıran yasanın ardından hazırlanan yeni yönetmelik 8 Ocak 2004’te yürürlüğe girdi. MGK Genel Sekreterliği, Başbakan’a bağlı bir kuruluş olarak tanımlandı.
  • İstanbul Üniversitesi’nde haklarında soruşturma açılan ve okula girişlerine izin verilmeyen öğrenciler Merkez Kampüs önünde “Alternatif Üniversite” oluşturdu.
2005 Hukukçu ve siyasetçi Mehmet Raif Aybar yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Ağustos 1915) Siyasal Bilgiler ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Kocaeli Maiyet Memuru, Fatsa, Gürpınar Kaymakamı, Edirne Hukuk İşleri Müdürü, Yozgat Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü 6. Şube Müdürü olarak görev yaptı. Serbest avukat olarak çalıştı. 14 Mayıs 1950 (9. Dönem) ve 2 Mayıs 1954 (10. Dönem) tarihlerinde yapılan genel seçimlerde Demokrat Parti (DP) Bursa Milletvekili seçildi. 9. Dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı Kâtip Üyesi olarak görevde bulundu. 6 Ocak – 15 Ekim 1961 tarihleri arasında Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilcisi olarak görev yaptı. 15 Ekim 1961 (12. Dönem) tarihinde yapılan genel seçimlerde Yeni Türkiye Partisi (YTP) Ankara Milletvekili seçildi. Mustafa İsmet İnönü’nün 25 Haziran 1962 tarihinde kurmuş olduğu 27. Hükümet’te Devlet Bakanı olarak atandı. 8 Ocak 2005’te Ankara’da yaşamını yitirdi. Cendere ve Kaftan isimli eserleri bulunmaktadır.
2006 Abdi İpekçi suikastı ve gasp suçu nedeniyle hüküm giyen Mehmet Ali Ağca’nın cezasını tamamladığı Kartal Ağır Ceza Mahkemesi’nce onaylandı.
2010 Tek Gıda-İş Sendikası önünde toplanıp AKP Genel Merkezi önüne giderek kendilerini zincirleyen 41 TEKEL direnişçisi plastik kelepçeyle gözaltına alındı, akşam saatlerinde serbest bırakıldı.
2013 YÖK’ün web sitesini çökerten RedHack, üniversitelerdeki yolsuzluk iddialarına ilişkin belgeleri Twitter’dan yayınladı.
2014 Uludere/Ortasu (Roboski) köyünde 28 Aralık 2011’de katledilen 19’u çocuk 34 kişiyle ilgili soruşturmada askeri savcılığın takipsizlik kararı vermesine ilişkin olarak Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi Roboski Davasını AYM ve AİHM’ne taşıyacaklarını söyleyerek Birleşmiş Milletleri göreve çağırdı.
2015 Avustralyalı yargıç ve siyasetçi Keppel Enderby yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Haziran 1926)    Sidney Üniversitesi’nde hukuk okudu. 1950’den 1954’e  kadar Londra’da  avukat olarak çalıştı. Sidney Teknik Koleji’nde ders verdi. Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde hukuk alanında konferanslar verdi. 1973’te Kraliçe’nin Danışmanı (QC) olarak atandı.  Gough Whitlam hükümetinde kıdemli kabine bakanı oldu. New South Wales Yüksek Mahkemesi’ne yargıç olarak atandı.
2016 Başbakanlık tarafından, cuma günlerinde öğle tatilinin ibadet hürriyetini engellemeyecek şekilde kullanılabilmesine olanak sağlayan genelge, 8 Ocak 2016 yılında Resmi Gazete’de yayımlandı.
2025 Ümraniye’de polis Şeyda Yılmaz’ı öldüren Yunus Emre Geçti hakkında yapılan yargılamada karar çıktı. mahkeme, sanık Yunus Emre Geçti’yi  Polis Şeyda Yılmaz’a karşı “Görevli memura karşı kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet, polis memuru K.H.S.’ye karşı, “Görevli memura karşı kasten öldürmeye teşebbüs” suçundan 20 yıl, annesi Pınar Geçti’ye karşı “Olası kastla yaralama” suçundan 3 yıl, “Görevi yaptırmamak için direnme” suçundan 3 yıl 9 ay hapse çarptırdı.
2025
  • Antalya’da, kendilerini polis olarak tanıttıkları iki kişiyi ziynet eşyalarıyla birlikte toplamda 1 milyon 273 bin lira dolandırdığı öne sürülen 3 şüpheliden ikisi tutuklandı. Şüphelilerin kendilerini İl Göç İdaresinde görevli polis olarak tanıtarak dolandırıcılık yaptıkları anlaşıldı.
  • Güney Afrika’daki ırkçı apartheid karşıtı hareketin lideri ve ülkenin ilk siyah devlet başkanı Nelson Mandela‘nın torunu,  arkadaşlarıyla birlikte otomobil hırsızlığı suçlamasıyla gözaltına alındı.
2026 Antalya’da aralarında görevli ve emekli polislerin olduğu şüpheliler, sahte mahkeme kararıyla villaya baskın yapıp 4 milyon dolarlık kripto varlığı gasp etti.

Rüzgarın Mirası (Inherit the Wind)

0

Rüzgarın Mirası, ünlü maymun davasından esinlenmiştir. Film, Darwin teorisini öğrettiği için tutuklanan bir öğretmenin öyküsünü anlatmaktadır. 1960 yapımı felsefi derinliği olan ödüllü bir film olması yanında Hukuk Filmleri kategorisinde önemli bir yer tutmaktadır.

Engizisyon mahkemesinde yargılanan Galileo, kilisenin zoruyla “dünya dönmüyor” demiş ancak yine de dünyanın dönmesinin önüne geçilememişti. İnsanlık bilim yolunda bir hayli ilerlemesine rağmen geri kafalılık ve dogmatizm hala ilerlemenin önüne bir set çekmekle meşgul; dün, bugün ve yarın.

İşte Jerome Lawrence ve Robert E. Lee’nin Broadway’de büyük tartışma yaratan aynı adlı oyunlarından beyazperdeye uyarlanan ‘Rüzgarın Mirası’, evrim tartışmasının işlendiği sürükleyici bir mahkeme draması olarak Galileo’nun zamanından bu yana pek de ilerleme sağlanamadığını acı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Ünlü ‘maymun davası’ vakasından esinlenen filmde Darwin teorisini öğrettiği için tutuklanan bir öğretmenin öyküsü anlatılıyor. Öğretmeni savunmak ülkenin gözü pek avukatlarından Henry Drummond’a düşecek ve dava kişilerin ötesine geçerek bilim ve din arasındaki bir hesaplaşmaya dönüşecektir.

Rüzgarın Miras, 1925’te gerçekleşen Scopes Monkey davasının 1955 tarihli tiyatro oyununun uyarlaması ya da 1950’lerde McCarthy’nin komünist avının bir alegorik dışa vurumu denilebilir.

Spencer Tracy, Gene Kelly ve Fredric March müthiş bir performans sergiliyor Stanley Kramer’in Yönetmen ve Senaryo yazarlığı yaptığı ve diğer adı Maymun Davası olan filmi Gene Kelly , Spencer Tracy, Fredric March gibi ünlü isimler taçlandırmışlardır.

Charles Darwin’in evrim teorisini öğrettiği için mahkemeye sevk edilen bir öğretmenin mücadelesi, garip ve tutucu bir savunma avukatının elinde kalmıştır. . Şüphesiz Tennessee’nin ya da ABD’nin güneyinin tutuculuğu ve adalet sisteminin ürkekliği bu kadar zeki taşlanmamıştı.

Film Künyesi

Scopes Monkey Trial – Scopes Maymun Davası

Tennessee eyalet kongresinde kabul edilen ve 1925 yılı Mart ayında eyalet valisinin onayı ile yürürlüğe giren ‘Butler Yasası’ adlı kanun, eyaletteki bütün üniversite ve kamu okullarında evrim teorisinin okutulmasını yasaklamış ve aksi davranışlara hapis ve para cezası getirmişti. Amerikan Sivil Özgülükler Birliği (ACLU) bu yasaya dava açmak istiyordu ve bunun için de cesur bir öğretmene ihtiyaç vardı. 24 yaşındaki genç biyoloji öğretmeni John Scopes hapse girmeyi göze aldı ve dersinde evrim teorisini anlattı. Ön soruşturma jürisine tanıklık yapan üç öğrenci Scopes’ın evrimden bahsettiğine tanıklık yapınca hakkında tutuklama ve yargılanma kararı verildi.

Bu üç öğrenciden biri mahkeme binasından çıkarken gazetecilere; ‘’Aslında evrim teorisinin çoğuna inanıyorum ama bu maymun işine inanmıyorum’’ diye konuştu. Butler Yasası da ilginç olarak, maymun şempanze, gorillerin ve diğer hayvanların evriminin anlatılmasını yasaklamıyordu. Sadece insanın da gezegen üzerindeki diğer biyolojik canlılar gibi belli bir evrimden geçmiş olduğu fikrine karşı çıkıyordu. Bu da, Darwin’in evrim teorisinde yer alan özetle, ‘insan, goril, şempanzelerin aynı ortak atadan evrimleştiği’ görüşünün, dava etrafındaki tartışmalarda ‘insanın maymundan geldiği iddia ediliyor’ şeklinde gerçekte teoride yer almayan bir iddiaya dönüşmesine neden oldu.

Scopes Davasının Scopes Maymun Davasına Dönüşmesi

Mahkeme dışına şempanzeler getirildi ve gösteriler yapıldı. Bu durum Scopes Davasının adının Scopes Maymun Davasına dönüşmesine neden oldu. Evrimin, bütün biyolojik türlerin nasıl oluştuğuna bakan bir teori olmak yerine kamuoyunda ‘maymunlarla ilgili bir teori’ şeklinde algı oluşmasında önemli rol oynadı. Kimsenin adını duymadığı bir yer iken dava ile bir anda ünlenen Dayton’da, ticaret odasının paranın kokusunu almasıyla işler değişti. Bunu bir fırsata çeviren ticaret odası, davaya daha çok insan çekmek için mahkeme salonunun etrafını bir ‘maymun sirkine’ dönüştürdü.

Scopes’ı mahkum ettirmeye çalışan ve Butler Yasasının da eyaletteki bir numaralı destekçisi olan Hristiyan Fundementaller Birliği başkanı vaiz William Bell Riley, davanın avukatlığını üstlenmesi için Demokrat partinin eski başkan adayı ve ABD dışişleri eski bakanı William Jennings Bryan ile anlaştı. ACLU ve Scopes’ın savunma ekibi ise ACLU’nun en önde gelen avukatlarından Clarence Darrow’a avukatlık teklifi götürdü. Darrow, kendisinin agnostik olması nedeniyle davanın bir sirke dönüştürülebileceği endişesiyle başta bu fikre sıcak bakmadı ancak, davanın o olsa da olmasa da sirke dönüşeceğini fark edince kabul etti.

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

0
Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri(Declaration on Principles of International Law concerning Friendly Relations and Cooperation among States in accordance with the Charter of the United Nations), Birleşmiş Milletler tarafından 24 Ekim 1970 tarihli genel kurul toplantısında kabul ve ilan edilmiştir.  Bildirge, “Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine
İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge”  olarak da anılmaktadır.

Prensipler; ‘Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporu çerçevesinde hazırlanmıştır.

Metnin orijinal adı; ‘Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler Arasında Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge ve Eki’dir.

Dostane İlişkiler ve İşbirliği Kurulmasına İlişkin Uluslararası Hukuk Prensipleri

Genel Kurul,

Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukuk ilkelerinin sürekli olarak geliştirilmesi ve yasa halinde toplanmasının önemini tasdik eden 18 Aralık 1962 tarih ve 1815 (XVII) sayılı, 16 Aralık 1963 tarih ve 1966 (XVII) sayılı, 20 Aralık 1965 tarih ve 2103 (XX) sayılı, 12 Aralık 1966 tarih ve 2181 (XXI) sayılı, 18 Aralık 1967 tarih ve 2327 (XXII) sayılı, 20 Aralık 1968 tarih ve 2463 (XXIII) sayılı ve 8 Aralık 1969 tarih ve 2533 (XXIV) sayılı kararlarını anımsayarak,

Cenevre’de 31 Mart ile 1 Mayıs 1970 tarihleri arasında toplanmış bulunan Devletler Arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’nin raporunu dikkate alarak,

Uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesi konularında Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini vurgulayarak,

Birleşmiş Milletler’in 25. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgenin kabul edilmesinin dünya barışının güçlendirilmesine katkı sağlayacağına ve uluslar arasında hukukun üstünlüğünün ilerletilmesi ve özellikle Antlaşmada vücut bulmuş olan ilkelerin evrensel olarak uygulanmasını sağlayarak uluslararası hukukun ve Devletler arası ilişkilerin gelişmesinde bir kilometre taşı oluşturacağına derinden inanmış olarak,

Bildirge metninin geniş çapta dağıtımının arzu edilir olduğunu düşünerek,

1. Mevcut karara ek metin olarak sunulmuş bulunan Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine ilişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Bildirgeyi onaylar;

2. Sözleşme’nin ayrıntılı bir şekilde hazırlanmasını sağlayan çalışması için Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri konusundaki Özel Komite’ye takdirlerini ifade
eder;

3. Bildirge’nin yaygın bir biçimde bilinir hale gelmesi için bütün çabaların gösterilmesini önerir.

EK

Birleşmiş Milletler Antlaşması Doğrultusunda Devletler arasında Dostça İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkeleri Konusunda Bildirge

BAŞLANGIÇ

Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması uyarınca, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve uluslar arasında dostça ilişkiler ve işbirliğinin geliştirilmesinin Birleşmiş Milletler’in temel amaçları arasında olduğunu yeniden beyan ederek,

Birleşmiş Milletler halklarının birbirleri ile iyi komşular olarak barış içinde bir arada yaşamaya ve hoşgörülü davranmaya kararlı olduğunu anımsayarak,

Özgürlük, eşitlik, adalet ve temel insan haklarına saygı üzerine inşa edilmiş uluslararası barışın sürdürülmesinin ve güçlendirilmesinin ve siyasi, ekonomik ve toplumsal sistemleri ya da gelişmişlik düzeyleri göz önüne alınmaksızın tüm uluslar arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesinin önemini akılda tutarak,

Uluslar arasında hukukun üstünlüğünün teşvik edilmesinde Birleşmiş Milletler Antlaşmasının üstün önemini de akılda tutarak, Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğini gözeten uluslararası hukukun ilkelerine sadakat ile itaat edilmesinin ve Antlaşmaya uygun olarak,

Devletlerin üzerlerine aldıkları yükümlülüklerin iyi niyet çerçevesinde yerine getirilmesinin uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesi ve Birleşmiş Milletler’in diğer amaçlarının yerine getirilmesi için en üst derecede öneme sahip olduğunu göz önünde tutarak,

Antlaşmanın kabul edilmesinden bu yana geçen zaman içinde dünyada meydana gelen büyük siyasal, ekonomik ve toplumsal değişimlerin ve bilimsel ilerlemenin bu ilkelere ve yürürlükte olduğu Devletlerin yönetiminde daha etkin bir biçimde uygulanması gereksinimine artan bir önem kazandırdığını kaydederek,

Ay ve diğer gök cisimleri de dahil olmak üzere, dış uzayın, egemenlik iddiası ile kullanım ya da işgal ya da başka herhangi bir yöntem aracılığı ile ulusal bir mülk haline getirilemeyeceği konusunda tesis edilmiş bulunulan ilkeyi anımsayarak ve benzer şekilde esinlenilmiş diğer uygun koşulların tesis edilmesi sorununa Birleşmiş Milletler tarafından önem verildiği olgusunun bilincinde olarak,

Yalnızca, başka ülkelerin iç işlerine herhangi bir şekilde karışılması Antlaşmanın ruhunu ve lafzını ihlal ettiği için değil, aynı zamanda uluslararası barış ve güvenliği tehdit eden durumların yaratılmasına neden olduğu için de herhangi başka bir devletin iç işlerine karışmama taahhüdüne Devletler tarafından katı bir biçimde uyulmasının ulusların barış içinde bir arada yaşamasının güvence altına alınmasında vazgeçilmez bir koşul olduğuna inanmış olarak,

Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin siyasi bağımsızlık ya da ülke bütünlüğü aleyhine yönelik askeri, siyasi, ekonomik ya da herhangi başka bir zorlamadan uzak durma görevini anımsayarak,

Bütün Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmalarının zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Bütün Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını Antlaşma doğrultusunda barışçıl yöntemlerle çözümlemelerinin eşit ölçüde zorunlu olduğunu göz önünde tutarak,

Mutlak eşitliğin temel önemini Antlaşma doğrultusunda yeniden onaylayarak ve Birleşmiş Milletler’in amaçlarının yalnızca Devletler mutlak eşitlikten yararlanır ve kendi uluslararası ilişkilerinde bu ilkenin gerekleriyle tam bir uyum içinde olurlarsa gerçekleşebileceğini vurgulayarak,

Halkların yabancı boyunduruğu, hakimiyeti ve sömürüsüne maruz bırakılmalarının uluslararası barışın ve güvenliğin tesisinde önemli bir engel teşkil ettiğine inanmış olarak,

Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayini ilkesinin çağdaş uluslararası hukuka önemli bir katkıda bulunduğuna ve mutlak eşitlik ilkesi üzerine inşa edilmiş bir biçimde bu ilkenin etkin olarak uygulanmasının Devletler arasında dostça ilişkilerin tesisinde başlıca önem taşıdığına inanmış olarak,

Bir Devletin ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünün kısmen ya da tamamen bozulmasına ya da onun siyasal bağımsızlığına yönelik herhangi bir girişimin Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri ile bağdaşmaz olduğuna sonuç itibari ile inanmış olarak,

Bir bütün olarak Antlaşmanın hükümlerini göz önünde tutarak ve Birleşmiş Milletler’in yetkili organları tarafından ilkelerin içeriğiyle ilgili olarak kabul edilmiş bulunan konuya ilişkin kararların rolünü dikkate alarak,

Aşağıda belirtilen ilkelerin ilerici nitelikte gelişmesi ve yasa haline getirilmesini dikkate alarak:

(a) Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla uyumlu olmayan herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınması gerektiğine dair ilke,
(b) Devletlerin, uluslararası anlaşmazlıklarını uluslararası barış ve güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümlemeleri gerektiğine dair ilke,
(c) Antlaşma doğrultusunda olmak üzere, herhangi bir Devletin kendi iç işlerine ait kararlarla ilgili konulara karışmama yükümlülüğü,
(d) Devletlerin Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğü,
(e) Halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesine dair ilke,
(f) Devletlerin mutlak eşitliğine dair ilke,
(g) Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üzerlerine aldıkları yükümlülükleri iyi niyet içerisinde yerine getireceklerine dair ilke, ve bu ilkelerin uluslararası toplumda daha etkili bir şekilde uygulanmalarını güvence altına almak Birleşmiş Milletler’in amaçlarının hayata geçirilmesini sağlayacaktır,

Devletler arasında dostça ilişkiler ve işbirliğine ilişkin uluslararası hukukun ilkelerini göz önünde tutmuş olarak,

1. Aşağıdaki ilkeleri ciddiyetle ilan eder:

Devletlerin, uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunmak ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınacaklarına dair ilke:

Her devlet uluslararası ilişkilerinde herhangi bir Devletin ülke bütünlüğü ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanma tehdidinde bulunma ya da güç kullanmaktan ya da Birleşmiş Milletler’in amaçlarıyla ters düşen herhangi bir biçimde davranmaktan kaçınmak yükümlülüğündedir. Böyle bir güç tehdidi ya da güç kullanımı uluslararası hukukun ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ihlali anlamına gelir ve hiçbir zaman uluslararası sorunların çözümünde bir araç olarak kullanılmamalıdır.

Saldırıdan kaynaklanan bir savaş, uluslararası hukuka göre sorumluluğu olan, barışa karşı işlenmiş bir suçtur.

Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri uyarınca Devletlerin, saldırıdan kaynaklanan savaş lehinde propaganda yapmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, başka bir Devletin var olan uluslararası sınırlarını ihlal etmek amacı ile ya da toprak anlaşmazlıkları ve Devletlerin sınırları ile ilgili sorunlar dahil olmak üzere uluslararası anlaşmazlıkların çözümünde araç olarak güç tehdidi ya da güç kullanımından kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, kendisinin taraf olduğu ya da başka bir şekilde saygılı olmak durumunda olduğu uluslararası bir antlaşma ile oluşturulmuş ya da bu antlaşma gereğince ortaya çıkmış ateşkes sınırları gibi uluslararası sınır tayinlerini ihlal etmek amacı ile güç tehdidi ya da güç kullanmaktan kaçınma yükümlülüğü vardır. Yukarıda belirtilenlerin hiçbiri, kendi özel rejimleri altındaki bu gibi sınırların mevcut durum ve etkileri açısından tarafların konumlarına zarar verecek ya da geçici niteliklerini etkileyecek şekilde yorumlanamaz.

Devletlerin güç kullanımını içeren misilleme hareketlerinden kaçınma konusunda bir yükümlülükleri vardır.

Her Devlet, eşit haklar ve kendi geleceğini tayin etme ilkelerinin işlenmesi sırasında sözü edilen halkları, kendi geleceklerini tayin etme, özgürlük ve bağımsızlık haklarından yoksun bırakan herhangi bir zora dayalı eylemden kaçınma yükümlülüğüne sahiptir.

Her Devletin, başka bir Devletin toprağına saldırı amacını taşıyan, ücretli askerler de dahil olmak üzere, düzensiz güçler ya da silahlı grupları örgütlemek veya örgütlenmelerini teşvik etmekten kaçınma yükümlülüğü vardır.

Her Devlet, bir başka Devletin içindeki sivil mücadele hareketleri ya da terörist hareketleri örgütlemek, kışkırtmak, bunlara yardımda bulunmak ya da bunların içinde yer almaktan ya da bu tür hareketlerin yürütülmesine yönelik olarak kendi toprakları içinde yürütülen örgütlü etkinliklere rıza göstermekten, bu paragrafta sözü edilen hareketler güç tehdidi ya da güç kullanımı içerdiği zaman, kaçınmakla yükümlüdür.

Bir Devletin toprağı, Antlaşmanın hükümlerine aykırı bir biçimde güç kullanılmasından kaynaklanan askeri işgalin hedefi olmamalıdır. Bir Devletin toprağı, güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda, bir başka devletin ele geçirme hedefi olmamalıdır. Güç tehdidi ya da güç kullanılması sonucunda sağlanan hiçbir toprak kazanımı yasal olarak kabul edilmeyecektir.

Yukarıda belirtilen hiçbir şey:

(a) Antlaşma hükümlerinin ya da Antlaşma rejiminden yapılmış olan ve uluslararası hukuk açısından geçerliliği bulunan herhangi bir uluslararası antlaşmanın hükümlerini; ya da

(b) Güvenlik Konseyi’nin Antlaşma hükmünce var olan yetkilerini etkileyecek biçimde yorumlanamaz.

Bütün Devletler, etkili bir uluslararası denetim altında yürütülecek olan genel ve tam bir silahsızlanma konusunda evrensel bir antlaşmanın erken bir biçimde sonuçlandırılmasına yönelik görüşmeleri iyi niyet içinde sürdürecekler ve uluslararası gerginlikleri azaltmaya ve Devletler arasındaki güveni güçlendirmeye yönelik uygun önlemlerin kabul edilmesi için çaba göstereceklerdir.

Bütün Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine yönelik uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları uyarınca belirlenmiş olan yükümlülüklerine iyi niyet çerçevesinde uyum gösterecek ve Antlaşma üzerine temellendirilen Birleşmiş Milletler güvenlik sistemini daha etkili hale getirmek için çaba göstereceklerdir.

Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey, güç kullanımının yasal olduğu durumlarla ilgili olarak Antlaşmanın kapsamının genişletilmesi ya da daraltılması olarak yorumlanamaz.

Devletlerin, aralarındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyeceklerine ilişkin ilke:

Her Devlet, başka Devletlerle arasındaki uluslararası anlaşmazlıkları uluslararası barış, güvenlik ve adaleti tehlikeye düşürmeyecek bir biçimde barışçıl yöntemlerle çözümleyecektir.

Devletler, kendi uluslararası anlaşmazlıklarının erken ve adil bir biçimde çözümünü, müzakere, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakem kararı ile çözüme gitme, yargı yolu ile çözüme bağlama, bölgesel aracılara ya da düzenlemelere ya da kendilerinin tercih edeceği diğer barışçıl yöntemlere başvurmak yolları ile arayacaklardır. Bu türde bir çözümün araştırılması sırasında taraflar, koşullara ve anlaşmazlığın doğasına uygun olabilecek barışçıl yöntemler üzerinde uzlaşacaklardır.

Bir anlaşmazlığın taraflarının, yukarıda sayılan barışçıl araçlar aracılığı ile çözüme ulaşılamadığı durumlarda, üzerinde uzlaştıkları diğer barışçıl araçlar aracılığı ile çözüm arayışına devam etme yükümlülüğü vardır.

Uluslararası bir anlaşmazlığa taraf olan Devletler ve aynı şekilde diğer Devletler, mevcut durumun uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesini tehlikeye düşürecek bir biçimde kötüleşmesine neden olabilecek herhangi bir davranıştan kaçınacaklar ve Birleşmiş Milletler’in amaç ve ilkeleri doğrultusunda hareket edeceklerdir.

Uluslararası anlaşmazlıklar, Devletlerin mutlak eşitliği temeline dayanarak ve yöntemlerin özgür seçimi ilkesi doğrultusunda çözümlenecektir. Devletlerin, şu anda var olan ya da gelecekte ortaya çıkabilecek anlaşmazlıkların çözümü amacı ile özgür bir biçimde üzerinde uzlaştıkları bir çözüm yöntemine başvurmaları ya da böyle bir çözüm yöntemini kabul etmeleri mutlak eşitlik ile bağdaşmaz olarak sayılmayacaktır.

Yukarıda bulunan paragraftaki hiçbir şey, özellikle uluslararası anlaşmazlıkların barışsever bir biçimde çözülmesine yönelik olanlar olmak üzere Antlaşmanın uygulanabilir hükümlerinde azaltma yapmaz ya da onları etkilemez.

Antlaşma uyarınca, herhangi bir Devletin iç mevzuat uygulamaları dahilinde olan konulara karışmamaya ilişkin ilke:

Hiçbir Devlet ya da Devletler topluluğu, nedeni ne olursa olsun, herhangi başka bir Devletin iç ya da
dış işlerine doğrudan ya da dolaylı bir biçimde karışma hakkına sahip değildir. Bu sebeple Devletin şahsına ya da onun siyasal, ekonomik ve kültürel öğelerine yöneltilmiş bulunan silahlı müdahale ya da bütün diğer müdahale biçimleri ya da tehdit teşebbüsleri uluslararası hukuku ihlal eder.

Hiçbir Devlet, onun egemenlik haklarını kullanmasını buyruğu altına almak ve ondan herhangi bir türde çıkar sağlamak amacıyla bir başka Devleti zorlamaya yönelik ekonomik, siyasi ya da herhangi başka bir türde yöntemleri uygulayamaz ya da uygulanmasını teşvik edemez.

Aynı zamanda, hiçbir Devlet, bir başka Devletin rejimini şiddet kullanarak devirmeye yönelik yıkıcı, terörist ya da silahlı etkinlikleri örgütlemeyecek, kışkırtmayacak, teşvik etmeyecek ya da bunlara yardımda bulunmayacak, mali destek sağlamayacak, hoşgörü göstermeyecek veya bir başka Devletin içindeki sivil mücadeleye müdahale etmeyecektir.

Halkları kendi ulusal kimliklerinden yoksun bırakmak amacı ile güç kullanılması, onların vazgeçilemez haklarının ve müdahale etmeme ilkesinin bir ihlalini oluşturur.

Her Devlet, başka bir Devletin herhangi bir biçimde müdahalesi olmadan, kendi siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel sistemlerini seçmek konusunda vazgeçilemez bir hakka sahiptir.

Yukarıdaki paragraflardaki hiçbir şey Antlaşmanın uluslararası barış ve güvenliğin sürdürülmesine ilişkin olan ilgili hükümlerini etkileyecek bir biçimde yorumlanmayacaktır.

Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda birbirleri ile işbirliğinde bulunma yükümlülüğüne ilişkin ilke:

Devletlerin, uluslararası ilişkilerin değişik alanlarında, siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemleri arasındaki farklılıkları dikkate almaksızın, uluslararası barış ve güvenliği sürdürme; ve uluslararası ekonomik istikrar ve ilerlemeyi, ulusların genel refahını ve bu tür farklılıklardan kaynaklanan ayrımcılıktan bağımsız bir uluslararası işbirliğini teşvik etmek yükümlülüğü vardır.

Bu amaçla:

(a) Devletler, uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusunda diğer Devletler ile işbirliği yapacaklardır;

(b) Devletler, herkes için geçerli olan insan hakları ve temel özgürlüklere saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini sağlamak ve her türden ırksal ayrımcılığı ve dinsel hoşgörüsüzlüğü sona erdirmek konularında işbirliği yapacaklardır;

(c) Devletler, ekonomik, toplumsal, kültürel, teknik ve ticari alanlardaki uluslararası ilişkilerini mutlak eşitlik ve müdahalede bulunmama ilkeleri doğrultusunda yürüteceklerdir;

(d) Birleşmiş Milletler’e üye Devletlerin, Antlaşmanın ilgili hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket ederken Birleşmiş Milletler ile işbirliği içinde olma yükümlülükleri vardır.

Devletler, bilim ve teknoloji alanında olduğu gibi ekonomik, toplumsal ve kültürel alanlarda da uluslararası kültürel ve eğitimsel gelişmenin ilerletilmesi amacıyla işbirliğinde bulunmalıdırlar.

Devletler, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyüme olmak üzere bütün dünyadaki ekonomik büyümenin ilerletilmesinde işbirliği yapmalıdırlar.

Halkların eşit haklarına ve kendi geleceğini tayin etmesine ilişkin ilke:

Birleşmiş Milletler Antlaşması ile saklı tutulan, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesi nedeniyle bütün halklar, dış müdahale olmaksızın, özgür bir biçimde, kendi siyasal statülerini tayin etme ve kendi ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmesini sağlamaya çalışma hakkına sahiptir ve bütün Devletler, Antlaşma hükümleri doğrultusunda, bu hakka saygı gösterme yükümlülüğündedir.

Her Devletin:

(a) Devletler arasında dostça ilişkileri ve işbirliğini ilerletmek; ve

(b) sömürgeciliğe hızla son vermek amacı ile, söz konusu halkların özgürce ifade edilmiş iradelerine gereken saygıyı göstererek; ve halkların yabancı boyunduruğu, idaresi ve sömürüsü altına alınmasının temel insan haklarının yadsınması gibi ilkenin ihlali anlamına da geldiğini ve Antlaşma’ya aykırı olduğunu akılda tutarak;

Antlaşmanın hükümleri doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesinin gerçekleştirilmesini teşvik etmek ve ilkenin yerine getirilmesine yönelik olarak Antlaşma tarafından verilmiş olan sorumlulukları yerine getirmesinde Birleşmiş Milletler’e yardımda bulunmak yükümlülüğü vardır.

Her Devletin, Antlaşma doğrultusunda, birlikte ve ayrı hareket etmek yolu ile, insan hakları ve temel özgürlüklere evrensel saygıyı ve bunların hayata geçirilmesini destekleme yükümlülüğü vardır.

Egemen ve bağımsız bir Devlet kurma, bağımsız bir devletle serbest birleşme ya da bütünleşme ya da bir halk tarafından özgürce belirlenmiş herhangi başka bir siyasal statüye sahip olma o halkın kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanmasının şekillerini oluşturur.

Her Devletin, yukarıda bu ilkenin ayrıntılı incelemesinde bahsedilen halkları, kendi geleceğini tayin etme ve özgürlük ve bağımsızlık hakkından mahrum eden herhangi bir zora dayanan hareketten kaçınmak yükümlülüğü vardır. Kendi geleceğini tayin etme haklarını kullanma amacı ile, bu türde zora dayanan hareketlere karşı ve onlara direnç göstermeye yönelik hareketlerinde bu halklar, Antlaşmanın amaçları ve ilkeleri doğrultusunda destek aramak ve almak hakkına sahiptirler.

Bir sömürge toprağı ya da diğer Özerk Olmayan Ülke, Antlaşma nezdinde, kendisini yöneten Devletin statüsünden ayrı ve farklı bir statüye sahiptir; Antlaşma nezdindeki bu tür ayrı ve farklı statü, sömürgenin ya da Özerk Olmayan Ülkenin halkı, Antlaşmanın ve özellikle Antlaşmanın amaç ve ilkelerinin doğrultusunda, sahip olduğu kendi geleceğini tayin etme hakkını kullanana kadar var olacaktır.

Yukarıda yer alan paragraflardaki hiçbir şey, yukarıda tanımlanmış bulunan halkların eşit hakları ve kendi geleceğini tayin etmesi ilkesine uygun olarak kendilerini yöneten ve böylece ırk, inanç ya da renk ayrımı yapmadan ülkede yaşayan bütün halkı temsil eden bir yönetimi bulunan egemen ve bağımsız

Devletlerin toprak bütünlüğü ya da siyasal birliğini tamamen ya da bir kısmı ile parçalayacak ya da bozacak olan herhangi bir harekete izin veriyormuş ya da bunu teşvik ediyormuş gibi yorumlanamaz.

Her Devlet, herhangi başka bir Devlet ya da ülkenin ulusal birliği ve toprak bütünlüğünü kısmen ya da tamamen bozma amacını güden her hareketten kaçınacaktır.

Devletlerin mutlak eşitliğine ilişkin ilke:

Bütün Devletler mutlak eşitlikten yararlanırlar. Bütün Devletler, ekonomik, toplumsal, siyasal ya da başka nitelikteki farklara bağlı olmaksızın eşit haklara ve görevlere sahiptirler ve uluslararası toplumun eşit üyeleridirler.

Mutlak eşitlik özellikle aşağıda sayılan öğeleri içerir:

(a) Devletler hukuksal olarak eşittirler;
(b) Her Devlet tam egemenliğin doğasında var olan haklardan yararlanır;
(c) Her Devletin başka Devletlerin şahsına saygı gösterme görevi vardır;
(d) Devletin toprak bütünlüğü ve siyasal bağımsızlığı dokunulmazdır;
(e) Her Devlet kendi siyasal, ekonomik ve kültürel sistemlerini özgürce seçme ve geliştirme hakkına sahiptir;
(f) Her Devletin, kendi uluslararası yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde ve tamamen yerine getirmek ve diğer Devletler ile barış içinde yaşamak görevi vardır.

Devletlerin, Antlaşma doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getireceklerine ilişkin ilke:

Her Devletin, Birleşmiş Milletler Antlaşması doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kuralları doğrultusunda üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Her Devletin, uluslararası hukukun genel kabul görmüş bulunan ilke ve kurallarının hükmü altında geçerliliği bulunan uluslararası antlaşmalar doğrultusundaki yükümlülüklerini iyi niyet çerçevesinde yerine getirme görevi vardır.

Uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerin, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın, Birleşmiş Milletler Üyelerine getirmiş olduğu yükümlülüklerle çeliştiği durumlarda, Antlaşmanın getirdiği yükümlülükler üstün olacaktır.

GENEL BÖLÜM

2. İlan eder ki:

Yukarıdaki ilkelerin yorumlanışı ve uygulamasında ilkeler birbirleri ile karşılıklı ilişki içerisindedir ve her bir ilke başka bir ilkenin bağlamı içerisinde yorumlanmalıdır.

Bu Bildiri’de bulunan hiçbir şey Antlaşmanın hükümleri ya da Antlaşmanın Üye Devletlere getirmiş olduğu hak ve yükümlülükler ya da Antlaşmanın halklara verdiği hakları, bu Bildiri’deki bu haklara ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler de dikkate alındığında, ihlal edecek biçimde yorumlanamaz.

3. Ayrıca ilan eder ki:

Bu Bildiri’de somutlaştırılan Antlaşma ilkeleri uluslararası hukukun temel ilkelerini oluşturur ve bu nedenle bütün Devletlerin uluslararası kararlarında bu ilkelerin ışığında hareket etmeleri ve bu ilkelerin sıkı bir biçimde gözetilmesini temel alarak ikili ilişkilerini geliştirmeleri talebinde bulunur.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı

0
Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı isimli eser Fransız hukukçu M.P. Fabreguettes tarafından kaleme alınmıştır. Evrensel hukuk değerlerine önemli katkılar sunan eserin ilk baskısı orijinal dilinde(La Logique judiciaire et l’art de juger, par M. P. Fabreguettes) 1914 yılında, ikinci baskısı ise güncellemelerle birlikte 1925 yılında yayınlanmıştır. Kitabın yazarı Fransız yüksek mahkeme organlarında da çalışmış olan ünlü bir bilim insanıdır.

Adliye Vekilliğince Teşkil Edilen Bir Heyet tarafından basılan ilk kitap

Eserin ilk Türkçe baskısı Adliye Vekilliğince(Adalet Bakanlığı) teşkil edilen bir heyet tarafından tercümesi yapılmak sureti ile 1945 yılına basılmıştır. Ankara Yeni Cezaevi Matbaası tarafından basılan eser en başta hakim ve savcılar olmak üzere avukat mesleğini icra eden hukukçular, akademik camia ve tüm toplum için önemli bir kaynaktır.
Adalet Bakanlığı, 1945 yılında ilk kez basılan Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı adlı eseri, orijinal halini koruyarak tıpkıbasımını yapmıştır. Eser Adalet Bakanı Gül’ün mesajıyla birlikte hukukçular, tarihçiler başta olmak üzere akademi dünyasıyla ve gazetecilerle de paylaşılmıştır.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı, hukuk nosyonu ve literatürü bakımından önem arz etmesi nedeniyle 1945 yılında dönemin hukukçuları eserin Türkçe’ye çevrilmesini kararlaştırmışlar ve Adalet Vekilliği bünyesinde oluşturulan bir heyet 1945 yılında bu önemli kaynağı Türk hukuk literatürüne kazandırmıştır.

Adalet Mantığı ve Hüküm Verme Sanatı-PDF Metin

Adalet Bakanlığı, gerek yargı camiasından gerekse de akademi camiasından gelen talep doğrultusunda 1945 yılında basılan nüshanın tıpkıbasımını yaparak kitabı yeniden hazırlamıştır. Eserin ilk yayımından 75 yıl sonra Adalet Bakanlığı Eğitim Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan eser, tıpkıbasımla okurların ilgisine sunulmuştur.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün mesajı

Adalet Bakanı Gül mesajında kitabın hukuk literatüründeki önemi üzerinde durmuş ve eserin Türk hukukuna yeniden kazandırılmasına karar verdiklerini anlatmıştır. Gül, mesajında, “Yazarın Fransız yargı teşkilatının farklı makamlarında çalışmış olması, kendisine hukukun pratiği ve işleyişiyle ilgili büyük bir birikim sağlamıştır. Bununla birlikte eserde kaleme alınan hususlar, Fransız hukukunun meseleleri yanında evrensel hukuk değerlerine de katkı sağlayacak niteliktedir. Literatüre tekrar kazandırdığımız bu eseri size takdim ederken, hukuk mantığı ve felsefesine ilişkin çalışmaların artmasına vesile olmasını ve hukuk dünyamıza katkılar sağlamasını temenni ediyorum” ifadelerini kullanmıştır.

Başar Yaltı

0

Avukat Başar Yaltı, 1954 yılında Erzurum’un Aşkale ilçesinde dünyaya geldi. 1974 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirdi ve Jandarma Subayı olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ne katıldı.

Yaltı, subay olarak görev yapmakta iken İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam etti. 1980 yılında fakülteden mezun oldu. Lisans derecesinin ardından, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Olağanüstü Yönetim Usulleri” konulu tezi ile Yüksek Lisans derecesi elde etti.

1986 yılında, kıdemli yüzbaşı rütbesindeyken istifa ederek görevinden ayrıldı. Aynı yıl avukatlık mesleğine adım attı.

2018  yılında “Hukuk Devleti Perspektifinden ‘Avukatların Adil Yargılanma Algısı’ ” konulu doktora tezini tamamlayarak “Doktor” unvanını kazandı.

İstanbul Barosu Başkan Adayı Avukat Başar Yaltı ile Röportaj

Yaltı, İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği nezdinde birçok görev üstlenmiştir.  2004-2009 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Disiplin Kurulu Üyeliği, 2010-2012 yılları arasında İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyeliği ve 2013-2017 yılları arasında Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği ile Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüştür.

2013 yılından itibaren Basın Konseyi Yüksek Kurul üyeliğini üstlenmiştir.

Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği (ANAYASADER) üyesidir.

2018 yılında yapılan İstanbul Barosu seçimli genel kurulunda “baroyu hukukla yeniden buluşturacağız, avukatı da baroyla barıştıracağız” sloganıyla “Avukat Hareketi” adına baro başkanlığına aday olmuştur.

Çoğunluğu barolarda olmak üzere birçok konferans ve panelde konuşmacı ve organizatör olarak görev almıştır.

Adaletbiz.com, Yeni Yaklaşımlar, Cumhuriyet Gazetesi ve benzeri yayın organlarında makaleler yayınlamaktadır.  Yeni Yaklaşımlar web sitesinin yayın kurulundadır.

4 Eylül 2024Wte, Prof. Dr. Tayfun Akgüner , Hamdi Yaver Aktan, Av. Dr. Başar Yaltı ve Av. Turan Karakaş ile birlikte  Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğine seçilmiştir.

Laiklik Meclisi ve başkaca birçok sivil toplum girişiminin öncülerindendir.

“Avukatın Adı Yok” ismi ile yayınlanan bir kitabı bulunmaktadır.

Emekli yargıç ve avukat olan Suzan Yaltı ile evlidir, iki kızı ve bir torunu bulunmaktadır.

Saavedra Lamas Paktı

0

Saavedra Lamas Paktı, 21 Haziran 1935 tarihinde Güney Amerika ülkeleri olan Arjantin, Brezilya, Meksika, Paraguay, Şili ve Uruguay arasında imzalanmıştır. Pakt, adını mimarı olan Carlos Saavedra Lamas’tan almıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti, “Harbin önünü almağa mahsus Cenubi Amerika Muahedesine Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihakın tasdikimi dair kanun“u  20 Kasım 1936 tarihinde kabul etmiş, Atatürk’ün Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesi gereğince okyanus ötesine barış mesajı vermiştir.

Türkiye Cumhuriyeti Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras, aynı tarihte Arjantin Cumhuriyeti Dış Bakanı Carlos Saavedra Lamas’a bir mektup gönderecek barış yolunda yapılan çalışmalarını tebrik etmiştir.

Harbin önünü almağa mahsus Cenubi Amerika Muahedesine Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihakın tasdikimi dair kanun

 Kabul tarihi: 20/11/1936
Madde 1
Arjantin, Brezilya, Şili, Meksika, Paraguay ve Uruguay Hükümetleri arasında 10 birinciteşrin 1933’de Rio de Janeiro’da akid ve imza edilmiş olan “Harbin önünü almağa mahsus Cenubî Amerika Muahedesi» ne, muahedeye iltihak sırasında tarafımızdan tasrih edilen ihtirazî kayıdlar altında, Cumhuriyet Hükümetince vuku bulan iltihak tasdik olunmuştur.
Madde 2
Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.
Madde 3
Bu kanunun icrasına Hariciye Vekili memurdur.
23/11/1936

Saavedra Lamas Paktı

Harbin önünü almağa mahsus Cenubi – Amerika Muahedesi

Sulhun takviyesine hadim olmak ve evrensel ahenk fikrinin inkişafı için bütün mütemeddin milletler tarafından sarfedilmiş olan mesaiye iştiraklerini temin eylemek maksadile;

Tecavüzî harpleri ve silâh kuvveti istimal ederek fetih suretile arazi iktisabını, bu muahedenin müsbet hükümlerile imkânsız bırakmak ve gayrı meşruluğunu kuvvei müeyyide altına alarak akim kılmak ve bunların yerine asilâne adil ve nasafet fikirlerine müstenid muslihane sureti halleri ikame etmek gayesile;

Dünyaya sulhun bahşettiği maddî ve manevî refah ve saadeti temin eden en müessir vasıtalardan birinin, yukarıda zikredilen prensiplerin ihlâli akibinde tatbik edilecek olan beynelmilel ihtilâfatın muslihane halli hakkında daimî bir sistem teşkili olduğuna kani olarak;

İşbu muahedeyi tanzim etmek suretile ademi tecavüz ve anlaşma hususundaki maksadlarını mukavele şekline koymağa karar vermişler ve bu babda murahhas olmak üzere:

Tayin eylemişlerdir.

Mumaileyhim usulüne muvafık olduğu anlaşılan salâhiyetnamelerini mütekabilen yekdiğerine tebliğ ettikten sonra atideki hükümler üzerinde mutabık kalmışlardır:

Madde 1

Yüksek Âkid Taraflar, mütekabil münasebetlerinde, tecavüzî harbi takbih ettiklerini ve ne mahiyette olursa olsun aralarında zuhur edebilecek olan niza ve ihtilâfları hukuku düvelin vaz ve kabul ettiği muslihane vasıtalardan başka suretle halletmiyeceklerini alenen beyan ederler.

Madde 2

Yüksek Âkid Taraflar, araziye müteallik meseleleri, kendi aralarında, cebir ve şiddet istimalile halletmiyeceklerini ve muslihane tariklerle olmadıkça araziye müteallik hiç bir sureti tesviyeyi, ne de müsellâh kuvvet istimali ile yapılan işgali veya arazi iktisabını makbul ve muteber addetmiyeceklerini beyan ederler.

Madde 3 

İhtilâf halinde bulunan taraflardan birinin evvelki maddelerde münderiç mükellefiyetleri icra etmemesi halinde Âkid Devletler, sulhun muhafazası için bütün gayretlerini sarfetmeyi taahhüd ederler. Bu hususa bitaraf sıfatile Âkid Devletler, mumzisinden bulunacakları diğer müşterek muahedeler mucibince ittihazına mecbur olabilecekleri hattı hareket müstesna olmak üzere, müşterek ve mütesanid bir hattı hareket ittihaz edecekler; hukuku düvelin cevaz verdiği siyasî, hukukî veya iktisadî vesaiti mevkii fiile vazeyliyecekler, hiç bir hususta ne siyasî ve ne de müsellâh bir müdahaleye müracaat etmeksizin efkârı umumiyenin nüfuz ve tesirini istimal eyliyeceklerdir.

Madde 4

Yüksek Âkid Taraflar, makul bir müddet zarfında diplomasi tarikile halledilemiyen bütün ihtilâfatta, atideki maddede tadad edilen ihtirazî kayıd’ardan başka ihtirazî kayıd dermeyan etmeksizin, sureti mahsusada zikredilen ihtilâflarla mütekabil münasebetlerinde zuhur edebilecek sair bilcümle ihtilâfatı işbu muahede ile kabul edilen uzlaşma usulüne arza kendilerini mecbur kılarlar.

Madde 5

Yüksek Âkid taraflar ile bu muahedeye bilâhare iltihak edecek Devletler imza, tasdik, yahut iltihak esnasında, uzlaşma usulüne karşı atideki birkaç kuyudu ihtiraziyeden başka kuyudu ihtiraziye dermeyan edemiyeceklerdir:

a) Mahiyeti ne olursa olsun halli için müsalemetkâr muahede, mukavele, misak veya itilâfnameler akdedilmiş olan ihtilâflar; şurası mukarrerdir ki bu mukavele mezkûr muahedatla hiç bir suretle mübayenet teşkil etmeyip sulhu temin eden vasıta olarak bunları itmam etmektedir. Evvelki muahedelerle halledilmiş olan mesail veya nikat da aynı vaziyettedir.

b) Âkid Tarafların bilâvasıta sureti tesviye ile hallini veya beyinlerinde bilitilâf hakeme yahut adlî sureti tesviyeye arzını tercih ettikleri ihtilâfat;

c) Hukuku düvelin, her Devletin teşkilâtı esasiyesinin kabul ettiği rejime tevfikan salâhiyeti münhasırasına terkettiği mesailki binnetice Âkid Taraflar millî veya mahallî makamatı kazaiyenin bu mesail hakkında derecei nihaiyede hüküm vermesinden evvel keyfiyetin uzlaşma usulüne arzına muhalefet edebilirler; alenen ihkakı haktan imtina veya adlî teahhur keyfiyetleri bundan müstesna olup bu takdirde uzlaşma usulü en geç bir sene içinde başlıyacaktır.

d) İhtilâf halinde bulunan Tarafların teşkilâtı esasiyesinin kabul ettiği umdelere temas eden nikat; şüphe ve tereddüd halinde, her Âkid Taraf kendi mahkeme veya en yüksek adalet divanı bu gibi salâhiyetleri haiz bulunduğu takdirde onların bu husustaki müdellel mütaleasına müracaat edecektir.

Yüksek Âkid Taraflar, her ne vakit olursa olsun XV inci maddede musarrah olan surete tevfikan, uzlaşma usulü hakkında kendileri tarafından, dermeyan edilen kuyudu ihtiraziyeyi tamamen veya kısmen terkettiklerini mübeyyin vesikayı tebliğ edebileceklerdir.

Âkid Taraflardan birinin dermeyan ettiği kuyudu ihtiraziye neticesi olarak diğer Âkid Taraflara bu Devlete karşı kabul edilen istisnalar hariç olmak üzere, bir mecburiyet terettüb etmiyecektir.

Madde 6

Daimî uzlaşma komisyonu veya evvelce mer’i muahedat mucibince bu vazife ile mükellef beynelmilel diğer bir teşekkülün fıkdanı halinde Yüksek Âkid Taraflar ihtilâflarını, Âkidlerin her meseledeki hilâfına itilâfları müstesna olmak üzere, âtideki surette teşekkül edecek olan bir uzlaşma komisyonunun tetkik ve tahkikine arzetmeyi taahhüd ederler.

Uzlaşma komisyonu beş azadan terekküb edecektir. İhtilâl halindeki taraflardan herbiri kendi tebaası arasından intihab olunabilecek bir âza nasbedecektir. Mütebaki üç âza muhtelif tabiiyetlerde bulunmak şartile ahar Devletler tebaası arasından Âkidlerce bilitilâf tayin edilecektir. Bu azaların mutad ikamet gâhları alâkadar tarafların arazisinde olmıyacak ve kendiler bunlardan hiç birinin hizmetinde bulunmıyacakttr. İhtilâf halinde bulunan Devletler uzlaşma komisyonunun reisini bu üç âza arasından intihab edeceklerdir.

Mezkûr Devletler bu intihab hususunda uyuşamadıkları takdirde keyfiyeti üçüncü bir Devlete veyahut mevcud sair beynelmilel bir teşekküle tevdi edebilirler, Şayed bu sureti tayin edilen namzedler her iki taraf veya bunlardan biri tarafından kabul edilmediği takdirde her Âkid Taraf intihab edilecek âza adedine müsavi adedde bir namzed listesi ibraz edecek ve uzlaşma komisyonunu teşkil edecek namzedler kur’a neticesinde taayyün edecektir.

Madde 7 — Her Devletin dahilî kavaninine göre kanunu esasiyi, muahedatı ve hukuku düvelin umumî prensiplerini derecei nihaiyede veya tek derecede ve herbiri kendi hakkı kazaları taallûk eden nikatta tefsire salâhiyettar olan mahkemeleri veya Yüksek Adalet Divanları, uzlaşma komisyonuna işbu muahede ile tevdi edilen vezaifi ifa etmek üzere, Yüksek Âkid Taraflarca tercihan irae edilebilecektir.

Bu takdirde mahkeme veya divan, ihtilâf halindeki Âkid Tarafların müttefikan ittihaz edecekleri karara nazaran, ya umumî içtima halinde yahut da yalnız başına hareket etmek veya sair divan ve mehakimin âzalarile muhtelit bir komisyon teşkil etmek suretile çalışabilecektir.

Madde 8 — Uzlaşma komisyonu kendi usulünün kavaidini bizzat kendisi tayin edecek ve bu usul her halü kârda hukukî mahiyette olacaktır.

İhtilâf halindeki Âkid Taraflar meselenin bütün evveliyatını ve icab eden malûmatı ita ve komisyon mezkûr Âkid Taraflardan bunları taleb eyliyebilecektir. İhtilâf halindeki Devletler, kendilerini murahhaslar tarafından temsil ettirebilecek ve müşavir ve mütehassıslar bulundurabilecek ve kezalik her nevi şahidler ikame edebileceklerdir.

Madde 9

Uzlaşma komisyonunun mesaisi ve müzakeratı Âkid Tarafların muvafakati üzerine komisyon tarafından karar verilmedikçe neşredilmiyecektir. Hilâfına ahkâm mevcud olmadıkça komisyonun kararları aranın ekseriyetile ittihaz olunacaktır; fakat komisyon âzalarının cümlesi hazır olmaksızın mevzuu ihtilâf olan meselenin esası hakkında karar veremez.

Madde 10

Komisyonun vazifesi, tetkikine arzedilen ihtilâfların uzlaştırılmasını temindir. Komisyon, ihtilâfa mevzu teşkil eden meseleleri bitarafane tetkik ettikten sonra mesaisinin netayicini raporuna dercedecek ve âdil ve munsif bir sureti halle matuf olan tesviye esaslarını alâkadar Âkid Taraflara teklif edecektir. Komisyonun raporu, gerek hadiselerin izah veya tefsiri, gerek mülâhazat serdi veya hukukî netayiç tevlidi nikatı nazarından, hiç bir veçhile ne bir hüküm ne de bir hakem kararı mahiyetinde olmıyacaktır.

Madde 11

Uzlaşma komisyonu ilk içtima tarihinden itibaren bir sene zarfında raporunu tevdi edecektir. Ancak Âkid Taraflar aralarında anlaşarak işbu mühletin kısaltılmasına veya uzatılmasına karar verebilirler.

Bir kere tatbikına başlanılınca uzlaşma usulü, ancak ihtilâfın Âkid Taraflar arasından doğrudan doğruya tesviyesile veyahut bunun hakeme veya beynelmilel adalete arzedilmesi hakkında bilitilâf ittihaz kılınacak muahhar karar ile inkıtaa uğrayabilir.

Madde 12

Uzlaşma komisyonu roporunu Âkid Taraflara tebliğ etmek için kendilerine altı ayı tecavüz etmemek üzere bir mühlet tayin edecektir. Bu mühlet zarfında Âkid Taraflar komisyonca teklif edilen sureti hallin esasları hakkında kararlarını bildirmeğe mecburdurlar. Bu mühletin inkızasında, komisyon, Âkid Tarafların kararını nihaî bir senedle tevsik edecektir.

Bu müddet, teklif edilen sureti halli veyahut her iki tarafın müttefikan diğer dostane bir sureti tesviyeyi kabul etmeksizin geçtiği takdirde, ihtilâf halinde bulunan taraflar işbu muahedenin 1 ve 2 nci maddesinin hudud ve şümulü dahilinde münasib gördükleri veçhile hareket etmek serbestisini geri alacaklardır.

Madde 13

Uzlaşma usulünün tatbikına başlanmasından, tarafların kararlarını ittihaz etmeleri için komisyon tarafından tesbit edilen müddetin hitamına kadar, alâkadar taraflar komisyonun hazırlamakta olduğu sureti hallin icrasına mazarrat ika edebilecek bütün tedabirden ve umumiyetle ihtilâfı vahimleştirmeğe veya uzatmağa sebep olabilecek bütün ef’alden içtinab etmekle mükelleftir.

Madde 14

Uzlaşma usulünün devamı müddetince komisy on azaları miktarı münaziünfih Taraflarca bilitilâf tesbit edilecek olan bir ücret alacaklardır. Mezkûr taraflardan herbiri kendine aid masarifi bizzat ifa edecek ve müşterek ücurat ve masarifi de mütesaviyen tesviye eyliyecektir.

Madde 15

Bu muahede Yüksek Âkid Tarafların teşkilâtı esasiyesinin hükümlerine tevfikan mümkün olduğu kadar çabuk olarak tasdik edilecektir.

Muahedenin aslı ile tasdiknameler Arjantin Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine tevdi edilecek ve bu makam da tasdiknameleri mumzi Devletlere tebliğ edecektir. Muahede Yüksek Âkid Taraflar arasında tasdiknamelerin tevdii tarihi sırasına göre mer’iyete girecektir.

Madde 16 — Bu muahedeyi imza etmemiş olan her Devlet ona iltihakını mutazammın vesikayı Âkid Devletlere tebliğ için Arjantim Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine göndermek suretile iltihak edebilecektir.

Madde 17

Bu muahede gayri muayyen bir müddet için akdedilecek, fakat bir sene evvelinden yapılacak tebligat ile
feshedilebilecektir; bu takdirde mumzi Devletlere karşı muahedenin hükmü baki kalmakla beraber fesheden Devlet hakkında muahede hükümden sakıt olacaktır. Fesih keyfiyeti Arjantin Cumhuriyeti Hariciye Nezaretine tebliğ edilecek ve bu hükümet de Âli Âkid Taraflara keyfiyeti iblâğ edecektir.

Tasdikan lilmakal yukarda esamisi zikrolunan Murahhaslar işbu muahedeyi imza eylediler.

Hariciye Vekili Doktor Tevfik Rüştü Aras tarafından Arjantin Cumhuriyeti Dış Bakanı Carlos Saavedra Lamas’a gönderilen 21 haziran 1935 tarihli ve 12712/713 sayılı mektubun tercümesi

Bay Bakan,
4 ikinciteşrin 1934 tarihli ve 72849 sayılı telgrafnamemi hatıra getirerek Cumhuriyet Hükümetinin işbu mektubumla aşağıdaki ihtirazî kayıdlar altında harbin önünü almağa mahsus Rio de Janeiro Muahedesine iltihak ettiğini Ekselansınıza tebliğ etmekle kesbi şeref eylerim:

1) İltihak keyfiyeti ezcümle Milletler Cemiyeti Misakı, Briand – Kellog Misakı, 3 ve 4 temmuz 1933 tarihli Londra Muahedeleri, ittifak muahedeleri vesaire gibi senedattan ve beynelmilel L a Haye Divanı Daimii Adaleti Nizamnamei Esasisinin 36 ncı maddesi ihtiyarî hükmüne iltihak gibi hususattan mütevellid olarak akdemce yapılmış olan taahhüdatı hiç bir veçhile ihlâl edemiyeceği gibi mezkûr taahhüdatta, ne mahiyette olursa olsun, yeni bir vaziyet ihdas etmiyecek veyahut bunların tebdil ve tağyirini tazammun eylemiyecektir. Taahhüdatı vakıa işbu [ iltihak dolayısile hiç bir teşmil veya tahdide uğramaksızın | kamilen mer’iyetini muhafaza edecektir.

2) Türkiye, Milletler Cemiyeti Âzasından olması itibarile, Milletler Cemiyeti Misakı haricinde, Rio de Janeiro Muahedesinde musarrah olan uzlaşma usulüne ancak her münferid halde ; alâkadar Devletlerin muvafakati alındıktan sonra tevessül olunabilir.

Bu ihtirazî kayıd Rio de Janeiro Muahedesinin 5 inci maddesine tamamen tevafuk etmektedir.

Aynı zamanda, Cumhuriyet Hükümeti, memlekette mer’i ahkâmı esasiye ile Rio de Janeiro Muahedesinin 5 inci maddesi d) fıkrasına tevfikan, dahilî salâhiyeti cümlesinden olan her meselenin bilâhara yeniden hükme iktiran etmek veya uzlaşma maksadile her hangi beynelmilel bir teazzuva intikal ettirilemiyeceğini sureti mahsusada tasrih etmeğe lüzum görür.

3) işbu iltihak, araziye müteallik her hangi bir ihtilâfın doğrudan doğruya veya dolayısile Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti tarafından tanınmasını veya noktai nazarının tebeddülünü tazammun etmiyecek, hududların vaziyeti hazırasında bilaistisna hiç bir gûna arazi ihtilâfı olmıyacaktır. iltihak keyfiyeti kezalik Türkiye Cumhuriyeti Hükümetince Milletler Cemiyeti Misakile deruhde edilen vecibelerin tevsi veya tecdidini istilzam etmiyeceği gibi, işbu Hükümetin Beynelmilel Divanı Daimii Adalet Nizamname! Esasisinin 36 nci maddesi ihtiyarî hükmüne iltihakı sırasında tasrih edilen hususatta bir uzlaşma veya adlî veya hakem kararına müstenid hal suretinin kabulünü dahi istilzam etmiyecektir. Türkiye Hükümetinin tamamiyeti mülkiyei hazırasınm ve turuku muvasala üzerindekileri de dahil olmak üzere hukuku hükümranisinin münakaşasını icab ettirebilecek esasa veya usule müteallik kâffei hususat bu cümledendir.

İşbu iltihak keyfiyeti muahedenin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından tasdikından sonra Türkiye için tamamile mabihittatbik olacaktır.

Bu vesile ile dahi, ehemmiyet ve fevaidi âlemce takdir edilen böyle bir sulh âmilinin tahakkukuna bu rütbe gayretle yardımı dokunmuş olmasından dolayı Ekselansınızı tebrik etmeği vazife bilirim.

En yüksek tazimatımın teminatını lütfen kabul buyrunuz,

Bay Bakan.

Küçük Kaynarca Antlaşması

0
Küçük Kaynarca Antlaşması
Madde 1
İki devlet arasında süregelen her türlü düşmanlığa sonsuza dek son verilecek, iki tarafın askerî çarpışmalarından doğan zararlar unutulacak ve iki devlet de bunun intikamını almaya çalışmayacaktır. Düşmanlık, yerini karada ve denizde barışa bırakacaktır. Her iki taraf da antlaşmanın maddelerine özenle uyacaktır. Hiçbir taraf düşmanlığa kalkışmayacağı gibi, birbirini aleyhine hiçbir girişimde bulunmayacaktır. İki taraf da ele geçirdiği mahkumları serbest bırakacak ve malları geri verilecektir. Ayrıca başkaları tarafından da saldırıya uğranması önlenecektir.
Madde 2
Antlaşmanın tasdiknamelerinin mübadelesinden sonra, iki devletin tebaasından birisi suç veya ihanet dolayısıyla ötekine sığındığı takdirde Osmanlı’da İslamiyet’i benimseyenlerle Rusya’da Hristiyan olanlardan gayrısı hiçbir gerekçeyle kabul veya himaye edilmeyecek ve derhal geri gönderilecektir. Böylelikle iki devlet arasında olan soğukluğa izin verilmeyecektir.
Madde 3
  1. Kırım, Bucak, Koban, Bedisat, Canboyluk, Yedigün kabileleri ve Tatar toplulukları iki devletçe serbest sayılacak ve hiçbir başka ülkeye bağlı olmadıkları kabul edilecektir. Tatar toplulukları halkın oyu ile Cengiz soyundan seçilen Hanlara katılacaktır. Ayrıca bu topluluklar bir başka ülkeye hesap vermeyecek, iç işlerine ne Rusya, ne de Osmanlı karışamayacaktır. Ancak yeri geldiğinde sadece mezhep işlerinde İslam kurallarına dahil edilecektir.
  2. Kırım, Koban taraflarında istila olunan bütün kaleler ve kasabalar, Özü Kalesi, Osmanlı’nın yetkisinde kalacaktır. Bu antlaşmanın onaylanmış nüshaların mübadelesinden sonra Rusya, tüm askeri birliklerini Tatar memleketlerinden çekecek; Kırım, Koban, Tamam’ın kale ve kasabalarından Osmanlı feragat edecek ve bu topraklara Osmanlı herhangi bir askerini buraya göndermeyecektir.
Madde 4
Her devlet, kendi memleketinde uygun göreceği düzeni icra edecektir. İki ülke de istediği her yerde kasaba, kale inşa edebileceği gibi, buraların tamirini de yapabilecektir.
Madde 5
Bu antlaşmanın yapılmasıyla dostluk kurulduktan sonra Rus Devleti orta elçi payesinde bir temsilciyi sürekli olarak İstanbul’da bulundurabilecektir. Bir elçiye mutad olan merasim ve riayet ifa olunur. Bu elçinin mevkii Hollanda büyükelçisinden sonra gelecek, ancak bu büyük elçinin bulunmadığı durumda Venedik büyükelçisinden sonra gelecektir.
Madde 6
Rus elçisinin hizmetinde bulunanlardan birisi hırsızlık veya büyük bir suç işlediği takdirde eşya elçi tarafından beyan olunacak tarzda tamamen geri alınacaktır. Sarhoşluk halinde Müslümanlığı kabul etmek arzusunda bulunanlar İslam dinine kabul olunmayıp, sarhoşlukları geçtikten sonra bu husus elçi tarafından gönderilecek bir adamın yanında tekrar ederse kabul olunacaktır.
Madde 7
Osmanlı Devleti, Hristiyan dininin hakkına saygı ve kiliselerini siayet edecek; Rus elçisi her ihtiyaçta kiliselerin korunması yardımcılarının korunması konusunda danışmada bulunabilecektir. Bu danışma, komşu ve dost bir devlet başkanının samimi isteği olarak Osmanlı tarafından kabul olunacaktır.
Madde 8
Gerek Rus rahipler, gerek başka halklardan olan insanlar Kudüs ve ziyarete değer olan makamları ziyaret edebilecektir. Bu yolculardan ne Kudüs’te, ne de yolda hiçbir nam altında haraç veya cizye alınamayacaktır. Ayrıca başka devletlerce verilen fermanlar, bunlar hakkında da uygulanacaktır. Osmanlı topraklarında her türlü müdafaa ve saldırıdan masun olup şeriat hükümleri gerekliliğince himaye edilebilecek ve korunabilecektir.
Madde 9
İstanbul’daki Rus elçilerinin çevirmenleri hangi milletten olursa olsunlar iki devlete de hizmet etmek zorunda olduğundan saygı ve itibar göreceklerdir. Oğullarının işlediği suçlardan dolayı ayıplanmayacaktır.
Madde 10
Bu antlaşmadan imza olunup başkumandanlara iletilinceye kadar bir çarpışma ve istila yaşanırsa geçerli kılınmayacaktır.
Madde 11
  1. İki memleketin denizlerinde her iki devletin gemileri serbestçe seyir edeceklerdir. Rus gemileri Karadeniz’den Akdeniz’e ve Akdeniz’den Karadeniz’e geçebilecekler, bütün limanlarda durabileceklerdir.
  2. Osmanlı topraklarında Fransa ve İngiltere gibi ziyade müsaadeye mazhar olmuş devletlere ait dokunulmazlıklar Ruslara da uygulanacaktır. Rus gemileri Tuna Nehri’nde de seyir edebileceklerdir.
  3. Başka milletlerden alınan vergi, Rus gemilerinden de alınacaktır. Rus tacirleri her türlü malı bu vergiyi ödedikten sonra nakil ve ihraç edebilecekler, bütün denizlerde gemilerin serbestçe hareketine saygı gösterilecek, her iki devlet kendi tacirlerine iş icabı kalmak istedikleri kadar oturmalarına izin verecektir. Diğer dost milletlerden tanınmış olan serbestlikler Rus tüccarına da tanınacaktır. Osmanlı, Rusya’nın uygun göreceği yerlerde konsolos veya konsolos vekili bulundurmasına izin verecektir. Bu konsoloslara öteki devlet konsoloslarına tatbik edilen merasim uygulanacaktır.
  4. Maiyetlerinde padişah tarafından berat verilmiş çevirmenler bulunduracaklardır. Bu çevirmenler başka devlet çevirmenlerinin sahip oldukları dokunulmazlıklara sahip olacaklardır. Osmanlı halkına da Rusya’da mutad vergiyi ödedikten sonra ticaret yapmalarına izin verilecektir. Denizde kazaya uğrayan gemilere her iki taraf da yardım edecektir.
Madde 12
Trablusgarp, Tunus ve Cezayir ile Rusya ticaret anlaşması yapmak istedikleri takdirde böyle anlaşma yapmasına Osmanlı yardım edecek ve bu ocaklar hakkında Osmanlı kefil kalacaktır.
Madde 13
 Bütün anlaşmalarda, Rus imparatoriçesine Osmanlı Türkçesinde Rusların padişahı tabiri kullanılacaktır.
Madde 14
Başka devletler gibi Galata tarafında, Beyoğlu yolunda Ruslar bir kilise inşa ettirebilecektir. Bu kilise ilelebet Rus elçisinin himayesinde olup her türlü müdahale ve taarruzdan emin olacaktır.
Madde 15
Sınırların belirlenmesi sırasında beklenmeyen nedenlerle zarara uğrayanlar olursa bunları ödemeye iki devlet karar vermişlerdir. Böyle hallerde sınırda bulunan hakim veya müfettiş hadiseyi tahkik edecek ve geciktirmeden kişilerin hakkı ödenecektir. Bu türlü olaylar bu antlaşmanın yürümesini engellemeyecektir.
Madde 16
Bucak, Akkirman, Kili, İsmail kaleleriyle öteki köy ve kasabalar bütün eşyalarıyla beraber Rusya tarafından Osmanlı’ya geri verilecektir. Bender kalesi de Osmanlı’ya geri verilecektir. Eflak ve Boğdan bütün kaleleri kasaba ve köyleri tüm eşyalarıyla Osmanlı’ya geri verilecektir. Osmanlı aşağıdaki şartlara bu memleketleri kabul edecek ve bu şartları tam olarak yerine getirecektir.
a) Bu iki Voyvodalık halkının işledikleri suçlar, tamamıyla affedilecek. Payeleri ve malları kesinlikle kendilerine verilecektir.
b) Hristiyan diyaneti serbest olarak icra edilecek yeni kiliseler yapılmasına ve eskilerin tamirine engel olunamayacaktır.
c) Manastırlara ait olan İbrail ve Hotin arasındaki arazi geri verilecektir.
d) Rahiplere ait olan ayrıcalıklar geçerli olacaktır.
e) Memleketi terk etmek isteyen hanedanlar eşyalarını serbest olarak çıkarabilecekler ve eşyalarını taşımaları için bir sene mühlet verilecektir.
f) Eski vergilerden hiçbir şey tahsil olunmayacaktır.
g) Savaş esnasında halkın karşılaştığı zararlar karşılanacaktır.
h) Dokunulmazlık devresi geçtikten sonra cizyelerin tayininde Osmanlı Devleti insaf ve mürüvvetle hareket edecek ve cizyeler iki senede bir ve Mebusların aracılığı ile ödenecek. Bu cizyeler ödendikten sonra hiçbir paşa ya da hakim, hiçbir nam altında kendilerinden bir şey talep edilmeyecektir. Dördüncü Mehmet zamanında verilen ayrıcalıklar devam edecektir.
i) Voyvodaların İstanbul’da Rum mezhebinde birer maslahatgüzarları bulunacaktır. Bunlar hakkında Osmanlı mürüvvetle muamele edecek ve kendileri her türlü savaştan emin tutulacaktır.
k) Osmanlı, Rus elçiliklerinde bu iki voyvodalıktan koruma etme izni verir. İki devlet arasındaki dostluğun icabınca elçilerinin isteklerine saygı duyacaktır.
Madde 17
Rusya, elinde bulunan Akdeniz adalarını Osmanlı Devleti’ne iade edecektir. Osmanlı Devleti de bu devletin kabahatlerini affedecek ve Osmanlı aleyhine giriştikleri hareketi tamamen unutacaktır. Hristiyan diyanetine hiçbir tazyik yapılmayacak, kiliselerin onarılmasına ve yenilenmesine engel olunmayacak, bu kiliselerde hizmet eden kişilere de asla bir müdahale ve taarruz yapılmayacaktır. Bu adalar halkından hiçbir vergi alınmayacaktır. Adaları terk edip başka yerlere göç etmek isteyenlere mallarını taşıma izni verilecektir. Rus donanması üç ay içinde bu adalardan ayrılacak ve bu donanmanın bir şeye gereksinimi olursa Osmanlı olanakları dahilinde yardım edecektir.
Madde 18
Özü suyu boğazında vaki Kalberden kalesi ve bu nehrin su kıyısında yeter arazi ile Aksu ve Özü arası da boş saha Rusya’ya verilecektir.
Madde 19

Kırım’da vaki Yenikale ve Kireç limanları içlerinde mevcut eşya ve topraklarıyla, Karadeniz’den başlayıp Buhaça’ya ve buradan geçecek Azak Denizi’ne kadar çizilecek bir düz çizgi dahilinde bütün topraklar Rusya’ya verilecektir.

Madde 20
Miladın 1700 senesi Hicri 1300 senesi Tolstoy ile Acu muhafızı tarafından imzalanan senet gereğince Azak Kalesi eski sınırıyla sonsuza kadar Rusya’da kalacaktır.
Madde 21
Büyük Kabarta ve Küçük Kabarta isimli Tatar topluluğuyla etraflarındaki toprakların Rusya’ya tahsisi Kırım Hanları’nın ve Tatar başlarının iradesine bırakılacaktır.
Madde 22
İki devlet arasında eskiden yapılmış ahitnameler, Belgrat Kalesi’nde yapılan ahitname ve bunlardan sonra yapılacak anlaşmalar ahkamı iki devletçe ortadan kaldırılıp unutulacaktır. Bu ahitnamelere göre iki devlet bir hak iddia etmeyeceklerdir. Yalnız Tolstoy ile Hasan Paşa arasında Acu kalesi ve Koban sınırının tayinine dair sözleşme muteber kalacaktır.
Madde 23
Gürcü ve Megril dolaylarında vaki Rusların işgalinde bulunan Bağdatcık, Şehriban ve Kütansi kalelerinin eskiden beri veya uzun süreden beri Osmanlı’ya ait oldukları tahkikatla anlaşılırsa bu kaleler Osmanlı’ya verilecektir.
Madde 24
İşbu antlaşma tasdiknamelerinin verilişinden sonra Rus askeri bu kaleleri boşaltacaktır. Osmanlı da şunu taahhüt eder ki, harp süresince buranın halkından Osmanlı aleyhine hareket edenlerin suçları tamamen unutulacaktır. Sonsuza kadar oğlan ve kız vergisi ile cizye ödemeyeceklerdir.
Madde 25
Gürcü ve Megrillerin işgalinde bulunan topraklar ve müstahkem yerler bunlara terk edilecektir. Kiliselerine ve dinlerine hiçbir saldırıda bulunulmayacaktır. Çıldır Paşası ve başka kumandanlar hiçbir bahaneyle bu topraklara saldırmayacaktır.
Madde 26
Antlaşmanın imzasından sonra iki ay içinde Rus başkumandanı mutemet adamlarını göndererek Kalberon kalesini ve o civardaki araziyi tesellüm edecektir. Bu iş iki ay zarfında tamamlanacaktır.
Madde 27
Bu antlaşmanın iki devlet arasında dostluğu ve kuvvetlendirmesi için tasdiknameler büyükelçilerle gönderilecek ve elçiler sınır boyunda eşit muamele göreceklerdir. Rus elçileri Osmanlı nazarında en ziyade izne sahip olan elçilere gönderilen muamele ve saygıyı görecektir. İki tarafın itimat ve muhabbetinin delili olmak üzere elçiler vasıtasıyla karşılıklı olarak devletlerinin şanına layık hediyeler gönderilecektir.
Madde 28
  • Osmanlı murahhasları olan Tevkii Resmi Ahmet ve Reisülküttap İbrahim Münip Efendiler, Rusya’nın murahhaslarının Ligonta ve Ribinin taraflarından bu ebedi antlaşmanın imzasından sonra Sadrazam ve Rus mareşalinin tembihatıyla karada ve denizde her türlü düşmanca hareketin yasaklanması icap etmektedir. Bundan dolayı derhal Sadrazam ve Mareşal tarafından Akdeniz, Karadeniz ve Kırım karşısındaki donanmaya ve öteki harp sahalarına her türlü düşmanlığın durdurulması için elçiler yollanacaktır. Bu elçiler her iki tarafta dokunulmazlıklara sahip olacaktır. Akt olunan bu antlaşmanın nihai imzasına padişah tarafından sadrazam ve Rus padişahı tarafından Mareşal Romancof memur edilmişlerdir.
  • Bu iki zat antlaşmanın altına imzalarını koyacaklar ve antlaşmayı hiçbir değişikliğe uğratmadan ve hiç kimsenin müdahalesine izin vermeden tatbik edeceklerdir. Sadrazam’ın tasdik senedi Türkçe ve İtalyanca yazılacaktır. Antlaşma beş gün veya kabilse daha kısa bir zamanda mübadele olunacaktır.
Son Kısım
Madde 30
  1. Harp ve ihtilafları ortadan kaldıran ve barışı perçinleyen bu vesikayı şu şekilde tamamlarız ki; ahitnamede yazılı 28 madde ve diğer iki kıta nişanı hümayunumda yazılı maddeler şartlarına riayet olunacağı Rusya tarafından murahhasları marifetiyle taahhüt edilmiştir. Bundan dolayı gerek hümayunumuzun, gerekse vükela, beylerbeyi, ümera, asker ve bütün halkımız bu ahitname hilafına hareket etmeyeceklerdir.
  2.  Burada bahis olunan nişan-ı hümayunumda yazılı iki maddeden birisi savaş tazminatıdır ki, bununla Osmanlı senede beşer bin kese akçe olmak üzere Ruslara üç senede on beş bin akça ödemeyi taahhüt etmiştir. İkincisi Akdeniz adalarının Rus donanması tarafından üç ay içinde, mümkün olursa daha kısa sürede boşaltılması Rusya tarafından taahhüt edilmiştir.
Kaynak: Ahmet Cevdet Paşa – Osmanlı İmparatorluğu Tarihi –  I. Cilt – s. 64-70