Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü, 14 Aralık 1950 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan kararla kabul edilmiştir. Tüzük; 2. Dünya Savaşından sonra sayısı milyonları bulan mültecilere yardım etmek amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1950 yılında kurulan Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin görevlerini, kurumsal yapısını ve çalışma prensiplerini oraya koyan yasal metindir. Mülteciler Yüksek Komiserliği statüsünde, bu teşkilatın himayesine girecek mültecilerin tarifi yapılmıştır. Tüzüğün odak noktası, mülteci statüsündeki insanların en temel haklarının korunması, bulundukları ülkede bu hakların yenilenmesi, yaşama hakkı, işkence ya da ayrımcılığa maruz kalmamaları, insan onuruna ve ailelerinin korunmasına saygıyı sağlamaktır.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(UNHCR) kurulmadan önce bu görevi Birleşmiş Milletler Mülteciler Teşkilâtı (İRO) yürütmüş, Avrupa’nın çeşitli bölgelerine dağılan mültecilere yardım işlerini 1948 yılından itibaren yürütmüştür. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği(UNHCR) yaptığı çalışmalar sonucunda 1954 ve 1981’ yıllarında Nobel Barış Ödülü almıştır. BMMYK’nin en önemli görevi, mültecilerin kaçtıkları ülkelere geri gönderilmemelerini ve temel haklarına saygı gösterilmesini garanti altına alarak uluslararası koruma sağlamaktır.
Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü
GENEL KURUL KARARI 428 (V)
Genel Kurul, 319 A (IV) sayılı ve 3 Aralık 1949 tarihli kararı doğrultusunda,
1. Bu kararın ekini, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Ofisinin Tüzüğü olarak kabul eder;
2. Hükumetleri, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseriyle Komiserlik Ofisinin yetki alanına giren görevlerini yerine getirmesinde, özellikle de:
(a) Mültecilerin korunmasına ilişkin uluslararası sözleşmelere taraf olarak ve bu sözleşmelerin uygulanması için gerekli tedbirleri alarak;
(b) Mültecilerin durumlarını iyileştirmeye ve korunmaya ihtiyaç duyanların sayılarını azaltmaya yönelik önlemlerin uygulanması için Yüksek Komiserlik ile özel antlaşmalar yaparak;
(c) En muhtaç durumda olanları da dışlamayacak şekilde, mültecilere kendi topraklarına girme izni vererek;
(d) Mültecilerin gönüllü geri dönüşlerini teşvik etmek amacıyla, Yüksek Komiser’in harcadığı çabalara yardım ederek;
(e) Mültecilerin, özellikle sığındıkları ülkenin vatandaşlığını kazanmalarına yardımcı olmak yoluyla toplum tarafından özümsenmelerini teşvik ederek;
(f) Mültecilere, seyahat belgeleri ve ulusal makamlarca diğer yabancılara sağlanan ve özellikle de yeniden yerleşimlerini kolaylaştıracak belgeleri sağlayarak;
(g) Mültecilere kendi mallarını, özellikle de yeniden yerleşimleri için gerekli olan mallarını transfer etme izni vererek;
(h) Mültecilerin sayıları, durumları ve onlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hakkında Yüksek Komiserliğe bilgi vererek; işbirliği yapmaya davet eder.
3. Genel Sekreter’den, bu kararı ve ekini, BM üyesi olmayan ülkelere de kararın uygulanmasında işbirliklerini sağlayabilmek için iletmesini talep eder.
I. BÖLÜM Genel Hükümler
1. Genel Kurul’un yetkisi altında hareket eden Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri, Birleşmiş Milletler’in nezareti altında, bu Tüzüğün kapsamı içine giren mültecilere uluslararası koruma sağlamak ve bu tür mültecilerin gönüllü olarak geri dönüşlerini ya da onların yeni ülkelerinin toplumları ile kaynaşmalarını hızlandırmaları için Hükumetlere ve ilgili hükumetlerin onay vermesi koşuluyla özel kuruluşlara yardım ederek mültecilerin sorunlarına kalıcı çözümler aramak görevini üstlenecektir.
Bu görevin yerine getirilmesi sırasında, özellikle sorunlar bas gösterdiğinde ve örneğin söz konusu insanların uluslararası statüleri ile ilgili herhangi bir anlaşmazlık çıkması durumunda, Yüksek Komiser, eğer kurulmuş ise, mültecilerle ilgili danışma komitesinin fikrini soracaktır.
2. Yüksek Komiser’in görevi kesinlikle siyasi olmayan nitelikte, insancıl, sosyal ve kural olarak mülteci grupları ve kategorileri ile ilgili olacaktır.
3. Yüksek Komiser, kendisine Genel Kurul veya Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından verilen politika talimatlarını izleyecektir.
4. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Yüksek Komiser’in konu ile ilgili görüsünü aldıktan sonra, Konsey’in, üyelerini mülteci sorununun çözümüne gösterdikleri ilgi ve bağlılığı esas alarak seçtiği Birleşmiş Milletler üyesi olan veya olmayan ülkelerin temsilcilerinden oluşan mülteciler ile ilgili bir danışma komitesi kurmayı kararlaştırabilir.
5. Genel Kurul, Yüksek Komiserlik Ofisinin çalışmalarını 31 Aralık 1953’ten sonra da sürdürüp sürdürmeyeceğine dair düzenlemeleri, sekizinci olağan toplantısından geç olmamak kaydıyla gözden geçirecektir.
II. BÖLÜM
Yüksek Komiser’in Görevleri
6. Yüksek Komiser’in yetkileri:
A.
(i) 12 Mayıs 1926 ve 30 Haziran 1928 Düzenlemeleri, 28 Ekim 1933 ve 10 Şubat 1938 Sözleşmeleri, 14 Şubat 1939 Protokolü veya Uluslararası Mülteci Organizasyonu Anayasası ile mülteci olarak kabul edilen her kisiyi kapsar.
(ii) 1 Ocak 1951’den önce meydana gelen olayların sonucunda ve ırkı, dini, milliyeti ya da siyasal görüsü nedeniyle zulüm görmekten haklı sebeplerle korkan, vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu korkudan dolayı veya kişisel tercihi dışındaki sebeplerden dolayı söz konusu ülkenin korumasından yararlanamayan veya yararlanmak istemeyen; ya da bir ülkenin vatandaşlığına sahip olmayan ve eskiden sürekli ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan, söz konusu korku sebebiyle ya da kendi kişisel tercihi dışındaki sebeplerle bu ülkeye dönemeyen veya dönmek istemeyen herhangi bir kisiyi kapsar.
Uluslararası Mülteci Örgütü tarafından, bu kurulusun görev süresince alınan sığınma kararları, bu paragrafın koşullarına uyan kişilerin mülteci statüsü almasını engellemez;
Yukarıdaki A kısmında tanımlanan herhangi bir kisi eğer aşağıdaki koşullara sahip ise, bu kisinin, Yüksek Komiserliğin yetkisi alanı içinde bulunma durumu sona erer:
(a) Uyruğunda olduğu ülkenin korumasına gönüllü olarak tekrar dönmüş; veya
(b) Uyruğunu kaybetmiş iken gönüllü olarak geri kazanmış; veya
(c)Yeni bir uyruk kazanmış ve yeni uyruğuna girdiği ülkenin korumasından yararlanmaya başlamış; veya
(d) Terk ettiği veya zulüm görme korkusu ile dışında durmayı tercih ettiği ülkeye gönüllü olarak yeniden yerleşmiş; veya
(e) Mülteci olarak tanınmasına balı koşullar ortadan kalkmış olmasından dolayı, uyruğunda olduğu ülkenin koruması altına girmeyi reddettiğini artık kişisel tercihin dışındaki nedenlere dayandıramamaktaysa, yalnızca ekonomik nitelikli nedenler geçerli sayılamaz; veya
(f) Milliyeti olmayan bir kisi olarak, mülteci kabul edilmesine yol açan koşullar ortadan kalktığı ve eskiden yasamakta bulunduğu ülkeye dönme imkanı doğduğu için, o ülkeye dönmemek konusunda kişisel tercihinden başka sebepler ortaya koyamıyorsa;
B. Irkı, dini, milliyeti ve siyasi düşüncesi nedeniyle zulme uğrayacağına dair haklı bir korku duyduğu için uyruğunu taşıdığı ülkenin veya eğer milliyeti yoksa, eskiden ikamet ettiği ülkenin dışında bulunan ve geri dönemeyen ya da uyruğunu taşıdığı ülkenin hükümetinin korumasından yararlanmak veya eğer milliyeti yoksa eskiden ikamet ettiği ülkeye dönmek istemeyen her kisiyi kapsar .
7. Yüksek Komiser’in 6. paragrafta tanımlanan yetkileri aşağıdaki kişileri kapsamaz:
(a) Birden fazla ülkenin vatandaşı olup bir önceki paragraflarda tanımlanan şartlar, uyruğunda olduğu tüm ülkeler için geçerli olmayan kisiler; veya
(b) Yasamakta olduğu ülkenin yetkililerince o ülkenin milliyetinin getirdiği hak ve yükümlülükleri elde ettiği kabul edilen kisiler; veya
(c) Birleşmiş Milletler’in diğer organ veya kurumlarından koruma veya yardım almaya devam edenler; veya
(d) Suçluların iadesi antlaşmalarının şartlarına uyan bir suç veya Uluslararası Askeri Mahkeme’nin Londra Tüzüğünün VI. maddesinde veya İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 14. Madde, 2. paragrafının şartlarında belirtilen bir suçu işlediğini düşünmeye yol açacak ciddi nedenler olan kisiler.
8. Yüksek Komiserlik yetki alanına giren mültecileri koruma görevini aşağıdaki şekillerde yerine getirecektir:
(a) Mültecilerin korunmasına ilişkin uluslararası antlaşmaların onaylanması ve sonuçlandırılmasını sağlayarak, başvurulara nezaret ederek ve değişiklik tekliflerini tesvik ederek;
(b) Hükümetler ile özel antlaşmalar yapıp mültecilerin durumunu iyileştirerek ve korunmaya ihtiyaç duyanların sayısını azaltmak için tasarlanan önlemlerin hayata geçirilmesini tesvik ederek;
(c) Gönüllü geri dönüşleri veya yeni topluluklara uyum sağlamayı teşvik eden hükümetlere ve özel çabalara yardım ederek;
(d) En muhtaç kategorileri dışlamamak suretiyle mültecilerin ülke topraklarına kabulünü tesvik ederek;
(e) Mültecilerin mallarını, özellikle de yeniden yerleşimleri için gerekli olanları, transfer etmelerine izin almak için çaba göstererek;
(f) Hükümetlerden sınırları dahilindeki mültecilerin sayıları ve durumları ile onlarla ilgili kanun ve yönetmelikler hakkında bilgi alarak;
(g) Hükümetler ve ilgili Hükümetlerarası kuruluşlar ile yakın temas içinde olarak;
(h) Mülteci sorunlarıyla ilgilenen özel örgütler ile kendisinin en uygun bulduğu biçimde temasa geçerek;
(i) Mültecilerin refahı ile ilgili özel kuruluşların çabalarının düzenlenmesini kolaylaştırarak
9. Yüksek Komiserlik, kendi emrine tahsis edilen kaynakların sınırları içinde, geri dönüşler ve yeniden yerleşmeler dahil olmak üzere, Genel Kurul’un karar vereceği ek faaliyetlerde bulunacaktır.
10. Yüksek Komiser, mültecilere yardım amaçlı aldığı kamu veya özel kaynakları yönetecek ve bunları böylesi bir yardımı en iyi şekilde kullanacağına inandığı özel kuruluşlar ve eğer uygunsa kamu kuruluşlarına dağıtacaktır.
Yüksek Komiser, uygun olmadığını veya kullanamayacağını düşündüğü herhangi bir yardımı reddedebilir.
Yüksek Komiser, Genel Kurul’un ön onayını almaksızın Hükümetlere yönelik veya genel herhangi bir yardım çağrısında bulunmayacaktır.
Yüksek Komiser bu alandaki faaliyetleriyle ilgili bir beyanatı yıllık raporuna dahil edecektir.
11. Yüksek Komiser görüşlerini Genel Kurul, Ekonomik ve Sosyal Konsey ve bunların yan organları önünde bildirmeye yetkili kılınacaktır.
Yüksek Komiser, Ekonomik ve Sosyal Kurul aracılığı ile Genel Kurula yıllık rapor verecektir; bu rapor Genel Kurul’un gündeminde ayrı bir konu olarak ele alınacaktır.
12. Yüksek Komiser çeşitli uzman kuruluşları işbirliğine davet edebilir.
III. BÖLÜM
Örgütlenme ve Mali Kaynaklar
13. Yüksek Komiser, Genel Sekreter’in aday göstermesi üzerine Genel Kurul tarafından seçilecektir. Yüksek Komiser’in görev süresi Genel Sekreter tarafından teklif edilecek ve Genel Kurul tarafından onaylanacaktır. Yüksek Komiser, 1 Ocak 1951 tarihinden itibaren 3 yıllık bir süre için seçilecektir.
14. Yüksek Komiser aynı süre için kendi milliyetinden olmayan bir Yüksek Komiser Yardımcısı atayacaktır.
15.
(a) Yüksek Komiserlik Ofisinin personeli, verilen tahsisatın sınırları içinde Yüksek Komiser tarafından atanacak ve bu personel görevini yerine getirirken Yüksek Komiser’e karsı sorumlu olacaktır.
(b) Bu personel, Yüksek Komiserlik Ofisinin amaçlarına kendini adamış kisiler arasından seçilecektir.
(c) Personelin istihdam şartları, Genel Kurul tarafından kabul edilen personel yönetmeliğince belirlenenler olacak ve kurallar Genel Sekreter tarafından resmen ilan edilecektir.
(d) Koşullar, personelin istihdamını ek ödeme yapılmaksızın sağlayacak şekilde oluşturulabilir.
16. Yüksek Komiser, mültecilerin ikamet ettiği ülke hükümetlerine, buralara temsilci atanmasının gerekliliği konusunda danışmalıdır. Bu gerekliliği tanıyan bir ülkeye, o ülkenin Hükümeti tarafından onaylanan bir temsilci atanabilir. Yukarıdakilere bağlı olarak aynı temsilci birden fazla ülkede görev yapabilir.
17. Yüksek Komiser ve Genel Sekreter ortak ilgi kaynağı olan konularda irtibat ve danışma için uygun düzenlemeler yapacaklardır.
18. Genel Sekreter, bütçe sınırları dahilinde Yüksek Komiser’e her türlü imkanı sağlayacaktır.
19. Yüksek Komiserlik Ofisi İsviçre’nin Cenevre kentinde olacaktır.
20. Yüksek Komiserlik Ofisinin masrafları Birleşmiş Milletler bütçesinden karşılanacaktır. Genel Kurul aksine karar vermedikçe Yüksek Komiserlik Ofisinin idari harcamalarının dışında hiçbir harcama Birleşmiş Milletler bütçesinden karşılanmayacak ve Yüksek Komiserliğin faaliyetlerine bağlı tüm diğer harcamalar gönüllü bağışlardan karşılanacaktır.
21. Yüksek Komiserlik Ofisi Yönetimi Birleşmiş Milletlerin Mali Düzenlemelerine ve Genel Sekreter tarafından resmen açıklanan mali kurallara tabi olacaktır.
22. Yüksek Komiserliğin kaynaklarıyla ilgili muamelelere ait kayıtlar, eğer Birleşmiş Milletler Hesap Kontrolörü İdare Heyeti kaynakların tahsis edildiği kuruluşlardan gelen denetlenmiş hesapları kabul ederse, İdare Heyetinin denetimine tabi tutulacaktır.
Bu tip kaynakların muhafazası ve tahsis edilmesiyle ilgili idari düzenlemeler Birleşmiş Milletler’in Mali Düzenlemeleri ve Genel Sekreter’in resmen açıkladığı kurallara uygun olacak şekilde Yüksek Komiser ve Genel Sekreter arasında kararlaştırılacaktır.
Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı, 16 Haziran 1994’de Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliği ile verilmiştir. Kapatma kararı sonucunda, davanın açıldığı tarih olan 2 Aralık 1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekillikleri düşürülmüştür.
Demokrasi Partisi(DEP); Parti Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn kentinde ve 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmaları ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi gerekçe gösterilerek kapatılmış; partinin eylemleri Anayasa‘ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırı bulunmuş, partinin temelli kapatılmasına karar vermiştir.
Partinin kapatılmasından sonra HADEP kurulmuştur.
Demokrasi Partisi (DEP)
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]
Demokrasi Partisi (DEP) 7 Mayıs 1993’te Yaşar Kaya’nın başkanlığında kurulmuştur. DEP’in ilk milletvekilleri SHP listesinden meclise girmişlerdir. DEP’in ilk olağan kongresinden sonra yedi genel merkez yöneticisi gözaltına alınmış, Mardin Milletvekili Mehmet Sincar ile Batman il yöneticisi Metin Can öldürülmüş, Genel Başkan Yaşar Kaya da 16 Eylül 1993’te Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından tutuklanmıştır. 12 Aralık 1993 tarihinde yapılan olağanüstü kongrede Hatip Dicle genel başkan seçilmiştir. Kongreden 10 gün önce 2 Aralık 1993 tarihinde DEP’e de kapatma davası açılmıştır. Kapatma davası devam etmekteyken TBMM, 13 DEP milletvekilinin dokunulmazlığını kaldırmıştır. Dokunulmazlıkları kaldırılan Orhan Doğan ve Hatip Dicle meclisten çıkarken gözaltına alınmıştır. Partinin milletvekillerinden Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurttaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan 16 Mart’ta tutuklanmıştır. DEP kapatma davası devam ederken 11 Mayıs 1994 tarihinde Murat Bozlak başkanlığında Halkın Demokrasi Partisi’ni (HADEP) kurulmuş ancak 1995 seçimlerinde meclise girememiştir.
[/box]
Demokrasi Partisi (DEP) Kapatma Kararı
ANAYASA MAHKEMESİ KARARI
Esas Sayısı:1993/3 (Siyasî Parti-Kapatma)
Karar Sayısı:1994/2
Karar Günü:16.6.1994
R.G. Tarih-Sayı:30.06.1994-21976
DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DAVALI : Demokrasi Partisi
DAVANIN KONUSU : Demokrasi Partisi Genel Başkanı’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’nın Başlangıc’ı, 2., 3., 14. ve 69. maddeleri ile 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı ileri sürülerek anılan Parti’nin aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası uyarınca kapatılması istemidir.
I- İDDİANAME
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz.1993/55 sayılı İddianamesinde aynen şöyle denilmektedir:
“Deliller : Davalı partinin genel başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil şehirlerinde yaptığı konuşmalara dair video kasetler, bunların çözümüne ve çevirisine ilişkin tutanaklar, Davalı partinin merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınlayıp dağıttığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi,
Bu konularda Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca yapılan hazırlık soruşturmalarına ilişkin 1993/425, 426, 443 sayılı dosyalarının örnekleri ve o dosyalardaki Yaşar Kaya ile Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin anlatımları,
I- Giriş
Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi saymak suretiyle demokrasinin belirleyici özelliği olarak kabul etmiştir. Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. madde lerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uy makla yükümlü oldukları hususlar ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demoratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögesi ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur.
Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.
Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasa’da belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.
Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY.nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY.nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında, SPY.nın 106. maddesi gereğince yerel adlî ve idarî makamlardan Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilen bilgi ve belgelerin değerlendirilmesinden, davalı siyasal partinin çalışmalarında, (II) no.lu bölümde belirtilen ve kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.
II- Davayla İlgili Yasa Hükümleri
A) Anayasa Hükümleri
1- Başlangıç kısmı: “… bu Anayasa … hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği … fikir, inanç ve kararıyla anlaşılmak, sözüne ve ruhuna bu yönde saygı ve mutlak sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere Türk Milleti tarafından, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.”
2- 2. madde: “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milleyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.” 3- 3. maddenin 1. fıkrası: “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”
4- 4. madde: “Anayasanın birinci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile ikinci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 ncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
5- 14. maddenin 1. fıkrası: “Anayasada yeralan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmüz bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar.”
Aynı maddenin 3. fıkrası: “Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yeralan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
6- 66. maddenin 1. fıkrası: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”
7- 68. madde: “… Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Siyasî partiler, önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.
Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.
Sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz…”
8- 69. maddenin 1. fıkrası: “Siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasanın 14 üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.”
B) 2820 Sayılı Siyasî Partiler Yasasındaki Hükümler:
1- 5. maddenin 3. fıkrası: “Siyasî parti kurma hakkı,
Anayasanın başlangıç kısmında belirtilen temel ilkelere aykırı olarak ve Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Devletin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın, diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din, mezhep ayrımı veya bölge farklılığı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere veya herhangi bir diktatörlük türüne dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamaz.”
2- 78. madde: “Siyasî partiler:
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve ikinci kısmında belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 ncü maddesinde açıklanan Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek; Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi, aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.
c) Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
d) Askerlik, güvenlik veya sivil savunma hizmetlerine hazırlayıcı nitelikte eğitim ve öğretim faaliyetlerinde bulunamazlar.
e) Genel ahlâk ve âdâba aykırı amaçlar güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.
f) Anayasanın hiçbir hükmünü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlayamazlar.”
3) 81. madde: “Siyasî partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.
c) ….”
4) 101. madde: “Anayasa Mahkemesince bir siyasî parti hakkında kapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün veya programanının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
…”
III- Açıklamalar
SPY.nın 78. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısımdaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın yasanın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.
Bu dava açısından 101. maddenin (a) ve (c) bentlerinin uygulanması sözkonusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (b) bendi uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. Belirtildiği üzere, (b) bendi sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı saymıştır. Genel Başkan Yaşar Kaya’nın yurtdışında genel başkan sıfatıyla ve partisini temsilen yapmış olduğu konuşmalarla parti tüzel kişiliğini sorumlu kılacağı üzerinde daha fazla söz edilmesini gerektirmeyecek kadar açıktır.
Partinin bildiri yayınlayan Merkez Yürütme Kurulunun durumuna gelince; davalı siyasal partinin tüzüğünün SPY.nın 16. maddesinin birinci fıkrasındaki, merkez karar, yönetim ve icra organlarının tüzükte belirtilen ad, biçim ve sayıda kurulacağından söz eden hükmünden yararlanarak, yönetim ve yürütme organlarını “genel başkan”ın yanında, 22. maddesinde “parti meclisi”, 25. maddesinde “merkez yürütme kurulu” olarak düzenlediği görülmektedir. Bu durumun, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendindeki, merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu halde bu kurullardan herbirinin yazılı ya da sözlü beyanlarının partinin kapatılmasına neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye uygun bulunduğu ve merkez yürütme kurulunun, parti meclisi üyeleri arasından seçilen, parti meclisinden ayrı ve ona bağlı olarak tüzükte belirlenen görevleri yerine getiren yönetim ve icra organı olduğu anlaşılmakta ve merkez yürütme kurulunun bildirisinin de parti tüzel kişiliğini sorumlu kıldığı sonucuna varılmaktadır.
Elde edilen bilgi ve belgelerin incelenmesinde, yukarıda açıklandığı üzere, SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi anlamında, beyanlarıyla parti tüzel kişiliğini bağlayan davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın iki ayrı yerde ve tarihte genel başkan sıfatıyla ve partisi adına konuşmalar yaptığı ve Merkez Yürütme Kurulunun da “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bir bildiri yayınlayıp dağıttığı anlaşılmıştır.
Sözü edilen konuşmaların ve bildirinin içerikleri, tarih sırasına göre, aynen şöyledir :
A) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşması:
“Sevgili kardeşlerim. Böyle bir günde sizinle beraber yaşadığım için mutluyum. Hepiniz hoşgeldiniz. Sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çocuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak daha da siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir. Biz ülkemizin tarihi yiğitçe direnen Mahmut Berdemci (Berzenci, olmalı)lerin ve Mahabat’ta Çarçıra Meydanında idam edilen Gazi Muhammed’lerin, Şark İstiklâl Mahkemesinin astığı Şeyh Sait’lerin, Dersim lideri Seyit Rıza’ların, Ali Şan’ların, Ağrı direnişlerinin, Zilan deresine kan akıtanların, bazı rejime (Baas rejimine, olmalı) 30 yıl direnen Mustafa Barzani’lerin, Diyarbakır zindanlarının cellatlarını hiçe indiren Hayri Durmuş’ların, Kemal Pir’lerin, çağdaş Kawa Mazlum Doğan’ların tarihidir. Evet, bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir. Bu sizin büyük yürüyüşünüzdür. Bu tarihte ilk ve tek buluşmamızdır. Bu ilk birliğimizdir. Bunu tarihe böyle kayıt düşün. Ben size Ağrı’nın, Tendürek’in, Zilan’ın, Gabar’ın, Botan’ın karlı dağlarının ardında, ak saçlarını Diyarbakır köşelerinde al kanlar içerisinde bırakarak gülümseyen şehitler babası Musa Anter’den selâm getirdim. Son otuz yıllık aydınlanma döneminden sonra tarih bir noktada bizi bir araya getirdi. Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz. Yaşasın ulusal birliğimiz. Yaşasın bizi biz eden sevda.
“Sevgili kardeşlerim, yürüyenler yalnız biz değiliz, kalbi bizimle olan bütün halkımızdır. Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhildanda başını dik tutan bir halktır. Demokrasi Partisi sizin birliğinizin, sizin ulusal mutabakatınızın eseridir. Osmanlı Devletinin 600 yıllık mirası, İttihatçı komploculuğu ve Cumhuriyetin 70 yıllık tarihi üstüne kurulan Cumhuriyet Türkiye’si üç şeyi beceremedi. Birincisi, demokratik bir devlet yapısı kuramadı. İkincisi, Kürt sorununu demokratik bir yolla çözüme götüremedi. Üçüncüsü, geniş halk kitleleri ve emekçiler üzerindeki sömürüyü kaldıramadı. İşte Demokrasi Partisi böyle bir zaruretten doğmuştur. Dünyada yaşanan gelişmelere rağmen, Türkiye’de yönetim anlayışı değişmedi. Kürtler hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadılar. Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne, dünya kamuoyunun önüne koydu. Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selâmlıyorum. Kürtlerin demokrasi ve değişim isteklerine sözcü olabilecek onu gerçekleştirebilecek nitelikte bir örgütlenmenin olmaması kısır bir döngüdür. Bu çıkmazı aşmanın yolu gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber etmek ve sağlıklı bir kanala yöneltip örgütsel birliği kurmaktır. Demokrasi Partisi bu kulvarda mücadele edecek demokrat bir kitle partisidir. Kürt sorununa barışçı ve âdil bir çözüm bulmak kaçınılmazdır. Savaşlar sonsuza kadar sürmez. Bir halkı imha etmek mümkün değildir. Kürt halkının istekleri vardır, bizim isteklerimiz vardır. Biz öncelikle Türkiye’de Kürt sorunu dahil her sorunu yasaksızca tartışabileceğimiz bir demokrasi istiyoruz. Oysa ki, Türkiye’de her yer mayın tarlasıdır. Özgür Gündem gibi bir gazete sekiz ayda kendi mensuplarından sekiz şehit vermiştir. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Ben geçen gün İstanbul DGM.de şahit olduğum bir olayı size aktarmak isterim. Ben ve arkadaşlarımın, Özgür Gündem’cilerin 14 duruşması vardı. Biz bir kapıda bekliyorduk. Öbür kapıda Azadi Gazetesi’nin ve sorumlularının duruşması vardı. Öbür mahkemenin kapısında Medya Güneşi’nin ve arkadaşlarının duruşması vardı. Bir arkadaşımızı tevkif ettiler. DGM.lerin koridorlarına baktım. Bu olağanüstü mahkemeler sanki biz, yalnız Kürtler için kurulmuştur. Böyle bir ülkede demokrasiden bahsetmek mümkün değildir.”
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca Cumhuriyet Başsavcılığımıza gönderilmiş bulunan 1993/443 sayılı hazırlık soruşturması dosyası örneğinin incelenmesinden; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Bonn’daki konuşmasını içeren bir video kasetin Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığınca elde edilerek, 23.9.1993 gün, 1993/310 B.Muh. sayılı yazı ile gereğinin takdir ve ifası için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına gönderildiği,
Yüksek Mahkemenize de sunulmakta olan kasetin çözümüne ilişkin 29.9.1993 günlü rapora göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin ilk başlarında PKK. örgütünün lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı bir konuşmanın seslendirici tarafından anlatımının yer aldığı, daha sonra yürüyüşe katılan büyük bir kalabalığın PKK. örgütünün, onun cephe faaliyetlerini yürüten ERNK. ile silâhlı gücünü ifade eden ARGK.nin bayrak ve flamalarını taşıdığı; bir sergide örgütün bayrak, flama, pankartları, halı, kilim ve heybe gibi eşyanın sergilendiği, bir folklor grubunun sarı, kırmızı, yeşil renklerden oluşan giysilerle halk oyunları oynadığı; kalabalığın Kürtçe ve Almanca ibareler yazılı pankartlarla birlikte, “Yaşasın Apo”, “Yaşasın Kürdistan”, “Liderimiz Abdullah Öcalan”, “Yaşasın PKK, KSK,PDK, KUK, RNK” gibi sloganlar bağırdığı; yürüyüşe katılanlarla küçük röportajlar yapıldığı, verilen cevaplarda, katılımcıların Almanya’nın çeşitli şehirlerinden ve Fransa ve Belçika gibi ülkelerden geldiklerini söyledikleri, bir konuşmacının, “Yüz bin Kürt halkı hepsi bir arada toplanıp yürüyorlar. Çok mutluyuz. Kürdistan’ın özgürlüğü için nice işkenceler çektiler. Kahramanca çıkıp Kürdistan için Botan dağları ve aralarında Mardin’de, Sason’da ve Siirt’e kadar yürüyüp savaştılar. Yaşasın Apo. yaşasın özgürlük mücadelemiz. Kürt halkı için kimse söyleyemez, Kürtler öldüler (diye). Kürtler ölmezler. Kürtler her zaman canfedadırlar. Biz Kürdistan şehitleri(ni) unutmayız.” şeklinde sözler söylediği; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzenlenen, PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı ve akışı kalın çizgilerle özetlenen bu açık hava toplantısında Demorasi Partisi Milletvekili Hatip Dicle’nin çok kısa bir konuşma, Genel Başkan Yaşar Kaya’nın da yukarıda belirtilen konuşmasını yaptıkları: bu hususta ifadesine başvurulan Genel Başkan Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 7.10.1993 günlü anlatımında, “Almanya’nın Bonn kentinde 29 Mayıs 1993 günü yapılan toplantıya Demokrasi Partisi Genel Başkanı olarak katıldığını ve genel başkan olarak konuşma yaptığını, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yaptığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini, eksiksiz bir demokrasinin nasıl olması gerektiğini, Kürt ve Türk kardeşliğinin nasıl olacağını, iki halkın nasıl bir arada yaşayacağını ve sonucuna nasıl çözüm bulunacağını anlattığını” söylemiş,
Sevk edildiği Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki aynı günlü anlatımında, “Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesini aynen kabul ve tekrar ettiğini beyanla, konuşmanın kendisine ait olduğunu, cümle düşüklükleri dışında kaset çözümünün genellikle doğru ve bu görüşlerin kendisinin ve partisinin görüşleri olduğunu, Kürt ve Türk halkının kardeşçe yaşamasını temenni ettiğini, yaptığı konuşmanın tamamen partisinin görüşlerini açıklamaya yönelik bulunduğunu” belirttiği; Genel Başkan Yaşar Kaya hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının 22.10.1993 gün, 1993/443-112-91 sayılı iddianamesiyle o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ulusu ve ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yaptığı iddiasıyla 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca cezalandırılması için kamu davası açıldığı anlaşılmıştır.
B) Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Irak’ın Erbil şehrinde düzenlenen Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Genel Kurulunun açılışında 16.8.1993 tarihinde yaptığı konuşma: (Kürtçe olarak yapılmış olan bu konuşmanın elde üç ayrı çevirisi bulunmaktadır. Bunlardan özet nitelikte bir tanesi Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının Hz.1993/425 sayılı soruşturma dosyası içinde yer almakta olup, bir tanesi de Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK. ve GÜV.D.İç.İsth.Ş.(614) sayılı yazısı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kasetten yapılan çeviri yazıdır. Mevcut çevirilerin özet niteliği gözönünde bulundurularak, konuşmanın tamamını elde edebilmek ve bu suretle bütünsel bir değerlendirme yapabilmek amacıyla video kasetteki konuşma Cumhuriyet Başsavcılığımızca Türkçeye çevirtilmiştir.
Bilindiği gibi, bir metnin veya konuşmanın ayrı ayrı kişilerce yapılan çevirilerinin üslûp ya da form bakımından birbirlerinin tıpatıp aynı olması beklenemez. Hatta, aynı kişi tarafından yapılan çeviriler bile, hele üzerinden belli bir zaman geçmişse, birbirine benzemeyebilir. Çeviriyi yapan kimsenin her iki dile olan egemenliği, anlatım gücü, üslûbu çeviriyi etkileyen faktörlerdir. Çeviride önemli olan anlamın değişmemesi, gerçek anlamın aktarılması ya da yansıtılmasıdır.
Sözkonusu konuşmanın mevcut çevirileri dikkate alındığında, üslûp ve biçim yönünden farklılıkların ortaya çıktığı görülmekte ise de, anlamda herhangi bir aykırılığın bulunmadığı ve her birinin genelde birbirinin aynı olan anlamı verdiği görülmektedir.)
“Ey bacılarım ve kardeşlerim; bugün iyi bir gündür. Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP.nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için bir rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına ve Demokrasi Partisi adına size hoş sefa gelmişsiniz diyorum. Ben Demokrasi Partisi adına lider Mesut Barzani’yi ve hazır bulunan misafirleri saygılarımla selâmlarım.
Ey hazır bulunan kardeşlerim; Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur. Şeyh Ubadullah Nehdi (Ubeydullah Nehri)’den tutun da şimdiye kadar Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için kimne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için.
Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri; sizin partinizin sorunu adınız, sesiniz, sedanızdır. Adınız bizim orada da (duyulmuştur), (aynı zamanda, zaten) savaş merkezidir. Herkes bizi biliyor. Her Kürt arslan ve kaplan gibidir. Sorununuz (davanız) sevgidir, zaferdir, rahmetli Molla Mustafa’dır. Muhammedin gazasıdır (Gazi Muhammed), güleryüzdür, savaş meydanında, milletin kahramanı, ölmeyen, rahmetli Molla Mustafa Barzani’dir. Hasaneyn Heykel, Molla Mustafa için diyordu ki, o Kürdistan’ın yaşlı kartalıdır. Sizin davanız Barzani’nin koşusudur. Davanız Kürdistan’ın kurtuluşudur. Davanız tüm Kürdistan partilerinin anasıdır.
Ey kıymetli kardeşlerim; ben Serhat’ten, Tendürek’ten, Ağrı’dan, Van Gölü’nden, General İhsan Nuri’nin yanından geliyorum. Ben Piran’dan, Bingöl’den, Diyarbakır’dan, İhtiyar Şeyh Sait’in yanından geliyorum. Ben Koçgiri’de kahraman Ali Şer’in yanından, ben Dersim’den Seyit Rıza’nın yanından geliyorum. Ben Diyarbakır zindanlarından, Mazlum Doğan’ın yanından, Bitlis’ten Hasan Hayri Bey’in yanından geliyorum. Ben şehitlerin babası ve Musa Anter’in babasının yanından geliyorum.
Eyaletin (ülkenin) şehitleri şöyle diyorlardı: Biz sizden ümitliyiz. Bugün kardeşlik günüdür, birlik günüdür.
İnsan tek (başına) oldu mu, ne dost ne de düşman size değer vermez. Süleymaniye’den tut, Dersim’e kadar, Mahabat’a kadar, Cebel-i Ekrat’a kadar hepsi şehitlerin ziyaretgâhıdır, kandır, baruttur. Yıldızlar kadar şehitlerin mezarları vardır.
Hepsi (bütün bunlar) niçin’ Kürt kardeş olmadı, dost olmadı, onun için. Düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz. Düşmanın elinde Kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var, Düşman öldürdüğü zaman bu KDP., bu YDK., bu PKK. demiyor, bunlar Kürttür diyor. Kurtun yanındaki Kürdistan’da (Diğer çevirilerde bu ibare “Kuzey Kürdistan” olarak belirtilmiş, bizzat genel başkan Yaşar Kaya da, doğruluğunu kabul ettiği 15.9.1993 günlü kolluk anlatımında (s.21), konuşmasında “Kuzey Kürdistan” demiş olduğunu ifade ettiğinden, ibareyi bu şekilde anlamak gerekir.) büyük savaş vardır. Arkadaşlar dediler ki: Halepçe’yi unutmadık. Evet, hiçbir Kürt Halepçe’yi unutamaz. Ama, şimdi kurtun yanındaki (Kuzey) Kürdistan’da Şırnak var, Sarıka mış var, Digor var. (Şırnak, Sarıkamış, Digor il ve ilçelerimizin yer aldığı ülke parçasına “Kürdistan” denildiğine göre, ister “Kuzey” sözcüğüyle, ister başka bir sıfatla nitelendirilmesinin sonucu etkilemediği açıktır.
Ey kardeşlerim; Kürt birlik olmayıncaya kadar, evet biz Kürdistan için birlik olamıyoruz. Düşman Türk, Arap ve Acem menfaatleri için birlik oluyorlar. Acaba biz Kürdistan için niye birlik olamıyoruz ‘ Ben dedim ki Kürdistan’ın sorunu ihanetlik sorunudur. Hiç Kürtlerin başkaldırması sorunsuz sönmemiştir. Hile, desise, müzakere, siyaset ve bizim içimizdeki hainlerle, kandırmayla ve içimizdeki düşmanla bizi kandırmışlar ve söndürmüşler. Herkes bizi aldatmış. 1600 sene Kürtler İslâmiyete hizmet etmişlerdir. Bugün Kürt İslâmiyetin yetimidir. Bu kadar İslâm devletleri Kürtler için bir karar almıyorlar. Kürtler sosyalizme de hizmet etmişler. Bizler marksist Türk, Arap ve Acem’in kölesi olmuşuz. Askerler bize Kürtlüğü kader işi yapmışlar. Burjuvalar, kapitalistler bizi Kürtlük (Kürt olduğumuz) için kabul etmiyorlar. Kürtlük devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir (yiğittir). Halkımız davası için, kurtuluşu için kızını, gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor. Kürdistan eski Kürdistan değil, Kürt eski Kürt değil. Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür. Ey ülke senin uğrunda canımız feda, senin yolunda. Bizim kefenimiz giysilerimizdir. Ferman ve hediye birşey istemiyoruz dünyada ölümden başka. Bizim kanımız satılıktır, onunla alın Kürdistan’ı, bizim rüyalarımız olur. Biz başka birşey istemiyoruz.
Kardeşlik ve birlik için KDP.nin kongresi başarılı olsun, siz sağ selâmet olun. Allah yardımcınız olsun.”
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığının bu konudaki Hz.1993/425 sayılı hazırlık soruşturmasına ilişkin dosya örneğine göre; Genel Başkan Yaşar Kaya’nın 15.9.1993 tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğünce bu konuşmasıyla ilgili olarak ifadesine başvurulduğunda, özetle, gazeteci Emin Çölaşan’ın 28.8.1993 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanan “Kim kime ihanet ediyor ‘” başlıklı yazısında, konuşmadan yapılan alıntıya işaret ederek, bu yazıların yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu, konuşmasında “Kuzey Kürdistan” olarak tanımladığı yerin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde bulunan bazı illeri kapsadığını, “Kuzey Kürdistan” derken Türkiye’nin bir bölümünü kastettiğini; Demokrasi Partisi’nin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğunu, partinin Kürt sorununun Kürt ve Türk Halkının kardeşliği temelinde savaşsız, ölümsüz, silahsız çözümünden yana olduğunu; Irak’a Demokrasi Partisi genel başkanı olarak davet edildiğini ve bu sıfatla oraya gittiğini;
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki 16.9.1993 tarihli ifadesinde ise, özetle, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp, bu sıfatla Demokrasi Partisi adına konuşma yaptığını;
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğindeki 16.9.1993 tarihli ifadesinde de, özetle, kongreye parti genel başkanı olarak resmi davetli olduğunu, olay hakkında DGM. Cumhuri yet Savcılığında ve kollukta etraflı olarak beyanda bulunduğunu, bu ifadelerinin doğru olduğunu ve onları tekrar ettiğini söylemiş,
Hakkında Ankara DGM. Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenen 1.10.1993 gün, 1993/425-91-74 sayılı iddianame ile, o yer Devlet Güvenlik Mahkemesinde, Türkiye Cumhuriyetinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan dolayı 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1 maddesi uyarınca kamu davası açılmış olduğu anlaşılmıştır.
C) Demokrasi Parti Merkez Yürütme Kurulunun 1993 yılı Ağustos ayında yayınladığı “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisi:
“Anti demokratik yöntemlerle ülke sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bugün ülkemizde ilân edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır.
Uluslararası hukuk kurallarının açıkça çiğnendiği bu savaş yüzünden Kürtler de Türkler de çok ağır bedeller ödemektedir.
Savaşta her gün 30 insanımız hayatını kaybetmektedir. Savaş boyunca, 17.700 insanımız öldü. Yaklaşık 400 köy tümden veya kısmen boşaltıldı ve yakıldı. Ormanlar ve tarihi değerler yok edildi. Milyonlarca insan topraklarından koparıldı. Toplu göçler ve sürgünler yapıldı. Yoksul insanlarımızın cebinden alınan milyonlarca para bu savaş için harcandı.
Emekçiler, İnsan Hakları Savunucuları, Barış severler,
Her iki taraftan ölen 17.700 insanın hepsi bizim insanımız. Savaşın bütün yükü yoksul halkımıza fatura ediliyor.
Bilelim ki, bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün, Kürt sorunu çözülemeyecektir. Askeri politikalar 70 yıldır uygulanıyor. Devlet bu politikalarla neyi çözebildi’ Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi, bugüne kadar çoktan çözülmüş olurdu.
Sorun, “Ekonomik geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. “Sorun siyasidir ve adı da Kürt Sorunudur.
Onun için daha çok insan ölmeden, daha çok kan dökülmeden, daha çok ekonomik yıkıma uğramadan, demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden BARIŞ sağlanmalı, siyasi çözüm yolları bulunmalıdır.
“Ulusal mutabakat” ve “Vatanın bölünmesi tehlikesi” yalanlarıyla haklarınız ve özgürlükleriniz elinizden alınmaktadır. Bu ağır bedeli ödemek zorunda değilsiniz. Bu savaşa hep birlikte dur diyelim. Savaşa karşı barışı savunmak insanlık görevidir. Topyekün savaşa karşı, topyekün barışı savunalım. barış içinde, eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı. Kendi haklarımıza ve görevlerimize sahip çıkalım. Ekmeğimizi, özgürlüklerimizi, kardeşliğimizi, barış içinde ve demokratik bir ortamda yaşama hakkımızı savaş yanlılarının insafına terketmeyelim. Onlar bir avuçtur. Onları durdurabiliriz. Akan kana ve tüm acılara son verebiliriz. Birlikten doğan gücümüzle sorunları çözebiliriz.
Bunun için öncelikle silâhlar susmalıdır. PKK ve devlet ATEŞKES ilân etmeli ve kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenebilmelidir.
Sorunun köklü çözümü; barışçıl ve demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasi yol ve yöntemler uygulanarak bulunacaktır. Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla birlikte kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda siyasi çözüm yollarını birlikte bulabiliriz.
Barışı kazanmak ve kalıcılaştırmak için;
1- Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır.
2- Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçları ile birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır.
3- Kürt kimliğinin kabulü temelinde, Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası anlaşmalara konulmuş çekinceler geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.
4- Kürtler, kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü ve sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.
5- Anadilde eğitim hakkı sağlanmalı, radyo ve TV’lerde Kürtçe yayın yapılmalıdır.
6- Kürt sorunu ve diğer tüm sorunların çözüm yollarının, bütün boyutlarıyla ve özgürce tartışılabileceği demokratik bir ortam sağlanmalıdır.
7- Olağanüstü Hal Uygulaması, bütün kurumları ile birlikte kaldırılmalıdır.
12- 12 Eylül’ün sonuçlarını ortadan kaldıracak bir genel af ilân edilmelidir.
13- Adil bir seçim yasası çıkartılmalı ve her türlü düşüncenin serbestçe örgütlenmesi sağlanmalıdır.
14- Boşaltılan, yakılan ve yıkılan köyler yeniden inşa edilmeli, köylülerin uğradığı zararlar karşılanmalıdır.
15- Bölge ekonomisinin canlandırılması için gerekli tedbirler alınmalıdır.
16- İsmi değiştirilen yerleşim birimlerine eski isimleri iade edilmelidir.
Savaştan çıkarı olmayan en geniş kesimleri, BARIŞ çağrımıza destek olmaya çağırıyoruz. Sesinizi yükseltin. Öncelikle barış ortamını sağlayalım. Barış ortamını kalıcı kılmak ve demokrasiyi kazanmak yaşamsaldır. İnsanca yaşama hakkımızı hep birlikte savunalım.
-Yaşasın halkların kardeşliği
-Silahlar sussun, akan kan dursun
-Askeri çözüm değil, demokratik çözüm istiyoruz
-Barış kampanyamıza katıl, güç ver “
Davalı partinin Merkez Yürütme Kurulu tarafından kaleme alınan bu bildirinin yurdun çeşitli yerlerinde dağıtılmak üzere gönderildiği, bu cümleden olarak İzmir il başkanlığının İzmir Valiliğine verdiği 2.7.1993 günlü dilekçede bildirinin İzmir ilindeki dağıtımına Konak, Buca, Karşıyaka, Bornova, Balçova, Gaziemir, Selçuk, Torbalı, Menemen, Aliağa ve Narlıbahçe ilçelerinde başlanacağının bildirildiği, İzmir Emniyet Müdürlüğünden Cumhuriyet Başsavcılığımıza yazılan 4.8.1993 gün 068728 sayılı yazıda da bildirilerin 3.8.1993 tarihinde anılan ilçelerde dağıtıldığından bilgi verildiği ve bildirilerin bir örneğinin gönderildiği,
Aynı bildirilerin Manisa ilinde dağıtımını gerçekleştiren davalı partinin Manisa il başkanı Ahmet Sağın ile sekreter üye Bedrettin Mutlu hakkında, halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinden söz edilerek İzmir DGM. Cumhuriyet Savcılığının 27.4.1993 gün 1993/356-143-123 sayılı iddianamesiyle T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi uyarınca İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davası açıldığı, il başkanı Ahmet Sağın’ın 23.8.1993 tarihinde Manisa Cumhuriyet Savcılığındaki ifadesinde, bildirilerin parti genel merkezinden gönderildiğini belirttiği,
Bildirilerin Diyarbakır’da da dağıtılmak istenmesi üzerine, Diyarbakır (1) no.lu Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 10.7.1993 gün, Müt.1993/275 sayılı kararıyla, T.Ceza Yasasının 312/2 maddesi kapsamında bulunduğu kanısına varılmakla 2950 sayılı Yasayla 5680 sayılı Basın Yasasının Ek-1 maddesine göre dağıtılmasına engel olunup, el konulmasına ve toplatılmasına karar verildiği, Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hâkimliğinin 16.8.1993 gün, 1993/180 Değ.İş sayılı kararıyla da sözkonusu bildirilerin toplatıldığı,
İlgili soruşturma kağıtlarının Diyarbakır ve Malatya DGM.Cumhuriyet Savcılıkları tarafından Ankara DGM.Cumhuriyet Savcılığına gönderilmesini takiben, Merkez Yürütme Kurulu üyelerinin ifadelerine başvurulduğunda, kurulu oluşturanlardan İbrahim Aksoy, İsmail Arslan, Kemal Okutan, Ali Beyköylü, Kemal Bilget, Sara Akan, Osman Özçelik, Cabbar Gezici, Bahattin Güner, Nesim Kılıç, Refik Karakoç, Nevzat Özbay, Murat Bozlak ve Raşit Deli 27.9.1993 günlü anlatımlarında, özetle, bildirinin iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulunca hazırlandığını söyledikleri,
Genel Başkan Yaşar Kaya da dahil olmak üzere adları geçenler hakkında düzenlenen 4.10.1993 gün, 1993/426-92-75 sayılı iddianameyle Ankara DGM.nde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik propaganda yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 8/1. maddesi uyarınca kamu davası açıldığı,
Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş; 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları; sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle aynî ve naktî yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.
Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle, olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında tümüyle serbest bırakılmamışlardır. Çünkü, bu sınırlamalardan herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.
Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY. Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlenmiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.
Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:
SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:
a) Türkiye Devletinin …. Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini … değiştirmek;
…. dil, ırk …. ayırımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
…” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülâhazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremeyeceği” ifade edilmiş, Anayasa’nın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak…. dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.
Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklâli tehlikededir.” Tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve canik sancağiyle Vilayât-ı Şarkiye adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Mamuretülaziz, Van, Bitlis vilâyeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiç bir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, millî istiklâlin sağlanması ve Saltanat ve Hilâfetin masuniyeti için kuvâ-yı milliyeyi âmil ve irade milliyeyi hâkim kılmak esastır.” ve “Mondros mütakeresiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilâyetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslâmlar teşkil eden, iktisadî ve kültürel üstünlüğü Müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikâk öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskûn memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dînîyemize riâyet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi Kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.” ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükûmet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark Vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Mebusan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük Millet Meclisi’nce de benimsenen Misâk-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskûn olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri âraya tevfikan tayin edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedekârlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkâr Osmanlı-İslâm ekseriyetiyle meskûn bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.
Anayasa’nın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü düzenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili, 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasa’nın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlâl edilmesi, diğer yönünün de ihlâl edilmesi sonucunu doğurmaktadır.
Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.
maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçe’ye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir. Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmî dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçe’nin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.
Diğer taraftan, hernekadar Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez…” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.
Dil konusunda Anayasa’da bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek … amacıyla kullanılamazlar…” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasa’daki hak ve özgürlükleri dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.
Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği)” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “…”millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “Millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında, “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı…”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce…” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının kökeni ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimlikleri ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir….
“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir…”
Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerinden olan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bi millliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve mavevî mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “….. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980 sayılı kararda, “…geçmişte “panislâmist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusu’nun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasa’nın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır….”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “…Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “…Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.
Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir. “Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… Ülkenin her yeri her yurttaşındır.
“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolu’nun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1.Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.
“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.
“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal aykırılık söz konusu değildir.. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiç bir ayırım gözetilmeksizin, istem ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….
“Türkiye’de; Türk Ulusu’nun dengeli, tutarlı tutumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.
“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile sağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.
“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir:
“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.
“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.”…” biçiminde tanımlamış)
“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda; “…Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültüren, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk Vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır..
“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevî birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.
“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahip, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.
“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsalcıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar….” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.
SPY.nın 78. maddesinin (b) bendinde yasaklanan bir husus da siyasal partilerin ırk esasına dayanmalarıdır. Buna göre, siyasal partiler belirli bir ırka mensup olanların toplandıkları, sırf onla ra mahsus bir parti olduklarını iddia edemeyeceklerdir. Tersine davranışa izin verilmesi halinde bundan öncelikle bölünmezlik ilkesinin zarar göreceği kesindir.
Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2. maddesinde yer verilmek suretiyle Türkiye Cumhuriyetinin dayandığı temel görüş ve ilkeler arasına katılmış olan Atatürk Milliyetçiliği ile 3. madde de belirtilen, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ile diline dair hükümler korumasız bırakılmamış, 4. madde ile bu ilke ve esasları belirleyen 2. ve 3. maddelerin değiştirilemeyeceği, değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği öngörülmüş, 14. maddede, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ve ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek… dil, ırk,…. ayırımı yaratmak… amacıyla kullanılamayacağı kuralı getirilmiş, siyasal partiler yönünden de, 68. maddeyle, tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğine, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı, 69. madde ile de 14. maddede belirtilen sınırlamalara aykırı davranan partilerin kapatılacağı kabul edilmiştir.
Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81. maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, Ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.
“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selâmetle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”
Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya …. ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekçede de açıklandığı gibi, Lozan Barış Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.
İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, “…Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.
“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve Türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerinde koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.
“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İnönü: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmekte idi; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında en tam bir birlik yaratmaktadır.”
“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 Aralık 1922 günlü tasarısının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”, “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonunun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesi’nin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)
Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrümüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen …serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrimüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve âyini dinilerine serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesi’nin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)
Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk-Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.
Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez. Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1 (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplu lukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevî bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.
Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X. yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevinçli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle , gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlâka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşı’na fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki ayrılıkçı terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.
Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusu’nun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, Yasa’nın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayrımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “…Türk Ulusu’nu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkâr anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunulan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.
“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerin belirtmeleri yasaklanmamış, ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü için yer alacakları ortaya konulmuştur…”
Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusu’nu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasa’nın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturumazlar. Türk Ulusu’nun manevi bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medeni v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit Vatandaş”lık, Fransız Büyük Devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.
Maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yoğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.
Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K. 1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “…Bu hükümde de..”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, sözkonusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratma” anlamına gelebileceğidir…
“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan Anayasal durum karşısında Anayasa’nın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”
Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demekdir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”
Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.
B) Değerlendirme
Davalı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yukarıda belirtilen konuşmaları ile parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” adlı bildirisinin Anayasa ve SPY.ndaki kimi esaslar açısından yapılan çözümlemesinde;
Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı bir ulus oluşturduğu anlamında Türkiye’de Kürt halkının var oluşundan söz edilerek, bu kitlenin varlığının Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yetmiş yıldan beri inkâr edildiği, Kürtlerin baskı ve soykırım uygulamasına maruz kılındığı, milyonlarca insanın topraklarından koparıldığı, toplu göç ve sürgünler yapıldığı, bu inkâr ve yok etme politikalarının “Kürt sorunu” adını verdikleri bir siyasal sorun oluşturduğu, Cumhuriyetin, bu sorunu demokratik yollardan çözemediği; Demokrasi Partisi’nin, Cumhuriyetin sorunu çözememesinin meydana getirdiği zorunluluklardan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek örgütlenmenin sağlanması için mücadele edeceği ve belgelerinin “Kürt devleti için birleşmek” olduğu belirtilerek;
Kürt halkının isteklerinin başında bu sorun da dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği söylenip, ekonomik geri kalmışlık ya da terörle ilgisinin bulunmadığı, “siyasal” olduğu ifade edilen sorunun köklü çözümünün, sanki Türkiye’deki Kürt kökenlilere sistematik şiddet uygulanıyormuş ve Kürt kökenliler Türk ulusunu oluşturan diğer soylardan gelen yurttaşlarla tam bir eşitlik içinde değillermiş gibi, barışçıl ve demokratik ortamda ve eşitlik temelinde “siyasal” yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle sağlanacağı, siyasal çözüm yollarının bulunması gerektiği, “siyasal çözüm”ün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce, örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulunabileceği savunulmaktadır.
Edinilen beyanlar ve yayınlanan bildiride dikkati çeken bir diğer husus, ülkemizde yaşanmakta olan “ayrılıkçı terör” olgusuna karşı sergilenen yaklaşım biçimidir. Bu bağlamda, devletin devlet olma gereğinin bir ifadesi olarak yurttaşların can ve mal güvenliğini, kamu düzenini ve esenliğini sağlamak amacıyla, terörü yok etmek için hukuk devleti kuralları içinde meşru güçleriyle terör örgütü PKK.ya karşı giriştiği mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede bir savaş yaşandığı, bu savaşta uluslararası hukuk kurallarının uygulanmadığı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun il ve ilçelerinden olan Şırnak, Sarıkamış ve Digor’un yer aldığı yurt parçası “Kuzey Kürdistan” olarak adlandırılarak savaşın Kürdistan’da cereyan ettiği, bu silâhlı mücadelenin Kürt sorununu, Kürt ve Türk halklarının ve dünya kamuoyunun önüne getirdiği, bu savaşta “düşman” olarak nitelendirilen silâhlı kuvvetlerimizin Kobra helikopterlerine karşılık, bölücü terörü yöneten yasadışı örgüt mensuplarıyla kendilerinin bir ve aynı saflarda yer alan kimseler olduklarını belirtecek şekilde, çoğul birinci şahıs zamirinin tamlayanı olan “bizim” sözcüğü kullanılarak (bizim gönlümüzde) gönüllerinde kardeşlik ve birlik duygularının bulunduğu, bölücü örgütün yapmakta olduğu terör eylemlerinin bir savaş olduğu ve Kürt kökenli yurttaşların bu savaşı destekledikleri anlamında ve bir halk savaşı olduğu izlenimini verecek biçimde, halkın kendi kurtuluşu için kızını, oğlunu, gelinini kendilerinin yanına verdiğini, savaşın barışa dönüşmesi için savaşın tarafları olan PKK. adlı silahlı çete ile devletin ateşkes ilân etmeleri ve ateşkesin tarafsız güçler tarafından kontrol edilmesi, devletin Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmesi, Kürt ulusunun varlığı anlamında, Kürt kimliğinin Anayasa ve yasalarda bütün sonuçlarıyla tanınarak güvence altına alınması savları ileri sürülmektedir.
Genel çizgileriyle bir yerinme ve özeleştiri niteliğinde olan ve özgür bir Kürt devletinin oluşumu için, ülkemizdeki ulus bütünlüğünü oluşturan ögelerden olan, Kürt soyundan gelenler ile kimi komşu ülkelerdeki aynı kökenliler arasındaki birleşme konusuna değinen Erbil konuşmasında, Genel Başkan Yaşar Kaya; “Kürdistan”ın, bir parçasını da ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin oluşturduğunu üstü kapalı olarak ifade eder biçimde, dört parçaya ayrılmış olmasını, Kürtler arasında birlik olmayışına bağlayarak, birlik olmazsa hiç kimsenin kendilerine değer vermeyeceğini, Süleymaniye (Irak)’den Dersim (Tunceli ilinin eski adı), Mahabat (İran)’a Cebel-i Errad’a kadar uzanan bölgede, her yerin, Kürtler arasında kardeşlik ve dostluk bulunmayışının sonucu olarak, şehitlerle dolu olduğunu, Kürtler arasında kardeşlik olmadığı takdirde Kürdistan’ın da olmayacağını, Kürtlerin Kürtlük için birlik olamadıklarını, Kürt tarihinin ihanetlerle dolu olduğunu söyleyerek bağımsız Kürdistan devletinin doğabilmesi için birlik ve kardeşliğin gerekliliğine dikkatleri çekmiştir.
Davalı partinin merkez yürütme kurulunun söz konusu bildirisinde, ayrıca Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak Kürt kimliğinin kabulü anlamında, Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.
Genel Başkan Yaşar Kaya’nın her iki konuşmasında hitap ettiği topluluklara, kendilerinden selâm getirdiğini beyan ettiği Şeyh Sait, Seyit Rıza, General İhsan Nuri, Ali Şir (Şen, Şan) gibi isimlerin Cumhuriyet öncesi ya da sonrası girişilmiş Kürt başkaldırı hareketlerinin temsilcileri olmaları, Şeyh Sait isyanının başlatıldığı Piran kasabasından, 1945-1946 ayaklanması sırasında İran’da kurulan Kürdistan Bağımsız Cumhuriyeti’nin başkenti olan Mahabad kentinden söz edilmesi, Şeyh Ubeydullah Nehrî’den başlayarak Kürdistan’ın bağımsızlığı ve kurtuluşu için hizmeti geçenlere saygı duyduklarının belirtilmesi, terör olaylarına karşı sergilenen yaklaşım biçimiyle uyumlu ve konuşmaların içerdiği öz ve kitlelere ulaştırmak istediği mesaj bakımından anlamlı bulunmuştur. Bu adlarla birlikte belirtilen ve Diyarbakır zindanlarından oldukları söylenen Kemal Pir hakkında, Ülkem Basın ve Yayıncılık San. Tic. ŞTi. adına Yaşar Kaya’nın imtiyaz sahibi bulunduğu Özgür Gündem adlı gazetenin 17.8.1993 günlü nüshasında yayımlanan “15 Ağustos atılımı karanlığa sıkılan ilk kurşundur” adlı yazı dizisinde, “Türkiye devrimini Kürdistan devriminde görüyorum” diyen PKK-MK üyesi Kemal Pir, engin öngörüsü, siyasî ve askerî alanlarda sunduğu katkı ile enternasyonalist devrimciler arasında yerini almıştır. Haki Karer vasıtasıyla ideolojik grup çalışmalarına katılan Kemal Pir, Ortadoğu alanına ilk çıkarılan PKK kadroları arasında bulunmuştur. Tutsak düştükten sonra konulduğu Diyarbakır zindanında, siyasî savunma savaşımı için girilen ölüm orucunda ölmüştür. Kemal Pir ilk gruplarla gelip eğitim görürken Filistinlilerin verdiği parayı “biz paralı asker değiliz” diyerek reddetmiş.” biçiminde, Mazlum Doğan hakkında da aynı gazetenin 18.8.1993 günlü nüshasındaki aynı yazı dizisinde, “12 Eylül’ün vahşet ormanında, Diyarbakır zindanlarında, “Direnmek yaşamaktır” şiarını yükseltmek için 1982 yılının 20 Mart’ını 21 Mart’ına bağlayan gece 35. koğuşun 9. hücresinde kendini yaktı. Yaktığı üç kiprit çöpü aynı zamanda Newroz ateşi oldu.” biçiminde birer değerlendirmenin fotoğraflarıyla birlikte yer aldığı, ayrıca bu kişilerle birlikte Hayri Durmuş’un “Özgürlük şehitleri” olarak 27 Kasım vesilesiyle anılmalarına ilişkin bir ilânın Özgür Gündem gazetesinin 21, 22, 23.11.1993 günlü nüshalarında ard arda yayınlandığı görülmektedir.
Üzerinde ayrıca durulması gereken bir konu, merkez yürütme kurulunun bildirisindeki, Kürt sorununun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılması çağrısıdır.
3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Antlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) Düşünce, Vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.
AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içerisinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlik kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M. Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü cumhuriyet Gazetesi) Davalı partinin merkez yürütme kurulunun yukarıdaki çağrısından, Helsinki Sonuç Belgesindeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson
ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de
Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu
hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir
süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç
örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini,
herhangi bir dış baskı olmadan seçmesi hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü”ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmemekte, (Pazarcı, H., Uluslararası Hukuk Dersleri Cilt: II, 2.baskı, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklara dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Soysal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)
1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise., kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmamıştır.
Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye bu konuyu Lozan Barış Antlaşması ile kesin olarak çözümlemiştir. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.
Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye Devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına daha önce ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum., Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.
Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması çağrısının hiç bir dayanağı yoktur.
Genel Başkan Yaşar Kaya’nın konuşmaları ve merkez yürütme kurulunun bildirisinde, davalı parti adına açıklanan görüşlerden çıkan genel sonuç ve anlam, Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur. Oysa, Anayasa’nın ve SPY.nın devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini siyasal partilerin amaç ve çalışmaları yönünden güvence altına alan hükümleri var olmasa bile, Anayasa’nın 11. maddesi gereğince, Başlangıç kısmı ile 2. ve 3. maddelerindeki bölünmezlik temel kuralı ile bağlı ve sınırlı bulunan tüm siyasal partiler ve davalı Demokrasi Partisi’nin ülkenin ya da ulusun bir bölümünün, var olan bütünlüğü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan ya da dolaylı olarak meydana getirme olasılığı bulunan her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınması ve çalışmalarını bu bütünlüğü daha da güçlendirecek biçimde yürütmesi gerekir. Siyasal partiler ırk ayırımcılığını ve bunun siyasal ve hukuksal sonuçlarını amaç ve erek olarak benimseyemezler. Tersine davranışları, uluslararası hukukta da benimsenen, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve varlığına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi çerçevesinde, siyasal partileri de kapsayacak biçimde, ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü korumak amacıyla alacağı önlemlerle karşılaması devletin doğal hakkı ve kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de görevidir.
Davalı partinin genel başkanının konuşmalarındaki beyanlar ile merkez yürütme kurulunun bildirisi içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık hallerinin şu biçimde belirdiği görülmektedir:
a) Bu konuşmalar ve bildiride;
-Türkiye Cumhuriyetinde Kürtlere karşı yetmiş yıldan beri inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan ve barut politikalarının uygulandığı, Kürtlerin hep zindanı, inkârı, sürgünü ve ölümü yaşadıkları,
-Cumhuriyet Türkiye’sinin Kürt sorununu demokratik yolla çözemediği bu sorunun ekonomik geri kalmışlık veya terör değil, siyasal bir sorun olduğu, çözümünün demokratik bir ortamda ve eşitlik temelinde siyasal yol ve yöntemlerin uygulanması suretiyle olabileceği, siyasal çözümün Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün eksiksiz uygulandığı demokratik bir ortamda bulanabileceği,
-Kürt halkının ayaklanmada başını dik tutan bir halk olduğu ve isteklerinin bulunduğu,
-Terör örgütü PKK. ile yapılan mücadele bir savaşa benzetilerek, ülkede savaş yaşandığı, bu savaşın ülkenin “Kürdistan” olarak adlandırılan bir bölümünde cereyan ettiği, bu silahlı mücadelenin Kürt sorununu Türk ve Kürt halkları ile dünya kamuoyunun önüne getirdiği, (Kürt) halkın(ın) bu kurtuluş savaşı için çocuklarını örgütün yanına gönderdiği, Kürtlerin ülkeleri uğrunda ölmeğe yemin ve canlarını feda ettikleri,
-Özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüdükleri, özgür ve serbest olmanın pahalı olduğu, belgilerinin Kürt devleti için birlik olmak ve kurtulmak olduğu, beyan edilmek ve Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin bir kısmı “Kürdistan” olarak adlandırılmak suretiyle, Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrası ile SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak, Anayasa’daki ulus bütünlüğü dışına çıkılıp, ulusun Türk ve Kürt halkları olarak bölündüğü, ayrı bir Kürt ulusunun varlığının vurgulandığı ve bu ulusun özgürlük uğruna, kendisini baskı altında tutan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silahlı mücadeleye giriştiği, son hedefin özgür bir ülke ve özgür Kürt devleti olduğu ifade edilmektedir.
Oysa, Türkiye Cumhuriyeti devletin birden fazla ulus olamaz. Soyu, dili, dini, mezhebi farklı da olsa, Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğü içinde yer alan herkes Türk yurttaşıdır. Tarihsel bir gerçeğin anlatımı olan “Türk Ulusu” olgusunun ve devletin ülkesiyle bölünmezliğinin ortadan kaldırılması sonucunu verecek, ırkçılığa dayalı siyasal ayrılıklar ve oluşumların ve Türk yurttaşlığı niteliğini değiştiren iddiaların ileri sürülmesine Anayasa ve SPY.izin vermemektedir.
b) Cumhuriyet Türkiyesi’nin Kürt sorununu çözmeyi başaramadığı, Demokrasi Partisi’nin böyle bir zorunluluktan doğduğu, partinin Kürtlerin değişim isteklerinin sözcüsü olabilecek bir örgütlenmenin bulunmayışının yarattığı kısır döngünün aşılması için gerçek demokrasi ve değişimden yana olan güçleri seferber ederek örgütsel birliği sağlama yolunda mücadele edecek bir parti olduğu belirtilerek, SPY.nın 78. maddesinin (b) bendine aykırı biçimde, partinin Kürtlerin sorunlarını çözebilme ve onlar arasındaki örgütsel birliği kurma amacıyla oluşturulduğu ve bu yolda mücadele edeceği söylenmekte ve böylece parti ırk esasına dayandırılmaktadır.
c) Siyasal çözümün, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla kabul edildiği bir ortamda bulunabileceği, Kürt kimliğinin tüm sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması, uluslararası antlaşmalara konulmuş çekincelerin geri alınması, sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde, ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğundan objektif bir biçimde sözedilmesinin ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, ayrı bir ulusal ve kültürel kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması ve sürdürülmesi için kendilerine azınlık hukukun uygulanması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmüştür.
d) Kürt devriminin arkasındaki kültürel rönesans (yeniden doğuş) selâmlanarak, Kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirebilmeleri, ana dilde eğitim hakkının sağlanması gerektiği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka bir dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlık yaratılarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmıştır.
Halbuki, Yüksek Mahkemenizin siyasal parti kapatılmasıyla ilgili 14.7.1993 gün, Esas 1992/1, Karar 1993/1 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta, onları geliştirmektedir. Günlük yaşamda bu açıkça görülmekte, ülke ve ulus bütünlüğü içinde onurlu yerini almakta ve saygı görmektedir. Bin yıldır birlikte yaşamış, tarihi, dini, gelenek ve görenekleri aynı olan, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız kültürleri güçlü biçimde ulusal kültürde yerini alan bir topluluğun bireyleri arasında ayrılığı gerektirecek düzeyde kültür ayrılığı olduğunu ileri sürmek ve ortak ulusal kültürü yadsıyıp dışlamak gerçeklerle bağdaşmaz. Kürt kökenli Türk yurttaşı ile başka kökenli Türk yurttaşı arasında temel hak ve özgürlüklerden yararlanma açısından hiçbir fark yoktur. Türk vatandaşlığı, ayrımları önleyen ve herkesi insan hak ve özgürlükler(in) de birleştiren bir kurumdur. “Kürtlerin kültürel ve ulusal hakları” sözleri azınlık yaratmaya ve buna bağlı olarak somut ayrılıkları gündeme getirmeye yöneliktir. Kürt kökenli yurttaşların dillerini, gelenek ve göreneklerini özel yaşamlarında sürdürmelerine hiçbir engel yoktur. Davalı partinin amacını devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü yıkarak devlet yapısını değiştirmek ve ırk esasına dayanan oluşumları gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Buna Anayasa olur vermemektedir. Türkçe’nin çeşitli etnik soydan gelen vatandaşlar arasında resmî dil olması yanında ortak iletişim aracı, kültür ve eğitim dili olduğu, bu olgunun tarihi ve sosyolojik gerçeklere dayandığı göz ardı edilmemelidir.
“….yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir. Bunun hiçbir ulusal ve bireysel yararı yoktur. İstekler, insan haklarına dayalı vatandaşlık hakları ile ilgili değildir. İstenilen kültürel haklar da, etnik bir grup haklarının üstünde ulusal varlığının temeli olarak ileri sürülmekte ve ulusal özgürlük ortaya konmaktadır. Oysa, haklar ve özgürlükler yönünden yurttaşlar arasında ayrım ve bir yurttaşa eksik ya da fazla verilen bir hak yoktur…”
Sonuç ve İstem
Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin genel başkanının Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalarda ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasa’nın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerinde ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,
Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”
DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Demokrasi Partisi’nin 28.1.1994 gün 994/1445 sayılı ön savunmasında aynen şöyle denilmektedir :
“1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenen, Demokrasi Partisinin kapatılması istemli, 02.12.1993 günlü, SP.52.Hz. ve 1993/55 sayılı iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesi gerekir.
Demokrasi Partisi, gerekli belge ve bildirilerini 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na vererek, SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Parti tüzüğü ile programının, yasalara aykırılığı ileri sürülmemiştir.
Siyasi Partilerin kapatılması davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Kapatma tüzel kişiliğin sona erdirilmesi müeyyidesini taşıdığı için, en ağır ceza olan idam ile eşdeğerdir. Bu nedenle hazırlık tahkikatı önem taşımaktadır. İddianamede delil olarak, Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.05.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn, 15.08.1993 tarihli Irak’ın Erbil şehrinde yaptığı iki konuşma ile Merkez Yürütme Kurulunun “Barış Kampanyası” gösterilmektedir.
SYP’nın 106 ncı maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na intikal ettirilen belgeler ve soruşturma evrakları sonucu, Ankara DGM’de 93/114 ile 115 E. davalar açılmış olup, derdesttir. Bu dosyalara ait deliller aynı zamanda kapatılma iddiasının temelini teşkil eden delillerdir.
Ceza usulümüzde her ne kadar vicdanî delil sistemi benimsenmişse de, delillerin, yasalara, usule, hukuka, ahlaka uygunluğu ve meşru olarak temini zorunludur. CMUK’nuna göre Savcılar delil toplarken, aynı zamanda lehe ve aleyhe olan tüm delilleri toplamak ile yükümlüdürler. Ankara DGM Savcılığı’nın başlattığı soruşturmada, bu hususlara riayet edilmediği için Başsavcı Nusret DEMİRAL hakkında Adalet Bakanlığı’na yaptığımız başvuru sonucu Bakanlık soruşturma izni vermiş olup, Adalet Bakanlığı Başmüfettişliğince başlatılan soruşturma sürmektedir.
Erbil konuşmasının kasetinin, hangi yolla temin edildiği meçhuldur. Genel Kurmay kaynaklarınca temin edilmiş ise, istihbarat veya başkaca hangi yoldan örneğin, diplomatik kanalla veya başkaca bir yazışma sonucu temin edilip edilmediğinin saptanması ve konuşmanın tamamının sağlıklı bir biçimde temini gerekmektedir. Ayrıca Irak Kürdistan Demokrat Partisinin DEP ile ilgili davetiye ve yazışmalarının temini, konuşmanın hangi gün ve saatte yapıldığının tümünün tespiti zorunludur. Aynı husus Bonn konuşması için geçerli olup, Alman makamlarıyla temas kurulup, toplantının kimin adına yapıldığı, DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın hangi sıfatla katılıp konuştuğu hususunun SPY’nın 101/b maddesi uyarınca saptanması zorunludur. Yine parti MYK sının barış bildirisi kapatma gerekçesi olarak gösterildiği için, “Barış Kampanyasının” parti kurultay kararı olup olmadığının, kararı ise ne tür bir karar olduğunun ayrıca bu konuda parti Meclisinin aldığı bir kararın olup olmadığının saptanması zorunluluğu vardır. Bu hususların araştırılması, ondan sonra iddianame tanzimi gerekirken, SPY’nın 9. maddesine aykırı olarak dava açılmıştır.
Delillerin eksik, hatalı, bütünlüğü bozucu olması, gerekli titizliğin gösterilmemiş olması, hukuka ve ahlaka aykırı olarak, toplanması karşısında iddianamenin iadesi gerekmektedir.
2- Kapatma davaları öz itibariyle bir ceza davasıdır. Bu durumda iddiaya dayanak edilen delillerin, tartışılması soruşturmanın genişletilmesi sonucudur ki sübut delillerinin bulunup bulunmadığı değerlerdirme konusu yapılabilir.
Ankara DGM’de 1993/114-115 Esas derdest davalar, kapatılma iddiasının dayanağını teşkil ettiğinden bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi bir zorunluluktur. İleri sürülen iddialar sübuta ermediği takdirde, kapatma iddiasının gerekçeleride ortadan kalkacaktır. Bu nedenle bu iki davanın “Mesele-i müstehire” addedilmesi hukuki bir zorunluluktur.
3- Halkın Emek Partisinin kapatılması davası, bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna götürülmüştür. Komisyonda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı dosyalar derdesttir.
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini 1954 yılında kabul etmiş olup, 6366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiştir. Anayasanın 90 ıncı maddesine göre iç hukukta kanun hükmünde olup uygulanma kabiliyeti olan sözleşme karşısında sözkonusu davalarda Genel Sekreter İbrahim AKSOY’unda bulunması nedeniyle, şahsi ve fiili irtibat bulunduğundan “Mesele-i Müstehire” kabul edilmesi gerekmektedir.
4- Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi Anayasaya aykırıdır. DEP’in kapatılması istemli iddianamede, delil olarak Ankara DGM Savcılığı’nın iddianame ve DGM Mahkemesinin 1993/114-115 esas dava dosyaları delil olarak gösterilmektedir. Siyasi Partilerin denetimi münhasıran Anayasa Mahkemesine ait olmasına rağmen, 3713 sayılı Yasa’nın 9 uncu maddesi nedeniyle Devlet Güvenlik Mahkemesinde dava açıldığından, Anayasa Mahkemesinin münhasıran denetimi ihlal edildiğinden, 9 uncu maddenin Anayasaya aykırılığı nedeniyle iptal edilmelidir. Anayasanın 14 üncü maddesi “temel hak ve hürriyetleri” 68 inci maddesi Siyasi Partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez koşulu, 69 uncu maddesi “siyasi partilerin kuruluş ve denetimlerinin münhasıran Anayasa Mahkemesine ait oduğu” 2820 sayılı SPY’nın 98 ve 101 inci maddeleri ile DGM’lerin yargılama usulu kanunun 9 uncu maddesinin son fıkrasına aykırıdır. Bu yasa ile Terör suçlarından Devlet Güvenlik Mahkemeleri görevi kapsamı içinde olduğu belirtilmiştir.
SHP’nin Anayasa Mahkemesinde açtığı iptal davasında hernedense bu madde gözardı edilmiş ve iptale konu edilmemiştir. Anayasa Mahkemesinin 31.3.1992 tarih 91/18 E-92/20 K. sayılı kararında sözkonusu madde inceleme konusu yapılmadığından ve Anayasa aykırılığı ciddi bulunduğundan, dikkate alınması gerekmektedir.
5- Anayasa ve Siyasi Partiler Yasasında bir takım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla, SPY’nın Anayasaya aykırılığının ele alınıp incelenmesi gerekmektedir.
Sözkonusu yasalar sosyoloji bilimine, toplumsal uzlaşmaya, uluslararası sözleşmelere ve Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan AİHS nin 9, 10, 11, 14 üncü maddelerine aykırıdır. Türkiye sözkonusu sözleşmeye imza atmakla ve sözleşme yürürlüğe girmekle, “Pacta Sun senvanda” yani ahde vefa gereği iç hukuk mevzuatını buna uydurmakla yükümlüdür.
Hakimler, yalnızca kanun takipçisi olarak dar bir yorumlamaya gidemezler hukukun evrensel ilkeleri ve uymakla zorunlu olduğu tüm hukuk kurallarının uygulanması kanun yerine hukukun uygulanması zorunluluğu vardır. Bu nedenle Anayasaya aykırılık iddiamızın ciddi kabul edilerek incelenmesi gerekir. Anayasanın geçici 15 inci maddesi bir döneme ait yasama işlemlerini Anayasal denetimin dışına çıkararak, “hukuk devleti” anlayışına ters De facto bir durum yaratmıştır. Sözkonusu yasa, atanmış bir meclisin ürünü yasaları tabu durumuna sokarken, hukukçuların kendilerini böyle bir yasa ile kayıtlaması mümkün değildir. Bir yandan uluslararası sözleşmelere imza atılırken, diğer yandan çağın gereklerine uygun yeni yasalar çıkarılırken, orijinallığı bozulmuş, yasalarda uygulama kabiliyetini yitirdiğini varsaymak ve “keemlemyekün saymak” hukukun gereğidir. 669 yasa, 90 adet KHK 2324 sayılı yasa uyarınca 76 adet Milli Güvenlik Konseyi kararını, 3 adet Milli Güvenlik Konseyi bildirisini değişmez ve dokunulmaz saymak, yaşama toplumun değişmesine, çağın gereklerine, evrensel hukuk değerlerine aykırıdır. Özgürlükçü demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzenine aykırı 15 inci madde, hukuk pramidinin üstü olan Anayasanın üstü durumunda ki AİHS ne aykırı olduğundan, Türkiye hakkında açılacak tüm bireysel başvuruların mahkumiyetle sonuçlanması anlamına gelmektedir. Hukukçuların bu durumu dikkate alınması ve yasanın amacından yola çıkılarak sınırlama konusunda 6.12.1983 tarihini dikkate alması hukuki açıdan bir zorunluluktur. Bu nedenle 24.04.1983 tarih ve 2820 sayılı SPY’nın 78 ve 81 inci maddelerinin Anayasaya aykırılık savının incelemeye alınması gerekmektedir.
6- Duruşma İstemi
Siyasi Parti kapatma davalarının öz itibariyle ceza davası olması, Ceza Muhakemeleri Usulü’nün uygulanması nedeni ile, SPY’nın 98 inci maddesinin “…dosya üzerinde incelenme yapılarak karara bağlanır…” hükmü davanın duruşmalı yapılmasına engel değildir. Bu nedenle duruşma yapılmasını talep ediyoruz.
Anayasa Mahkemesi uygulamada hukuk mahkemelerinde görülen bir isticvap benzeri uygulamayla yetinmektedir. Bu ise niteliği itibariyle bir sorgudur. Sorgu yalnızca ilgililerin beyanları ile sınırlı kaldığından yeterli olmaz. Delillerin bir kısma konuşma olarak geçtiğinden, bilirkişi incelemesi tercüman sorunu, tanık ve diğer yan deliller ile maddi kanıtlar açısından, savunma hakkınında tam olarak kullanılabilmesi için tam bir duruşma yapılması gerekmektedir. Kapatma davasına gerekçe gösterilen ve Ankara DGM’de derdest olan dosyaların delil olarak taktiri sözkonusu olduğundan, yalnızca bekletici mesele olarak düşünülmesi ve yetinilmeside yeterli olmayacaktır. Açıkladığımız nedenlerle yargılamanın duruşmalı yapılması gerekmektedir.
7- Uluslararası hukuk açısından değerlendirme
Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, iç hukukta kanun hükmündedir. Bu itibarla iddia makamının bu anlaşmaları dikkate almadan, AGİK ve Paris Şartına değinerek bunların iç hukukta uygulanmayacağı görüşünü belirtirken, bağlayıcı sözleşmeleri dikkate almaması hukuka aykırıdır. AİHS de düşünce, örgütlenme özgürlüğü, 14 üncü madde ırk, din, dil, mezhep ayrımı yapılmayacağı hükmü karşısında, kapatma davasının yasal dayanakları bulunmamaktadır.
Kapatma davasını 27 Mart 1994 tarihinden sonraya bırakılması istemimiz her na kadar reddedilmişse de; Türkiye’nin imzalayıp, onayladığı ve iç hukukta uygulanabilir, hüküm niteliğinde olan AİHS’ne ek 1 nolu protokolun 2 nci maddesinde halkın özgür iradesinin tezahürünün, seçim yoluyla yansımasının koşullarının oluşturulması, eşit koşullarda adil seçim zemininin hazırlanması hükmü karşısında, sözkonusu protokolü Türkiye’de imzaladığından, seçim takvimi başlamış olmakla, kapatma davasının seçim takvimi sonrasına bırakılması zorunluluğu doğmuştur. Genel Yerel seçimlerde, belediye başkanı, il ve belediye encümeni binlerce partilinin seçme ve seçilme hakkını ortadan kaldırıcı nitelikte olan kapatma tehditi altında, demokrasinin işleyişi mümkün değildir. Anayasanın vazgeçilmez unsuru olan bir siyasi partinin, diğer siyasi partilerden farklı ve eşit olmayan koşullarda seçime girmesi durumu sözkonusu olduğundan sonradan aday olan üyelerin siyasi faaliyetlerinin kısıtlanması sözkonusudur. Adil ve eşitlikçi olmayan bu duruma son verilmesi için kapatma davasının duruşma sonuna bırakılması gerekir.
İddianameye konu eylemler konuşma ve bildiri eylemleri olduğundan, düşünce açıklama niteliğindedir. Şiddet unsuru içermeyen, terörle alakası olmayan, normal siyasi parti faaliyetlerinin kapatma gerekçesi olarak gösterilmesi mümkün değildir. Anayasa Mahkemesi kararları kesin olmakla içhukuk yolları tükendiğinde AİHS’nin 25 inci maddesi uyarınca “bireysel başvuru” hakkı kullanıldığında davalı konuma düşecek olan ve yargılanacak olan T.C. Hükümetidir. Bu yargılama sonucu iç hukuk mevzuatının değişmesi ile birlikte ödence gibi ağır müeyyideler bulunmaktadır. Bu nedenle dikkate alınması zorunlu hukuk hükümlerini taşımaktadır.
8- Demokrasi Partisinin tüzük ve programı yasalara uygun görülmüş ve kapatma gerekçesi yapılmamıştır. İddia makamının Genel Başkanın konuşmaları ile MYK’nun bildirisinin, öncelikle tüzük ve programına uygun olup olmadığını incelemesi gerekirken, bu yönden bir inceleme yapılmadan dava açılmıştır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesine dava açılırken, “dava şartı” gerçekleşmemiştir. Tüzük ve programın yasalara uygunluğunun bir ön mesele olarak ele alınması gerekmektedir.
Siyasi Parti faaliyetlerinde yetkili kurul ve organların söz ve yazılı eylemlerinin parti tüzük ve faaliyetlerine uygun olup olmadığı, aynı zamanda kendi iç işleyişi açısından da önem arzetmektedir. Disiplin mekanizmesı ve benzeri müeyyideler yanında, SPY uyarınca “ihtar” lüzumunu değerlendirilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Bu hususun dikkate alınarak, dava şartı gerçekleşmediğinden davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir.
9- İddialara Karşı Diyeceklerimiz.
a) İddianamede Bonn konuşması, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen video kasete dayanmaktadır. Kasetin çözümü yapılmış, onun dışında herhangi bir araştırma yapılamamıştır. Ankara DGM’nin 93/114 E. dosyasının iddianame ve delilleri dayanak olarak gösterilmektedir.
İddia edildiği gibi, Bonn yürüyüşünü PKK Genel Sekreteri Abdullah ÖCALAN düzenlememiştir. Alman resmi makamlarında herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Yapılmış olsaydı yasal bir toplantının tertipleyicilerinin kim olduğu, adları, soyadları ve kimin adına düzenledikleri açıklığa kavuşacaktı.
Toplantıya çok sayıda kuruluş katılmıştır. Bunların tesbiti halinde, toplantının amacı ve düzenleme biçimi saptanacaktı. Ancak bu araştırma hazırlık aşamasında yapılmamıştır. Yine DEP Genel Başkanı Yaşar KAYA’nın Genel Başkan sıfatıyla davet edildiğine ve katıldığına dair herhangi bir belge ibraz edilememiştir. Almanya resmi makamlarıyla diplomatik yolla bir araştırma yapıldığı için, konuşmaların tamamı temin edilmemiş konuşma tümlüğü içinde amaç saptanmamıştır.
Sözkonusu konuşma nedeniyle yargılama Ankara DGM’de sürdüğünden, öncelikle iddianın ispatı gereklidir. Bu hususlar saptanmadan esasa girmek mümkün değildir.
b- Erbil konuşması, önceleri saptanmamış, daha sonra dosyaya bir kaset ibraz edilmiş ve Genel Kurmay kaynaklarınca temin edildiği belirtilmiştir. Konuşma Kürtçe yapılmış olup, temin edilen kaset eksik bilgiler içermektedir. Konuşmanın tamamını kapsamamaktadır. Kürtçe çeviri özüne uygun yapılamamıştır.
Genel Kurmay Başkanlığı’nın 1.10.1993 gün, İSTH: 3590-493-93 İKK ve Güv.D.iç.İEskh.Ş.(614) sayılı yazı ekinde gönderilen ve konuşmanın kayıtlı olduğu kaset, soruşturma başlattıktan çok sonra temin edilmiş, temini usül ve yasalara aykırı olduğu gibi, nasıl temin edildiği ve nereden temin edildiği konusunda bir açıklama yer almamaktadır. Öncelikle bu delillerin sıhat derecesinin araştırılması ve gerçekleştiğinin kanıtlanması yükümü iddia makamına düşmektedir. Konuşmanın nasıl temin edildiğinin neden diplomatik yoldan elde edilmediğinin ve soruşturma sonrası temin edildiğinin saptanması zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, hukuka ve ahlaka aykırı olarak temin edilen delillerin değerlendirilmesi mümkün değildir.
Her iki konuşma ile ilgili olarak, ciddi bir araştırma ve duruşma sonrası, bilgi ve görgü temelinde tanıkların dinlenmesi sonucu aydınlığa kavuşabilir.
Kasetlerin montajların mümkün olabilmesi ihtimali de dikkate alınarak teknik araştırma ve inceleme zorunluluğu doğmaktadır. Anayasa Mahkemesinin ve Yargıtayın bir çok kararında kasetlerin tek başına delil olmayacağı dikkate alınmalı ve yan delillerle doğrulanması araştırılmalıdır. Bütün bunların dosya üzerinde yapılması mümkün değildir.
İddianamede, Bonn ve Erbil konuşma kasetlerinin, usule, hukuka ve diplomatik yolla elde edildiğine dair bir kayıt olmadığından, dosyadan çıkarılması gerekmektedir. Anayasa Mahkemesinin bu kasetleri delil olarak değerlendirebilmesi için, usulüne uygun diplomatik yolla Irak ve Almanya Adalet Bakanları kanalıyla sağlıklı bir şekilde istemesi gerekmektedir. Bundan sonra tercüme dahil, teknik bilirkişi incelemesi, yapılması zorunludur.
c- MYK kararı ile henüz dağıtılmadan toplattırılan “Barış Bildirisinin” bölücülük suç propogandasının unsurlarını taşımadığı ortadadır. Türkiye mozaiğinin bir parçası olan Kürt yurttaşlarımızdan sözedilmesini bölücülük olarak varsayım yoluyla kabulü mümkün değildir. Kürt sözcüğü devletin resmi makamlarınca ifade edilmekte DYP-SHP koalisyonu Kürt realitesini kabul ettiğini açıklarken hergün medyada bu konuda açıklamalar yapılmaktadır. Diğer siyasi partilerinde Türkiye’nin bir numaralı sorunu hakkında görüş ve programları mevcut olup, bu konuda çifte standarttan uzak, sosyolojik ve bilimsel gerçeklerin dile getirilerek çözüm yollarının aranması ve bu arayışın yasal zeminde meşru yapılması karşısında, müsnet suç unsurlarının oluşamadığı açıktır.
İddianamede delil olarak gösterilen bildirinin, hangi organın tasarrufu olduğu ve sorumluluk konusunda araştırılmadan dava açıldığı için, öncelikle SPY’nın 101 inci maddesinin “b” fıkrasının tatbiki mümkün değildir.
d- SPY’nın 78 inci maddesi açısından
“….Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline….dair hükümleri….değiştirmek…dil…ırk ayrımı yapmak…” amacı güdülmemiş bu yolda amaca yönelik faaliyette bulunulmamış… başkaları tahrik ve teşvik edilmemiştir.
Bu konuda ki iddialar soyut varsayımlara dayanmaktadır. Demokrasi Partisi programı ile bir ırk partisi olmadığını Türkiye mozayiğinin, zenginliğinin yansıtıcısı olduğunu ve kardeşçe birarada yaşamak için barış kampanyasını başlatmıştır.
Barış istemini bölücülükle suçlamak hukuken mümkün olmayıp, politik bir yaklaşımla söylenmeyen ve gerçeği yansıtmayan bir takım varsayımlarla anlamlar türetmek ve sonuçta bölücülük yapılıyor demek mümkün değildir. Böylesi bir mantıkla yola çıkılacak olursa Barzani ve Talabani ile görüşen Cumhurbaşkanı, Başbakan, Hükümet üyeleri ve üst düzey yetkililerin yüce divanda yargılanmaları gerekirdi. Aynı şekilde sürekli olarak konuyu yazan medyanın susturulması ve mensuplarının yargı önüne getirilmesi gerekirdi. Bu durum diğer siyasi partiler içinde sözkonusu olup, Kürt Enstitüsü kurmayı programına alan Hükümet ortağı SHP’nin de aynı iddiayla yargılanması gerekirdi. Bu tür örnekleri çoğaltmak mümkün Adaletin çifte standartlardan uzak, hukuka ve evrensel ilkelerine uygun bir yaklaşımla değerlendirmede bulunması kaçınılmazdır.
e- İddianameye göre Türkiye’de Kürtlerin varolduğunu söylemek, bölücülüktür. Sosyolojik gerçekleri, bilimi yok saymak devletin resmi istatistiklerini yok saymak, meclis tutanaklarını yok saymak gerekir. Böylesi bir yaklaşımın hukuku olmadığı ve bazı gerçekleri dile getirmenin de bölücülük olmadığını belirtmek istiyoruz. AGİK’e imza koymuş, Paris Şartını kabul etmiş, Türkiye’de düşünce açıklama hürriyetini ortadan kadıran bir yaklaşımla, siyasi partilerin her faaliyetlerini bölücülük olarak görmek, değerlendirmek hukuken mümkün değildir. Kıyas mantığı veya varsayımlar la, olmayacak bir şeyi varmış gibi göstermenin hukuki ve mantıki izahı olmaz. Bölücülük suçu açıkça ayrı bir devlet kurmayı hedefler. Barış Bildirisinde böylesi bir amaç olmadığı gibi, böylesi bir sonucu zorlama yoluyla çıkarmakta mümkün değildir.
f- İddianamede, barış bildirisinde, silah kullanan tüm güçlerin silahları susturması istemi, farklı bir mantıkla yoruma alınmaktadır. Demokrasi Partisi bir bakıma eleştirilirken, “…Ülkede bir savaş yaşandığı…” yönündeki görüş hukuki olmayan bir açıdan ele alınmaktadır. Savaş tanımlanması devletin yetkili makamlarınca “küçük ölçekli savaş” “cephe” vb. tanımlamalarla dile getirilmektedir. Aynı mantığı kıyaslama yoluna gidersek, Genel Kurmay, Milli Savunma Bakanınıda aynı şekilde suçlamak gerekecek ki, bu doğru hukuki yaklaşım değildir.
g- Kuzey Irak’ta Erbil kentinde Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, kongrede bulunanlara yurtdışında bölücü propoganda yapıldığı iddiasınında hiçbir inandırıcılığı yoktur. Seçimlerini yapmış, hükümetini kurmuş Irak’lı Kürtlere propoganda yapmayı gerektirecek koşullar yoktur. Yurtdışında bu tür suçlarla ilgili olarak TCK’nun 140 ıncı maddesinin uygulanması ihtimali düşünülse de sözkonusu madde yürürlükten kaldırıldığı için, uygulama kabiliyeti bulunmamaktadır.
10- İddianame Çelişkilerle Dolu
49 sayfalık iddianamenin içinde, parti eylemlerine ve kapatılma iddialarına ayrılan kısım toplam 5-6 sayfayı geçmiyor. Tamamı Anayasa, SPY ve geçmiş Anayasa Mahkemesi kararları ile Lozan ve uluslararası hukukun değerlendirmelerine ayrılan iddianamede Demokrasi Partisi’nin “bölücülük” iddiası somut, inandırıcı, kesin hiçbir kanıta dayandırılmamış olduğundan iddia kendi içinde çelişkilerle doludur. Bunu örneklemek gerekirse:
a- “…bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, x. Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra Türkler ve o dönemde Anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izliyen siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar…”
Lozan anlaşmalarından alıntı yapan, “Kürtler, Çerkezler, Araplar…”dan bahseden iddianame, Anayasa Mahkemesinin kararlarından da bu gerçekliği vurgulamaktadır. Daha sonra:
“…Yasaklanan, farklılıkların açıklanması değil, bunların Türk ve Cumhuriyeti ülkesi üzerinde olmayan azınlıklara özendirerek, zorla azınlık yaratmaya çalışarak ulus bütünlüğünün bozulması ve buna dayalı yeni bir devlet düzeni kurma amacını gütmektir…”
Bir yandan bu açıklamalara yer verilirken diğer yandan, DEP’in Kürt’lerden bahsetmesini başlı başına “bölücülük” olarak değerlendirmekte ve olmayan bir ulus, halk, azınlık yaratılma gayreti olarak değerlendirilmektedir. Kendi iddiaları ile çelişip bu yaklaşımı hukuki bulmak mümkün değildir. Bölücülük, ayrı coğrafya, ayrı bayrak, ayrı sınır, ayrı devlet örgütlenmesi demektir. Hiçbir konuşma ve yazılı metinde böylesi bir açıklama bulunmamaktadır.
b- MYK bildirisinde, Helsinki Sonuç Belgesi, AGİK ve Paris Şartının yerine getirilmesi isteğide bölücülük olarak tavsif edilmiştir. Türkiye’nin imzacısı olduğu bu sözleşmeleri savunmanın, bölücülük olarak değerlendirilmesini algılamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz.
c- 1993 yılı Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen “Viyana Bildirgesi” kendi kaderini belirleme hakkını terörizmden ayırmış, sömürge halklar için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılmasını benimsemiştir. Denilen iddianamede hukuki olmaktan çok politik bir değerlendirme yapıldıktan sonra;
Paris Şartı her ne kadar azınlıklara bir takım haklar tanımışsada… Türkiye açısından hukuksal bağlayıcılığı yoktur denilmekte. İddianame :
Türkiye’nin taraf olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini, Türkiye tarafından kabul edilerek bir yasa ile onanan ve yürürlüğe giren Avrupa Konseyi tarafından kabul edilen “Avrupa insan haklarını ve ana hürriyetlerini korumaya dair sözleşmeyi”, 22.1.1987 tarih ve 1987/11439 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile adı geçen sözleşmenin 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna “Bireysel Başvuru” hakkını, 22.1.1993 tarih 1993/3987 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile “Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın zorunlu yargı yetkisini” ise görmemezlikten gelmektedir.
Bir devlet uluslararası sözleşmede imza koyduktan sonra “Pacta sun senvanda” yani ahde vefa yükümlülüğü ile karşı karşıya olup, anlaşmalara saygı elbette öncelikle yürütme ve yasamanın görevi olmakla birlikte, Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü olan bu sözleşmelerin de uygulanmasında yargıçlar tıpkı siyasi partiler yasasını uygulamak kadar sorumludurlar. DEP’in bu nedenle uluslararası sözleşmelerin uygulanması istemini kapatma gerekçesi olarak sunmak, hem hukuka aykırı hem de demokrasiyle bağdaşmamaktadır.
d- İddianamede Anayasa Mahkemesinin 14.7.1993 gün 1992/1 – 1993/1 sayılı kararında yapılan bir alıntıda “…ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürünün yasaklanması değildir. Çeşitli kökenden gelen yurttaşlarımız kendi dil ve kültürüne sahip bulunmakta…” denilmekte, diğer yandan, Demokrasi Partisi MYK’sının Barış Bildirgesinde Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınması…” istemi meşru, yasal ve normal bir siyasal parti faaliyeti olmakla birlikte bölücülük olarak değerlendirilmekte ve kapatma gerekçesi olarak sunulmaktadır. Soyut yorumlarla, zorlama gerekçelerle tanzim edilmiş bir iddianame ile karşı karşıya bulunmaktayız.
e- İddianamede, “Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteği” de kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül ara rejimi sonucu teşkil edildiği ve günümüz gelişmelerine, toplumsal değişime, çağdaşlaşmağa, gelişen teknoloji ve bilgisayar iletişim çağında birçok anti-demokratik hükümle dolu olduğundan değiştirilmesi istemi, tüm siyasi partilerce benimsenmekte, ve bu konuda Meclis Başkanının girişimi ile siyasi parti liderleri toplantılar yapmakta, sayın Anayasa Mahkemesi Başkanı da mevcut Anayasanın değişmesi gerektiğini söylemekte ve demokrasilerde bu tür bir istemin en doğal hak olarak kabulü ve siyasi partiler açısından asli bir görev olduğu düşünülmeden, kapatma gerekçesi yapılması üzücüdür.
f- Siyasal çözümün, AGİK ve Paris Şartına uygun olarak çözülmesi için adımlar atılmasının söylenmesi suretiyle SPY’nın 81 inci maddesinin (a) bendine aykırı olduğu iddiası… ayrı bir dile sahip farklı bir kesimin bulunduğu… ayrı kültürlerin bulunduğu… azınlık yaratıldığının ileri sürüldüğü şekilde bir sonuçla bağlanmaktadır. Öncelikle şunu belirtmekte yarar görüyoruz. Demokrasi Partisi hiçbir açıklamasında “azınlık” sözünü kullanmamıştır. Diğer hususlar ise esasen iddianemede kabul görmektedir. İddianame bu yönüyle de kendi içinde çelişkilidir.
11- Adil yargılama hakkı “ayrımsız” yargılama sürecinin tüm aşamalarında “geçerli ve vazgeçilmez” bir haktır.
Anayasa Mahkemesinde bugüne kadar görülen siyasi parti kapatma davalarında izlenen usül, süre Demokrasi Partisi içinde geçerlidir. Bir siyasi Partinin kapatma davasının normalde sekiz ayı aşkın bir süre olduğu dikkate alınacak olursa, aynı usül ve teemmül haline gelen uygulamanın DEP içinde sözkonusu olduğu yönünde bir tereddütümüz yoktur. Ancak,
Avrupa insan hakları sözleşmesinin 6 ncı maddesi uyarınca “adil bir yargılama” yapılması istemimiz vardır. Hiçbir önyargı ve varsayımla hareket etmeden, başka bir değişle suç delillerini getirme yükü savcıya ait olmakla, savunmaya kendi kanıtlarını getirme, savunma olanağı tanınmalıdır.
Erbil ve Bonn konuşmaları ile ilgili delil istemlerimizin yerine getirilmesi zarureti doğmaktadır. Bunlar sağlanamadığı takdirde savunma olarak bunları temin yönünde tarafımıza makul bir süre tanınması, yurtdışına çıkmak için vize bağışıklığı dahil olmak üzere olanak tanınması gerekmektedir.
12- Anayasanın 38 inci maddesi uyarınca “ceza sorumluluğu şahsidir” yani failden gayri kişilerin bir suç sebebiyle cezalandırılamayacağı hükmü karşısında, kapatma davası sonucu etkilenecek olan Milletvekillerinin ve tüm parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri zorunluluğu doğmaktadır. Aksi halde, kendi eylem ve davranışları dışında cezalandırılmaları mağdur olmaları sözkonusu olacaktır.
Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca kapatılan bir siyasi partinin, davanın açıldığı tarihteki milletvekillerinin üyeliği sona ereceğinden kendilerini savunmalarına olanak tanınması adil bir yargılamanın gereğidir.
Siyasi Parti kapatma davalarında, partiye gönül veren üye ve taraftarlarının durumu, ülkenin içinde bulunduğu demokratikleşme süreci, ulusal ve uluslararası konum, o ülkenin imzacısı olduğu ve iç hukukunda bağlayıcı olan uluslararası sözleşmeler, dikkate alınarak, ülke ve Mahkemenin saygınlığı alınan kararın kamu vicdanında adil olması, Anayasal temel hak ve hürriyetlerin kullanılması açısından çok yönlü değerlendirme yapılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Anayasa kurallarından da öte onların üzerinde, hukukun genel kurallarının, evrensel değer ve ilkelerinin uluslararası sözleşme ve yükümlülüklerinin ışığında çok yönlü bakılması zorunluluğu doğmaktadır. Demokrasi Partisi herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmamaktadır. Düşünceleri nedeniyle yargılanan bir partinin, özellikle çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü temelinde, baskı ve şiddete başvurmadan, darbelerle iktidarı amaçlamadan, özgürce faaliyet yürütebilmeleri ve Anayasal korumadan yararlanmaları gerekmektedir.
Demokrasi Partisi sözlü ve yazılı düşünceleri nedeniyle yargılanmaktadır. TCK’nun 141, 142, 163 üncü maddeleri kaldırıldıktan sonra 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası ile getirilen hükümler, Anayasa Mahkemesinin siyasi partilere ilişkin münhasır yetkisinide ortadan kaldırmıştır. Demokrasi Partisi Genel Başkanı aylarca tutuklu kalmıştır. Bir Genel Başkanın tutuklanması o siyasi parti faaliyetinin durdurulması anlamına gelir. Bu mahsurları gidermek için 1961 Anayasasında getirilen ve daha sonra 1982 Anayasasında yer alan siyasi partilerin denetimine ilişkin, münhasırın yetkiye müdahale edildiği nitelikdeki Terörle Mücadele Yasası ile demokrasimiz ciddi yara almıştır.
İç hukukumuza, yükümlediğimiz uluslararası sözleşmelere uydurmak için, Strazburg’da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu veya insan hakları adalet divanında mahkum olmayı beklemeye gerek yoktur. Kanun tatbiki yerine özellikle hukukun tatbikinde Anayasa Mahkemesine büyük görevler düşmektedir.
Sonuç ve İstem : Yukarıda açıkladığımız nedenlerle;
1- Dava şartı gerçekleşmediğinden iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine,
2- Usul ve hukuka aykırı olarak, temin edilip dosyaya konulan; Genel Başkan Yaşar KAYA’nın Bonn ve Erbil’deki konuşmalarını içerdiği iddia edilen bantların altında imza, isim, makam bulunmayan istihbarat notlarının yayınlanmayan Hasan ÖZGÜN’e ait olduğu iddia edilen yazı, kaynağı doğrulanmayan Emin ÇÖLAŞAN’a ait ihbari yazının dosyadan çıkartılmasına varsa asıllarının mahkemece ilgili devletlerden diplomatik yolla istenmesine,
3- Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesindeki 93/114 ve 115 E. dosyalar ile HEP’in Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki derdest davalarının Mesele-i Müstehire kabul edilmesine,
4- Duruşma isteğimizin kabulüne, kapatma davası nedeniyle etkilenecek Milletvekili ve yöneticilerin sözlü olarak dinlenmelerine;
5- TCY’nın 9 ve 2820 sayılı yasanın ilgili maddelerinin Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline,
6- AİHS’ne ek I nolu protokolün 2. maddesi uyarınca Genel Yerel Seçim takvimi başladığından eşitlik açısından davanın seçim sonrasına bırakılmasına,
7- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili savunma delillerimizi toplayabilmek için tarafımıza makul bir süre verilmesine, ondan sonra esas hakkında süre tanınmasına,
8- Davanın reddine karar verilmesini davalı parti adına vekaleten dileriz.”
III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 21.2.1994 günlü, SP.52 Hz.1993/55 sayılı Esas Hakkındaki Görüşü’nde aynen şöyle denilmektedir :
“Davalı Demokrasi Partisi hakkında 2.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası dolayısıyla Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmalarının 28.1.1994 günlü, ön savunmalarında değinilen noktalara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.
Ön savunmanın l. bendindeki, iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine ilişkin istek ile kanıtların elde ediliş biçimine yöneltilen itirazlara ileride değinilecektir.
l- Ön savunmanın 2. ve 3. bentlerinde Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/114 ve 115 esas sayılı davalarının ve Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na yapılmış olan başvurularda genel sekreter İbrahim Aksoy’un da bulunması dolayısıyla ortaya çıkan kişisel ve eylemsel bağ nedeniyle bu başvuruların sonuçları alınıncaya kadar bekletici sorun sayılmaları isteği:
Yargılama hukukunda bekletici sorun, bir mahkemenin görmekte olduğu bir davada, davanın sonucunu etkileyecek ve çözümlenmesi o mahkemenin görevi dışında kalan bir uyuşmazlık ortaya çıktığında söz konusu olur. Görülmekte olan davanın konusu itibariyle, ortada bekletici sorun sayma zorunluluğu olan bir durum yoktur. Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayınlayan parti merkez yürütme kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve hele daha önce kapatılmış olan Halkın Emek Partisi’yle ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyecek doğrudan bir ilişki söz konusu değildir. Bu durumda, bütün kanıtları ortada bulunan kapatma davasında, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 254. maddesi göz önünde bulundurularak, söz konusu kanıtlar soruşturmadan edinilecek kanıya göre değerlendirilerek sonuca varılması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, ceza davaları ile bireysel başvuru sonucunun beklenmesine dair isteğin reddi gerekmektedir.
2- 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 9. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisine karışma niteliğinde ve bu nedenle Anayasanın 69. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmesi isteği:
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın, görev ve yetki konularını düzenleyen l8. maddesinin (2) no.lu bendi, “…. siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde (Anayasanın 152. maddesi) gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak …” biçimindeki hükümle Anayasa Mahkemesini, parti kapatma davasında ön sorun niteliğinde ileri sürülecek Anayasaya aykırılık iddialarını inceleyip sonuçlandırma yetkisiyle donatmıştır. Ancak, böyle bir durumda, Anayasanın 152. ve 2949 sayılı Yasanın 28. maddesi uyarınca, iptali istenen yasa hükmünün/hükümlerinin o davada uygulanacak kural olması da bir koşuldur.
3713 sayılı Yasanın iptali istenen 9. maddesi şöyledir: “Bu kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri uygulanır.”
Yüksek Mahkemenizde görülmekte olan bu dava ise Siyasi Partiler Yasası(daha sonra, SPY. olarak anılacaktır)nın 78, 81, l0l. maddelerine göre açılmış bir parti kapatma davasıdır. Bu davada uygulanacak yasa hükümleri SPY. ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın belirli kuralları olup, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur. Her ne kadar, kapatma davasının açılmasına neden olan beyanlar ve bildirinin sahipleri olan (eski) genel başkan ile merkez yürütme kurulunu oluşturan kişiler hakkında SPY.nın ll7. maddesi yoluyla 3713 sayılı Yasanın 8/l maddesi uyarınca Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde kamu davaları açılmış bulunuyorsa da, bu davaların parti kapatma davasıyla doğrudan bir ilişkisi bulunmadığı gibi, davaların açılmasına aracı olan SPY.nın 117. maddesi de kapatma davasında uygulanacak kurallardan değildir.
Açıklanan durum karşısında, iptali istenen kural, görülmekte olan parti kapatma davasında uygulanacak kural olmadığından, isteğin öncelikle bu nedenle reddi gerekir.
3- Anayasa ve SPY.nda birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla SPY.nın Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78. ve 81. maddelerinin Anayasanın Başlangıç bölümü ile l., 2., 3., 4., 5., 6. maddelerini yasak kapsamına aldığından dolayı Anayasaya aykırı olduğu savı:
Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddenin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yoluyla bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.
22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan SPY, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici l5. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.
Öte yandan, SPY.nın getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78. ve 8l. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da SPY.ndaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de 10.7.1992 gün, E.1992/l (Siyasi Parti Kapatma), K.1992/1 sayılı kararında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.
Belirtilen nedenlerle, SPY.nın 78. ve 8l. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.
4- Yargılamanın duruşmalı olarak yapılması isteği:
Anayasanın, Anayasa Mahkemesinin çalışma ve yargılama usullerini düzenleyen 149. maddesinin son fıkrasında, Mahkemenin Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceleyeceği hükmü kabul edilmiştir. Aynı kural, SPY.nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından açıkça söz edilmek suretiyle tekrarlanmış, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasanın 33. maddesinde de Anayasadaki hükme paralel olarak siyasal partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak suretiyle dosya üzerinde incelenip karara bağlanacağı esası getirilmiştir. Ancak, gerek SPY.nın, gerekse 2949 sayılı Yasanın sözü edilen maddelerinde, Anayasa Mahkemesine, gerek gördüğü durumlarda sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisi tanınmış bulunmaktadır. Öngörülen usulde, kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma yapılması benimsenmemiştir. Uygulanacak yöntem yönünden Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasına gönderme yapılması, o yasada yer alan her yargılama kuralının uygulanması anlamında olmayıp, “duruşma” dışında davanın bünyesine uygunluk gösteren kuralların uygulanacağını belirtmek amacıyladır. Birer özel yargılama hukuku hükmü niteliğinde olan ve kamu düzenini ilgilendiren bu Anayasal ve yasal düzenleme karşısında, Yüksek Mahkemenize ilgililer ve bilgisi olanları dinleme yetkisini kullanma bakımından tanınmış olan takdir hakkı saklı kalmak üzere, parti kapatma davalarında duruşma açılması mümkün bulunmadığından, davalı partinin bu yöne ilişkin isteğinin reddi gerekir.
5- Davanın genel yerel seçimlerin yapılacağı 27 Mart 1994 gününden sonraya bırakılması isteği ve dava sonucunda İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca bireysel başvuru hakkı kullanıldığında T.C. Hükümetinin davalı konumuna düşeceği ve yargılanacağı, bu yargılama sonucu iç hukuk kurallarının değişmesi ile birlikte ödence yaptırımının söz konusu olacağının gözetilmesi gerektiği savı:
Davanın genel yerel seçimden sonraya bırakılması isteği hakkında, Yüksek Mahkemenizin 20.1.1994 günlü ara kararıyla, Ceza Yargılama Usul Yasası hükümlerine uygun olmadığı gibi bu konuda 2949 ve 2820 sayılı Yasalarda kabule olanak veren bir kuralın bulunmaması gerekçesiyle ret kararı verilerek sorun çözümlenmiş olduğundan bu konuda yeni bir karar verilmesine gerek bulunmamaktadır.
Kural olarak, her dava açıldığı tarihte geçerli olan durum ve koşullara göre görülüp sonuçlandırılır. Öte yandan, bir olasılık olarak ileri sürülen bireysel başvuru hakkı henüz kullanılmadığına, ileride kullanılsa bile, başvuru sahibinin yararına sonuçlanacağı kesin ve belli olmadığına göre, gelecekte gerçekleşeceği belirsiz durumların görülmekte olan davayı etkilemesi düşünülemez ve bu nedenle göz önünde bulundurulması söz konusu olamaz.
Bu nedenlerle, davalı partinin yukarıda özetlenen sav ve isteğinin reddi gerekir.
6- Kapatma davasının, (eski) genel başkanının beyanları ve Merkez Yönetim Kurulunun bildirisinin öncelikle partinin tüzük ve programına uygun olup olmadığı incelenmeden ve böylece dava şartı gerçekleşmeden açıldığı, “ihtar” gereğinin yerine getirilmediği savı:
Davalı parti hakkındaki kapatma davası SPY.nın l0l. maddesinin (b) bendine dayanmaktadır. Sözü edilen kuraldan anlaşılacağı gibi, kapatma kararı, partinin merkez yürütme kurulunun ….yasanın 78. ve 8l. maddelerini de içeren dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı….bildiri yayınlaması….veya parti genel başkanının belirtilen bu kurallara aykırı sözlü….beyanda bulunması hallerinde verilir. Gerek l0l. madde hükmünde, gerekse siyasal partilerin kapatılmasını düzenleyen beşinci kısımda, parti organ ve görevlilerinin bu gibi faaliyetlerinden dolayı dava açılmadan önce, partiye ihtarda bulunulmasını şart koşan bir düzenleme yer almamıştır. Esasen, böyle faaliyetlerde ihtar koşunlunu aramak işin mantığına da uygun düşmez. Çünkü, yasa, dördüncü kısımındaki yasaklara aykırı beyanda bulunulmasını, bildiri yayınlanmasını cezalandırdığına göre, beyanın yapıldığı veya bildirinin yayınlandığı anda, yaptırım uygulanmasını gerektiren yasaya aykırılık hali meydana gelmiş olacağından, bu aykırılığın yapılacak ihtar sonrasında parti tarafından giderilmesi olanaksızdır. Böyle bir koşulun öngörülmesi SPY.l0l. maddesinin işlemesine engel olur ki yasa koyucunun amacının bu olduğu söylenemez.
Bu nedenlerle, şartı gerçekleşmeden dava açıldığı savı yerinde görülmemiştir.
7- Bonn konuşmasını içeren video kasetin çözümünün dışında başka herhangi bir araştırma yapılmadığı, yürüyüş hakkında Alman resmi makamlarından bilgi alınmadığı, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edildiğini ve katıldığına dair belge ibraz edilmediği; Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden ve nasıl sağlandığı konusunda açıklama bulunmadığı, kasetlerin montaj olabileceği, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı; Hukuka ve ahlaka aykırı olarak sağlanan kanıtların değerlendirilmesinin olanaklı olmadığı, bu nedenle dava dosyasından çıkartılmaları gerektiği savı:
İddianamede Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiğine dair bir beyan yoktur. Sadece, 29.9.1993 günlü çözüm tutanağına ve kasetin seyredilmesinden edinilen izlenime göre, “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adı altında düzelenen yürüyüşte PKK. örgütünün egemen öge olarak yer aldığı belirtilmiştir. Konuşmanın yapıldığı bu toplantı ve yürüyüşü kimin tertiplemiş olduğu davanın konusu dışındadır. Dava yönünden önem taşıyan husus, Yaşar Kaya’nın bu toplantıda genel başkan sıfatıyla konuşma yapıp yapmadığı, yapmış ise konuşmanın içeriğidir. Kasette yer alan, Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşması Türkçe yapılmış olup, görüntü ve ses herhangi bir duraksamaya yer vermeyecek kadar açık ve nettir. Bonn konuşmasında olduğu gibi, herkese açık bir ortamda yapılan yürüyüş sırasında yine herkese açık koşullarda, bir dinleyici topluluğuna yapılmış olan konuşmada gizlilikten söz edilemeyeceğine göre, konuşmanın kimin tarafından kasete kaydedilmiş olduğu hususu kanıtın geçerliliği açısından önemli ve araştırılması gerekli değildir. Kasetin içeriği, hazırlanış biçimi, kullanılan ögeler bunun propaganda amacıyla hazırlanmış olduğu izlenimi vermektedir. Üstelik, Yaşar Kaya, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliğindeki 7.10.1993 günlü anlatımlarında, 29.5.1993 günü Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi genel başkanı olarak katılıp konuştuğunu, kaset çözümünden okunan konuşmayı kendisinin yapıtığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini… anlattığını söylemiş, mahkemedeki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki anlatımının da doğru olduğunu, bu toplantı için parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil etme hakkı bulunduğunu ifade etmiştir.
Bonn konuşması için söylenenler Erbil konuşması yönünden de geçerlidir. Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11 nci Olağan Kongresi de çağrılıların ve basın mensuplarının hazır bulunduğu açık ortamda yapılmış, bu ortamdan yararlanılarak Yaşar Kaya’nın konuşması görüntü ve ses olarak tespit edilmiştir. Konuşmanın yapıldığı ortamda bir gizlilik ve kapalılık söz konusu olmadığından, görüntünün tespit ediliş yönteminin araştırılmasına gerek yoktur. Kasetteki görüntü ve ses hiçbir kuşku ve duraksamaya meydan vermeyecek biçimde açık ve nettir. üstelik, konuşmanın sahibi Yaşar Kaya, bu konuyla ilgili olarak hakkında yapılan soruşturma aşamalarında, Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 15.8.1993 tarihindeki 11. Olağan Kongresine davet üzerine Demokrasi Partisi genel başkanı sıfatıyla katılıp parti adına konuşma yaptığını kabul etmiş; konuşmanın, hakkındaki iddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yaptığı konuşma olduğunu ifade etmiş, gerek kendisi ve gerekse savunmaları Devlet Güvenlik Mahkemesine sundukları muhtelif dilekçelerde “konuşma yapmış olma” gerçeğini kabul etmişlerdir. Hatta Genelkurmay Başkanlığı’nca gönderilen ve bir kopyası da Yüksek Mahkemenizde bulunan, Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesince izlenip Türkçe’ye çevrilmesi sırasında Yaşar Kaya hazır bulunarak görüp dinlediği konuşmasını bizzat kendisi Türkçe’ye çevirmiştir. Eski genel başkan Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığımızca 25.10.1993 gününde yaptırılan çeviri arasında öze ilişkin olmayan bir iki nokta dışında hiçbir fark bulunmamaktadır. Böylece çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı savunması bizzat Yaşar Kaya’nın kendi çevirisiyle geçersiz kılınmış bulunmaktadır.
Merkez yürütme kurulunun bildirisine gelince; kurulu oluşturan parti üyelerinin Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığındaki anlatımlarında, bildirinin, iç barışın sağlanması amacıyla başlattıkları kampanya dolayısıyla merkez yürütme kurulunca hazırlandığını ifade ettikleri, bazı üyelerin Devlet Güvenlik Mahkemesindeki sorgularında da genelde aynı biçimde beyanda bulundukları, bunlardan İbrahim Aksoy’un, bildirinin, kurultayın almış olduğu karar doğrultusunda parti meclisinin verdiği görev gereğince hazırlandığını söylediği görülmektedir. Ön savunmada, dağıtılmadığı söylenen bildirinin hangi organın tasarrufu olduğuna, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığına ilişkin olarak ileri sürülen görüşlerin ibrahim Aksoy’un bu beyanıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin 1993/115 esas sayılı dava dosyasındaki belgelere göre, bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve Gaziantep illerinde dağıtılamamakla beraber, Ankara, İzmir ve Manisa’da dağıtıldığı anlaşılmaktadır.
Bu suretle, SPY.nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğu kuşkusuzdur. Davalı parti merkez yürütme kurulunun partinin kapatılmasına neden olma yönünden hukuki konumu hakkında iddianamede yeterli açıklama yapılmıştır. Merkez yürütme kurulunun bu bildiriyi kendisine kurultayca ya da parti meclisince verilen görev gereği yayınlamış olması da davalı partinin SPY.nın 101. maddesi karşısındaki hukuki durumunda bir değişiklik meydana getirici nitelikte değildir. Çünkü, kurultayın ya da parti meclisinin dahi bu nitelikte bir bildiri yayınlaması SPY’nın 101. maddesinin (b) bendine göre başlıbaşına birer kapatma nedenidir. Bu durum karşısında, dava konusu bildirinin kökeninin araştırılması, Yüksek Mahkemenizin önünde bulunan dava yönünden gerekli bulunmamaktadır.
Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.
Açıklanan hususlar göz önünde buludurulduğunda, ön savunmada ileri sürülen konuşmalar hakkında, yapıldığı ülkelerin resmi makamlarından bilgi alınmadığına, Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatıyla davet edilip katıldığına ilişkin belge ibraz edilmediğine, Erbil konuşmasını içeren kasetin nereden sağlandığının belli olmadığına, kasetlerin montaj olabileceğine, çevirinin öze uygun bulunmadığına, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen kanıtların değerledirilemeyeceğine, merkez yürütme kurulu bildirisinin kökeninin araştırılmadığına dair savunmaların reddi gerekir. Ayrıca, ön savunmanın 1. bendinde ileri sürülen ve iddianameninin Cumhuriyet Başsavcılığına iadesine dair isteğin de hiçbir yasal dayanağı yoktur. Zira, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası, SPY ve 2949 sayılı Yasada böyle bir işleme olanak veren bir düzenleme yer almamıştır.
8- Bonn ve Erbil konuşmaları ile ilgili kanıt sağlama yönünden süre tanınması isteği:
Yukarıda yeterince belirtildiği üzere, görülmekte olan kapatma davasıyla doğrudan ilişkili olan bütün maddi, somut ve esas hakkında hüküm kurmaya elverişli kanıtlar, objektif biçimde toplanıp Yüksek Mahkemenize sunulmuş olduğundan ek süre isteğinin reddi gerekir.
9- Dava sonucundan etkilenebilecek olan tüm partili milletvekilleri ile parti yöneticilerinin sözlü olarak dinlenmeleri isteği:
SPY.nın 98. maddesinin birinci fıkrası ile 2949 sayılı Yasanın 33. maddesine göre, parti kapatma davalarında Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırma yetkisine sahiptir. Bu nedenle, böyle bir işleme gerek görülüp görülmeyeceği Yüksek Mahkemenizce değerlendirilecek bir husustur.
10- Davanın esasına gelince; davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, parti adına yapılan konuşmalar ile yayınlanan bildirinin içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve SPY’nda düzenlenmiş olan bu davayla ilgili kapatma nedenleri öğreti ve artık kökleşmiş bir nitelik kazanmış olan Yüksek Mahkemenizin uygulamaları ışığında açıklanmış ve son olarak, konuşmalar ile bildiri bu yasa hükümleri karşısında irdelenerek var olan kanıtlara göre davalı siyasal partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik meydana gelmediğinden sonuç bağlamında yeni bir husus bildirilecek değildir.
Ancak, davalı parti merkez yürütme kurulunun dava konusu bildirisinde, varlığı öne sürülen Kürt sorunun AGİK süreci ve Paris Şartı’na uygun olarak çözümü için adımlar atılması gerektiğinin beyan edilmesine ek olarak, ön savunmanın 7. bendinde, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelmiş olan İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin düşünce, örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen ve ırk, din, dil, mezhep ayırımı yapılamayacağına dair hükümleri karşısında, kapatma davasının yasal dayanaklarının bulunmadığının belirtildiği gözetilerek bu konudaki Cumhuriyet Başsavcılığımızın görüşünün açıklanmasına gerek görülmüştür.
Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Antlaşması (Şartı) nın hukuksal niteliği ve ana hatlarıyla ilkeleri ve hedefleri hakkında iddianamede, davayla olan ilgisi ölçüsünde açıklama yapılmış ve bu uluslararası belgelerin, devletin ülkesi ve ulusuyla tümlüğünü bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımadığı ve bu nedenle öne sürülen çözüme esas alınmaları çağrısının hiçbir hukuksal dayanağının bulunmadığı belirtilmiştir.
Ön savunmada belirtilen İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, insan Hakları Evrensel Bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıkı, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. insan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak milli güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazının, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.
Anayasa ve SPY.da öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzenin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.
Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur. Özellikle, araç farklı olmakla birlikte Demokrasi Partisi’nin faaliyetlerindeki amaç ile bölücü terör örgütü mensuplarının amacı arasındaki benzerlik dikkat çekici ve anlamlıdır.
Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E.1992/2, K.1992/1 sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.
Sonuç :
2.12.1993 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Demokrasi Partisi’nin eski genel başkanının Bonn ve Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalar ve parti merkez yürütme kurulunun yayınlamış olduğu “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinde, Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 14. ve 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) ve (b), 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,
Demokrasi Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.”
22.3.l994 günü yapılan Sözlü Açıklama’da davalı Parti Genel Başkan Vekili Remzi KARTAL ile davalı Parti Vekili Avukat Hasip Kaplan doğrudan ve yönetilen sorulara yanıt olarak aynen şunları söylemişlerdir:
REMZİ KARTAL- Dosyamızda partimizin kapatılmasıyla ilgili delil olarak gündeme getirilen konular eski Genel Başkan Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı iki konuşma, bir de parti merkez yürütme kurulunun “bu Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlığı altındaki bir bildirisi söz konusudur. Sayın Yaşar Kaya’nın yurtdışında yaptığı konuşmalar sürecinde ben partinin parti meclisi ve diğer yetkili organlarında yoktum, bu vesileyle kendisi de basından anladığımız kadarıyla yurt dışındadır, kendilerinin de aynı zamanda avukatları olarak Sayın Hasip Kaplan belki o konuyla ilgili söylemesi gereken cevapları, bilgileri sizlere herhalde sunacaktır. Ben ancak bu barış çağrısıyla ilgili bir iki şey söylemek istiyorum.
Bu bildiride ele alınan konulardan dolayı ülkenin bölünmez bütünlüğünü hedeflemek, ülkeyi bölmek, milletiyle, ülkesiyle bölünmez bütün olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini bu anlamda zaafa uğratmak amacı taşınmamıştır. Daha çok Türkiye’de var olan toplumsal sorunları kendi partimizin düşünceleri doğrultusunda teşhis ve bunların tedavisi doğrultusunda Türkiye toplumuna, Parlamentosuna katkı sağlamak, bunların Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde iç barışını hedefleyerek nasıl çözülebilir konusunda olayın adını teşhisini de kendimize göre koyarak kaleme alınan bir bildiridir. Kaldıki, Türkiye’de Türk kimliğinden kültüründen başka bir etnik kimliğin varlığını ifade etmek ve bu kimliğin Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde kendisini ifade etmesine olanak tanımakla ilgili iddialar bizim partimizin dışında da çeşitli partiler ve kurumlar tarafından dile getirilmiştir, bugüne dek. 49. uncu ve 50 nci hükümetlerin koalisyon protokolü ve programında bu konu çok açıktır. Bu yapıların varlığı, bu yapıların demokratik sistem içerisinde Türkiye’nin kültür mozaiği olduğu, bunların ifade edilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin demokratik açılımların sağlanacağı ifade edilmiştir. Aynı şekilde Sosyaldemokrat Halkçı Parti tarafından da daha önce yine Güneydoğu olayları ve Kürt sorunuyla ilgili yapılan çalışmalarda aynı çerçevede konu ele alınmış.
Aynı şekilde 49 uncu Hükümetin Başbakanı, bugün Cumhurbaşkanı olan Sayın Demirel’in gerek o zamanki ifadelerinde gerekse bu son günlerde yine basına yansıyan ifadelerinde benzer şeyler ifade edilmiştir.
Burada amaç Demokrasi Partisinin kaleme aldığı bildirisinde amaç: Türkiye’nin mevcut millet bütünlüğünü bölmek, parçalamak ve Türkiye toprakları üzerinde bir bölümünü ayrı bir devlet şeklinde Türkiye’nin bütünlüğünden ayırmak gibi bir maksat söz konusu değildir. Bize göre bugünkü Anayasamız siyasî partilerin bu faaliyetleri açısından birtakım sınırlamalar getirse de Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulması, tartışılması ve yine Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Türkiye’nin diğer sivil örgütleriyle, kamuoyuyla oluşturulacak bir irade çerçevesinde bu sorunlara çözüm bulunması inancıyla hareket edilerek partimizin düşüncelerini bu vesileyle ifade etmiştir. Ve yine Türkiye olarak uluslararası arenada altına imza koyduğumuz Paris Şartı, işte Helsinki Nihaî Senedi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi birçok sözleşmenin de bizlere bu çerçevede sorunlarımızı çözebilme, tartışabilme, konuşabilme olanağını sağladığına inanıyoruz. Bu açıdan ben, Yüksek Mahkemenize birazdan hoşgörünüze sığınarak şunu ifade etmek istiyorum; hukukçu değilim, böyle bir mahkemede de ilk kez ifade veriyorum, bu anlamda bir eksiklik de olursa hoşgörünüzü istirham ediyorum.
Türkiye’nin çok zor bir dönemden geçtiğine inanıyoruz. Bu zor süreçte var olan sorunlarını demokratik bir sistem içerisinde çözebilme, sıkıntılarını aşabilme, ülke bütünlüğünü sağlama, iç barışını sağlama ve gerek Ortadoğuda gerekse dünya konjonktüründe güçlü bir Türkiye’nin yaratılabilmesi bugün Türkiye’de siyaset yapan kurumların sorumluluğu içerisindedir. Bizim anlayışımıza göre türkiye’nin var olan sorunlarını bu çerçevede çözüme kavuşturma yükümlülüğünde olan siyasî güçler bugünkü uyguladıkları tercih ettikleri siyasî politikalarla alternatif politikalarla Türkiye’yi içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdir. Türk halkına karşı, Türkiye’ye karşı ileride tarihte büyük bir vebal altında olduklarına inanıyoruz. Biz parti olarak bu süreçte Türkiye’nin var olan sorunlarının konuşulup tartışılabileceği bir ortamın sorunlarının çözümü için birinci şart olduğuna inanıyoruz. Meclisteki varlık nedenimizi buna bağlıyoruz, konuşmalarımızın amacı bu, belki bazı kurumlara göre bazı odaklarla siyasî partilere göre onların değerlendirmelerine göre maksadını aşan konuşmalar olmuş olabilir, yanlış bulunmuş olabilir, ama hedef, amaç bu sorunların tartışılıp konuşulduğu ortamı yaratmak gerek Meclis içinde gerekse Meclis dışında ve bu tartışma ortamında düşünce serbestliği ortamında Türkiye’nin sorunlarının çözümünün gündeme getirilmesini sağlamak. Bu bildiri de bu çerçevede kaleme alınmıştır. Partimizin bu bildiriyle ülkenin bölünmez bütünlüğüne, ülke ve millet bütünlüğüne yönelik bir düşünce içerisinde olmadığını ifade etmek istiyorum.
Av.HASİP KAPLAN- “Kanımca bugün burada tartıştığımız konu bir hukukî konu olmakla beraber bir siyasî partinin kapatılma davası olmakla aynı zamanda Türkiye Siyasal yaşamını, toplumsal yapısını günün gelişen koşullarını ve dünya konjonktürünü bütün bu etkenleri beraber bu çerçevede değerlendirmeyi gerektiren çok önemli bir konu. O açıdan biz, savunma olarak bu davaya hiçbir zaman meri yasalar yönünden kanun tatbiki anlamında dar anlamda bakmadık, bakmak istemiyoruz, Yüce Mahkemenin de birçok kararında hukukun evrensel ilkelerinin onun ötesinde uluslararası sözleşmelerle şekillenen ve dünya devletlerinin o uluslar üstü anayasaya doğru iç mevzuatlarını yönlendirmeye başlayan bir hukuk değişiminin yapısı içinde ben şöyle düşünüyorum bir avukat olarak, acaba Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki konuşma ve bir bildiriyle bölünebilir mi’ Acaba Türkiye Cumhuriyeti devletinde düşünce ne zamana kadar suç ve yasak olmaya devam edecek’
Tabiî ben bunları düşünürken başından sonuna kadar olan bir süreci sürekli gözlerimizin önüne getiriyorum ve biz ön savunmamızda önemle bir beklentici mesele olarak hem Ankara DGM davalarını hem de Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda şu an görülmekte olan ve önemi itibariyle öne alınan hızlandırılan bu Nisan toplantısında Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun gündemine alınan Halkın Emek Partisi davasının bekletici mesele sayılmasında ülkemiz demokrasisi açısından büyük yararlar olduğuna inanıyorum.
Ben, bu konuda Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna yaptığımız başvuruda tabiî ki bireysel başvuru olması nedeniyle Yüce Mahkemenin kararında fiileri kapatılmaya engel olan Sayın Feridun Yazar, Sayın Ahmet Karataş ve Sayın İbrahim Aksoy’un başvurularını aynı zamanda tüzelkişi parti olarak yapmıştı. Ve şunu ifade etmek istiyorum, l0-l5 gün önce Strazburg’daydım, düşünce açıklamaları düşünce özgürlüğüyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ilgili hükümleri ve şiddet eylemleri arasında çok ciddi bir ayrım ve değerlendirmenin yapıldığını gördüm ve ben bu belgeyi sunuyorum, bu davaların orada derdest olduğuna dair bir belgedir.
Diğer bir konuyu önemle açıklamak istiyorum: Bizim 82 Anayasasının 90 ıncı maddesinde imzacısı olduğumuz onayladığımız ve yürürlüğe giren ki, ben tarihe bir bakıyorum l954 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini imzalamışız, 5366 sayılı yasa ile yürürlüğe girmiş; ancak çok yıllar sonra l987 yılında Türkiye bireysel başvuru hakkını kabul etmiş ve bugün komisyonda değerli hocamız Sayın Şeref Gözübüyük, üyeler, arkasından l990 yanında Avrupa Bakanlar Komitesinin siyasi denetimi dışında Avrupa İnsan Hakları Adalet Divanının yargı yetkisi kabul edilerek bugün Sayın Gölcüklü Hocamızın üye olduğu Türkiye’yi temsil ettiği divanının da denetiminde olduğumuzu burada önemle belirtmek istiyorum. Burası elbetteki iç hukukta kesin ve nihaî kararını veren yüce mahkemedir, ancak bu yüce mahkemenin de kararlarının hukukun evrensel ilkeleri ve imzacısı olduğumuz uluslararası sözleşmeler açısından denetime tabi olduğunuz ve bizi ülke olarak bağladığını belirtmek istiyorum. Ve buna bir örnek olarak da benim savunmasını yaptığım kamuoyunda Yeşilyurt dışkı yedirme davası olarak adlandırılan ve açıklıkla ifade edeyim ki, savunma avukatı olarak bizim gösterdiğimiz ve iyi niyet ve dostane çözümle biten bu davada devlet yükümlülüğü gereği 4 milyar lira tazminat ödemeyi kabullanmıştir. Bunun belgesini arz etmek istiyorum. Çünkü hem memurin yasasının değişimini kabul eden türkiye Cumhuriyeti Hükümeti hem de tazminat ödemeyi kabul etmiştir, ancak bu arada gururla belirtmek istiyorum ki, Strazburg’daki duruşmada l2 Ocak l993’te yüce mahkemenin memurin muhakematının altıncı maddesinin iptaline dair olan iptal kararını sunduğumda komisyondaki tüm üyelerin hukukçu olmayan bu idare kurullarının kararlarının kesin olması, iptal yönündeki bu karara büyük ilgi göstermişlerdir, büyük etki yapmıştır. Türkiye’de mevzuatta bu değişikliği kabul etmiştir, ancak Yüce Anayasa Mahkemesi Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinden önce bu yasayı iptal etmekle daha önce davranmış oldu ve Yüce Mahkemenin bu kararına mütefarık olarak kişi başına 300 bin Frank tazminat ödemeyi taahhüt eden dostane çözüm kararını sunmak istiyorum.
Şimdi bunlar gerçekten bir hukukçu olarak hem hoşuma gidiyor bazı yanları hem gitmiyor. Çünkü bu davamızda muhtemelen olabilir olumlu veya olumsuz karara göre Strazburg’a gitme durumu söz konusu olabilir. Ancak biz şunu belirtirken özellikle Fransa’da iç hukukun önemle Avusturya, İtalya, Danimarka’daki iç hukukun giderek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrultusunda şekillendiğini belirtmek istiyorum. Bu şekillenme en başta düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ifadesini bulmakta ve bunun sınırı olarak da demokratik toplum gösterilmektedir. Bu nedenle Halkın Emek Partisinin Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki davasını bekletici mesele olmasında ve hatta Yüce Mahkemenin Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurarak bir yazıyla bu dava akibetinin sorularak bilgi istenilmesinde kanımca bir hukukçu olarak ben yarar bulmaktayım. Hatta sonuçlanma süreci açısından da buna bir gereksinim olduğuna inanıyorum 90 ıncı madde uyarınca iç hukuk hükmü halinde olan bu sözleşmeler uyarınca Yüce Mahkemenin böyle bir istemde bulunması kanımca çok hukukîdir. Ben öyle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Diğer bir noktaya değinmek istiyorum: eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın Erbil ve Bonn konuşmalarını ben bir hukuk devletinde gerçekten usulün, soruşturmanın, kovuşturmanın, her şeyin hukukun ilkelerine göre yapılması gerektiğine inanan bir hukukçuyum. Erbil bugün Kuzey Irak’ta bir Kürt şehri, orada Kuzey Irak Kürdistan Demokrat Partisinin bir kongresi yapılıyor, SHP, ANAP, Menderes’in Partisi şu an demokrat Parti oldu, onun temsilcilerinin çağrıldığı katıldığı bir toplantı yapıldı ve bu toplantıda Sayın yaşar kaya Kürtçe bir konuşma yapıyor. Ankara DGM Savcılığı bunu bir iddianame tanzim ederek deniliyor ki, yaşar Kaya bölücülük suçunu Irak’taki Kürdistan Demokrat Partisi seçime girmiş, gayri resmi de olsa bir federe meclisi olan Kürtçe dili olan, Kürtçe eğitimini yapan, hatta Kürtçe mahkemeleri, Kürt mahkemeleri olan fakat devletler hukuku açısından baktığımızda resmi olarak değil, defakta olarak var olan şu veya bu nedenle bir gerçeklik ve o gerçekliğe biz Türkiye’den kalkıyoruz gidiyoruz onlara bölücülük yapacağız. Bunun hiçbir inandırıcılığı yok. Tabiî l40 ıncı madde yürürlükten kaldırıldı, 3713 sayılı yasayla ve bakanlar Kurulunun gündeminde l40’ın boşluğunu doldurmak üzere Türkiye dışında Türkiye aleyhine yapılan konuşmalarla ilgili müeyyide getirici yeni bir yasa çalışması da şekillenmedi Meclisten geçmedi. Bu da kapatma gerekçesi kapsamında. Tabiî cezai yönü bu. Anayasal açıdan denetlendiğinde belki farklı yorumlanabilir, ancak bir hukukçu olarak bir savunma avukatı olarak biz bu konuşmada ve Bonn konuşmasında özellikle temsil, davetiye, katılım, katılımdan sonra yapılan konuşmanın usule uygun, hukuka uygun tartışma götürmeyecek delillerle saptanması gerektiğine inanıyoruz. Erbil konuşmasının bir kaseti var, Ankara DGM’de Sayın Yaşar Kaya tutuklandığında elde ne konuşma metni vardı, ne de kaset vardı, ikisi de yoktu, tutuklandıktan üç ay sonra bir gün duruşmanın sonunda iddia makamı Genel Kurmay kaynaklı bir kasetin olduğunu söyleyip sundular. Sayın Yaşar Kaya da bu kasetteki konuşmaların konuşmanın tümünü kapsamadığını belirtti, tutanaklarda bunlar var.
Şimdi efendim, Anayasa mahkemesinin kapatma iddialarından birisi bu. Önce biz sağlıklı bir tespit yapmak zorundayız. Böyle bir konuşma var mıdır, yok mudur’ Kürtçe tercüme konusunu ciddi düşünmemiz gerekiyor, Kürtçe tercümeler doğru mudur, değil midir’ Bunu hangi kaynak temin etti, nasıl etti. Yani biz, vicdanî delil sistemini benimseyen, ceza sisteminde özellikle bir ülke olabiliriz ancak bizim vicdani delil sistemini benimsememiz bu tür delilleri kabul anlamında olmamalı diye düşünüyorum.
Bonn konuşmasında ise, parti adına bir davet tespiti yok. Ve henüz kurulmuş olan Demokrasi Partisinin henüz kurulduğu günlerde yeni kurulduğu günlerde Sayın Yaşar Kaya’nın bulunduğu bir toplantıdaki konuşması kapatılma gerekçesi. Ben iki konuşmayı da izledim, iyice düşündüm…
Soru üzerine; İzledim derken, inceledim bağışlayın teyp kaseti de var, izleme derken o kasetleri de ben kastettim. Video bantlarını, DGM’de var, Ankara devlet Güvenlik Mahkemesinde var, Yüce Mahkemeye de sunulmuş olabilir dedikten sonra devamla;
Şimdi efendim bu iki konuşmanın içeriği DEP l25 inci madde anlamında bir bölücülük iddiasının sübut kanıtları yok. Yani şu sınırı çizeceğiz, şu örgütte şu devleti kuracağız, şu renkte bayrağı kuracağız, şu rejimle ülkeyi yöneteceğiz değil; tümlük dikkate alındığı zaman, demokratik hak ve istemler eşit ve barış içinde, kardeşçe yaşama isteklerinin ön plana çıktığı görülür. Bu, bir realitesi Türkiye’nin, Anadolu mozayiğinin bir realitesidir; bunu böyle kabul etmek zorundayız. Bu realiteyi Yüce Mahkemenin birçok kararında da görüyoruz; ancak yurttaşlık hukukunu ön plana çıkaran yurttaş hak, ödev, hak ve ödevlerini ön plana çıkaran bir anlayışı, demokratik bir anlayışı bu toplumda oturtmanın yöntemi nedir, henüz bunun siyasal açılımı yapılamamıştır; ancak, benim Yüce Mahkemenin kararlarından edindiğim bir izlenim, yurttaşlık hukukunun, hak eşitliğinin ve ödevlerinin eşitliğinin; örnek olarak Amerikan ulusu, Amerikan vatandaşlık sisteminin benzerinin veya Fransa örneklerinin, Korsika örneğinin Yüce Mahkemenin kararlarında gösterildiğini, biliyorum, görüyorum; ancak, ben Fransa örneğinde şunu da görüyorum: Strazburg’da Avrupa Konseyi binasında yemek yiyoruz, televizyonda Fransızca olmayan bir lisan, devlet televizyonu bu tabiî Alsasca olduğunu söylediler, Alsas Loren Eyaletiymiş ve alta italik olarak Fransızca yazılıyor. Elbette Fransa’yı örnek gösterirken, oradaki mozayiğin de gerçekliğini ve oradaki anayasal yapılanışını da görmek gerektiğini düşünüyoruz.
Ben bu delillerin çok karmaşık deliller olması açısından, sadece subut yönünden bizde tereddütler yarattığını belirttikten sonra, Yüce Mahkemede bir noktayı daha önemle değinmek istiyorum: Ben bir hukukçu olarak rahatsızlık duyduğum bir konu, l96l Anayasası 58 inci maddesiyle siyasî partilerin münhasır denetimi ilke sağlanıyor. Gerekçe de Şu: İlk defa çok partili rejime geçiyoruz. Siyasî parti liderleri keyfi olarak tutuklanmasın, siyasî partiler keyfi olarak kapatılmasın, siyasal hayatın demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak faaliyet yürütebilsinler diye; ancak, l96l Anayasasında yer alan hükümlerin aynı şekilde 82 Anayasasında yer almasına rağmen, siyasî partilerin denetimine bir DGM denetiminin getirildiğini ve Anayasanın bu münhasır yetkisinin, maalesef parçalandığını belirtmek istiyorum. Terörle Mücadele Yasası 9; “Bütün suçlar DGM’de yargılanır” diyor, bu konuda bizim Anayasaya aykırılık iddiamız var, ön savunmada bunu ileri sürdük; ancak, hem cezai yönden DGM’de yargılama, hem de kapatma, orada kişi olarak l25 yok, 8 inci maddeye aykırılık var; l25 olsaydı orada fizikî olarak kişinin idamı, burada da tüzelkişiliğinin idamı; kapatma bence idamdır. Yani, iki idam, mükerrer bir yargılama ve siyasî parti asli organı, o organ sıfatıyla, söylediği sözler nedeniyle kapatılan o siyasî parti, maalesef Anayasanın münhasır yargı denetiminin dışında bir mercide yargılanıyor ve devlet Güvenlik Mahkemeleri cezaî anlamda bu olaya el atmıştır ve bu da bizim hukuk sistemimizin, Anayasamızın, Siyasî Partiler Yasamımızın bir eksikliktir, ulaşamadığımız hukuk devletinde, ulaşamadığımız demokrasinin çağdaşlığa erişemediğimiz bir eksikliği.
Efendim, şimdi bu eksiklikleri nasıl gidereceğiz; biz bu yasaları olduğu gibi uygulayacakmıyız, yoksa hukuksal açıdan içtihat oluşturacak, açılım getirecek ve gerçekten bu tür aksaklıkları giderecek hukuksal değişimi mi sağlayacağız. Elbetteki budur, sağlanacaktır, ben ona inanıyorum; yoksa Hamurabi kanunlarıyla yönetilmeye devam ederdik, hiç de değişim gereksinimi duyulmazdı ve bence bir yasama organına da hukukçular birtakım değişimleri bırakmamalıdır diye düşünüyorum. Hukukçuların da öncülük etme gibi bir yükümlülükleri olduğuna inanıyorum.
Ben buradan öz olarak demokrasi Partisinin kapatılması konusunda biraz fazla acele davranıldığına inanıyorum ve çok zayıf delillerle bir kapatılma isteminde bulunulduğuna inanıyorum; fakat beni ürküten diğer bir yan var. Ben l984 yılına kadar İstanbul’da Avukattım, 84’ten 9l sonuna kadar da memleketim olan Şırnak’ın İdil İlçesinde Avukatlık yaptım, şimdi İstanbul’da Avukatlığa devam ediyorum. Ben 84’te İdil İlçesine gittiğim zaman, İlçenin kaymakamı, jandarma komutanı, oradaki arkadaşlarla rahatlıkla bir köyde, bir vadide hep bir araya oturabiliyorduk, konuşabiliyorduk, bir yemek yiyebiliyorduk. Bu dönemde olaylar var mıydı; yoktu; fakat l984 yılında bizim İlçenin karşısında 48 örgüt üyesinin olduğu yönünde duyumlar vardı. Ve bugün ülkenin geldiği çembere baktığımız zaman, sürekli yasakla forumların budandığını, susturulduğunu, kısıtlandığını ve bunun da giderek illegalitenin yolunu, şiddetin yonulunu genişlettiğini artırdığını ve ülkemizin hiç istemediğimiz bir kaos ortamına geldiğini belirtmek istiyorum. Ben utanç duyuyorum, bir hukukçu, bir aydın olarak l0 sene kaldığım İdil İlçesinden irademin dışında ayrıldım. Ben orada olmak, o toplumda konuşmak isterdim, düşüncelerimi açıklayıp, şiddete teslim olmadan, oradaki gelişmelerin olmasını isterdim; ancak, ne yazık ki, düşüncenin suç ve yasak olması, orada koruculuğu, feodaliteyi, oradaki geri kalmış ilişkileri güçlendirdi ve o bölgede giderek yaygınlaştı. Şimdi bir teneffüs, bir soluk alma, bir alan gerekiyor. Bu alanı Demokrasi Partisi eksik veya tam kullandı, ayrı bir konu; ama, ben Demokrasi Partisinin bugün Türkiye demokrasisine ve özellikle şiddetin durmasına, özellikle akan kanın durmasına hem Demokrasi Partisinin, hem onun benzeri partilerin çok büyük ihtiyacı olduğuna inanıyorum; çünkü, Türkiye’nin imzacısı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerine uygun bir hukuk düzenlemesi kaçınılmaz olmuştur. Yüce Mahkemenin de bu konuda kanılarını biliyoruz, kararlarını da okuyoruz. Sayın Başkanın açıklamalarını biliyoruz bu Anayasanın değiştirilmesi gerektiği konusunda, Sayın Meclis Başkanı Sayın Cindoruk’un, Siyasî Parti liderleriyle Anayasa değişikliği konusundaki çalışmalarını biliyoruz ve bu konudaki büyük ölçüde mutabakatı da biliyoruz; ama, bu konudaki aslî görevlerini yerine getiremediklerini de görüyoruz.
Şimdi, böylesi bir dönemin içinden geçilirken, gerçekten çifte standart uygulamadan birtakım gerçeklikleri yaşama geçirip; ama ülkenin hukuk düzeni içinde, demokratik düzen içinde siyasî partiler açısından yaşamını geliştirme yollarını bulması gerektiğini düşünüyoruz ve şu konuda dünkü sabah burada Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması “Kürtüm diyen varsın desin…” tabiî içinde çok daha anlamlı sözler de var, “Tarihimizi gözden geçirmeliyiz” deniliyor. Ne tesadüftür ki, Sayın Başkanım, Demokrasi Partisinde her Kürt sözcüğünü bir ulusal azınlık yaratma ve ayrıcalıkla suçlayan, iddianameyi düzenleyen Sayın Cumhuriyet Savcımız benim hemşehrimdir. Sanıyorum köken olarak Türk değildir; ama, Türk vatandaşıdır. Ben de kürdüm; ama, Türk vatandaşı olmakla da onur duyuyorum ve sanıyorum Yüce Mahkemenin de üyelerinin içinde Türk vatandaşı; ama, etnik yapısı farklı insanlar olabilir. Bu da bizim güzelliğimiz, gerçekliğimiz. Biz bu güzelliği ve gerçekliği susturarak, toplumda demokrasiye katkı sunacağımıza inanmıyorum. Ve bu kadar uzunca bir açıklama oldu sabırlarınıza teşekkür ediyorum.
“Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı” beyanının açıklanmasıyla ilgili olarak bir üye tarafından sorulan soru üzerine:
REMZİ KARTAL- Bildirinin 2 nci maddesinde Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı. Buradaki “Tüm sonuçları” ibaresi, uluslararası sözleşmeler çerçevesinde bir etnik yapının, kimliğin demokratik olarak kendisini ifade etmesiyle ilgili sonuçlardır. – Mesela, dilidir, kültürüdür, televizyonla ilgili, medyayla ilgili, işte gazetedir bu anlamda uluslararası sözleşmelerde Türkiye’nin de altına imza koyduğu, Paris Şartı, bu yani çok detaylandırılmamıştır; ama, daha alt kademelerde, daha alt maddelerde, yani diliyle ilgili, kültürüyle ilgili, radyo, televizyon şeklinde, öbür maddelerde geçiyor. Burada amaç bu yapının Türkiye’nin zenginliği olduğu, kendisini bu etnik yapıda gören insanların kendi kimliklerinin Türkiye’de Cumhuriyet Devletinin çatısı altında yaşayarak, geliştirerek bu ülkeye daha çok sadık, bu vatanın daha çok bütünlüğü içinde kendisini ifade edebileceğine olan inancından kaynaklanıyor. Bu noktadan hareketle öbür maddelerde geçiyor Kürt…. anadilde eğitim hakkı, radyo ve televizyon, Kürtçe yayın, yani bu anlamda öbür maddelerde geçiyor; fakat Anayasa buna uygun mudur; değildir. Bir siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî parti de konuları tartıştırarak, var olan sorunların çözümü konusunda yasama organının gerekli değişiklikleri yapması, siyasî partilerin konuyu gündemlerine alması, bu konuyu eğer mutabakat sağlanırsa, bu anlamda irade beyan edilirse, gerekli tedbirlerin alınmasını hedeflemektedir.
Yine aynı üyenin, acaba ulusal kimlik kazanmış bir gruptan mı, yoksa azınlıktan mı bahsediyorsunuz ‘ sorusu üzerine:
Bildirinin muhtevasında zaten konu sanıyorum açıklığa kavuşuyor. Şimdi Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Yani, 2 nci maddenin son cümlesi bahsedilen tüm sonuçların tanınması ve Anayasa ve yasalarca garanti altına alınması… Bu cümleden ülkenin bütünlüğü çok açık bir şekilde anlaşılmış oluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasasının, yasalarının güvenceye aldığı haklar, ülkenin bütünlüğünü riske edecek, sorun yaratacak konular olamaz. Ha nedir azınlık hakları; Türkiye Cumhuriyet Devletinin sınırları içerisinde yaşayan bu insanların kendi kültürlerini, kendi kimliklerini ifade edebilmeleri bunun daha detaylandırılması ise, tabiî ki, türkiye Büyük Millet meclisinin sorunudur. Eğer Meclis, siyasî partiler bu anlamda konunun önemini kabul eder, konuyu gündemine alır, tartıştırırsa, bunu açabilir, tartışabilir ve Meclisten çıkacak kararlarla dil olarak mı, televizyon olarak mı, radyo olarak mı, ne anlaşılıyorsa, o çerçevede demokratik olarak kendilerini ifade etme haklarının verilmesi işaret edilmektedir. Burada sanıyorum yani bildiride bu anlamda.
Siz yani netice olarak azınlık mı diyorsunuz’ sorusu üzerine de: Türkiye’de çoğunluğun dışında bulunan bir grup ise, azınlıktır tabii… Erbil’deki toplantı ile ilgili davetiye olup olmadığı sorusuna karşılık:
Erbil konuşmasının 4 siyasî partiye de resmî davet olduğu belli. Ancak, biz gerçekten şunu açık yüreklilikle belirtmek istiyoruz: Biz çok konudaki savunma delillerimizi parti arşivinden hazırlatıp, bugün bu sözlü savunmada sunmak için hazırlık yapmıştık. Maalesef veremeyiz efendim, l8 Şubat’ta Parti Genel Merkezinin bombalanması sonucu, sonuç ortada, binada kurtulan bir tek şey kalmadı.
Özellikle bu 4 siyasî partiye davetiye vardı; fakat Bonn toplatısıyla ilgili ben araştırdım, bir vekil sıfatıyla araştırdım resmî bir davetiye yoktu; ancak Bonn toplantısında bir yanlışlık vardı, bir yanlış tespit vardı, DGM Başsavcılığının iddianamesinde olsun, Cumhuriyet Başsavcılığının kapatma iddianamesinde olsun Bonn toplantısını PKK lidere Abdullah Öcalan’ın tertiplediği söyle- niyor. Ben de bunu ifade etmek istiyorum: PKK lideri Abdullah Öcalan Almanya’ya giderse hemen tutuklanır. Çünkü orada aranan bir kişi konumunda. Yani, bu durumda o tür bir hukuk devletinde bulunma olanağı olmayan bir kişinin toplantı düzenlemesi mümkün değil; ancak, düzenleyenler bellidir orada. Bir tertip komitesi olur veya bir dernek olur veya bir kuruluş olur. Ha bunun da tespiti mümkündür, diplomatik yoldan bir yazışmayla, yani Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti faksın geliştiği, teknolojinin geliştiği bir çağda Bonn’daki Büyükelçiliğimize bir faksla iki saat sonra faksa tekrar cevabın alabilir. Şimdi ben bunu yadırgıyorum. Bir hukukçu olarak bu tür olanaklarımız var, imkanlarımız var ve inanıyorum ki, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcılıklarının yazışmalarına da büyük hassasiyet ve önemle cevap veriliyor, anında veriliyor. Ama yapılmıyor.
Yaşar Kaya’nın Erbil konuşması ile ilgili bir soru üzerine O kongreye (Erbil) çok sayıda konuk katılmıştı ve bütün konuklara sırayla, sırası geldikçe konuşma hakkı vermişler. Sayın Ercan Karakaş yanılmıyorsam, Anavatan Partisinden şu an ismini hatırlıyamıyorum; ancak Hakkâri milletvekili Esat Canan’la beraber giden bir temsilci ve büyük Değişim Partisinden birer temsilci ile birlikte sırası geldiğinde Sayın Yaşar Kaya’da irticalen bir konuşma yapmış, yani o günün gelişmeleri, o kongrenin havası içinde irticalen bir Kürtçe konuşma yapmış ve takdir edersiniz ki, Yüce Mahkemenin kararlarında da Kürtçe konuşmak artık suç değil, Yüce Mahkemenin kararlarında da son içtihatlarında da var.
Yüze yakın konuşmacı vardır orada, yüze yakın konuşmacı var ve usulen gelen bütün yabancı konuklara konuşma hakkı verilmiş o kongrede. BAŞKAN tarafından “Türkiye’de etnik ve dinsel köken ayrımı yapmadan herkesin bu özelliklerini açıklama özgürlüğü içinde…” hatırlatılması yapılarak “Kimliğin ifadesi olanağı…” nereden başlayıp, nerede biten siyasal, sosyal ve hukuksal boyut taşıyor’ Bana onu açıklarmısınız’ sorusuna karşılık olarak:
Kimliğin ifadesi olanağında bir gerçekti Anayasa mahkemesinin tüm kararlarında görüyoruz, “Türkiye mozayiği vardır” deniliyor. “Türkiye’de Türklerden başka etnik ve azınlık unsurlar vardır” deniliyor. Bütün mahkeme kararlarında var; ama, açılmıyor. Hatta isim olarak da belirtti, “Kürt, Çerkez…” şeklinde de belirtti; ancak, Lozan Anlaşması örneği getiriliyor. Dinî azınlıklar açısından getiriliyor Lozan örneği Anlaşması ve Lozan Anlaşmasında bu dinî azınlıkların birtakım hakları var, eğitim, okullaşma, yayın olanakları var. İlginç bir şey belirtmek istiyorum: Benim İlçem İdil’de ilk Müslüman aile bizdik, tamamı Süryaniydi. Ama, ne yazık ki, şu an 25 hane var. Mardin’in Sayın Cumhuriyet Başsavcımızın sanıyorum memleketi oranın büyük çoğunluğu Süryaniydi, şimdi l5-20 hane var. Şimdi bu Süryaniler de Lozan’a temsilci gönderdikleri zaman o dönemin metropolitanı o kadar kendini Mezopotamya’nın mozayiğiyle bütünleştirmiş ki, “Biz kendimizi ayrı bir azınlık hissetmiyoruz ve bir hak ve talebimiz yoktur” demiştir ve Ermeniler, Rumlar, Yahudiler gibi Süryaniler azınlık statüsüne girmemiştir; ama kiliselerinde bugüne kadar yapmışlardır eğitimlerini ve devlet tarafından bir baskı da kendilerine yapılmamıştır.
Şimdi, bunun yanında, Türkiye’de benim annem – yakında vefat etti – tek kelime Türkçe bilmiyordu ve ben anlaşmak için elbetteki Kürtçe konuşmak zorundaydım. Bir Kürtçe konuşma dili var. Normal günlük yaşamda var, Anayasa Mahkemesi kararlarında da var. Bugün 20 büyük televizyon, l00’ü aşkın televizyon bölgesel, bini aşkın radyo var. Biz Fransa’nın Korsika örneğini verirken, evet, Fransa Anayasasındaki birlik, üniter yapıyı koyuyoruz demokratik toplum içinde; ancak, her nedense Alsas Loren’deki dil hakkını özgürlüğünü kullanma, televizyon hakkını kullanıyorlar, eğitim hakkını kullanıyorlar, okullarda kullanıyorlar görmezlikten geliyor… Bask modelinde eyalet sistemi.. İngiltere’nin Galler örneğinde, Belçika’nın Flemenkler olayında, kantonlar olayında, İsviçre’nin kantonlar olayında, hepsinde var ve bu Türkiye Cumhuriyeti Devletinin son koalisyon hükümetinin programında resmî bir ifade olarak “Kürt realitesi” olarak ifade edildi. Kürt realitesi, kimlikten öte bir geniş anlamı olan bir kelime; ama, Kürt realitesini ifade eden Doğru Yol Partisi ve SHP hakkında kapatılma davası açılmamıştır. SHP’nin Doğu, Güneydoğu Raporu 1989 senesinde yazılmıştır ve orada ben o dönemde o partinin merkez yöneticiliğini yapıyordum. Kürt kimliği, hatta Kürt enstitülerinin kurulmasına kadar geniş bir süreç içinde bir ifade, bir anlatım var. Onlar da kapatılma gerekçesi yapılmamıştır, açılmamıştır ve geçmiş siyasî parti kapatma davalarına bakıyorum; küçük sosyalist partiler ve son olarak demokrasi Partisi, oy oranlarına baktığınız zaman sosyalist partilerin yüzde l’i bulmuyor. Demokrasi Partisi yüzde 3 müdür, 7 midir; tartışma konusu; çünkü, özgür bir henüz seçenekten sandığa ulaşmadı. Şimdi, Kürt kimliğinin sınırı şudur: Türkiye Cumhuriyeti Devletinde, üniter birlik yapısı içinde, bütünlük yapısı içinde kendi dilinden kaynaklanan, kendi kültüründen kaynaklanan ve doğallıktan gelen, doğuşla kabul edilen bu hakların özgürce kullanımı, çağdaşça kullanımı demektir. Yani nevruzun resmî bayram olması için benim ilçemde veya komşu ilçem Çizre’de ille 50 kişinin ölmesini beklememek gerektiğini düşünüyorum bir hukukçu olarak. Yine Kürt dilinin televizyonda söylenmesi korkutmamalıdır. Yani, resmî olarak, devlet kaynaklı olarak devlet bunu belki ilk aşamada yapmayabilir; ama yapmasında kanımca denetimsel olarak yarar vardır, tıpkı Fransa örneğinde olduğu gibi, ama özel televizyonlarda bir Kürtçe türkünün söylenmesi bu ülkede kardeşliğe mi katkı sunar, ayrıcalıklığa mı katkı sunar’ Bu çok önemli bir tespittir, bunu çok iyi görmek lazım. Eğer biz bunu göremiyorsak, şimdi Yüce Mahkeme sadece Demokrasi Partisinin kapatılmasıyla uğraşırken, Sayın Çiller’in partisi de Diyarbakır’da Şivan’ın kasetleriyle seçim propagandası yaparsa, Şırnak’ta -açık konuşayım- Anavatan Partisi Kürt gruplarının türküleriyle seçim propagandası yaparsaki, bunların hepsi bir reailite ve yapılıyor- onlara müeyyide uygulanmazsa ve sadece ve sadece o bölgede güçlü olan bir partiye bu müeyyide uygulamaya kalkar, teneffüs, soluk alma olanağı kalmaz. DEP de kapatılırsa Sayın Başkanım, ne olacak orada’ Başka parti olacak mı’ Şu an yok. Olmayınca… Yani, şimdi ben buraya getiriyorum, kimlik ifadesini demokratik toplum sınırları içinde ve çok net söylüyorum, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ölçüsünde ve çok net söylüyorum, biz Türkiye Cumhuriyeti olarak yükümlülüğümüz var. Pakta sun selvanda, ahde vefa, yani sözleşmeye saygı ve okuyorum Sayın Başkanım; kimliğe cevabımı veriyorum bu maddede (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi l4 üncü madde): “Bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet, doğuş ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır.” Bu net. Paris Şartı insanî boyut kararlarına bakıyoruz: Artık Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti olarak, Ortadoğu’da parlayan bir yıldız olarak Avrupa’nın 32 üyeli konseyinin bir üyesi olarak, çağdaş bir devlet olma iddiasında olarak 21 inci yüzyılın son çeyreğine altı kala bu tür basit şeyleri aşabilmesi gerekir diye düşünüyorum. Laz kökenli vatandaşlarımızı, Çerkez kökenli vatandaşlarımızı, Arnavut kökenli vatandaşlarımızı ulusal azınlıklar kapsamında mı görüyorsunuz ya da görmüyür musunuz’ sorusuna karşılık:
Türkiye’de resmî Devlet İstatistik Enstitüsünün kayıtlarını araştırırsanız Sayın Başkanım, çok yakın tarihe kadar nerede kaç Kürt, kaç Laz, kaçı Arapça konuşuyor, kaçı Türkçe konuşuyor, kayıtları var. Yani tek parti döneminde bile var. Bugün yok. Olması gereken bugünde yok. Bu bilimsel bir tanım, bir sosyolojik tanım, bir tarihsel sürecin getirdiği bir tanım. Bu ulusal ekaliyet olma veya azınlık olma veya ulus olma veya halk olma, hiç önemli değil bence. Yani, l5 milyon da olabilir, 2 milyon da olabilir, Bosna-Hersek bugün 2,5 milyon Boşnak Müslümandır, İsrail 3 milyondur, yani sayılar ifade etmiyor.
Şimdi, bu sayı azınlık olma veya çoğunluk olma. Bu sayı olayı kişinin doğuşundan gelen, dilinden gelen, kültüründen gelen, tarihinden gelen haklarının demokratik bir toplumda kullanılması için bu tür kavramların bir anlamı yoktur. Bu tür kavramlar birtakım haklar doğururlar kaygı ve korkusundan kurtulmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinde biz gerçekten düşünüyorum bazen, o bölgede olayların içinde yaşayan bir insan olarak diyorum ki binlerce yıllık beraberliğimiz, kardeşliğimiz, din birlikteliğimiz, akrabalıklarımız, ekonomik ortaklıklarımız, bunca güçlü bir bağımız olmasaydı biz birbirimize karşı bu kadar hor davranan insanlar çoktan Yugoslavya’nın Krayine bölgesini aşmış olurdu. Ben bir hukukçu olarak bunu çok net olarak görüyorum ve şunu isterdim ki, Yüce Mahkeme bu konuda toplumsal barışın sağlanması konusunda bir öncülük, gerçekten bir açılım versin. Çünkü bir tıkanılmışlık, bir kaos var ülkemizde ve bu kaos, milletvekillerini atabiliriz, partiler kapanabilir; hiçbir şey çözmez, A gider, B gelir, yani değişmez. Onun yerine başkası gelir, ama bir gerçek değişmez, hergün daha da boyutlanıyor olaylar ve bu azalmıyor. Olaylar tırmanıyor azalmıyor. Buna bir demokratik teneffüse ben Meclisin, Yasama organının yapısını ne yazık ki müsait görmüyorum. Zaman zaman, demin gösterdiğim gazete örneğinde Sayın Demirel’in bu tür açıklamaları bu sıkıntının ifadesidir, bir çözüm arayışıdır.
Sizin okuduğunuz l4 üncü maddedeki hakları bağlayacağınız kurumsal yapı nedir, ne olarak görüyorsunuz Türkiye’deki Kürt vatandaşlarımızı o madde içinde’ Sorusuna cevaben;
Kısa ve net cevap vereyim: Ulusal ya da toplumsal köken diyorum. Azınlık, halk, etnik grup demiyorum. Ulusal ya da toplumsal köken. Bilen tek bir vatandaşımız vardı, o da … vefat etti. Ulusal ya da toplumsal köken…ben sözleşmenin maddesini aynen yazmışım burada. Aynı şey Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedinde de daha geniş olarak var.
Sık sık halk ve halklar sözcükleri kullanılıyor. Bu sözcükleri parti nasıl tanımlıyor, hangi anlamda kullanıyor bunları’ sorusuna karşılık:
Türkiye’de veya Türkiye gibi tarihî geçmişi olan, nüfus yoğunluğu olan, zenginliği olan tüm ülkelerde tek ırk, tek ulus, tek etnik yapıdan gelme ari bir yapı bulmanız mümkün değil. Rusya’yı aşın, Rusya’da 200’ü aşkın ulus, ulusal azınlık, grup. Herhangi bir tarafa bakalım. Bir İsviçre örneği, bir Belçika örneği. Anadolu bunlardan çok daha tarihî bir yer. Anadolu’da öyle bir tarih yaşanmış ki, öylesine uluslar gelip gitmiş ki, öyle medeniyetler yaşanmış ki, bu toprakların üzerinde de Türklerin geliş tarihi belli Osmanlılarla, ondan önce Konstantinapolis’te yaşayan azınlıklar bugün de nadir de olsa İstanbul’da yaşıyorlar ve bugün özellikle Türklerin geliş tarihi sonrası yine o toprakların aslî unsuru olarak oralarda yaşamış olan ve tarihte Osmanlı ve Türk tarihinde, Cumhuriyet tarihinde çok net, çok sık ve hatta Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün söylevlerinde ifade edilen Türk de vardır, Kürt de vardır, Çerkez de vardır, Abaza da vardır, Laz da vardır, hatta hatta bunu bilimsel araştırmasını yapanlar 49 tane etnik kesimin olduğunu belirtirler. Ancak, bu kadar etnik kesim, kimlik, bugün kendisini ortak, kıvançta, acıda, kadarde ortak noktalarda tinsel olarak şekillendirmişse ve geçmişten gelen bir ortaklık varsa, bu ortaklığı güzelce bir çiçek demeti gibi yaşatmak gerektiğine inanıyoruz. Çünkü Çanakkale’de yalnız türklerin kanı yok, dökülen kanı yok, kürtlerin de kanı dökülmüştür, Kıbrıs’ta da aynı ve şimdi bu toprakların kurtuluşunda beraber kan döken insanlar yalnız Türkler değildir. O zaman halk veya halklar kavramından bilimsel olarak da, hukuksal olarak da, tarihsel olarak da fazla korkmamak gerekir. Çünkü gerçeklik budur, realite budur ve bu devletin resmî belgelerinde budur. Şimdi bu budur diye ben yok saymam ki.
Yok sayılamayacağına göre, bu farklılıkların dün nevruz şenliklerini izlediniz ekranlarda, yani halay çekiyor insanlar Kürtçe türkü söylüyor. Şimdi biz bu Kürtçe türkünün yasaklanması için yasaklar koyarak, ifadeyi kapatarak önlerini biz türk ulusunu homojen yapıyı oluşturamayız ki, buna bilim, buna sosyolojik gerçekler, buna tarih müsait değildir. Yani biz kâğıt üzerinde istediğimiz kadar yazalım çizelim gerçeklik budur. Kürt dili eğer kaybolmamışsa bugüne kadar ve çok sayıda insan konuşuyorsa, böyle bir dilin olup olmaması önemli değil, sonradan da gelişmiş, öğrenilmiş olabilir. Yani sonradan gelişmiş, öğrenilmiş bir dil dahi olsa.
Halk insanlardan oluşan toplulukların adı efendim. Halk kavramını herkes kullanıyor. Politikacı kullanıyor, hukukçu kullanıyor, bakkal kullanıyor.
Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesiyle ilgili bir soru üzerine; 9 uncu madde gereği DGM’de açılan bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesinin hazırlık dosyalarından alınan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının siyasî Partiler Yasası l06 ncı maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesine verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9 uncu maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kavuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunacak. Bundan daha öte bir hukuksal illiyeti ben düşünemiyorum.
Net olarak söylüyorum. Biri bu. İkincisi, 9 uncu madde Anayasanın münhasır yetkisini kaldırmıştır. 68, 69 ayrıca Devlet Güvenlik Yargılama Usul Yasasının 9 uncu maddesinin son fıkrasında çok net. Deniliyor ki, Anayasa Mahkemesinin bakacağı davalar hariç. Ama, sonradan getirilen, 3713’te getirilen 9 uncu madde, bunu da kaldırıyor ve ilginçtir, SHP o dönemde iptal başvurusunu yaparken hepsini saymış, nasılsa 9’u atlamış, ben onun mantığını anlayamadım tabiî. Bütün bu maddeler Anayasa Mahkemesinde görüşüldü, iptal istemiyle incelendi, ama bu madde atlanmış nedense. Onu anlayamadım, unutulmuş olabilir.
Başvuruda olmayınca sizler de inceleyemediniz. REMZİ KARTAL- Başkanım, gerek sizin, gerek sayın üyemizin şahsıma sorduğu sualle ilgili verilen cevaplarda belki eksik kaldı düşüncesiyle, bir de Sayın Hasip Kaplan’ın şahsına sorulan suallerle ilgili, partimle ilgili düşüncelerde katkı sağlamak için söz istirham ettim.
Şimdi ikinci maddede Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine uygun olarak Kürt kimliğiyle tüm sonuçları, Kürt kimliği tüm sonuçlarıyla birlikte tanınmalı, Anayasa ve yasalarca garanti altına alınmalıdır. Bu “tüm sonuçlarıyla” ne kastediliyor’ Ne anlıyorsunuz sorusu vardı. Kürtler azınlık mıdır, halk mıdır, nedir, nasıl tanımlıyorsunuz’ Yani, şey sonucu geliyor. Cevap aslında 3 üncü maddede, yani Kürt kimliğinin kabulü temelinde Türkiye’nin taraf olduğu tüm uluslararası antlaşmalara konulmuş, çekinceleri geri alınmalı ve sorunun AGİK süreci ki, bu sürece imza koymuşuz ve Paris Şartına uygun olarak çözümü için adımlar atılmalıdır.
Dört, Kürtler kendilerini çağdaş anlamda ifade edebilmek için dilini, kültürünü, sanatını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeli ve geliştirebilmelidir.
Şunu altını çizerek arz etmek istiyorum: Geçmişte kapatılan Halkın Emek Partisi, bugünde kapatılmasıyla ilgili davanın sürdüğü Demokrasi Partisi dört yıllık bir süreç içerisinde, son dört yıllık süreçte karşımıza çıkıyor. Partinin Türkiye’de olmayan bir sorunu yaratma ve yarattığı sorunla da Türkiye’yi kaosa sokma, Türkiye’yi bölme gibi ne bir iddiası var, ne de böyle bir gücü var. Tam tersine, Türkiye’de var olan ve Türkiye’nin bugün sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel yaşamının bütün problemlerini hemen hemen ana sorunu haline gelen Türkiye’de yaşanan şiddet olaylarının, terör olaylarının, ekonomik ve siyasî krizin nedenleriyle ilgili diğer siyasî partilerden farklı olan teşhisi ve tedavisiyle ilgili, düşünceleriyle ilgili ortaya çıkış sebebi söz konusu. Adı Kürt halkı mı olur, adı Kürt ulusu mu olur, adı bir aşiret mi olur, adı başka bir şey mi olur; problem bu değil. Problem, Türkiye’de birtakım olaylar var. Sayın Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle buna 29 uncu Kürt isyanı diyor, Sayın Genelkurmay Başkanı kendi ifadesiyle düşük yoğunlukta savaş diyor. başka birisi başka bir şekilde adlandırabiliyor. Millî Savunma Bakanı bölgeden gelirken ben cepheden geliyorum gibi ifadede bulunuyor. Türkiye’de var olan bu sorunları teşhis etmek ve çözme konusunda bizim parti olarak adı ne olursa olsun, ulus mudur, halk mıdır, köken midir, yani bunu Türkiye kamuoyu konuşmalı tartışmalı, ancak sonuç itibariyle çözüme ve tedavisine kamuoyunda oluşacak olan sağduyuyla birlikte bir çare, bir formül bulunmalı, ama mutlak surette bulunmalı ki, Türkiye bu giderek yaşadığı kaosu aşabilsin…
Size göre çare nedir’ sorusuna karşılık olarak da;
Bize göre demokrasidir Sayın Başkanım, bize göre Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ordusundan daha güçlü, büyük bir gücü var, 60 milyona yakın insanın ortak iradesidir. Bu 60 milyona yakın olan insanın barış içinde, bir arada, huzur içinde yaşama ile ilgili olan iradesi her şeyin üstünde en güçlü kuvvettir diye düşünüyoruz. Bu noktadan hareket edince demokratik ortamda konuşulup tartışılan hiçbir fikrin, ne kadar zararlı da olursa olsun, ne kadar aşırı da olursa olsun, hiçbir fikrin bu sağduyuyu aşabileceğine inanmıyoruz. Bize göre var olan, yaşanan sıkıntıların temelinde 70 yıllık Cumhuriyet tarihi içerisinde Türkiye’nin sosyolojik, etnografik kimliğine uygun olarak çözümsüz bırakılan birtakım sorunları sebeptir. Bunun adı da Kürt sorunudur. Kürt sorununu Demokrasi Partisi yaratmadı. Kürt sorunu var. Bu Türkiye’nin gerçeğine uygun bir şekilde de siyasî güçler tarafından formüle edilemiyor ve bunun sonucu da Türkiye gerek uluslararası konjönktürde gerekse Ortadoğu konjönktürde Türkiye’nin birliğiyle ilgili sıkıntıları olan veyahut da problemleri olan güçler tarafından da desteklenen bir boyutuyla Türkiye bu sıkıntıları giderek yaşıyor ve bu sıkıntılar her geçen gün de artıyor. Demokrasi Partisi bu sorunların çözümüyle ilgili konuları gündeme getirirken, kendiliğinden bu sorunu yaratmıyor. Bir sorun var, bu sorun nedir, konuşmalıyız, tartışmalıyız, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Mecli dışındaki bütün sivil toplum örgütleri, kamuoyu medyasıyla bu sorunun adını, tedavisini doğru koymalıyız, tedbirlerimizi almalıyız; ama ne, hangi hedefler için’ Türkiye’nin bütünlüğü için, Türkiye’nin iç barışı için, Türkiye’nin bölgede ve uluslararası arenada güçlü bir devlet haline gelmesi bakımından.
Biz, bugünkü yasalara göre, geçmişte Halkın Emek Partisinin kapatıldığı gibi, bu parti de kapatılabilir; ancak, biz parti kapatmalarının düşüncesinin önündeki engellerin devamının Türkiye’ye, ülkemize bir fayda sağlamayacağı inancındayız ve kendimizi, özellikle bu yaşanan acılı tabloda soruna müdahale etme, demokratik inisiyatifi, parlamento inisiyatifini koymayla görevli görmekteyiz. Bu anlamda kendimizi, klasik anlamda bugüne kadarki kamuoyunun gördüğü anlamdaki bir milletvekili kimliği de görmüyoruz. Esas kimliğimizi bu ülkenin yaşadığı sancıları, acıları gündeme getirmek, tartıştırmak, demin çizdiğim hedefler çerçevesinde bu sıkıntılı tarihî süreçte üzerimize düşen görevi yapmamız gerektiği inancındayız.
Bu partinin kuruluş amacı bu. Bu partinin Mecliste, kamuoyunda yapmak istediği katkı bu. Ne ülkeyi bölmektir ne ülkede var olmayan bir sorunu yaratmaktır ne de ülkenin giderek içinde yaşadığı bu iç çatışmaların artmasına, yoğunlaşmasına katkı sağlamaktır. Bu bizim için medyada bizim düşüncelerimize karşı olan, bize karşı olan güçlerin iddiasıdır.
Biz iki şeyi aşamadık: Biz medyayı aşamadık, bunu aşacak gücümüz yok. Bis parlamentodaki bugünki siyasî mutabakatı aşamadık. Siyasî partiler buna “Millî mutabakat” diyorlar, biz bu düşüncede değiliz. yapılan millî mutabakatın Türkiye’nin yararına olmadığına inanıyoruz. Bu sözlerimiz bugün için Yüksek Mahkemeniz tarafından da kabul görmeyebilir. Parlamentoda görmediği gibi. Ama, biz tarih önünde Türk halkının süreç içerisinde herşeyi çok daha geriye dönüp baktığı zaman açıklıkla konuşup tartışacağına inanıyoruz. Bu çerçevede, burada adı ulus mudur, halk mıdır, aşiret midir, köken midir ‘… Sorunun bu olmadığı düşüncesindeyiz; ama, şu anda kendi ülkemizin imzaladığı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, bu AGİK süreci ve Paris Şartı 3 üncü madde geçen, buradaki tarifiyle buradaki tanınan demokratik taleplerle Türkiye’nin iç hukukuna bunun uygulanmasıyla biz sorunun önemli ölçüde şiddetin elinden alınacağına, ülkenin demokratik sistemi içerisinde 60 milyon insanın iradesiyle şiddetin ülkenin toplumsal gündeminden çıkarılabileceğine ve ülkenin muhtaç olduğu huzur ve iç barışını sağlayacağına inanıyoruz. Bu çerçevede düşüncelerimizi ifade etmek istedik.
Tekil devletle tek ulus konusunda ne düşünüyorsunuz parti olarak’ sorusuna karşılık:
Biz Türkiye’de bu gerek sorduğunuz soru açısından, gerekse mevcut yaşanan sorunların çözümü açısından bir program da yatan ve bu böyle çözülmelidir, bunun formülü budur diyen bir dayatmacı konumda değiliz. Biz bir sorun var, bu sorun mevcut bu politikalarla çözülmüyor daha çok ağırlaşıyor. Bunu tartışsın Türkiye; Parlamento tartışsın, kamuoyu tartışsın, söylediğiniz sorunun da cevabını, çözümlerin de cevabını tartışarak hep birlikte o zaman öğreneceğiz. Bu anlamda çok açık net programı savunan bu ülkede bu işin çözümü budur, bu yapılmalıdır; ama bugün kamuoyunda tartışılan, bizim de katıldığımız bu ülkede bir üst kimlik altında, bu ülkede var olan, kendilerini ifade etmek isteyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Bütünlüğü içerisinde alt kimliklerle bu sorunların aşılabileceği düşüncesindeyiz. Ancak, parti olarak böyle bir programımız yok.”
V- DAVALI SİYASİ PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI
Davalı Demokrasi Partisi’nin 15.4.1994 günlü 1993/3 S.P. dosya nolu esas hakkındaki savunmasında özetle şöyle denilmiştir.
“I- Usûle İlişkin
a- Bekletici sorun, davanın sonucunu etkileyeceği gibi, bu sorun, Anayasa Mahkemesinin görevi dışındadır.
Başsavcılık iddianame ve esas hakkında görüşünde, partinin kapatılması istemini, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinde derdest olan, 1993/114-115 E.ceza dosyalarındaki fiillere dayandırmaktadır. Kanımızca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin, Anayasanın münhasır yargı alanına girmesi, onların yetkilerini paylaşması, Anayasaya aykırıdır. Ancak, açılmış ve derdest davalar bulunduğundan, “bölücülük” suçlarının sübuta erip ermediğinin tesbiti ve bu yönde kesin bir mahkeme kararının bulunması zarureti ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince cezai yönden suç unsuru bulunmadığını varsayarsak, aklanmış bir fiilin kapatma delili ve gerekçesi olarak sunulması hukuken mümkün olamaz. Bir mahkemenin suç yoktur dediğine, diğer bir mahkemenin suç vardır demesi, derecesi ne olursa olsun, ceza ve yargılama mantığı açısından bakıldığında, sonuç olarak çelişki ve mükerrerlik olarak tezahür edecektir.
Bekletici sorun olarak gösterdiğimiz Erbil ve Bonn konuşmaları ile ” barış bildirisi”nin 3713 s. y.nın 8/1 nci maddesine aykırılık nedeniyle dava konusu olduğu dikkate alındığında, hem deliller bu dosyalardan temin edilmiş, hemde sübut delilleri bu dosyalar üzerinden araştırılmaktadır. O halde bu dosyaların kesin sonuçlarının beklenmesi, davanın sonucunu esastan etkileyecek önemdedir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin görevi dışında bir başka mahkemece görülen derdest dosyaların sonuçlarının beklenmesi kaçınılmazdır.
b- Avrupa İnsan Hakları Komisyonundaki HEP davası, bekletici sorun teşkil eder.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda 22723/93, 22724/93, 22725/93 sayılı derdest dosyalar, HEP’in kapatılması davasında dayanak gösterilen Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının hükümlerinin, sözleşmeye aykırılık teşkil edip etmediği görüşüldüğünden, önem arzetmektedir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, etnik, din, dil farklılıkları ve bunların sonuçları hep birlikte değerlendirilmektedir.
Türkiye sözkonusu sözleşmeyi imzalamış, onamış ve yürürlüğe koymuş olmakla Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelmekle, buna uyulup uyulmadığıda denetlenmiş olacaktır. Komisyonun Nisan ayı içinde gündeminde olan davanın sonuçlanması mevzuat değişikliği ile birlikte ödence konusunuda gündeme getirecektir.
Pacta Sun Senvanda, yani ahd-e vefa gereği sözleşmeye saygı, hukuk devleti olmanın gereğidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hergeçen gün dahada geliştirilerek “ortak bir Anayasa” olma yönünde gelişmektedir. Avrupa Konseyi üyesi birçok ülke, mevzuatını yeniden belirlerken sözleşme hükümlerini dikkate almakta, bu ülkelerde mahkemeler hüküm verirken sözleşme hükümlerini nazara almaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna 1987 yılında bireysel başvuru hakkını kabul eden Türkiye 1990 yılında Avrupa İnsan Hakları Divanının yargı yetkisini kabul ederek önemli bir adım daha atmıştır. Dünyada tek uluslararası mahkeme olan Komisyon ve Divan’ın üye ülkelerin en seçkin hukukçularından oluşması, insanlığın ortak değerlerinin, evrensel hukuk ilkelerinin yaşama geçmesinde belirleyici ve bağlayıcı etkileri giderek dahaçok kendini hissettirmeye başlamıştır.
Yüce Mahkemenin evrensel hukuk kuralları ve çağdaş gelişen dünyada ki değerleri dikkate alması, yasamanın zaman zaman bazı nedenlerle gösterdiği tıkanıklık karşısında hukuk içtihatları yaratarak, çağa ihtiyaca cevap verme gibi son derece zor ama onurlu görevleride bulunmaktadır. Biz bu nedenle, Yüce Mahkemenin Strasbourg’ta Komisyon nezdindeki gelişmeleri izlemesini, bekletici sorun yapmasını istemekteyiz.
c- Anayasaya aykırılık iddialarımız ciddidir.
Terörle Mücadele yasasının 9 ncu maddesi siyasi Partiler Yasası’nın 78, 81 nci maddelerinin Anayasaya aykırılıklarının incelenmesi gerekir. Geçici 15 nci madde ise hukuken bağlayıcılığını yitirmiş bir maddedir. Kaldı ki Dünyanın hiçbir hukuk devletinde böylesi bir madde bunca yıl yürürlükte kalmaz. Uluslararası sözleşmlere, hukukun evrensel ilkelerine açıkça aykırı bu hükmün mevcut yasaların orjinal hallerinin bozulması nedeniyle uygulama kabiliyetide kalmamıştır.
Anayasamıza göre Siyasi Partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Özgürce faaliyetlerini sürdürebilmeleri içinde Anayasa Mahkemesinin münhasır denetimi kabul edilmiştir. Anayasa Mahkemesi dışında özellikle Sıkıyönetim veya DGM gibi özel mahkemelerin siyasî partileri kavuşturması durumunda hem Anayasanın tanıdığı “münhasır yetki” zedelenmiş olur. Hemde demokrasiye ve hukuk devletine zarar veren müdahaleler eksilmez.
1961 Anayasası ile getirilen güvence, 1982 Anayasasında 68 ve 69 ncu maddelerde yeralmış olup, özellikle yasama dokunulmazlığı bulunmayan siyasi parti liderlerinin keyfi gözaltı ve tutuklanmalarının önüne geçilmek istenmiştir. Ne yazık ki uygulama bunun tersi olarak cereyan etmeye devam ediyor.
Siyasi Parti liderleri seçim dönemi olsun ve olmasın sürekli olarak partilerini tanıtıcı toplantı, miting benzeri etkinliklere katılır ve konuşmalar yaparlar. Ülkenin heryerinde yapılan bu konuşmalar nedeniyle her yetkili savcı bir soruşturma açmağa kalkarsa, liderler, günlerini nezarette ve ifade kuyruklarında geçirirlerdi. Bu durumda ise demokrasinin gereklerinin yerine getirilmiş olduğunu varsaymak mümkün değildir. DEP eski Genel başkanı Yaşar Kaya’nın tutuklanıp üçaya yakın süre tutuklu kalması ile parti faaliyeti engellenmiştir. Siyasi partilerin münhasır yetkisi ihlal edilmemiş olsaydı demokratik bir şekilde çalışmalarını sürdürmeleri olanaklı olacaktı. Bu durumda 3713 s.y.nın 9 ncu maddesi, Anayasa açıkça aykırılık teşkil ettiğinden iptal isteminin ciddi görülerek incelenmesi gerekmektedir.
d- Usule, hukuka, ahlâka uygun delil toplanması istemimiz dikkate alınmalıdır.
Erbil ve Bonn konuşmalarına ilişkin sağlıklı kayıtlar elde edilemediği gibi, nereden, nasıl ve ne şekilde temin edildiği meçhül kasetlerin delil olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Önsavunma dilekçemizde belirttiğimiz gibi Yüce Mahkemece bu konuda bize yetki ve süre verildiği takdirde bizzat Erbil ve Bonn’a giderek inceleme ve araştırma yapacağımızı belirtmiştik. Şu ana kadar toplanan deliller ile iki konuşmanın tamamı ve orjinali elde edilememiştir.
Ankara DGM Savcılığının iddianameleri delil olarak sunulduğundan, bazı iddiaların hayal mahsulu olduğu örneğin Bonn toplantısını PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalanın düzenlemediği, düzenleyen kişi ve kuruluşların ise belli olduğu ancak araştırılmadığı görülmektedir. Bir sanıkta ele geçen kasetle yetinilmesi mümkün değildir. Yüce Mahkemede Ceza Usul hükümleri uygulandığından, sübut delilleri açısından sağlıklı bir araştırma yapılması zarureti ortaya çıkmaktadır. Aksi takdirde, usule, hukuka ve ahlaka aykırı olarak elde edilen delillerin kapatma gerekçesi teşkil edemiyeceğinin karara bağlanması gerektiği kanısıdayız.
Parti MYK’sının aldığı bir kararla “Barış Bildirisinin” de kapatılma gerekçesi olarak gösterildiği dikkate alındığında, ülkenin yaşadığı koşullar ve toplumun barış istemi dikkate alınarak Kurultayın Parti Meclisine yüklediği kararın alınmasında, tüzük ve proğram hükümlerinin ihlal edilip edilmediğinin incelenmesi önem arzetmektedir. Daha önce herhangi bir ihtara konu olmayan iki konuşma ve bir bildiri nedeniyle belirtiğimiz usuli eksikliklerin giderilmesinden sonra esas açısından inceleme yapılması gerekir.
II- Esasa İlişkin
Demokrasi Partisi 7.5.1993 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na başvurusunu yaparak SPY nın 8 nci maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Kuruluşundan yirmiikigün sonra eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın katıldığı 29.5.1993 tarihli Federal Almanya’nın Bonn : 15.8.1993 tarihindeki Erbil şehrindeki konuşma ile Ağustos 1993 tarihindeki parti Merkez Yürütme Kurulunun “Demokrasi Partisinin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmektedir.
Anayasanın 69 ncu maddesine göre: Siyasi partiler tüzük ve proğramlarının dışında faaliyette bulunamazlar..Cumhuriyet başsavcıları kurulan partilerin tüzük ve proğramlarının Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu denetler.. denilmektedir. “DEP tüzük ve proğramı” sözkonusu denetimden geçmiş ve herhangi bir aykırılık görülmemiştir.
a- Siyasi Partiler Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdır.
Siyasi Partiler, demokratik, çağdaş, hukuk devletlerinde, siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen dinamik organizmalardır. Siyasal vücutlarını, doktirin ve eylemlerinden örülü ideolojileri canlı tutar. Seçimi hedeflemeleri seçmen kitlesinin “Halkın” istemlerinin yasama geçirilmesini hedeflemeleri nedeniyle destek arayacakları ilk yer toplumsal kökleridir. Onun içindir İşçi Partisi emekçilerden, Köylü partisi kırsal kesimden, Liberaller Kapitalistlerden oy isterler. Günümüzde bu çerçeve ve yelpazeleri değişik etkenlerle çoğaltmak mümkündür. Prof.Dr.Zafer Tunaya göre,
“Siyasal Parti, bir proğram (doktirin eylem) çerçevesinde birleşmiş insanları bir örgüt içinde toplar ve siyasal iktidarı, serbest seçimler yoluyla, ele geçirme yönünde ortak çabaları düzenler ve kanalize eder.
Bu tanıma giren siyasal parti, açık çoğulcu çok partili rejimin ögesi olmakta ve tek partiden ayrılmaktadır. Giderek, tekçi rejimlerin güdümlü çoğulculuğundan ayrılmaktadır…”
Demokratik Devletin en büyük özelliği çok partili renkli siyasî yaşama sahip olmasıdır. Siyasal Partilere özgürce çalışmaları ve faaliyette bulunmaları için getirilen Anayasal güvence, bu nedenle Anayasa Mahkemesinin tek ve münhasır yetkisine bağlanmıştır.
Siyasî Partilerin tanımlamaları yapılırken, “Kadro Partileri” ve “Kitle Partileri” ayrımına gidilmektedir. Kitle partileri üye ve taraflar sayısını daima arttırmak için bünyelerinde değişik görüşlerede yerveren ortak çıkarlarını öne alan anlayışları ile esnek yapılanmaları ile Kadro ve ideoloji partilerinden ayrılırlar.
DEP bir kitle partisi olduğu proğramında şöyle açıklamaktadır: “DEP toplumda demokrasi için ciddi bir savaşım verebilmenin ön koşulunu, kendi içinde gerçek bir demokratik yapı ve işleyiş sağlamakla görür. Bu nedenle, parti içinde tam bir düşünce ve tartışma özgürlüğünü esas alır ve her türlü anti-demokratik ve baskıcı yöntemi dışlar.
DEP Demokrasi ve değişimden yana olan: baskıya haksızlığa karşı çıkan, kitlelerin aldatılmasına son vermek ülkenin ve toplumun çehresini değiştirmek isteyen tüm emekçileri, aydınları, gençleri, demokratları, yurtseverleri, barışseverleri ve çevrecileri ortak amaca ulaşmak için saflarında birleşmeye ve görev almağa çağırır..” denilmektedir.
DEP mücadele anlayışını ve örgütlenme modelini açıklıkla belirledikten sonra, Anayasal sınırlar içinde meşru ve haklı mücadelesini başlatmıştır.
b- Kapatma gerekçesi iki konuşma bir bildiriden ibaret olup düşünce açıklamasının kapatılma gerekçesi olması çağdışı ve hukuka aykırıdır.
DEP hakkında “şiddet eylemlerine” başvurduğu için, veya yasadışı eylemlilikler içinde bulunduğu için değil yalnızca Genel Başkanın iki konuşması ve MYK’nın bir bildirisi nedeniyle kapatılmasının istenmesi Yirmibirinci yüzyıla altı yıl kala “düşünce suçu nedeniyle” yargılanma ayıbı olarak tezahür etmektedir. Hiçbir çağdaş demokratik hukuk devletinde “düşünce suçu” diye bir suç olamaz, TCK’nun 141, 142 ve 163 ncü maddelerinin kaldırılması ile övünen bir devletin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri, hukukun evrensel ilkelerini hiçe sayan bir yaklaşımla düşünceleri nedeniyle bir siyasi partiyi kapatmak istemesi o ülkenin demokratikleşmede geldiği aşamayı gösterdiği gibi, gerçek bir demokrasiden bahsedilmesi olanaklarınında bulunmadığını gösterir. Bu yaklaşım tarzı olaylara hukuki açıdan değil “politik” açıdan bakma yargılama görüntüsü verirki, partiler mezarlığına dönen bir ülke asla demokratik bir hukuk devleti olamaz. Resmi ideoloji doğrultusunda, tabucu, statükücü, hertürlü değişime tahammülsüz bir resmi anlayış ile siyasi partilere böylesi dar, bir giysi giydirmenin hukukla demokrasi ile bağdaşır hiçbir yanı yoktur.
c- İsnad ciddi olmalı T.C. Devleti iki konuşma bir bildiri ile bölünmez.
Siyasi Partiler tıpkı canlı organizmalar gibi gelişen, değişen çağa, tekniğe, topluma, ihtiyaçlara göre kendilerini yenilemek zorundadırlar. Proğramlarını bu ihtiyaçlara göre belirlerler. Proğramlarını ifade etmek için de sözlü veya yazılı açıklamalarda bulunur düşünce açıklarlar. Toplum hayatında çok önemli yeri olan partilerin siyasi faaliyetlerinde elbette sınırlar vardır. Bu sınırın en başında demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmamak gelir. Demokratik mücadele anlayışı dışına çıkmak, şiddet sınırına geçmek en belli başlı sınırdır.”
“Düşünce açıklama gibi son derece masum eylemler nedeniyle kapatılması, milletvekillerinin Anayasanın 84 ncü maddesi uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesi gibi ağır yaptırımlar karşısında, iddia ile sonuç arasındaki illiyet yanısıra, ülke demokrasisine getireceği katkınında çok iyi değerlendirilmesi gibi zorlu bir görev ile karşı karşıya bulunmaktayız.
Sosyal yapılar içine girilmeden, gerçekçi bir inceleme ve araştırma yapılmadan, çoğulculuk, katılımcılık ve demokrasi açısındanda sağlıklı çözümlere varamayız.
Prof. Duwerger, çok partili rejimlerin demokrasinin varolduğu, Batı anlamında bir demokrasinin göstergesi olduğu anlamına gelmeyeceğini vurgularken, önemli bir noktaya dikkat çekmektedir.
Nüfus yoğunluğu olan, çeşitli etnik ve dinsel zenginliklerin yaşadığı ülkelerde, bazı partilerin bu ayrılıkları ve bunlardan doğan meşru hakları savunmak üzere temsilci olabileceklerini, partileşmede ve parti sistemlerinin ortaya çıkmasında bunun önemli bir etken olduğunu vurgulamaktadır. Çok partili rejim mutlak bir gereklilikmidir’ gerçekten demokrasinin şartımıdır. Artık Batı demokrasileri bu soruya evet yanıtını veriyor ve tartışma konusu dahi yapmıyor.
Çünkü demokrasi çoğulcudur ve bir kamuoyu rejimidir. Siyasi partiler fikirleri toplar, gruplaştırır, biçimlendirir, kişileri yalnızlıklarından kurtarıp ülkenin yönetimine yöneltir. Demokrasi siyasi partilere muhtaçtır.
Partisiz demokrasi nasıl bir ütopya ise, partileri ortadan kaldırmak, kapatmak demokratik hukuk düzeni ile bağdaşmaz. Partiler demokratik siyasi hayatın ölçüleridir. Kamuoyu yapma ve bunu dile getirme hürriyeti siyasi partilerin varlık nedenidir. Onun içindirki iktidardakiler gibi düşünmeme hürriyeti demokrasinin özüdür.
d- Dava açılırken “çifte standart” uygulanmıştır.
Demokrasi Partisi kuruluşundan itibaren hemen takibe alınmıştır. Ankara DGM Başsavcılığının açtığı soruşturma ve bu dosyalarda ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yazışmaları dikkate alınacak olursa; Bu hız ve gayretin diğer siyasi partiler için gösterilmediği görülecektir. Bugüne kadar kapatılan siyasi partilere göz atacak olursak yakın süreçte, TBKP, SP, HEP, ÖZDEP hakkında kapatılma davaları açıldığı ve Anayasa Mahkemesince kapatılma kararı verildiği, SBP ile DEP hakkındaki davaların ise sürdüğü görülür.
Açılan davaların tümünde ortak bir iddia vardır “Bölücülük”, hakkında kapatma davası açılan tüm partiler Sosyalist veya demokratik sol partilerdir. 12 Eylül öncesi döneme baktığımız zaman Sıkıyönetim Mahkemeleride Sosyalist Partilere karşı acımasız bir tavır içindedir.
Partiler yelpazesinde MHP gibi ırkçı, MSP veya RP gibi dini esaslara dayanan partilerin ise özenle korunduğu ve. Milliyetçiliğin son dönemlerde, “Türk-İslam” sentezi modelinde giderek resmi bir politikaya dönüştüğü görülür
27 Mart 1994 yerel seçimlerine böylesi bir koruma altında giren ve devlet kademelerinde kadrolaşan bu tür partilerin yakın bir zamanda genel iktidarlara yönelmeleri ırkçı veya dini esaslara dayalı yönetim biçimlerinin gelişmesi kaçınılmazdır. Bir bakıma “irtica” devletin kanatları altında bilerek güçlendirilmiştir. Ne yazık ki böylesi bir çifte standarda hukukun ve yargının alet edilmek istenmesinin bağışlanır hiçbir yanı yoktur. Ülke ve ulus çıkarları dikkate alındığında buna hizmet eden herkesin kamu vicdanında tarih önünde sorumlu duruma düşeceği kaçınılmazdır.
Dava açılırken siyasi partiler arasında uygulanan çifte standart bununla da kalmamıştır. Bazı partilerin açıklamaları görmezlekten gelinirken, aynı konuda açıklamalarda bulunan partilerin kapatılması istenmiştir. Örneğin:
“Kürt Realitesini tanıyoruz” sözleri Cumhuriyetin 49 ncu Hükümetinin Başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile yardımcısı eski SHP eski Genel Başkanı Erdal İnönü’ye aittir. Hükümet proğramında ise bu konuda iyileştirici adımların atılacağı ve demokratikleşmenin sağlanacağı belirtilmektedir.
SHP nin 1990 yılında yetkili kurullarınca kabul gören “Güneydoğu raporu” ile tüzük ve proğramının son şekline bakıldığında: Kürt kimliğini kabul, kültürel hakların yaşama geçirilmesi hatta bir Kürt Enstitüsünün kurulması istemi vardır. C.Başsavcılığına göre SHP nin Kürt realitesini kabul etmesi,Kürtler için kökeniyle, diliyle, kültürüyle çözümler üretmesi normaldir. DEP bunları söylediğinde ise ortada suç vardır. Anlaşılan o ki demokrasilerde bazı siyasi partiler ayrıcaklı bazılarda üvey evlat olarak uygulamağa muhatap olmaktadır. Düzeni temsil eden, partiler herşeyi söylemekte özgürdür, bu demokrasinin gereğidir. Değişimi özgürlüğü ve yeni bir anlayışı savunan partilere ise hayat hakkı yoktur.
Devlet resmi istatistiklerinde Kürtlerden bahsadebilir. Harp Akademilerinde “Doğuda Kürt Meselesi” isimli kitaplar okutulabilir. Ancak DEP bunları savunamaz. Böylesi bir çifte standardın “eşitlik” ve “demokrasi” ile çoğulcu ve katılımcı parti anlayışı ile bağdaştığını kabul etmek mümkün değildir. Çifte standart ” inkarcı” politika ve uygulamada da kendini açıkça göstermektedir.
Devletin en yetkili makamında olanlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, hatta Mecliste grubu bulunan siyasi partiler, Kuzey Irak Kürt Federe Meclisinde temsil bulan Irak Kürdistan Demokrat Parti Lideri Mesut Barzani ile YCK Lideri Celal Talabani ile Ankara’da resmi bir şekilde görüşebilirler. Çankaya’da Mecliste görüşme hakları vardır. Ancak DEP böylesi bir görüşmede bulunmuş ise “bölücülük” kıskacına alınır.
Türkiye Uluslararası sözleşmeleri imzalarken, özellikle AGİK ve Paris Şartı gibi günümüzde önem kazanan yükümlülükleri yerine getirmek, başta Anayasa olmak üzere yasalarını çağa uyarlamak yükümlülüğü yerine, düşünceyi suç kapsamına sokan daha ağır müeyyedileri yeni terörle Mücadele yasa taslağına koymaktadır.
Yasaklar, bugüne kadar hiçbir şeyi çözemedi, Türkiyeye başını daha uzun yıllar ağrıtacak bir “Kürt sorunu” hediye etmiş durumda ve ne yazıkki konuşularak tartışılarak çözüm arama yollarının kapatılması ile silahların konuştuğu kör bir kaosa doğru hızlı bir gidişat sergilenmiştir. Bugün 800 Trilyon gider ülke ekonomisini felce doğru getirmektedir. Sivil resmi, halktan veya örgütten günde ellikişiden fazla insanın öldüğü Türkiye’de herşeyin iyi gittiği ve bu şekilde çözüleceğini sanmak korkunç bir gaflettir.
e-Yasaksız bir demokrasi istemek “bölücülük” olarak tavsif edilemez. Bonn konuşması kapatılma gerekçesi olamaz.
Bonn konuşması, iddianamede ileri sürüldüğü gibi PKK Genel sekreteri Abdullah Öcalan’ın düzenlediği bir toplantı değildir. Türkiye’nin Federal Almanya ile iyi ilişkileri olup, diplomatik yoldan bir yazışma ile bu toplantıyı kimin düzenlediği, hangi kuruluşların düzenlediği yasal olup olmadıkları sorulabilirdi. Bu husus araştırılmamış, önsavunmamızdaki istemimizde yerine getirilmediği için, toplantı ve konuşmanın tümünü kapsayan sağlıklı bant çözümlerini temin mümkün olmamıştır.
İddianameye göre; “Kürdistan Ulusal Birlik Yürüyüşü” adıyla başlayan kasetin, denilmek süretiyle soruşturmalar esnasında DEP ile ilgisi bulunmayan bir kişide yakalanan ve birçok montajı içerdiği hemen belli olan bir kasetten bahsedilmektedir. Abdullah Öcalan bu toplantıya katılmadığına göre belliki montaj vardır ve toplantı ile ilgili gerçek bir çözümü içermemektedir. İddianameye böylesi bir alıntı yapılmasını ve kapatılma gerekçesi olarak gösterilmesini anlamakta güçlük çekiyoruz. Davamız ile ilgisi olmayan ve gerçekliği kanıtlanmayan bu tür delillerin dikkate alınmaması gerekmektedir.
Toplantıya Yaşar Kaya’nın genel başkan sıfatı ile katıldığı belirtilmektedir. Öncelikle bu konuda resmi bir davet yoktur. Toplantı tarihi dikkate alınacak olursa, DEP kurulmadan önce tertiplenen bir toplantı olduğu ve DEP kurulduktan sonra “özgür Gündem Gazetesi” imtiyaz sahibi olan eski genel başkanın bu tür toplantılara şifahen çağrılı olduğu gerçekliği dikkate alınmamıştır.
Toplantıya birçok kuruluşun katıldığı bir gerçektir. Sayısı yüzbini aşan bir toplantıda her tür ses ve sloganın bulunması doğal olup, söyleyenleri bağlar. Asıl üzerinde durulması gereken Yaşar Kaya’nın parti adına konuşup konuşmadığıdır. Orada bulunması ve o anda Genel başkan sıfatını taşıması ayrı konulardır.
İddianamede Bonn konuşmasında hangi sözcüklerle Anayasa ve Siyasi Partiler yasasının ihlal edildiği belirtilmiyor. Aynı şekilde esas hakkında görüşte de böylesi bir gerekçe bulmak mümkün değildir. İddianamede yeralan yalnızca eski genel başkan Yaşar Kaya’nın konuşma yaptığı ve Ankara DGM de yargılandığının belirtilmesidir. Anlaşılan Cumhuriyet Başsavcılığı Ankara DGM deki yargılama ve iddiayı tek başına yeterli görmektedir.
f- Bonn konuşmasının tümlüğü dikkate alınırsa, cezalandırılmak istenen “kardeşlik” ve demokrasi istemidir.
Konuşmanın girişi eski Genel Başkanı kaygılarında haklı çıkarmıştır. “…sizi DEP adına sevgiyle selamlıyorum. Sizler ateşin ve güneş ülkesinin çoçuklarısınız. Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak.. siyasi partiler için kapatma gerekçesidir..” Konuşmada devamla inkar ve baskı potikalarından bahsedilmekte..sorunun çözümünün inkar politikalarının terk edilmesi ve demokraside mümkün olacağı belirtilmekte.. birlik ve kardeşliğin bu şekilde gelişeceği belirtilmektedir. Konuşma elde edilen bölümü ile kısa bir mesaj şeklinde olup: eski genel başkanın konuşması içinde “Kürt Halkı” deyimi geçmektedir.
Halk deyimi üzerinde durma zaruretini hissetmekteyiz. Prof.Dr.Tarık Zafer Tunaya bu konuya şu şekilde açıklık getirmektedir: “Halk kavramı, Millet kavramı ile karşılaştırıldığında, somutluğu ve bölünebilirliği olan, aynı zamanda sayılabilirliği mümkün olan bir toplam aritmetik olgudur. Bir sentez, bir tüzel (ve “manevi”) kişi değildir. Partilerde halk kitlesinin bölünmelerini yansıtırlar. Bu anlamda bu bölünmeler ve kesimler, partilerin sosyal temellerini, kısaca “tabanını” oluştururlar. Partilerin destek arayacakları ilk yer, toplumsal kökleridir.” denilmektedir. Halk kavramı politik, bilimsel bir kavram olup, kimi zaman emekçi halk Kürt halkı vs. şekillerde tanımlar bulabilir. Bu tanımları bölücülük olarak değerlendirmek hukuken mümkün değildir.
Bu konuşmanın başlı başına parti kapatma gerekçesi olamayacağı açıktır. Baskılardan, Terörle Mücadele yasasından, soruşturma ve yargılanmalardan, DGM lerden sözeden bir konuşmanın ülke ve devlet bütünlüğünü bozucu olduğu, ancak; varsayım yolu ile ileri sürülebilir. Ceza usulümüzde, sistemimizde ve hukuken de varsayım yolu ile sonuca varmak mümkün değildir. Böylesi bir anlayış bize ünlü Abdülhamit döneminin jurnalciliğini orada “hava bulutlu” dediği için, ördek demeyi kastettiği varsayılan vatandaşın konumunu hatırlatıyor. Günümüz ne Abdülhamit devri, hukuk ne o dönemin hukukudur. Konuşmayı Anayasa ve yasalar karşısında net çözümlemek ve değerlendirmek zorundayız.
Bağımsız devlet kurma istemini dile getiren tek bir sözcük yoktur. Kurulacak bağımsız devletin adı, rejim biçimi, bayrak, ulusal marş, sınır, coğrafya yoktur. İddianame sayfalarca Anayasa hükümleri ve SPY yasasının ilgi hükümlerini boşuna yazmıştır. Biz tüm hukukçularca bilinen bu hükümlerin nasıl ihlal edildiğine dair bir cümlecik, haklı, inandırıcı kesin bir tek delil sunulamamıştır.
Bir siyasi parti yasaklara, inkar politikalarına baskılara karşı ise bunlara alternatif olarak proğramı doğrultusunda değişimi, özgürlüğü ve demokrasiyi örgörüyorsa ve bunu savunuyorsa bu haklı istekleri “bölücülük” olarak tasvif edip parti kapatma gerekçesi olarak göstermenin haklı hiçbir hukuki ve mantıklı yanı bulunmamaktadır.
Bonn toplantısına elliyi aşkın kuruluş, parlamenter siyasi parti katılımı olmuştur. Bu gerçekliği gözardı etmek mümkün değildir. Erbil toplantısına da aynı şekilde katılım olmuştur. Bu tür bir katılımda olmayı ise tek başına suç saymanın hiçbir dayanağı yoktur. Böylesi bir suç olsaydı SHP,ANAP ve BDP heyetleri içinde sözkonu edilmesi gerekirdi.
g-Bonn konuşması SPYnın 101/b anlamında değerlendirilemez.
Cumhuriyet Başsavcılığı iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Eski Genel başkanın bu sıfatla çağrılı olduğunu ve gittiğini kanıtlamakla yükümlüdür. Özgür Gündem gazetesi imtiyaz sahibi iken aldığı şifahi bir davete icabet ettiği esnada ayrıca DEP genel başkanı olması, bu sıfatla katıldığının kanıtını teşkil etmez. Bu hususların araştırılmaması kanıtlanmaması, konuşma tümlüğünün sağlıklı bir şekilde elde edilmemesi, ayrıca usule, hukuka uygun temin edilmiş delil bulunmadığından değerlendirilmesi olanağı bulunmamaktadır.
h-Erbil konuşma kaseti gerçekliği yansıtmadığı gibi, usule, hukuka ve ahlaka uygun delil- den sözedilemez.
Hukuk devletlerini, aşiret devletlerinden, yine hukuk devletlerini “Polis devletlerinden” ayıran önemli özellikler vardır. Anayasa Mahkemesinde, ceza usulun uygulanması ve sistemimizin “vicdani delil sistemini” benimsemesi, iddiaya gerekçe olarak gösterilen delillerin usule, hukuka ve ahlaka aykırı birşekilde toplanmasına cevap vermez. Bu şekilde toplanan delillerin değerlendirme konusu yapılamayacağı birçok içtihatla müstekar hale gelmiştir.
16.8.1993 tarihinde yapılan Erbil konuşması ile ilgili olarak 28.8.1993 tarihinde Hürriyet gazetesinde köşe yazarı Emin Çölaşan’ın “Kim kime ihanet ediyor” başlıklı yazısı ihbar kabul edilerek, Ankara DGM Başsavcılığınca eski genel Başkan Yaşar Kaya hakkında soruşturma açılmıştır.
Irak Kürdistan Demokrat Partisinin 11. Genel Kurulunda yapılan konuşma “Kürtçe” olup, elde herhangi bir yazılı metin bulunmadan irticalen yapılmıştır. Yaşar Kaya’nın yaptığı iddia edilen konuşma metni dahi elde edilmeden, bu konuşma nedeniyle hakkında 3713.s. yasanın 8. maddesine aykırılıktan tutuklama kararı verilmiş 1993/114 E. kamu davası açılmış olup halen derdesttir.
Emin Çölaşan’ın yazısı ihbar kabul edilmiş, celbedilmesine rağmen köşe yazarı savcılığa gelerek beyanda bulunmamış, ayrıca yazısının kaynağının ne olduğu gerçeği yansıtıp yansıtmadığı da sorulamamıştır.
Erbil konuşması ile ilgili olarak, Ankara DGM Başsavcılığının iddianamesi delil olarak gösterilmekte olup, iddianamede dayanılan delillerden biride, isimsiz imzasız hangi makamdan verildiği belli olmayan ancak; istihbarat ve güvenlik birimlerince tutulduğu varsayılan bir rapor delil olarak gösterilmiştir. Bu rapor ile yazarın beyanları biribiri ile çelişik olduğu gibi, iddiaya dayanak olarak gösterilen “Son imparator Barzani” isimli yazının da özgür Gündem Gazetesinde yayınlandığı belirtilmesine rağmen, sözkonusu yazının yayınlanmadığı faks sistemine girilmek suretiyle usule, ahlaka aykırı olarak elde edildiği saptanmıştır.
Erbil konuşması ile ilgili usule, hukuka, ahlaka aykırı ve heçbir gerçekliği yansıtmayan bu delillerden sonra açılan davanın duruşmalarına başlanmış, 7 Ekim 1993 günlü duruşmada ise savcılık tarafından “Kaset çözümü” bulunduğu ve dosyaya ibraz edildiği ileri sürülmüştür.
Kapatma davasının ana delillerinden birini teşkil eden Erbil konuşması ile ilgili bu gelişmeler dahi toplanan delillerin doğrulanmayan ve konuşma tümlüğünü belgelemeyen, bu itibarla konuşmanın ana amacının ne olduğunu ortaya koyamayan deliller olduğunu kanıtlamaktadır.
i-Kaset çözümleri sağlıksız olup, delil olarak temin ediliş biçimi usule, yasalar ve ahlaka aykırı.
Başsavcılık iddianamesinde kaset çevirisinin üç ayrı şekilde yapıldığı belirtilmiştir. Kasetin Genelkurmay Başkanlığının 1.10.1993 tarih İSTH;3590-493-93 İKK ve Güv.D.İç.İsth.s.(614) sayıları yazı ekinde gönderildiği belirtilmektedir.
Soruşturma açıldıktan aylar sonra, DGM Savcılığının veya Mahkemesinin Genelkurmay’dan böylesi bir delil istemi olmamıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınında böylesi bir delil istemi olmamıştır. Olduğu takdirde diplomatik yollardan usulen uygun bir şekilde Dışişleri ve Adalet Bakanlığı ile yazışma suretiyle elde edilmesi gerekirdi.
İstihbarat birimlerinin yazılı raporları ile kaset içeriğide çelişmektedir.
Irak Kürdistan Demokrat Partisinden herhangi bir istemde bulunulmamıştır. O halde kaset nasıl ele geçirilmiştir. Toplantının seyri içinde konuşmanın tümünü yansıtıyormu’ orjinalmi’ montajmı’ ceza usulde ibraz edilen maddi kanıtların usul hükümleri uyarınca araştırılması doğru olup olmadığının saptanması gerekirdi. Böylesi bir imkanın savunmaya tanınmadığı, emrivaki biçiminde dosyaya girdiği anlaşılmaktadır. Ceza usulumuz açısından böylesi bir delili kabul etmenin ve değerlendirmenin hukuken olanağı yoktur.
Erbil konuşması ile ilgili yerinde inceleme ve sağlıklı tesbitlere varma istememiz ön savunmamızda yeralmış olup, davalı vekili olarak bize bu olanak tanınmadığı için gerekli araştırmayı yapma imkanı olmamıştır.
Eldeki mevcut eksik kaset çözümlerine rağmen tabede, çevirmede birçok eksik ve yanlış anlamanın olduğu ortadadır. Konuşma içeriği Irak Kürdistan Demokrat parti kongresine göre yapılmış olup, Kuzey Irak’taki durumları ele almakta kürtlerin baskı altında olduğu belirtilmektedir. Bilindiği gibi, 1988 ile 1991 yılında Irak’ta Saddam Hüseyin’in Halepçe ve benzeri soykırım politikaları, saldırı ve bombalamaları sonucu yüzbinlerce Irak’lı Kürt sınırlarımızdan içeri girmiş bir kısmı uzun yıllar Mardin, Muş, Diyarbakır gibi şehirlerimiz de çadırlarda misafir edilmiştir.
1991 göçü en kapsamlısı olup, sayıları milyonları bulan sığınmacının, Silop’den Çukurca’ya kadar dağlarda sınır boylarında, karda çamurda içine düştüğü durum dünya kamuoyunun yakın ilgisini çekmiş, birçok devletin yardımlarda bulunması, başta ABD olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin Kuzey Irak’a müdaheleleri sonucunu doğurmuştur. Bu süreçleri yaşayan Irak Kürdistan Demokrat Partisinin kongresinde, doğal olarak baskılar gündeme getirilmiştir.
Irak Kürdistanı olarak adlandırılan yerde, yine Kürdistan isimli parti kongresinde söylenenlerin içerik ve amaç olarak, Irak için söylenmiş olmasına 3713.s.y.nın 8 nci maddesinde ve Türkiye içinde yapılmış addetmek ve parti kapatma gerekçesi olarak göstermek mümkün değildir.
Eski Genel Başkan Yaşar Kaya Ankara Emniyet Müdürlüğündeki 15.9.1993 tarih ile Savcı ve hakim önündeki 16.9.1993 tarihli beyanları dikkate alınacak olursa birçok yanlış anlaşılma, yazılma ve talebinin konuşma içeriğini yansıtmadığı yönündedir.
Eski Genel Başkan Yaşar Kaya: “…Demokrasi partisinin, Kürt kimliğinin, Kürt halkının demokratik özlemlerinin demokrasi kuralları içinde konuşulmasından ve verilmesinden yana olduğu..” yönündeki beyanı dahi kapatılma gerekçesi olarak gösterilmiş olup, açılan soruşturmadan sonra elde edilen beyanların aleyhe delil olarak kullanılması mümkün değildir.
Yurtdışında işlenen bu tür suçlar TCK’nun 140 ncı maddesi kapsamında olup, sözkonusu madde yürürlükten kaldırılmış olup, yerine yeni bir hüküm konulmamıştır.
k- Demokrasi Partisi MYK sının “Barış Çağrısı” başlıklı bildirisi suç oluşturmadığı gibi, kapatılma gerekçeside olamaz.
DEP kuruluşundan hemen sonra 27 Haziran 1993 tarihinde ilk kurultayını yapmıştır. Bu kurultayda, birçok il örgütü ve kurultay delegesi verdikleri önergelerle, partinin “barış kampanyası” başlatılmasını, akan kanın durması, silahların susması yönünde çalışmalar başlatılmasının kurultay kararı haline getirilmesini istemişlerdir.
Kurultay “barış kampanyası” kararı almasını ve seçilecek yeni Parti Meclisi üyelerinin bu görevi yerine getirmesini öngördüğünden, Parti Meclisi adına Merkez Yürütme Kurulu 1993 yılının Ağustos ayı boyunca birçok etkinlikte bulunmuştur. Bunlardan biriside “Barış çağırısı bildirisidir”.
Bildiri nedeniyle Ankara DGM Başsavcılığı MYK üyeleri hakkında 1993/115 E.kamu davasını açmış olup, bu dava derdesttir. Aynı bildiri Cumhuriyet Başsavcılığının parti kapatma iddianamesinde delil olarak gösterilmiştir. Bildiride Kürt halkından bahsedilmesi… Kürt halkının isteklerinin başında bu sorunda dahil olmak üzere, her sorunun yasaksız olarak tartışılabileceği bir demokrasi isteğinin geldiği..” denilmek suretiyle bir takım varsayımlardan yola çıkılarak.. bazı yurttaşların diğer yurttaşlarla tam eşitlik içinde olmadıkları izlenimi yaratılmak istenmektedir, denilmektedir.
Konuşmalarda ve bildirilerde Kürt halkından bahsedilmesi başlı başına suç addedilerek, kapatılma gerekçesi olarak gösterilmek suretiyle, tarihsel, sosyolojik, bilimsel gerçekler gözardı edilmektedir.
İddianamenin 41 nci sayfasında: “…Kürt kimliğinin bütün sonuçlarıyla Anayasa ve yasalarda güvence altına alınmasına bağlı olarak kürt kimliğinin kabulu anlamında, Türkiye Cumhuriyet’nin uluslararası antlaşmalara koymuş olduğu tüm çekincelerden vazgeçilmesi ve sorunun AGİK süreci ve Paris Şartına uygun biçimde çözümlenmesi için adımlar atılması gerektiğinin ifade edildiği; kürtlerin dillerini, kültürlerini ve sanatlarını yazılı ve sözlü olarak kullanabilmeleri ve geliştirmelerine olanak sağlanması, ana dilde eğitim hakkı verilmesinin savunulduğu görülmektedir.” yasal, demokratik, hukuka ve Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmelere uygun en doğal ve haklı, hukuka uygun istekleri, parti kapatma gerekçesi olarak göstermek, peşinen demokrasiyi, düşünce ve ifade hürriyetini, gerçekleri dile getirmeği yasak ve sansür kapsamına almak, insanlara tek tip düşünce ve ideoloji doğrultusunda düşünmeğe zorlamak anlamındadır. Böylesi bir iddiayı kabul edebilmenin olanağı yoktur. Yaşadığımız çağda, insan haklarını, demokrasiyi, hukuk devletini, çoğulculuğu, katılımcılığı üstelik meşru zeminlerde, demokratik yolla savunmanın bedeli parti kapatılma olamaz. Hiçbir devlet kendisinin imzacısı olduğu uluslararası sözleşmeleri ve ona bağlı yükümlülükleri görmezlikten gelemez ve bunlara uyulmasını istemeyi suç addedemez. İddianın mantığı bu olunca, kendince ulaştığı sonuçta şu olmaktadır:
“…genel sonuç ve anlam: Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin, Türklerden kopartılması ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın Türk ulusunun kaynaştırıcı bütünlüğünden soğutulması ve ayrılması amaç ve ereğinin ve bu yolda bir kışkırtmacılığın izlenmekte oluşudur..”
İddianamenin mantığı kendi içinde çelişik ve varsayımlar üzerine kurulu olduğu için, birtakım kavramları, düşünceleri ve tahlilleri yerine geldiğinde ayrı ayrı bölümlerde izah etmeğe çalışacağız. Bu nedenle, Anayasa, Siyasi Partiler Yasası, uluslararası hukuk, hukuk devleti, bilim ve sosyoloji açısından Türkiye gerçekliği ve mevcut antidemokratik düzenlemelerde dikkate alınarak ayrı ayrı açıklanacaktır. Gerçekten; 49 sayfalık iddianamenin yüzde doksanı teorik görüşlere, yüzde onu ise esas dava somutuna ayrılmıştır. Bu nedenle bazı görüşlere zorunlu yanıt verirken, hukuki olmaktan çok, politik, bilimsel olmaktan çok yoruma ve varsayıma dayalı iddialara yanıt vermeğe çalışacağız.
3- İddianame kendi içinde çelişik olup, “inkarcı” bir anlayışla Kürt realitesini yadsımaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin muhtelif kararları örnek gösterilmek suretiyle, Türkiye’de Türklerden başka Kürtlerinde yaşadığı, tarihten gelen bir gerçekçilik ve mozaik olduğu vurgulanmaktadır. İddianamenin 33 ncü sayfasında:
“…özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektirde..” bu tesbitten hemen sonra Anayasa Mahkemesi’nin 8.5.1980 gün. Esas 1979/1 (Parti kapatılması) Karar 1980/1 den yapılan alıntı ile şu husus saptanmaktadır: “..bu gibi toplulukların, dilinin yada dininin toplumun öteki kesimlerden ayrı olduğundan nesnel biçimde sözetmek tek başına bir “azınlık olduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez…” denilmektedir.
İddianame bu gerçekliği ortaya koyarken, kendisi ile tamamen çelişen iddiaları sıralamakta, konuşma ve bildirilerde “Kürt Halkı” denilmesini, Kürt kimliği denilmesini kapatılma gerekçesi olarak göstermektedir. Sonuç olarakta zorlama bir mantıkla varsayımlardan yola kalkılarak, partinin kapatılmaması istenmektedir.
4-Kürtler “gayrımüslim ekali yet” değildir. Bu tür bir kıyaslama hukuki olmaktan uzak olduğu gibi bilime aykırıdır.
Ulusal azınlık kavramının menşei hep Lozan anlaşmasına götürülür. Ermeni, Yahudi, Rum, gibi mozaiğimizin bir parçası ve tarihin gerçeği olan dini ve etnik azınlıklar lozan anlaşması ile bazı hukuksal güvencelere bağlanmışlardır.
Azınlıklar bu nedenle, okullarını açabilmekte kendi dillerinde eğitim ve basın yayın faaliyetlerinde bulunmakta, kültürlerini geliştirebilmektedirler. Bu hakların doğal ve insani olduğunu yerinde olduğunu belirtmek gerekir. Osmanlı döneminde dahi bu azınlıkların Sultan güvencesinde aynı özgür haklara sahip olduklarını, tazminat fermanı ile bu haklarının dile getirildiğini Meşrutiyet dönemlerinde de benzer güvencelerin olduğunu görmekteyiz. Bu hakların çağdaş bir hukuk devleti için önemli insani değerler olarak her zaman değerlendirilmesi gerektiği izahtan varestedir. Ancak; Lozan anlaşmasının Batılı ülkelerle imzalanan bir anlaşma olduğu gerçekliğini unutmamak gerekir.
Anlaşmaların hukuk devletinde yeri ve bağlayıcılığı elbette önemlidir. Bu önem Türkiye’nin sonradan imzacısı olduğu tüm uluslararası anlaşmalar içinde geçerlidir. Bİrini ön plana çıkarırken diğerini yadsımak, hukukun temel ilkeleri bağdaşmaz.
Lozan anlaşmasında unutulan bazı gerçeklerde vardır. Örneğin Süryaniler o dönemde en büyük azınlık olmalarına rağmen, temsilci olarak o sırada bulunan Metropolitleri Samuel’in Süryani azınlığı Türkiye toplumunun mütemmin cüzi olarak gördüğünü ve eşit haklarda olduğunu belirtmesi ve ayrıca azınlık isteklerinden yararlanmak istemiyoruz. demesi üzerine, Süryaniler bu kapsam içine alınmamıştır. Ancak, hukuken diğer azınlıklara tanınan hakların, dini ve dili itibariyle aynı azınlık statüsünde olan Süryaniler içinde geçerli olduğu bir gerçekliktir. Diğer yandan Lozan görüşmelerinde Kürtlerin konumu çok daha farklıdır. İsmet İnönü, Lozan’da Türkler ve Kürtleri temsilen bulunduğunu açıklamıştır. Bu husus kayıtlarda açıkça bellidir. Kürtler nüfus yoğunlukları nedeniylede ekaliyet olarak tabir edilen kesimlerden farklı olmalarına rağmen asıl Müslüman olmaları, ortak din öğesi nedeniyle diğer azınlıklardan farklı olarak değerlendirilmişlerdir. Anayasa Mahkemesinin bazı kararlarında “..müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı..” belirlenmiştir denilmektedir.
Burada Müslüman olan adı “topluluk” veya “grup” olarak ifade edilen kesimlerin en başında Kürtlerin geldiği bir gerçektir. Bu gerçeklik, beraberinde bazı hak ve yükümlülükleride getirmektedir. Devletin resmi tanımı ile bunun adı “Kürt Realitesidir” Her realitenin getirip dayattığı bazı hak ve ödevler vardır. Burada asıl üzerinde durulması gereken, Kürtlerin konumunun azınlık statüsünün çok üstünde olduğu gerçekliğini görmektir. Bunu görmezlikten geldiğimiz zaman, Kürt realitesini inkar etmiş oluruz. Kürt realitesinin tarihten gelen, dil, kültür benzeri birçok zenginlikleri bulunmakta bu zenginlikler, Anadolu mozağinin güzelliği ve gerçekliği olarak tezahür etmektedir.
Biz hukukçulara düşen görev, bazı anlaşmaları dar yorumlayıp, aksi kanaatler üreterek, tarihin, toplum değişiminin ve çağın önüne dikilmek değildir. Biz hukukçular böylesi bir misyon içinde olamayız.. yaşamın gerçekleri, dayatan ihtiyaçları toplum mutabakatlarını, barışını ve demokrasiyi kökleştirecek açılımların öncüsü olmak zorundayız. Aksi halde hala Hammurabi kanunları ile yönetilir olurduk.
4- Anayasa ve başlangıç kısmı Üniter Devlet yapısı, insan haklarının, uluslararası hukukun ve evrensel ilkelerinin uygulanmasına engel gösterilmemelidir.
Anayasa’nın Başlangıç Kısmı “…bu Anayasa hiçbir düşünce ve mülahazanın Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiğinin karşısında korunma göremeyeceği…” şeklindedir. Burada korunan “Üniter Devlet” yapısıdır. Devletin tekliği ve birliğidir.
Yüce Mahkeme’nin en son ÖZDEP ile ilgili 23.11.1993 tarih 1993/1-2 sayılı kapatma kararında:
“…Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, kendi dil ve kültürlerine sahiptirler… yasaklanan kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak yeni bir Devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır…”
Yine Yüce Mahkeme’nin Üniter Devlet yapısına ilişkin olarak Fransa örneği gösterilmiştir. Ayrılıkçı Korsika tezlerinin Fransa Anayasa Mahkemesi’nce kabul görmediği vurgulanmaktadır. Ancak, Fransa etnik farklılıklardan doğan dil ve kültürlerin özgürce kullanımına ilişkin olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne uygun yasal düzenlemelere gitmiştir. Örneğin Alsas-Loren bölgesinde, Devlet televizyonu kanalıyla Alsasça yayın yapılmakta, alta Fransızca italik harflerle yazı yazılmaktadır. Avrupa Konseyi ve Parlamentosunun bulunduğu Strazbourg’ta bu gerçekliği yaşamak ve görmek mümkündür. Bu tür faaliyetlerin ve hakların kullanımının “bölücülük” olarak algılanamayacağı bir gerçekliktir.
Türkiye’de ne yazıkki birtakım haklardan bahsetmek, hemen “bölücülük” olarak değerlendirilmekte ve yasal düzenlemeler sonucu ağır cezalarla müeyyidelendirilmektedir. Örneğin bir bilim adamı olan Fikret Başkaya’nın yazmış olduğu bir kitap 3713 sayılı Yasa’nın 8. maddesi uyarınca “Bölücülük suçu” olarak değerlendirilmiş, yazar da “terörist” sıfatıyla tutuklanıp cezaevine konmuştur.
Anayasa’nın 2. maddesi T.C. devletinin lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu gerçekliğini belirtmektedir. Hukuk, Anayasa ve yasalardan başlayarak, Türkiye’nin yükümlendiği uluslararası antlaşmalar, ilkeler ve değerlerin bütününü teşkil etmektedir. Anayasa’nın bu bütün içinde çağa ve günümüze cevap vermediği, değiştirilmesi fikri, T.B.M.M.de önemle ele alınmakta hemen hemen tüm siyasî partilerin mutabık kaldığı bir takım değişikliklerin yapılması gündeme gelmektedir.
Anayasa’nın değiştirilmesi fikri aynı zamanda Siyasî Partiler Yasası ile seçim yasalarının değiştirilmesi fikri de öne almış bulunmaktadır. 1982 Anayasası’nın 12 Eylül Askerî rejimi ve oluşturduğu Danışma Meclisi ve atadığı hukukçular ile oluşturulduğu, bir nevi tepki Anayasası olduğu, özellikle düşünce ve örgütlenme özgürlüğü ile insan hakları konusunda önemli eksiklikler ve yetersizlikler taşıdığı inancı toplumda ve genel olarak hukukçularda oluşmuş bulunmaktadır.
Biz hukukçuların dar anlamda kanun tatbikçisi olmadığımız, hukukun evrensel ilkeleri ve değerleri ile bağlı olduğumuz gerçeği yanısıra Anayasa’nın 90 ncı maddesi uyarınca usulüne uygun olarak imzalanmış ve yürürlüğe girmiş uluslararası antlaşmaları bir iç hukuk hükmü olduğu gerçeğini göze almak zorundayız.
Anayasa’nın 3 ncü maddesi resmî dilin Türkçe olduğunu belirlemektedir. Bu gerçekliğin yanısıra Türkiye’de başka dillerin bulunduğu ve 2932 sayılı Yasa ile dil yasaklarının kalktığı gerçeği karşısında, başkaca dillerin özgürce gelişimi ve basım ve yayımının istenmesini dar anlamda “bölücülük” olarak veya Üniter Devlet yapısını bozucu olarak değerlendirmek mümkün değildir. Nitekim Yüce Mahkeme’nin kararlarında da bu husus vurgulanmaktadır.
DEP’in kapatılması için gösterilen delillerin değerlendirilmesinde, Kürt dilinin özgürce konuşulması isteminin bu nedenle kapatılma gerekçesi olarak değerlendirilemeyeceği ortadadır.
Anayasa’nın 4 ncü maddesindeki Devletin yönetim şeklinin Cumhuriyet olduğu yönündeki hükmünü ihlâl eden bir konuşma veya yazılı metin bulunmamaktadır.
Anayasa’nın 14 ncü maddesi “…Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu şekilde kullanılamayacağı belirtilmiş olup özellikle siyasî partilerin faaliyetlerinde bunun sınır ve kapsamının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Siyasî partilerin kullandığı demokratik mücadele yöntemi, yasal ve meşru zeminlerde sürdükçe, şiddete başvurulmadıkça, Anayasal güvence altında olan “düşünce açıklama hürriyetinin” yok edilmemesi esastır. Aksi takdirde siyasî partilerin görüşlerini açıklamaları ve kamuyu oluşturmaları iktidara geldikleri takdirde, bu yükümlülüklerini yerine getirilmelerine olanak kalmazdı.
2820 sayılı SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümleri ve nedenleri, olayımızda yeterli delil bulunmadığı için uygulanamaz.
SPY.nın 78 nci maddesi: “…Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerinin; değiştirilemeyeceğine ilişkin olup; İddianamede gösterilen iki konuşma ve bir bildiri eyleminde bu yönde bir görüş ve düşünce açıklaması bulunmamaktadır.
İddianın bu konuya açıklık getirerek, hangi söz ve eylemle ihlalin sağlandığını kanıtlaması gerekmektedir. DEP programında 7 sayfada : “Kürt sorununa barışçıl ve adil çözüm başlığı altında görüşlerini net olarak belirlemiş olup, bu görüşleri nedeniyle kapatma istemi yoktur. O halde bu programa uygun söz ve yazılı açıklamaların kapatılma gerekçesi olarak gösterilmeside mümkün değildir. Parti programı dikkate alınacak olursa, partinin örgütlenme modelinin demokratik kitle partisi yönünde olduğu, kesinlikle ırk temelinde olmadığı ortaya çıkacaktır.
Türkiye’de ençok konuşulan ve çözüm bekleyen Kürt sorunu ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerin tam bir demokrasi ve hukuk değerlerine bağlı bir çözümü içerdiği görülmektedir. Böylesi bir çözüme karşı olmak, Türkiye’nin imzacısı olduğu uluslararası anlaşmaları ve hukukun evrensel ilkeleri ile, demokratik toplum yaşamına aykırılık teşkil eder.
SPY’nın 81 inci maddesi ise Türkiye’de dil yasakları kalkmasına rağmen, hala bu yasağı sürdüren bir hüküm olmakla açıkça Anayasaya aykırılık teşkil etmektedir.
6- Uluslararası anlaşmalar açısından kapatılma gerekçesi bulunmamaktadır.
İddianamenin 42-44 sayfaları ile esas hakkında görüşün 11 inci sayfasında: Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nın hukuksal dayanağı ve bağlayıcılığı bulunmadığı, “..bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır…” denilmektedir.
AGİK süreci içindeki Viyana bildirgesi ile görüşlerdede bağlayıcı hüküm taşımadığı belirtilirken, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile ilgili olarak açık ve gerekçeli bir görüşün yeralmadığı görülmektedir.
Öncelikle şunu belirtmekte yarar görmekteyiz. Pacta Sun Senvanda, yani ahde vefa sözleşmeye saygı kuralı hukuk devleti olmanın en temel zorunluluklarından biridir.
Türkiye dahil, sözkonusu anlaşmaları imzalayan devletlerin bazı yükümlülükleri bulunmakta ve kendi iç mevzuatlarının sözleşmelere uydurulması, bu yönde değişikliğe gidilmesi gerekmektedir. Buna uymanın müeyyidesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile İnsan Hakları Adalet Divanında yargılanmayı kabul ile birlikte politik olarak, önemli sonuçlar doğurmaktadır. Türkiye bu tür konularda özellikle hassas davranmakta AT’ye girmek, ülkenin demokratikleşmesi için hukuk alanında insan hakları konusunda bazı adımlar atmak için son yıllarda gözle görülür gayretlerin içine girmektedir.
Türkiyede yasalar piramidin en uç noktası Anayasa ise bununda bir üst noktası vardır ki : o da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesidir. Bir nevi ortak Anayasa olma, uluslarüstü hukuk olma yönünde ciddi gelişmelerin kaydedildiği bir aşamada Türkiye’de iddia, savunma ve yargı üçlüsünün bu gerçekliği gözönüne alması kaçınılmaz olmaktadır. Anayasanın 90 ıncı maddesi uyarınca bir iç hukuk hükmü haline gelen anlaşmaların uygulanması yasal zorunluluktur.
Anayasamızın l0 ncu maddesi: “…Herkes, dil, din, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” denilmektedir. Türkiye gerçekliğinde, bu eşitliğin olduğunu söylemek mümkünmüdür’ Bu eşitliğin olmadığını ve sağlanması gerektiğini söylemeği bu yönde bir siyasi partinin düşünce açıklamasını “bölücü” olarak değerlendirmek, çelişki değilmidir’
Anayasanın 66 ncı maddesine göre “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” denilmektedir. Bu durumda Türkiye mozaiğinin bir parçası olan, etnik kimliği Kürt olan bir T.C. vatandaşı radyoda, Televizyonda kendi dilinde Kürtçe bir türkü dinliyemiyorsa, kültürel haklarını kullanamıyorsa yasalar karşısında eşitlikten sözedilemez. Bir siyasi parti bunu dile getiriyorsa, kapatılma tehditi ile karşılaşıyorsa o ülkede demokrasiden sözedilemez.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 2 mad: “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal yada başka görüş, ulusal yada toplumsal köken, mülkiyet, doğuş yada benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptirler…” bu hüküm ile Anayasamızdaki benzer hüküm insanlığın büyük bedeller ödüyerek elde ettiği kazanımlardır.
Birleşmiş Milletler l966 tarihli kişisel ve siyasal haklar sözleşmesinin 27 nci maddesi: “…Etnik ve dinsel azınlıklarla dil azınlıklarının bulunduğu devletlerde bu azınlıklardan olan kişilerin kendi kültürlerinden yararlanma, kendi dinlerini yada dillerini kullanma hakları inkar edilemez…” denilmektedir. Paris Şartında:
“…Bir ulus içindeki azınlıkların soy, kültür, dil, din, yönünden sahip oldukları kimliğin korunacağını, azınlıklara mensup kişilerin hiçbir ayrım yapılmaksızın kanun önünde tam bir eşitlik içinde işbu kimliği serbestçe ifade etmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahip olduklarını teyit eder…”
T.C. Devleti, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik ve işbirliği Konseyi (AGİK) üyesidir. Uluslararası sözleşmeleri ve bildirgeleri kabul etmiş imzalamış bir ülkedir. Uluslararası planda, bu sözleşme ve bildirgelere uymayı taahhüt etmiş olan T.C. Devleti, kendi iç hukukunda bunları ne kadar yerine getirmiştir’ Biz hukukçuların asıl üzerinde durması ve sorgulaması gereken konu budur. Bu sözleşmelerin bizi bağlamadığını ileri sürüp, görmezlikten gelemeyiz.
Türkiye’de TCK’nun l4l, l42, l63 ncü maddeleri düşünceyi yasakladıkları için l2.4.l99l tarihinde kaldırılmasına rağmen, aynı gün 37l3 sayılı Terörle Mücadele Yasası 8 nci maddesi uyarınca daha ağır cezai müeyyideler getirilmiştir.
Bir asırdan bu yana Türkiye’de azınlık sayılan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, kendi dillerinde eğitim, gazete, yayın faaliyetleri ile kültürlerini geliştirmeleri mümkün olmasına, İngilizce, Fransızca, İtalyanca dillerinde aynı şekilde eşit ve özgür faaliyet imkanı bulunmasına rağmen, adı Kürt olan herşey yasağa bağlanmış bulunmaktadır. 2923 sayılı yabancı dil eğitimi ve öğrenimi kanunu mad. 2/a: “Türk vatandaşlarına ana dilleri Türkçe’den başka hiçbir dil okutulamaz ve öğretilemez. “Anayasanın 28. mad. Basın hürriyetini belirlemiş olup, ülkenin bölünmez bütünlüğüne yönelik yayın yapılamaz, hükmü ile, Türkçe dışındaki etnik kimliklerin ifadesi 3713 sayılı yasanın 8 nci maddesinde “…hangi yöntem, maksat ve düşünceyle olursa olsun Türkiye devletini ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı, sözlü, propaganda ve toplantı ve gösteri yürüyüşü yapılamaz…” denilmek suretiyle, Türkiye Cumhuriyetinin asli unsurları olan, zengin mozaiğini teşkil eden Türk dili ve kültürü dışında örneğin Kürt dili ve kültürünün konuşulması ve geliştirilmesi yasak ve ceza kapsamına alınmış bulunmaktadır.
Benzer hükümler, 3257 sayılı Sinema, video ve müzik eserleri kanununu madde 9/3 te, 2559 sayılı polis vazife ve selahiyetleri yasası 8/d fıkrada, 2954 sayılı Radyo ve Televizyon yayınları kanunu 4/a da, dernekler yasasında ve daha birçok yasada yeralmaktadır. Bu fiili yasa kısıtlamaların tamamı uluslararası sözleşmelere aykırıdır. İddianamenin 37 nci sayfasında: “…özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları gelenek ve göreneklerini konuşmaları karşısında herhangi bir engel yoktur…” şeklinde bir açıklamanın inandırıcı ve hukuki bir dayanağı yoktur. Bu yönde siyasi faaliyette bulunan DEP’in bu nedenle kapatılmasını istenmesi büyük bir çelişki olarak tezahür etmektedir.
İddianame devamla “…Yasaklananın, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir…” şeklinde açıklamada bulunuluyorsa da, Kürt halkından, dilinden bahsetmek başlı başına kapatma gerekçesi olarak gösterilmektedir.
5-29 Haziran l990 tarihinde yapılan toplantıya Türkiye katılmış ve imzacısı devlettir. Bu toplantıda “…insan haklarını ilgilendiren uluslararası belgelerin iç planda hukuk devletine yaptığı katkının önemini dikkate alan katılan devletler, henüz yapmamış iseler, Medeni ve siyasi haklara ilişkin Milletlerarası Sözleşmeye, ekonomik, sosyal ve kültürel haklara ilişkin Milletler arası sözleşmeye ve diğer ilgili milletlerarası belgelere katılmayı gözönünde bulunduracaklarını teyid ederler” denildikten sonra, buna bir denetim mekanizması getirilerek, Yargı gözlemciliğini şu şekilde açıklamakta:
“…Viyana Kapanış Belgesinin AGİK İnsani boyutu çerçevesinde üstlendikleri taahhütlerin uygulanmasında en iyi bir şekilde bir şeffaflık sağlamak arzusunda olan katılan devletler, bir güvenlik önlemi olarak, milli mevzuat ve devletler hukukunca öngörüldüğü gibi: Mahkemeler önündeki duruşmalar sırasında katılan devletler tarafından gönderilecek gözlemcilerin, hükümet dışı örgütlerin temsilcilerinin ve diğer ilgili kişilerin mevcudiyetini kabul etmeğe karar vermişlerdir. Kapalı oturumun ancak kanunda öngörülen durumlarda ve devletler hukukundan kaynaklanan vecibelere ve milletlerarası taahhütlere uygun ilan edilebileceği hususunda mutabık kalmışlardır”
Türkiye bir hukuk devleti olarak bu yükümlülüklerin altına girdikten sonra, aynı hakların bir başka Avrupa konseyi üyesi devlet açısından ve türk hukukçular tarafından da geçerli olabileceği gerçeğini görmek gerekir. Kapatma davasının en ağır sonuçlarından birisi de onu aşkın milletvekilinin üyeliklerinin düşmesi ve yargılanmaları sonucunu doğurmasıdır ki, böylesi bir durumda “yargı gözlemcisi” olarak denetim altında bulunacağımız gerçeğini gözönüne aldığımızda iç mevzuatımızın uluslararası sözleşmelerle uygunluğununda bir denetim geçireceği gerçeğini unutmamak gerekir.
“AGİK” Milli azınlıklar uzmanlar toplantısı l991 Cenevre Raporu’nu dikkate almak zorundayız.
l-l9 Temmuz l99l tarihlerinde Cenevre’de toplanan ve Türkiye’nin de katıldığı “Yeni bir Avrupa için Paris Şartı” çerçevesinde;
“..Paris yasasının ilgili hükümleri uyarınca, katılan devletlerin temsilcileri Milli Azınlıklar ve onlara mensup kişilerin haklarına ilişkin konularda gerek yasal, siyasi ve ekonomik geçmişlerinin, gerek durumların farklılığını yansıtan ayrıntılı bir tartışma yapmışlardır…”
Milli azınlıklara mensup kişilerinki de dahil olmak üzere, insan hakları ve temel hürriyetlere saygının ve onların tam olarak kullanılmasının Yeni Bir Avrupanın temelini teşkil ettiğini kabul ederek;
Halkları arasındaki dostane ilişkilerin aynı zamanda barış, adalet, istikrar ve demokrasinin, milli azınlıkların etnik, kültür, dil ve din kimliğinin korunmasını gerekli kıldığı ve bu kimliğin ileri götürülmesi için şartların yaratılması gerektiği yolundaki derin kanılarını teyid ederek,
Milli azınlıkların bulunduğu devletlerde, demokrasinin milli azınlıklara mensup olanlar dahil tüm kişilerin haklar ve temel hürriyetler konusunda tam ve fiili eşitliğe sahip olmasını ve hukuk devleti ve demokratik kurumlardan yararlanmasını gerekli kıldığına kani olarak….tüm etnik, kültür, dil veya din farklılıklarının mutlak süretle azınlıkların yaratılmasına müncer olmayacağını not ederler.. denilmektedir.
Milli azınlıklara mensup kişilerin etnik, kültür, dil ve din benliklerini serbestçe korumağa, muhafazaya ve geliştirmeğe ve kültürlerin tüm vecheleri ile iradeleri hilafına herhangi bir şekilde asimilasyon girişimlerinden ari olarak geliştirmeğe ve muhafaza etmeğe hakları olduğunu teyid ederler. Bunların dışında katılan devletler; azınlık dillerinin geliştirilmesi, eğitimi, kültür ve daha birçok konuda açıklayıcı kararlar alınmıştır. Son olarak katılan devletlerin kendi ülkelerinde milli azınlıklara ve etnik kimliklere ilişkin, gönüllülük esasına göre AGİK sekreteryası aracılığı ile bilgilendirme yükümlülüğü kararıda vardır.
Türkiye bu toplantılara katılmış, imza vermiş yükümlülük üstlenmiş bir hukuk devleti olarak, bu anlaşmaları yoksayamaz. Bu nedenledirki: DEP’in barış bildirisinde değindiği bu yükümlülükleri kapatılma gerekçesi olarak sunan iddianameyi anlamakta güçlük çektiğimizi belirtmek isteriz. Bir siyasi parti yetkili kurulunun, devletin imzacısı olduğu sözleşmelerin gereğinin yerine getirilmesini istemekten daha doğal birşey olamaz. Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta bu isteklerin demokratik yasal çerçeve içinde istenmiş olmasıdır.
AGİK insani boyut konferansı Moskova toplantısı belgesi
l0 Eylül – 4 Ekim l99l tarihleri arasında Moskova’da düzenlenen toplantıya Türkiye’de katılmış, imza vermiştir. Bu toplantıda şu saptamalar ilgi çekicidir:
“…Milli, etnik veya ayırımcılık, düşmanlık ve şiddet hareketlerini özellikle esefle karşılamışlardır. Bu itibarla katılan Devletler, insani boyuta ilişkin taahütlerinin tam olarak yerine getirilmesi için, meydana gelen köklü siyasal değişiklerden özlü şekilde yararlanması gereken sürekli gayretlerin halâ zorunlu olduğu görüşünü ifade eder…”
“…Katılan devletler, Kopenhag Belgeselinde yeralan, hukuk devletine ilişkin taahhütlerini hatırlar, hukuk devletinin temelini teşkil eden adalet ilkelerini ileri götürmeğe ve desteklemeğe olan bağlılıklarını teyid ederler. Özellikle, demokrasinin, hukuk devletinde mündemiç bir unsur olduğunu ve çoğulculuğun, siyasal örgütler bakımından önem taşıdığını tekrar teyid ederler…”
“…katılan devletler, bir Olağanüstü hal döneminde insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasının, Kopenhag toplantısı belgesinin ilgili hükümlerinin hesaba katılmasını ve taraf oldukları uluslararası sözleşmelere riayet edilmesinin önem taşıdığı kanaatindedirler..”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye’de iç hukuk hükmünde olup, uygulanması zorunluluğu vardır.
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini, l954 yılında onaylamıştır. İmzalanan ve Resmi Gazete’de yayınlanan sözleşme Anayasanın 90 ncı maddesi uyarınca iç hukuk hükmü haline gelmiştir. İddianame ve esas hakkında görüşte, bu sözleşmenin bağlayıcılığı konusunda hiçbir görüşün ileri sürülmemesi dikkat çekicidir.
Davanın konusu, parti kapatma olunca, gösterilen delillerde iki konuşma bir bildiri, yani “düşünce açıklaması” olunca; AİHS’nin 9. maddesinde belirlenen “…herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır..” hükmü, l0 ncu maddede yeralan “…herkesin anlatım özgürlüğüne hakkı vardır…” hükmü, ll nci maddede yeralan “…herkesin barışçı amaçlarla toplanma hakkı…” hükmü, açıkça ihlâl edilmektedir.
Sözleşmenin, l4 ncü maddesinde “…bu sözleşmede öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden yararlanma;cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal yada başka bir görüş, ulusal yada toplumsal köken, bir ulusal azınlıktan olma, mülkiyet ve benzeri başka bir statü ayrımı gözetilmeksizin herkes için sağlanır…” hükmü karşısında, iddianın, yasal, uluslararası hukuk ve hukukun evrensel ilkeleri açısından, çağımız açısından haklı hiçbir dayanak ve gerekçesinin olmadığı ortadadır. Uluslararası bağlayıcı sözleşmeleri hiçe sayan iddianame, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları divanın’ın yargı denetimini de önemsememektedir.
7- Hukuk devleti ve demokrasi açısından, DEP’in düşünceleri nedeniyle kapatılması ülke yararına değildir.
l982 Anayasasının hazırlandığı koşulları gözönünde tutmakta yarar vardır. l2 Eylül sabahı beş general, iç hizmet kanunundan aldıkları bir yetki ile yönetime el koyduklarını ilan ettiklerinden, yaptıkları ilk iş TBMM’ni ve demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partileri kapatmak. Liderlerinin bir kısmını Zincirbozan’a toplamak olmuştur.
Kaynağı ulus egemenliği ve iradesi olmayan bir askeri darbe ile atanan Danışma Meclisi ve bazı hukukçuların generallerin isteğine uygun hazırladıkları bir anayasa tek yanlı olarak sözde refaranduma sunulmuştur. Bir tepki ve düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü kısan, birçok antidemokratik hükümle dolu olan Anayasanın, uluslararası sözleşmelere, hukukun evrensel ilkelerine ve Türkiye toplumuna uymadığı aradan geçen süre içinde birçok kez kanıtlanmıştır.
Zincirbozan’a sürgün edilen liderlerin yasağı kalkmış bugün Çankaya’da Cumhurbaşkanı olarak görev yapmakta, diğer liderlerin yasağı kalkmış, tamamı bugün meclis üyesi ve siyasi partilerinin başında bulunmaktadırlar.
TBMM üyeleri ve siyasi partiler bu Anayasanın değişmesi gerektiğini hep söylemişler, Ancak; siyasi çıkarları gereği bu tarihi görevi yerine getirmemişlerdir.
Anayasanın, Siyasi Partiler Yasasının seçim yasalarının değiştirilmesinin ençok tartışıldığı bir ülkede, biz hukukçuların hukuku dar manada “Kanun tatbiki” olarak değerlendirmemiz mümkün değildir. Bizi bağlayan hukukun evrensel değerlerini, uluslararası sözleşmeleri bir kenara atamayız.
Anayasa ve yasalarımızda birçok çelişkili hükmün bulunduğu gerçeği karşısında, çağımıza damgasını vuran insan hakları ve özgürlük değerlerini ülkemiz ve toplumumuz için lüks görme, tam katılımcı, çoğulcu bir demokrasiyi henüz özümsemeyecek kaldıramayacak toplum olduğumuz anlayışı ile erteleme hakkını kendimizde göremeyiz.
Bir hukuk devletinde biz hukukçulara düşen sorumluluklar, bizi kamu vicdanında ve tarih önünde sürekli değerlendirme konusu yapacaktır.
Adnan Menderes’in idamına karar veren yargıçların hiçbiri bugün anılmıyor. Ancak; Devlet töreni ile itibarının iadesine karar verilen Adnan Menderes’in İstanbul Topkapı’da bulunan anıt mezarını hergün binlerce insan ziyaret ediyor.
Anayasa Mahkemesi bazı kararlarında hukukun genel ilkelerinin, Anayasa kurallarından da önde geldiğini belirlemiştir. Uluslararası sözleşmelere dayalı ulusalüstü bir hukukun varlığı ve bu hukukun ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve kararlarının bağlayıcılığı ve insan haklarının ortak değer olarak korunması anlayışı, Anayasa Mahkemesinin getireceği yorumlardaki çağdaş niteliği belirleyen ölçütler haline dönüşmüştür. Hukuk devleti olmanın en başta gelen ölçütüde budur. Bu ölçütün düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü açısından özenle korunması, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilerin yaşatılması ile mümkün olacaktır.
Anayasanın başlangıç ve 174 üncü maddesinde, “…Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırması yada bu seviyenin üstüne çıkarılması azmini belirlerken”, 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında demokratik olmayı hukuk devletinin temel özellikleri arasında saymıştır.
Çoğulculuk, katılımcılık, düşünce ve örgütlenme özgürlüğü, demokrasinin vazgeçilmeyen öğeleridir.
DEP işlevlerini yerine getirirken, baskı ve teröre başvurmamıştır. Aksine sürekli saldırılara hedef olmuştur. Ülkenin bölünmez bütünlüğünü bozmadan, yasal ve meşru zeminde demokratik toplum kuralları içinde, sorunların çözümünden yana olmuştur. Bu nedenle iki konuşma ve bir bildiri eylemi yani “Düşünce açıklama” nedeniyle kapatılmasının istenmesi, anayasal ve hukuksal korumadan yararlandırılmaması istemi hukuk devleti ve demokrasinin temel ilkeleri bağdaşmamaktadır.
8- Ülkemizin ve demokrasinin çıkarları açısından, toplumsal barış açısından DEP yaşamalıdır.
DEP’in kapatılması davasında, işin bir hukuksal yanı birde toplumsal yanı vardır. Bugün DEP gibi bir partinin Türkiye genelinde örgütlendiği, onu aşkın milletvekilinin bulunduğu gönül verenlerinin sayısının yüzbinleri aştığı gerçeğini dikkate almak gerekir. Diğer bir nokta, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal konjoktürdür.
Bugün Türkiye tarihinin en bunalımlı günlerini yaşamaktadır. Bir yandan, yılda 800 Trilyona varan Olağanüstü Hal harcamaları, diğer yandan 5 Nisan kararlarını dayatan ekonomik çöküntü, enflasyon, işsizlik ve çözümsüzlük, Türkiye’de günde elliyi aşkın insanın öldüğü, binlerce faili meçhül cinayet ve köy boşaltmasının yaşadığı koşullarda, toplumsal barışa, huzura, akla ve sağduyuya en çok ihtiyaç duyulan günlerde yaşamaktayız.
DEP’in kapatılması davası, etnik kökeni Kürt olan milletvekillerinin yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması ve tutuklanmasından sonra, kapatılma kararı ile Anayasanın 84 üncü maddesi uyarınca üyelikleri düşecek milletvekillerinin onlara gönül veren oy veren seçmenleri nezdinde uyandıracağı duygu ve tepki, etnik kimlikleri kürt olanların dışlanması cezalandırılması olarak algılanacaktır. Ne yazıkki siyasi partilerin “münhasıran denetimi” yetkisi, Terörle Mücadele Yasasının 9 uncu maddesi uyarınca ihlal edilmiş, partinin eski ve yeni genel başkanları tutuklanmışlardır.
Ne yazıkki; siyasi partilerin kapatılması davaları gibi önemli davaların, genelde, siyasal ve demokratik yaşama Anayasanın temel ilkeleri doğrultusunda yön verici, temel hak ve özgürlükleri koruyucu işlevi ağır basan Anayasa mahkemelerinde görülmesinin en temel nedenleride ortadan kaldırılmış bulunmaktadır. Ankara DGM Başsavcılığı açtığı soruşturmalarla “De Facto” bir durumla siyasi partileri henüz kapatılmadan, fiilen işlemez duruma sokmuştur.
9- Anayasanın 84. maddesi açısından, DEP’in kapatılması durumunda, Anayasa’nın 84 üncü maddesi uyarınca davanın açıldığı tarihte DEP üyesi olan onu aşkın milletvekilinin milletvekilliği düşecektir.
Bu hüküm, eylem ve sözleriyle partinin kapatılmasına neden olan milletvekillerini kapsamıyor. Davanın açıldığı tarihte üye olan tüm milletvekilleri kapatılma davası sonucu etkilenmektedirler.
Ceza hukukun genel ilkeleri arasında yeralan, Cezaların Şahsiliği Prensibi açıkça ihlal edilmektedir. Parti tüzel kişiliği, parti üyeleri, yöneticileri ve milletvekilleri kişilikleri ayrı ayrıdır. Partinin kapatılması durumunda hepsinin cezalandırılması “Kollektif Cezalandırma” anlamına gelir.
Kollektif cezalandırma, Ortaçağ döneminden kalma aşiret ve derebeylik hukukun temel yargılamaları olmakla, aynı zamanda engizisyon döneminin bariz karakteristiğidir. Günümüzün çağdaş hiçbir hukuk devletinde “kollektif sorumluluk” yoktur. Nitekim ceza sistemimizde hukukun bu temel ilkesi yeralmışsada, siyasi partiler açısından getirilen bu hüküm ne yazık ki cezaların şahsiliği prensibine aykırı olarak, sonuç doğurmaktadır.
Anayasamızın 83 üncü maddesine göre, eylem ve sözleriyle ceza sorumluluğu olan ve kapatılmaya neden olan milletvekillerinin ayrı ayrı saptanması gerekir. Davamızda ise kapatılma gerekçeleri milletvekili olmayan eski Genel Başkan Yaşar Kaya’nın iki konuşması ile milletvekili olmayan MYK üyelerinin bildirisine dayanmaktadır. Yani kapatılma davasında hiçbir milletvekilinin söz ve eylemi sözkonusu değildir.
Anayasa Mahkemesi, hukukun evrensel ilkeleri karşısında, partinin kapatılmasında hiçbir etkisi olmayan milletvekillerinin “cezaların şahsiliği prensibi” uyarınca milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermemelidir.
Seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin Anayasa Mahkemesi kararıyla yada TBMM’nin Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (tesbitle) sona ermesi, “kuvvetler ayrımına” ve “ulusal iradenin üstünlüğüne”de aykırıdır.
Siyasi Partiler Yasası’nın 95 inci maddesinde: fiileriyle siyasi partilerin kapatılmasına neden olanların on yıl süreyle başka bir siyasi partiye alınamayacakları ve milletvekili adayı olamayacakları yönünden hükmü ile, Anayasa’nın 84 üncü maddesi birbiriyle çelişmektedir. Anayasanın 69 uncu maddesinde yeralan hüküm ile SPY’nın 95 inci maddesinde yeralan hüküm arasındada çelişki bulunmaktadır. SPY’nın hükümlerinde kendi eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan, üye, yönetici ve milletvekilleri sayılırken, Anayasanın ilgi hükümleri böylesi bir ayrım görmemektedir.
Kendi eylemleri ile partinin kapatılmasına neden olmayan milletvekillerinin üyeliklerinin kapatılma kararı ile düşürülmesi, AİHS’nin 6 ncı maddesinde yer alan adil ve makul bir yargılama hak kının ihlali ile birlikte, 7 nci maddenin de ihlali anlamındadır.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 15.12.1993 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bir yazı göndererek, DEP’in 2.12.1993 tarihinde üyesi bulunan milletvekillerin listesinin gönderilmesini istemiştir.
T.B.M.M. Başkanlığı cevabı yazısında; Mardin Milletvekili Mehmet Sincar’ın 4.9.1993 tarihinde vefat ettiğini, Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak’ın 30.11.1993 tarihinde, Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in 1.12.1993 tarihinde DEP’ten istifa ettiklerini, ayrıca Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın 17.12.1993 tarih, Muş Milletvekili M.Emin Sever’in 16.12.1993 tarihli yazılarıyla DEP’le üyelik bağlarının olmadığını bildirdikleri belirtilmiştir.
Meclis Başkanlığı’nın yazı ekinde DEP Genel Başkanlığı’nın 13.7.1993 tarih, 993/1160 sayılı yazısı ile yine DEP Genel Başkanlığı’nın 24.12.1993 tarih ve 30.12.1993 ve 14.1.1994 tarih cevabı yazılarının ekte olduğu belirtilmiştir. Bu yazılarda Muş Milletvekili M. Emin Sever ile Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık’ın durumuna açıklık getirilmiş olup; DEP’in aynı zamanda kurucu üyeleri bulunan Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir ile ilgili TBMM Başkanlığı’nın yazısı, Parti kayıtları ile çelişmekte ve sunulan istifa dilekçeleri ile istifa alındı belgeleri kayıtlarda geçmemektedir.
Partilerin gelen ve giden evrak kayıtları ile verilen belgelerin tarih ve sayıya bağlanması, altında yetkili parti yöneticilerinin imzası ile mühür bulunması gerektiği izahtan varestedir. Hiçbir şekil şartı taşımayan ve gerçekliği parti ile yapılan yazışmalar ile doğrulanmayan bazı belgeleri TBMM Başkanlığı’nın kabul ederek, bazı üye milletvekillerinin, istifa etmiş sayılmasının ve bağımsız üye olarak gösterilmesini anlamak mümkün değildir. Bu konuda esas olan parti kayıtlarıdır. İki adet istifa alındı belgesi incelenecek olursa, ayrı yazılardan çıkan, parti anteti taşımayan üzerinde partinin tarih sayısı bulunmayan, mühür ve kaşe taşımayan yazılar olduğu görülecektir.
DEP Genel Merkezinin Anayasa Mahkemesi’ne sunduğu 13.4.1994 tarihli yazılarında da açıkça anlaşılacağı üzere TBMM Başkanlığı hukuka aykırı bir takım tesbitlerde bulunmuş, dayanağı belgeler ise şekli ve hukukî olarak hüküm doğurmamaktadır. Asıl olan ve dikkate alınması gereken husus parti yazılarıdır. Aksi takdirde bu hususun parti ilgi kayıtları istenmek suretiyle incelenmesi gerekmektedir.
DEP’in dava açıldığı tarihte, birisi vefat etmiş onyedi milletvekili bulunmasına rağmen, Anayasa’nın 78. maddesinde “… Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak; boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerin üç ay içinde yapılmasına karar verilir…” hükmü karşısında DEP’in kapatılma olasılığı karşısında siyasî bir kararla “ara seçim” yapılması önlenmek istenmiştir. Anayasa’nın 84. maddesinin uygulanması ihtimaline binaen durum açıklığa kavuşturulmalıdır.
10- SPY.nın 78. ve 81. maddeleri zımnen ilga edilmiştir.
Ön savunmamızda SPY.nın kapatılmaya ilişkin hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığını belirtmiştik. Özellikle davamızda uygulanması istenen bu maddelerin Anayasa’ya aykırılığının incelenerek iptalini istiyoruz.
Anayasa’nın geçici 15. maddesi, ömrünü doldurmuş, keemlemyekün bir maddedir. Hukukun temel ilkeleri ve özellikle sonradan Türkiye’nin imzacısı olduğu sözleşme hükümlerine ve hukukun temel ilkelerine açıkça aykırılık teşkil etmesi nedeniyle davamızda uygulanması mümkün değildir.
-TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılması bu yöndeki yasakların da kalkması anlamındadır.
-2932 sayılı dil yasağının kalkması sonucu SPY’nın 81 nci maddesinin uygulanma kabiliyeti ortadan kalkmış bulunmaktadır.
Askeri Yargıtay 3. Dairesi DİSK ile ilgili kararında:
“…TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddelerinin kaldırılmasına ilişkin tasarının gerekçesinde; TCK’nun 141, 142, 163 ncü maddeleri ile Dernekler Kanunu’nun 5/7, 8, 62 maddelerinin şiddete başvurmayan düşünceyi ifade ve örgütlenme özgürlüğünü kısıtladığı, dolasıyla bu hükümlerin çağdaş, demokratik, toplum düzeyine ulaşmak için engel teşkil ettiği ve bu nedenle kaldırıldıkları kabul edildikten sonra … As.CK.nun 148/B maddesi ile 2821 sayılı Yasa’nın 58/1 maddesindeki hükümlerin, açık bir ilga hükmü olmamasına rağmen yürürlükten kalktıkları şüphesizdir…..” denilmektedir.
Askerî Yargıtay kararları ile birçok mahkeme kararında bu yönde gelişen içtihatlar karşısında, Anayasa Mahkemesi’nin de SPY’nın ilgi hükümlerini, demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, incelemesi ve iptal etmesi gerektiği düşüncesindeyiz.
11- Toplumsal barış ve demokrasi için, DEP bir şanstır. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda 1978 yılında ilân edilen sıkıyönetim 1987 yılında yerini Olağanüstü Hal Uygulamasına bıraktı. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Koruculuk, Özel Tim, Özel Ordu derken, Olağanüstü Hal Kararnameleriyle sürgünler, sansürler, her türlü antidemokratik hüküm, olayları, sorunları çözemedi. Bugüne kadar uygulanan baskı politikaları askerî çözüm reçeteleri, daha çok can almasına yol açarken, demokratik yolların dışında arayışları, silahlı eylemliliği güçlendirdi. Yasal, demokratik platformların kapatılması, depolitizasyon politikaları ile sivil toplum örgütlerinin siyasetten yasaklanması, giderek suskun toplum yaratma çabaları bugüne kadar hiçbir çözüm getirmedi sorunları daha da ağırlaştırdı.
DEP’in Doğu ve Güneydoğu’da güçlü bir örgütlenmeğe sahip olması, Milletvekillerinin bu bölgelerden seçilmesi, toplumun istek ve arayışlarını demokratik yolla dile getirme, çözüm arayışlarında tartışma olanakları yaratma, halkın sorunlarına meşru zeminde çözüm bulma, barışa ve demokrasiye katkı sunma gibi, bir toplumsal sigorta ve teneffüs yolu olma misyonunu da beraber getirmektedir. Daha önce HEP’in kapatılmış olması arkasından ÖZDEP’in kapatılması ile şimdi de DEP’in kapatılması durumunda, yöre halkının, yasal platformlara, meşru mücadele araçlarına demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partilere olan güvenini ortadan kaldıracağı gibi, yasal zeminlerin kapatılması daha çok illegal örgütlenmelerin işine yarayacaktır.
Davalı parti değerlendirilirken, proğramının, tüzüğünün, örgütlerinin Türkiye çapındaki tüm faaliyetlerinin, amacının kastının bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
DEP herhangi bir şiddet eylemi nedeniyle yargılanmıyor. İki konuşma ve bir bildiri eylemi gibi, zayıf gerekçelerle, düşüncelerinden dolayı partinin kapatılması, sorunların çözümüne, toplumsal barışa, demokrasiye hiçbir katkı sunmayacaktır. Birtakım varsayımlarla, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünün ihlal edildiği iddiası inandırıcı değildir. Bir parti Mecliste onu aşkın milletvekili ile temsil ediliyorsa, bölünme iddiasının somut inandırıcı, kesin delillere dayanması gerekmektedir.
Birtakım sorunların, demokrasi içinde tartışılmasını istemek, çözüm aramak gibi meşru ve masum taleplerden ve siyasi partilerin varlık nedeni olan görüşleri kapatılma gerekçesi olamaz.
Demokrasi içinde, Ülkenin birliği ve bütünlüğü içinde, ister Cumhurbaşkanı Sayın Demirel’in sözettiği “Anayasal vatandaşlık” ister, “Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü” içindeki demokratik çözümlerin tümünün tartışılmasında büyük yararlar bulunmaktadır.
Akan kanın durması, silahların susması toplumun ertelenmez acil isteğidir. İddianamede partinin “barış bildirisi” nedeniyle davanın açılması, bu yöndeki gayretleri engelleyen sonuçlar doğurmaktadır. İddianamede ülkede bir “savaşın olduğu” kavramı ele alınarak, partinin kapatılması istenirken, Genelkurmay Başkanın “düşük ölçekli savaş” Milli Savunma Bakanın “cepheden geliyorum” kavramları hernedense gözardı edilmektedir. Bu sözleri ilk kullanan DEP değildir.
DEP, parti proğramında: “…sorunun şiddete dayalı çözümü ve bastırılması olanaksızdır. Şiddet politikası ülke kaynaklarının hedef olmasına yol açmakta ve ekonomik toplumsal gelişmeyi önlemektedir.
Kitlelerin örgütlenmesi ve katılımcılığını engelleyen yasal ve siyasal engeller kaldırılacak, onların kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmalarını sağlayacak demokratik sivil örgütlenmeler desteklenecektir. Gerçek bir demokrasinin gereği olarak; düşünce suç olmaktan çıkarılacak basın yayın gerçek anlamda özgür olacak, hertürlü politik örgütlenmenin engelleri kaldırılacaktır. Bağımsız ve güvenceli yargı gerçekleştirilecek, hukuk sistemi çağdaş ve ileri bir demokrasiye uygun biçimde yeniden düzenlenecektir.
Kürt sorunun adil demokratik ve barışçıl çözümü sağlanacaktır… l982 Anayasası demokratikleşmenin önündeki en büyük engellerden birini oluşturmaktadır… Partimiz otoriter ve totaliter yönetimler kurulmasına imkan vermeyen insan hak ve özgürlüklerine dayalı; çoğulcu ve katılımcı; sosyal hukuk devleti ilkelerine bağlı, devleti halkın hizmetinde gören demokratik sivil toplum anayasasının hazırlanması ve kabulü için gerekli hertür çabayı gösterir…” denilmektedir.
Demokrasi Partisi mücadele yöntemleri ve hedefleri konusunda görüşleri net olan bir partidir. Böylesi bir partiyi ülke topraklarını ayıracak, ayrı bir rejimde devlet kuracak şekilde suçlamanın makul dayanakları gösterilmemiştir. Partinin amacı ve kastı konusunda bağlayıcı belgeleri birçok açıklama ve eylemi gözardı edilmiştir.
Türkiye, tarihten gelen bir gerçeklikle, değişik dinlerin, dillerin, kültürlerin, etnik yapıların, bulunduğu çok renkli bir mozaik ve güzelliği yansıtmaktadır. İnsan hakları demokrasi, kardeşlik ve barış ortamı temelinde bazı sorunların çözümünü istemek partilerin en başta gelen görevidir. Bu görev hukuk sınırları içinde, yasal zeminde, şiddete başvurulmadan yerine getirilmiştir.
Hukuk, yukarıda saydığımız tüm olguları birlikte ele almak durumundadır. Yasal demokratik çalışma engellenmemeli, düşünce suç sayılmamalıdır.
Sonuç: Açıklanan nedenlerle:
1- Ön savunmamızda belirttiğimiz gibi, Ankara DGM’deki 1993/114-115’e derdest dosyalar ile Avrupa İnsan Hakları Komisyonunda derdest olan HEP davasının “bekletici sorun” olarak kabulünü,
2- 3713 sayılı Yasa’nın 9, SPY’nın 78, 81 ve ilgi maddelerinin, Anayasaya aykırılığının incelenerek iptaline karar verilmesini,
3- Erbil ve Bonn konuşması ile ilgili, usule, hukuka ve ahlaka aykırı deliller karşısında, sağlıklı delil toplama istemimizin kabulünü,
4- Duruşma isteğimizin bu aşamadan sonra, toplanacak delillerde dikkate alınarak kabulünü,
5- Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına, ilişkin istemin Reddine; karar verilmesini saygıyla arz ve talep ederiz.”
VI- DAVANIN EVRELERİ
Dava Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 gün, SP.52 HZ 1993/55 sayılı iddianamesiyle açılmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin 7.12.1993 günlü toplantısında önsavunma, esas hakkında görüş ve son savunma ile ilgili işlemlerin yürütülmesi kararı oybirliğiyle alınmıştır.
17.12.1993 günü Demokrasi Partisi Genel Başkanı Hatip Dicle Ön Savunma için ek süre isteminde bulunmuştur.
Anayasa Mahkemesi 21.12.1993 günü oybirliği ile aldığı kararla ek süre istemini yerinde bularak davalı Demokrasi Partisi’ne Ön Savunmasını hazırlayabilmesi için evvelce verilen otuz günlük ön savunma süresinin bitiminden başlamak üzere onbeş gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
Demokrasi Partisi vekilleri Av. Çetin Özek, Av. Hasip Kaplan ve Murat Bozlak tarafından Mahkememize verilen 10.1.1994 günlü dilekçe ile davanın 27.3.1994 günü yapılacak mahalli genel seçimler sonrasına bırakılması istenmiştir.
Anayasa Mahkemesi 20.1.1994 günü oybirliği ile verdiği kararla davalı Parti vekillerinin davanın görülmesinin 27.3.1994 tarihinden daha sonraki bir tarihe bırakılması yolundaki istemi Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümlerine uygun bulmayarak istemi red detmiştir.
Demokrasi Partisi’nin kendilerine yapılacak tebligatın Av. Hasip Kaplan’a yapılması istemini içeren dilekçesi 28.1.1994 günü 88 sayı ile Anayasa Mahkemesi kaydına geçirilmiştir. Durum Anayasa Mahkemesi’nce 31.1.1994 günlü 159 sayılı yazı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bildirilmiştir.
Anayasa Mahkemesi 1.3.1994 günü yaptığı toplantıda;
a- Davada gerekli bilgilerin doğrudan ve daha doyurucu düzeyde alınabilmesi için Anayasa’nın 149. maddesinin dördüncü fıkrası ile 2949 sayılı Yasa’nın 33. maddesi gereğince sözlü açıklama toplantısının 22.3.1994 günü saat 14.30’da yapılmasına,
b- Sözlü açıklamada bulunmak üzere davalı Parti Genel Başkanı ile Parti’yle üyelik ilişkisi sürüyorsa, söz ve eylemleri kapatma nedenleri arasında gösterilen önceki Genel Başkan Yaşar Kaya’nın ayrıca genel başkanlıkça görevlendirilecek iki temsilcinin, çağrılmasına,
Dosyaya konulup incelenmesi istenilen başka belge ve bilgilerin sözlü açıklama sırasında sunulabileceklerine,
Oybirliğiyle karar vermiştir.
Av. Hasip Kaplan 7.3.1994 günü Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’na yazdığı yazıda otuz günlük savunma süresine ek olarak otuz gün daha süre verilerek toplam altmış günlük süre tanınmasını istemiştir.
Anayasa Mahkemesi 18.3.1994 günü oybirliği ile aldığı kararla istemi yerinde bulmuş ancak otuz günlük sürenin bitiminden başlamak üzere yirmi gün ek süre verilmesine karar vermiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 21.3.1994 günlü ve SP.Muh 1994/109 sayılı yazısında Anayasa Mahkemesi’nin 1.3.1994 gün ve Esas 1993/3 (Siyasî Parti Kapatma) sayılı kararının parti avukatları Av. Murat Bozlak ve Av. Hasip Kaplan’a tebligat çıkarıldığını belirtmiş ve tebliğ mazbatasının aslını ekte sunmuştur.
22.3.1994 günü Demokrasi Partisi temsilcilerinin sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Sözü açıklamaya Demokrasi Partisi Genel Başkan Vekili Remzi Kartal ve Av. Hasip Kaplan katılmışlardır.
VII- İNCELEME
Ön Sorunlar Yönünden
Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açılıp açılmadığı Sorunu
Davalı Parti, Ön Savunması’nda davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı açıldığını ileri sürmüştür.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise Esas Hakkındaki Görüşünde Özetle; Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırı davranılması durumunda ihtara gerek olmadan doğrudan kapatma davası açılabileceğini bildirmiştir.
Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kurulan partilerin, tüzük, programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu ve ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Cumhuriyet Başsavcılığı, aynı maddeye dayanarak saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini yazı ile isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Siyasî Partiler Yasası’nda kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarıyla her türlü eylemlerinin doğrudan kapatma nedenleri yönünden Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki; Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi, gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmamasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının ve her türlü eylemlerinin doğrudan kapatılma nedenleri yönünden Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir önkoşula bağlanmamıştır.
Cumhuriyet Başsavcılığı Demokrasi Partisi’nin, dava konusu iki konuşma ve bir bildirisinin Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yukarıda belirtilen aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı olmaları durumunda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100 ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Bu nedenle, Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca uyarı yapılmadan açılmış bulunan davanın Yasa’nın Dördüncü Kısmı’ndaki yasaklara aykırılıktan ileri gelmesi nedeniyle davalı Parti’nin itirazı yerinde görülmemiştir. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşe katılmamıştır.
Yargılamanın Duruşmalı Yapılıp Yapılmaması Sorunu
Davalı Parti savunmalarında davanın duruşmalı görülmesini istemiştir. Demokrasi Partisi’ne göre anayasal ve yasal düzenleme duruşma yapılmasına engel değildir; bu nedenle duruşma yapılmalıdır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde bu düşünceye katılmamış ve istemin reddi gerektiğini belirtmiştir.
Anayasa’nın 149. maddesinin son fıkrasında, “Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler” denilmektedir. 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 33. maddesinde de Anayasa’daki hüküm doğrultusunda siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davaların Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası hükümleri uygulanmak yoluyla dosya üzerinden incelenip karara bağlanacağı belirtilmiştir. Aynı kural, Siyasî Partiler Yasası’nın 98. maddesinin ilk fıkrasında kapatma davasından söz edilmek suretiyle yinelenmiştir. Buna göre, siyasî parti kapatma davalarında Ceza Muhakemeleri Usulü Yasası’nın uygulanacağı kabul edilmiş, ancak duruşma ilkesi benimsenmemiştir. Ayrıca siyasî partilerin kapatılması ile ilgili davalarda Mahkememizde duruşma yerine yazılı yargılama usulünün devamı mahiyetinde olan sözlü açıklama yapabilmektedirler. Davalı Siyasî Parti de bu yoldan yararlanmış ve kendi yönünden uygun gördüğü açıklamaları sözlü olarak yapmıştır. Bu nedenle, siyasî parti kapatma davalarında duruşma yapılması olanağı olmadığından davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerekir.
Kapatma Davasına Neden Gösterilen Konuşmalar ve Bildiri Hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Dava Açılması ve Halkın Emek Partisi’nin Kapatılmasına İlişkin Anayasa Mahkemesi Kararına Karşı Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna Başvurulmasının Bekletici Neden Sayılıp Sayılmaması Sorunu
Davalı Parti’ye göre, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bakılmakta olan (1993/114-115’e) davalar kapatılma isteminin dayanağını oluşturduğundan bu davaların sonuçlanmasının beklenmesi gerekmektedir. Yine, Halkın Emek Partisi’nin kapatılmasına ilişkin kararın bireysel başvuru yoluyla Avrupa İnsan Hakları Komisyonunca incelenmekte olması da bekletici bir sorun sayılmalıdır. Çünkü
Anayasa’nın 90. maddesine göre, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukta bir yasa hükmündedir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı davalı Parti’nin bu konudaki isteminin reddi gerektiği görüşündedir.
Hukukta bekletici neden, bir davanın sonuçlandırılmasının kimi zaman o mahkemenin yetkisi dışında kalan bir sorunun çözümlenmesine bağlı olduğu durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu bakımdan bekletici neden, bir davanın görülmesi sırasında ortaya çıkan ancak konunun o mahkemenin görev ve yetkisi dışında kalan fakat davanın esastan çözümüne etkisi olan uyuşmazlıktır. Görülmekte olan bir dava sırasında, ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savları bekletici neden olarak kabul edilmiştir.
Konuşmaları yapan kişi ile bildiriyi yayımlayan parti merkez yönetim kurulu üyeleri hakkında açılmış kişisel ceza davaları ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na bireysel başvuruda bulunulmuş olması ile siyasî parti kapatma davası arasında, kapatma davasının sonucunu etkileyebilecek doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Gerek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin gerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun verecekleri kararlar olaylarla sınırlı olup bu davayı etkilemez. Görülmekte olan davanın konusu yönünden ortada bekletici sorun saymayı gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Nedeniyle İptali veya İhmali Sorunu
Davalı Parti savunmalarında, Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasında yer alan “… bu dönem…” sözcüklerinin birinci fıkrayla bağlantılı ve onu açıklayıcı nitelikte olduğunu Anayasa’ya aykırılık savının birinci fıkrada belirtilen “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde” ileri sürülemeceği görüşüyle Geçici 15. maddenin Anayasa’ya aykırılık savını önlemediğini, ayrıca yürürlükte bulunan Siyasî Partiler Yasası’nın günümüzde Millî Güvenlik Konseyi döneminde yürürlüğe konulan içeriğe ve bütünlüğe sahip olmadığını belirterek bu Yasa’nın 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüştür.
Buna karşılık, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Esas Hakkındaki Görüşünde 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası bu dönem içerisinde çıkarılmış bulunduğundan Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamına girdiği için davalı Parti’nin Anayasa’ya aykırılık savını ciddi görmemekle reddini istemiştir.
Söz konusu yasal düzenlemeler, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan hükümlerin gereklerini yerine getirmek amacıyla yapılmıştır. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadına göre, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden belli bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle temel hükümler arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Anayasa’nın açık olarak düzenlediği bir konunun Anayasa Mahkemesi tarafından uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılmış bulunan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun şimdiye kadar bir değişikliğe uğramıyan 78. ve 81. maddelerinin Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz. Geçici 15. madde kapsamı içine giren Yasa’nın kimi kuralları daha sonra yeniden düzenlenmişse de Yasa’nın tümü değil ancak değişiklik yapılan kurallar hakkında Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılabilir.
Diğer yönden davalı Parti tarafından, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili hükümlerinin yerine Anayasa ve Türkiye’nin imzaladığı uluslararası insan hakları sözleşmelerinin uygulanması istenmiştir.
Bir yasa kuralının ihmalinin söz konusu olabilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen yasa ve Anayasa kuralının bulunması gerekir. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa’nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil gözetilmesi zorunlu bir ayrık durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır.
Anayasa Mahkemesi’nce Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır.
Belirtilen kuralların, Anayasa’nın geçici 15. Maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.
Bu nedenlerle Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının iptal ya da ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.
Güven DİNÇER ve Yılmaz ALİEFENDİOĞLU bu görüşlere katılmamışlardır.
5- Terörle Mücadele Yasası’nın 9. Maddesinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu
Davalı Parti, Savunmalarında 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın 9. maddesinin Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partiler üzerindeki münhasır denetim yetkisini ortadan kaldırdığı ve bu nedenle de Anayasa’ya aykırı olduğu savında bulunmuştur. Sözlü açıklama sırasında 9. madde konusunun açıklığa kavuşturulması davalı Parti vekili Av.Hasip Kaplan’dan istenmiştir. Davalı vekili ise şunları belirtmiştir:
“9. madde gereği Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde bir soruşturmanın delilleri dışında iddianameye dayanak edilen başka bir delil yoktur. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin hazırlık dosyalarından alınan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Siyasî Partiler Yasası’nın 106. maddesi fıkrası uyarınca aldığı belgeler delil olarak gösteriliyor. Şimdi Anayasa münhasır yargısal denetimi Yüce Anayasa Mahkemesi’ne verecek, bunun yanında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi 9. maddeye dayanarak “terör suçu kapsamındadır” deyip bir kovuşturma açacak ve o kovuşturma bugün burada delil olarak sunulacak.”
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Esas Hakkında Görüşünde özetle, iptali istenen kuralın davada uygulanacak kural olmadığından istemin reddini talep etmiştir.
2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Yasa’nın 18. maddesinin ikinci bendinde “Mahkemelerce kendisine Anayasa’nın 152 nci maddesine göre intikal ettirilen işleri ve Yüce Divan sıfatıyla çalışırken veya siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda aynı madde gereğince ön mesele olarak bakması gereken işleri karara bağlamak” Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri içinde sayılmıştır. Anayasa Mahkemesi Yüce Divan olarak görev yaparken ve siyasî parti kapatma davalarında Anayasa’nın 152. maddesindeki “bir davaya bakmakta olan mahkeme”dir. Bu nedenle, Anayasa’nın 152. maddesine ve 2949 sayılı Yasa’nın 28. maddesine göre, Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulan veya aykırı görülen Yasa kuralının “o davada uygulanacak kural” olması gerekmektedir.
3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesinde: “Bu Kanunun kapsamına giren suçlarla ilgili davalara Devlet Güvenlik Mahkemelerinde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun Hükümleri uygulanır.” denilmektedir. Oysa, Demokrasi Partisi hakkındaki dava Siyasî Partiler Yasası’nın 78., 81. ve 101. maddelerine göre açılmıştır. Bir başka deyişle, bu davada uygulanacak yasa kuralları Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkındaki Yasa’nın belirli kurallarıdır. 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın iptali istenen 9. maddesinin bu davada uygulama yeri yoktur.
Açıklanan nedenlerle, iptali istenen 3713 sayılı Yasa’nın 9. maddesi görülmekte olan davada uygulanacak kural olmadığından isteğin reddi gerekir.
Esas Yönünden
Genel Açıklama
Genel ve eşit oy hakkı; çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu yolla söz sahibi olup etkinlik kazanma olanağı elde edilirse de kişilerin ayrı ayrı güçleriyle sonuç almaları güçtür. Bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak ulusal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.
Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” ilkesine yer verildikten sonra üçüncü fıkrasında da “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler.” denilmektedir.
Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları gözden geçirilirse Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğu görülür.
Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.
Demokrasinin simgesi sayılan, olmazsa olmaz koşulu olarak nitelenen, özgürlük ve hukuksallığın ulusal araçları durumunda bulunan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları esasları ve kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış, Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.
Anayasa’nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirmiştir. Getirilen sistemde, Anayasa’da da yer alan yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.
Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da bir gereğidir. Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti… demokratik… bir hukuk devletidir.” denilmektedir.
Hukuk devleti, Anayasa Mahkemesi’nin birçok kararında yinelenip vurgulandığı üzere insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kurarak bu düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, tüm davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine açık olan devlet demektir.
Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme ve eşitlik ilkesi bir devlet için vazgeçilmez ögeler demektir. Her canlının ve insanların kendilerini koruma içgüdüsünde olduğu gibi, devletlerin de saldırı ve ondan doğacak tehlikelerden kendi varlığını koruması, uluslararası hukuk düzeninde kabul edilmiş temel bir haktır.
Devletler hukukunda, genellikle, “devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve geçerli yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak” yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin ögelerini yıkıcı eylemleri karşılayacak her tür çabayı kapsar. Bunların başında, bireylerin ve devletin varlığını koruma hakkının bulunduğu tartışmasızdır. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır. Bu bakımdan Siyasî Partiler Yasası’nda yer alan konuyla ilgili düzenlemeler, devletler hukukunda öngörülen devletin kendini ve halkını koruma hakkının kapsamı içinde kalmaktadır. Durumun demokrasi ilkeleriyle çatışan bir yönü yoktur. Dayandığı temelleri korumak amacıyla hukuk içinde aldığı önlemler nedeniyle bir devletin kusurlu bulunup suçlanması düşünülemez. Ülkesi ve ulusuyla birlikte kendini korumayan devlet, devlet olamaz.
Anayasada, kişilerin hak ve ödevleri, siyasî haklar ve ödevler ile siyasî partilerin bağlı olacakları esaslar ayrı kurallarla düzenlenmiştir.
Demokrasilerde Anayasa’nın güvence altına aldığı hakların kullanılması ile belirlediği ödevlerin yerine getirilmesinde ülke düzeyinde etkinliği olan siyasal partilerin, demokratik devlet yapısı ile ülke ve ulus bütünlüğünün korunması için konulmuş Anayasa ve yasa kurallarına uymaları yalnız varlıklarının doğal gereği olmayıp aynı zamanda bir Anayasa buyruğudur.
Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nın İlgili Kuralları
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca davalı Siyasî Parti’nin, Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 2., 3., 14., 69. maddelerine; 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ise 78. ve 81. maddelerinin (a), (b) bentlerine aykırılıkta bulunduğu ileri sürülerek aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi uyarınca kapatılması istenilmektedir.
Siyasî Partilerin kapatılmalarıyla ilgili düzenlemelerin kaynağı, Devletin temel ögelerini belirleyerek bunları güvenceye bağlayan ve toplumsal uzlaşmanın temelini oluşturan Anayasa’nın aşağıdaki maddelerinde yer alan kurallardır:
“MADDE 1.- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.”
“MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”
“MADDE 3.- Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.
Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
Millî Marşı “İstiklal Marşı”dır.
Başkenti Ankara’dır.”
“MADDE 4.- Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”
Anayasakoyucu, bu kurallarla ulusal birliğimizin değişmezliğiyle ülke bütünlüğünü ve devletin tekil yapısını ortaya koymuştur. Burada öncelikli olanlar ülke-ulus bütünlüğüyle Atatürk millîyetçiliğidir.
Vatana ve ulusa bağlılığın, sevgi ve kardeşliğin, içte ve dışta barışın simgesi sayılan, tüm bireyleri eşitlik ve adaletle kavrayıp çağdaş evrensel değerlerle birleşen bu ilkeler, yaşamın her alanda çağdaşlaşmasının ve demokratikleşmesinin kaynağı ve dayanağıdır.
Siyasî partilerin çalışmaları ve programları yönünden Anayasa’ya aykırılık, yalnızca Anayasa’da sayılan parti yasaklarına ilişkin hükümlerle sınırlıdır.
Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde yer alan yasaklar şunlardır:
– Siyasî partilerin tüzük ve programları, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.
– Sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.
– Siyasî partiler yurt dışında örgütlenip çalışma yapamazlar, kadın ya da gençlik kolu ve benzeri biçimde ayrıcalık yaratan yan kuruluşlar kuramazlar.
– Siyasî partiler tüzük ve programları dışında çalışma yapamazlar.
– Siyasî partiler, temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına karşı 14. maddeyle konmuş olan sınırlamaların dışına çıkamazlar.
– Siyasî partiler, kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek amacıyla dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler ve kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasî ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar ve bunlardan maddî yardım alamazlar.
– Siyasî partilerin parti içi çalışmaları ve kararları demokrasi esaslarına aykırı olamaz.
– Siyasî partiler yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve etkinliklerine katılamazlar.
Bu yasakların kimileri doğrudan kapatma nedeni değildir.
Siyasî partilerin doğrudan kapatma nedenlerinden biri Anayasa’nın 69. maddesinin birinci fıkrasında gösterilmektedir. Bu fıkraya göre; siyasî partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır. Böylece, siyasî partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunmaları değil; Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamalar dışına çıkmaları doğrudan kapatma nedenidir. Diğer bir doğrudan kapatma nedeni bu maddenin 8. fıkrasında yer almaktadır. Bu fıkraya göre de; siyasî partiler, yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan yardım ve emir alamazlar; bunların Türkiye aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu hükme aykırı davranan siyasal partiler temelli kapatılır.
Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında -“Siyasî partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz.”, -“sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan siyasî partiler kurulamaz.” denilmektedir. Bu kurallarda yeralan “olamaz” ve “kurulamaz” sözcüklerini doğrudan kapatma nedeni olarak anlamak gerekir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU 68. madde ile ilgili bu görüşe katılmamıştır.
Gözönünde tutulması gereken diğer bir husus da, 68. maddenin beşinci fıkrasında yeralan kapatma nedeninin 69. maddenin birinci fıkrasının ikinci tümcesinde yer aldığıdır. Bu tümcenin atıfta bulunduğu 14. madde de açıkça sınıf veya zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü amaçlayan siyasî partilerin kurulmasını yasaklamaktadır.
Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinde;
“Siyasî Partiler:
a) Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın Başlangıç Kısmı’nda ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3. maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, millî marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk milletine ait olduğu ve bunun ancak Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanabileceği esasını; Türk milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü, seçimler ve halk oylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;
Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak;
Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.
b) Bölge, ırk, belli kişi aile, zümre veya cemaat, din, mezhep veya tarikat esaslarına dayanamaz veya adlarını kullanamazlar.”
maddesinde;
“Siyasî Partiler:
a) Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerine millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.
b) Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulanamazlar.”
hükümleri yer almaktadır.
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın bu kurallarında, devletin tekliği ile ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden söz edilmektedir. Bu maddeler, Anayasa’da yazılı soyut “Bölünmez bütünlük” ve “tekil devlet” kavramlarını açıklayarak somutlaştırmaktadır. Eş anlatımla, Siyasî Partiler Yasası, devletin tekliği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü korumak amacıyla, ayrılıkçı akımların bir parti durumunda örgütlenmesini yasaklamakta ve yine siyasî partilerin federal bir sistemi savunamayacaklarını azınlık yaratamayacaklarını (özendirip kışkırtmayacaklarını), bölgecilik, ırkçılık yapamayacaklarını ve eşitlik ilkesini korumak zorunda olduklarını vurgulamaktadır. Böylece anayasal ilkeler Siyasî Partiler Yasası’yla yaşama geçirilip yaptırımlara bağlanmıştır.
3) Sav, Savunma ve Kanıtların Değerlendirilmesi
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı kapatma davasının delilleri olarak davalı Parti Genel Başkanı (eski) Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn; 15.8.1993 tarihinde Irak ‘ın Erbil kentlerinde yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun 1993’ün Ağustos ayında yayımladığı “Demokrasi Partisinin Barış Çağırısıdır” başlıklı bildirisini Anayasa Mahkemesi’ne sunmuştur. Bu kanıtların davalı Parti’nin bu konudaki itirazlarıyla birlikte ele alıp değerlendirmek gerekmektedir:
(a) Yaşar Kaya’nın Federal Almanya’nın Bonn Kentindeki Konuşması:
Davalı Parti Ön Savunması’nda iddianamenin, parti ile ilgisi olmayan bir sanıkta ele geçirilen Bonn konuşmasıyla ilgili video kasete dayanılarak hazırlandığını, bunun dışında başkaca bir araştırmanın yapılmadığını, Ankara DGM’nin 93/114 Esas sayılı dosyasının delillere dayanak olarak gösterildiğini ve Bonn yürüyüşünün PKK Genel Sekreteri Abdullah Öcalan tarafından düzenlenmediğini belirtmiştir. Esas Hakkında Savunma Yazısında da Bonn Konuşmasının SPY’nın 101/b anlamında değerlendirilemeyeceğini çünkü Genel Başkanın bu sıfatla çağırılı olduğunun ve gittiğinin kanıtlanamadığını vurgulamıştır. Sözlü açıklamada da benzer savunmalar yapılmıştır.
Ancak İddianame incelendiğinde Bonn yürüyüşünün Abdullah Öcalan tarafından düzenlendiği yolunda bir iddianın olmadığı görülmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkındaki Görüşünde de belirtildiği gibi konuşmanın yapıldığı toplantının veya yürüyüşün kimin tarafından düzenlendiğinin dava bakımından önemi yoktur. Herkese açık olan bir toplantıda, gizlilikten söz edilemeyeceğinden konuşmanın kimin tarafından kasete alınmış olmasının kanıtın geçerliliği yönünden önemi yoktur. Siyasî Partiler Yasası açısından önemli olan Yaşar Kaya’nın dava konusu konuşmayı yapıp yapmadığı ve konuşmanın içeriğidir. Yaşar Kaya Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı ve Yedek Hakimliği’ndeki 7.10.1993 günlü ifadesinde Bonn kentinde yapılan toplantıya Demokrasi Partisi’nin genel başkanı olarak katıldığını, konuşmanın bütünüyle kendisine ait olduğunu, bu konuşmada partisinin görüşlerini yansıttığını söylemiş ve Mahkeme’deki sorgusunda da Yedek Hakimlikteki ifadesinin doğru olduğunu, bu toplantı için Parti adına davet gelip gelmediğini bilmediğini, kendisinin genel başkan olarak her yerde partisini temsil edeceğini belirtmiştir.
Davalı Parti Erbil video kasetinin tesbit ediliş biçimine itiraz etmiş ve çevirinin konuşmanın aslını karşılamadığını ileri sürmüştür.
Irak Kürdistan Demokrasi Partisi’nin 11. Olağan Kongresi de açık bir ortamda yapılmış olduğundan, bir başka deyişle bir gizlilik veya kapalılık söz konusu olmadığından görüntünün tespit ediliş biçiminin yine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Esas Hakkında Görüşünde de belirtildiği gibi, araştırılmasına gerek yoktur. Ayrıca, Yaşar Kaya bu konuyla ilgili soruşturma aşamalarında bu Kongreye davet üzere DEP Genel Başkanı sıfatıyla katıldığını ve Parti adına konuşma yaptığını, konuşmanın, İddianameye konu edilen bölümünün, yaklaşık olarak kendisinin kongrede yapmış olduğu konuşma olduğunu kabul etmiştir. Genel Kurmay Başkanlığı’nca gönderilen Erbil konuşmasına ait kasetin 19.1.1994 gününde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce izlenip Türkçeye çevirilmesi sırasında Yaşar Kaya da bulunmuş ve konuşmasını kendisi Türkçeye çevirmiştir. Yaşar Kaya’nın çevirisi ile Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25.10.1993 günlü çevirisi arasında öze ilişkin hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle, çevirinin konuşmanın özüne uygun yapılmadığı yolundaki savunmanın geçerli bir yanı yoktur.
(c) “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağırısıdır” Başlıklı Merkez Yürütme Kurulu’nun Bildirisi:
Davalı Parti savunmalarında söz konusu bildirinin dağıtılmadığını, bildirinin partinin hangi organının tasarrufu olduğunun, bu konuda parti meclisinin bir kararının bulunup bulunmadığının araştırılmadığını ileri sürmüştür.
Ancak, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’nda alınan sanıkların ifadelerinde, sözkonusu bildirinin barış kampanyası dolayısıyla Merkez Yürütme Kurulu’nca hazırlandığı belirtilmiştir. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 1993/115 Esas sayılı dosyası incelendiğinde bildirilerin Diyarbakır, Malatya ve İzmir illerinde dağıtıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde belirttiği Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinde öngörülen “bildiri yayınlama” koşulunun gerçekleşmiş olduğundan kuşku duyulamaz. Merkez Yürütme kurulu’nun bu bildiriyi kendisine Kurultay’ca veya Parti Meclisi’nce verilen görev gereği yayımlanmış olması hukuksal durumda bir değişiklik oluşturmamaktadır. kurultayın veya Parti meclisinin bu nitelikte bir bildiri yayımlaması da Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendi gereğince bir kapatma nedenidir.
Siyasî Partiler Yasası’nın dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık durumunda partilerin kapatılmasını düzenleyen aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendi parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu durumlarda ilgili kurulca veya TBMM grup yönetim veya grup genel kurullarınca yasanın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bidiriler yayımlanması veya karar alınmamış olsa bile kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması biçiminde bir düzenleme getirmektedir. Davada uygulanması gereken hüküm budur.
Demokrasi Partisi Merkez Yürütme Kurulu’nun durumu ise şöyle ele alınabilir: Davalı Parti Siyasî Partiler Yasası’nın 16. maddesinden yararlanarak yönetim ve yürütme organlarının yanında Tüzüğü’nün 22. maddesinde “parti meclisi”ni ve 25. maddesinde de “merkez yürütme kurulu” nu düzenlemiştir. Bu durum Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (b) bendinde merkez karar ve yönetim kurulunun iki ayrı kuruluş olarak oluşturulduğu durumda bu kurullardan birinin yazılı veya sözlü beyanlarının kapatmaya neden olabileceği biçimindeki düzenlemeye girmektedir. Parti’nin Merkez Yürütme Kurulu Parti Meclisi üyeleri arasından seçilen, Parti Meclisi’nden ayrı ancak ona bağlı olarak faaliyette bulunan bir yönetim organı olarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu nedenle Merkez Yürütme Kurulu’nun bildirisinin Parti’nin tüzel kişiliğini bağlayacağından kuşku duyulamaz.
Davalı Parti elde edilen delillerin, özellikle Bonn ve Erbil konuşmalarının yasalara ve ahlaka aykırı yollardan elde edildiğini ileri sürmüştür. Ancak bu yasalara ve ahlaka aykırılık iddiasının temeli anlaşılamamıştır. Her iki toplantı da halka açık ve herhangi bir gizlilik olmadan gerçekleştirilmiştir. Bunun yanında insan hakları çiğnenerek elde edilmiş hiçbir delile de dayanılmamıştır. Bu nedenle Parti’nin bu konudaki itirazları yersizdir.
Davalı Parti, kasetlerin tek başlarına delil olamayacaklarını ileri sürmüştür. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Askeri Yargıtay’ın kökleşmiş içtihatlarına göre ses bantları ve kuşkusuz video kasetleri yan delillerle doğrulandığı ölçülerde delil olarak kabul edilmektedir. Ancak, söz konusu kasetler çeşitli tanık beyanlarıyla pekiştirilmiştir. Kasetler daha önce bir çok kez belirtildiği gibi, yasa dışı yöntemlere başvurularak doldurulmuş değildir. Ayrıca, kasetlerin delil niteliği kazanması için devletin yetkili makalarınca çekilmesi gerektiği yolundaki savunma da yasal dayanaktan yoksundur. Anlatımlarla doğrulanan içerikleri yeterli kanı verecek biçimde sağlıklıdır.
Yukarıdan beri açıklandığı üzere dava dosyasında bulunan kanıtlardan ve özellikle DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın hâkim önündeki açık ikrarından dava konusu Bonn ve Erbil konuşmalarının DEP Genel Başkanı tarafından yapılmış olduğu ve yine mevcut kanıtlar ve Merkez Yürütme Kurulu Üyelerinin Savcı Önündeki Anlatımlarında da dava konusu Barış Bildirisinin DEP Merkez Yürütme Kurulu tarafından düzenlenip yayınlandığı anlaşılmıştır.
Burada öncelikle dava konusu, Demokrasi Partisi Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın yaptığı konuşmalarla Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisinin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisinin Devletin Ülkesi ve Milletiyle Bölünmez Bütünlüğü’nün bozulması amacına yönelik olup olmadığının saptanması gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar , tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.
Şöyleki:
“Bütünlük” ilkesi ilk olarak Misak-ı Millî’nin birinci maddesinde “… islâm çoğunluğu bulunan yerleşik toprak parçalarının tamamı hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple ayırma kabul etmez küldür.” biçiminde yer almıştır.
Delegasyon Başkanı İsmet İnönü, Lozan Barış Andlaşması görüşmelerinde, bütünlük ilkesini “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk Yurdu’nun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçiminde açıklamıştır.
Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir. (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği de kabul edilmiş, (Madde 13 ve 14) aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33), gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58), bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130), kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına bu nedenlerle yönetimin müdahalesi uygun bulunmuş (Madde 135), birlik ve bütünlük konusunda işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143), aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103), siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır.
(Madde 68 ve 69)
Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.
Gerek Anayasa’ya gerek Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Faaliyet, ister ülke, ister ulus bütünlüğüne yönelik olsun, sonuçta, devletin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünün hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve Yasa, bu değerleri birlikte ve ödünsüz, mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir devlet bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendisinde göremez.
“Millet” kavramı; insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta, teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında yer almıştır. 1982 Anayasası’nın Başlangıcı’nda “… Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği …”, 42. maddesinde “…Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk Milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmî bir tanıtım belirtisi olarak siyasî parti programlarında ve eylemlerinde amaç edinilmesini engellemektedir. Dil ve din birliği yanında önemli başka toplumsal bağlar kurmuş toplulukların devletle olan hukuksal bağlarını koparacak bir girişim, kışkırtma, toplumsal gerçeklere Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na uygun bir tutum değildir. Türk Ulusu içinde “Kürt” kökenli yurttaşlarla değişik boylardan gelen “Türkler” ve diğer değişik kökenliler ayrımsız biçimde yer almakta Devletin temel ögesi olan “tek ulus” olgusu böylece somutlaşmaktadır.
Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk Ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı, dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Milli” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa, Asya, Afrika kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklardan kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Gönül birliğine dayanan bu oluşumun davalı Parti savunmalarında geçen kimliği yok etme kavramlarıyla bir ilgisi yoktur. Yapısı bu biçim olan Türk Ulusu içinde Türk, Kürt gibi ırkçılığa dayalı ulus ayrımcılığına gitmek gerçekle bağdaşmaz.
Bu nedenle Atatürk, yeni devletin kuruluş evresinde açıkça “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir.” demiş ve anayasalarımızda Ulus ve ülke bütünlüğü esas alınmıştır. Bu bölünmez bütünlük ilkesinden uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” ayrımlarıyla nitelemek ve ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek ve nüfuslandırmak olanaksızdır. Cumhuriyeti kuranlar sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmadığı gibi; koruyanlar terör örgütleri karşısına çıkanlar ve bu yolda şehit olanlar da sadece Türk ve Kürt kökeninden gelenler olmayıp her kökenden gelen ve Cumhuriyeti kuran Türk Ulusudur.
Anayasa’nın 66. maddesinde “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilke, evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturmuştur. Burada Türklük, ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Devleti kuran Ulusun adına uygun biçimde her kökenden gelen vatandaşların vatandaşlığı ve ulusal kimliği anlamına gelmektedir. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamı yoktur. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında elbet sorumluluklar da vardır. Vatandaşlık ve ulusal kimlik, vatandaşların etnik kökenlerini yadsıma anlamına gelmez. Etnik kökenlerin gözetilmesi de yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedelememeli ve etnik kökene dayalı ayrı ulus olma savlarına, dayanak yapılmamalıdır.
Toplumun tüm kesimlerinde gerçekleştirilen bu kutsal ve tarihsel mirasın korunmasını amaçlayan anayasal ilkelerle yasal önlemler, toplumun huzur ve refahı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin güvenliği ve varlığı ile ilgilidir. Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayrım gözetilmeksizin istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış; Türkiye’nin her yerinde, köyünde, kentinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile ortak dil ve kültürden yararlanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur. Böylece herkese ülkede her düzeyde tüm demokratik, siyasal ve temel haklar tam eşitlikle tanınmıştır. Bu tarihsel oluşum nedeniyle “ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü,” T.C. Anayasa’larında vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihsel bir gelişme süreci içinde gerçekleşen, ayrılması olanaksız bir kaynaşma, bütünleşme ve eşitliğe dayalı, ırkçılığı reddeden Türk Ulusu gerçeğine karşı, ayırıcılığa, bölücüğe ve sonuçta yok olmaya yol açacak davranışları düşünce ve insan hakları kapsamında görmek olanaksızdır.
Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında değinildiği gibi; 1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasası’na değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan “Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği” ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.
Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımıdır. Bu gerçeği de en çağdaş anlamıyla Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve Ulus’u “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” biçiminde tanımlamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti, “Atatürk Milliyetçiliği”ne içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın temeli ve güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yücelmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışcıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar.
Dil ve eğitim konusuna gelince; bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde içiçe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dildir. Sadece resmî işlerde değil, ailede, günlük yaşamda ve eğitimde kısacası toplumsal ilişkilerin her alanında kullanılan ortak bir dil olmuştur. Türkçeyi bilmeyen ve kullanmayan çok az kişi vardır.
Ayrıca kapalı ve açık özel ortamlarda, ev ve işyerinde, basın ve sanat alanında yerel dillerin kullanılması da yasak değildir. Tersine savlar gerçek dışıdır. Ulus bütünlüğü içinde yer alan kimi etnik grupların kendi aralarında kullandıkları yerel dillerin resmî dil yerine ortak iletişim ve çağdaş eğitim aracı olarak tanınması olanaklı değildir.
Anayasa’nın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz” denilmektedir. Türkiye’de özellikle yasaklanan bir dil kalmadığı gibi özel yaşamda birçok dil kullanılmaktadır. Anayasa’nın 42. maddesinin son fıkrasında, Türkçe’den başka hiçbir dilin eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulup öğretilemeyeceği, uluslararası andlaşmalar saklı tutularak kurala bağlanmıştır. Bu anayasal gerek, öğretim ve eğitim birliği ile ilköğretimin zorunlu olmasının ve bu yolla ulusal bütünlük ve dayanışmanın taşıdığı öneme bağlanmalıdır.
Dil konusuyla ilgili bir başka düzenleme de Anayasa’nın 14. maddesinin ilk fıkrasındaki “Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, … dil… ayrımı yaratmak … amacıyla kullanılamazlar.” ilkesidir.
Devletin bölünmez bütünlüğü ile dili konusundaki kurallar, yaptırımsız değildir. Herşeyden önce Anayasa’nın 4. maddesine göre, bu konularda genel ilkeyi koyan Anayasa’nın 3. maddesi “Değiştirilemez ve değiştirilmesi, teklif edilemez”. Öte yandan, Anayasa’nın 69. maddesi, bu sınırlamalara uymayan bir devlet düzeni kurma yasağını içeren 14. maddeye aykırı davranan siyasî partilerin temelli kapatılacağını öngörmektedir.
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kuralları, bu anayasal çerçevede değerlendirilmelidir. Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, Anayasa’nın 4. maddesi doğrultusunda bir kural koymuş siyasî partilerin, diğer yasaklar yanında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüyle diline ilişkin yukarda değinilen Anayasa’nın 3. maddesini değiştirmek amacını da güdemeyeceklerini belirlemiştir.
Irk ve dil farklılıklarına göre azınlık statüsü tanımak, ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Diğer kökenli yurttaşlar gibi Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülmeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer aldıkları ortaya konmuştur. Azınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik, Kürt kökenli yurttaşlarda bulunmadığı gibi, onları öbür yurttaşlardan ayıran herhangi bir yasal kural da yoktur. Türkiye’nin her yerinde her yurttaş hangi kurala bağlı ise onlar da aynı kurala bağlıdır. Azınlıkların bağlı olduğu kuralların kaynağını andlaşmalar oluşturmakta, Kürt kökenli yurttaşlarla öbür yurttaşlar arasında hiçbir ayrım yapılmamakta bireysel hak ve özgürlüklerden sınırsız biçimde yararlanmaktadırlar. Esirgenen, yoksun kılınan, dar tutulan bir hak yoktur. İşçi, işveren, hekim, avukat, memur, subay, yargıç, milletvekili, bakan, Cumhurbaşkanı gibi her göreve gelebilmektedirler. Kimi yerel ve etnik köken özellikleri dışında, dil birliği, din birliği, tarihsel birlik vardır. Evlilikler nedeniyle kan bağlılığı oluşmuştur. Aynı yörede birlikte yıllardır yaşamaktadırlar. Sınırsız hakları, sınırlı haklara, ulusun kendisi olmayı azınlık olmaya dönüştürmenin anlamsızlığı açıktır. Amacın, bölünmeyi gerçekleştirmek olduğu anlaşılmaktadır. Kaldıki, hangi demokratik hakkın verilmediği açıklanmamakta, üstü kapalı ifadelerle esasta ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği ulusal haklara değinilmektedir. Bu durum, sorunun demokratik ve siyasal haklarla ilgili olmadığını göstermektedir.
Anayasa’daki ulus bütünlüğü, ilkesinden uzaklaşıp, Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır, birden çok ulus yoktur. Türk Ulusu içinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir. Anayasa, bölgeler için özerklik ve özyönetim adı altında ayrılık getiren yöntemlere-biçimlere kapalıdır.
Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet “TEK”dir, ülke ” TÜM”dür, ulus “BİR”dir. Ulusal birlik; devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Çağımızda da farklı etnik grupların birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde hukuksallığını korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti için farklı düşünmenin haklı bir nedeni yoktur. Ulus birliğini bölmek; belli toprak parçasını bir ırktan gelenlere maletmek, etnik arındırma yapmak anlamına gelir ki, bunun çağdaş, insancıl değerlerle bağdaştırılması olanaksızdır. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına; din, kültür ve etnik kökeni ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır. Siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır. Eğer bir soy, vatandaşlık bağlamındaki insan hakları dışında özel haklara sahip olmak isterse bu, onun ulus bütünlüğü içinde yalnız bir köken değil, aynı zamanda ayrı ulusal bir topluluk olması anlamına gelir. Bu ise, ulus bütünlüğü ilkesiyle bağdaşmaz.
Devlet, ülke, ulus konuları, her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksız olgulardır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu tartışılamaz.
Üzerinde durulması gereken diğer bir husus da “bölünmez bütünlük” ilkesinin, egemenlik kavramı ile yakın ilişkisidir. Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esaslarına göre kurulmuş, bütünlüğe dayanan bir devlettir. “Egemenlik” başlıklı Anayasa’nın 6. maddesinde:
“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.
Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.
Egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz…” hükümlerine yer verilmiştir. Bu kurala göre, egemenlik ulus bilincinde birleşenlere aittir. Ulus, Yasama Organı’nı özgür iradesiyle belirleyecektir. Hangi köken ya da soydan gelirse gelsin herkes ulus kapsamındadır. Böylece, ülke, ulus ve egemenlik, bir bütünlük ve uyum içinde gözetilmesi gereken kavramlar olarak ortaya çıkmaktadır.
Bölünmez bütünlük ilkesi, devletin bağımsızlığını, ülke ve ulus bütünlüğünün korunmasını da kapsar. Kuruluşundan beri tekil devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, bu tarihsel niteliği Anayasa’lara yansımış olup, korunması konusunda güçlü yaptırımlar getirilmiştir. Özen ve duyarlıkla sürdürülen yapı, ulusun varlık nedeni olup başka çok uluslu ülkelerin koşulları ile bir tutulamaz. Bu temel ilkeden ödün verilemez. Gerçekte olmayan bir insan hakkı sorunu ileri sürülerek, devleti parçalamaya yönelik girişime, azınlık bulunduğu bahanesi dayanak yapılamaz. Tekil devlet esasına göre düzenlenen Anayasa’da federatif devlet sistemi benimsenmemiştir. Bu nedenle siyasî partiler, Türkiye’de federal sistem kurulmasına programlarında yer veremezler ve bu yapıyı savunamazlar. Devlet yapısında “bölünmez bütünlük” ilkesi; egemenliğin, ulus ve ülke bütünlüğünden oluşan tek bir devlet yapısıyla bütünleşmesini gerektirir. Ulusal devlet ilkesi, çok uluslu devlet anlayışına olanak vermediği gibi böyle düzende federatif yapıya da olanak yoktur. Federatif sistemde federe devletler tarafından kullanılan egemenlikler söz konusudur. Tekil devlet sisteminde ise, birden çok egemenlik yoktur. “Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü” kuralı, azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içermektedir. “Egemenlik” ve “devlet” kavramlarının, “ulus” kavramıyla bütünleşmesi, devletin herhangi bir etnik kökenden gelenlerle ya da herhangi bir toplumsal sınıfla özdeşleştirilmesine engeldir. Bunun nedeni; ulusun çeşitli toplumsal sınıflardan oluşmasına karşın sınıflarüstü bir kavram olmasıdır. Bunun için, egemenliğin kullanılmasını tek bir toplumsal sınıfa bırakan ya da bir toplumsal sınıfı egemenliğin kullanılmasından alıkoyan veya egemenliği bölen düzenlemeler bölünmez bütünlük ve tekil devlet ilkesine ters düşer. Anayasa’daki “Türk Milleti” tanımı içinde dinsel inanç ve etnik kökeni ne olursa olsun her yurttaş tam eşitlikle yer almakta, bu tanım köken özelliklerinin açıklanıp kullanılmasını asla yasaklamamaktadır. Tersine savlar, yapay halk ulus nitelemeleri, bölücülük ve ayrımcılık özendirmeleri olmaktan öteye geçemez. Demokrasi, demokrasiyi yıkarak savunulamayacağı gibi demokrasi, demokrasiye karşı ve onu yoketmek için de kullanılamaz. Demokratik haklar, despotizme araç yapılamaz.
Son yıllar içinde kimi çok uluslu devletlerin yapısal değişime uğramasından esinlenilerek, kimilerince Türkiye’de aynı değişikliğin olması gerektiğinin ortaya konulması, Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan maddeler arasında bulunan devlet, ulus ve ülke kavramlarının tartışmaya açılarak bu konularda olabilirlik umutlarının yaratılması gerçeklerle çatışan tarihsel, siyasal ve hukuksal yanılgılar olmuştur. Diğer ülkelerde son yıllarda izlenen ve yeniden bağımsızlığı kazandıran yapısal değişiklik, Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile daha önce yapılarak gönüllü birlik içinde uluslaşma sağlanmış ve tamamlanmıştır. Cumhuriyet tarihi bunun kanıtıdır.
2820 sayılı Yasa’nın 78. maddesinin (a) bendi, siyasî partilerin Anayasa’nın 3. maddesinde açıklanan devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve dili ile ilgili temel hükmü değiştirmek amacını güdemeyeceklerini (b) bendi ise siyasî partilerin bölge ve ırk esasına dayandırılamıyacaklarını belirtmektedir. 81. maddenin (a) ve (b) bentlerinde de;
Siyasî Partiler:
(a) “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler.”
(b) “Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler ve bu yolda faaliyette bulunamazlar.” denilmektedir.
Yasa maddesinin gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…
Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” düşüncesi yer almaktadır.
Maddenin (a) bendinde, siyasî partilerin millî ya da dinî kültür, mezhep, ırk ya da dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri öngörülmektedir. Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar kuşkusuz, bu bendin kapsamı dışındadır. Nitekim, bu husus gerekçede de belirtilmiştir.
Özellikle belli büyüklükteki ülkelerin hemen tümünde, din, ırk, dil ve mezhepleri farklı toplulukların bulunması doğaldır. Bu farklılık, kimi ülkelerde büyük boyutlara ulaşabilir. Bunların her birine azınlık statüsü tanımak ülke ve millet bütünlüğü kavramıyla bağdaşmaz. Öte yandan, başlangıçta kabul edilebilir istekler gibi görünen ayrımcılığa yönelik kültürel kimliğin tanınması istemleri zamanla bütünden kopma eğilimine girer. Bu nedenle yasakoyucu konuya özel bir özen göstermiştir.
Türkiye’de azınlıklar konusu Lozan Barış Andlaşmasıyla düzenlenmiştir. Bu düzenlemenin belirgin iki özelliği vardır: İlk olarak, ancak müslüman olmayanlar azınlık olarak kabul edilmiştir. İkinci olarak da böyle bir düzenleme ile müslüman olmayanlara da müslümanların yararlandıkları medenî ve siyasî haklardan yararlanma olanağı sağlanmış, yasalar önünde din ayrımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğu hususu belirlenmiştir.
Bu nedenle 2820 sayılı Yasa’nın 81. maddesinin (a) bendi ile ülkemizde azınlık yaratmama yolundaki duyarlılığın siyasî partilerce de paylaşılması amaçlanmaktadır. (b) bendinde ise, siyasî partilerin, Türk Ulusunca oluşturulan ortak dil ve kültürü dışlar biçimde başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri belirtilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir.
Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatan üzerinde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun bütünlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak görev olduğu kadar uluslararası hukuksal belgelerin benimsediği temel bir haktır.
Anayasamıza göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Yapısı yukarda belirlenen Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar Anayasa’ya uygun değildir.
Siyasî partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.
Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı ve bu yolla ülkeyi parçalama bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevidir.
Bu açıklamalara göre bir değerlendirme yapıldığında:
Genel Başkan Yaşar KAYA’nın 29.5.1993 günü Federal Almanya’nın Bonn şehrindeki konuşmasında özetle:
“…Size böyle hitap etmek zorundayım. Çünkü Türkiye’de sizin adınızı anmak, sizin ülkenizin adını anmak siyasî partiler için kapatılma sebebidir. Elbette 70 yıllık inkâr, soykırım, sürgün, darağacı, kan, irin, gözyaşı, barut bizim ülkemizde birbirine karışmış, analarımız ak süt yerine bizi gözyaşı ile emzirmişlerdir… Evet bizim tarihimiz kahramanca direnen çağdaş Kawa’ların tarihidir… Bugün burada özgür bir ülke ve ulusal birlik için yürüyoruz….Kürt halkı artık düşürülmüş bir halk değil, serhıldan da başını dik tutan bir halktır… Bugün gelinen noktada Kürtlerin inkârı mümkün değildir. Silahlı mücadele Kürt sorununu Kürt halkının önüne, Kürt ve Türk halkının önüne dünya kamuoyunun önüne koydu… Bunu söylerken Kürt devriminin arka bahçesinde bulunan kültürel rönesansı da selamlıyorum.” demiştir.
Erbil Şehrinde yaptığı konuşmada ise özetle:
“Biz azat olmuş Kürdistan’dan KDP’nin kongresine gelmişiz. Bu bizim için rüyadır. Ben dört parça Kürdistan adına….Kürdistan halkının sorunu yüzelli senedir ihanet sorunu ve başkaldırma sorunudur…Kürdistan’ın bağımsızlığı ve Kurtuluşu için kim ne yapmışsa biz hepsine saygı duyuyoruz. Hepsi Kürdistan devleti için… Ey Kürdistan Demokrasi Partisi’nin silahlı askerleri sizin partinizin sorunu adımız…. Eyaletin (Ülkenin) şehitleri şöyle diyorlar: Biz sizden ümitliyiz… Hepsi (bütün bunlar) niçin ‘ Kürt Kardeş olmadı. Dost olmadı. Onun için düşmanın elinin altından kurtulamaz. Kürt kardeş olmazsa Kürdistan olmaz.
Düşmanın elinde kobra helikopterleri var. Bizim gönlümüzde sadece kardeşlik var, birlik var. Düşman öldürdüğü zaman bu KDP… bu YDK…bu PKK demiyor. Bunlar Kürttür diyor. Kuzey Küdistanda büyük savaş vardır… Kürtlük Devleti için birlik olmak ve kurtulmak bizim şiarımızdır. Hür olmak ve serbest olmak pahalıdır. Bizim halkımız erkektir. (yiğittir) Halkımız davası için, kurtuluş için kızını gelinini, oğlunu bize veriyor. Dağlarda günde 40-50 tanesi şehit düşüyor…Kürtler yemin etmişler. Yeminimiz ölümdür.” demiştir.
Demokrasi Partisi Merkez Kurulunun yayınladığı (Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır) başlıklı bildirisinde ise özetle:
“….Bugün ülkemizde adı ilan edilmemiş adı konulmamış bir savaş yaşanmaktadır…Bilelim ki bu savaş ne kadar sürerse sürsün, ne kadar insan ölürse ölsün Kürt sorunu çözülmeyecektir…Katliamla, sürgünle, inkârla Kürt sorunu çözülebilseydi bu güne kadar çoktan çözülmüş olurdu.
Sorun, “ekonomik, geri kalmışlık veya terör sorunu” değildir. Sorun siyasîdir ve adı Kürt sorunudur…demokratik hak ve özgürlüklerimizden daha fazla ödün vermeden barış sağlanmalı, siyasî çözüm yolları bulunmalıdır…Barış içinde eşit ve özgür koşullarda yaşamak hepimizin hakkı ….Devlet, Kürtlerin her düzeyde seçilmiş meşru temsilcileriyle görüşmeler yolunu açmalıdır…Anadilde eğitim sağlanmalı…PKK ve devlet ateşkes ilân etmeli kararlarına uymalıdırlar. Ateşkes tarafsız güçlerce denetlenmelidir…Kürt kimliği bütün sonuçları ile birlikte tanınmalı” denilmiştir.
Konuşmalarla bildiride değişik anlatımlarla Türkiye’de ezilen ayrı bir Kürt halkının (Ulus anlamında) varlığı belirtilerek bunların özgürlük savaşı verdiği vurgulanmakta, ülkeyi parçalama, ayrı devlet kurmak dahil Kürt kimliğinin bütün sonuçları ile birlikte tanınması istenmektedir. Eşitlik ve kardeşlikten söz edilmekte ise de bunlar, birey ve vatandaşlık düzeyinde değil, ayrı ulus olma nedeniyle uluslararası düzeyde ulus olarak eşitlik tanınması anlamında bir örtü olarak kullanılmaktadır.
Gerçekte yukarda ilgili bölümlerinde açıklandığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Devleti tek uluslu bir devlettir. Bütün vatandaşlar hangi soy veya kökenden gelirse gelsin ekonomik, hukuksal ve siyasal bütün hak ve özgürlüklerde eşittirler. Türkiye’de ırka dayalı ayrıcalıklı bir Türk Ulusu yoktur ki etnik kökene dayalı Kürt Ulusu veya diğer uluslar olabilsin.
Tek Ulus olmanın temeli olan “Atatürk Milliyetçiliği” ideolojik bir saplantı değildir. Toplumsal sosyolojik gerçeklere dayanan hukuksal ve siyasal bir olgudur. Vatan sevgisine dayanır. Savunmada ileri sürülen görüşlerin aksine ayrı etnik kökenden gelmiş olmak vatandaşlar arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülke ve ulus bütünlüğü içinde bir ayrımcılık nedeni değildir.
Konuşmalarda da terörist örgütünün cinayetleri, Kürdistan olarak gösterilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt kökenli vatandaşların Kurtuluş Mücadelesi olarak gösterilmektedir.
Dikkati çeken diğer önemli bir konu da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşlarından Kürt kökenli olanların, tüm Kürt Kurtuluş hareketi ve Kürt Devleti’ni kurma oluşumu içinde gösterilmesidir. Savunmalarda Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinin Türkiye’deki Kürtleri kapsamadığı biçiminde sapmalara gidilmekte ise de konuşmalar ve bildirinin açıklığı gerçeği ortaya koymaktadır.
Davalı Parti, savunmasında ülkemizdeki fiilî durumun mevzuatı aştığını ileri sürmüş ve yasa yerine hukukun uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Bundan neyin amaçlandığı çok açık değilse de, davalı Parti burada ülkede iki hukukun olduğunu bunlardan ilkinin yasalarda yer aldığını, ancak bunun toplumda geçerliliğini ve uygulama yeteneğini yitirdiğini, buna karşılık eylemli biçimde uygulanan ve toplumda genel kabul gören bir başka hukukun varlığı savını ileri sürmek istemektedir. Bununla bağlantılı olarak davalı Parti pozitif hukukun herkese değil ancak bazı partilere uygulandığını belirtmekte ve bunu çifte standart olarak algılamaktadır. Yine davalı Parti evrensel hukuka aykırı olduğunu belirttiği 12 Eylül Anayasası olarak nitelediği Anayasa hükümlerine dayanılarak parti kapatılmasını kabul etmediğini belirtmekte ve kapatma davasının evrensel hukuk ilkelerine göre görülmesini istemektedir.
Anayasa Mahkemesi Anayasa’da ve Anayasa’ya uygun yasa kurallarında açıklık varken, bunları bir yana itip hukuk dışı uygulamalara yol açacak biçimde yorumlara girerek yasalara aykırı davranışlara geçerlik kazandıramaz. Siyasî Partiler Yasası ile Anayasa’nın bu konudaki hükümleri değişmemiştir. Bir yasa yeni bir yasa ile kaldırılmadıkça uygulanmasının süreceği hukukun değişmez kurallarındandır. Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası değişmedikçe Anayasa Mahkemesi bunları uygulayacaktır.
Davalı Parti, yaptığı savunmalarda, “Kürt sorununun İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi hükümlerine uygun, barışçı ve demokratik yöntemlerle çözülmesinden yana olduğunu belirtmekte ve davanın Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme hükümleri ile evrensel hukuk ilkelerine göre çözülmesini” istemektedir. Bu nedenle bu konular üzerinde durmak gerekir.
Devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemlere uluslararası hukuk belgeleri, anlaşma ve sözleşmeleri, bu arada Helsinki Sonuç Belgesi ve Paris Şartı olur vermemektedir.
Anayasa Mahkemesi birçok kararında, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Demeci’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağıdır.
Bildirgenin 29. maddesinin (2) bendinde “Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı, gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir.” denilmektedir. Yine bu maddenin (3) bendinde “Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz.” ifadesi yer almaktadır. Bu konuda 30. madde çok daha açıktır. Bu maddeye göre, “İşbu Beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir Devlete, zümreye ya da ferde, bu Beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”
4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imza edilmiş, 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe girmiş ve 18 Mayıs 1954 tarihinde de Türkiye tarafından onaylanmış bulunan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine baktığımızda herşeyden önce hak ve özgürlüklerin sınırlanması ile ilgili 11. maddenin ikinci fıkrasını görmekteyiz. Bu fıkra aynen şöyledir:
“Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.
Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.”
Üzerinde durulması gereken bir başka madde de sözleşmenin 17. maddesidir. Bu madde aynen şöyledir:
“Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz.”
Yapılan konuşmaların ve bildirinin sözleşmenin yukarıdaki hükmüyle çeliştiği ortadadır. Hiçbir hak ve özgürlük, demokrasiyi yıkmak amacıyla kullanılamaz.
Konuşmaların ve bildirinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasıyla ve 17. Maddesinde yer alan kuralla bağdaşmadığı görülmektedir.
Özellikle, araçları farklı olmakla birlikte DEP amacının teröristlerin amacı ile benzerlik gösterdiği PKK’yı destekler yönde olduğu dikkat çekicidir. Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan ve özellikle de vatanını kurtarma ve devlet kurma yolunda Kurtuluş Savaşı veren bir “Kürt Ulusu”nun varlığı ileri sürülmektedir.
Bu durumda, üzerinde durulması gereken önemli bir konu da, “kendi kaderini tayin etme” hakkıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Türkiye’de tek bir ulus vardır. O da Türk Ulusu’dur. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmuştur. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalar, terörle de desteklenip gündemde tutulmaktadır. “Kendi kaderini tâyin hakkı” yeni bir kavram değildir. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla gündeminden çıkarmıştır, günümüzde de koşulları yoktur. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, Lozan Barış Andlaşması’nda olduğu gibi bugün de uluslararası hukuk düzeninde geçerlidir.
Nitekim, Helsinki Nihaî Senedi’nin ilkeleri arasında;
-Devletin egemen eşitliği ve egemenliğin üzerindeki haklara saygı,
-Sınırların dokunulmazlığı,
-Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı,
-İçişlerine karışmama,
ilkeleri de yer almıştır.
Paris Şartı’nda da :
“Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur.”
………
“Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir.”
………
Her türlü terörist eylemleri, yöntemleri ve uygulamaları açıkça suç olarak kınıyor ve bunların ikili olduğu kadar çok taraflı işbirliği ile ortadan kaldırılması için çalışmaya kararlı olduğumuzu ifade ediyoruz.”
………
“Taraf devletler, halkın iradesiyle özgürce kurulmuş olan demokratik düzeni, kendi yasaları uyarınca ve yüklendikleri uluslararası insan hakları görevleri ve uluslararası taahhütleri uyarınca, bu düzeni ya da başka bir taraf devletin düzenini yıkmayı amaçlayan terörizm ya da şiddete başvuran ya da terörizmden veya şiddetten vazgeçmeyi reddeden kişilerin, grupların ve teşkilatların faaliyetlerine karşı savunmak ve korumak sorumluluğunu taşıdıklarını kabul ederler.” kuralları da yer almaktadır.
Görüldüğü gibi, yukardaki düzenlemelerde kendi kaderini tayin hakkının, demokratik ülkelerde devlet, ülke ve ulus bütünlüğünü bozucu biçimde kullanılmasına olanak verilmemektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı”, ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabûl etmiştir. Devleti yıkmaya yönelik faaliyetlerin demokratik haklar kapsamında ve bir özgürlük olarak değerlendirilmesi olanaksızdır. Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye bağlandığı, demokratik işlerliğin her alanda yaşandığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da:
Kendi kaderini tâyin hakkının; “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı yer almıştır.
Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Devletin ülkesi ve ulusuyla birlikte bütünlüğünü koruması en doğal hakkı ve ödevi olup, kamu düzenini ve insan haklarını koruma yönünden de savsaklanmayacak görevidir.
Zorunlu durum ve nedenlerle Siyasî partileri kapatma diğer çağdaş demokratik ülkelerde de vardır. Anayasa’nın temel ilkesi; hak ve özgürlüklerle, çoğulculuğun korunması için Anayasal hakları yok edecek bir siyasî rejim kurulmasının önlenmesidir. Demokratik toplum düzeninde, siyasî parti faaliyetlerinin güvence altına alınması, Anayasa’ya uygun kurulan ve faaliyet gösteren siyasî partilerin Anayasa’ya dayalı hukuk devletinin sağladığı tüm hak ve ayrıcalıklarından faydalanmaları anlamına gelir. Siyasî partiler Anayasa’da değiştirilmesi yasaklanan uluslararası üstün hukuk kurallarına da uygun olan devletin tekliği, ülkenin bütünlüğü ile ulusun birliğini değiştirmeyi amaçlayan çalışmalarda bulunamazlar. Bunların siyasal tercih veya düşünce özgürlüğü kapsamına alınması olanağı yoktur.
O halde, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez tümlüğünü bozmaya yönelik eylemlere, bunlara olanak vermeyen Helsinki Nihaî Senedi ile Paris Şartı’nın dayanak gösterilmesi ve bu belgelerin hukuksal niteliklerinin gözardı edilmesi doğru değildir.
Bu konuda özet olarak şu temel ilkeler belirlenebilir:
Ulusal ve üniter devletin etnik farklılıklara göre tartışılması uluslararası hukuksal belgelerce de yasaklanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesi bu konuda son derece açıktır. Ayrıca bu sözleşmenin 17. maddesi özellikle bu konuyla ilgilidir. Son olarak, Birleşmiş Milletlere üye devletlerin katılımlarıyla Haziran 1993 de Viyana’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan deklerasyonda da bu konuda sınırlama getirilmiştir.
Federal Almanya Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi de Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye atan veya temel demokratik düzeni yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunan siyasal partileri kapatma yetkisine sahiptir. Ve Almanya Anayasa Mahkemesi hem Komünist Partiyi hem de Faşist Partiyi bu gerekçelerle kapatmıştır.
Avrupa hukuk düzenlemelerinde de, bir ulus bütünlüğü içinde yer alan etnik grupların ırkçılığa dayalı ayrımcılığı kabul edilmemektedir. Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması ancak anayasal hakları yok edecek siyasal faaliyetlerin (örgütlenmelerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.
ç. Fransız Anayasa Konseyi, Korsika’ya özel statü tanıyan Yasa’nın iptali ile ilgili kararında, Fransız vatandaşlarından oluşan “Fransız Halkı”nın korunması için özen göstererek “Fransız Halkı”nın mütemmim cüzî (tamamlayıcısı olan) “Korsika Halkı” kavramını reddetmiş ve söylenmesi gerekenin “Kanunen bölünmesi mümkün olmayan Fransız Halkı” olduğunu vurgulamıştır.
Siyasî Partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasi çağıdır. Ancak bu demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.
Halkların eşit ve kendi kaderlerini tayin etme haklarıyla kültürel hakların kullanılmasında, demokratik sistemle idare edilen vatandaşlarına bireysel düzeyde temel ve siyasal hakları eşit düzeyde sağlamış ülkeler için; Devlet, ülke, ulus ve siyasal birlik esas alınmakta, bunları bozan her türlü eylemlere hukuksal dayanak verilmemekte ve yasaklanmaktadır.
Demokratik toplumlarda temel hak ve özgürlükler için esas ölçüt bireydir. Bunun etnik gruplar için ulusal hakka dönüştürülmesi, bu şekilde Devlet, ülke ve ulusu parçalama hak ve özgürlüğünden söz edilmesinin bir dayanağı olamaz.
Uluslararası birlikteliğin gelişmesine yönelik çalışmaların geliştiği bir süreçte ulusal birlikteliklerin parçalanması düşünülemez ve her iki olgunun birbirinin karşıtı olduğu söylenemez.
Demokrasi Partisi her ne kadar görünüşte sık sık “kardeşlik” ve “birlik” sözcüklerini kullanmaktaysa da bunu gerçek amacını gizlemek için yaptığı, asıl amacın Ulusu ve Ülkeyi parçalamak olduğu kardeşlik ve eşitliğin uluslararası düzeyde arandığı açıktır. Dava nedeni konuşmalar ve bildiri vatandaşlar arasında kin, husumet ve ayrılık duyguları yaratmakta ve körüklemektedir. Türk Ulusu’nun bütünlüğünü ırka dayalı bir görüşle Türk ve Kürt olarak ikiye ayırmayı öngörmektedir. Bu tür yönelişin ülke ve ulus bütünlüğünü yıkmayı amaçladığı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıktır.
Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak düzenleme ve eylemlerde bulunamazlar. Hiçbir ayrılık bulunmayan ulusun içinde azınlık oluşturarak bir kesimi çoğunluktan çıkarıp azınlık durumuna getirip ilerde yeni girişimlere dayanak yapılmak üzere ulusu ve ülkeyi bölmek, bu amaçla tartışmalı etnik köken ayrımını kışkırtarak silâhlı ayaklanmaya çağırmak, ulusun bireylerini, bölge halklarını biribirine düşman edip kırdırmayı uygun bulmak, bir öneri ve çözüm değil, devleti yıkmaya yönelik bir planın uygulanması ve çözümsüzlüktür. Sorunlar yaratılarak çözüm üretilemez. Kimi etnik grupları ulus yapısı içinden, çoğunluktan azınlığa indirmek toplumsal barışı yıkar. Bu yolla azınlıklar körüklenecek, terörün şiddeti arttırılacaktır. Uluslararası kurallar, silahla, şiddetle hak arama yollarına kesinlikle kapalıdır. Demokrasi Partisi Kürt kökenli yurttaşları asılsız ve dayanaksız sav ve suçlamalarla kargaşa ve iç savaş çıkarmaya kışkırtmış, ayaklanma için demokratik hoşgörünün sınırlarını zorlamıştır. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkalamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasal parti, şiddet ve terörü kışkırtarak gizli bir amacı gerçekleştirmek istiyorsa, buna olanak verilemez. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığı, ülkenin tümlüğü ve ulusun birliği gelir. Kendisini saldırılara karşı koruyan devleti içerden yıkmak isteyen teröre destek veren görüşe hiçbir hukuk düzeni meşruiyet tanıyamaz. Belirtilen konuşmalarla teröre destek verip ondan destek alan bir siyasî partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.
Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, Türk ve Kürt Ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması ve Kürt halkının ayrı bir devlet kurma yolunda özgürlük savaşı içinde PKK terörist örgütüyle birlikte gösterilmesi, Parti’nin, Kürt kökenine başka bir deyişle ırksal tabana dayatılarak, ülkede yaşayan ve Kürt olarak ayırdıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne ve (b) bendinde öngörülen siyasî partilerin ırk esasına dayanmaması ilkelerine aykırıdır.
Bu konuda özenle üzerinde durulması gereken husus, daha önce belirtildiği gibi bu yöndeki yasal düzenlemelerin amacı ülkedeki etnik farklılıkların ve bunların dil ve kültürlerinin yasaklanması değildir. Çeşitli etnik kökenlerden gelen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kendi dil ve kültürlerine sahiptirler. Ancak bin yıldır birlikte yaşamış, dini, gelenek ve görenekleri aynı, birbirinden ayrılması ve koparılması olanaksız ortak kültürleri ve yaşamları olan bir topluluğu ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) bentlerine aykırıdır. Yasaklanan, kültürel farklılıkların ve zenginliğin belirtilmesi olmayıp, bunların Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak, ulus bütünlüğünün bozulması ve buna bağlı olarak ayrımlara dayanan yeni bir devlet düzeninin kurulması amacıyla kullanılmasıdır.
Konuşmalar ve bildiride Kürt kökenli yurttaşların, bölücülüğe yönelik olarak; kendi dil ve kültürlerini geliştirmeleri, anadillerinde eğitimlerinin sağlanması öngörülmektedir. Bunlar konuşmaların ve bildirinin bütünlüğü içinde ele alındığında Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (b) bendinde yasaklanan, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütme anlamını taşımaktadır. Bir başka deyişle Türk dili veya kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla bir bölüm vatandaşın farklı bir ulustan oldukları bir azınlığa mensup bulundukları ileri sürülerek azınlık ya da ayrı bir ulus olmanın gerektirdiği haklardan yararlanmaları biçiminde bir düşünce içermektedir. Türkiye’de hiçbir vatandaş arasında bir fark ve farklı bir uygulama yoktur.
Demokrasi Partisi savunmalarında, olaylar saptırılarak, barış isteminin, düşünce açıklamanın, demokrasi istemenin, halk sözcüğünü söylemenin bölücülük olarak değerlendirildiğini, üniter devletin insan haklarına engel gösterilemeyeceğini ileri sürmüştür. Bunların gerçekle ilgisi yoktur. Suçlamalarda ülke ve ulus bütünlüğünü bozan kışkırtıcı ve körükleyici somut kanıtlar değerlendirilmiştir. Kanıtlarda yer alan amacı belirgin beyan ve açıklamaların düşünce özgürlüğü ve diğer söyledikleri deyimlerle bir ilgisi yoktur.
Söz konusu anlatımlar, Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk, azınlık kavramları olmamasına ve farklı etnik köken ve soydan gelen bütün vatandaşları eşit haklarla sahip olmasına karşın Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt ulusları” biçiminde ikiye bölmeye yönelmiş, ezilen bir halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda özgürlük savaşı içinde ve PKK terörist faaliyetleri paralelinde göstermiştir.
Yukarıda gerekçeleriyle açıklandığı üzere davalı Demokrasi Partisi’nin Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil’de yapmış olduğu konuşmalar ile Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun yayınladığı bildiri Siyasî Partiler Yasası’nın 78. ve 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırıdır.
2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmında yer alan söz konusu yasal düzenlemelerdeki yasaklara aykırı davranılmasının yaptırımı aynı Yasa’nın 101. maddesinin (b) bendiyle belirlenmiştir.
Buna göre davalı Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına karar verilmesi gerekmektedir.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU, Merkez Yürütme Kurulu Bildirisi’nin kapatma nedeni olmasına katılmamıştır.
Kapatma Kararının Sonuçları
Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrasında;
“Anayasa Mahkemesinin kararında partinin kapatılmasına eylem ve sözleri ile sebebiyet verdiği belirtilen milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin, kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına tebliğ edildiği tarihte sona erer.” denilmektedir.
Anayasa’nın 84. maddesinin birinci fıkrasındaki “üyeliğin düşmesi” ile üçüncü fıkrasındaki “üyeliğin sona ermesi” birbirinden ayrı durumlardır. Birinci fıkradaki durumlarda düşme kararını TBMM verir. Anayasa Mahkemesi böyle bir karar veremez. Ancak üçüncü fıkraya göre bir siyasal parti kapatılınca, eylem ve sözleriyle buna neden olan milletvekilinin üyeliği ile temelli olarak kapatılan siyasî partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte, parti üyesi olan diğer milletvekillerinin üyeliği, kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edilmesiyle kendiliğinden sona erer. Anayasa Mahkemesi’nin açıklayıcı belirlemesi kararın hukuksal sonucudur.
Bir partinin Anayasa’ya aykırılıktan kapatılmasıyla milletvekillerinin milletvekilliğinin Anayasa gereğince sona ermesi Federal Almanya Anayasa Mahkemesi kararlarında da görülmektedir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’nın, 24 Ocak 1994 ve O GNS/006-33884 sayılı cevabi yazısına göre; Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak ile Muş Milletvekili Muzaffer Demir’in kapatma davasının açıldığı tarihten önce Parti’den istifa ettikleri, Diyarbakır Milletvekili Mahmut Uyanık ile Muş Milletvekili M.Emin Sever’in ise Demokrasi Partisi’ne üye olmadıkları, bu dört milletvekilinin TBMM’nde bağımsız üye olarak kayıtlı bulundukları anlaşılmıştır.
Bu duruma göre, Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un Milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona erer.
Yılmaz ALİEFENDİOĞLU “Fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve Anayasa Mahkemesi’nin milletvekillerinin üyeliklerinin sona ermesiyle ilgili bir karar vermesine yer olmadığı”, Haşim KILIÇ ise “Diğer dört milletvekili de dava açıldığı tarihte Demokrasi Partisi üyesi olduğundan bunların da milletvekilliklerinin sona ermesi gerektiği” görüşleriyle yukarıdaki görüşe katılmamışlardır.
VIII- SONUÇ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.12.1993 günlü, SP.52.Hz. 1993/55 sayılı iddianamesiyle, Demokrasi Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü:
Demokrasi Partisi’nin, Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın 29.5.1993 tarihinde Federal Almanya’nın Bonn, 15.8.1993 tarihinde Irak’ın Erbil kentlerinde yapmış olduğu konuşmalarının ve Parti Merkez Yürütme Kurulu’nun “Demokrasi Partisi’nin barış çağrısıdır” başlıklı bildirisinin, Anayasa’ya ve 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 78. 81. maddelerinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle anılan Yasa’nın 101. maddesinin (b) fıkrası gereğince KAPATILMASINA, Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun, “Merkez Yürütme Kurulu Bildirisinin kapatma nedeni olmadığı” yolundaki karşıoyuyla ve esasta OYBİRLİĞİYLE,
Anayasa’nın 84. maddesinin son fıkrası gereğince Demokrasi Partisi’nin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı 2.12.1993 gününde Parti üyesi olan milletvekilleri Ahmet TÜRK, Ali YİĞİT, Sırrı SAKIK, Leyla ZANA, Hatip DİCLE, Sedat YURTDAŞ, Selim SADAK, Orhan DOĞAN, Zübeyir AYDAR, Naif GÜNEŞ, Mahmut KILINÇ, Remzi KARTAL ve Nizamettin TOĞUÇ’un milletvekilliklerinin kapatma kararının Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na tebliğ edildiği tarihte sona ermesine; Haşim KILIÇ’ın “Mahmut ALINAK, Muzaffer DEMİR, Mahmut UYANIK ve Mehmet Emin SEVER’in de kapatma davasının açıldığı tarihte Parti üyesi milletvekilleri olduklarından bunlarında millet vekilliklerinin sona ermesi gerektiği”; Yılmaz ALİEFENDİOĞLU’nun ise “fıkranın bu bölümünün uygulamaya ilişkin bulunduğu ve bu konuda bir karar verilmesine yer olmadığı” yolundaki karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA,
Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine OYBİRLİĞİYLE,
Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, milletvekilleri yönünden Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na, yasal işlemler yönünden 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve ayrıca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, OYBİRLİĞİYLE,
ABD’nin kurucusu ve ilk başkanı George Washington öldü.
1870
Hukukçu ve Avusturya İkinci Cumhuriyet’inin ilk devlet başkanı Karl Renner doğdu. (Ölümü: 31 Aralık 1950)Viyana Üniversitesi‘nde hukuk okudu. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu‘nun federalist bir şekilde yeniden yapılandırılmasını savundu. 1918-1920 arası hükûmet liderliği ve 1919-1920 yıllarında dışişleri bakanlığı yaptı. I. Dünya Savaşı‘ndan sonra yapılan Saint-Germain-en-Laye Barış Anlaşması‘na katılan delegasyonda görev yaptı. Habsburg yasaları ve genişletilmiş bir sosyal yasa aracılığıyla Birinci Avusturya Cumhuriyeti’nin anayasal temellerini attı. 1920’den 1934’e kadar Avusturya parlamentosu Ulusal Konsey üyeliği ve 1931-1933 yılları arasında parlamento başkanlığı yaptı. Avusturya’nın Nazizm’den kurtarılmasından sonra Nisan 1945’te Avusturya Cumhuriyeti’ni yeniden kuracak olan geçiş hükûmetini kurdu. Aynı yılın Aralık ayında da İkinci Cumhuriyet’in ilk devlet başkanı seçildi.
1897
Avusturyalı hukukçu ve siyasetçi Kurt Schuschnigg doğdu. (Ölümü: 18 Kasım 1977) Freiburg Üniversitesi’nde ve Innsbruck Üniversitesi’nde hukuk okudu ve burada AV Avusturya’ya üye oldu. 1922’de mezun olduktan sonra Innsbruck’ta avukat olarak çalıştı. ilk olarak sağcı Hıristiyan Sosyal Partisi’ne katıldı ve 1927’de o zamanın en genç milletvekili olarak Nationalrat’a seçildi. 1932’deAdalet Bakanı olarak atandı ve 24 Mayıs 1933’ten itibaren Eğitim Bakanı olarak görev yaptı. Parlamenter sistemin kaldırılmasını ve idam cezasının geri getirilmesini savundu. Sosyalist Şubat Ayaklanmasından sonra birkaç isyancının infazı için baskı yaptı ve “işçi katili” olarak ün kazandı. 1934’te Avusturya’nın otoriter Federal Devletini kurdu. 36 yaşında şansölye seçilerek bu göreve gelen en genç kişi oldu. Dolfuss gibi Avusturya’yı kararnameler ile yönetti. Avusturya’nın işgali sırasında Almanya tarafından tutuklandı. ve 12 Mart 1938 günü ev hapsine alındı, 28 Mayıs’a kadar evinde hapis tutuldu. Gestapo tarafından uykusuz bırakıldı ve SS mensupları tarafından fiziki ve psikolojik işkence yapıldı. Savaştan sonra ABD’ye iltica etti ve 1948’den 1967’ye kadar Saint Louis Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri verdi.
1908
Sürgüne gönderilen ve 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden sonra çıkarılan genel af sonucunda İstanbul’a dönen Kemalpaşazâde Said BeyŞûrâ-yı Devlet(Danıştay) Tanzimat Dairesi başkanlığına getirildi. Bu görevde iken 3 Şubat 1913 tarihinde yaş haddinden emekli oldu.
Kemal Paşazade Said (Lastik Said)
1914
Hukukçu ve 1979-1984 yılları arasında Batı Almanya Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış olan Karl Carstens dünyaya geldi. (Ölümü: 30 Mayıs 1992)Yale Hukuk Okulun’da eğitim gördü. Hukuk ve siyaset bilimi alanlarında master ve doktora derecelerini aldı. 1940 yılında Nazi Partisi’ne katılarak II. Dünya Savaşı’nda Wehrmacht’ta Teğmen rütbesi ile bir uçaksavar topçu biriminin bir üyesi oldu. Savaşın ardından Bremen’e dönerek avukatlık yaptı ve 1949 da Senatoda danışman olarak görev yaptı. 1955 yılında Hristiyan Demokrat Parti’ye katıldı. 1954-1955 yılları arasında Almanya’nın Avrupa Konseyi nezdindeki temsilcisi oldu. 1960 yılında Köln Üniversitesi’ne profesör olarak atandı. Aynı yıl Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olarak görevlendirildi. 1967-1968 arası Savunma Bakanlığı Müsteşarı oldu. 1968-1969 yılları arası ise Başbakanlık müsteşarı olarak görev yaptı. 1972 yılında Alman Senatosu olan Bundestag’a seçildi. 1973-1976 yılları arasında CDU/CSU senato grubunun başkanlığını üstlendi. 1976 yılında partisinin senatoda çoğunluk kazanması üzerine Senato Başkanı seçildi ve bu görevini 3 yıl boyunca sürdürdü. 23 Mayıs 1979 tarihinde parlamento tarafından 5. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 30 Mayıs 1992’de yaşamını yitirdi.
1932
Demokratik Kongolu siyasetçi ve hukukçu Étienne Tshisekedi 14 Aralık 1932’de dünyaya geldi. Lovanium Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden doktora diploması aldı ve hukuk alanında doktora diploması alan ilk Kongolu oldu. Mouvement National Congolais’de (MNC) Patrice Lumumba’nın danışmanlığını yaptı. 1961’de Başkan Joseph Kasa-Vubu tarafından Ulusal Hukuk ve İdare Okulu’nun Genel Müdürü olarak atandı. 1965’ten 1997’ye kadar cumhurbaşkanı Mobutu Sese Seko tarafından kurulan çeşitli hükümetlerin üst düzey bir üyesi olarak çalıştı. 1967’de Kongo Anayasasının değiştirilmesine katkı sundu. Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki (DRC) ana muhalif siyasi parti olan Demokrasi ve Sosyal İlerleme Birliği’nin (UDPS) liderliğini yürüttü. Zaire ülkesinin başbakanı olarak iki dönem görev yaptı.1 Şubat 2017’de yaşamını yitirdi.
1939
Sovyetler Birliği, Milletler Cemiyeti üyeliğinden çıkarıldı
1947
Bulgar asıllı ekonomist ve Brezilya’nın ilk kadın Devlet Başkanı Dilma Vana Rousseff, doğdu. 1 Ocak 2011 – 31 Ağustos 2016 arasında iki dönem görev yaptı. Yolsuzluk suçlamaları nedeniyle Brezilya Senatosu tarafından görevinden alındı.
Lula Dilma ve ABD Başkanı Obama bir arada Beyazsaray’da
1950
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Tüzüğü, 14 Aralık 1950 tarihinde yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan kararla kabul edilerek Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği kuruldu. Tüzük; 2. Dünya Savaşından sonra sayısı milyonları bulan mültecilere yardım etmek amacıyla kurulan Mülteciler Yüksek Komiserliğinin görevlerini, kurumsal yapısını ve çalışma prensiplerini oraya koyan yasal metindir.
1951
Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşması, 14 Aralık 1951 tarihinde Hindistan ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Ankara’da imzalandı. 5 Mayıs 1952 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildi. Bakanlar Kurulu tarafından 8 Mayıs 1952’de onaylandı ve Türkiye ile Hindistan Dostluk Antlaşmasının onanmasına dair Kanun 13 Mayıs 1952 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.
1953
Cumhuriyet Halk Partisinin Haksız’ İktisaplarının İadesi hakkında Kanun kabul edildi.1951 yılında malvarlığının önemli bir bölümünü kaybeden CHP’nin mallarının geri kalanına el konuldu. 14 Aralıkta meclisten geçen ve 16 Aralık 1953 tarihi itibariyle yürürlüğe giren, “6195 sayılı Cumhuriyet Halk Partisinin haksız iktisaplarının iadesi hakkındaki kanun” ile on beş gün içinde partiye ait taşınabilir mallar defterdarlıklar tarafından açık artırma yoluyla satıldı, taşınmaz malların mülkiyeti de hazineye geçti. Partinin bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte malik olduğu bütün menkul ve gayrimenkul mallarla para, haklar ve alacaklar ve sair kıymetler Hazine mülkiyetine intikaline karar verildi. Kanun ile, Partinin bütün mallarını kapsamamakta, umumî muvazeneye dahil dairelerle katma bütçeye dahil dairelerden, hususî idare ve belediyelerden, köylerden, İktisadî Devlet Teşekkülleri ve bunların müesseselerinden ve diğer amme hükmî şahıslarından, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak elde edilen kazançlar iptal edildi.
1955
Arnavutluk, Avusturya, Bulgaristan, Kamboçya, Seylan (şimdiki Sri Lanka), Finlandiya, Macaristan, İrlanda, İtalya, Ürdün, Laos, Libya, Nepal, Portekiz, Romanya ve İspanya Birleşmiş Milletler Örgütü’ne katıldı.
1960
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) kuruldu. 9 Ortak Pazar üyesi ile Avrupa Serbest Ticaret Birliği EFTA’ya üye 7 ülke, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada tarafından kuruldu. Türkiye de anlaşmayı imzaladı.
1960
Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı kararıyla 14 Aralık 1960 tarihinde kabul edildi. Bildiri, Birleşmiş Milletler, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ilan etti; bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yineledi.
1960
ILO 94 No’lu Çalışma Şartları (Kamu Sözleşmeleri) Sözleşmesi, Türkiye tarafından 14 Aralık 1960 tarihli ve 161 sayılı kanun ile kabul edildi, Resmi Gazetenin 21.12.1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 8 Haziran 1949 tarihinde Cenevre’de kabul edilmişti.
1960
ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi, Türkiye tarafından 14 Aralık 1960 tarihli ve 162 sayılı kanun ile kabul edildi. Resmi Gazetenin 21 Aralık 1960 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. Sözleşme, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 5 Haziran 1957 tarihinde kabul edilmişti.
1966
Danimarkalı kadın politikacı Helle Thorning-Schmidt doğdu. Kraliçe II. Margrethe tarafından tayin edildi ve 3 Ekim 2011 tarihinde göreve başlayarak Danimarka’nın ilk kadın Başbakanı oldu. 2015 yılındaki seçimlerde yenilmesinden sonra Danimarka Başbakanlığından ve Sosyal Demokrat Partinin liderliğinden istifa etti.
Demokratik Kamboçya Anayasası, Milli Kongre tarafından 14 Aralık 1975 tarihinde kabul edildi ve 5 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girdi.
Kamboçya Anayasası
1989
Şili’de ilk demokratik seçimler yapıldı
1989
İnsan haklarının önde gelen savunucularından SSCB’li nükleer fizikçi Andrey Saharov yaşamını yitirdi. (Doğumu:21 Mayıs 1921) SSCB’de reformların yapılmasını ve komünist olmayan ülkelerle iyi ilişkiler kurulmasını destekledi. 1975 yılında Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Yönetimin baskısı sebebiyle 1986 yılına kadar ülke içinde sürgünde yaşadı.
1990
Tutuklulara Uygulanacak Muameleler İçin Temel İlkeler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 14 Aralık 1990 tarihinde ve 45/111 sayılı karar ile kabul ve ilan edildi. On madde başlığı altında toplanan bu ilkeler, özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri kapsamakta; tutuklanan ve göz altına alınan kişileri, duruşmalarının yapılmasını bekleyen mahpusları, hüküm giymiş mahpusları ve kendi istekleri dışında psikiyatrik hastanelere hapsedilmiş kişileri tanımlamakta; geniş alamda, kamu gücü ile özgürlüğünden mahrum bırakılan tüm kişileri ifade etmektedir.
Bosna, Sırbistan, Hırvatistan arasında Dayton Antlaşması, Daytan-Ohio’da(ABD) imzalandı. Antlaşmaya, Alia İzzetbegoviç (Bosna), Slobodan Miloševi; (Sırbistan) ve Franjo Tucman (Hırvatistan) imza koydu. Eski Yugoslavya’da son üç yıldır süren savaş sona erdi.
1999
Fransa’dan Türkiye’ye iadesi kararlaştırılan organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı Türkiye’ye getirildi.
Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi, Türkiye’de 14 Aralık 2005’te yürürlüğe girdi. Sözleşme, 10 Aralık 2003’te imzalanmıştı. Yolsuzluğa karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi olarak da anılmaktadır.
Türkiye- AB müzakere sürecinde 17 no’lu “Ekonomik ve Parasal Politika” faslının açılmasına karar verildi
2018
Belçikalı ekonomist, suç bilimi uzmanı, yazar ve siyasetçi Jean-Pierre Van Rossem yaşamını yitirdi. (Doğumu: 29 Mayıs 1945)
2021
AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Borrell, birliğin dışişleri bakanları toplantısına Kıbrıs’ta Kapalı Maraş’ın kısmen açılmasına karşı yaptırım olasılığı da içeren bir belge sunduğunu söyledi.
2021
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Gazeteci Nazlı Ilıcak’ın ‘terör örgütü üyesi olduğuna dair somut kanıt bulunmadığı’ yönünde ihlal kararı vererek Türkiye’nin Ilıcak’a manevi tazminat olarak 16 bin Euro ödemesine hükmetti.
2021
Hapishanelerdeki hasta mahpusların durumuna dikkat çeken İHD İzmir Şubesi, Türkiye hapishanelerinin “İnsan hakları ihlal merkezlerine” dönüştüğünü belirtti.
2021
Konya’nın Meram ilçesinde 30 Temmuz’da Dedeoğulları ailesini öldüren Mehmet A. ile Çalık ve Keleş aile fertlerinin yargılandığı davanın ilk duruşması, Konya 4.üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.
2021
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne(TSK) bağlı Libya Görev Grubu Komutanlığı’nda görevlendirilen 56 uzman çavuş, komutanlarını kendilerine mobbing yapmakla suçlayarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na (CİMER) toplu şikâyet dilekçesi verdikten sonra ihraç edildi. Haklarında disiplin soruşturması başlatılan askerlerin görevlerine son verildi ve haklarında adli soruşturma da başlatıldı.
2021
Bartın Kayadibi Çavuş Köyü’nde 25 Temmuz 2021’de M.D. isimli erkek, bir köpeğe tecavüz etti. Yurttaşların şikâyeti üzerine şahıs önce gözaltına alındı ve tutuklandı. Bartın Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği, Bartın Çevre Kültür ve Doğal Varlıkları Koruma Derneği, Hayvan Hakları ve Etiği Derneği ile Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin davaya katılım talepleri kabul edildi.
2021
Venedik Komisyonu(Avrupa Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu), Orbán rejiminin “küçüklere LGBTQ+ tasvirlerini yasaklayan” yasaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı olduğunu bildirdi: “Bu yasalar ayrımcı, ifade özgürlüğünü ve anne babaların çocuklarını kendi inançlarına göre yetiştirme hakkını ihlal ediyor.”
Sığınma hakkına ilişkin Beyanname ile ilgili olarak 19 Aralık 1962 tarihli 1839 (XVII), 20 Aralık 1965 tarihli 2100 (XX) ve 16 Aralık 1966 tarihli 2203 (XXI) sayılı kararları hatırlayarak,
21 Kasım 1959 tarihli 1400 (XIV) sayılı Genel Kurul kararına uygun olarak; Uluslararası Hukuk Komisyonu tarafından başlatılan yasa oluşturma çalışmalarını göz önünde bulundurarak,
Aşağıdaki Beyanname’yi kabul eder:
Genel Kurul, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda beyan edilen hedeflerin, uluslararası barış ve güvenliği sağlamak, bütün uluslar arasında dostça ilişkiler geliştirmek ve ekonomik, toplumsal, kültürel ya da insani nitelikli uluslararası sorunların çözümü ve ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı yapılmaksızın insan hakları ve temel özgürlüklere saygının geliştirilmesi ve teşvik edilmesi için uluslararası işbirliğinde bulunmak olduğunu kaydederek,
14. maddesinde:
“1. Herkes zulüm karşısında başka ülkelere sığınma talebinde bulunma ve sığınma olanağından yararlanma hakkına sahiptir.
2. Gerçekten de siyasi olmayan suçlar ya da Birleşmiş Milletler ilkeleri ve amaçlarına aykırı eylemlerden kaynaklanan kovuşturmalar söz konusu olduğunda bu hakka başvurulamaz”, ifadesi bulunan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘ni düşünerek,
“Herkes, kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeyi terletmek ve kendi ülkesine geri dönmek hakkına sahiptir”; ifadesini içeren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 13. Maddesinin 2. Paragrafını hatırlayarak,
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesinden yararlanma konumunda olan kişilere bir Devlet tarafından sığınma hakkı tanınmasının barışçıl ve insani bir eylem olduğunu ve, bu biçimiyle, bir başka Devlet tarafından düşmanca bir eylem olarak görülemeyeceğini kabul ederek,
Devletlerin, sığınma ve mültecilerin ve vatansız kimselerin statüsüyle ilgili mevcut belgelere karşı gelmeksizin, devlete sığınmaya ilişkin uygulamalarında aşağıdaki ilkelere dayanmalarını tavsiye eder:
1. Madde
1. Bir Devletin, egemenliğini kullanarak, sömürgeciliğe karşı mücadele edenler dahil olmak üzere; İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 14. Maddesine giren kişilere tanıdığı sığınmaya, tüm öteki Devletlerce saygı gösterilecektir.
2. Sığınma, arama ve sığınma olanağından yararlanma hakkı hakkında, barışa karşı bir suç / bir savaş suçu, ya da insanlığa karşı bir suçu, bu tip suçlarla ilgili hükümleri belirlemek için hazırlanan uluslararası belgelerde tanımlandığı şekilde suçları işlediğini düşünmek için ciddi nedenler bulunan herhangi bir kimse tarafından ileri sürülemez.
3. Sığınma hakkı tanımaya ilişkin temellendirmenin değerlendirilmesi, sığınma hakkını tanıyan Devlete ait olacaktır.
2. Madde
1. 1. maddenin 1. paragrafında sözü edilen kişilerin durumu, devletlerin egemenliğine ve Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine zarar vermemek üzere, uluslararası topluluk için önem taşır.
2. Bir Devlet, sığınma hakkı tanıma ya da tanımayı sürdürme konularında güçlüklerle karşılaşırsa, Devletler tekil olarak ya da bir arada ya da Birleşmiş Milletler aracılığıyla, uluslararası dayanışma ruhu içinde, söz konusu Devletin üzerindeki yükü hafifletmek için gerekli önlemleri alacaklardır.
3. Madde
1. 1. maddenin 1. paragrafında sözü edilen hiç kimse, sınırda reddedilme, ya da sığınma hakkı aradığı ülkeye daha önce girmiş ise sınır dışı edilme ya da zulme uğrayabileceği herhangi bir ülkeye zorla geri döndürülme gibi önlemlere maruz kalmayacaktır.
2. Bu ilkeye istisna, ancak olağanüstü nedenler olan ulusal güvenlik ya da kitlesel nüfus akışı durumunda olduğu gibi nüfusun korumasını sağlama amacıyla tanınabilir.
3. Bir Devlet herhangi bir durumda bu maddenin 1. Paragrafında belirtilen ilkeye istisnanın haklı çıkarılabileceğine karar verirse, ilgili kişiye uygun gördüğü koşullarda, geçici sığınma ya da başka yollarla bir başka ülkeye gitme olanağını tanıma olasılığını değerlendirecektir.
4. Madde
Sığınma hakkı tanıyan Devletler, sığınma hakkı elde etmiş kimselerin; Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı etkinliklerde bulunmalarına izin vermeyeceklerdir.
Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi, Mitchel P. Roth tarafından yazılmış ve Barışhan Erdoğan tarafından Türkçe’ye çevrilerek 2017 yılında Can Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.
Suç ve cezalandırma sistemlerinin tarihsel gelişimi üzerine çalışan araştırmacı Mitchel P. Roth, Texas’taki Sam Houston Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Cezaevleri, seri cinayetler, organize suç ve terörizm gibi konuları ele alan çok sayıda kitabı ve makalesi bulunmaktadır.
Mitchel P. Roth
Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi / Kitabın Sunuş Yazısı
Suç ve ceza… İnsanlık tarihinin başlangıcından gelip günümüzün dijital dünyasına bağlanan iki kavram. Ve bu uzun yolculuk boyunca cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler, yolsuzluklar, savaş suçları, bunların yanı başında idam, hapishane, sürgün, toplumsal baskı, linç…
Göze Göz: Suç ve Cezanın Küresel Tarihi / Mitchel P. Roth
Göze Göz’de Mitchel P. Roth oldukça güç, büyük ölçekli bir işe soyunuyor, suç ve cezanın farklı farklı coğrafyalarda, farklı farklı zaman dilimlerinde izini sürerek evrensel bir tarihini yazmaya gayret gösteriyor. Bu çalışmada Hammurabi Kanunları’na da Roma hukukuna da şeriata da Anglosakson hukuk geleneğine de yer var; yazar değişen zaman ve mekan içinde suçun tanımının yaşadığı evrimi, belli bir kültürde veya bir dönemde suç kabul edilenin bir başkasında nasıl normale dönüştüğünü, bununla birlikte doğal olarak suç karşısındaki yaptırımların da farklılaşıp yeni bir kimliğe büründüğünü incelikli, ayrıntılı bir biçimde ele alıyor.
Prof. Dr.. Ümit Özdağ hakkında 19 Ocak 2025 günü Antalya’da Zafer Partisi İl Başkanları İstişare Toplantısı’nda yaptığı konuşmada “cumhurbaşkanına hakaret” suçunu işlediği iddiasıyla 4 yıl 8 aya kadar hapis istemiyle dava açılı. Savunma İstanbul 35. Asliye Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıkan Özdağ’ın 29 Nisan 2025’teki duruşmada mahkemeye karşı resmi beyanıdır.
Ümit Özdağ Savunması
“Sayın Hâkim;
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 18 Ocak 2025 tarihinde, Ak Parti Mersin İl kongresinde, Ak Parti Mersin il delegeleri ve üyelerine bir konuşma yapmıştır. Erdoğan konuşmasında şöyle demiştir:
“Ülkemizin ilk 80 yılına, asırların yorgunluğuyla, 1. Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin, milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik tahrip edici, baskıcı politikalarının ağır bedellerini ödedik.”
19 Ocak 2025’te Antalya’da Zafer Partisi il başkanları toplantısında, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın, İstiklal Harbimizin önderi ve Cumhuriyetimizin kurucu Atatürk’ün politikalarını, milletimizin inancına tarihine ve kültürüne ağır bedeller ödeten politikalar olarak gösteren açıklamasına, şu ifadeler ile cevap verdim:
“Bu mücadelede, bu politik fikri mücadelede, mücadele ettiğim PKK gibi, FETÖ gibi, IŞİD gibi terör örgütleri vardır. Bütün bunlar karşısında Zafer Partisi, Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, temel ilkelerini, milletimizin ve devletimizin bağımsızlığını ve bölünmez bütünlüğünü kararlılıkla savunmaktadır.
Ancak ne yazık ki, Zafer Partisi ülkemizin bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bırakmış olduğu değerli mirası sadece bunlara karşı değil, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye karşı da savunmak durumundadır. Recep Tayyip Erdoğan, dün Mersin’de partisinin kongresinde yapmış olduğu konuşmada şöyle söylüyor; “Ülkemizin ilk 80 yılına asırların yorgunluğuyla 1. Dünya Savaşı’nın yükü altında kalan Osmanlı’dan cumhuriyete geçişin sancıları damga vurmuştur. Tek parti faşizminin milletimizin inancına, tarihine, kültürüne yönelik politikalarının ağır bedellerini izledik.”, demiş.
Değerli Zafer Partililer, Türk milleti 1000 seneden beri Anadolu’da egemenliğini sürdürüyor. 1000 sene boyunca birçok Haçlı Seferine maruz kaldık. 1. Haçlı Seferi 1095 yılında başladı, son haçlı seferi 1914,1922 yılları arasında gerçekleşti. Son büyük Haçlı Seferini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Anadolu’da mağlup ettik ve Haçlı Ordularını Akdeniz’in soğuk sularına gömdük. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için yeni bir Ergenekon oldu ve bu yeni Ergenekon’da aziz milletimiz güçlendi, silahlandı, sanayisini inşa etti. Yıkılış döneminin bırakmış olduğu hastalıkları bertaraf etti. Sonra Hatay’ı aldı. Sonra Kıbrıs’ta devlet kurdu.
Emin olun ki, son 1000 yılda gerçekleşen hiçbir Haçlı Seferi Erdoğan’ın ve AKP’nin Türk milletine ve Türk devletine verdiği zararı vermemiştir. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk devletine casusları sokamamıştır. Erdoğan casus FETÖ’yü Türk devletine soktu, Türk devletini FETÖ’ye teslim etti, FETÖ’ye paralel devlet kurdurdu. Hiçbir Haçlı Seferi Türk milletini Deist, Ateist, Hristiyan yapamamıştır. Erdoğan döneminde Türk milletinin geniş kesimleri Allah’la aldatanlardan dolayı dinlerinden soğumaya başladılar ve Erdoğan döneminde Deist, Ateist oranı %16’yı aştı. Erdoğan bilmelidir ki; Cumhuriyeti kuran kadrolar Türk milletinin inancına, tarihine ve kültürüne saldırmamış, aksine Atatürk ve silah arkadaşları, Türk milletinin inancını, tarihini ve kültürünü korumuş ve geliştirmiştir. Türk milletinin inancına, kültürüne ve tarihine saldıran, tarihi “Fesli bir Deli”den öğrenen Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Evet, Recep Tayyip Erdoğan; Türk milletinin tarihine ortaklar getirerek, Türk milletinin tarihini çarptırarak, Türk milletinin tarihine zarar vermektedir. Erdoğan, Türk milletinin devletini tarikat ve cemaatler arasında dağıtarak, şirk koşanları devlete ortak ederek, Türk milletinin inancına zarar vermektedir. Ve, milyonlarca sığınmacı ve kaçağı Anadolu’ya sokarak Türk milletinin kültürünü tahrip etmektedir. Ve yaşanan şey aslında bir AKP faşizmidir ve Zafer Partisi olarak biz ana muhalefet gibi bu faşizmle normalleşmeyeceğiz. Biz mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Zafer Türk devletinin ve Türk milletinin olacaktır!”
Sayın Hâkim;
Bu iki konuşma, siyasi parti genel başkanları arasında gerçekleşen bir polemikten öte bir nitelik taşımamakta, en ufak bir hakaret niteliği de taşımamaktadır. Konuşmamın iki yerinde de “Erdoğan ve AKP” ifadeleri birlikte geçmektedir. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı kimliğine değil, AKP Genel Başkanı kimliğine yönelik bir cevap olduğu ortadadır. Konuşma Antalya’da yapılmış olmasına rağmen; İstanbul Başsavcılığı, 20 Ocak sabahı, Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile hakkımda soruşturma başlattı. Aynı gün Ankara’da, saat 18.30 sularında, 100’e yakın polis memurunun, bulunduğumun lokantanın çevresini kuşatması sonrasında gözaltına alındım.
Aynı akşam polis ve PÖH ekipleri tarafından, ortalama 150 km hızla bir konvoy eşliğinde İstanbul’a getirildim. Geceyi, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde 2 metrelik bir kalasın üstünde geçirdim. 21 Ocak sabahı, Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ifadeye getirildiğim savcılık tarafından, Kayseri’de 30 Haziran 2024’te çıkan Suriyeli sığınmacılar ile ilgili olayları kışkırtma iddiası ile tutuklamaya sevk edildim. Bundan anladığım, Kayseri Başsavcılığı’nın ve Kayseri Emniyet Müdürlüğü’nün; Kayseri’de gerçekleşen olayları benim kışkırttığım kanısına, ya 7 aydır varamamışlar ya da bu kanıya varmışlar ancak görev ihmali yapıp gereken soruşturmayı açmamışlardır.
Sayın Hâkim;
Bugün yargılanmakta olduğum, Cumhurbaşkanına hakaret iddiası ile ilgili, savcılık daha sonra iddianame hazırlamış ancak suç unsuru olduğu iddia edilen konuşmamda hangi ifadelerimin ve neden hakaret olduğunu ifade etmemiştir.
Sayın Hâkim;
Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması ile ilgili düzenleme, Parlamenter Sistem döneminde, tarafsız yani partisiz Cumhurbaşkanını korumak için yapılmış bir düzenlemedir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde bu maddenin anlamı ortadan kalkmıştır. Cumhurbaşkanının ne zaman siyasi parti genel başkanı, ne zaman Cumhurbaşkanı olduğuna kendisinin karar verdiği bir ortamda, demokratik siyaset ortadan kalkmaktadır. Ben, Mersin Ak Parti İl Kongresinde konuşan Ak Parti Genel Başkanı’nı eleştirdim ve Cumhurbaşkanına hakaretten; 100 polis tarafından kuşatılıp, 25 polis tarafından gözaltına alındım. Bu; milletvekili dokunulmazlığına sahip olmayan hiçbir siyasetçi, hiçbir genel başkan ve hiçbir vatandaş Ak Parti Genel Başkanı’nı eleştiremez demektir. Bu hal; demokratik bir hukuk devletinde kabul edilebilecek bir hal değildir.
Sayın Hâkim;
Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan ile yaşadığımız tartışmanın konusu tarihtir, Türk Tarihi ve Türkiye’nin bugünüdür. Bundan dolayı, bugün burada yapacağım savunmanın da tarihsel bir arka planı olacaktır.
Türk Milleti, tarihin en uzun devletli milleti olma niteliğine sahip iki milletinden birisidir. Türkler ve Çinliler, milattan önce 2000 yılından, milattan sonra 2000 yıllarına kadar 4 bin senelik bir muazzam zaman diliminde, devlet organizasyonu çerçevesinde varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Türk Milleti’nin İslam öncesi tarihi; İskitler, Hunlar, Göktürkler, Uygurlar ana hatları üzerinden 3 bin yıla yayılır.
Türk milleti; Karahanlı Kağan’ı, Saltuk Buğra Han’ın önderliğinde, takriben 1000 yıl önce İslam dinini kabul etmiş; Karahanlı Devleti ilk Müslüman Türk Devleti olurken, bugün sahip olduğumuz Müslüman Türk milli kimliğimiz de oluşmaya başlamıştır. Karahanlıları Gazneli Türk Devleti izlemiştir. Gazneli Devleti, değişik Müslüman devletleri, bir devlet çatısı altında yönetme konusunda Türklerin ilk devlet stajı olmuştur.
Büyük Türk Tarihinin şanlı sayfalarına imza atan Selçuklular ise Oğuzların Kınık boyundandır. Tuğrul Bey komutasında Türklerin bir bölümü, Dandanakan Savaşı’nın (1040) açtığı yol ile, İran Platosu üzerinden Anadolu’ya ulaşmışlardır.
Dandanakan Savaşı ve Selçuklular’ın İran Platosu üzerinde Anadolu ve Ortadoğu’ya ulaşmalarının stratejik olarak iki büyük sonucu vardır:
Anadolu’ya ulaşmak, Anadolu’nun ebediyen Türkleşmesini ve ikinci anavatan olmasını sağlamıştır. Anadolu’dan önce ulaşılan Ortadoğu’ya varış ise İslam dünyasının içine düştüğü amansız istikrarsızlığa son verişi sağlamıştır.
Selçuklu ordularının Ortadoğu’ya inişi başlarken, Abbasi Halifeliği yok olmanın eşiğindedir. Basra Körfezi, El Cezire ve Arabistan’ı denetimi altına alan Karmatilik; İslam’ı reddeden, mal ve kadında ortaklığı savunan vahşi komünist bir hareket olarak devletleşmiştir. Karmatiler Şam’a kadar ilerlemiş, 930’da Mekke’yi işgal etmişlerdir. Kâbe soyulmuş, otuz bin hacı katledilmiştir. Bu ilkel komünist devlet, yüz yıla yakın devam edecektir. Aynı dönemde; İran’da Zerdüşiliği temsil eden Büveyhi Saltanatı iktidarı gasp etmiştir. Büveyhiler, Bağdat’taki Abbasi Halifesini kontrolleri altında tutmaktadır.
Mısır’da Fatimi Şia anlayışı, Firavunlar dinini canlandırma yolundadır. Altıncı Fatimi Halifesi El Hakim Bi Emrillah kendisini tanrı ilan etmiştir. İslam dünyasındaki bu parçalanmadan istifade eden Bizans ise saldırıya geçmiş, İslam’ın dört yüz senelik kazanımlarını püskürterek, Antakya’yı işgal etmiş, Lübnan’a girmiştir. Bizans, Kudüs’ü almaya ve İslam Dinini, Arap Yarımadasına hapsetmeye hazırlanmaktadır.
İşte Selçuklu Türk orduları böyle bir ortamda, Oğuz Elinden Ortadoğu’ya inmeye başlamışlardır. Maide Suresi 54. ayette ”Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse duysun, Allah onların yerine kendisinin sevdiği onların da kendisini seveceği müminlere karşı boyunları aşağıda kafirlere karşı başları yukarıda Allah yolunda savaşan dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir işte o Allah’ın bir lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah ihsanı bol olan her şeyi bilendir.” denmektedir.
Bir tarihçi, Türk tarihinin bu kesitinde yaşananları şöyle izah etmektedir;
”Tarihin bu kesitinde olaylar arasında olağanüstü bir eşzamanlılık mucizevi bir senkronizasyon vardır. Bizans haçını taşıyan zulüm orduları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu, Suriye’yi istila ve bölgenin, İslam halkını bin bir hakaret ile kat ve esir ederken, Karmatiler Kabe’yi tahrip ve telvis ederken, Türklerin İslam oluşu tesadüfi değildir. Cenabı Hak, ordularını sahneye sürmektedir.
Türkler Allah’ın Ordusu olarak göreve çağrıldıklarını hissetmişlerdir.”
Tuğrul Bey nereye geldiğini, niçin geldiğini ve kim olduğunu bilmektedir. 1043’te Halife Kaim’e gönderdiği mektupta kendisini şöyle tanıtır: ”Ben hür insanların evladıyım ve Hunların Kral hanedanına mensubum.” Diğer bir ifade ile Tuğrul Bey, Oğuz Han’ın torunu olduğunu ifade ederken, yüksek Türklük bilincini ortaya koymaktadır.
Abbasi Halifesi El Kaim Bin Emrillah, Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet eder. Tuğrul Bey ve Selçuklu ordusu, 1055 yılının Ramazan ayında Bağdat’a girer ve Buveyhi baskılarına son verir. Bölgedeki asayişsizliği sona erdirir.
24 Ocak 1058’de Bağdat’ta düzenlenen bir tören ile halife; Tuğrul Beyi, Doğunun ve Batının sultanı ilan eder. Tuğrul Bey’e iki kılıç takılır, başına sarık ve taç giydirilir. Sırtına, 7 İklime hakimiyeti işaret eden, tek yakalı yedi kaftan konulur.
Prof. Dr. Halil İnalcık ‘’bu andan itibaren İslam dünyasının riyaseti fiilen olduğu gibi hukuken de Türk soyuna Türk hükümetine ve hükümetlerine geçmiştir.” demektedir.
Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’e; Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı “Sultanül İslam, Rikniddünya ve D’Din” denmesinin kişisel bir iktidar olayı olmadığı, Türklüğün İslamiyet için yüklendiği misyon, o çağda, bütün Türk aydınlarınca ve milletçe bilinmekte, şevkle övünçle benimsenmektedir.”
Sayın Hâkim;
26 Ağustos 1071 Türklerin Anadolu’ya yakın tarihte kitlesel olarak girişlerinin başladığı tarihtir. Türklüğün Anadolu’daki tarihi Sümerler ile başlamıştır. Cumhuriyetimizin Kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk el yazmalarında bu husus şöyle ifade etmiştir; “Bundan yedi bin sene evvel, Elcezire’de, beşeriyetin ilk medeniyetini kuran Sümer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir.” (Afet İnan, Medeni Bilgiler, 11. Baskı, İstanbul, Şubat 2019, Örgün Yayınevi, s. 48)
İskit Türklerinin ve Hunların da Anadolu’ya girdikleri bilinmektedir. Daha sonra milattan sonra, 4. 5. ve 6. Yüzyıllarda, Türkleri, Anadolu’da Balkanlardan ve Kafkaslardan gelip yerleştirilen bir kavim olarak görürüz. Bizans ile iş birliği yapan bu grupların birçoğu Hıristiyanlaşmışlardır. Abbasi ordusundaki Türk Hassa birliklerinin de Tarsus’tan başlayıp Erzurum’a kadar uzanan hat üzerine yerleştikleri bilinmektedir. Özellikle 9. yüzyılda bu bölgelerdeki Türk nüfusu artmış, Eskişehir’e kadar uzanan hatta birçok kent geçici olarak Türkler tarafından işgal edilmiştir.
Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki Türk askeri varlığına, Bizans ancak 928-964 arasında son vermiş, Erzurum’dan Adana’ya kadar olan bölge Bizans orduları tarafından geri alınmıştır. Bu bölgedeki Türklerin yenildikleri dönemde yüz bin atlı çıkardığı bilinmektedir. Yani Türklerin 1071 öncesinde de Anadolu’daki sayıları küçümsenecek bir ölçüde değildir.
Selçukluların ilk Anadolu Seferini 1015-1016’da Çağrı Bey gerçekleştirmiştir. Daha sonraki yıllarda Selçuklular, Anadolu’nun sınırlarını özellikle de Güney Kafkasya’yı denetim altına almışlardır. 18 Eylül 1049’da Kutalmış Bey’in kazandığı Pasin Muharebesi, askeri açıdan Malazgirt’ten daha az önemli değildir ve Bizans yüz bin esir vermiştir. 1054’te Tuğrul Bey, 1055’te Yakuti Bey, Anadolu’ya tekrar girmiş, 1058’de Malatya’yı almışlardır. Selçuklular 1059’da Urfa’yı kuşatıp, aynı yıl Sivas’ı almış, 1068’de, 60’lı yıllarda Anadolu’ya birçok kez giren Afşin ise Sakarya Nehri kıyısına ulaşmış ve yine Afşin komutasındaki Türk ordusu 1070’te Denizli’ye girmiştir.
Özetle, Türkler Anadolu’ya aniden, 1071 yılında Malazgirt’le gelmemişlerdir. Hem tarihsel ve etnik bir derinliğe sahiptirler. Hem de bu coğrafyada hakim siyasi ve askeri güçlerle 1071 öncesindeki elli yıl içinde değişik boyutlarda mücadele etmişlerdir. Ancak; 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te Sultan Alparslan’ın kazandığı zafer ile Türk tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönem; Türk Milleti’nin tek başına İslam Dünyası’nın kılıcı ve kalkanı olarak, birleşik Hristiyan Avrupa kıtasına karşı bugüne kadar sürecek olan savaşıdır. Bu savaşın ilk aşamasında, 1071-1683 arasındaki 612 yılda Türk Milleti, Malazgirt’ten Viyana önüne kadar ilerlemiştir. Bu savaşın ikinci aşamasında ise Türk Milleti; 1683’te Viyana’dan, 1921’de Sakarya kıyılarına kadar Birleşik Hristiyan Batı karşısında, 238 sene süren bir gerileme; hatta yok oluşa yaklaşmayı yaşamıştır.
Malazgirt Savaşı’nın Türk tarihinde yeni bir başlangıç olduğunun, dönemin Türk aydınları da farkındadır. Karahanlı soyundan Prens Kaşgarlı Mahmut Malazgirt’ten altı ay sonra 25 Ocak 1072’de yazmaya başladığı ve 10 Şubat 1074’te bitirdiği Divan-ı Lügatit Türk’te şöyle demektedir: ”Allah’ın devlet güneşini Türk burçlarında doğurmuş olduğunu ve Türklerin üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk soyundan çıktı dünya milletlerinin dizgini Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Haktan ayrılmayan Türkler Cenabı Hak tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile beraber olan kavimler bile aziz oldu. Böyle kavimler Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler himayelerine aldıkları milletleri kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır. Onlara derdini dinletebilmek ve bu suretle her arzuya nail olabilmek için de Türkçe öğrenmek lazımdır.”
Malazgirt Savaşı’nın bir diğer önemi, 1071’in önemi; bir Avrupa Devleti olan Doğu Roma’nın, nihai olarak yenilmesi ile bir Avrupa Devleti toprağı olan Anadolu’nun, Türklerin kesin hakimiyetine girmesinden kaynaklanmaktadır.
Nitekim, 1071’den dört sene sonra İznik’i alınmış ve Süleyman Şah tarafından 1080’de taht şehri ilan etmiştir. İznik’in Türk Başkenti olması ve üç yüz yirmi beş konsilinin toplandığı Ayasofya Kilisesi’nin cami yapılması, Avrupa’da şok etkisi yaratmıştır. Anadolu’nun fethi 1083’te tamamen bitmiştir.
İkinci bin yıla girerken gerçekleşen bu gelişme Türklerin 1000 ile 2000 yılları arasındaki jeopolitik çerçevelerini belirlemiştir. Oğuz Türklerinin önemli bir bölümü için hedef Batıya Avrupa’ya ilerleyerek Avrupa kıtası üzerinde hakimiyet kurmak olmuştur.
Öte yandan, Hristiyan Avrupa’nın Anadolu’nun fethine tepkisi, Malazgirt’ten yirmi dört sene sonra olmuş 1096’da ilk Haçlı Seferi gerçekleşmiş ve 1270’e kadar yedi Haçlı Seferi yapılmıştır.
İlk Haçlı Seferi’nin Anadolu’ya ulaşmasını takiben Sultan 1. Kılıç Arslan’ın Haçlı Ordusuna karşı uyguladığı vur-kaç savaşları ile bu ordunun beşte dördünü imha etmesine yol açmıştır. Buna rağmen Haçlı Ordusu 1099’da Kudüs’ü fethetmiştir. Bu seferin sonucunda Bizans, Batı Anadolu’ya tekrar dönmüş, Antalya’da bir Latin Kontluğu kurulmuştur. Bunu izleyen diğer seferler de Türkleri Anadolu’dan atmayı başaramamıştır.
Türklüğün Anadolu’da tutunması; 1116-1155 arasında kırk yıl hüküm süren, Sultan 1. Mesut döneminde gerçeklemiş ve oğlu 2. Kılıç Arslan’ın, 1176’da yüz bin kişilik Bizans ordusunu, Miryokefalon Savaşı’nda ezmesiyle kesinleşmiştir. Prof. Dr. Abdülhaluk Mehmet Çay şöyle demektedir: ”26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi yeni yurt arayan Türk Milleti’ne bir müjde idi. 17 Eylül 1176 Miryokefalon Savaşı ise Anadolu’yu ilelebet Türk yapan bir zaferdir.”
Birinci Haçlı Seferi’ni sekiz Haçlı Seferi daha izlemiştir. Bunlar; İkinci Haçlı Seferi (1147-1149), Üçüncü Haçlı Seferi (1189-1192), Dördüncü Haçlı Seferi (1202-1204), Beşinci Haçlı Seferi (1217-1221), Altıncı Haçlı Seferi (1228-1229), Yedinci Haçlı Seferi (1248-1254), Sekizinci Haçlı Seferi (1270), Dokuzuncu Haçlı Seferi (1271-1272)’dir.
Sayın Hâkim;
Bu Haçlı Seferleri Türk milletini geriletmiş, Türk ordularını ve Türk devletini yıpratmış, Anadolu’nun vatanlaşmasını geciktirmiş ancak hiçbir zaman Türk ordularını yenememiş ve Anadolu’nun Türk milletine yurt olmasını engelleyememiştir. Haçlı Seferleri’ni aşan Osmanlı Türklüğü, Anadolu’da sağlam temeller üzerine oturunca 1352’de Avrupa’ya ilk adımını atmıştır. Türk ordularının Rumeli’de ilerlemesinin karşısına yine Haçlı Orduları çıkmıştır. Sırpsındığı Savaşı (1364), Birinci Kosova Savaşı (1389), Niğbolu Savaşı (1396), Varna Savaşı (1444), İkinci Kosova Savaşı (1448), Türk ordularının Haçlı Ordularına karşı kazandığı zaferlerin isimleridir.
Yahya Kemal Beyatlı, Türk tarihinin o muhteşem yüzyılını şöyle ifade eder:
“Bin atlı, akınlarda, çocuklar gibi şendik.
Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik.
Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi “İlerle!”
Bir yaz günü geçtik, Tuna’dan kafilelerle.”
Rumeli’ye ilk adımı atmamızdan yüz bir sene sonra İstanbul, Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmiştir. İstanbul’un Fethi’nin, aynı zamanda bir Türklük şuuru olduğunu, dönemin tarihçisi Aşıkpaşazade Derviş Ahmet Âşıkî’nin şu satırlarında buluruz; “Fethin evvel Cuma günü Ayasofya’da Cuma namazı kılındı. Ve hutbe-i İslam okundu. Sultangazi Mehmet adına kim ol Murat Gazi Han oğludur. Ve ol Gazi Mehmet Han oğludur. Ol dahi Sultan Beyazıd Han oğludur. Ve ol dahi Murat Gazi Hünkâr oğludur. El Halil Gökalp nesli kim Oğuz Han oğludur.”
Sayın Hâkim;
İstanbul fethedilirken dönemin tarihçisi Aşık Paşazadenin, Oğuz Han’a atıfta bulunmasındaki, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesine yazdığı mektuptaki, Divan-ı Lügat-ı Türk’teki Prens Kaşgarlı Mahmut’un temsil ettiği Türklük bilincinin, dört yüz elli sene sonra Fatih Sultan Mehmet Han’da da yaşadığını göstermektedir.
Türk ordularının Haçlı Ordularını yenerek, Avrupa içindeki ilerlemesi devam etmiştir. 1521’de Belgrad fethedilmiştir ve bugün bize duygusal olarak çok uzak gelen Belgrad için dedelerimiz sevgi dolu türküler yakmışlar:
“Belgrad kal’ası, Zemlin ovası,
Atlısı geçemez değil ki yayası”
1526’da Nazlı Budin, Türk Devletinin ve milletinin ruhunun bir parçası olmuştur. Budin’i fethetmeden önce 29 Ağustos 1526’da kazanılan Mohaç Meydan Muharebesi, Türk Milleti’nin zihnine şu dizeler ile kazınmıştır:
“Çadırlar toplansın, tuğlar dikilsin,
Tekbir sedaları arşa yükselsin.
Tuğlar başa geçsin Gülbank çekilsin.
Destur saldıralım düşman eline,
Destur saldıralım Macar eline.”
Kızıl Elma artık Viyana’dır! Budin’de, doğudan batıya sıralanan yedi cami inşa eden Osmanlı Türkleri, en batıdaki caminin adını, Kızıl Elma cami koymuşlardır. 1529’da Viyana kuşatılmıştır. Bunlar olurken Avusturya Arşidükü 1. Ferdinand’ın elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu Türk Milletini şu cümleler ile değerlendirmektedir:
“Topraklarımıza hücum edenler bizim bildiğimiz zafer kazanma yöntemlerini bilmeseydi kuvvetleri bizim kuvvetlerimize denk olsaydı ve buna rağmen bu düşmanlara göğüs germeseydik bize korkak denilebilirdi. Fakat bu düşman Tanrı’nın gazabı sonucunda bize karşı gönderilmiş eski zamanlarda Attila büyük babalarımız zamanında Timur şimdi de Osmanlı tufanı gibi bir beladır.”
Özetle Fatih Sultan Mehmet, Türk olduğunu nasıl biliyor ise Avrupalılar da; Attila, Timur ve Osmanlı’nın Türk olduğunu bilmektedir.
Sayın Hâkim;
1529’da Viyana’yı kuşatan Osmanlı Türk ordusu, yüz elli dört sene sonra, 1683’te Viyana’yı, 2. kez kuşatmıştır. Dünya tarihinde yüz elli dört sene yaşayan devletlerin sayısı az iken, bir milletin, bir ordunun, Kızıl Elmasını gerçekleştirmek için yüz elli dört sene sonra tekrar aynı şehri kuşatmasının tarihte bir başka örneği yoktur. Ünlü psikiyatrist ve uluslararası çatışma çözümleyicisi Prof. Dr. Vamık Volkan bu iki kuşatmanın Viyana’nın zihnini nasıl şekillendirdiğini şöyle anlatıyor:
”Geçen yıl -2006’da- Viyana Üniversitesi’nde eğitim verdim. Ansızın farkına varıyorum ki Viyana Kuşatması bir adım ötede dokunuyorsun o geliyor, hafızalarda o var.”
Viyana, Avrupa; Türk Kuşatmasını hiç unutmadı. Bir görevi de Türk ordusunun gelip gelmediğini kontrol etmek olan gözetleme kuleleri, ancak 20. yüzyılda yıkıldı. 1683’te Türk Milleti’nin; Birleşik Hristiyan Avrupa karşısında Viyana önünde başlayan geri çekilişi, 1686’da Nazlı Budin’in kaybıyla sonuçlandı. Yüz elli sene sonra; İstanbul, Üsküp, Bursa kadar Türk olan Nazlı Budin düştü. Türk Milleti, Balkan Savaşı mağlubiyetini yaşayana kadar, 1912’ye kadar, Nazlı Budin travmasını aşamadı.
Bugün de tarih şuuru yüksek insanlarımız için Budapeşte Nazlı Budin’dir. Bir iş adamı arkadaşım Budin’e gidiyor. Budin’i savunurken şehit düşen ve mezar taşına “Kahraman Düşman” diye yazılan, Arnavut Abdurrahman Abdi Paşa’nın başında Fatiha okurken, hüngür hüngür ağlıyor. Aynı mezarın başında ben de dua ettim, gözyaşı döktüm. O ziyaretim sırasında, Budin’de uzun yıllardır yaşayan bir Türk iş adamı ile sohbet ederken bana, hafta sonları Tuna üzerindeki Kızlar Adası’nda koşarak spor yaptığından bahsetti. Sordum, “O adaya neden Kızlar Adası deniyor, biliyor musun?” “Hayır, bilmiyorum.” dedi. Anlattım; “Budin Kuşatması devam ediyordu ve şehrin düşeceği anlaşılmıştı. Türk ordusu, Budin’de yaşayan otuz bin Türk kadını gemilerle tahliye etmek için adada topladı ama bu tahliye olmadan düşman gemileri, adaya çıkarak kadınları esir aldı. Otuz bin Türk kadını, Avrupa’da esir pazarlarında köle olarak satıldı.” dedim. Arkadaşım ağlayarak “Bir daha o adaya ayak basmayacağım” dedi.
Sayın Hâkim;
O Türk kadınları yüzlerce ağıt yakmıştır. O ağıtlardan birisinde, Razi Kadın şöyle ağlamaktadır.
Esir olduk kaldık bunda kimimiz,
Arşa çıktı bizim âh ü zarımız,
Aramızda şehid oldu çoğumuz,
Kıyamet gününü gördük diyesiz.
Ben Razi Kadınım, oldum zârıcı,
Her karanlığa bir aydınlık verici,
Elimde kalmadı, altınla inci,
Yanık derdim, yoktur derman diyesiz.
Nazlı Budin’in kaybının ortaya çıkardığı travma, bütün devlet coğrafyamızda yüzlerce sene şu mısralar ile ifade edildi:
Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu.
Bülbülün figânı, bağrımı deldi.
Gül alıp satmanın, zamanı geldi.
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu,
Camilerde namaz kılınmaz oldu,
Mamur olan yerler, hep harap oldu,
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Budin’in içinde uzun çarşısı,
Orta yerde Sultan Ahmet Camisi,
Kâbe suretine benzer yapısı,
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Budin’in içinde Serdar kızıyım,
Anamın babamın iki gözüyüm,
Kafeste besili kınalı kuzuyum,
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Cephane tutuştu aklımız şaştı,
Selâtin camiler yandı tutuştu,
Hep sabi subyanlar ateşe düştü,
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Serhatlar içinde Budin’dir başı,
Kan ile yoğrulmuş toprağı taşı,
Çerkez Alemdar’dır şehitler başı,
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Kıble tarafından üç top atıldı,
Perşembe günüydü güneş tutuldu,
Cuma günüydü Budin alındı,
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i.
Viyana önünden 1683’te başlayan geri çekiliş, on altı sene süren savaştan sonra Karlofça Anlaşması (1699) ile sonuçlandı. Kanuni’nin ölümünden yüz otuz üç sene sonra, Osmanlı padişahı ilk kez toprak kaybetti. Türküler ile 1071’den 1683’e kadar ilerleyen bir ordu ve bir millet, şimdi ağıtlar ile geri çekilmektedir. Artık anneler ağıt ninniler söylemektedir:
“Uyan yavrum sabah oldu,
Kuşlar eyler figanı.
Baban şehit geçti artık,
Uyumanın zamanı.
Nenni yavrum nenni nenni,
Serhatlar bekler seni.”
Karlofça bugün Kuzey Sırbistan’da küçük bir kasaba. Anlaşma, Karlofça Kasabası’nın kuzeyinde, küçük bir tepenin üzerine kurulan bir çadırda imzalanmış, çadırın dört kapısı varmış. Türk heyeti güney kapısında, Alman heyeti kuzey kapısında, arabulucu olan devlet heyetleri de doğu ve batı kapılarından girmişler. Sonra çadırı temsilen dört kapılı bir kapı yapılmış tepeye. 1999’da Karlofça Anlaşması’nın üç yüzüncü yılında anma toplantısına Türk Büyükelçisi de davet edilmiş. Türk büyükelçisi, “Eğer kilitli tutulan güney kapısını açarsanız gelirim” cevabını vermiş. Düzenleme komitesi “olur” cevabını verince, Türk Büyükelçisi kılıcını kuşanan askeri ateşe ile birlikte güney kapısından üç yüz sene sonra tekrar girmiş. O günden sonra kapı yine kilitlenmiş. Batı Dünyası, Türk milletine karşı duyduğu kin ve korkuyu, ruhunun derinliklerinde yaşatmaya devam ediyor.
Karlofça mağlubiyetini, 1718’de Venedik ve Avusturya ile imzalanan Pasarofça Anlaşması izlemiş. Sonra 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım’ın kaybı yaşanmıştır.
yüzyıl İlber Ortaylı’nın ifadesi ile “İmparatorluğun en uzun yüzyılı”dır. Yıkılış ve soykırım yüzyılıdır. Mora İsyanı ve bir gecede on iki bin Türk’ün katledilmesi, 1812’de Gagavuz Yeri’nin Rus ordusu tarafından işgali, Belgrad’ın düşmesi (1815).
Belgrad. Bize ne kadar yabancı ne kadar uzak bir kent ismi değil mi?
Sayın Hâkim;
Belgrad’a 1977 yılında gitmiştim. Daha doğrusu Belgrad’dan bir Şubat günü geçmiştim. Soğuk, puslu bir kentti. Sevmemiştim. Oysa dedelerimiz bu kenti çok sevmişler. Bu kent için çok, çok fazla kan dökmüşler. Çok ağıt yakmışlar. O ağıtları okuyunca dedelerimizden utanmıştım.
“Belgrad’dan yola çıktım, sabah 5 idi,
Kuran’ımla martinim bana eş idi.”
Ya da
“Belgrad yolu uzun urgan,
Üstümüzde yoktur yorgan.
Ağla benim enneceğim,
Ben Belgrad’da kaldım kurban.”
Belgrad Kalesi’ni çeviren hendeklerin, kan ile dolu olduğunu ifade eden mısraları okuduğumda, yıllar sonra çok duygulanmıştım. Ve 1977’de Belgrad’dan geçerken sevmediğim için kendimden utanmıştım. Sonra Belgrad Kalesi’ni ziyaret ettim. Ve kan ile dolan o hendekleri gördüm. İmparatorluğun en uzun yüzyılı, en acı yüzyılıdır.
1877-1878 Türk-Rus Savaşı (93 Harbi) ile çöküş daha hızlanmıştır. 93 Harbi’nden Plevne Müdafaasını anlatan şu mısralar aklımızda ve kalbimizdedir:
“Tuna Nehri akmam diyor,
Etrafımı yıkmam diyor.
Şanı büyük Osman Paşa,
Plevne’den çıkmam diyor.”
1912-1913 Balkan Savaşı ile Rumeli’den tasfiye edilmemiz; Bursa, Konya gibi Türk kentleri olan Selanik’in, Üsküp’ün düşmesi… Bu sefer Selanik için ağıt yakarız:
“Vapurun halkasına,
Denizin dalgasına,
Ben yârimi yolladım,
Selanik kavgasına.”
Ya da Edirne kadar Türk, Manastır için:
“Manastır’ın ortasında var bir havuz,
Kula düşman olmuş Arnavut, Bulgar, Sırp, Yunan boğaz boğaz.”
Özetle; 1071’den 1683’e kadar altı yüz on iki sene ilerleyen bir millet, 1683’ten 1921’e kadar iki yüz otuz sekiz sene süren bir geri çekiliş yaşamıştır. Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin McCarthy, Ölüm ve Sürgün adlı kitabında, arşiv belgeleri ile 1810-1918 arasında, Balkanlar ve Kafkaslarda beş milyon Türk’ün katliama uğrarken, beş milyon Türk’ün Anadolu’ya geri çekildiğini ifade etmiştir. Türk Milleti, tarihin en büyük ve en uzun soykırımlarından birisini yaşamıştır.
Rumeli’de, nehirlerde, binlerce Türk bebeğinin cesedi akmıştır. 20.yüzyılın başında Balkan Harbi’nde yaşadığımız travma o kadar büyüktür ki; Nazlı Budin travması, toplumsal hafızamızdan silinir. Nasıl büyük olmasın? Bulgar çetelerinden saklanmak için; derelerde, sazlıklar içine saklanan anneler, ağlayan, emzikteki bebeklerinin sesi duyulmasın ve Bulgar çeteciler diğer çocuklarını öldürmesin diye kendi elleriyle bebeklerini suda boğmak zorunda kalırlar.
Balkan Savaşı’nın üzerinden 3 sene geçmeden; bu sefer amacı Osmanlı Türk Devleti’nin paylaşılması olan, Birinci Dünya Savaşı başlar. Hızlı ve radikal reformlar ile savaşa hazırlanan Türk ordusu, kahramanca savaşır. Öyle uğursuz bir savaştır ki; müttefikimiz olan Almanlar bile dostumuz değildir. İsmet Paşa; İstanbul’da, Genel Kurmayda, birlikte çalıştığı bir Alman Kurmay Subay ile sohbet ederken “Almanya bu savaşı kazanır ise ödülü ne olacak?” diye sorduğunda, aldığı cevap “Türkiye” olmuştur.
Türk ordusu; bütün olumsuzluklara rağmen, adım adım savaşarak geri çekilmiştir.
1917’de Kudüs’e giren İngiliz ordusu komutanı, son Haçlı Seferi’nin başarıya ulaştığını duyurmuştur. İngiliz ordusu Kudüs’e girdiği zaman; müttefikimiz Almanya’da da kiliseler, zafer çanı çalmışlardır. İngiliz başbakanı, “Türkler Asya’nın Kızılderilileridir. Akıbetleri de öyle olacaktır.” demiştir.
1919’da dünyada üç yüz milyon Müslüman yaşamaktadır. Bu üç yüz milyon Müslümanın ancak yüzde üçünün dokuz milyonun yaşadığı Sakarya ile Aras arasındaki coğrafya işgal altında değildir. Ve Birleşik Avrupa Hristiyanlığı; bu coğrafyada direnmek isteyen Türk Milletini yok etmek için Son Haçlı Ordusu olarak Yunan Ordusu’nu kiralamış, Anadolu’nun içlerine sürmüştür.
Sayın Hâkim,
Türk Milleti’nin 1683’te Viyana önünde başlayan ve kesintisiz 238 sene süren geri çekilişi, nihayet Sakarya kıyılarında durmuştur. Sakarya kıyılarında çarpışan ordular; sadece Yunan ordusu ile Türkiye Büyük Millet Meclisi orduları değildir. Sakarya kıyılarında; Alparslan’ın orduları, Bizans orduları ile savaşmıştır. Kılıç Arslan’ın, Murat Hüdavendigar’ın, Yıldırım Beyazıd’ın, Fatih’in, Kanuni’nin orduları; Haçlı orduları ile savaşmıştır. Özetle; Mustafa Kemal Paşa, Sakarya kıyılarında, 1071-1921 arasındaki 850 senede yaşanan bütün savaşlar adına, Türk tarihi adına savaşmıştır. Şair Necip Fazıl Kısakürek bunu şöyle özetlemiştir.
‘’Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya’nın, Türk tarihi vurulur.’’
Sırtına Türk tarihi vurulan Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Sırtına Sakarya’da Türk tarihi vurulan Mustafa Kemal Paşa, Sakarya Savaşı’ndan 11 ay sonra 26 Ağustos 1922’de şu emri vermiştir: ‘’Garp cephesindeki ordularımız tevfikatı sübhaniyeye(Allah’ın iradesine ve yardımına) istinaden; Ağustos’un 26’sı, Cumartesi günü, düşmana taarruza başlayacaktır.’’
Büyük Taarruz 1683’ten sonra, kalıcı sonucu olan ilk Türk hücumu ve zaferidir. Plevne Müdafaası savunma savaşıdır. Çanakkale Savaşı, savunma muharebesidir. Kut-ül Amare zaferi savunma savaşıdır. Ancak; geri çekilen bir ordu, 239 sene sonra, 26 Ağustos 1922’de taarruza geçmiştir. Bu taarruz, Türk İstiklal Harbi’nin zaferle sonuçlanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının yolunu açmıştır.
Sayın Hâkim,
Mustafa Kemal Atatürk sadece yaşadığı dönem içinde değerlendirilerek anlaşılamaz. Atatürk’ün dünya ve Türk tarihi içindeki konumu ancak; 1683 2. Viyana bozgunu sonrasında başlayıp, 238 sene sonra 1921’de Sakarya kıyılarına kadar devam eden Türk milleti ve Türk devletinin, soykırım ve tehcirlerle üç kıtadan, Anadolu’ya çekilmesi ve yok olmasını durduran tarihi şahsiyet olarak anlaşılır ve doğru tespit edilebilir.
Alparslan Türkeş “Atatürk, Türk tarihinin Himalayası’dır.” derken, bu gerçeği ifade etmektedir. Evet, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinin Himalayası’dır.
Atatürk, Budin’in kıyılarından itibaren ağıt yakan, toprak kaybeden, vatan yitiren, geri çekilen, mağlup olan bir milleti, tekrar Zafer’e götüren liderdir. Atatürk, Allah’ın Türk Milleti’ne lütfudur. Atatürk’ün kurucusu olduğu Türkiye Cumhuriyeti, Türk milleti için 2. Ergenekon’dur. Atatürk, manevi anlamda Ergenekon’dan çıkışta Türk milletine yol gösteren Bozkurt, Börteçine’dir.
Cumhuriyetimizin kuruluşu, Erdoğan’ın iddia ettiği gibi Türk milletinin tarihi, inancı ve kültürü aleyhine politikaların izlendiği, faşizan dönemi değil, Haçlı Seferleri ile yok edilmek istenen bir milletin yeniden dirilişidir. Atatürk döneminde; Türk tarihi yüzyıllar sonra ilk kez bir hanedan tarihi olmaktan kurtularak, Büyük Türk Tarihi zemininde bilimsel olarak incelenmeye başlamıştır. Hunlar ile başlayıp; Göktürk, Uygur, Karahanlı üzerinden, Osmanlı’ya ulaşan 16 büyük Türk İmparatorluğu adeta yeniden keşfedilmiştir. Büyük tarihçi Fuat Köprülü, Osmanlı tarihini yazması için görevlendirilmiştir. Örnekleri çoğaltmak için burada gerekli zamana sahip değiliz.
Atatürk döneminde; Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş, Türk Milleti Kuran-ı Kerim’i Türkçe metinden okuma imkanını elde etmiştir.
Erdoğan’ın Atatürk eleştirileri haksız, temelsiz, asılsız ve bilimsel olarak içi boş iddialardır. Erdoğan’ın, Atatürk dönemine yönelik eleştirilerinin temelinde, Atatürk’ün benimsediği laiklik politikası vardır. Türk Milleti 24 Ocak 1058’de, Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi tarafından, Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı ilan edilmesinden itibaren; tek başına İslam Dünyası’nın, Birleşik Hristiyan Batı Medeniyetine karşı hem kılıcı hem kalkanı olmuştur. İnsanlık tarihi boyunca hiçbir millet; Türk Milleti’nin taşıdığı büyüklükte bir yükü taşımamıştır. 1058’de başlayan bu savaşı; Türk Milleti, 1922’ye kadar tek başına sürdürmüştür. Bütün bu süre içinde, Türk Milleti, 1914-1918 arasında, din kardeşlerinden, bu mücadelede, sadece 1 kez destek istemiş; ancak yüzlerce yıl, Osmanlı’nın koruması, refahı ve barışı altında yaşayanların çok büyük bölümü; destek vermediği gibi, Haçlı ordularının yanında yer almıştır.
Sayın Hâkim;
Bugün Gazze’de bir soykırım gerçekleşmektedir. İsrail ordusu Gazze’yi insafsızca bombalamaktadır. Bu soykırım gerçekleşirken, Müslüman Arap ülkelerinden, Gazze için hiçbir anlamda politik, ekonomik ve sosyal destek gelmemektedir. Aksine, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi zengin Arap ülkeleri İsrail ordusu ile ortak tatbikatlar yapmaktadır. Oysa Türk Milleti; Gazze ve bütün Arap İslam dünyasını bin sene tek başına birleşik bir medeniyete karşı savunmuştur. Bu savunmanın sonunda milletimiz sadece; politik, askeri, ekonomik ve kültürel bir yıkım yaşamakla kalmıştır. Demografik olarak da yıkım eşiğine gelmiştir.
İşte Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırması, bu jeopolitik ve stratejik gerekliliğin sonucuydu. 1923’te devletimiz, 1526’da Nazlı Budin’i fetheden devletin gücünde olsaydı, hilafeti kaldırmak, Mustafa Kemal Atatürk’ün aklına dahi gelmezdi.
Bu hususu Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şöyle açıklamıştır:
“Millete anlattım ki bütün Müslümanları içine alan bir devlet tesis etmek vazifesi ile yükümlüymüş gibi hayal edilen bir halifenin, vazifesini yerine getirebilmesi için, Türkiye devleti ve onun bir avuç nüfusu, halifenin emrine tabi tutulamaz. Millet buna razı olamaz! Türkiye halkı bu kadar büyük bir mesuliyeti bu kadar gayrı mantıki bir vazifeyi üzerine alamaz.
Milletimiz, asırlarca bu manasız ve boş görüşten hareket ettirildi. Fakat ne oldu?! Her gittiği yerde, milyonlarca insan bıraktı. Yemen çöllerinde, kavrulup mahvolan, Anadolu evlatlarının miktarını biliyor musunuz dedim. Suriye’yi, Irak’ı muhafaza etmek için, Mısır’da barınabilmek için, Afrika’da tutunabilmek için ne kadar insan telef oldu, bunu biliyor musunuz?! Ve netice ne oldu, görüyor musunuz?! dedim.
Halifeye dünyaya meydan okutmak ve onu bütün İslam dünyasının işlerinde tasarruf sahibi kılmak fikrinde olanlar, bu vazifesi yalnız Anadolu halkında değil onun 8-10 misli nüfusa sahip olan büyük Müslüman kitlelerden talep etmelidir! Yeni Türkiye’nin ve yeni Türkiye halkının, artık kendi hayat ve saadetinden başka düşünecek bir şeyi yoktur… Başkalarına verebilecek bir parçası kalmamıştır, dedim.
Diğer bir noktayı da halka iyice izah edebilmek için şunları beyan ettim: Biran için farz edelim ki, dedim, Türkiye mevzubahis vazifeyi kabul etsin… Bütün İslam alemini bir noktada birleştirerek sevk ve idare gayesinde yürüsün ve başarmış da olsun! Pekala ama tabiiyet ve idaremiz altına almak istediğimiz milletler derlerse ki, “bize büyük hizmetler ve yardımlar yaptınız, teşekkür ederiz. Fakat biz bağımsız kalmak istiyoruz. İstiklal ve hakimiyetimize kimsenin karışmasını uygun bulmayız! Biz kendi kendimizi sevk ve idareye muktediriz!
O halde Türkiye halkının bütün bu gayret ve fedakarlığı sadece bir teşekkür ve dua almak için mi göze alınacaktır?!
Görülüyordu ki, boş bir istek ve heves için, bir vehim ve hayal için Türkiye halkını mahvetmek istiyorlardı. Hilafet ve halifeye vazife ve yetki vermek fikrinin mahiyeti bundan ibaretti.”
Türk Milleti açısından, laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değil; bunun ötesinde bir milli güvenlik ve milli varlığını koruma stratejisidir. Birleşik Hristiyan Batı ile bin seneye yakın bir süre tek başına savaşmak zorunda kalan Türk Milleti, 20. yüzyılın başında tükenme noktasına gelmiştir. Artık dini bir savaşı sürdürebilecek güce sahip değildir. Cumhuriyet’in önceliği; Türk Milleti’nin varlığının korunmasına, güvenliğinin sağlanmasına ve Türk halkının hak ettiği refaha kavuşmasına ilişkin mücadelenin verilmesi olmuştur.
Erdoğan’a verdiğim cevap ancak bu çerçevede değerlendirilebilir.
Sayın Hâkim;
Ben, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret etmedim. Ben, Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan’ın Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün politikalarının milletin inancı tarihi ve kültürünü yıprattığı ifadelerini reddederek Erdoğan’ın izlediği politikaların Türk Milleti’nin inancı, tarihi ve kültürünü yıprattığını ifade ettim.
Erdoğan’ın izlediği politikaların sonuçlarını konuşmamda tek tek ifade ettim. Erdoğan’ın, “casus FETÖ’yü Türk Devleti’ne soktuğunu, Türk Devleti’ni FETÖ’ye teslim ettiğini, FETÖ’ye paralel devlet kurdurduğunu’’ ifade ettim.
Erdoğan 15 Temmuz 2008 tarihli Ak Parti Grup Toplantısında, bir FETÖ kumpası olan Ergenekon davalarının savcısı olduğunu söylemiştir:
“Milletimiz bunu yakından takip ediyor, değerlendirmesini de buna göre yapıyor. Çünkü kim kimlerin avukatlığına soyunmuş bunlar çok önemli. Biz kendimize hiçbir vasıf tayin etmemişken bize de savcılık görevini sağ olsun onlar veriyor. Bu da güzel bir şey. Niye savcı millet adına vardır, iddia makamı millet adına ordadır, biz de millet adına evet hakkı aramanın hakkı savunmanın gayreti içindeyiz, eğer bu anlamda savcılık ise evet savcıyım.”
Ayrıca Ergenekon kumpas davalarının savcısı, FETÖ savcısı Zekeriya Öz’e; Erdoğan’ın kendi makam aracını tahsis ettiği de basına yansıyan hususlar arasındadır.
Erdoğan, daha 15 Temmuz FETÖ’cü Darbesi öncesinde, FETÖ’nün bir casusluk örgütü olduğunu bizatihi kendisi açıklamıştır. Erdoğan, Mart 2014 Trabzon mitinginde, FETÖ ile ilgili şunları söylemiştir:
“…Bir kısım medyayı da kiraladı. Onlarla birlikte bazı işveren çevrelerini de şantajlarla emir komutası altına aldı. Şimdi bizi yıpratmak için gayret içindeler. Fakat diyorum ki, bak benim abdestimden şüphem yok, namazımdan da şüphem yok. Sen abdestinden şüphesi olanlarla uğraş. Bizimle uğraşamazsın. Ama sen şu anda ülkenin milli güvenliğini tehdit eden çalışmalar içindesin. Başbakanı, cumhurbaşkanını, meclis başkanını, bakanları dinleyemezsin. Hiçbir hakim bununla ilgili karar veremez. Ama bunlar maalesef casusluk örgütü olduğu için bizi dinlemeye varıncaya kadar bu yollara başvurdular. Düşünebiliyor musunuz? Ülkeyi yönetenlerin haremine giriyorlar. Bunu tehdit unsuru olarak kullanıyorlar.
Geçenlerde benimle ilgili söylediği ifade şu, Yazıklar olsun, yazıklar olsun!” “Bu uzun bize çok hainlik yaptı!’’ dedi. Nasıl hainlik yaptıysak on yedi üniversite kurmak için geldiler hepsini onadım. Bu muydu hainlik? Bu ne vicdandır be! Okullar için yer istedi, verdik. Uluslararası camiada davet ettiler, devlet hükümet başkanlarına bunları refere ettik. Olimpiyat dediler her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu ya! Ne istediniz de alamadınız?’’
FETÖ’nün bir casusluk örgütü olduğu hususu, 15 Temmuz darbesi sonrasında kurulan TBMM Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu raporunda şöyle denmektedir:
“…Türkiye’nin dış politika güvenlik ve istihbarat alanındaki plan ve faaliyetlerini ifşa etmek devlet sırlarını ortaya dökmek maksadıyla ve mensupları aracılığıyla casusluk faaliyetleri yürütmektedir…” Örgüt devlet kaynakları üzerinden gayrı milli merciler adına casusluk faaliyetleri gerçekleştirilerek elde ettiği bilgileri yabancı istihbarat kurumlarına pazarlamıştır. (FETÖ Fettullahçı Terör Örgütü İç Güvenlik Gelişmeleri serisi:3, 2019, T.C. İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı sf.87-88) Erdoğan, Türk Devleti’nin milli güvenliğini tehdit eden casusluk örgütü olan FETÖ’ye her türlü desteği verdiğini Fettullahçı Terör Örgütü’nün personel ihtiyacını karşılayabilmesi için okul ve eğitim faaliyetlerine destek verdiğini, bu casus örgütün uluslararası alanda faaliyet gösterebilmesi için referans olduklarını beyan etmiştir.
FETÖ’nün casusluk örgütü olduğu, Erdoğan’ın TBMM Komisyonu’nun raporunun ve birçok mahkeme kararının gösterdiği gibi kesindir. FETÖ paralel devlet yapısını, Erdoğan’ın yanlış politikaları sayesinde kurmuştur. Erdoğan bu tespitimi de Şubat 2014’te gazetecilere FETÖ ile ilgili yaptığı şu açıklaması ile doğrulamıştır:
“2010 Referandumunda FETÖ’nün tek hedefi vardı. İdari ve adli yargıyı ele geçirmek ve bunu başardılar. Dolayısıyla “yargıya bu iş gittiği zaman orada da biz gereğini yapacağız’’ dediler. Hem birinci mahkemede hem üst mahkemede çözmüş oldular. Üç ayağını da tamamladılar. İşin istihbarat ayağı, emniyet ayağı, yargı ayağı.”
Erdoğan’ın her türlü desteği verdiğini beyan ettiği FETÖ, 2010 Referandumu ile ihtiyaç duyduğu zemine kavuşmuş ve Erdoğan’ın ifadesi ile Türk istihbaratını, Türk Emniyetini, Türk Yargısını yani Türk Devletini ele geçirmiştir.
Fettullahçı Terör Örgütü’ne yönelik soruşturma kapsamında bir süre tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen eski hakimler ve savcılar yüksek kurulu üyesi Kerim Tosun, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği ifadede: “160’lar olarak belirlenen Yargıtay üyelerinin yüz yirmiye yakının cemaat mensubu olduğunu biliyorum.” diyen Kerim Tosun, bu kişilerden bir kısmıyla cemaat sohbetlerinde tanıştığını belirtti.
Nazım Kaynak: “Yargıtay başkanı olduktan sonra Yargıtay’da dairelerin iş bölümü değiştirildi. Bu değişikliği de bizzat cemaat gerçekleştirdi. Kamuoyunda bilinen cemaat için önemli olan Balyoz, Şike, Hipnoz, Kurdoğlu gibi davalar cemaatin güçlü olduğu dairelerin görev alanına girdi.” diye belirtmişti.
Ağustos 2016 Diyanet İşleri Başkanlığı Olağanüstü Din Şurasında konuşan Erdoğan: “Bunlar TSK’nın içinde örgütlenmiş ve saati geldiğinde oradaki silahları millete doğrultabilecek karakterde olan bir örgüttür diyorduk, inanmıyorlardı.
Yapının başında yer alan kişi ve kadro konusundaki tüm tereddütlerimize rağmen, yurt içinde yurt dışında yürütüyor gibi göründükleri yaygın eğitim, yardım, dayanışma faaliyetlerinin hatırına bunlara müsamaha gösterdik. Hatta Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Dedik ki, bir ortak yanımız var dedik. Özellikle 2012 yılından sonra bu yapıyla ilgili rezervlerimizi çok açık koymuştuk. Bu dönemde hızlanan TSK kadrolarına yönelik operasyonlar ve davalar ile ilgili de ciddi şüphelerim oluştu ve yetkilileriyle de bunları paylaştım. Çok yakından tanıdığım uzun yıllar içinde birlikte çalıştığım bazı komutanlara yöneltilen suçlamaların ve tutuklamaların gerekçeleri beni ikna etmiyordu.
Her şeye rağmen bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmamın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem Milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de Milletim de bizi affetsin.”
08.06.2018 tarihinde CNN Türk’e vermiş olduğu mülakatta; “FETÖ’yü biz büyüttük, aldatıldık” cümlesini de yine Recep Tayyip Erdoğan kurmuştur.
Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in 2015’te yayınlanan “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor” adlı kitabında ise, MGK tavsiye kararına karşı ne yaptıklarını aynen şöyle anlatıyor:
“Devlet ve ordu içindeki bu “FETÖ’cü paralel yapılanma tehlikesine” karşı MGK’nın Tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım ve gelen yazıyı ‘dosyasına’ kaldırmaya karar verdik.
Bu karar metni Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı ve hakkında hiçbir işlem yapılmadı.
Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı ve onları endişeye sevk edecek bir sonucun doğmamasına özen gösterildi.
Bütün toplumsal ve siyasi riski hükümet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ise ben üstlenmiştim.”
Bu riski üstlenmenin bedeli; Ergenekon, Balyoz, casusluk, Selam Tevhid, MİT tırları, dava görünüşlü istihbarat operasyonları ile Türk ordusunun ağır psikolojik saldırıya maruz kalması, Deniz Kuvvetlerimizin ikinci bir Navarin baskını yaşaması, askeri sırlarımızın yabancı servislerin eline geçmesi, yargı ve polis, istihbarat servislerimizin bir casus örgütün denetimine girmesi olmuştur. Türk devlerinin stratejik hafızası örselenmiştir. Nihayet Genelkurmay Başkanlığı, FETÖ’nün eline geçince 15 Temmuz darbesi yaşanmış, yüzlerce yurttaşımız şehit olurken, TBMM’miz bombalanmıştır.
Görüldüğü üzere Erdoğan; FETÖ’nün TSK’ya yönelik operasyonlarını bildiğini, Allah dedikleri için müsamaha gösterdiklerini itiraf etmiştir.
Fetullahçı Terör Örgütü tarafından sınav sorularının çalınmasına göz yumularak yüksek öğretim kurumları ve kritik devlet kadrolarının casusların eline geçmesine müsamaha gösterilmiştir. Yapılan istatiksel analizlerde, FETÖ’nün 2000-2013 yıllarında kritik alanlar dahil tüm ÖSYM sınav sorularını ele geçirdiği tespit edilmiştir. (Organize ve Mali Suç Örgütü Olarak Fettullahçı Terör Örgütü (FETÖ) Çalıştay Raporu, 11 Şubat 2017, Ankara, sf.42)
Darbe girişiminden yargılanan kişiler Kara Harp Okulu mezunlarının yüzde doksanının FETÖ ile ilişkili olduğunu itiraf etmişlerdir. Nitekim, 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi sonrasında;
Türk Silahlı Kuvvetleri’nden 150’si general 24706,
Emniyetten yaklaşık 38000,
Adli ve idari yargıdan yaklaşık 4000,
YÖK’ten 2346,
Sağlık Bakanlığı’ndan 2018,
Maliye Bakanlığı’ndan 1642,
Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan 1519,
İçişleri Bakanlığı’ndan 369,
Başbakanlık’tan 302,
Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan 605,
TRT’den 312 olmak üzere toplamda 125.678 FETÖ’cü bürokrat ihraç edilmiştir.
Bu sayı dahi tek başına, Erdoğan tarafından üstlenilen riskin büyüklüğünü göstermektedir. Nisan 2025’te iktidarın yarı resmi yayın organı olan Yeni Şafak gazetesinin, ekonomideki başarısızlığın nedeni olarak, ekonomi bürokrasisi içindeki kripto FETÖ’cüleri göstermesi, tehlikenin hala devam ettiğinin göstergesi değil midir?
Bu kadrolara ve görevlere AKP ve Erdoğan döneminde gelmişlerdir. Erdoğan’ın; FETÖ’nün, Türk Devleti’nin harimi ismetine girmesine müsamaha gösterdiklerine ve FETÖ’ye, her istediklerini verdiklerine yönelik itirafları ile 15 Temmuz sonrası yargılama süreçleri ve devlet kurumlarınca yapılan tespitler; bu Haçlı casus örgütünün, Türk Devletine büyük zararlar verdiğini göstermektedir. Erdoğan ve resmi makamlar sözlerimi doğrulamıştır. Hiçbir Haçlı Seferi, Türk Devleti’nin içine sızamamış, Türk Devleti’nin maneviyatını bozmaya yeltenememiştir.
Sayın Hâkim;
Casus FETÖ Terör Örgütü devlet içinde örgütlenip, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Yargısı ve sonuç olarak Türk Milleti ve Türk Devleti’ne karşı; Ergenekon Balyoz, casusluk, MİT müsteşarının tutuklanması ve MİT tırları operasyonlarını yaparken, Erdoğan Başbakandı. Ve Recep Tayyip Erdoğan 15 Temmuz sonrasında “Rabbim ve Milletim beni affetsin.” diyerek; FETÖ ile yapılan iş birliğinin, FETÖ’ye, devlet kurumlarını teslim etmenin yanlış olduğunu, bundan pişman olduğunu ifade ve kabul etmiştir.
Sayın Hâkim;
Bu yanlış politikaların, bütün Haçlı Seferlerinden daha fazla, Türk Devleti’ne zarar verdiğini söyledim. Çünkü Haçlı Seferleri, Anadolu’ya dışardan, Avrupa’dan geldi. Ancak son Haçlı Seferi FETÖ, Anadolu’dan bir beşinci kol olarak ülkemize saldırdı. Erdoğan, son Haçlı Seferi olan FETÖ’ye karşı önlem almakta çok gecikmiştir.
2003 yılında, MGK’da, FETÖ’nün bir Haçlı Seferi casus örgütü olduğu konusunda yapılan uyarıyı ciddiye almayan Erdoğan; 2015’e kadar, Türk Devleti’nin ve sonunda Ak Parti iktidarının, en yakın mesai arkadaşlarının hedef alınmasının önünü açmıştır.
FETÖ, Haçlı Seferi olduğunu da gizlememiştir. Haçlı Seferlerini olumlu gören FETÖ terör örgütü elebaşı Fettullah Gülen, 20 Ağustos 2016 tarihinde “Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınlarınıza, kızınıza ilişmezler, mabedinize ilişmezler, ilişmemiş haçlılar…” demiştir. (Farklı Boyutlarıyla FETÖ-PYD, Ankara 2019, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.93, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı:30.01.2019/6)
FETÖ elebaşı; Papa 2. Jean Paul’a Şubat 1998 tarihli mektubunda, “…Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için papalık konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz…” demiştir. Hatta FETÖ elebaşı ve yanındakiler, Vatikan ziyaretlerinde, Papa’nın elini öpmüşlerdir. Aynı şekilde Erdoğan ve Ak Parti tarafından büyük tarihçi kabul edilen, “Amerikan kuklası bir halife gelse, gelsin de kim gelirse gelsin. Hilafeti geri getirelim.” “Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı, ne şeriat kaldırılırdı, ne medrese lağvedilirdi, ne hocalar asılırdı, hiçbiri olmazdı” sözlerinin sahibi olan Kadir Mısıroğlu’nun hocası, Şeyh Nazım Kıbrısi de Papa’nın özel olarak kendisini ziyarete geldiğini beyan etmiş ve adamlarına Papa’nın elini öptürtmüştür. Papalık tarafından, defaatle dinler arası diyaloğun amacının, özellikle Asya kıtasının Hıristiyanlaştırılması olduğu belirtilmiştir. Papa 2. Jean Paul’un 1999 yılında yaptığı Noel Konuşmasının iyi anlaşılması gerekir. Papa konuşmasında “…Birinci bin yılda Avrupa’yı Hıristiyanlaştırdık, ikinci bin yılda ise Afrika ve Amerika kıtasını, üçüncü bin yılda ise hedefimiz Asya’dır…”, “…Kilisemiz, bütün insanlığın mutluluğu içindir. Dinler arası diyaloğun bizim için anlamı, bütün insanları İncil’e ve Kilise’ye yani Hıristiyanlığa ulaştırma yoludur…” demiştir.
Dinler arası diyalog toplantıları; öncelikle Müslümanları, İslam hakkında şüpheye düşürme keza sinsi bir şekilde Hıristiyanlaştırma, etnik kimlikleri ön plana çıkarma, İslam’ı bir nevi Protestanlaştırma ve özünden uzaklaştırma planlarını bünyesinde taşıyan, Vatikan merkezli post modern bir misyon hareketidir. (Din İstismarı ve FETÖ Gerçeği, İstanbul, 2018, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s. 128)
Bilindiği üzere FETÖ elebaşının da cenazesi, İslam’ı usullere göre değil Protestan usullere göre gömülmüştür. Türkiye’deki kurumsal dini düşünceyi yozlaştırma maksadına matuf bu çaba, İslam dinini temel bilgi ve meşruiyet kaynaklarını (Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in sünneti) zayıflatma amacı taşımaktadır. (FETÖ Fettullahçı Terör Örgütü İç Güvenlik Gelişmeleri serisi:3,2019, T.C. İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı s.34)
Yüksek öğretim, milli eğitim, diyanet ve devletin kritik noktalarını ele geçiren FETÖ, Türk Milleti’ne karşı bu inançsızlaştırma ve Hıristiyanlaştırma planını uygulamıştır. FETÖ ele başı “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü yani Muhammed Allah’ın resulüdür kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.” demiştir. (FETÖ Elebaşı Küresel Barışa Doğru (Kozadan Kelebeğe-3) s.131)
AKP ve Erdoğan’ın bütün istediklerini vermesi sayesinde, devletin imkanlarını kullanan FETÖ, benzeri propagandalarla, Türk Milletine inkültürasyon projesini uygulamıştır. Bin yıldır malıyla, canıyla Haçlı Seferlerine karşı mücadele eden bu milletin çelik zırhına, imanına saldırarak inançsızlaştırmaya çalışmıştır. Resullullah Hz. Muhammed’e olan her türlü sevgiyi din dışı addeden Vehabiliği, ajanlarıyla kurdurarak, Osmanlı’nın sonunu getiren Batı; aynı inançsızlaştırma araçlarıyla ve FETÖ eliyle Türk gençlerini inançlarından uzaklaştırmıştır.
Erdoğan, son Haçlı Seferi FETÖ’nün, devletin içinde devlet kurmasına, Erdoğan’ın ifadesi ile “paralel devlet” kurmasına izin vererek; Türk Devleti’nin, bütün Haçlı Seferleri’nden fazla zarar görmesine yol açmıştır.
Yaptığım bu tespit, düşünce hürriyeti kapsamında ifade edilmiş bir siyasi eleştiridir.
Erdoğan’ın son Haçlı Seferi FETÖ ile mücadelesi ancak 2011 seçimlerinden sonra çok yavaş başlamış, 17/25 Aralık 2014’ten sonra güçlenmiş ancak 15 Temmuz 2016’dan sonra gerçek bir mücadeleye dönüşmüştür. Özetle Erdoğan’ın son Haçlı Seferi FETÖ ile mücadelesi 2014 sonrasında başlamış olsa da bu, daha önce gerçekleşen tahribatın varlığını ortadan kaldırmamaktadır.
Erdoğan anılan politikalarını eleştirdiğim dönemde “Cumhurbaşkanı” değil “Başbakan”dır. Diğer bir ifade ile söz konusu eleştiriler teknik olarak Cumhurbaşkanının değil Başbakanın politikalarına yöneliktir.
Sayın Hâkim;
Erdoğan, savunmamın başında bahsettiğim ve benim verdiğim cevap sebebiyle yargılandığım konuşmasında; Atatürk döneminde izlenen politikaları, Türk Milleti’nin kültür ve tarihine zarar verdiğini ifade etmiştir. Oysa Erdoğan döneminde, Türk Milleti’nin geniş kesimleri, Allah ile Türk milletinin manevi değerleri ile milletimizi aldatanlardan dolayı, dinlerinden soğumaya başlamış ve Erdoğan döneminde deist, ateist sayısı yüzde on altıyı aşmıştır.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Din İşleri Yüksek Kurulu’nun karar ve yayınlarında bu durum: “Türkiye’de deizm ve ateizmin artması, Müslümanların sözleri ve fiilleri arasındaki uçuruma ahlak bağlamında bir tepki” şeklinde açıklanmıştır. (Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-Güncel İnanç Problemleri, sf.53, İstanbul Aralık 2020, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı: 05.02.2020/5)
Görüntüde dindar görünen bazı kişilerin, dünyevi veya şahsi çıkarı söz konusu olduğunda, tam tersi bir davranış ve tepki gösterdiği görülen bir gerçektir. Bu durum “gösterişçi dindarlık/şov Müslümanlığı” olarak kavramsallaştırılmıştır. Ülkemiz ve İslam coğrafyası üzerinde düşündüğümüzde; dindarlık görüntümüz ile günah ve dünyevi olanı haksız elde etmeye yönelişimiz tam bir çelişki arz etmektedir.
Bu gerçek ekonomik veya siyasi kriz zamanlarında tavan yapmakta fırsatçılık adeta en geçerli akçe konumuna yükselmektedir. Dindarların bu çelişkileri, dindar olmayan çevrelerin yaşantılarını daha bir tahkim etmekte ve onları dinden ve dini alandan uzaklaştırıcı bir etken olmaktadır. Günümüzde deist veya ateist olduğunu iddia eden kişilerin bu yöne gitmesindeki temel etkenlerin dindarlar tarafından sergilenen bu ahlaki çelişkiler olduğu kendi beyanlarından anlaşılmaktadır. Onların bu çelişkileri, dindarlar üzerinde sürekli görmeleri kendi ateist ve deist duruşlarını da güçlendirmektedir. Böylece takva boyutunu yakalayamamış Müslüman kişi; yaşantısıyla, doğrudan dine zarar verirken dolaylı olarak da din karşıtı akımların güçlenmesine ve insanların oralara doğru kaymasına katkı sağlamaktadır. (Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı-Güncel İnanç Problemleri, sf.154, İstanbul Aralık 2020, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Din İşleri Yüksek Kurulu Kararı: 05.02.2020/5)
Din ve dini değerlerin, tarihi geçmişi olmasına rağmen, son zamanlarda giderek artan bir biçimde, bir kısım dini görünümlü cemaat, tarikat ve gruplar tarafından, ticari ve siyasi yönden dünyevi amaçlar için istismar edilmesi; dinin ve dine bağlılığın, insanlar katında değerini düşürmektedir. Bu durum, bazı insanları dinden uzaklaştırarak dinsizliğe ve ateizme sürüklemektedir. Dinin ticari ve siyasi ikbal için istismar edilmesi, düpedüz Kuran’ın ruhuna, İslam’ın evrensel ve ebedi amaçlarına aykırıdır. (Selim Özarslan, Ülkemizde Ateizme Yönelme Sebepleri, Diyanet İlmi Dergi cilt:55 sayı:4 Ekim-Kasım-Aralık 2019, sf. 1022)
Sayın Hâkim;
2011 sonrasında 5 milyon kayıtlı ve 2 milyon kayıtsız Suriyeli, 2 milyon Afgan, 2 milyon Afrikalı ile İranlı, Pakistanlı, Rus, Ukran ve sair 2 milyon sığınmacı ve kaçak Anadolu’ya sokulmuştur. Bu durumun milli dokumuzu bozmasının yanında; gelenlerin içerisinde yüksek sayıda Selefi cihatçı zihniyette kişiler mevcuttur. Selefiler, Bektaşilik dahil ehlisünnet geleneğinden gelen cemaat ve tarikatların baş düşmanıdır.
Emperyalizm tarafından kullanılmaya en yatkın gruplardan birisi olan Selefilik’e örnek olarak İŞİD ve El-Kaide verilebilir. Maalesef ki milyonlarca sığınmacı ve kaçağın kontrolsüzce ülkemize akın ettirilmelerinin sonucu olarak, Selefilik de Anadolu içerisinde hızla yayılmaktadır. Anadolu’nun demografisinin bozulması, Türk Milleti’nin kültür ve inancının bozulmaya çalışılması, Türk Devleti’ne casusların sokulması, Erdoğan’ın beyanlarıyla devlet kurumlarının resmî açıklamalarıyla doğrulanmaktadır.
Sözlerimde Erdoğan’ın kişiliğini hedef alan hiçbir hakaret unsuru yoktur. Eylem ve politikalarının eleştirisi vardır. Bunları Erdoğan’ın kendisi söylemekte, kabul etmekte ve hatta “Rabbim ve Milletim beni affetsin” diyerek, pişmanlığını dile getirmektedir.
Erdoğan’ın kendisinin kabul ettiği, benimsediği fikirlerinin tarafımca dile getirilmesi, Hakaret fiilinin TCK kapsamında tanımlanan unsurlarına uygun düşmediği için isnat edilen fiilin sübuta erdiğini kabul etmek mümkün değildir.
Sayın Hâkim;
Son olarak; sahip olduğum devlet terbiyesi sebebiyle, tüm Türk vatandaşlarının edinmesi gerektiğini düşündüğüm bir düstura değinmek zorundayım.
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı en sert şekilde yıllardır eleştiriyorum. Bu eleştirilerimden dolayı hiç hakaret iddiası ile hakkımda soruşturma açılmadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdim, ancak hiç hakaret etmeyi düşünmedim. İzlediği politikalar ve yanlış bulduğum açıklamalardan ötürü ne kadar öfkelensem de hakaret etmeyi düşünmedim. Çünkü ister Cumhurbaşkanına hakaret için yasal düzenleme olsun ister olmasın; Recep Tayyip Erdoğan, armasında 16 Türk Devleti’nin varlığının ifade edildiği kadim Türk Devleti’nin son halkası olan Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet başkanıdır.
Benim geldiğim ve mensubu olmaktan şeref duyduğum Türk Milliyetçisi siyaset geleneğinde devlet başkanlarına hakaret edilmez. Siyasi olarak eleştirsek dahi, önünde Türk Sancağının eğildiği tek makam olan Türk Devlet Başkanı’na hakaret edilmez. O makamda olduğu sürece, o makama saygımızdan ötürü Cumhurbaşkanlığı makamını ve makamın onurunu sadece korumak değil aynı zamanda iç ve dış düşmanlara karşı savunmak da her namuslu Türk Cumhuriyeti yurttaşının görevidir. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı bilmektedir ki Ümit Özdağ gerek 15 Temmuz gerek 15 Temmuz sonrasında gerçek ve muhtemel saldırılara karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin yanında, FETÖ gibi yapılanmalara karşı durmuştur.
Bununla beraber, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan herkesten, Erdoğan dahil, İstiklal Harbimiz Başkomutanı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duyulmasını beklemek de bizim milli namusumuza düşen görevdir.
Aynı şekilde Cumhurbaşkanı olsa dahi; hataları söylemek ile hakaret etmeden ve eleştiri sınırlarını aşmadan eleştirmek, savunmamda bahsettiğim yargı kararlarında da belirtildiği gibi bir “yurttaşlık görevidir”.
Nitekim benim burada bir başka davadan ötürü tutuklu bulunmamın nedeni, terörsüz Türkiye adı verilen, Öcalan ve PKK terör örgütü ile yapılan ikinci müzakere sürecine Zafer Partisi’nin karşı çıkmasıdır. Birinci terörle müzakere sürecinde analar ağlamasın diyerek yola çıkılmıştı. Elbette analar ağlamasın ancak müzakere ederek bir anlaşma sağlamaya çalıştığınız yapı, sorumlu, namuslu, sözüne güvenilir insanlar topluluğu değil ki. Aksine bu yapı Türkiye’ye düşman her devlet ile açık kapalı iş birliği yapmış, uyuşturucu dahil her türlü kriminal faaliyetin içinde olan bir katiller çetesidir.
Bu çetenin yöneticilerinin, binlerce insanı hiç acımadan ölüme gönderdiğini, binlerle asker ve sivili şehit ettiğini biliyoruz. Bundan dolayı birinci terörle müzakere süreci sonunda analar daha fazla ağlamıştır. Üstelik birinci terörle müzakere sürecinden istifade eden PKK; YPG adı altında Türkiye’nin göz yumması, hatta 2013’e kadar desteği ile Suriye’nin kuzeyinde yapılanma ve işgal fırsatı bulmuştur. O zaman PKK ile müzakere olmaz diye uyarmıştık, bugün de uyarıyoruz. Terörsüz Türkiye, Allah korusun, daha fazla terörlü bir Türkiye’ye yol açmamalıdır. Terör örgütü ve arkasındaki emperyalist güçler; 20. yüzyılın başında, Musul-Kerkük’ü vatandan kopararak petrol kaynaklarımızı gasp ettikleri gibi 21. yüzyılın başında da Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerimizi kopararak, hem su kaynaklarımızı gasp etmeyi hem de Türkiye ile Türk Dünyası arasındaki bağı kopartmayı amaçlamaktadırlar.
Dün olduğu gibi bugün de; PKK’ya güvenmenin doğru olmadığını söylüyorum, Zafer Partisi söylüyor. PKK’yı tatmin etmek için Anayasamızı değiştirmeyelim. Milli üniter ve laik devletten vazgeçmeyelim. PKK, gerçekten şartsız teslim olacak ise kimse buna karşı çıkmaz. İşte bugün, benim burada olmamın nedeni; PKK ile müzakere değil, mücadele edelim dememdir.
İktidarın çok sevdiği bir propagandist gazeteci vardır. İsminin baş harfleri ROK’tur. ROK, Öcalan ile müzakerelerin de gayrı resmi sözcüsüdür. ROK, İmralı süreci başladığı zaman; “Bu süreçte Türk Milliyetçiliği yapana, bedel ödetecekler.” demiştir. Ben şimdi Silivri’de tutuklu olarak, Öcalan için rehin tutularak, bu bedeli ödüyorum.
Allah, Türk Milletini ve Türk Devletini korusun. Ben bu bedeli, hayatım boyunca güvenliği için mücadele ettiğim, Türk Milleti ve Türk Devleti için elbette öderim. Ben burada bulunarak; şehitlerimizin aziz anılarına, gazilerimizin değerli varlıklarına saygı duruşunda bulunuyorum.
Sayın Hâkim;
Sonuç olarak, suç unsuru olduğu iddia edilen sözlerim; yukarıda açıkladığım gerekçelerle, siyasi eleştiri sınırlarını aşmadığından, beraatımı talep ederim.
Anayasamızın 138. maddesinin 1 ve 2. fıkraları; “Hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasa, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında, mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz.” şeklinde düzenlenmiştir.
Bir Alman köylüsünün Berlin’de hakimler var diyerek, kralına kafa tuttuğu bir dünyada, Türkiye’de hakimlerin olduğunu, bazı vicdanların ve onurların, tek efendisinin sadece onur ve vicdan taşıyan o kişiler olduğunu biliyoruz.
“Adalet mülkün temelidir” düsturunu, sadece duvarda yazan bir yazı olmaktan çıkarıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli yapacak olan husus; sizin, Anayasaya, yasalara, hakkaniyete ve hukukun diğer kaynaklarına uygun olarak ve Türk milleti adına, milletin vicdanına uygun ve bağımsız olarak vereceğiniz hükümdür.
Tüm Türk Milletine ve bağımsızlığını koruma mücadelesi veren Türk yargı mensuplarına saygılarımı sunarım.”
Marguerite Porete, 1255 – 1320 yılları arasında Fransa’da yaşamıştır. Fransa’da yaşayan Marguerite Porete mistisizm akımının temsilcilerindendir.
“Yalın Ruhun Aynası” isimli eserinde, ruhun tamamen özgür olması gerektiğini savunmuştur. Bu bakımdan kiliseden ve ruhban sınıftan koparak Tanrı ile bireysel bir ilişki kurulması gerektiğini öne sürmüştür.
Dinî açıdan sapkınlık suçlaması neticesinde, yakılarak öldürülmüştür.
Sienalı Katharina (Katharina von Siena) 1347 – 1380 yılları arasında yaşamıştır.
Dominikan bir rahibe, skolastik teolog ve filozof olan Sienalı Katharina bir azize olduğu gibi Katolik inancının 6 koruyucu azizinden biridir.
Aynı zamanda Papa 2. Jean Paul tarafından “Doctor of the Church” ilan edilmiştir. “The Dialogue of Divine Providence” isimli yaptında mistik görüşlerini dile getirmiştir.
“Katerina ilk kez 6 veya 7 yaşında iken Mesih İsa’nın hayalini görmüştür. 1367 yılında Dominiken Üçündü Tarikatına katılır. Bir mahrumiyet ve ibadet hayatı sürmeye başlar. Yavaş yavaş birçok öğrenciyi çevresinde toplar. 1375 yılının başında, aylarca Siena’ da kaldıktan sonra, Katerina Pisa’ ya gider. 1 Nisan 1375 günü stigmatize (kutsal yara izlerine sahip) olur. 18 Kasım 1375’te papalık devletlerinin ayaklanmaları başlar. Katerina bütün gücüyle Papa XI. Gregorius’ u Roma ya geri getirmek için çalışır. 20 Eylül 1378’de yeni bir skisma (ayrılık) olur ve Katerina iki ayrı eğilim arasında kalır. 29 Nisan 1380 yılında, hayatını Papa ve Kilise için sunarak ölür.”
Yükseköğretim Alanı’na Doğru: Küresel Dünyanın Getirdiği Zorluklarla Mücadele
1. Giriş
1.1 Bizler, Bologna Süreci’ne katılan ülkelerin Yükseköğretimden sorumlu Bakanları olarak 2005 yılında Bergen’de bir araya gelişimizden bugüne kaydedilen gelişmeleri değerlendirmek amacıyla Londra’da toplandık.
1.2Ülke üyeliği için anlaşmaya varılan kriterlere dayanarak, Karadağ Cumhuriyeti’ni Bologna Süreci üyesi olarak kabul ediyoruz.
1.3 Son iki senede meydana gelen gelişmeler, Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın (AYA) hayata geçirilmesi hedefine bizleri bir adım daha yaklaştırmıştır. Avrupa’nın zengin ve kozmopolit kültürel mirası temelinde, hareketliliği kolaylaştırmak, istihdamı geliştirmek ve Avrupa’nın çekiciliği ile rekabet gücünü artırmak üzere, kurumsal özerklik, akademik özgürlük, fırsat eşitliği ve demokratik ilkelere dayalı bir AYA oluşturmaktayız. Geleceğe baktığımızda, sürekli değişen dünyada, AYA’nın rekabet gücünü korumak ve küreselleşmenin getirdiği zorluklarla mücadele edebilmesini sağlamak amacıyla, yükseköğretim sistemlerimizi sürekli olarak bu değişimlere adapte etmek ihtiyacının bilincindeyiz. Kısa vadede, Bologna reformlarını uygulamanın önemli bir görev olduğunun bilinciyle, bu sürece dahil olan tüm ortakların destek ve kararlıklarını memnuniyetle karşılıyoruz. Daha fazla ilerleme kaydetmeye yardımcı olan çalışma grupları ile seminerlerin katkıları için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Çabalarımızda bir diğerine destek olarak ve iyi uygulama örneklerini paylaşmayı teşvik ederek, işbirliği içinde çalışmaya devam etme konusunda mutabık kalmış durumdayız.
1.4Yükseköğretim kurumlarının toplumları geliştirmedeki önemli etkilerinin sahip oldukları geleneklerine dayalı öğrenme, araştırma, yaratıcılık ve bilgi transferi merkezleri olarak toplumları oluşturan değerlerin belirlenmesinde ve gelecek nesillere taşınmasında oynadıkları anahtar rol bilinmektedir. Yükseköğretim kurumlarının üstlendikleri rolleri yerine getirebilmeleri için gerekli olan kaynaklara sahip olmalarına önem verilecektir. Üstlendikleri roller: öğrencileri demokratik bir toplumun aktif vatandaşları olarak gelecekteki kariyerleri için hazırlama; kişisel gelişimlerini sağlama; geniş tabanlı ve ileri düzeyde bir bilgi temeli yaratma ve sürdürebilme ile araştırma ve yenilikçiliği teşvik etmektir.
1.5 Bu nedenle, çeşitlilikleri korunan, yeterli mali kaynağa sahip, özerk ve hesap verebilir güçlü yükseköğretim kurumlarının önemini vurguluyoruz. AYA içinde ayırım gözetmeme ve yükseköğretime erişimde eşitlik ilkelerine saygı gösterilmeli ve bu ilkeler teşvik edilmelidir. Bu ilkelere bağlı kalınacağını ve öğrencilerin ve öğretim elemanlarının ayırımcılığın hiç bir türüne maruz bırakılmayacağını taahhüt ediyoruz.
2. Avrupa Yükseköğretim Alanı (AYA) Yolunda Kaydedilen İlerleme
2.1 Avrupa Üniversiteler Birliği (European University Association-EUA) tarafından hazırlanan Trends V Raporu, Avrupa Öğrenciler Birliği (The National Students Union in Europe – ESIB) tarafından hazırlanan Öğrenci Gözüyle Bologna ve Eurydice tarafından hazırlanan Avrupa Yükseköğretim Yapısına Bakış ile Durum Değerlendirme Raporumuz, son iki yılda önemli bir ilerleme sağlandığını göstermektedir. Sürecin en önemli sonuçlarından bir tanesinin öğretmen merkezli eğitim anlayışından uzaklaşarak öğrenci merkezli yükseköğretim anlayışına yaklaşmak olduğu konusunda giderek artan bir bilinç söz konusudur. Bu yöndeki gelişmeleri desteklemeye devam edeceğiz.
Hareketlilik
2.2 Kişisel gelişim için fırsatlar yaratma, bireyler ve kurumlar arasında uluslararası işbirliğini geliştirme, yükseköğretim ve araştırma kalitesini artırma ve Avrupa boyutuna gerçeklik kazandırma konularında önemli rol oynayan öğrenci, mezun ve öğretim görevlilerinin hareketliliği, Bologna Süreci’nin temel unsurlarından bir tanesidir.
2.3 1999 yılından bu yana bir takım gelişmeler kaydedilmiş olsa da, halen bazı sorunlar mevcuttur. Hareketliliğin önündeki engeller arasında; göçmenlik, tanıma, yetersiz mali kaynaklar ve esnek olmayan ücret ayarlamaları ile ilgili konular başta gelmektedir. Vize işlemleri, oturma ve çalışma izinleri gibi konularda kolaylık sağlama konusunda Hükümetlere sorumluluk düştüğünün altını çiziyoruz. Yükseköğretimden sorumlu Bakanlar olarak, bizim yetkimiz dışında kalan konularda kaydadeğer ilerleme sağlamak için bu konulardan sorumlu makamlarla çalışacağımızı bildiririz. Ulusal boyutta, kabul edilmiş tanıma araçları ve prosedürlerinin tam olarak uygulanmasını öğretim elemanları ile öğrenci hareketliliğini teşvik edici yolların bulunmasını sağlamak için çalışacağız. Ortak programların sayısının artırılması, esnek müfredatların oluşturulması ve yükseköğretim kurumlarımızın AYA’da yer alan ülkeler arasında daha dengeli bir öğrenci ve öğretim elemanı hareketliliği konusunda sorumluluk almaya yönlendirilmesi gibi yukarıda bahsedilen teşvik edici önlemler arasındadır.
Derece Sistemi
2.4 Üçkademeli derece sistemine dayalı bir AYA kurma hedefi doğrultusunda hem ulusal hem kurumsal seviyede önemli gelişim kaydedilmektedir. İlk ikikademeli programlara kayıtlı öğrenci sayısında önemli bir artış meydana gelmiş ve kademeler arasındaki yapısal engeller azalma göstermiştir. Benzer şekilde, yapılandırılmış doktora programlarının sayısı artmıştır. Hem iş dünyasının hem de daha ileri akademik çalışmalarının ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik yeterliliklerin kazanılmasına olanak sağlayan müfredat reformunun önemini vurguluyoruz. Gelecekteki çalışmalar, kademeler arasında geçiş ve bir üst kademeye geçişin önündeki engellerin kaldırılmasıve öğrenim çıktıları ile öğrencilerin iş yüküne dayanan Avrupa Kredi Transfer Sistemi’nin (AKTS) doğru bir şekilde uygulanması konuları üzerinde yoğunlaşmalıdır.
Tanıma
2.5 Yükseköğretim yeterliliklerinin, öğrenim sürelerinin ve tecrübeye dayalı, yaygın ve resmi olmayan öğrenme yoluyla kazanılan yeterliliklerin adil bir şekilde tanınması, hem ulusal ve hem de küresel boyutta AYA’nın temel unsurlarından bir tanesidir. Kolay anlaşılabilir ve karşılaştırılabilir yükseköğretim dereceleri oluşturulması, eğitim sistemleri ve yeterlilikler çerçeveleri ile ilgili bilgilere kolay erişim sağlanması, vatandaşların hareketliliği ile AYA’nın cazibesinin ve rekabet edebilirliğinin sürdürülmesini güvence altına almanın ön koşuludur. Bologna Süreci’nin, Karadağ da dahil olma üzere, 38 üyesinin “Avrupa Bölgesinde Yükseköğretim Yeterliliklerinin Tanınmasına İlişkin Avrupa Konseyi/ UNESCO Sözleşmesi (Lizbon Tanıma Sözleşmesi)”ni onayladığını bildirmekten memnuniyet duyarken, Sözleşmeyi henüz onaylamayan üyelerin de bu konuyu öncelikli olarak ele almasının önemini vurguluyoruz.
2.6 Lizbon Tanıma Sözleşmesi, AKTS ve Diploma Ekinin uygulanması ile ilgili ilerleme kaydedilmiş olsa da, tanıma konusunda ulusal ve kurumsal yaklaşımların daha uyumlu olması gerekmektedir. Tanıma konusundaki uygulamaları geliştirmek için, Bologna İzleme Grubundan ulusal eylem planlarımızın analiz edilmesi ve iyi uygulama örneklerinin dağıtılması konusunda ENIC/NARIC ağları ile birlikte çalışmasını talep ediyoruz.
Yeterlilikler Çerçeveleri
2.7 Yeterlilikler çerçeveleri, AYA içinde karşılaştırabilirlik ve şeffaflığın sağlanmasında; öğrenicilerin yükseköğretim sistemleri içinde ve arasında hareketliliğinin kolaylaştırılmasında önemli araçlardır. Yeterlilikler çerçeveleri, aynı zamanda, öğrenim çıktıları ve kredilere dayalı eğitim programları ve modülleri geliştirme konusunda yükseköğretim kurumlarına yardımcı olmalı ve yükseköğretim yeterlilikleri ile yaygın ve resmi olmayan öğrenme ve tecrübe yoluyla kazanılmış yeterliliklerin tanınmasını geliştirmelidir.
2.8 Ulusal yeterlilikler çerçevelerinin uygulanması konusunda gelişme kaydedilmeye başlanmış olsa da, daha fazla çaba gerektiğinin altını çiziyoruz. 2010 yılına kadar AYA Yeterlilikler Çerçevesi ile uyumlu olduğu onaylanmış ulusal yeterlilikler çerçevelerinin tam anlamıyla uygulanmaya konulması konusunda kararlıyız. Bunun zorlu bir görev olduğunun bilinciyle, Avrupa Konseyi’nden ulusal yeterlilikler çerçevelerinin oluşturulması konusundaki deneyimlerin paylaşılmasına destek olmasını talep ediyoruz. Yeterlilikler çerçevelerinin öğrenci ve öğretim elemanı hareketliliğini teşvik edecek ve istihdamı artıracak şekilde tasarlanması gerektiğini vurguluyoruz.
2.9 AYA Yeterlilikler Çerçevesi ile uyumlu ulusal yeterlilikler çerçeveleri, Avrupa Komisyonu’nun Yaşamboyu Öğrenime yönelik Yeterlilikler Çerçevesi teklifi ile de uyumlu olacaktır.
2.10 Bergen’de kabul ettiğimiz AYA Yeterlilikler Çerçevesini, Avrupa yükseköğretiminin küresel boyutta tanıtılmasında temel unsur olarak görüyoruz.
Yaşamboyu Öğrenim
2.11 Durum değerlendirmesi raporu, esnek öğrenime ilişkin bazı unsurların bir çok ülkede mevcut olduğunu ancak, yaşamboyu öğrenimi destekleyecek esnek öğrenim yollarının sistematik olarak geliştirilmesinin henüz başlangıç aşamasında olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, Bologna İzleme Grubundan iyi uygulamaların paylaşımının arttırılması ve yaşamboyu öğrenimde yükseköğretimin rolü hakkında ortak bir anlayışın geliştirilmesi konusunda çalışmasını talep ediyoruz. Tecrübe yoluyla edinilmiş yeterliliklerin, yükseköğretime giriş ve kredi kazanımına imkan sağlayacak şekilde tanınması sistemi, sadece çok az sayıda AYA ülkesinde geliştirilmiştir. Bologna İzleme Grubunu, ENIC/NARIC ağları ile işbirliği halinde, tecrübeye dayalı öğrenimin tanınması için öneriler geliştirmeye çağırıyoruz.
Kalite Güvencesi ve Avrupa Kalite Güvencesi Ajansları Kaydı
2.12Bergen’de kabul edilen AYA Kalite Güvencesi Standartları ve İlkeleri, kalite güvencesi konusunda güçlü bir değişim aracı olmuştur. Tüm ülkeler bu ilkeleri uygulamaya başlamış ve bazıları da bu konuda önemli düzeyde ilerleme kaydetmiştir. Özellikle dış kalite güvencesi geçmişe göre daha iyi gelişme kaydetmiştir. Halen geliştirilme ihtiyacı bulunmakla beraber, 2005’ten bugüne kalite güvencesine ilişkin bütün süreçlerde öğrenci katılımı artmıştır. Kalite ile ilgili temel sorumluluk yükseköğretim kurumlarında olduğundan, kalite güvencesi sistemlerini geliştirmeye devam etmek mecburiyetindedirler. Kalite güvencesi ve akreditasyon kararlarının karşılıklı tanınması konusunda kaydedilen ilerlemeyi takdirle karşılıyor; kalite güvencesi ajansları arasındaki uluslararası işbirliğinin sürdürülmesini destekliyoruz.
2.13 2006 yılında Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA), Avrupa Öğrenciler Birliği (ESIB), Avrupa Kalite Ajansları Birliği (Euopean Network of Quality Agencies-ENQA) ve Avrupa Yükseköğretim Kurumları Birliği (European Association of Institutions in Higher Education-EURASHE) (E4 Grubu) tarafından ortaklaşa düzenlenen birinci Avrupa Kalite Güvencesi Forumu, kalite güvencesi konusunda Avrupa’daki gelişmelerin tartışılması için fırsat yaratmıştır. Bu dört kuruluşun, iyi uygulamaların paylaşımını kolaylaştırmak ve AYA’da kalite gelişiminin devamını sağlamak amacıyla, her yıl düzenli olarak Avrupa Kalite Güvencesi Forumu tertip etmelerini destekliyoruz.
2.14 Avrupa Yükseköğretim Kalite Ajansları Ruhsatlandırma Sistemi’nin oluşturulmasındaki katkıları nedeniyle E4 Grubu’na teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu ruhsatlandırma sisteminin amacı, bütün paydaşların ve kamunun AYA Kalite Güvencesi Standartları ve İlkelerine uygun olarak çalışan, güvenilir kalite güvencesi ajansları ile ilgili tarafsız bilgiye erişimlerini sağlamaktır. Böylelikle, AYA içinde ve dışında yükseköğretime olan güven artacak ve kalite güvencesi ve akreditasyon kararlarının karşılıklı olarak tanınması kolaylaşacaktır. E4 Grubu tarafından ortaklaşa geliştirilen operasyonel model önerisine dayanan kalite ajansları ruhsatlandırma sistemini memnuniyetle karşılıyoruz. Ruhsatlandırma sistemi, kendi kendini finanse edecek, gönüllü, bağımsız ve saydam olacaktır. Ruhsatlandırma başvurularının değerlendirilmesinde, AYA Kalite Güvencesi Standartları ve İlkelerine esasta uygunluk temel alınmalıdır. Ulusal makamlarca onaylanma koşulunun arandığı ülkelerde, AYA Kalite Güvencesi Standartları ve İlkelerine uygunluk, bu makamlar tarafından onaylanan bağımsız bir değerlendirme süreci yoluyla belgelendirilmelidir. E4 Grubu’ndan, kaydedilen gelişmeleri Bologna İzleme Grubu aracılığıyla düzenli olarak rapor etmesini ve iki yıllık uygulamadan sonra ruhsatlandırma sisteminin bütün paydaşların görüşlerinin dikkate alındığı bir dış değerlendirme sürecinden geçirilmesini talep ediyoruz.
Doktora ve Araştırmacı Adayları
2.15 AYA’nın Avrupa Araştırma Alanı (AAA) ile uyumunun artırılması önemli hedefler arasındadır. AYA Yeterlilikler Çerçevesi ile ilişkilendirilmiş çok çeşitli doktora programlarının geliştirilmesi ve yürütülmesinin değerini kabul etmekle beraber, bunu gerçekleştirirken aşırı yasal düzenlemelerden kaçınmanın öneminin de farkındayız. Ayrıca, üçüncü kademedeki arzın geliştirilmesi ve araştırmacı adaylarının statü, kariyer ve finansman olanaklarının iyileştirilmesinin, Avrupa’da araştırma kapasitesinin güçlendirilmesi ve yükseköğretimin kalitesi ve rekabet gücünün artırılması hedeflerine ulaşma yolunda gerekli önkoşullar olduğunun altını çiziyoruz.
2.16Bu nedenle, yükseköğretim kurumlarımızı, doktora programlarını kurumsal strateji ve politikalarla ilişkilendirmeye ve doktora ve araştırmacı adayları için kariyer yolları ve fırsatları yaratma konusunda çabalarını yoğunlaştırmaya çağırıyoruz.
2.17 Avrupa Üniversiteler Birliği’ni (EUA), doktora programlarına giriş koşullarının, danışmanlık ve değerlendirme süreçlerinin saydamlığı, transfer edilebilen beceriler ve istihdamı arttırma yollarının geliştirilmesi gibi çok önemli diğer konuların yanı sıra, Avrupa çapında oluşturulan yenilikçi doktora programları ile ilgili deneyimlerin yükseköğretim kurumları arasında paylaşılmasına verdikleri desteği sürdürmeye davet etmekteyiz. Hükümetlerimiz ve araştırmayı destekleyen diğer kurumlar arasında finansman ve diğer konular ile ilgili daha fazla bilgi alışverişinin teşvik edilmesi için uygun fırsatlar arayacağız.
Sosyal Boyut
2.18 Yükseköğretim, toplumda sosyal bütünleşmeyi geliştirmede, eşitsizliklerin azaltılmasında, bilgi, beceri ve yeterlilik düzeyinin artırılmasında güçlü bir rol oynamalıdır. Bundan dolayı, oluşturulacak politika, kişisel gelişimleri ve sürdürülebilir, demokratik ve bilgi temelli bir topluma katkıları bakımından kişilerin potansiyellerini azami düzeye çıkartmayı hedeflemelidir. Yükseköğretime başlayan, katılan ve yükseköğretimi tamamlayan bir öğrenci birliğinin, bütün düzeylerde, halklarımızın çeşitliliğini yansıtması konusunda toplumsal bir hedefi paylaşmaktayız. Önlerinde sosyal ve ekonomik geçmişlerinden kaynaklanan engeller olmadan, öğrencilerin eğitimlerini tamamlayabilmesinin önemini tekrar teyit etmekteyiz. Bundan dolayı, öğrencilere yeterli hizmet sunulması, yükseköğretime erişimde ve yükseköğretimde daha esnek öğrenim yollarının oluşturulması ve her düzeyde eşit fırsata dayalı katılımın artırılması yönündeki çabalarımıza devam etmekteyiz.
Küresel Boyutta Avrupa Yükseköğretim Alanı
2.19 Bologna reformlarının dünyanın birçok bölgesinde, Avrupalı ve uluslararası ortakların ilgisini çekmesi ve bir tartışma platformu oluşturmaya teşvik etmesi memnuniyet vericidir. Tartışmaya açılan konular, yeterliliklerin tanınması, ortaklığa, karşılıklı güven ve anlayışa dayalı işbirliğinin yararları, ve Bologna Süreci’nin temel değerlerini kapsamaktadır. Ayrıca, dünyanın diğer bölgelerindeki bazı ülkelerin yükseköğretim sistemlerini Bologna çerçevesiyle uyumlaştırma yönündeki çabalarını da onaylamaktayız.
2.20 “Küresel Boyutta Avrupa Yükseköğretim Alanı” stratejisini benimsemekte ve Avrupa Yükseköğretim Alanı hakkında bilgi sağlanması ve bu alanın çekiciliği ve rekabet edebilirliğinin desteklenmesi; ortaklığa dayalı işbirliğinin güçlendirilmesi; politika diyaloglarının yoğunlaştırılması; ve tanımanın geliştirilmesi gibi temel politika alanlarında çalışmalar yürütmeyi amaçlamaktayız. Bu çalışma, OECD/UNESCO’nun “Sınır ötesi Yükseköğretimde Kalitenin Sağlanması Konusunda Kılavuz İlkeleri” ile ilişkili olarak görülmelidir.
3. 2009 için Öncelikler
3.1 Önümüzdeki iki yıl boyunca, devam etmekte olan üç kademeli derece sistemi, kalite güvencesi ve öğrenim süreleri ile derecelerin tanınması öncelikleri de dahil olmak üzere, kabul edilmiş eylem başlıklarının tamamlanmasına yoğunlaşmak konusunda anlaşmış bulunmaktayız. Özellikle, aşağıda sıralanan eylem alanları üzerinde odaklanacağız.
Hareketlilik
3.2 2009 yılı için hazırlanacak olan ulusal raporlarımızda, öğrencilerin ve personelin hareketliliğini teşvik etmek amacıyla ulusal düzeyde gerçekleştirilen ve gelecek değerlendirmeler için alınacak tedbirleri de kapsayan eylemler hakkında bilgi vereceğiz. Paragraf 2.3’te belirtilen temel ulusal zorluklar üzerinde yoğunlaşacağız. Ayrıca, bilgi alışverişi ve burs ve kredilerin taşınabilirliğinin önündeki engellerin belirlenmesi ve kaldırılmasını sağlamak amacıyla ulusal uzmanlar ağı oluşturma konusunda anlaşmaya vardık.
Sosyal Boyut
3.3 Benzer biçimde, sosyal boyut ile ilgili eylem planları ve bunların etkinliğini arttırmakta yolundaki önlemleri içeren ulusal stratejilerimiz ve politikalarımız hakkında raporlar hazırlayacağız. Tüm paydaşları ulusal alanda bu çalışmaya katılmaları ve destek vermeleri için davet edeceğiz.
Veri Toplama
3.4 Bologna Süreci’ne katılan tüm ülkeler arasında hareketlilik ve sosyal boyut konularındaki mevcut bilgilerin geliştirilmesi ihtiyacının farkındayız. Bu nedenle Avrupa Komisyonu’ndan Eurostudent ile birlikte tüm Bologna ülkelerindeki sosyal boyut, öğrenci ve öğretim elemanı hareketliliği konularında ilerlemenin ölçülebilmesi için karşılaştırılabilir ve güvenilir bilgi sağlamalarını talep ediyoruz. Bu alandaki bilgiler, hem yükseköğretimi hem de mezunların istihdam edilebilirliğini eşit ve tarafsız bir biçimde kapsamalıdır. Bu görev Bologna İzleme Grubu ile birlikte yürütülmeli ve konu ile ilgili rapor 2009 Bakanlar Konferansı’nda sunulmalıdır.
İstihdam
3.5 Üç kademeli derece sisteminin uygulamaya konmasının ardından, Bologna İzleme Grubundan yaşam boyu öğrenim kapsamında her bir aşama için istihdam oranının nasıl arttırılabileceğinin daha detaylı olarak incelenmesini talep ediyoruz. Bu, tüm paydaşların sorumluluklarını içerecektir. Hükümetler ve yükseköğretim kurumlarının, bu alanda yapılan reformların mantıksal temelleri ile ilgili olarak, işverenler ve diğer paydaşlarla daha fazla iletişim içerisinde bulunmaları gerekecektir. Kamu sektörü içindeki istihdam ve kariyer yapılarının, bu yeni üç kademeli sistem ile tam olarak uyum içerisinde olması için hükümetlerimiz ile beraber çalışacağız. Kurumları, öğrenim çıktılarına dayalı müfredat oluşturulması sürecinde işverenler ile daha ileri seviyede ortaklık ve işbirliği kurmaları konusunda teşvik edeceğiz.
Küresel Boyutta Avrupa Yükseköğretim Alanı
3.6Bologna İzleme Grubundan , 2009 yılına kadar Avrupa çapında ve ulusal ve kurumsal düzeylerde bu alandaki tüm gelişmeleri kapsayan bir rapor hazırlamasını talep ediyoruz. Burada tüm paydaşlara yetki alanları dahilinde görev düşmektedir. Küresel boyutta AYA stratejisi uygulanmasının rapor edilmesinde Bologna İzleme Grubunun iki önceliği özellikle dikkate alması gerekmektedir. Birincisi, Bologna Sekreterliği web sayfası ve Avrupa Üniversiteler Birliği tarafından hazırlanan Bologna El Kitabındaki Avrupa Yükseköğretim Alanı ile ilgili mevcut bilgilerin geliştirilmesi ve ikincisi , yeterliliklerin ve öğrenim sürelerinin tanınmasının geliştirilmesidir. AYA dahilindeki tüm yükseköğretim kurumlarına, ENIC/NARIC merkezlerine ve tanıma konusunda diğer yetkili makamlara , Avrupa’da kazanılan yeterliliklerin dünyanın diğer bölgelerinde nasıl değerlendirilmesini bekliyorlarsa, Avrupa dışında edinilen yeterlilikleri değerlendirirken de aynı açık görüşle hareket etmeleri ve tanıma değerlendirmelerini de Lizbon Tanıma Sözleşmesi’ni temel alarak yapmaları çağrısında bulunuyoruz.
Durum Değerlendirmesi
3.7Bologna İzleme Grubundan, 2009 Bakanlar Konferansı’na kadar bitirilmek üzere, ulusal raporlara dayanan durum değerlendirmesi sürecine devam etmesini talep ediyoruz. Özellikle hareketlilik, küresel boyutta Bologna Süreci ve sosyal boyut konularındaki durum değerlendirmesinde, kalitatif analizler geliştirilmesini beklemekteyiz. Durum değerlendirmesinin kapsadığı alanlar; derece sistemleri ve mezunların istihdam edilebilirliği, derecelerin ve öğrenim sürelerinin tanınması, kalite güvencesinin Avrupa Standartları ve İlkelerine uygun bir şekilde uygulanması gibi konuları içermeye devam etmelidir. Öğrenci merkezli ve çıktı temelli bir öğrenim sisteminin geliştirilmesi amacıyla, bir sonraki uygulamanın aynı zamanda, ulusal yeterlilikler çerçeveleri, öğrenim çıktıları ve kredileri, hayat boyu öğrenim ve deneyimle kazanılan yeterliliklerin tanınması konularını da içermesi gerekmektedir.
4. 2010 ve Ötesi
4.1 Avrupa Yükseköğretim Alanı gelişirken ve küreselleşmenin zorluklarına cevap vermeye çalışırken, mevcut işbirliğinin 2010’dan sonra da devam etmesi gerektiği inancındayız.
4.2 Bologna Süreci’nden Avrupa Yükseköğretim Alanı’na bir geçiş kapısı olacak olan 2010 yılını, toplumlarımızın hem ulusal düzeyde hem de Avrupa düzeyindeki gelişimlerinde anahtar rolü oynayan yükseköğretime olan bağlılığımızın göstergesi olarak ele alıyoruz. 2010 yılını, 1999’da Bologna Süreci’ni başlatmamıza sebep olan vizyonumuzu gözden geçirme ve yeniden düzenleme yolunda bir fırsat olarak ele alacağız. 2010 yılını, yükseköğretim sistemlerimizi anlık durumların ötesine bakacak şekilde düzenlemek ve geleceğimizi belirleyecek olan zorlukların üstesinden gelmek için bir fırsat olarak ele almaktayız.
4.3 Bologna İzleme Grubundan, Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın 2010’dan sonra nasıl geliştirileceği konusunda, 2009 Bakanlar toplantısında sunulmak üzere bir rapor hazırlamasını talep ediyoruz. Bu rapor, mevcut olan gayrı resmi düzenlemelerin düzgün bir şekilde işlemekte olduğu ve eşi görülmemiş değişimler getirdiği gerçeği ışığında, uygun destek yapılarına ilişkin öneriler içermelidir.
4.4 Bologna İzleme Komitesi’nden 2010 yılı için, danışman üyeler ile işbirliği içerisinde, geçmiş değerlendirmeler, Trends ve Öğrenci Gözüyle Bologna raporlarının dikkate alındığı ve 1999 yılından günümüze Bologna Süreci çerçevesinde kaydedilen gelişmelerin bağımsız değerlendirmeleri de içerecek şekilde ele alındığı bir rapor hazırlamalarını bekliyoruz.
4.52010 yılında yapılacak olan Bakanlar toplantısının niteliği, yeri ve içeriğine ilişkin 2008 yılının ilk yarısında alınacak olan karar Bologna İzleme Grubunun yetkisine verilmiştir.
4.6 Bir sonraki toplantımız, Benelüx ülkelerinin ev sahipliğinde, 28-29 Nisan 2009 tarihlerinde Leuven/Louvain-la-Neuve’de gerçekleştirilecektir.
Polonya Cumhuriyeti Anayasası 2 Nisan 1997 tarihinde kabul edilerek 25 Mayıs 1997’de halkoylamasına sunulmuş ve kabul edilmiş, Polonya Resmi Gazetesinin 16 Temmuz 1997 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Polonya Anayasası 243 maddeden oluşmaktadır ve devletin işleyişinin detaylı bir şekilde yazıldığı Anayasa türlerindendir. Polonya Cumhuriyeti Anayasasının ülkenin dili olan lehçede “Konstytucja Rzeczypospolitej Polskiej” şeklinde ifade edilmekte ve sosyal adalete dayalı hukuk devletinin kurucu belgesidir.
Polonya Bayrağı
Polonya Anayasası Önsözü
POLONYA CUMHURİYETİ ANAYASASI
Bölüm I.
Cumhuriyet
Madde 1.
Polonya Cumhuriyeti bütün vatandaşlarının ortak yararınadır.
Madde 2.
Polonya Cumhuriyeti, hukukun egemen olduğu ve sosyal adalet ilkelerini hayata geçiren demokratik bir devlettir.
Madde 3.
Polonya Cumhuriyeti üniter bir devlettir.
Madde 4.
Polonya Cumhuriyetinde egemenlik ulusundur.
Ulus bu egemenliğini doğrudan veya temsilcileri aracılığıyla kullanır.
Madde 5.
Polonya Cumhuriyeti bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü muhafaza eder ve kişi ve vatandaş hak ve özgürlüklerinin, vatandaşların güvenliğini güvence altına alır, ulusal mirasını korur ve sürdürülebilir kalkınma ilkelerine uygun olarak doğal çevrenin korunmasını sağlar.
Madde 6.
Polonya Cumhuriyeti, halkın, Ulus kimliği, süreklilik ve gelişmenin kaynağı olan kültürel mallara eşit erişim koşullarını sağlar.
Polonya Cumhuriyeti ulusal kültürel mirası ile bağlantılarını muhafaza etmek için yurtdışında yaşayan Polonyalılara yardım sağlar.
Madde 7.
Kamu kurumları hukuk temelinde ve hukukun sınırları içinde işlevlerini yerine getirir.
Madde 8.
Anayasa, Polonya Cumhuriyetinin üst hukukudur.
Anayasa aksini öngörmediği takdirde, Anayasa hükümleri doğrudan uygulanır.
Madde 9.
Polonya Cumhuriyeti, uluslararası hukukun bağlayıcılığına saygı gösterir.
Madde 10.
Polonya Cumhuriyetinin yönetim sistemi, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı ve aralarındaki dengeye dayalıdır.
Yasama erki Sejm (Meclis) ve Senatoya aittir, yürütme erki Polonya Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kuruluna ve yargı erki mahkemelere aittir.
Madde 11.
Polonya Cumhuriyeti siyasi partilerin kurulması ve işlev görmesi için özgürlük sağlar. Siyasi partiler gönüllülük esasına ve Polonya vatandaşlarının eşitliği üzerine kurulur, amaçları Devlet politikasının biçimlendirilmesini demokratik yollarla etkilemektir.
Siyasi partilerin finansmanı kamu denetimine açıktır.
Madde 12.
Polonya Cumhuriyeti, sendikaların, çiftçilerin sosyal-mesleki örgütleri, dernekler, vatandaş hareketleri ve diğer gönüllü dernekler ve vakıfların kurulması ve faaliyet göstermeleri için özgürlük sağlar.
Madde 13.
Programları totaliter yöntemler ve nazizm, faşizm ve komünizmin faaliyet usulleri üzerine kurulu ve bunun yanı sıra, programları veya faaliyetleri ırk veya ulusal nefret, güç elde etmek veya devlet politikasını etkilemek için şiddet kullanımını tasvip eden veya kendi yapı ve üyeliklerini gizleyen siyasi partiler ve diğer örgütler yasaktır.
Madde 14.
Polonya Cumhuriyeti basın ve sosyal iletişimin diğer vasıtaları için özgürlük sağlar.
Madde 15.
Polonya Cumhuriyetinin bölgesel sistemi, kamu gücünün yerelleşmesini sağlar.
Devletin bölgelere ayrılmış yapısı, bölgesel birimlere kamu görevlerini yerine getirme kapasitesi sağlayan, ekonomik, sosyal ve kültürel bağlara izin veren bir statü ile belirlenir.
Madde 16.
Temel bölgesel birimlerin sakinleri kanuna uygun olarak kendi kendini yöneten bir topluluğu oluşturur.
Yerel özyönetim kamu yetkisinin kullanımına katılır. Yerel öz yönetimin statüye göre yürütmeye yetkili olduğu kamu görevlerinin önemli bölümü, kendi adına ve kendi sorumluluğu altında yapılır.
Madde 17.
Bir statü vasıtasıyla, kamunun güvendiği bir meslek dalında özyönetimler oluşturulabilir ve bu özyönetimler, kamu yararına uygun ve onu korumak amacıyla söz konusu mesleklerini icraya odaklanırlar.
Diğer özyönetim biçimleri de statü aracılığıyla oluşturulur. Bu tür özyönetimler ne bir mesleği icra özgürlüğünü ihlal eder ne de ekonomik faaliyette bulunma özgürlüğünü sınırlar.
Madde 18.
Bir erkek ve bir kadın birliği, hem de aile, annelik ve ebeveynlik olarak evlilik, Polonya Cumhuriyetinin koruması ve gözetimi altındadır.
Madde 19.
Polonya Cumhuriyeti bağımsızlık mücadelesinin gazilerine ve özellikle malullerine özel ihtimam gösterir.
Madde 20.
Ekonomik faaliyet, özel mülkiyet ve dayanışma, diyalog ve sosyal ortaklar arasında işbirliği özgürlüğüne dayalı bir sosyal piyasa ekonomisi, Polonya Cumhuriyeti ekonomik sisteminin temelini oluşturur.
Madde 21.
Polonya Cumhuriyeti mülkiyet ve miras hakkını korur.
Kamulaştırmaya sadece kamusal amaçlarla ve adil tazminat karşılığında izin verilebilir.
Madde 22.
Ekonomik faaliyet özgürlüğü üzerindeki sınırlamalar sadece kanunla ve sadece önemli kamusal nedenlerle konulabilir.
Madde 23.
Devletin tarım sisteminin temeli aile çiftliğidir. Bu ilke 21 ve 22’nci madde hükümlerini ihlal etmez.
Madde 24.
Çalışma Polonya Cumhuriyeti tarafından korunur. Devlet çalışma koşulları üzerinde denetim yerine getirir.
Madde 25.
Kiliseler ve diğer dini kuruluşlar eşit haklara sahiptir.
Polonya Cumhuriyeti Kamu makamları, ister dini veya felsefi veya hayata bakış ile ilgili olsun, kişisel inanç konularında tarafsızdır ve kamu hayatında içinde ifade özgürlüğünü sağlar.
Devlet ve kilise ve diğer dini kuruluşlar arasındaki ilişki, özerkliklere ve kendi alanında her birinin karşılıklı bağımsızlığına saygı ve ayrıca bireysel ve ortak yarar için işbirliği esasına dayalıdır.
Polonya Cumhuriyeti ve Roma Katolik Kilisesi arasındaki ilişkiler Vatikan ile yapılan uluslararası antlaşma ve kanunla belirlenir.
Polonya Cumhuriyeti ve diğer kiliseler ve dini kuruluşlar arasındaki ilişkiler, temsilcileri ve Bakanlar Kurulu arasında imzalanan anlaşmalar uyarınca kabul edilen statülerle belirlenir.
Madde 26.
Polonya Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri, Devletin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korur, güvenliğini ve sınırlarının dokunulmazlığını temin eder.
Silahlı Kuvvetler ve siyasi konularda ilgili tarafsızlık gözetir, sivil ve demokratik denetime tabidir.
Madde 27.
Lehçe Polonya Cumhuriyetinde resmi dildir. Bu hüküm, onaylanmış uluslararası anlaşmaların sonucu ulusal azınlık haklarını ihlal etmez.
Madde 28.
Kırmızı bir alan üzerinde taçlı bir beyaz kartal görüntüsü Polonya Cumhuriyetinin armasıdır.
Beyaz ve kırmızı Polonya Cumhuriyetinin renkleridir.
“Dabrowski’nin Mazurka”sı Polonya Cumhuriyeti milli marşıdır.
Arma, renkler ve Polonya Cumhuriyeti ulusal marşı yasal korumaya tabidir.
Arma ile ilgili detaylar, renkler ve ulusal marş kanunla belirlenir.
Madde 29.
Varşova Polonya Cumhuriyeti’nin başkentidir.
Bölüm II.
Kişilerin ve Vatandaşların Özgürlükleri,
Hakları ve Ödevleri Genel İlkeler
Madde 30.
Kişinin doğal ve devredilemez onuru kişi ve vatandaş özgürlükleri ve haklarının kaynağını oluşturur. İnsan yaşamı dokunulmazdır. İnsan yaşamına saygı ve koruma kamu otoritelerinin yükümlülüğüdür.
Madde 31.
Kişi özgürlüğü yasal korumaya sahiptir.
Herkes başkalarının özgürlük ve haklarına saygı gösterir. Kimse kanunun gerekli kılmadığı bir şeyi yapmaya zorlanamaz.
Anayasal özgürlükler ve hakların kullanımı sadece kanunla ve sadece, demokratik bir devlette, devletin güvenliğinin ve kamu düzeninin korunması gerektiğinde veya doğal çevreyi, sağlık kamu ahlakını veya başkalarının özgürlüklerini ve haklarını korumak için sınırlanabilir. Bu tür sınırlamalar hak ve özgürlüklerinin özüne aykırı olamaz.
Madde 32.
Herkes kanun önünde eşittir. Herkes kamu makamlarından eşit muamele görme hakkına sahiptir.
Hiç kimse herhangi bir nedenle siyasal, sosyal ya da ekonomik yaşamda ayrımcılığa tabi tutulamaz.
Madde 33.
Polonya Cumhuriyetinde, kadın ve erkek, ailede, siyasal, sosyal ve ekonomik yaşamda eşit haklara sahiptir.
Erkek ve kadınlar özellikle eğitim, istihdam ve teşvik konusunda, eşit haklara sahiptir ve benzer değerde iş için eşit ücret, sosyal güvenlik, kamu görevi ve kamu paye ve nişanlarını alma hakları vardır.
Madde 34.
Polonya vatandaşlığı Polonya vatandaşı ebeveynlerden doğum ile elde edilir. Polonya vatandaşlığı edinmenin diğer yöntemleri kanunla belirlenir.
Bir Polonya vatandaşı kendisinin feragat emesi dışında Polonya vatandaşlığını kaybetmez.
Madde 35.
Polonya Cumhuriyeti, ulusal veya etnik azınlıklara mensup Polonya vatandaşlarına, kendi dillerini geliştirme, gelenek ve göreneklerini koruma, kendi kültürlerini geliştirme özgürlüğü sağlar.
Ulusal ve etnik azınlıklar, eğitim ve kültür kurumları, dini kimliklerini korumak için tasarlanmış kurumların yanı sıra, kendi kültürel kimlikleri ile bağlantılı konuların çözümüne katılma hakkına sahiptir.
Madde 36.
Bir Polonya vatandaşı, yurt dışında bulunduğu süre boyunca, Polonya Devleti tarafından korunma hakkına sahiptir.
Madde 37.
Herkes, Polonya Devlet yetkisi altında olmaktan dolayı, anayasa ile güvence altına alınmış hak ve özgürlüklere sahiptir.
Yabancılar açısından, bu ilkeden muafiyet kanunla belirlenir.
Kişisel Özgürlükler ve Haklar
Madde 38.
Polonya Cumhuriyeti her insanın hayatına yasal koruma sağlar.
Madde 39.
Kimse, rızası olmadan, tıbbi deneyler de dahil olmak üzere, bilimsel deneylere tabi tutulamaz.
Madde 40.
Hiç kimse, işkenceye ya da zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve cezaya tabi tutulamaz. Bedensel ceza uygulanması yasaktır.
Madde 41.
Herkese kişisel dokunulmazlık ve güvenlik sağlanır. Herhangi bir yoksunluk veya özgürlük sınırlaması sadece, ilkelere uygun olarak ve kanunda belirtilen usuller çerçevesinde uygulanabilir.
Bir mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararı dışında, özgürlüğünden yoksun bırakılan herhangi bir kişi, bu yoksunluğun yasalara uygunluğu konusunda derhal karar almak için mahkemeye başvurma hakkına sahiptir. Özgürlükten herhangi bir yoksun bırakma durumunda, yoksun bırakılan kişinin ailesi veya belirttiği bir kişiye haber verilir.
Her gözaltına alınan kişiye, derhal ve anlayacağı bir şekilde gözaltı gerekçesi hakkında bilgi verilir. Kişi, davanın görüşülmesi için gözaltı 48 saat içinde mahkemeye çıkarılır. Gözaltına alınan kişi, mahkemeye çıkarılışından itibaren kırksekiz saat içinde, yüklenen suçları belirten bir mahkeme tarafından verilen geçici tutuklama emri olmadıkça serbest bırakılır.
Özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes insancıl muamele görür.
Hukuka aykırı olarak özgürlüklerinden mahrum bırakılan herkesin tazminat isteme hakkı vardır.
Madde 42.
Bir kişinin sadece, suç işlendiği anda yürürlükte olan bir kanunla yasaklanan ve cezaya tabi olan fiilden dolayı cezai sorumluğu vardır. Bu ilke, işlendiği anda, uluslararası hukuk anlamında suç teşkil eden herhangi bir eylemin cezalandırılmasına engel değildir.
Hakkında ceza davası açılan herhangi biri davanın her aşamasında savunma hakkına sahiptir. Avukatını seçebilir veya –kanunda belirtilen ilkelere uygun olarak– mahkemenin atadığı avukattan yararlanabilir.
Suçu mahkemenin nihai kararı ile belirleninceye kadar herkes masum sayılır.
Madde 43.
Savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlara ilişkin hiçbir yasal sınırlama yoktur.
Madde 44.
Kamu görevlilerince veya verdikleri emirle işlenen ve siyasi nedenlerle kovuşturulmayan suçlarla ilgili zaman aşımı süresi, bu tür nedenler var olduğu sürece uzatılır.
Madde 45.
Herkes, yetkili tarafsız ve bağımsız bir mahkeme nezdinde gecikmeksizin davasının adil ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.
Duruşmanın açıklığı ilkesinde, ahlaki, devletin güvenliği, kamu düzeni veya taraflardan birinin özel hayatı, ya da diğer önemli özel çıkarların korunması nedenleriyle istisnalar yapılabilir. Kararlar kamuya ilân edilir.
Madde 46.
Mülkiyete, sadece kanunda belirtilen hallerde ve sadece mahkemenin nihai bir kararıyla el konabilir.
Madde 47.
Herkesin, özel ve aile hayatının, onuru ve iyi şöhretini yasal koruma hakkına sahiptir.
Madde 48.
Anne-babalar, çocuklarını kendi inançları doğrultusunda yetiştirme hakkına sahiptir. Bu yetiştirmede bir çocuğun olgunluk derecesine ve bunun yanı sıra vicdan ve inanç özgürlüğüne ve inançları saygı gösterilir.
Ebeveynlik hakkından mahrumiyet veya sınırlama sonucu sadece kanunda belirtilen hallerde ve nihai mahkeme hararına dayanarak ortaya çıkabilir.
Madde 49.
Haberleşme özgürlüğü ve gizliliği güvence altındadır. Bununla ilgili herhangi bir kısıtlama sadece yasa ile belirlenen hallerde ve şekilde uygulanabilir.
Madde 50.
Konut dokunulmazlığı güvence altındadır. Bir ev, bina ya da araçta herhangi bir arama sadece yasa ile belirlenen hallerde ve şekilde yapılabilir.
Madde 51.
Kimse, kanuni dayanak dışında, kişiliğiyle ilgili bilgileri ifşa etmek zorunda bırakılamaz.
Kamu makamları, vatandaşlar hakkında, demokratik bir hukuk devletinde gerekenlerin dışında bilgi edinemez, toplayamaz veya erişime açamaz.
Herkes, kendisini ilgilendiren resmi belgelere ve toplanan verilere erişme hakkına sahiptir. Bu haklar üzerinde kanuni sınırlamalar konabilir.
Herkes, gerçek dışı veya eksik bilginin veya kanuna aykırı yollardan elde edilmiş bilginin düzeltmesini talep etme hakkına sahiptir.
Bilgi toplama ve bilgiye erişim usul ve esasları kanunla belirlenir.
Madde 52.
Seyahatin yanı sıra Polonya Cumhuriyeti sınırları içinde ikamet yeri seçimi ve misafir olarak bulunma özgürlüğü herkese sağlanır.
Herkes Polonya Cumhuriyeti topraklarını serbestçe terk edebilir.
Yukarıdaki bir ve ikinci fıkralarda belirtilen özgürlükler, kanunun belirlediği sınırlamalara tabi olabilir.
Bir Polonya vatandaşının ne ülkeden sınır dışı edilebilir, ne de geri dönmesi yasaklanabilir.
Leh kökeni kanunlara uygun olarak teyit edilen herkes Polonya’da kalıcı olarak yerleşebilir.
Madde 53.
Herkese din ve inanç özgürlüğü sağlanır.
Din özgürlüğü, ikrar veya kişisel tercihe göre bir dini kabul etmeyi ve ayrıca bu dini, tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak, ibadet ve dua ederek, törenlerine katılarak, ayinlerini icra ederek veya öğreterek açıkça göstermeyi içerir. Din özgürlüğü aynı zamanda inananların ihtiyaçlarını karşılamak üzere mabetlere ve diğer ibadet yerlerine sahip olmayı ve nerede olurlarsa olsunlar bireylerin din hizmetlerinden yararlanma hakkını da içerir.
Ebeveynler çocuklarına inançlarına uygun olarak ahlaki ve dini terbiye ve eğitim sağlamak hakkına sahiptir. 48. Maddenin 1. fıkra hükümleri uygun olduğu hallerde uygulanır.
Bir kilise ya da başka yasal olarak tanınmış dini örgütün dini okullarda öğretilebilir, ancak diğer insanların din ve vicdan özgürlükleri ihlal edilemez.
Dinini alenen ifade etme özgürlüğü sadece ve sadece kanunla sınırlanabilir ve bu devletin güvenliği, kamu düzeni, sağlık, ahlak veya başkalarının özgürlükler ve hakları için gerekli olduğu hallerde olabilir.
Kimse dini ibadetlere katılmaya ya da katılmamaya zorlanamaz.
Hiç kimse, kamu kurumları tarafından hayat felsefesini, dini inançlarını veya inanç felsefesini açıklamaya zorlanamaz.
Madde 54.
Herkesin, fikirleri ifade etme, bilgi edinme ve yayma özgürlüğü güvence altındadır.
Sosyal iletişim araçlarına önleyici sansür ve basına ön izin yasaktır. Kanunlar bir radyo veya televizyon istasyonu işletme için izin alınmasını gerektirebilir.
Madde 55.
Polonyalı bir vatandaşın iadesi yasaktır.
Siyasi nedenlerden dolayı ancak zor kullanmadan işlenen bir suçtan şüpheli bir kişinin iadesi yasaktır.
Mahkemeler suçluların iadesinin kabul edilebilirliği konusunda karar verme yetkisine sahiptir.
Madde 56.
Yabancılar, yasayla belirlenen esaslara uygun olarak Polonya Cumhuriyeti’ne sığınma hakkına sahiptir.
Polonya Cumhuriyeti’nde, baskıdan korunma talep eden yabancılar için, Polonya Cumhuriyeti taraf olduğu uluslararası anlaşmalar uyarınca mülteci statüsü verilebilir.
Siyasi Özgürlükler ve Haklar
Madde 57.
Herkesin barışçıl toplanma ve bu toplantılara katılma özgürlüğü güvence altındadır. Bu özgürlükler üzerinde kanuni sınırlamalar konabilir.
Madde 58.
Herkesin dernek kurma özgürlüğü güvence altındadır.
Amaçları veya faaliyetleri Anayasa ve kanunlara aykırı olan dernekler yasaktır. Mahkemeler, derneklerin kaydolmasına veya bu tür faaliyetlerde bulunmasını yasaklama kararı verme yetkisine sahiptir.
Kanunlar mahkeme kaydı gerektiren dernekleri, bu kayıt için usulü ve bu tür derneklerin denetim biçimlerini belirler.
Madde 59.
Sendikalarda, çiftçilerin sosyal-mesleki örgütlerinde ve işveren örgütlerinde örgütlenme güvence altındadır.
Sendikalar ve işverenler ve işveren kuruluşları, özellikle toplu ihtilafların çözümü ve toplu iş sözleşmesi ve diğer düzenlemelerin sonuçlandırılması amacıyla, pazarlık hakkına sahiptir.
Sendikalar, kanunda belirtilen sınırlamalara tabi olarak, işçi grevleri ya da protesto diğer şekillerde protesto düzenleme hakkına sahiptir. Kamu yararının korunması için, kanunlar, çalışanların belirtilen kategorilere göre veya belirli alanlarda grev yapmalarını sınırlayabilir veya yasaklayabilir.
Sendikaların ve işveren örgütlerinin örgütlenme özgürlüğünün kapsamı sadece Polonya Cumhuriyeti taraf olduğu uluslararası anlaşmalara uygun olarak izin verilen türde yasal sınırlamalara tabi tutulabilir.
Madde 60.
Kamu haklarının tamamına sahip Polonya vatandaşları, eşitlik ilkesine dayalı olarak, kamu hizmetlerine erişim hakkına sahiptir.
Madde 61.
Bir vatandaş, kamu kurumlarının faaliyetlerinin yanı sıra kamu görevlerini yerine getiren kişiler hakkında da bilgi edinme hakkına sahiptir. Bu hak aynı zamanda kendi kendini yöneten ekonomik veya mesleki organların ve kamu kurumlarının görevlerini yerine getirdikleri ve umuma ait varlıkları veya Hazine mülkünü yönettikleri alanla ilgili diğer kişi veya örgüt birimlerinin faaliyetlerini de içermektedir.
Bilgi edinme hakkı belgelere erişim ve ses ve görüntü kayıtları yapma imkanıyla genel seçimlerle oluşturulan kamu toplu organlarının oturumlarına giriş güvence altındadır.
Yukarıdaki bir ve ikinci fıkralarda ele alınan haklar üzerindeki sınırlamalar, kanun tarafından, sadece başka kişilerin ve ekonomik şahısların özgürlüklerini, kamu düzenini, güvenlik veya Devletin önemli ekonomik çıkarlarının korumak için konabilir.
Yukarıdaki bir ve ikinci fıkralarda ele alınan bilgi edinmenin usulü kanunla ve Sejm (Meclis) ve Senato ile ilgili olarak da kendi içtüzükleriyle belirlenir.
Madde 62.
En geç oy verme günü 18 yaşına gelmiş Polonya vatandaşı, referanduma katılma hakkına ve Polonya Cumhurbaşkanının yanı sıra, Sejm (Meclis) Senato ve yerel yönetim organlarının temsilcileri için oy kullanma hakkına sahiptir.
Mahkemenin nihai kararı ile hukuki ehliyetsizliklerine karar verilmiş veya seçim haklarından mahrum edilmiş kişiler ne referanduma katılma ne de oy verme hakkına sahiptir.
Madde 63.
Herkes, kamu yararına, kendi çıkarına ya da başka bir kişinin yararına –kişinin rızasıyla- kamu kurumlarına ve ayrıca kamu yönetimi alanında belirlenmiş görevlerinin icrasıyla ilgili olarak kuruluşlar ve sosyal kurumlara dilekçe verme, öneri ve şikayette bulunma hakkına sahiptir. Dilekçe, öneri ve şikayetler değerlendirme usulleri kanunla belirlenir.
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar ve Ödevler
Madde 64.
Herkes mülkiyet hakkı, diğer mülkiyet hakları ve miras hakkına sahiptir.
Herkes, mülkiyet hakkı, diğer mülkiyet hakları ve miras hakkına ilişkin, eşitlik temelinde, yasal koruma altındadır.
Mülkiyet hakkı, sadece kanunla ve sadece bu hakkın özünü ihlal etmeme ölçüsünde sınırlandırılabilir.
Madde 65.
Herkes, mesleğini seçme ve mesleğinde çalışma ve iş yerini seçme özgürlüğüne sahiptir. İstisnalar yasa ile belirlenir.
Çalışma zorunluluğu sadece kanunla konabilir.
16 yaşından altındaki çocukların sürekli istihdamı yasaktır. Kabul istihdam türleri ve yapısı yasa ile belirlenir.
Çalışma için asgari ücret düzeyi veya düzeyleri belirleme usulü kanunla belirlenir.
Kamu makamları, mesleki yönlendirme ve eğitim ve yanı sıra kamu işletmeleri ve ekonomik müdahalelerin örgütlenmesi ve desteklenmesini de içeren işsizlikle mücadele programları uygulayarak, tam, verimli istihdam politikaları izler.
Madde 66.
Herkes, güvenli ve sağlıklı koşullarda çalışma hakkına sahiptir. Bu hakkın uygulanması yöntemleri ve işveren yükümlülükleri yasayla belirlenir.
Bir çalışanın kanunen belirlenmiş izin ve yıllık ücretli tatil hakkı vardır; izin verilen azami çalışma saatleri kanunla belirlenir.
Madde 67.
Bir vatandaş, hastalık veya sakatlık nedeniyle işgöremez olduğunda veya emeklilik yaşına geldiğinde, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Sosyal güvenlik biçimleri ve kapsamı yasa ile belirlenir.
İstemeden işsiz kalmış ve başka desteği olmayan bir vatandaş sosyal güvenlik hakkına sahiptir;
Madde 68.
Herkes, sağlığının korunması hakkına sahiptir.
Maddi durumlarından bağımsız olarak, vatandaşların, kanunla, kamu fonlarından finanse edilen sağlık hizmetlerine eşit erişimi sağlanır. Bu hizmetlerin kapsamı ve sağlanma şartları yasayla düzenlenir.
Kamu makamları, çocuklar, hamile kadınlar, engelliler ve ileri yaştaki kişilere özel sağlık hizmeti sağlar.
Kamu makamları salgın hastalıklar ile mücadele eder ve çevrenin bozulmasının sağlığa olumsuz etkilerini önler.
Kamu makamları çocuklar ve gençler arasında, kültür fiziğin gelişimine destek olur.
Madde 69.
Kamu makamları, yasa uyarına, geçinmeleri ve işe uyum sağlamaları ve sosyal iletişim için, engelli kişilere yardım sağlar.
Madde 70.
Herkesin eğitim hakkı vardır. 18 yaşına kadar için eğitim zorunludur. Okul gönderme yükümlülüğünün yerine getirilme şekli yasa ile belirlenir.
Kamu okullarında eğitim ücretsizdir. Kanun kamu yüksek öğretim kurumları tarafından sağlanan bazı hizmetlere ücret ödenmesi için izin verebilir.
Ebeveynler, çocukları için, kamu okulları dışında başka okul seçme hakkına sahiptir. Vatandaşlar ve kurumlar ilk ve orta dereceli okullar ve yüksek öğretim kurumları ve eğitimi geliştirme kurumları açma hakkına sahiptir. Kamuya ait olmayan okulların açılması ve işletilmesi, kamunun bunların finansmanına katılımı ve bunun yanı sıra bu okulların eğitiminin denetlenme esasları kanunla belirlenir.
Kamu makamları vatandaşların eğitime evrensel ve eşit erişimini sağlar. Bu amaçla, bireysel mali ve kurumsal yardım sistemleri kurar ve destekler. Bu yardımın sağlanma şartları yasa ile belirlenir.
Yüksek öğretim kurumlarının özerkliği yasayla belirtilen esaslara uygun olarak sağlanır.
Madde 71.
Devlet, sosyal ve ekonomik politikasında, ailenin yararını gözetir. Zor maddi ve sosyal koşullar altındaki-özellikle de çok çocuklu veya tek ebeveynli-aileler kamu makamlarından özel yardım alma hakkına sahiptir.
Bir anne, doğumdan önce ve sonra, kamu makamlarından, yasada belirtilen ölçüde, özel yardım alma hakkına sahiptir.
Madde 72.
Polonya Cumhuriyeti çocuk haklarını güvence altına alır. Herkes, kamu kurumlarından, çocukların şiddet, zulüm, istismar ve ahlakı zayıflatan fiillere karşı savunulmasını talep etme hakkına sahiptir.
Ebeveyn bakımından yoksun bir çocuk kamu otoriteleri tarafından sağlanan bakım ve yardım hakkına sahiptir.
Çocuklardan sorumlu kamu kurumları ve kişiler, bir çocuğun haklarını tesis ederken, mümkün olduğu kadar ve öncelikle çocuğun görüşlerini dikkate alır.
Çocuk Hakları Komiseri’nin yetkileri ve atanma usulleri için yasa ile belirlenir.
Madde 73.
Herkesin sanatsal yaratım ve bilimsel araştırma ve bunların ürünlerinin yayımı özgürlüğü, ve öğretme ve kültür ürünlerinden yararlanma özgürlüğü sağlanır.
Madde 74.
Kamu makamları mevcut ve gelecek nesillerin ekolojik güvenliğin sağlanmasına yönelik politikalar takip eder.
Çevrenin korunması, kamu makamlarının ödevidir.
Herkes çevrenin niteliği ve korunmasından haberdar olma hakkına sahiptir.
Kamu makamları, vatandaşların çevre kalitesini koruma ve artırmaya yönelik faaliyetlerini destekler.
Madde 75.
Kamu makamları, özellikle evsizlikle mücadele ederek, ekonomik konut geliştirmeyi teşvik ederek ve her vatandaşın ev sahibi olmasını amaçlayan faaliyetleri destekleyerek, konut ihtiyacını karşılamaya elverişli politikalar izler.
Kiracıların haklarının korunması yasa ile tesis edilir.
Madde 76.
Kamu makamları, tüketicileri, müşterileri, kiracıları veya kiralayanları, sağlıklarını, özel yaşamlarını ve güvenliklerini tehdit eden faaliyetlere ve aynı zamanda dürüst olmayan pazar uygulamalarına karşı korur. Bu korumanın kapsamı yasa ile belirlenir.
Özgürlükler ve Hakları
Savunma Araçları
Madde 77.
Herkesin, kamu kurumunun bir fiili nedeniyle kendisine yapılan bir kötülükten dolayı, tazminat hakkı vardır.
Kanunlar, herhangi bir kişinin, özgürlükler veya hakların ihlali iddiasıyla mahkemelere başvurmasına engel olmaz.
Madde 78.
Her iki taraf, ilk derecede verilen hüküm ve kararlara itiraz etme hakkına sahiptir. Bu ilkenin istisnası ve temyiz için usul yasa ile belirlenir.
Madde 79.
Kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde, anayasal özgürlükleri ve hakları ihlal edilen herkes, bir mahkeme veya kamu kurumunun, Anayasada belirtilen özgürlükleri ve hakları konusunda nihai kararını dayandırdığı bir kanun ya da norm kanunun Anayasaya uygunluğu için Anayasa Mahkemesine başvuru hakkına sahiptir.
Yukarıdaki birinci fıkranın hükümleri 56’ncı maddede belirtilen haklarla ile ilgili değildir.
Madde 80.
Kanunda belirtilen esaslara uygun olarak, herkes kamu idaresi tarafından ihlal edilen özgürlüklerinin ve haklarının korunması konusunda yardım almak için Vatandaş Hakları Komiseri’ne başvurma hakkına sahiptir.
Madde 81.
65’inci maddenin dört ve beşinci fıkralarında, 66, 69, 71, 74, 75 ve 76’ncı maddelerde belirtilen haklar, kanunda belirtilen sınırlamalara tabi olarak iddia edilebilir.
Yükümlülükler
Madde 82.
Polonya Cumhuriyeti’ne bağlılık ve ayrıca kamu yararının gözetilmesi her Polonya vatandaşının ödevidir.
Madde 83.
Herkes Polonya Cumhuriyeti’nin kanunlarına uyar .
Madde 84.
Herkes, kanunda belirtildiği şekilde, vergileri ödemek de dahil olmak üzere, sorumlulukları ve görevlerine uyar.
Madde 85.
Vatan savunması her Polonya vatandaşının ödevidir.
İkame hizmetin yapısı yasa ile belirlenir.
Dini inançları ya da ahlâki ilkeleri kendisinin askerlik hizmeti yapmasına izin vermeyen bir vatandaş, kanunda belirtilen ilkelere uygun olarak, askerlik hizmeti yerine başka bir hizmeti yürütmek zorunda kalabilir.
Madde 86.
Herkes çevre kalitesine özen gösterir ve bozulmasına neden olmaktan sorumlu tutulur. Bu sorumluluk ilkeleri yasa ile belirlenir.
Bölüm III.
Hukukun Kaynakları
Madde 87.
Polonya Cumhuriyetini evrensel olarak bağlayıcı hukuk kaynakları şunlardır: Anayasa, kanunlar, onaylanmış uluslararası anlaşmalar ve tüzükler.
Yasama organlarının faaliyetleri sonucu çıkarılan yerel hukuk kararnameleri bu kararnameleri çıkaran organın bölgesinde, Polonya Cumhuriyetinin evrensel olarak bağlayıcı bir hukuk kaynağıdır.
Madde 88.
Tüzük, yönetmelik ve yerel hukuk kararnameleri yürürlüğe girmesi için ön koşul ilân edilir.
Norm kanunların yayımlanma esasları ve usulleri kanunla belirlenir.
Kanunla verilen ön izin ile onaylanan uluslararası anlaşmalar, kanunlar için gerekli usullere uygun olarak yürürlüğe girer. Diğer uluslararası anlaşmaların yayımlanma esasları kanunla belirlenir.
Madde 89.
Eğer anlaşma aşağıdakilerden biriyle ilgiliyse, Polonya Cumhuriyetinin uluslararası bir anlaşmayı onaylaması ve ayrıca çekilmesi kanunla verilen ön izni gerektirir:
1) Barış, ittifaklar, politik veya askerî anlaşmalar;
2) Anayasada belirtilen, vatandaşların özgürlükleri, hakları ve yükümlülükleri;
3) Polonya Cumhuriyetinin uluslararası bir kuruluşa üyeliği;
4) Devlete yüklenen önemli mali sorumluluklar;
5) Yasayla düzenlenen ya da Anayasanın kanun biçimini gerektirdiği konular.
Bakanlar Kurulu Başkanı (Başbakan), yasayla izin gerektirmeyen herhangi bir uluslararası anlaşmanın Cumhurbaşkanı’nın onayına sunulması niyetiyle ilgili Sejm’i (Meclis) bilgilendirir.
Uluslararası anlaşmaların akdi veya anlaşmadan çekilme esas ve usulleri kanunla belirlenir.
Madde 90.
Polonya Cumhuriyeti, uluslararası anlaşmalar yoluyla, uluslararası bir kuruluş ya da uluslararası bir kuruma, belirli konularda ilgili Devlet organlarının yetkisini devredebilir.
Birinci fıkrada ele alınan, uluslararası bir anlaşmayı onaylama izni veren bir kanun, Sejm’de (Meclis) Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunuşuyla üçte iki çoğunluk oyuyla ve Senato’da, Senatör üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunuşuyla üçte iki çoğunluk oyuyla kabul edilir.
Böyle bir anlaşmanın onay izni ayrıca, 125’inci madde hükümlerine göre, ülke çapında bir halkoylamasıyla da verilebilir.
Onay izni verme usulünün seçimi ile ilgili herhangi bir karar Sejm’de (Meclis) Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunuşuyla üçte iki çoğunluk oyuyla alınır.
Madde 91.
Onaylanmış bir uluslararası anlaşma, Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde (Dziennik Ustaw) yayımlandıktan sonra, iç hukuk düzeninin bir parçası haline gelir ve uygulaması bir kanuna dayalı olmadıkça, doğrudan uygulanır.
Onayına kanunla izin verilen bir uluslararası anlaşmanın, ilgili kanun hükümleriyle uzlaşmazlık halinde, öncelik hakkı vardır.
Polonya Cumhuriyeti’nin onayladığı, uluslararası bir kuruluşu tesis eden bir anlaşmanın hükümleri gerektiriyorsa, yasal uyuşmazlık durumunda, onun tesis ettiği kanunların öncelik hakkı vardır.
Madde 92.
Kanunların uygulanması amacıyla, içerdikleri yetkilendirme temelinde Anayasada belirtilen organlar tarafından tüzükler çıkarılır. Yetkilendirme, düzenleme yetkisi olan organı ve düzenlenecek konuları ve ayrıca böyle bir yasanın hükümleriyle ilgili rehber ilkeleri belirler.
Bir tüzük çıkarma yetkisi olan bir organ, yetkisini, birinci fıkrada belirtildiği üzere, başka bir organa devretmez.
Madde 93.
Bakanlar Kurulu Kararları ve Başbakanın emirleri iç niteliktedir ve bu kanunu çıkaran organın alt birimlerini bağlar.
Emirler sadece kanun temelinde verilir. Vatandaşları, tüzel kişileri ve diğer konularla ilgili olarak alınan kararlara temel teşkil etmez.
Kararlar ve emirler, evrensel bağlayıcılığı olan yasalara uygunluk konusunda incelemeye tabidir.
Madde 94.
Kanunda belirtilen sınırlar içinde ve bunlar temelinde, yerel özyönetim organları ve hükümetin bölgesel organları, faaliyet bölgesi tanımlanmış alanlarında geçerli yerel hukuk kararnameleri çıkarır. Norm kanunların çıkarılması esasları ve usulleri kanunla belirlenir.
Bölüm IV.
Sejm (Meclis) ve Senato
Madde 95.
Polonya Cumhuriyeti’nde yasama yetkisi Sejm (Meclis) ve Senato tarafından kullanılır.
Sejm, Anayasa ve kanun hükümleri ile belirtilen kapsam dahilinde, Bakanlar Kurulu faaliyetleri üzerinde denetim görevini yerine getirir.
Seçimler ve Görev Süresi
Madde 96.
Sejm (Meclis) 460 Milletvekilinden oluşur.
Sejm için Seçimler, genel, eşit, doğrudan ve nispidir ve gizli oyla yapılır.
Madde 97.
Senato 100 Senatörden oluşur.
Senato için Seçimler, genel ve doğrudandır ve gizli oyla yapılır.
Madde 98.
Sejm (Meclis) ve Senato’nun her biri 4 yıllık bir dönem için seçilir. Sejm (Meclis) ve Senato’nun görev süresi, Sejm ilk oturum için toplandığı gün başlar ve bir sonraki Sejm’in toplanmasından önceki güne kadar devam eder.
Cumhurbaşkanı, Sejm ve Senato için, Sejm ve Senato’nun göreve başladığı zamandan itibaren 4 yıllık görev süresinin dolmasına en geç 90 gün kala seçim kararı alır ve bu seçimlerin, Sejm ve Senato’nun görev sürelerinin başladığı günden itibaren başlayan 4 yıllık sürenin sona ermesinden önceki 30 gün içinde, çalışılmayan bir günde yapılmasına karar verir.
Sejm, Milletvekili üye tamsayısının üçte biri çoğunluğuyla kabul edilen bir kararla görev süresini kısaltabilir. Sejm görev süresindeki herhangi bir kısalma aynı zamanda Senato görev süresinde bir kısalma anlamına gelir. Yukarıdaki beşinci fıkra hükümleri uygun olduğu hallerde uygulanır.
Cumhurbaşkanı, Sejm (Meclis) Başkanı ve Senato Başkanının görüşlerini aldıktan sonra, Anayasada belirtilen durumlarda, Sejm’in görev süresini kısaltma kararı alabilir. Sejm’in görev süresi kısaltıldığı zaman, Senato görev süresi de kısaltılmış olur.
Cumhurbaşkanı, Sejm’in (Meclis) görev süresini kısaltma kararı verdiğinde aynı zamanda Sejm ve Senato seçimlerinin de yapılmasına karar verir ve seçimlerin, Cumhurbaşkanı’nın Sejm’in görev süresini kısaltan resmi kararını açıkladığı günden itibaren en geç 45 günlük süre içindeki bir günde yapılmasına karar verir. Cumhurbaşkanı yeni seçilmiş Sejm’i, seçimlerin yapıldığı günden sonraki en geç 15’inci günde ilk oturumu yapmak üzere toplantıya çağırır.
Sejm’in görev süresinin kısaltılması durumunda, yukarıdaki 1. fıkra hükümleri uygun olduğu şekilde uygulanır.
Madde 99.
En geç seçimlerin yapıldığı gün 21 yaşına ulaşmış, oy verme hakkına sahip her vatandaş, Sejm (Meclis) için seçilebilme yeterliğine sahiptir.
En geç seçimlerin yapıldığı gün 30 yaşına ulaşmış, oy verme hakkına sahip her vatandaş, Senato için seçilebilme yeterliğine sahiptir.
Madde 100.
Milletvekili ve Senatör adayları siyasi partiler ya da seçmenler tarafından aday gösterilebilir.
Kimse aynı anda Sejm ve Senato seçimlerine aday olamaz.
Aday adaylığı ve seçimlerin yapılma şekli ve yanı sıra, seçimlerin geçerli olması için şartları, kanunla belirlenir.
Madde 101.
Yargıtay, Sejm ve Senato seçimlerinin geçerliliği üzerinde karar verme yetkisine sahiptir.
Bir seçmen, kanunda belirtilen esaslara göre, seçimlerin geçerliliğiyle ilgili olarak Yargıtay’a şikayet başvurusu yapma hakkına sahiptir.
Milletvekilleri ve Senatörler
Madde 102.
Kimse aynı zamanda hem Milletvekili ve hem de Senatör olamaz.
Madde 103.
Polonya Ulusal Bankası Başkanlığı, Vatandaş Hakları Komiserliği, Çocuk Hakları Komiserliği veya Yardımcılıkları görevinde olanlar, Para Politikası Kurulu Üyeliği, Ulusal Radyo–Televizyon Yayın Kurulu Üyeliği, Büyükelçilik görevleri veya Sejm Kançılaryası, Senato Kançılaryası, Cumhurbaşkanlığı Kançılaryası veya hükümet yönetiminde görevli olanlar Milletvekili görevini alamazlar. Bu yasak, Bakanlar Kurulu Üyeleri ve Devlet Yönetiminde Devlet Sekreterleri için geçerli değildir.
Hiçbir hâkim, savcı, kamu görevlisi, aktif görevdeki asker veya polis memuru veya Devletin koruma hizmetlerinde görevli memurlar Milletvekili görevi alamaz.
Milletvekilliği görevini üstlenmeyi veya diğer kamu görevleriyle birlikte Milletvekilliğinin yürütülmesinin yasaklandığı diğer durumlar yasayla belirlenebilir.
Madde 104.
Milletvekilleri Ulusun temsilcileridir. Seçmenlerden herhangi bir talimat almazlar.
Milletvekilleri, görevlerini yerine getirmeye başlamadan önce, Sejm (Meclis) huzurunda aşağıdaki şekilde andiçerler:
“Ulusa karşı görevlerimi yerine getireceğime, Devletin egemenliğini ve çıkarlarını koruyacağıma, bütün gücümle Anavatanın refahı ve vatandaşlarının mutluluğu için çalışacağıma ve Polonya Cumhuriyeti’nin Anayasası ve diğer yasalarına uyacağıma bütün vicdanımla andiçerim.”
Yemine ayrıca şu cümle eklenebilir “Tanrım, bana yardım et.”
Yemin etmeyi ret görevden bir feragat olarak kabul edilir.
Madde 105.
Bir Milletvekili, Milletvekilliği görevi kapsamındaki faaliyetleri için, ne görev süresince ve ne de sonrasında, sorumlu tutulamaz. Bu faaliyetlerle ilgili olarak, bir Milletvekili sadece Sejm (Meclis) önünde sorumlu tutulabilir ve üçüncü tarafların haklarını ihlal etmesi durumunda sadece Sejm’in (Meclis) vereceği izinle mahkeme önüne çıkarılabilir.
Seçim sonuçlarının ilân edildiği günden başlayarak görev süresinin bitimine kadar, bir Milletvekili, Sejm’in izni olmaksızın cezai sorumluluğa tabi değildir.
Bir kişiye karşı Milletvekili olarak seçildiği günden önce açılan ceza davaları, Sejm’in (Meclis) talebiyle, görev süresinin bitmesine kadar askıya alınır. Böyle bir durumda, ceza davasıyla ilgili zamanaşımı eşit sürede uzatılır.
Bir Milletvekili mahkeme önüne çıkmaya rıza gösterebilir. Böyle bir durumda, iki ve üçüncü fıkra hükümleri uygulanmaz.
Bir Milletvekili, suç işlediğine kanaat getirilmesi ve davanın gidişatı açısından gözaltına alınmasının gerekli görülmesi durumu hariç, Sejm’in (Meclis) izni olmadan gözaltına alınamaz veya tutuklanamaz. Böyle bir gözaltı derhal Sejm (Meclis) Başkanına iletilir ki, o da derhal serbest bırakılması talimatı verebilir.
Milletvekillerinin mahkeme önüne çıkarılması usul ve esaslarının ayrıntıları kanunla belirlenir.
Madde 106.
Milletvekillerinin görevlerini etkin biçimde yerine getirebilmeleri ve yetkilerini kullanmaktan doğan haklarını savunabilmeleri için uygun koşullar kanunla belirlenir.
Madde 107.
Kanunda belirlenen sınırlar ölçüsünde, Milletvekillerinin Devlet Hazine’sine veya yerel özyönetime ait araziden herhangi bir yarar sağlayan herhangi bir iş faaliyeti göstermesi veya böyle bir taşınmazı edinmesine izin verilmez.
Yukarıda birinci fıkrada belirtilen yasağın herhangi bir şekilde ihlaliyle ilgili olarak, bir Milletvekili, Sejm (Meclis) Başkanı’nın önergesiyle Sejm tarafından kabul edilen bir kararla Yüce Divana gönderilebilir ve burada görevini kötüye kullanmaktan yargılanabilir.
Madde 108.
103 ve 107’nci madde hükümleri uygun olduğu hallerde Senatörler için de geçerlidir.
Düzen ve İşleyiş
Madde 109.
Sejm ve Senato oturumlar halinde görüşme yapar.
Cumhurbaşkanı, 98’inci maddenin üç ve beşinci fıkralarında belirtilen durumlar hariç, seçimleri takip eden 30 gün içinde, Sejm ve Senato’yu ilk oturumunu yapmak üzere toplantıya çağırır.
Madde 110.
Sejm (Meclis) Üyeleri arasından bir Sejm (Meclis) Başkanı ve Başkan Yardımcılarını seçer.
Sejm (Meclis) Başkanı Sejm’de oturumlara başkanlık eder, Sejm’in haklarını korur, Sejm’i dış işlerinde temsil eder.
Sejm daimi komisyonlar ve özel komisyonlar atar.
Madde 111.
Sejm belli bir konuyu incelemek için bir soruşturma komisyonu atayabilir.
Soruşturma komisyonunun çalışma usulleri yasa ile belirlenir.
Madde 112.
Sejm’in (Meclis) iç düzeni ve çalışmalarının yönetimi ve organlarının atanması ve işleyişi ve ayrıca Devlet kurumlarının Sejm’le ilgili hem anayasal hem de kanuni yükümlülüklerinin yerine getirilme şekli Sejm tarafından kabul edilen içtüzükle belirlenir.
Madde 113.
Sejm (Meclis) oturumları halka açıktır. Sejm (Meclis), Milletvekili üye tamsayısının yarısının hazır bulunduğu bir oturumda salt çoğunlukla gizli oturum kararı alabilir.
Madde 114.
Anayasada belirtilen durumlarda, Sejm ve Senato ortak oturumda, Sejm (Meclis) Başkanının veya onun yokluğunda Senato Başkanının yönettiği Ulusal Meclis olarak görev yapar.
Ulusal Meclis kendi içtüzüğünü belirler.
Madde 115.
Başbakan ve Bakanlar Kurulu Üyeleri gensoru önergelerine ve Milletvekillerinin sorularına 21 gün içinde cevap verir.
Başbakan ve Bakanlar Kurulunun diğer üyelerini her Sejm oturumunda ortaya atılan konularla ilgili cevap verir.
Madde 116.
Sejm, Polonya Cumhuriyeti adına, savaş hali ve barış ilân edebilir.
Sejm, sadece Polonya Cumhuriyeti topraklarına silahlı bir saldırı durumunda veya uluslararası anlaşmalar yoluyla saldırıya karşı ortak savunma yükümlülüğü otaya çıktığında savaş haline ilişkin bir karar kabul edebilir. Sejm bir oturum için toplanamıyorsa, Cumhurbaşkanı savaş hali ilân edebilir.
Madde 117.
Polonya Cumhuriyeti sınırları dışına silahlı kuvvet gönderme esasları, onaylanmış bir uluslararası anlaşma veya yasa ile belirlenir. Polonya Cumhuriyeti toprakları içinde yabancı birliklerin varlığı ve bu topraklarda seyahatlerinin esasları, onaylanmış anlaşmalar veya kanunlarla belirlenir.
Madde 118.
Kanun koyma sürecini başlatma hakkı Milletvekillerine, Senatoya, Cumhurbaşkanına ve Bakanlar Kuruluna aittir.
Ayrıca Sejm seçimlerinde oy verme hakkı olan en az 100,000 vatandaş da kanun koyma süreci başlatma hakkına sahiptir. Bu konuda usul kanunla belirlenir.
Destekçileri, bir kanun tasarısını Sejm’e sunarken, tasarının uygulanmasının mali sonuçlarını da belirtir.
Madde 119.
Sejm üç görüşme süresince kanun tasarılarını ele alır.
Teklifi destekleyenler, Milletvekilleri ve Bakanlar Kurulu tarafından Sejm’de görüşüldüğü sırada bir kanun tasarısıyla ilgili değişiklik önerileri verme hakkına sahiptir.
Sejm (Meclis) Başkanı, daha önce komisyona sunulmayan herhangi bir değişikliğin oya konmasını reddedebilir.
Teklif sahipleri Sejm’de yasama sürecinde bir tasarıyı ikinci görüşmenin sonuçlanmasına kadar geri çekebilir.
Madde 120.
Sejm (Meclis), kanun tasarılarını, Milletvekili üye tamsayısının yarısının hazır bulunduğu bir oturumda, Anayasa başka bir çoğunluk öngörmedikçe, basit çoğunlukla kabul eder. Sejm’in bir statü ya da kararı aksini öngörmedikçe, aynı usul, Sejm karar alırken de geçerlidir.
Madde 121.
Sejm’in kabul ettiği bir kanun tasarısı Sejm Başkanı tarafından Senato’ya sunulur.
Senato, bir kanun tasarısının sunulmasından sonraki 30 gün içinde tasarıyı değiştirmeden kabul edebilir, değişiklikler kabul edebilir veya tamamen reddine karar verebilir. Tasarının sunulmasının ardından geçen 30 gün içinde Senato uygun bir karar alamazsa, tasarı Sejm’den gönderildiği şekliyle kabul edilmiş sayılır.
Senato’nun bir kanun tasarısını ret kararı, ya da Senato’nun kararında önerilen bir değişiklik, Sejm bu değişikliği (Meclis) Milletvekili tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda mutlak çoğunlukla reddetmedikçe, kabul edilmiş sayılır.
Madde 122.
121’inci maddede belirtilen sürecin tamamlanmasından sonra, Sejm (Meclis) Başkanı kabul edilen tasarıyı imzalaması için Cumhurbaşkanına sunar.
Cumhurbaşkanı, kanun tasarısının sunulmasından itibaren 21 gün içinde tasarıyı imzalar ve Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde (Dziennik Ustaw) yayımlanması kararını verir
Cumhurbaşkanı, bir kanun tasarısını imzalamadan önce, Anayasaya uygunluk görüşü almak için Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesinden Anayasaya uygunluk kararı almış bir kanun tasarısını imzalamayı reddedemez.
Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesinin Anayasaya aykırılık yönünde karar verdiği bir kanun tasarısını imzalamayı reddeder. Bununla birlikte, eğer Anayasaya aykırılık kararı kanun tasarısının belirli hükümleriyle ilgiliyse ve Mahkeme, bunların tasarının tamamıyla ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğuna karar vermemişse, o zaman Cumhurbaşkanı, Sejm (Meclis) Başkanının da görüşünü aldıktan sonra, Anayasaya aykırı bulunmuş hükümleri çıkararak kanun tasarısını imzalar veya aykırılığın giderilmesi için kanun tasarısını Sejm’e (Meclis) iade eder.
Eğer Cumhurbaşkanı 3’üncü fıkra uyarınca Anayasa Mahkemesine başvurmamışsa, gerekçeleriyle birlikte kanun tasarısını yeniden görüşülmek üzere Sejm’e (Meclis) gönderir. Söz konusu kanun tasarısı Sejm’de Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oylamada beşte üç çoğunlukla yeniden kabul edilirse, o zaman Cumhurbaşkanı tasarıyı 7 gün içinde imzalar ve Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde (Dziennik Ustaw) yayımlanmak üzere gönderir. Eğer söz konusu kanun tasarısı Sejm tarafından yeniden kabul edilmişse, Cumhurbaşkanı’nın tasarıyı üçüncü fıkranın 6’ncı bendi uyarınca Anayasa Mahkemesine götürme hakkı yoktur.
Cumhurbaşkanı’nın kanun tasarısını Anayasaya uygunluk incelemesi için Anayasa Mahkemesine göndermesi veya yeniden görüşülmek üzere iadesi, yukarıda ikinci fıkrada belirtilen imza için izin verilen sürenin askıya alınmasına neden olur.
Madde 123.
Vergi kanun tasarıları, Polonya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı, Sejm (Meclis), Senato ve yerel özyönetim organlarına seçimleri düzenleyen kanun tasarıları, kamu kurumlarının yapı ve yetkilerini düzenleyen kanun tasarıları ve ayrıca medeni kanun taslakları hariç olmak üzere, Bakanlar Kurulu kabul ettiği bir kanun tasarısını acil olarak sınıflandırabilir.
Sejm (Meclis) içtüzüğü ve Senato içtüzüğü, bir kanun tasarısının acil kaydıyla sunulması durumunda yasama sürecindeki değişiklikleri tanımlar.
Acil olarak sınıflandırılan bir kanun tasarısının görüşülmesi sürecinde, söz konusu tasarının Senato’da görüşülme süresi 14 gün ve Cumhurbaşkanınca imzalanma süresi 7 gündür.
Madde 124.
110, 112, 113 ve 120’nci madde hükümleri, uygun görüldüğü şekilde, Senato için de geçerlidir.
Halk Oylaması
Madde 125.
Devlet için özel önem taşıyan konularla ilgili olarak ülke genelinde halkoylamasına gidilebilir.
Ülke genelinde halkoylamasına götürme hakkı, Milletvekili tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda oyların salt çoğunluğuyla alınmak üzere Sejm’e (Meclis) veya Senatör tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda oyların salt çoğunluğuyla alınmak üzere Senato’nun izniyle Cumhurbaşkanı’na aittir.
Oy kullanma hakkı olanların yarısından fazlasının katıldığı bir ülke genelinde halkoylamasının sonucu bağlayıcıdır.
Ülke genelinde halkoylamasının ve 235’inci maddede ele alınan halkoylamasının geçerliliği Yargıtay tarafından belirlenir.
Halkoylaması yapma esasları ve usulleri kanunla belirlenir.
Bölüm V.
Polonya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Madde 126
Polonya Cumhurbaşkanı, Polonya Cumhuriyeti’nin yüce temsilcisi ve devlet otoritesinin sürekliliğinin garantörüdür.
Cumhurbaşkanı, Anayasanın gözetilmesini garanti eder, Devletin egemenlik ve güvenliğinin yanı sıra topraklarının dokunulmazlığını ve bütünlüğünü korur.
Cumhurbaşkanı, Anayasa ve kanunlar kapsamında ve buralarda belirtilen esaslara uygun olarak görevlerini yerine getirir.
Madde 127.
Cumhurbaşkanı gizli oyla yapılan, genel, eşit ve doğrudan seçimlerde Ulus tarafından seçilir.
Cumhurbaşkanı 5 yıllık süre için seçilir ve sadece bir dönem için yeniden seçilebilir.
Sadece en geç seçim günü 35 yaşını dolduran ve Sejm (Meclis) seçimlerinde tam seçilme yeterliği olan bir Polonya vatandaşı Cumhurbaşkanı seçilebilir. Sejm seçimlerinde oy verme hakkı olan en az 100,000 vatandaşın imzasıyla gösterilen adaylık da desteklenebilir.
Geçerli oyların yarıdan fazlasını alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş sayılır. Adayların hiçbiri gerekli oy çoğunluğuna ulaşmamışsa, daha sonraki tekrar oylama ilk oylamadan sonraki 14’üncü gün yapılır.
İlk oylamada en çok oy almış iki aday tekrarlanan oylamaya katılır. Bu iki adaydan biri adaylıktan çekilir, seçim veya görev haklarından mahrum olursa, tekrarlanan oylamada, ilk oylamada sonraki en yüksek sayıda oy alan aday ile değiştirilir. Böyle bir durumda, tekrar oylama tarihi 14 gün daha ileriye alınır.
Tekrarlanan oylamada daha fazla sayıda oy alan aday Cumhurbaşkanı seçilir.
Aday adaylığı ve seçimlerin yapılma şekli ve yanı sıra, seçimlerin geçerli olması için şartları, kanunla belirlenir.
Madde 128.
Cumhurbaşkanının görev süresi, bu görev unvanını aldığı tarihte başlar.
Sejm (Meclis) Başkanı tarafından, halen görevdeki Cumhurbaşkanının görev süresinin sona ermesinden en erken 100 gün ve en geç 75 gün önce bir günde ve Cumhurbaşkanlığı makamının boş olması durumunda -boşalmadan sonraki en geç 14’üncü günde, seçim gününün çalışma olmayan bir olması ve karar alındıktan sonraki 60 günlük süre içinde yapılmasını gözeterek, Cumhurbaşkanlığı seçimi için yapılmak üzere karar alınır .
Madde 129.
Yargıtay, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin geçerliliği üzerinde karar verme yetkisine sahiptir.
Bir seçmen, kanunda belirtilen esaslara göre, Cumhurbaşkanlığı seçiminin geçerliliğiyle ilgili olarak Yargıtaya şikâyet başvurusu yapma hakkına sahiptir.
Yargıdan, Cumhurbaşkanlığı seçiminin geçersiz olduğu kararı çıkarsa, 128’inci maddenin ikinci fıkrasında Cumhurbaşkanlığı makamının boşalması durumuyla ilgili esaslara göre yeni bir seçim yapılır.
Madde 130.
Cumhurbaşkanı, Ulusal Meclis önünde aşağıdaki andı içtikten sonra görevini üstlenir.
“Ulusun iradesiyle Polonya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’nı üstlenirken Anayasa hükümlerine sadık kalacağıma andiçerim; Ulusun onurunu, Devletin bağımsızlığını ve güvenliğini sıkı sıkıya koruyacağıma ve ayrıca Anavatan’ın yararı ve vatandaşlarının refahının en yüce ödevim olarak kalacağına yemin ederim.”
Yemine ayrıca şu cümle eklenebilir “Tanrım, bana yardım et.“
Madde 131.
Eğer Cumhurbaşkanı makamının görevlerini geçici olarak yerine getiremez durumda olursa bunu, Cumhurbaşkanlığının görevlerini geçici olarak üstlenecek olan Sejm (Meclis) Başkanı’na bildirir. Eğer Cumhurbaşkanı makamının görevlerini geçici olarak yerine getiremez durumda olduğunu Sejm (Meclis) Başkanı’na bildirme durumda olmazsa, bu durumda Sejm (Meclis) Başkanı’nın talebiyle, Anayasa Mahkemesi, Cumhurbaşkanı’nın görevini yerine getirmesine engel bir durum olup olmadığına karar verir. Anayasa Mahkemesi durumun böyle olduğu kanaatine varırsa, Cumhurbaşkanı’nın görevlerini geçici olarak Sejm (Meclis) Başkanı’nın üstlenmesini ister.
Sejm (Meclis) Başkanı, yeni bir Cumhurbaşkanı seçimine kadar aşağıdaki durumlarda Cumhurbaşkanının görevlerini üstlenir:
1) Cumhurbaşkanının ölümü;
2) Cumhurbaşkanı’nın görevinden istifası:
3) Seçim sonrasında yargının Cumhurbaşkanlığı seçiminin geçersizliğini ilân etmesi veya diğer nedenlerle görevi üstlenmeme;
4) Ulusal Meclis’in, Cumhurbaşkanı’nın sağlık durumu nedeniyle sürekli işgöremezliğini ilân etmesi; böyle bir ilân için Ulusal Meclisin üye tam sayısının en az üçte ikisinin çoğunluğuyla alınan bir karar gereklidir;
5) Cumhurbaşkanının, Yüce Divan’ın bir yargı kararıyla görevden alınması.
Sejm (Meclis) Başkanı Cumhurbaşkanı’nın görevlerini yerine getirememesi durumunda, bu görevler Senato Başkanı tarafından yürütülür.
Cumhurbaşkanı’nın görevlerini yürüten bir kişi Sejm’in (Meclis) görev süresini kısaltamaz.
Madde 132.
Cumhurbaşkanı, kendi makamıyla bağlantılı olanların dışında, başka bir makam üstlenmez ve başka bir kamusal görev yerine getirmez
Madde 133.
Cumhurbaşkanı, Devletin dışişlerinde temsilcisi olarak:
1) Uluslararası anlaşmaları onaylar veya fesheder ve bunları Sejm (Meclis) ve Senato’ya bildirir;
2) Diğer devletlere ve uluslararası kuruluşlara Polonya Cumhuriyeti’nin tam yetkili temsilcilerini atama ve geri çağırma;
3) Güven Mektuplarını kabul eder ve diğer devletler kendisine akredite uluslararası örgütlerin temsilcilerini geri çağırır.
Cumhurbaşkanı, bir uluslararası anlaşmayı imzalamadan önce, Anayasaya uygunluk görüşü almak için Anayasa Mahkemesine başvurabilir.
Cumhurbaşkanı, dış politika açısından Başbakan ve ilgili bakanla işbirliği yapar.
Madde 134.
Cumhurbaşkanı Polonya Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerinin Başkomutanıdır.
Cumhurbaşkanı, barış zamanında, Silahlı Kuvvetlerin komutasını Milli Savunma Bakanı üzerinden yerine getirir.
Cumhurbaşkanı belirli bir süre için, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını atar. Komutanların görev sürelerinin uzunluğu, görev sürelerinin sonuna gelmeden görevden alınma usul ve şartları kanunla belirlenir.
Cumhurbaşkanı, Başbakanın talebi üzerine, bir savaş dönemi için, Silahlı Kuvvetler Başkomutanını tayin eder. Silahlı Kuvvetler Başkomutanını aynı usule uygun olarak görevden alabilir. Silahlı Kuvvetler Başkomutanı’nın yetkisi ve ayrıca Polonya Cumhuriyei’nin anayasal organlarına tabi olması kanunda belirtilir.
Cumhurbaşkanı, Milli Savunma Bakanının talebi üzerine, kanunda belirtildiği gibi askeri rütbeleri verir.
Cumhurbaşkanının, Silahlı Kuvvetlerin en üst komutanlığına ilişkin yetkisi, yasayla ayrıntılı olarak belirtilir.
Madde 135.
Devletin iç ve dış güvenliğiyle ilgili olarak Cumhurbaşkanının danışma organı Milli Güvenlik Kurulu’dur.
Madde 136.
Devlete dışarıdan doğrudan bir tehdit durumunda, Cumhurbaşkanı, Başbakan’ın talebi üzerine, Polonya Cumhuriyeti’nin savunması için Silahlı Kuvvetlere genel veya kısmi seferberlik ve tertiplenme emri verir.
Madde 137.
Cumhurbaşkanı Polonya vatandaşlığı verir ve Polonya vatandaşlığından vazgeçme için muvafakat verir.
Madde 138.
Cumhurbaşkanı paye ve nişan verir.
Madde 139.
Cumhurbaşkanının af yetkisi vardır. Af yetkisi Yüce Divan tarafından mahkum edilen kişileri kapsamayabilir.
Madde 140.
Cumhurbaşkanı Sejm (Meclis), Senato veya Ulusal Meclis’e seslenebilir. Bu tür mesajlar tartışma konusu edilemez.
Madde 141.
Cumhurbaşkanı, belirli konularla ilgili olarak, Kabine’yi toplar. Kabine, Bakanlar Kurulu üyelerinden oluşur ve Cumhurbaşkanı tarafından başkanlık edilir.
Kabine, Bakanlar Kurulunun yetkilerine sahip değildir.
Madde 142.
Cumhurbaşkanı, 92 ve 93’üncü maddelerde belirtilen esaslar çerçevesinde yönetmelik ve cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarır.
Cumhurbaşkanı diğer yetkililerin yürütülmesi kapsamında kararlar çıkarır.
Madde 143.
Cumhurbaşkanı’na yardım edecek organ Cumhurbaşkanlığı Kançılaryası’dır. Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanlığı Kançılaryası’nın statüsünü oluşturur ve Başkanını tayin eder ve görevden alır.
Madde 144.
Cumhurbaşkanı, anayasal ve yasal yetkisini kullanarak, Resmi Kararlar yayınlar.
Cumhurbaşkanı’nın Resmi Kararları’nın geçerli olması için, imzasıyla Sejm’e karşı sorumluluğu kabul eden Başbakanın imzası gereklidir.
Cumhurbaşkanı, Anayasanın veya kanunların ihlali veya işlediği bir suç nedeniyle Yüce Divan’da yargılanabilir.
Cumhurbaşkanına karşı ilgili bir suçlama, Ulusal Meclis tarafından, Meclisin en az 140 üyesinin önergesi üzerine, Ulusal Meclisin üye tamsayısının en az üçte iki çoğunluğuyla aldığı bir kararla yapılabilir
Yüce Divanda görülecek bir iddianamenin kabul edildiği gün Cumhurbaşkanlığı makamının tüm görevleri askıya alınır. 131’inci madde hükümleri uygun olduğu hallerde uygulanır.
Bölüm VI.
Bakanlar Kurulu ve Devlet Yönetimi
Madde 146.
Bakanlar Kurulu, Polonya Cumhuriyeti’nin içişlerini ve dış politikasını yürütür.
Bakanlar Kurulu, diğer Devlet organları ve yerel yönetimler için ayrılmış olanlar dışındaki Devlet işleri yürütür.
Bakanlar Kurulu, devlet yönetimi üstlenir.
Anayasa ve kanunlarda belirlenen esaslar çerçevesinde ve kapsamında Bakanlar Kurulu özellikle:
1) Kanunların uygulanmasının sağlar;
2) Genelge çıkarır;
3) Devlet idaresinin organlarının çalışmalarını koordine eder ve denetler;
4) Devlet Hazinesinin çıkarlarını korur;
5) Bir taslak Devlet Bütçesi kanul eder;
6) Devlet Bütçesinin uygulanmasını denetler ve Devlet hesaplarının kapatılması için karar kabul eder ve Bütçe uygulanmasına ilişkin bir rapor verir;
7) Devlet ve kamu düzeninin iç güvenliğini sağlar;
8) Devletin dış güvenliğini sağlar;
9) Diğer Devletler ve uluslararası kuruluşlarla ilişkiler konusunda genel denetim uygular;
10) Onaylanması gereken uluslararası anlaşmalar yapar ve ayrıca diğer uluslararası anlaşmaları kabul ve fesheder;
11) Milli savunma alanında genel denetim uygular ve yıllık aktif askerlik yapmakla yükümlü vatandaşların sayısını belirler;
12) Kendi çalışma düzeni ve şeklini belirler.
Madde 147.
Bakanlar Kurulu, Bakanlar Kurulu Başkanı (Başbakan) ve Bakanlardan oluşur.
Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcıları (Başbakan Yardımcıları) Bakanlar Kurulu içinden atanabilir.
Başbakan ve Başbakan Yardımcıları da bir bakanın görevlerini yerine getirebilir.
Kanunlarda belirtilen komisyon başkanları da Bakanlar Kurulu üyeliğine atanabilir.
Madde 148.
Başbakan;
1) Bakanlar Kurulu’nu temsil eder;
2) Bakanlar Kurulu’nun çalışmalarını yönlendirir;
3) Genelge çıkarır;
4) Bakanlar Kurulu’nun kabul ettiği politikaların uygulanmasını sağlar ve uygulanma şeklini belirler;
5) Bakanlar Kurulu üyelerinin çalışmalarını koordine eder ve denetler;
6) Anayasa ve kanunlarda belirlenen sınırlar içinde yerel yönetimleri denetler.
7) Devlet idaresinde çalışanların resmi amiridir.
Madde 149.
Bakanlar devlet idaresinin belirli bir dalını yönlendirir veya Başbakan tarafından kendilerine tahsis edilen görevleri yerine getirir. Devlet idaresinin bir dalını yönlendiren bir bakanın faaliyet kapsamı kanunla belirlenir.
Devlet idaresinin bir dalını yöneten bir bakan genelgeler yayınlar. Bakanlar Kurulu üyeleri, Başbakan’ın isteği üzerine, bir bakanın genelgesini veya emrini iptal edebilir.
Devlet idaresinin bir dalını yöneten bir bakan için geçerli hükümler, 147’nci maddenin 4’üncü fıkrasında belirtilen komisyon başkanları için de geçerlidir.
Madde 150.
Bakanlar Kurulu’nun bir üyesi kendi kamu görevlerine aykırı herhangi bir faaliyette bulunamaz.
Madde 151.
Başbakan, Başbakan Yardımcıları ve bakanlar Cumhurbaşkanı’nın huzurunda aşağıdaki şekilde andiçerler:
“Başbakanlık (Başbakan Yardımcılığı, bakanlık) görevini üstlenirken, Anayasanın ve Polonya Cumhuriyeti’nin diğer kanunlarının hükümlerine sadık kalacağıma ve Anavatan’ın yararı ve vatandaşlarının refahının daima en yüce yükümlülüğüm olarak kalacaklarına andiçerim.”
Yemine ayrıca şu cümle eklenebilir “Tanrım, bana yardım et. “
Madde 152.
Voyvoda, bir voyvodalıkta Bakanlar Kurulu’nun temsilcisidir.
Bir voyvoda atanması ve görevden alınması usulleri ve yanı sıra faaliyet kapsamı kanunla belirlenir.
Madde 153.
Devlet yönetim organlarında, Devletin yükümlülüklerinin tarafsız olarak yerine getirilmesi için, profesyonel, çalışkan ve siyasi olarak tarafsız bir memur sınıfı faaliyet gösterir.
Başbakan, bu memurların amiridir.
Madde 154.
Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nu teşkil edecek bir Başbakan adayı gösterir. Cumhurbaşkanı, Sejm’in ilk oturumundan veya önceki Bakanlar Kurulu üyelerinin istifasını kabul ettikten sonraki 14 gün içinde, Başbakan’la birlikte Bakanlar Kurulu’nun diğer üyelerini atar ve bu yeni atanmış Bakanlar Kurulu üyelerinin yeminlerini kabul eder.
Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından atanmasını izleyen 14 gün içinde, Sejm’e Bakanlar Kurulu’nun faaliyet programını sunar ve güvenoyu ister. Sejm, Milletvekili üye tam sayısının en az yarısının hazır bulunduğu oturumda oyların salt çoğunluğuyla bu güvenoyunu kabul eder.
Yukarıdaki 1’inci fıkra uyarınca bir Bakanlar Kurulu atanmamış olması veya yukarıdaki 2’nci fıkra uyarınca güvenoyu alamaması durumunda, Sejm, 1 ve 2’nci fıkralarda belirtilen zaman sürelerinin sonunda 14 gün içinde, Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır olduğu bir oturumda salt çoğunlukla bir Başbakan ve onun önerdiği Bakanlar Kurulu’nu seçer. Cumhurbaşkanı bu şekilde seçilen Bakanlar Kurulu tayin eder ve üyelerinin görev yeminlerini kabul eder.
Madde 155.
154’üncü maddenin 3’üncü fıkrası hükümleri uyarınca Bakanlar Kurulu üyelerinin atanmamış olması durumunda, Cumhurbaşkanı, 14 gün içinde bir Başbakan ve onun önerisiyle Bakanlar Kurulu’nun diğer üyelerini atar. Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu’nu atamasını izleyen 14 gün içinde, Sejm (Meclis) Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır olduğu bir oturumda güvenoyu oylaması yapar.
1’inci fıkra uyarınca Bakanlar Kurulu’na güvenoyu verilmemesi durumunda, Cumhurbaşkanı Sejm’in görev süresini kısaltır ve seçimlere gidilmesi emrini verir.
Madde 156.
Bakanlar Kurulu üyeleri, Anayasa ve kanunları ihlal etmeleri ve ayrıca makamlarıyla ilgili görevleriyle bağlantılı işledikleri suçlardan dolayı Yüce Divan’da yargılanırlar.
Cumhurbaşkanı veya 115 Milletvekilinin önergesiyle, bir Bakanlar Kurulu üyesinin Yüca Divan’da yargılanması kararı, Sejm’in Milletvekili tam sayısının beşte üçü çoğunluğuyla kabul edilebilir.
Madde 157.
Bakanlar Kurulu üyeleri, Bakanlar Kurulu’nun faaliyetleri için Sejm’e karşı topluca sorumludur.
Bakanlar Kurulu üyeleri, kendi yetki alanlarındakiveya Başbakan tarafından kendilerine devredilen konularla ilgili olarak Sejm’e karşı bireysel olarak sorumludur.
Madde 158.
Sejm (Meclis),en az 46 Milletvekilinin bir Başbakan adayı belirleyen önergesi üzerine, Milletvekili tamsayısının çoğunluk oyuyla Bakanlar Kurulu hakkında güvensizlik oyu kabul edebilir. Sejm (Maclis) böyle bir karar aldığı takdirde, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nun istifasını kabul eder ve Sejm tarafından seçilen yeni bir Başbakan ve onun önerisiyle Bakanlar Kurulu’nun diğer üyelerini atar ve görev yeminlerini kabul eder.
Yukarıda 1’inci fıkrada belirtilen kararı kabul önergesi, verildikten en geç 7 gün sonra oya sunulabilir. Sonrasında benzer türde bir önerge, önceki önergenin verildiği günden itibaren 3 aydan daha önce verilemez. İzleyen bir önerge, eğer en az 115 Milletvekili tarafından verilmişse, 3 aydan önce de verilebilr.
Madde 159.
Sejm, bir tek bakan hakkında güvensizlik oyu kabul edebilir. Böyle bir güvensizlik oyu önergesi en az 69 Milletvekili tarafından verilebilir. 158’inci maddenin 2’nci fıkra hükümleri uygun olduğu hallerde uygulanır.
Cumhurbaşkanı Sejm’de (Meclis) Milletvekili tamsayısının çoğunluk oylarıyla güvensizlik oyu verilen bir bakanı azleder.
Madde 160.
Başbakan, Sejm’e Bakanlar Kurulu’na güvenoyu isteyen bir önerge verebilir. Bakanlar Kurulu’na, Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda, çoğunluk oylarıyla güven oyu verilir.
Yerel yönetimler, Anayasa veya kanunlarla diğer kamu kurumlarına ayrılmamış olan kamu görevlerini yürütür.
Madde 164.
Komün (gmina) yerel yönetimin temel birimidir.
Bölgesel ve/veya yerel yönetimin diğer birimleri yasa ile belirlenir.
Komün yerel yönetimin diğer birimlerine ayrılmış olmayan tüm görevlerini yerine getirir.
Madde 165.
Yerel yönetim birimleri tüzel kişiliğe sahiptir. Sahiplik ve diğer mülkiyet haklarına sahiptirler.
Yerel yönetim birimlerinin özyönetim niteliği mahkemelerce korunur.
Madde 166.
Kendi kendini yöneten bir toplumun ihtiyaçlarını karşılamayı amaçlayan kamu görevleri, doğrudan bir sorumluluk olarak, yerel yönetim birimleri tarafından yapılır.
Devletin temel ihtiyaçları gerektirdiğinde, yerel yönetim birimlerine, bir kanunla, diğer kamu görevlerini yerine getirmek üzere talimat verebilir. Bu şekilde ayrılan görevlerin aktarılma ve yerine getirilme şekli yasa ile belirlenir.
Yerel yönetimler ve devlet yönetimi arasındaki yargımla yetkisiyle ilgili uyuşmazlıklar idare mahkemelerince çözülür.
Madde 167.
Yerel yönetim birimlerine kendilerine verilen görevleri yerine getirmek için yeterince kamu fonu sağlanır.
Yerel yönetim birimlerinin gelirleri kendi gelirlerinin yanı sıra Devlet Bütçesinden genel sübvansiyonlar ve belirli yardımlardan oluşur.
Yerel yönetim birimlerinin gelir kaynakları yasa ile belirlenir.
Yerel yönetim birimlerinin görev ve yetkilerinin kapsamlarındaki değişiklikler, kamu gelirlerinden aldıkları paylarda uygun değişikliklerle birlikte yapılır.
Madde 168.
Kanunla belirlendiği ölçüler içinde, yerel yönetim birimleri, yerel vergi ve harç düzeylerini belirleme hakkına sahiptir.
Madde 169.
Yerel yönetim birimleri görevlerini kurucu ve yürütme organları ile yerine getirir.
Kurucu organlar için seçimler, genel ve doğrudandır ve gizli oyla yapılır. Aday gösterme ve seçimlerin yapılma şekli ve yanı sıra, seçimlerin geçerli olması için şartları, kanunla belirlenir.
Seçim ve yerel yönetim birimleri yürütme organlarının görevden alınması için usuller yasa ile belirlenir.
Yerel yönetim birimlerinin iç organizasyon yapısı, kurucu organları tarafından, yasal sınırlar içinde, belirlenir.
Madde 170.
Kendi kendini yöneten bir topluluğun üyeleri, doğrudan seçimle kurulan yerel yönetim organının görevden alınması da dâhil olmak üzere, kendi topluluklarını ilgilendiren konularda bir halkoylaması yoluyla, karar alabilirler. Yerel halkoylaması yapma esasları ve usulleri kanunla belirlenir.
Madde 171.
Yerel yönetimin işlemlerinin hukuka uygunluğu denetlemeye tabidir.
Yerel yönetim birimlerinin faaliyetleri üzerinde inceleme yapan organlar şunlardır: Başbakan ve voyvodalar ve mali konularla ilgili olarak- bölgesel denetim kurulları.
Anayasa veya yasaları ihlal etmesi durumunda, Başbakan’ın bir önergesiyle, Sejm yerel hükümetin bir kurucu organını feshedebilir.
Madde 172.
Yerel yönetim birimleri birlik oluşturma hakkına sahiptir.
Bir yerel yönetim birimi, yerel ve bölgesel toplulukların uluslararası birliklerine katılma ve ayrıca diğer devletlerin yerel ve bölgesel topluluklarıyla işbirliği yapma hakkına sahiptir.
Yukarıdaki 1 ve 2’nci fıkralarda belirtilen yerel yönetim birimlerinin haklarını kullanmasıyla ilgili esaslar yasayla belirlenir.
Bölüm VIII.
Mahkemeler ve Kurullar
Madde 173.
Mahkemeler ayrı bir erk teşkil eder ve diğer erklerden bağımsızdır.
Madde 174.
Mahkemeler kararlarını Polonya Cumhuriyeti adına ilân eder.
Mahkemeler
Madde 175.
Polonya Cumhuriyeti’nde adaletin dağıtımı Yargıtay, genel mahkemeler, idari mahkemeler ve askeri mahkemeler tarafından yerine getirilir.
Olağanüstü mahkemeler ve acil mahkeme usulleri sadece savaş zamanında tesis edilebilir.
Madde 176.
Mahkeme muameleleri en az iki aşamalıdır.
Kuruluş yapısı ve yargılama ve ayrıca muhakeme usulleri yasa ile belirlenir.
Madde 177.
Umumi mahkemeler, kanunla diğer mahkemelere bırakılmış olanlar dışında her türlü yargılamayı yapar.
Madde 178.
Hâkimler yargı fonksiyonlarını yerine getirirken bağımsızdır ve sadece bu Anayasa ve kanunlara tabidir.
Hâkimlere iş için uygun koşullar ve makamlarına ve görevlerinin kapsamıyla uyumlu ücret sağlanır.
Bir hâkim bir siyasi partiye, sendikaya üye olamaz veya mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmayan kamusal faaliyetler yapamaz.
Madde 179.
Hâkimler, Ulusal Adalet Konseyi’nin önerisiyle Cumhurbaşkanı tarafından süresiz olarak atanır.
Madde 180.
Hâkimlerin görev yeri değiştirilemez.
Bir hâkimin görevden alınması, memuriyetten uzaklaştırılması, isteği dışında başka bir mevki veya konuma nakli sadece bir mahkeme kararıyla ve sadece kanunda belirlenen hallerde mümkündür.
Bir hâkim, görevini yapmasını engelleyen hastalık veya sakatlık nedeniyle emekli olabilir. Bunun yapılma ve ayrıca bu karara karşı itiraz usulü yasa ile belirlenir.
Bir yasa hâkimler için emeklilik yaş sınırı koyar.
Mahkeme sisteminde reorganizasyon veya mahkeme bölgelerinde değişiklik söz konusu olduğunda, bir hâkim başka bir mahkemeye tahsis edilebilir veya tam ücretli olarak emekli edilir.
Madde 181.
Bir hâkimin, kanunda belirtilen bir mahkemeden ön izin olmaksızın, cezai sorumluluğu olamaz ve hürriyetlerinden mahrum edilemez. Bir hâkim, suç işlediğine kanaat getirilmesi ve davanın gidişatı açısından gözaltına alınmasının gerekli görülmesi durumu hariç, gözaltına alınamaz veya tutuklanamaz. Yetkili mahkeme başkanı böyle bir gözaltıdan derhal haberdar edilir ve gözaltındaki kişinin derhal serbest bırakılmasını emredebilir.
Madde 182.
Bir kanun adalet dağıtım sisteminde vatandaşların katılımının kapsamını belirler.
Madde 183.
Yargıtay umumi ve askeri mahkemelerin kararlarıyla ilgili denetleme yapar.
Yargıtay ayrıca Anayasa ve kanunlarda belirtilen diğer faaliyetleri yerine getirir.
Yargıtay Birinci Başkanı, Cumhurbaşkanı tarafından, Yargıtay Hâkimleri Genel Kurulu’nun önerdiği adaylar arasından 6 yıllık bir süre için seçilir.
Madde 184.
Danıştay ve idare mahkemeleri, kanunda belirtilen ölçülerde, kamu yönetiminin performansı üzerinde denetleme yapar. Bu denetim, ayrıca, yerel yönetim organlarının kararlarının statülerine ve devlet yönetiminin bölgesel organlarının normatif kanunlarına uygunluğuyla ilgili mahkeme kararlarını da kapsar.
Madde 185.
Danıştay Başkanı, Cumhurbaşkanı tarafından, Danıştay Hâkimleri Genel Kurulu’nun önerdiği adaylar arasından 6 yıllık bir süre için seçilir.
Madde 186.
Ulusal Yargı Kurulu mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığını korur.
Ulusal Yargı Kurulu, normatif kanunların mahkemeler ve hâkimlerin bağımsızlığını ilgilendiren kısımlarıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine başvuru yapabilir.
Madde 187.
Ulusal Yargı Kurulu şöyle oluşur:
1) Yargıtay Birinci Başkanı, Adalet Bakanı, Danıştay Başkanı ve Cumhurbaşkanınca atanan bir kişi.
2) Yargıtay, umumi mahkemeler, idare mahkemeleri ve askeri mahkemeler arasından seçilen 15 hâkim.
3) Sejm (Meclis) tarafından Milletvekilleri arasından seçilen 4 üye ve Senato tarafından Senatörler arasından seçilen 2 üye.
Ulusal Yargı Kurulu, üyeleri arasından, bir başkan ve iki başkan yardımcısı seçer.
Ulusal Yargı Kurulu üyeleri olarak seçilen kişilerin görev süresi 4 yıldır.
Ulusal yargı Kurulu’nun kuruluş yapısı, faaliyet kapsamı ve çalışma düzeni ve ayrıca üyelerinin seçilme şekli kanunla düzenlenir.
Anayasa Mahkemesi
Madde 188.
Anayasa Mahkemesi aşağıdaki hususlarda karar verme yetkisine sahiptir:
1) Kanunların ve uluslararası anlaşmaların Anayasaya uygunluğu;
2) Bir kanunun, onaylanmaları için yasa tarafından verilen ön izin gerekli olan onaylanmış uluslararası anlaşmalara uygunluğu;
3) Merkezi Devlet organlarının çıkardığı yasal hükümlerin Anayasaya, onaylanmış uluslararası anlaşmalara ve kanunlara uygunluğu;
4) Siyasi partilerin amaçlarının veya faaliyetlerinin Anayasa uygunluğu;
5) 79’uncu maddenin 1’inci fıkrasında belirtildiği üzere, Anayasa ihlallerine ilişkin şikayetler.
Madde 189.
Anayasa Mahkemesi devletin merkezi anayasal organları arasındaki yetki uyuşmazlıklarını çözer.
Madde 190.
Anayasa Mahkemesi kararları evrensel bağlayıcı uygulamadır ve nihaidir.
188’inci maddede belirtilen konularla ilgili Anayasa Mahkemesi kararları, orijinal normatif kanunun yayımlandığı resmi yayında derhal yayımlanır. Eğer normatif bir kanun yayımlanmamışsa, karar Monitör Polski, Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde yayımlanır.
Anayasa Mahkemesi bir kararı yayımlandığı günden itibaren yürürlüğe girer, ancak, Anayasa Mahkemesi bir normatif kanunun bağlayıcı gücünün sona ermesi için başka bir tarih belirleyebilir. Bu süre bir kanunla ilgili olarak 18 ayı, ya da başka bir normatif kanunla ilgili olarak 12 ayı aşamaz. Bir kararın, Bütçe’de öngörülmeyen mali sonuçları olması durumunda, Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulu’nun görüşünü aldıktan sonra, ilgili normatif kanunun bağlayıcılığının sona erdiği tarihi belirleyebilir.
Anayasa Mahkemesinin verdiği, yasal olarak yürürlükteki bir kararın, nihai idari bir karar veya diğer konuların çözümünün dayandırıldığı bir normatif kanunun, Anayasaya, bir uluslararası anlaşma veya kanuna aykırılık kararı, davanın yeniden görülme usulleri veya kararın bozulması veya hükümlerde belirlenmiş ilgili davaya uygun şekil veya esaslarla çözümüne temel teşkil eder.
Anayasa Mahkemesi kararları oy çokluğu ile alınır.
Madde 191.
Aşağıdakiler 188’inci maddede belirtilen konularla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine başvuru yapabilir:
1) Cumhurbaşkanı, Sejm (Meclis) Başkanı, Senato Başkanı, Başbakan, 50 Milletvekilleri, 30 senatör, Yargıtay Birinci Başkanı, Danıştay Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı, Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı ve Vatandaş Hakları Komiseri,
2) 186’ncı maddenin 2’nci fıkrasında belirtilen kapsamda, Ulusal Yargı Kurulu;
3) Yerel yönetim birimlerinin kurucu organları;
4) Sendikaların ulusal organları ve yanı sıra, işveren örgütleri ve meslek örgütlerinin ulusal yetkilileri;
5) Kiliseler ve dini kuruluşlar;
6) 79’uncu maddede belirtilen konular, burada belirtilen kapsamda.
Yukarıda, 1’inci fıkranın 3) ve 5)’inci bentlerinde belirtilen konular, eğer normatif kanunlar, kendi faaliyetleri kapsamına uygun konulara ilişkinse böyle bir başvuru yapabilir.
Madde 192.
Aşağıdaki kişiler 189’uncu Maddede belirtilen konularla ilgili olarak Anayasa Mahkemesine başvuru yapabilir: Cumhurbaşkanı, Sejm (Meclis) Başkanı, Senato Başkanı, Başbakan, Yargıtay Birinci Başkanı, Danıştay Başkanı, ve Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı.
Madde 193.
Herhangi bir mahkeme, bir normatif kanunun, Anayasaya, onaylanmış uluslararası anlaşmalara veya kanunlara uygunluğu ile ilgili olarak bir hukuki sorunu, bu sorunun cevabı hâlihazırda mahkemenin önünde duran bir meseleyi karara bağlayacaksa, Anayasa Mahkemesine götürebilir.
Madde 194.
Anayasa Mahkemesi, Sejm (Meclis) tarafından bireysel olarak, hukuk bilgileriyle ayırt edilen kişiler arasından, 9 yıllık bir görev süresi için seçilen 15 hâkimden oluşur. Bir kişi sadece bir dönem için seçilebilir.
Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Başkan Yardımcısı, Anayasa Mahkemesi Hâkimleri Genel Kurulu tarafından önerilen adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanır.
Madde 195.
Anayasa Mahkemesi Hâkimleri yargı fonksiyonlarını yerine getirirken bağımsızdır ve sadece Anayasaya tabidir.
Anayasa Mahkemesi Hâkimleri’ne çalışma için uygun koşullar ve makamlarına ve görevlerinin kapsamıyla uyumlu ücret sağlanır.
Anayasa Mahkemesi Hâkimleri, görevleri süresince, bir siyasi partiye, sendikaya üye olamaz veya mahkemelerin ve hâkimlerin bağımsızlığı ilkesiyle bağdaşmayan kamusal faaliyetler yapamaz.
Madde 196.
Anayasa Mahkemesinin bir hâkimi, Anayasa Mahkemesinin ön izni olmaksızın ceza davasından yargılanamaz veya hürriyetlerinden mahrum edilemez. Bir hâkim, suç işlediğine kanaat getirilmesi ve davanın gidişatı açısından gözaltına alınmasının gerekli görülmesi durumu hariç, gözaltına alınamaz veya tutuklanamaz. Anayasa Mahkemesi Başkanı böyle bir gözaltıdan derhal haberdar edilir ve gözaltındaki kişinin derhal serbest bırakılmasını emredebilir.
Madde 197.
Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yanı sıra davaları ele alma şekli yasa ile belirlenir.
Yüce Divan
Madde 198.
Aşağıdaki kişiler, makamlarında veya onun kapsamında Anayasa veya bir kanunu ihlal etmekten dolayı anayasa gereği, Anayasa Mahkemesinde yargılanır: Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri, Polonya Ulusal Bankası Başkanı, Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, Ulusal Radyo-Televizyon Yayın Kurulu üyeleri, Başbakan’ın bir bakanlık üzerinden yönetim yetkisi verdiği kişiler ve Genel Kurmay Başkanı.
Milletvekilleri ve Senatörler de 107’nci maddede belirtilen ölçüde Yüce Divan’a karşı sorumludur.
Yüce Divan’ın verebileceği ceza türleri yasa ile belirlenir.
Madde 199.
Yüce Divan, bir başkan, iki başkan yardımcısı ve Sejm tarafından mevcut yasama dönemi için Milletvekili veya Senatör olmayanlar arasından seçilen 16 üyeden oluşur. Divan başkan yardımcıları ve Mahkeme üyelerinin en az yarısı hâkimlik görevini yapabilmek için gerekli vasıflara sahip olmalıdır.
Yargıtay Birinci Başkanı, Yüce Divan’a başkanlık eder.
Yüce Divan’ın üyeleri, fonksiyonlarını yerine getirirken bağımsızdır ve sadece Anayasa ve kanunlara tabidir.
Madde 200.
Yüce Divan’ın bir üyesi, Yüce Divan’ın ön izni olmaksızın ceza davasından yargılanamaz veya hürriyetlerinden mahrum edilemez. Yüce Divan’ın bir üyesi, suç işlediğine kanaat getirilmesi ve davanın gidişatı açısından gözaltına alınmasının gerekli görülmesi durumu hariç, gözaltına alınamaz veya tutuklanamaz. Yüce Divan Başkanı böyle bir gözaltıdan derhal haberdar edilir ve gözaltındaki kişinin derhal serbest bırakılmasını emredebilir.
Madde 201.
Yüce Divan’ın kuruluşu ve yanı sıra davaları ele alma şekli yasa ile belirlenir.
Bölüm IX.
Hakların Savunulması ve
Devlet Denetleme Organları
Yüksek Denetleme Kurulu
Madde 202.
Yüksek Denetleme Kurulu devletin en üst denetim organıdır.
Yüksek Denetleme Kurulu Sejm’e (Meclis) tâbidir.
Yüksek Denetleme Kurulu kurul esaslarına göre faaliyet gösterir.
Madde 203.
Yüksek Denetleme Kurulu, devlet yönetim organlarının, Polonya Ulusal Bankasının, Devlet tüzel kişilerinin ve diğer Devlet kuruluşlarının, yasallık, ekonomik basiret, etkililik ve çalışkanlık açısından faaliyetlerini denetler.
Yüksek Denetleme Kurulu, yerel yönetim organlarının, komün tüzel kişilerinin ve diğer komün kuruluşlarının, yasallık, ekonomik basiret, etkililik ve çalışkanlık açısından faaliyetlerini denetler.
Yüksek Denetleme Kurulu ayrıca, Devlet ve komün arazisini veya kaynaklarını kullanma veya Devlete karşı mali yükümlülüklerini yerine getirme açısından, yasallık ve ekonomik tutum la ilgili olarak diğer kuruluşların faaliyetlerini de denetler.
Madde 204.
Yüksek Denetleme Kurulu Sejm’e (Meclis) şunları sunar:
1) Devlet Bütçe uygulaması ve para politikasının amaçlarının bir analizi;
2) Bakanlar Kurulu tarafından sunulan bir önceki mali yıla ait hesapların kabul oyu ile ilgili bir görüş;
3) Yasa ile belirlenen denetimlerin, çıkarımların ve önerilerin sonuçları hakkında bilgi.
Yüksek Denetleme Kurulu Sejm’e (Meclis) yıllık faaliyet raporu sunar:
Madde 205.
Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, bir dönem için daha uzatılabilir 6 yıllık bir süre için, Senato’nun ön onayı ile, Sejm (Meclis) tarafından atanır.
Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, ne bir yüksek öğrenim kurumunda profesörlük dışında başka bir göreve üstlenebilir, ne de başka bir mesleki faaliyette bulunabilir..
Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, bir siyasi parti, bir sendikaya üye olamaz ya da makamının onuruyla bağdaşmayan başka kamusal faaliyet gerçekleştiremez.
Madde 206.
Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, Sejm’in (Meclis) ön izni olmaksızın ceza davasından yargılanamaz veya hürriyetlerinden mahrum edilemez. Yüksek Denetleme Kurulu Başkanı, suç işlediğine kanaat getirilmesi ve davanın gidişatı açısından gözaltına alınmasının gerekli görülmesi durumu hariç, gözaltına alınamaz veya tutuklanamaz. Sejm (Meclis) Başkanı böyle bir gözaltıdan derhal haberdar edilir ve gözaltındaki kişinin derhal serbest bırakılmasını emredebilir.
Madde 207.
Yüksek Denetleme Kurulu’nun kuruluş ve çalışma usulü yasa ile belirlenir.
Vatandaş Hakları Komiseri
Madde 208.
Vatandaş Hakları Komiseri, vatandaşların ve kişilerin Anayasada ve diğer normatif kanunlarda belirtilen özgürlüklerini ve haklarını korur.
Vatandaş Hakları Komiseri’nin çalışma kapsam ve usulü yasa ile belirlenir.
Madde 209.
Vatandaş Hakları Komiseri 5 yıllık bir süre için Senato onayı ile Sejm (Meclis) tarafından atanır.
Vatandaş Hakları Komiseri, ne bir yüksek öğrenim kurumunda profesörlük dışında başka bir göreve üstlenebilir, ne de başka bir mesleki faaliyette bulunabilir..
Vatandaş Hakları Komiseri, bir siyasi parti, bir sendikaya üye olamaz ya da makamının onuruyla bağdaşmayan başka kamusal faaliyet gerçekleştiremez.
Madde 210.
Vatandaş Hakları Komiseri faaliyetlerinde bağımsızdır, diğer Devlet organlarından bağımsızdır ve yasada belirtilen ilkeler doğrultusunda sadece Sejm’e (Meclis) karşı sorumludur.
Madde 211.
Vatandaş Hakları Komiseri, Sejm’in (Meclis) ön izni olmaksızın ceza davasından yargılanamaz veya hürriyetlerinden mahrum edilemez. Vatandaş Hakları Komiseri, suç işlediğine kanaat getirilmesi ve davanın gidişatı açısından gözaltına alınmasının gerekli görülmesi durumu hariç, gözaltına alınamaz veya tutuklanamaz. Sejm (Meclis) Başkanı böyle bir gözaltıdan derhal haberdar edilir ve gözaltındaki kişinin derhal serbest bırakılmasını emredebilir.
Madde 212.
Vatandaş Hakları Komiseri yıllık olarak Sejm’e ve Senato’ya faaliyet raporu sunar ve kişi ve vatandaş özgürlükleri ve haklarına karşı gösterilen derecesini rapor eder.
Ulusal Radyo–Televizyon Kurulu
Madde 213.
Ulusal Radyo-Televizyon Kurulu ifade özgürlüğünü, bilgi edinme hakkını korur ve ayrıca radyo-televizyonla ilgili kamu yararını korur.
Ulusal Radyo-Televizyon Kurulu, yönetmelikler çıkarır ve bazı özel durumlarda kararlar alır.
Madde 214.
Ulusal Radyo-Televizyon Kurulu üyeleri, Sejm (Meclis), Senato ve Cumhurbaşkanı tarafından atanır.
Ulusal Radyo-Televizyon Kurulu’nun bir üyesi, bir siyasi parti, bir sendikaya üye olamaz ya da görevinin onuruyla bağdaşmayan başka kamusal faaliyet gerçekleştiremez.
Madde 215.
Ulusal Radyo-Televizyon Kurulu’nun çalışma esasları ve usulleri, örgütlenmesi ve üyelerinin atanması için detaylı ilkeleri, yasa ile belirlenir.
Bölüm X.
Kamu Maliyesi
Madde 216.
Kamusal amaçlar için ayrılan mali kaynaklar kanuna belirtilen şekilde toplanır ve kullanılır.
Mülk, mal veya hisse senetleri, Devlet Hazinesi, Polonya Ulusal Bankası ya da diğer Devlet tüzel kişiler tarafından menkul kıymet edinmek, elden çıkarmak veya ipotek altına girmek yasa ile belirlenen esaslar ve usullerle yapılır.
Herhangi bir tekel kanun yoluyla kurulur.
Devletin borçlanması, ve ayrıca garanti ve mali kefalet vermesi yasa ile belirlenen esaslar ve usullerle yapılır
Ne yıllık gayri safi yurtiçi hasıla değerinin beşte üçünü aşan bir ulusal kamu borcu doğuracak borçlanma yapılabilir ne de garanti ve mali kefalet verilebilir. Yıllık gayri safi yurtiçi hasıla ve ulusal kamu borç miktarını hesaplama yöntemi kanunla belirlenir.
Madde 217.
Vergi tarhıyla birlikte diğer kamu harçları, vergiye tabi olanların belirlenmesine ve vergi oranları ve ayrıca vergi mükelleflerinin vergi muafiyeti kategorilerinin yanı sıra, vergi iadeleri ve vergi affına ilişkin esasları kanunla düzenlenir.
Madde 218.
Devlet Hazinesi’nin organizasyonu ve Devlet Hazine varlıklarının yönetim şekli yasa ile belirlenir.
Madde 219.
Sejm (Meclis) bir mali yıl için devlet bütçesini Bütçe [ustawa budżetowa-bütçe yasası] ile kabul eder.
Taslak Devlet Bütçesi’nin hazırlanma esas ve usulleri, ayrıntı seviyesi ve bir taslak Devlet Bütçesi için gereksinimler ve Bütçe uygulama esas ve usulleri yasa ile belirlenir.
İstisnai durumlarda, bir yıldan kısa bir süre için, Devletin gelirleri ve harcamaları bir geçici bütçe ile belirlenebilir. Taslak Devlet Bütçe ile ilgili hükümler bir taslak geçici bütçe için de gerektiği şekilde uygulanır.
Devlet Bütçesi veya geçici bir bütçe mali yılın başlangıç günü yürürlüğe girmemişse, Bakanlar Kurulu Devlet maliyesini taslak bütçe uyarınca yönetir.
Madde 220.
Bakanlar Kurulu tarafından planlanmış olanlardan daha fazla harcama artışı veya gelirlerdeki azalma, Sejm’in (Meclis) taslak Bütçede öngörülen düzeyi aşan bir bütçe açığını kabul etmesi sonucunu doğurmayabilir.
Bütçe, devletin, bütçe açığını, Merkez Bankası aracılığıyla kredi yükümlülüğüne girerek kapatmasını öngöremez.
Madde 221.
Bütçe, geçici bütçe, Bütçede değişiklikler ile ilgili mevzuat, kamu borçlanması kanunu ve ayrıca Devletin mali kefalet vermesiyle ilgili bir yasama süreci başlatma hakkı münhasıran Bakanlar Kurulu’na aittir.
Madde 222.
Bakanlar Kurulu, mali yılın başlamasından en geç 3 ay önce, Sejm’e, gelecek yıl için bir taslak Bütçe sunar. istisnai durumlarda, taslak daha sonra sunulabilir.
Madde 223.
Senato, Bütçe’nin alınmasını takip eden 20 gün içinde, ilgili değişiklikleri kabul eder.
Madde 224.
Cumhurbaşkanı, Bütçe veya geçici bütçe kanun tasarısının Sejm Başkanı tarafından kendisine sunulmasından itibaren 7 gün içinde tasarıyı imzalar ve Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde (Dziennik Ustaw) yayımlanması kararını verir 122’nci maddenin 5’inci fıkrası hükümleri bütçe veya geçici bütçe için geçerli değildir.
Cumhurbaşkanı imzalamadan önce Bütçe veya geçici bütçenin Anayasaya uygunluk incelemesi için Anayasa Mahkemesine başvuru yapmış olması halinde, Mahkeme, başvurunun kendisine sunulduğu günden itibaren en geç 2 aylık bir süre içinde bu konuda karar verir.
Madde 225.
Eğer Sejm’e (Meclis), bir taslak Bütçe’nin sunulduğu günden itibaren 4 ay sonra kabul edilmemiş veya imza için Cumhurbaşkanına sunulmamışsa, Cumhurbaşkanı, takip eden 14 gün içinde Sejm’in (Meclis) görev süresinin kısaltılmasına karar verebilir.
Madde 226.
Mali yılın bitimini izleyen 5 ay içinde Bakanlar Kurulu, Bütçe uygulanması ve ayrıca Devletin borç durumu hakkında bir rapor sunar.
Raporun alınmasından sonraki 90 gün içinde, Sejm kendisine sunulan raporu görüşür ve Yüksek Denetleme Kurulu’nun görüşünü aldıktan sonra, Bakanlar Kurulu’nun sunduğu mali hesapları kabul veya ret etme üzerine bir karar kabul eder.
Madde 227.
Devletin merkez bankası Polonya Ulusal Bankasıdır. Banka, münhasıran para çıkarma ve bunun yanı sıra para politikası oluşturma ve uygulama hakkına sahiptir. Polonya Ulusal Bankası Polonya para biriminin değerinden sorumludur.
Polonya Ulusal Bankası’nın organları şunlardır: Polonya Ulusal Bankası Başkanı, Polonya Ulusal Bankası, Para Politikası Kurulu ve ayrıca Polonya Ulusal Bankası Yönetim Kurulu.
Sejm, Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine, 6 yıllık bir süre için Polonya Ulusal Bankası Başkanı’nı tayin eder.
Polonya Ulusal Bankası Başkanı, bir siyasi parti, bir sendikaya üye olamaz ya da makamının onuruyla bağdaşmayan başka kamusal faaliyet gerçekleştiremez.
Para Politikası Kurulu, aynı zamanda Kurula başkanlık eden Polonya Ulusal Bankası Başkanı, 6 yıllık bir süre için, Cumhurbaşkanı, Sejm ve Senato tarafından eşit sayıda atanan, mali konularda bilgisi olan seçkin kişilerden oluşur.
Para Politikası Kurulu her yıl para politikasının amaçlarını şekillendirir ve Bakanlar Kurulu’nun taslak Bütçeyi sunduğu aynı zamanda Sejm’e sunar. Mali yılın bitimini takip eden 5 ay içinde, Para Politikası Kurulu, Sejm’e para politikasının amaçlarına ulaşılmasına ilişkin bir rapor sunar.
Polonya Ulusal Bankası’nın organizasyonu ve faaliyet esasları ve bunun yanı sıra, organlarının atanması ve görevden alınmasıyla ilgili ayrıntılı esaslar kanunla belirlenir.
Bölüm XI.
Olağanüstü Önlemler
Madde 228.
Özellikle tehlikeli durumlarda, normal anayasal önlemler yetersiz kalırsa, aşağıdaki olağanüstü önlemlerden uygun olan herhangi birine başvurulabilir: sıkıyönetim, olağanüstü hal veya doğal felaket durumu.
Olağanüstü önlemler, sadece kanun temeli üzerine çıkarılan ve ayrıca yayımlanması gereken yönetmelikle getirilir.
Kamu kurumlarının faaliyet esasları ve yanı sıra kişi ve vatandaş özgürlükleri ve haklarının olağanüstü önlemler gerektiren bir süre için sınırlandırmaya tabi olabilecek derecesi yasa ile belirlenir.
Bir kanun, olağanüstü önlemlere başvurulmasını gerektiren bir dönem süresince kişilerin ve vatandaşların özgürlükleri ve haklarının sınırlanmasından doğan mal ziyanının tazmin edilme esaslarını, kapsamını ve şeklini belirler.
Herhangi bir olağanüstü önlem getirilmesi sonucunda yapılan faaliyetler, tehdit derecesi ile orantılıdır ve Devletin normal işleyişine izin veren koşulların en hızlı biçimde yeniden sağlanması amacı güder.
Olağanüstü önlemlere başvurulduğu bir dönemde, aşağıdakiler değişikliğe tabi değildir: Anayasa, Sejm, Senato ve yerel yönetim organlarına Seçim Yasaları, Cumhurbaşkanlığı seçim yasaları ve yanı sıra, olağanüstü önlemler yasası.
Olağanüstü önlemlere başvurulan dönem içinde ve ayrıca bu önlemler sona erdikten sonraki 90 gün içinde, Sejm’in (Meclis) görev süresi kısaltılamaz, ne ülke genelinde halkoylaması, ne Sejm (Meclis), Senato, yerel yönetim organları ne de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılabilir ve bu organların görev süreleri buna uygun olarak uzatılır. Yerel yönetim organları için seçimler sadece olağanüstü önlemlerin yürürlükte olmadığı yerlerde mümkündür.
Madde 229.
Devlete dış tehditler, Polonya Cumhuriyeti topraklarına karşı silahlı saldırı eylemleri söz konusu olduğunda veya uluslararası anlaşma gereği saldırıya karşı ortak bir savunma yükümlülüğü doğduğunda Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nun talebi üzerine Devlet’in bir kısmında veya tamamında sıkıyönetim ilân edebilir.
Madde 230.
Devletin anayasal düzenine, vatandaşların güvenliği ve kamu düzenine tehditler söz konusu olduğunda, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nun talebi üzerine, Devletin topraklarının bir bölümünde veya tamamında, 90 günden fazla olmayan belirli bir süre için olağanüstü hal ilân edebilir.
Olağanüstü hal bir kereliğine ve 60 günden fazla olmamak üzere ve Sejm’in (Meclis) ön izni ile uzatılabilir.
Madde 231.
Cumhurbaşkanı sıkıyönetim ya da olağanüstü hal yönetmeliğini imzalanmasından sonraki 48 saat içinde söz konusu yönetmeliği Sejm’e sunar. Sejm Cumhurbaşkanı’nın yönetmeliğini derhal görüşür. Sejm (Meclis), Milletvekili üye tamsayısının yarısının hazır bulunduğu bir oturumda salt çoğunlukla Cumhurbaşkanı’nın yönetmeliğini iptal edebilir.
Madde 232.
Doğal afet nitelikleri gösteren doğal felaket ya da teknolojik bir kazayı engellemek veya sonuçlarını ortadan kaldırmak amacıyla, Bakanlar Kurulu, 30 günden fazla olmayan belirli bir süre için, Devletin topraklarının bir bölümünde ya da tamamında doğal adet durumu ilân edebilir. Doğal afet durumu Sejm’in onayı ile uzatılabilir.
Madde 233.
Sıkıyönetim ve olağanüstü hal zamanlarında kişilerin ve vatandaşların özgürlüklerini ve haklarını kısıtlama kapsamını belirleyen kanun, 30’uncu maddede (insan onuru), 34 ve 36’ncı maddede (vatandaşlık), 38’inci maddede (yaşamın korunması), 39 ve 40’ıncı maddeler ile 41’inci maddenin 4’üncü fıkrasında (insanca muamele), 42’nci maddede (cezai ehliyeti olma), 45’inci maddede (mahkeme önüne çıkma), 47’nci maddede (kişi hakları), 53’üncü maddede (din ve vicdan), 63’üncü maddede (dilekçe) ve ayrıca 48 ve 72’nci maddede (aile ve çocuklar) belirtilen özgürlükler ve hakları sınırlamaz.
Sadece ırk, cinsiyet, dil, inanç ya da inanç eksikliği, sosyal köken, soy ya da mülkiyet nedeniyle kişi ve vatandaş özgürlükleri ve haklarının sınırlandırılması yasaktır.
Doğal afet durumları sırasında kişi ve vatandaş özgürlükleri ve haklarını sınırlandırma kapsamını belirleyen yasa, 22’nci maddede (ekonomik faaliyet özgürlüğü), 41’inci maddenin 1, 3 ve 5’inci fıkralarında (kişi özgürlüğü), 50’nci maddede (konut dokunulmazlığı), 52’nci maddenin1’inci fıkrasında (Polonya Cumhuriyeti topraklarında seyahat ve yerleşme özgürlüğü), 59’uncu maddenin 3’üncü fıkrasında (grev hakkı), 64’üncü maddede (mülkiyet hakkı), 65’inci maddenin 1’inci fıkrasında (çalışma özgürlüğü), 66’ncı maddenin 1’inci fıkrasında (güvenli ve sağlıklı koşullarda çalışma hakkı) ve ayrıca 66’ncı maddenin 2’nci fıkrasında (dinlenme hakkı) belirtilen özgürlükler ve hakları sınırlandırabilir.
Madde 234.
Sıkıyönetim sırasında, Sejm’in (Meclis) bir oturum yapmak için toplanamadığı zamanlarda, Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu’nun talebi üzerine ve 228’inci maddenin 3, 4 ve 5’inci fıkralarında belirlenen sınırlar dahilinde, kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Bu kararnamelerin, Sejm tarafından bir sonraki oturumunda onaylanması gerekir.
Yukarıda 1’inci fıkrada konu edilen kararnameler, evrensel bağlayıcılığı olan kanun niteliğindedir.
Bölüm XII.
Anayasa Değişikliklikleri
Madde 235.
Bir Anayasa değişikliği kanun tasarısı aşağıdakiler tarafından sunulabilir: Milletvekili üye tamsayısının en az beşte biri; Senato veya Cumhurbaşkanı.
Anayasa değişiklikler Sejm (Meclis) tarafından kabul edilen ve ardından Senato’da geldiği biçimde 60 gün içinde kabul edilen bir kanunla yapılır.
Anayasa değişikliği kanun tasarısının ilk görüşülmesi tasarının Sejm’e sunulmasından itibaren 30 günden önce gerçekleşemez.
Sejm’de bir Anayasa değişiklik kanunu tasarısı, Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda en az üçte iki oy çoğunluğuyla ve Senato tarafından Senatör tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda salt çoğunlukla kabul edilebilir.
Anayasanın I, II, XII’nci Bölümlerindeki hükümleri değiştiren bir kanun tasarısı, Sejm’de, tasarının ilk görüşüldüğü tarihten itibaren en erken 60 gün içinde kabul edilebilir.
Eğer Anayasa değişikliği kanun tasarısı I, II, XII’nci Bölümlerdeki hükümlerle ilgiliyse, yukarıdaki 1’inci fıkrada belirtilen konular, kanun tasarısının Senato’da kabul edilmesinden itibaren 45 gün içinde, teyit için halkoylaması yapılmasını gerekli kılar. Bu konular, müracaatın alınış gününden itibaren 60 gün içinde halkoylaması kararı alacak olan Sejm (Meclis) Başkanı’nın uygulamasını gerektirir. Eğer oyların çoğunluğu bu değişiklik için açık destek veriyorsa Anayasa değişikliği kabul edilmiş sayılır.
Yukarıda 4 ve 6’ncı maddede belirtilen sürecin tamamlanmasından sonra, Sejm (Meclis) Başkanı kabul edilen kanunu imzalaması için Cumhurbaşkanı’na sunar. Cumhurbaşkanı, kanunu sunulmasından itibaren 21 gün içinde imzalar ve Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde (Dziennik Ustaw) yayımlanması kararını verir.
Bölüm XIII.
Son Hükümler ve Geçici Hükümler
Madde 236.
Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 2 yıllık bir süre içinde, Bakanlar Kurulu, Sejm’e (Meclis) Anayasanın uygulanması için gerekli kanun tasarılarını sunar.
176’ncı maddenin 1’inci fıkrasını yürürlüğe sokan kanunlar, idare mahkemelerindeki davalara uygunluk derecesinde, Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 5 yıl içinde kabul edilir. Yüksek İdare Mahkemesinin kararlarının olağan dışı denetlenmesine ilişkin hükümler bu kanunlar yürürlüğe girinceye kadar yürürlükte kalır.
Madde 237.
Bu Anayasanın yürürlüğe girdiği tarihi izleyen 4 yıllık dönem içinde, kabahat davaları, bölge mahkemelerine bağlı Kabahat Yargı Kurulları’nca görülür ve karara bağlanır, ancak tutuklama kararı sadece bir mahkeme tarafından verilebilir.
Bir Kurul’un kararına itiraz bir mahkeme tarafından görüşülür.
Madde 238.
Kamu yetkisinin anayasal organlarının ve bunları oluşturan kişilerin görev süreleri, Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce atanmış veya seçilmiş olsalar dahi, Anayasa yürürlüğe girmeden önce geçerli olan hükümlerde belirtilen sürelerin tamamlanmasıyla sona erer.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce geçerli olan hükümlerin böyle bir görev süresi belirtmemesi durumunda, ve seçim veya atanmadan itibaren Anayasada belirtilen süreden daha fazla bir süre geçmişse, kamu yetkisinin organlarının ve bunları oluşturan kişilerin anayasal görev süreleri Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl sonra sona erer.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce geçerli olan hükümlerin herhangi bir görev süresi belirtmemesi durumunda, ve seçim veya atanmadan itibaren Anayasada belirtilen süreden daha az bir süre geçmişse, bu organlar ve kişilerin mevcut hükümlere göre hizmet vereceği süre, Anayasada belirtilen görev süresine dahil edilir.
Madde 239.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 2 yıl içinde, Anayasa Mahkemesinin, kabul edilmesinden önce kanunların Anayasaya aykırılık kararı kesin değildir ve Sejm tarafından görüşülmesi gerekir ve Sejm Anayasa Mahkemesi Kararını Milletvekili üye tamsayısının en az yarısının hazır bulunduğu bir oturumda oyların üçte iki çoğunluğuyla reddedebilir. Yukarıdaki hüküm, Anayasa Mahkemesinin kanunlara itirazlara cevap niteliğindeki kararlarını ilgilendirmez.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce oluşturulmuş Anayasa Mahkemesi tarafından kanunların evrensel bağlayıcılığı olan yorumuyla ilgili davalardaki işlemlerden vazgeçilir.
Anayasanın yürürlüğe girdiği gün, Anayasa Mahkemesinin, kanunların yorumlanmasıyla ilgili kararları evrensel bağlayıcılığını kaybeder, ancak mahkemelerin nihai kararları ve kamu makamlarının verdiği diğer nihai kararlar, Anayasa Mahkemesinin kanunları evrensel olarak bağlayıcı yorumuyla kararlaştırılmış hükümlerin anlamını da dikkate alarak, yürürlükte kalmaya devam eder.
Madde 240.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren bir yıl içinde, Bütçe, bütçe açıklarını Devletin merkez bankasından borçlanarak kapatmaya izin verebilir.
Madde 241.
Polonya Cumhuriyeti tarafından, onaylandıkları tarihte geçerli olan anayasal hükümler temelinde önceden onaylanan ve Polonya Cumhuriyeti Resmi Gazetesi’nde (Dziennik Ustaw) yaımlanan uluslararası anlaşmalar, daha önceki kanun izniyle onaylanmış kabul edilir ve 89’uncu maddenin 1’inci fıkrasında ele alınan konu kategorisiyle bağlantıları uluslararası bir anlaşmanın koşullarından ortaya çıkıyorsa, Anayasanın 91’inci madde hükümlerine tabidir.
Bakanlar Kurulu, Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 2 yıl içinde, Anayasa ile uyum göstermeyen hükümler içeren uluslararası anlaşmaların bir listesini Sejm’e sunar.
Anayasa yürürlüğe girmeden önce seçilmiş, 30 yaşına gelmemiş olan Senatörler, seçildikleri görev süresinin sonuna kadar sandalyelerini muhafaza eder.
Milletvekilliği ve Senatörlük görevini ortak olarak 103’üncü madde tarafından yasaklanan bir işlev veya istihdamla birlikte üstlenme durumu, Milletvekili veya Senatör istifa etmediği veya söz konusu istihdam sona erdirilmediği takdirde, Anayasanın yürürlüğe girdiği günden itibaren bir ay sonra sona erer.
Anayasa Mahkemesi veya Yüce Divan’da görülmekte olan veya yasama sürecindeki ve Anayasanın yürürlüğe girmesinden önce başlamış olan davalar, başlatıldıkları gün geçerli olan anayasa hükümlerine göre yürütülür.
Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren 2 yıl içinde, Bakanlar Kurulu, Anayasanın 87’nci maddesinin 1’inci fıkrası ve 92’nci maddesi uyarınca Anayasa yürürlüğe girmeden önce kabul edilen veya çıkarılan, Bakanlar Kurulunun ve bakanların veya devlet yönetiminin diğer organlarının emirlerinden hangilerinin, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanarak uygun zamanda Sejm’e (Meclis) sunulacak kanunlar temelinde çıkarılan yönetmeliklerle değiştirileceğini belirler, aynı zamanda, Bakanlar Kurulu Sejm’e, Anayasa yürürlüğe girmeden önce devlet yönetimince çıkarılan, Anayasanın 93’üncü maddesinin anlamı çerçevesinde kararlar ve emirler haline gelecek normatif yasaları belirleyen bir kanun tasarısı sunar.
Yerel kanun hükmünde kararnameler ve ayrıca komünler tarafından çıkarılan hükümler, Anayasanın 87’nci maddesinin 2’nci fıkrasının anlamı çerçevesinde yerel kanun hükmünde kararnameler halini alır.
Madde 242.
Aşağıdakiler bu Anayasayla yürürlükten kaldırılmıştır:
Polonya Cumhuriyeti’nin Yasama ve Yürütme Kurumları ve Yerel Yönetimler arasındaki Karşılıklı İlişkiler konusunda 17 Ekim 1992 tarihli Anayasa Kanunu (Resmi Gazete (Dziennik Ustaw) 1992 yılı sayı. 84, madde: 426; 1995 yılı Sayı. 38, madde 184, No. 150, madde 729 ve ayrıca 1996 yılı Sayı: 106, madde 488);
Polonya Cumhuriyeti için Anayasa Hazırlama ve Yürürlüğe koyma hakkında 23 Nisan 1992 tarihli Anayasa kanunu (Resmi Gazete (Dziennik Ustaw) 1992 yılı sayı. 67, madde 336; ve 1994 yılı sayı. 61, madde 251).
Madde 243.
Polonya Cumhuriyeti Anayasası, yayımlanmasını izleyen 3 aylık dönemin bitiminde yürürlüğe girer.
Non bis in idem(Aynı suçtan iki kez yargılama olmaz) ilkesi, aynı nedene dayalı olarak mükerrer yargılama yapılamayacağını ve iki kere hüküm kurulamayacağını ifade eden, Roma Hukuku döneminden günümüze kadar gelen Latince hukuk terimidir. Kavram literatürde “Ne Bis in İdem” olarak da kullanılmaktadır. Latince dilinde ‘ne’ ya da ‘non’ olumsuzluk anlamı taşımakta, ‘bis’ ‘tekrar’, ‘idem’ ise ‘aynı’ anlamlarına gelmektedir. İlkenin uygulama alanı bulabilmesi için aynı kişiye ait tek bir fiil olması gerekmektedir. Geçmişte yapılan yargılama ile verilen kesin hükmün gelecekte bir daha yargılanma tehlikesini ortadan kaldırması bireysel özgürlüklerle doğrudan ilgili olarak kabul edilmektedir.
Mükerrer cezalandırma yasağı; suçta ve cezada kanunilik ilkesi, suç ve cezaların geçmişe yürütülememesi, masumiyet karinesi, şüpheden sanık yararlanır ilkesi, cezalandırmada şahsilik ilkesi ve cezalarda orantılılık ve belirlilik ilkesi gibi çekirdek ceza hukuku güvenceleri ile birlikte hem suçlarda hem de kabahatlerde uygulama alanı bulmakta; adil yargılanma hakkının gereği ve evrensel bir kural olarak kabul edilmektedir.
Ceza Hukukunda Non Bis in İdem
Ceza Muhakemesi Kanununun 223. maddesinin 7. fıkrası Non Bis in İdem ilkesini düzenlemektedir. Bu hükme göre; “Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava davanın reddine karar verilir”.
Türk Ceza Kanunu 44. maddesi ise Fikri İçtima başlığı altında “İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır”. demekte ve bir eylemden ötürü birden fazla cezalandırmayı yasaklamaktadır.
Kabahatler Kanunu’nun 15. maddesi ise “Bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabilir. Ancak, suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hallerde kabahat dolayısıyla yaptırım uygulanır.” şeklindedir.
Non bis in idem ilkesine göre başka bir ülkede aynı eyleme dayanılarak yargılanan ve hüküm giyen kişi ikinci defa yargılanamaz ve cezalandırılamaz. Bu görüşe muhalif olanların tezine göre ikinci defa yargılama yapılabilmesine karşın eğer ceza daha fazla ise yabancı ülkedeki cezadan mahsup yapılarak kalan kısmın infaz edileceği savunulmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında “Non Bis in İdem” ilkesine doğrudan yer verilmemiş olmasına karşın Yargıtay‘ın kararları ilkenin daha net bir şekilde uygulanması ve yeniden yargılamanın yasaklanması yönünde olmuş ve tartışmalara son vermiştir.
El principio: non bis in idem (Cuadernos “Luis Jiménez de Asúa”)
Uluslararası Hukukta Ne Bis In Idem (Non Bis In Idem)
Aynı eylem hakkında iki kez yasal işlem başlatılamayacağı yasal bir doktrin olarak dünya hukukuna yerleşmiş durumdadır. 1966 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler Medeni Haklar ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi, iki farklı devletin yapacağı bazı yargılamaları istisna tutarak çifte yargılama tehlikesinden kurtulma hakkını garanti etmektedir. Aynı suçtan iki kez yargılama yapılmaması ilkesi Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü tarafından da kabul edilmiştir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ise istisnasız bir şekilde aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmamayı insan hakkı olarak kabul etmiş; 7. Ek Protokolü ile olağanüstü hallerde dahi bu güvenceye aykırı hiçbir tedbir ve kısıtlamaya gidilemeyeceğini kararlaştırmıştır.
Ne Bis In Idem, aynı eylemden ötürü mükerrer yargılama ve cezaya çarptırmaya izin verilmemesi anlamına gelen ve evrensel bir ilke olan ceza hukuku kuralıdır. Ceza Hukukuna özgü bir kavram olan ve Roma Hukukundan modern hukuka intikal eden “non bis in idem”; aynı suç için iki defa ceza uygulanmasını yasaklayan temel kuraldır. Ne Bis in Idem, tek suça tek ceza olmasını gerektirmekte; sanığın daha önce aynı suçtan tutuklanmış veya beraat etmiş olduğunu gösteren bir belge bulunması halinde defi olarak ileri sürülebilen uluslararası ceza hukuku kuralıdır. Kesişen yargı yetkisi bulunması ve yetki tartışması olan durumlarda yabancı bir ülkede yapılan kovuşturma diğer ülkelerde aynı suçlar nedeniyle aynı kişi hakkında yeni bir yargılama yapılmasının önüne geçilebilecektir.
Medeni ve Siyasi Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmeye göre; ”Hiç kimse, bir ülkenin yasalarına ve ceza usulüne göre daha önce kesin olarak mahkum olmuş ya da beraat etmişse, aynı fiil için yeniden yargılanamaz veya cezalandırılamaz.”
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 7. Ek Protokolü
Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 7. Ek Protokolü ile düzenlenmiştir. 22 Kasım 1984 tarihinde kabul edilen bu ek protokol Türkiye’de 1 Ağustos 2016 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
“Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı
1. Hiç kimse bir devletin ceza yargılaması usulüne ve yasaya uygun olarak kesin bir hükümle mahkum edildiği ya da beraat ettiği bir suçtan dolayı aynı devletin yargısal yetkisi altındaki yargılama usulleri çerçevesinde yeniden yargılanamaz veya mahkum edilemez.
2. Yukarıdaki fıkra hükümleri, yeni veya yakın zamanda ortaya çıkarılan delillerin veya önceki muamelelerde davanın sonucunu etkileyebilecek esaslı bir kusurun varlığı durumunda, ilgili devletin ceza yargılaması usulü ve yasasına uygun olarak davanın yeniden açılmasını engellemez.
3. Sözleşme’nin 15. maddesi çerçevesinde bu madde ile derpiş olunan yükümlülüklere aykırı hiçbir tedbir alınamaz.”
Kabahatler Kanunu’nun 15. maddesi
“İçtima
(1) Bir fiil ile birden fazla kabahatin işlenmesi halinde bu kabahatlere ilişkin tanımlarda sadece idarî para cezası öngörülmüşse; en ağır idarî para cezası verilir. Bu kabahatlerle ilgili olarak kanunda idarî para cezasından başka idarî yaptırımlar da öngörülmüş ise;, bu yaptırımların her birinin uygulanmasına karar verilir.
(2) Aynı kabahatin birden fazla işlenmesi halinde her bir kabahatle ilgili olarak ayrı ayrı idarî para cezası verilir. Kesintisiz fiille işlenebilen kabahatlerde, bu nedenle idarî yaptırım kararı verilinceye kadar fiil tek sayılır.
(3) Bir fiil hem kabahat hem de suç olarak tanımlanmış ise, sadece suçtan dolayı yaptırım uygulanabilir. Ancak, suçtan dolayı yaptırım uygulanamayan hallerde kabahat dolayısıyla yaptırım uygulanır.”
Corpus Juris Civilis, Justinianus öncülüğünde, M.S.528-534 tarihleri arasında gerçekleştirilen büyük bir hukuk derleme çalışmasıdır. İmparatorluk görevlisi Tribonianus’un yönetimi altındaki bir heyet tarafından Latince olarak yayınlanmıştır.
Özel hukuka ilişkin bölümlerin ağır basması nedeniyle Vatandaşlar Hukuku Derlemesi yahut Medeni Hukuk Külliyatı adı verilmiştir.
Bu eserde Roma Hukuku, ana prensipleri ile ve tümü ile toplanmıştır. Roma İmparatorluğu’nda yüzyıllar boyunca geçerli olan temel hukuk kaynaklarının, hukukçuların eserlerinin ve Roma imparatorlarının yayınladığı fermanların belli bir sistematik içinde bir araya getirildiği eserdir.
C.I.C. olarak kısaltılan ve vatandaşlar hukuk derlemesi adı verilen bu çalışmada anayasa, idare, ceza ve kilise hukuklarına ilişkin düzenlemeler bulunmaktadır. Gaius‘un Institutiones’i başta olmak üzere klasik roma hukukçularının eserleri örnek alınmak sureti ile hazırlanmıştır.
Corpus Iuris Civilis, dört ana bölümden oluşmaktadır:
Codex: Justinianus’a kadar yayınlanmış imparator emirnameleri bulunmaktadır. Önceki kanunların toplanıp bir araya getirildiği bölümdür. Codex, Hadrianus zamanından itibaren mevcut tüm imparatorluk yasaları derlenmiştir.
Digesta (Pandectae): Hukuk bilginlerinin görüşlerinin toplandığı bölümdür. Ayrıca, bu bölüm, hukukçuların çeşitli davalardaki hukuki yorumlarını içermektedir. Özellikle, Ulpianus gibi büyük Roma hukukçularının yazıları, güncel fermanlarla birlikte 533 yılında yayınlanmıştır.
Institutiones : Hukukun temel kavramlarını ve ilkelerini açıklamıştır. Bu bölüm, özellikle hukuk öğrencileri için yazılmış bir ders kitabı mahiyetindedir.
Novellae: Üç bölümden oluşan külliyata, Justinianus döneminde çıkartılan yeni kanunların eklenmesi ile oluşmuş bölümdür. Daha önceki kanun derlemelerinde bulunmayan yeni hükümleri içermektedir.
Bu derleme, Orta Çağ’da yeniden keşfedilmiş ve böylelikle, modern medeni hukukun temellerinin atılmasına katkı sağlamıştır. Pandekt Hukukunun gelişimi ile günümüz hukukuna aktarılmıştır. Corpus Juris Civilis, Avrupa’nın birçok ülkesinde ve Batı hukuk sistemlerinin gelişiminde etkili olmuştur.
fMona Lisa tablosu, Louvre Müzesi‘nden müze eski çalışanı tarafından 21 Ağustos 1911 sabahı çalındı. Louvre Müzesi çalışanı kılığında içeri giren Vincenzo Peruggia, Leonardo da Vinci’nin başyapıtı Mona Lisa’yı (La Gioconda) duvarından sökerek yanında götürdü.
Polisin elindeki tek ipucu, tablonun söküldüğü çerçevenin camındaki bir parmak iziydi. O dönemde Paris’teki sanat çevresi yakından soruşturuldu; hatta Pablo Picasso ve şair Guillaume Apollinaire bile sorgulandı. Ancak sonuç alınamadı ve tablo adeta “ortadan kayboldu.
Soruşturma önce sonuçsuz kaldı. Tablo iki yıl sonra bulundu. Çalan kişi bir antikacıya gönderdiği mektup sayesinde yakalandı. Tablonun çalınma sebebi ise maddi amaçlı değildi. Mona Lisa, 1913’te Floransa’da ortaya çıktı. Mektupta tablonun “İtalya’ya ait olduğu ve geri dönmesi gerektiği” yazıyordu.
Sanık Vincenzo Peruggia tutuklandı ve bir yıl on beş gün hapis cezası verildi. 7 ay kadar hapiste kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Mona Lisa, Louvre müzesine iade edildi. Peruggia’nın gerekçesi maddi çıkar değil, milliyetçi bir duyguydu. Leonardo da Vinci İtalyan olduğundan, tablonun İtalya’da kalması gerektiğini savunuyordu. B
u hırsızlık tarihin en büyük sanat hırsızlığı olarak adlandırıldı. 1914’te Mona Lisa, büyük bir törenle Louvre Müzesi’ne iade edildi. Bu olay, tabloyu tüm dünyada daha da meşhur hale getirdi. O güne kadar sadece sanat çevrelerinde tanınan Mona Lisa, olaydan sonra tüm dünyanın ilgisini çekti ve ünü katlanarak arttı.
Kamu idaresi, öncelikle, haklarımızın korunması ve toplumsal menfaatinin gözetilmesinden sorumludur. Bireyler ve idari makamlar arasındaki ilişkilere dair idare hukukunun esas ve usule ilişkin ilkeleri bu el kitabında belirtilmiş ve açıklanmıştır. Kitabın hazırlanmasında, ilkeler yönüyle; Avrupa Konseyi hukuki metinleri olan sözleşmeler, tavsiye kararları ve yasa tasarıları ile ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarından faydalanılmıştır. Kitap; kamu hizmetlerinden faydalanacak olan bireyler ve bu talepleri işleme koyacak kamu görevlileri, hâkimler, kamu idaresi işlemlerinin incelenmesinde faal olan avukatlar ve kamu denetçileri ile kamu idaresi reformuyla ilgili politika yapıcılar ve kanun koyucular dâhil olmak üzere, kamu idaresinin işleyişinde yer alan herkes için faydalı bir rehberdir.
Kitabın genel amacı, uluslararası yükümlülüklerin, ilkelerin, taahhütlerin ve adil yargılanma standartlarının uygulama alanını genişleterek hukukun üstünlüğünü pekiştirmektir. Kitap ayrıca şu amaçları taşımaktadır:
İdari yargı reformlarını teşvik etmek,
İdari yargı alanındaki adil yargılanmaya ilişkin başlıca standartların bir kısmı hakkında derinlemesine bir anlayış sağlamak,
İdari yargı mevzuatı hazırlanırken ya da bu konuda değişiklik yapılırken politika yapıcılara ve yasa koyuculara rehberlik etmek,
Hakimlere hüküm verirken rehberlik etmek ve böylece ulusal idari usul hukukunun Mahkemenin adil yargılanma standartlarına uygun şekilde geliştirilmesine katkıda bulunmak,
Hukukun üstünlüğü, yargı ve hukuk reformu, iyi yönetim, kamu idaresi ve insan hakları alanlarında çalışan uluslararası ve bölgesel kuruluşlara, uluslararası meslek örgütlerine, ulusal sivil toplum kuruluşlarına kaynak rehber olarak yardımcı olmak,
Hukukçulara yönelik ileri hukuk eğitimine destek olmaktır.
İdare ve Siz: Bireyler ve İdari Makamlar Arasındaki İlişkilerle İlgili İdare Hukuku İlkeleri
Önsöz
Toplumun huzur ve barış içinde yaşayabilmesi, sosyal ve kültürel yönden gelişimini sürdürebilmesi, bireylerin adalete ve kamu hizmeti sağlayan idari kurumlara güven duymaları ve adil bir toplumda yaşadıklarını hissetmeleri ile mümkündür.
Kamu idarelerinden de, hukukun üstünlüğüne dayalı, insan haklarına saygılı ve vatandaş odaklı çalışarak, vatandaşlarının haklarını korumaları beklenmektedir.
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının korunup güçlendirilmesi, adalet hizmetlerinin çağın gereklerine uygun hale getirilmesi, adalete ulaşmayı hedefleyen vatandaşlarımızın hukuki mücadelesinin hızlı bir şekilde hakkaniyetle neticelendirilmesi ile yargıya ve idareye olan güvenin artırılması için gerekli her türlü önlemlerin alınması devletin temel görevleri arasındadır.
Bu anlamda, her zaman en yeni ve en iyiye ulaşmak hedefinde olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, Avrupa Konseyi üyesi oluşu, bu görevlerin yerine getirilmesinde önemli bir destek noktası teşkil etmiştir.
Bu kapsamda, Bakanlığımız Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü ve Avrupa Konseyi işbirliği ile yürütülen, Avrupa Birliği, Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Konseyi tarafından ortaklaşa finanse edilen “İdari Yargının Etkinliğinin Artırılması ve Danıştay’ın Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi Projesi” Yargı Reformu Stratejisi doğrultusunda, idari yargı alanında gerçekleştirilen reform çalışmalarının desteklenmesinde önemli bir katkı sağlamaktadır.
İdari makamların aldığı kararların birçoğu İnsan Hakları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan bireysel hak ve özgürlükler ile ilgilidir. Türkiye’nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan bu kitap, iyi işleyen bir kamu idaresi sisteminin en önemli unsuru olan bireyler ile idari makamlar arasındaki ilişkilerde, kamu idarelerinin uyması gereken idare hukuku ilkelerini belirlemekte ve bu ilkeleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla açıklamaktadır.
Proje çalışmalarını yürüten ve proje kapsamında önemli bir kaynağı Türk İdari Yargı Hukukuna kazandıran Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü proje bürosu çalışanlarına ve Avrupa Konseyi proje ekibi ile kitapta emeği geçen Danıştay Başkanlığı’na teşekkür eder, tüm idari yargı camiasına ve kamu idarelerine yararlı olmasını temenni ederim.
Abdulhamit GÜL
Adalet Bakanı
Önsöz
İdari Yargının Etkinliğinin Artırılması ve Danıştayın Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi Projesinin açılış töreni 30 Nisan 2019 tarihinde Ankara’da Adalet Bakanımız Sayın Abdulhamit Gül’ün katılımlarıyla gerçekleştirilmiş olup, faaliyetler proje fişine bağlı olarak ilerlemektedir.
Bu kapsamda; İdari yargının etkinliğinin artırılması için yaklaşımlar ve politikaların belirlenmesi ve idari yargının kurumsal ve mesleki kapasitesinin güçlendirilerek kamunun idari yargıya olan güveninin artırılması; idari yargı sistemi ve mahkemelerin ağır iş yükünün giderilmesi için tedbirlerin belirlenmesi ve desteklenmesi ve uygun alternatif uyuşmazlık çözüm (AUÇ) mekanizmalarının uygulamaya konması; Bölge İdare Mahkemelerinin (BİM) ve Danıştayın dava yönetiminin daha etkili ve etkin hâle getirilmesi ve sistem ve süreçlerde gerekli değişikliklerin yapılması sonuçlarına ulaşmak amacıyla Projenin başlangıcından itibaren çalışma grubu toplantıları, çalıştaylar ile mahkemeler ve proje paydaşlarının katılımıyla yurt-içi çalışma ziyaretleri gerçekleştirilmiş ve bütün paydaşların görüş ve önerileri alınarak değerlendirme ve ihtiyaç analizleri raporları hazırlanmış ve idari yargı için bir yol haritası ortaya konmuştur. Yine proje kapsamında Ankara, İstanbul, İzmir ve Gaziantep’ten pilot mahkemelerin belirlenerek çalışmalarda yer alması ile Proje büyük ve önemli bir ivme kazanmıştır.
Bu anlamda, projenin önemli çıktılarından olan ve Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve Türkçeye kazandırılan “İdare ve Siz” adlı bu el kitabında, bireyler ve idari makamlar arasındaki ilişkilere dair idare hukukunun esas ve usule ilişkin ilkeleri belirtilmekte ve açıklanmaktadır. Kitap hazırlanırken, Avrupa Konseyi hukuki metinlerinden (sözleşmeler, tavsiye kararları ve yasa tasarıları) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ilgili içtihadından faydalanılmış ve atıfta bulunulmuştur.
Avrupa Konseyi Avrupa Hukuki İş Birliği Komitesinin (CDCJ) uzun yıllar süren çalışmalarının bir sonucu olan “İdare ve Siz” el kitabının Türk karar vericiler, politika yapıcılar, hukukçular ve hukuk akademisyenlerinden oluşan geniş bir kitle için bir rehber belgeler seti olmasını umut ederim.
El kitabının Türkçeye çevrilmiş olması, kamu idaresinin iyileştirilmesi ve değiştirilmesi ile kamu hizmetlerine bireylerin daha iyi erişim sağlamasına ilişkin politikalar ışığında özel önem teşkil etmektedir. İlgili Türk makamlarına, reform politikalarının uygulanması konusunda rehber görevi görebilir.
İdari yargı teşkilatı ile bütün proje paydaşlarına dağıtılacak olan bu el kitabının; kamu hizmetleri talep edecek bireyler ve bu talepleri işleme koyacak kamu görevlileri, hâkimler, kamu idaresi işlemlerinin incelenmesine dâhil olan avukatlar ve kamu denetçileri ile kamu idaresi reformuyla ilgili politika yapıcılar ve kanun koyucular dâhil olmak üzere, kamu idaresinin işleyişinde yer alan herkes için yararlı olacağı inancıyla hayırlı olmasını diliyorum.
Hakan ÖZTATAR
Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürü
Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim, 2510 Numaralı İskan Kanununa dayanılarak 26 Haziran 1937 tarihinde kabul edilerek 13 Aralık 1937 tarihli Resmi Gazete‘de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
İskan Kanunundaki tanıma göre; “Türkiye’de yerleşmek amacıyla tek başına ya da topluca gelmek isteyen ve özellikle Türk soyundan olan ya da Türk kültürüne ait kimseler” muhacir sayılmış ve İçişleri Bakanlığının göstereceği mahallere yerleştirilmişlerdir. Bu kişilere çeşitli vergi muafiyetleri getirilmiş ve kendilerine kanunun öngördüğü miktarlarda arsa ve toprak tahsis edilmiştir. Tamim ile, muhacirlere, yerleştikleri iskan bölgelerine göre beş ve üç yıllık mutlak vergi muafiyeti getirilmiştir.
Muhacir ve Mültecilere Bahşolunan Muafiyetin Tatbik Şekli Hakkında Tamim
Özü: 2510 numaralı kanunla muhacir ve mültecilere bahşolunan muafiyetin tatbik şekli hakkında
25/4/193 5 tari h ve 9918/63/113 sayılı umumî yazıya ektir: 2510 numaralı kanunla muhacir ve mültecilere bahşolunan vergi muafiyetlerinden:
1 — Serbest muhacir olarak kabul edilip istedikleri yerlerde yerleşenlerle.
2 — Gerek serbest, gerek iskân Kanunu mucibince hükümet tarafından yerleştirilmiş muhacir olarak memlekete kabul edilenlerden , memur ve müstahdem vaziyetinde olarak maaş ve ücretle çalışan, Muhacirlerin de istifade edip edemiyecekleri ve vergi muafiyetlerinin başlangıç tarihler i tereddüdü mucib olduğu anlaşıldığından keyfiyet berveçhi zir tavzih olunur.
A – 2510 numaralı iskân Kanununu n 3 üncü maddesinde muhacir, «Türkiye’de yerleşmek maksadile dışarıdan münferiden veya müctemian gelmek isteyen Türk soyundan meskûn veya göçebe fertler ve aşiretler ve Türk kültürüne bağlı meskûn kimseler, işbu kanun hükümlerine göre Dahiliye Vekilliğinin emrile kabul olunurlar. Bunlara (Muhacir) denir.» şeklinde tarif edilmiştir.
Kanunun vergi muafiyetlerine aid ola n 37 nci maddesinde, «muhacirler, mülteciler… aşağıdaki muafiyetlerden istifade ederler.» denilmek suretile muhacir sıfatını alanların serbest olsun veya hükümetçe iskân edilsin mutlak surette muafiyetten istifade edecekleri kabul edilmiştir.
Bu itibarla kanunun neşrinden sonra her hangi bir suretle Türkiye’ye gelerek serbest muhacir olarak kabul ve kendilerine muhacir kâğıdı verilmiş olanların, isteklerile yerleştikleri mahallin 1 v e 2 numaralı
mıntaka olduğuna göre beş veya üç senelik vergi muafiyetlerinden istifade ettirilmeleri lâzım gelir.
B – Kanun muhacir sıfatını haiz olanların vergi muafiyetini mutlak surette kabul etmiş olduğundan bunlar ister memur ve müstahdem olarak umumî, mülhak ve hususî bütçelerden veya hakikî ve hükmî şahıslardan maaş ve ücret alsınlar isterse bir meslek, ticaret veya san’atla iştigal etmek suretile kazanç temin etmekte bulunsunlar vergi muafiyetinden mutlak olarak istifadeleri lâzım gelir.
Ancak iskân kanunundaki muafiyet kazanç, toprak, yapı ve yol vergilerine maksur ve münhasır olması ve kendi kanunlarında da başkaca muafiyet hükmü bulunmaması dolayısile muhacir memurların istihkakları buhran, muvazene ve hava kuvvetlerine yardım vergilerine tabidir.
2416 numaralı kanun u değiştiren 2728 numaralı kanundaki (2510 numaralı iskân kanunundaki muafiyetler mahfuzdur) şeklindeki hüküm, ancak hizmet erbabı haricinde kalan kazanç vergisi mükelleflerinin kazanç vergisinin beşte biri nisbetinde tarh olunan buhran zammına şamil olup hizmet erbabı vaziyetinde olan muhacirlerin buhran vergisinden muafiyeti hakkında bir hükmü tazammun etmediğinden tatbikatta bu cihete de dikkat eylemek icabeder.
C – 2510 numaralı kanunu n 37 nc i maddesini n (A ) fıkrasında « (1) numaralı mıntakaya iskân edilenler yerleştikleri yıl sonundan başlayarak beş yıl ve (2) numaralı mıntakaya yerleştirilenler, yurtlandırdıkları yıldan başlayarak üç yıl toprak, yapı, kazanç ve yol vergilerinden muaf tutulurlar…» diye yazılı bulunmuştur.
Madde metnindeki (yerleştirilenler) ve (yurtlandırıldıkları) tabirleri hükümetçe her türlü yardıma raazhar kılınarak iskân edilenlerin muafiyet mebdelerini tayin maksadile istimal edilmiş olup bunların muafiyetin tatbiki için mevcudiyeti zarurî şeraitten addedilerek serbest muhacirlerin hükümetçe (yerleştirilmediği) veya (yurtlandınlmadığı) mülâhazasile muafiyetten istifade ettirilmemeleri icabetmez.
D – Serbest surette yerleşen muhacirlere aid muafiyet başlangıcının da bu hükümlere mütenazıran tayini zarurî olduğundan 1 numaralı mıntakada serbest surette yerleşen muhacirlerin, aldıkları muhacir kâğıdı tarihinin tesadüf ettiği yıl sonundan itibaren beş sene ve 2 numaralı mıntakada yerleşenlerin de yine aldıkları muhacir kâğıdı tarihinin tesadüf ettiği yıl başından başlamak üzere üç sene müddetle vergiden muaf tutulmaları iktiza eder .
2510 numaralı kanunun neşri tarihi olan 21/6/193 4 tarihinden evvel Türkiye’ye gelmiş olan muhacirlerin bu muafiyetlerden istifade ettirilmelerine imkân yoktur. Muafiyetlerin tatbikinde bu kayda son derece dikkat olunması lâzımdır.
Ona göre muamele yapılması esbabının temini ve keyfiyetin merkez ve mülhak kazalar malmemurlarına da tebliği rica olunur.
Milletvekili Yemini, parlamentoya üye olarak seçilen milletvekillerinin, anayasaya bağlılığını yemin ederek bildirdikleri metindir. Bir milletvekilinin seçildikten sonra göreve başlayabilmesi için önce ant içmesi gerektiği genel olarak kabul edilmiştir.
Anayasanın 81’inci maddesi milletvekillerinin göreve başlarken ant içmelerini öngörmektedir.
Türkiye’de, ant içmemiş bir milletvekilinin göreve başlaması mümkün değildir.
Bir milletvekili, mazeretsiz olarak ant içmeye gelmez veya usulüne uygun olarak ant içmezse göreve başlamamış sayılmaktadır. Beş birleşim günü katılmayan, andiçmekten kaçınan milletvekilinin üyeliğinin düşmesine, TBMM karar vermelidir
Yemin eden kişi metni TBMM kürsüsünden yüksek sesle okumaktadır.
Anayasa’nın Milletvekili Yemini’ni düzenleyen 81. Maddesi: ‘ne göre Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, göreve başlarken aşağıdaki şekilde andiçerler:
“Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasa’ya sadakatten ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim.”
Anayasa hükmüne uygun şekilde hazırlanan TBMM İç tüzüğünün İlk toplantı ve andiçme” başlıklı 3. maddesi de milletvekillerinin ant içmesini düzenlemektedir:
“Milletvekili genel seçimi kesin sonuçlarının Yüksek Seçim Kurulunca Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu kanallarında ilânını takip eden beşinci gün saat 15.00’te Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu çağrısız olarak toplanır. Bu birleşimde, önce milletvekillerinin andiçme töreni yapılır. Andiçme töreninde bulunmayan milletvekilleri, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Andiçme, her milletvekilinin, Anayasadaki metni kürsüden yüksek sesle okuması suretiyle olur. Ara seçimde milletvekili seçilenler, katıldıkları ilk birleşimin başında andiçerler. Milletvekilleri, seçim çevresi, soyadı ve adlarının alfabe sırasına göre andiçerler.”
12 Eylül Askeri Darbesinin ardından kurulan dikta rejimi tarafından 29 Haziran 1981’de düzenlenerek Resmi Gazetede yayınlanan Kurucu Meclis Hakkında Kanun ile yeni anayasayı hazırlamak üzere Danışma Meclisine seçilenlerin görevlerine başlarken andiçmeleri öngörülmüştür. Metin şu şekildedir:
«Danışma Meclisi üyesi olarak çalışmalarımda Devletin varlığı ve bağımsızlığını, ülkenin ve milletin bütünlüğü ve bölünmezliğini koruyacağıma, toplumun huzuru, milli dayanışma ve sosyal adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; hukukun üstünlüğünü sağlayacak demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine bağlı kalacağıma namusum ve şerefim üzerine andiçerim.»
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 30.08.1961 tarihinde New York’ta kabul edilmiş ve 13 Aralık 1975 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Sözleşme, vatandaşlık hakkını sağlamayı ve vatansızlık hallerinin önüne geçilmesini; dünyada yaşayan herkesin bir vatandaşlığının olmasını ve vatandaşlığı bulunmayan kimsenin kalmamasını hedeflemektedir.
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, 1961 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir.
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, vatansız kalma tehlikesi içinde bulunan kişilerin bir vatandaşlık edinmesini ve vatandaşlığı kaybetme yoluyla vatansız kalacak olanların vatandaşlığının korunmasını teşvik etmektedir. Vatansızlıkla sonuçlanabilecek durumlarda, kişilerin vatandaşlıktan mahrum edilmemesi temel ilke olarak kabul edilmiştir. Türk Vatandaşlığı Kanunu vatandaşlık hukukunun temel ilkelerinden olan bu aslarından biri olan “herkesin bir vatandaşlığının olması suretiyle vatansızlığın önlenmesi” kuralına uygun hükümlere göre düzenlenmiştir.
VATANSIZLIĞIN AZALTILMASINA DAİR 1961 SÖZLEŞMESİ
Sözleşmeci Devletler,
4 Aralık 1954 tarihindeki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca kabul edilen karar uygun bir biçimde hareket ederek,
Uluslararası antlaşmalar yoluyla vatansızlığın azaltılmasının istenilir olduğunu düşünerek,
Aşağıdakileri kabul etmişlerdir:
Madde 1
1. Bir Sözleşmeci Devlet, kendi ülkesinde doğmuş olan ve aksi takdirde Vatansız duruma düşecek bir kişiye vatandaşlık hakkını tanıyacaktır. Bu vatandaşlık hakkı aşağıdaki biçimlerde tanınır:
(a) kanuni olarak doğumla, ya da
(b) ilgili kişi tarafından ya da adına, ulusal hukukta belirtildiği biçimde, gerekli mercilere yapılan başvuru üzerine.
Bu maddenin ikinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak, bu türden bir başvuru reddedilemez.
Bu paragrafın, (b) alt-paragrafındaki koşullara uygun olarak vatandaşlık hakkını tanıyan bir Sözleşmeci Devlet, vatandaşlık hakkını, ulusal hukuku tarafından belirlenen belli bir yaş sınırı ve diğer şartlara bağlı olarak da tanıyabilir.
2. Bir Sözleşmeci Devlet, aşağıdaki şartlardan biri ya da daha fazlasına bağlı olarak bu Maddenin 1. paragraf (b) alt-Paragrafı ile uyumlu olarak vatandaşlık hakkını tanıyabilir:
(a) başvurunun, her koşulda ilgili kişiye yasal ruhsat elde etmek zorunda kalmaksızın başvuruyu kendi kendine yapabileceği en az bir yıllık bir süre tanıyacak şekilde Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen, onsekiz yaşından daha geç başlamayan ve yirmibir yaşından daha önce bitmeyen bir süre içinde yapılması;
(b) ilgili kişi Sözleşmeci Devletin topraklarında, başvurunun hemen öncesinde beş yıl ya da toplam olarak da on yılı aşmamak üzere, ilgili Devlet tarafından belirlenecek bir süre boyunca daimi olarak
ikamet etmesi;
(c) ilgili kişinin ulusal güvenliğe karşı işlenmiş bir suçtan dolayı mahkum olmaması ya da herhangi bir adi suçtan dolayı beş yıl veya daha uzun sürelik bir hapis cezası almaması;
(d) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.
3. Bu Maddenin 1 (b) ve 2. paragraflarında belirtilen hükümlerin dışında, eğer bir çocuk Sözleşmeci Devletin topraklarında meşru yollardan dünyaya gelmiş ve annesi ilgili Devletin vatandaşlığını taşıyor ise bu çocuk, aksi taktirde vatansız duruma düşmesi durumunda doğumunda o devletin yurttaşlığını alır.
4. Bir Sözleşmeci Devlet aksi takdirde vatansız duruma düşecek ve belirlenen başvuru yapma yaşını geçtiği ya da istenen ikamet koşullarını sağlayamadığı için toprakları içinde doğduğu bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığını alamayan bir kişiye, ilgili kişinin doğumu sırasında ebeveynlerinden birinin ilk olarak bahsedilen Sözleşmeci Devletin yurttaşı olması durumunda vatandaşlık hakkını tanıyacaktır. Ebeveynlerin doğum sırasında aynı vatandaşlığa sahip olmamaları durumunda, ilgili kişinin vatandaşlığının babanın ya da anneninkiyle aynı olması bu Sözleşmeci devletin ulusal hukukuna göre belirlenir. Bu türden vatandaşlık için bir başvuru gerekiyorsa, bu ulusal hukukta belirtildiği biçimde, başvuranın kendisi tarafından ya da başvuran adına gerekli mercilere yapılacaktır.
Bu Maddenin beşinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak bu türden bir başvuru reddedilemez.
5. Bir Sözleşmeci Devlet bu Maddenin dördüncü paragrafındaki hükümlere uygun olarak, aşağıdaki durumlardan biri ya da daha fazlasına bağlı olarak vatandaşlık hakkını tanıyabilir:
(a) başvurunun, yirmi üç yaşından daha az olmamak üzere, başvuranın Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen bir yaşa gelmesinden önce yapılması;
(b) ilgili kişinin başvuruyu yapmadan hemen önce, Sözleşmeci Devletin topraklarında, üç yılı aşmamak üzere ilgili Devlet tarafından belirlenen bir süre boyunca bizzat ikamet etmesi;
(c) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.
Madde 2
Sözleşmeci Devletin topraklarında bulunan kimsesiz bir çocuk, aksi kanıtların yokluğu durumunda, ebeveynlerinin yurttaşı olduğu Devletin toprakları içinde doğmuş olarak kabul edilir.
Madde 3
Sözleşmeci Devletlerin bu Sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini belirlemek amacıyla, olası durumlarda, bir gemi ya da uçakta meydana gelen doğumlar, geminin taşıdığı bayrağın sahibi olan ya da uçağın kayıtlı olduğu Devletin toprakları içinde yapılmış olarak kabul edilirler.
Madde 4
1. Bir Sözleşmeci Devlet, Sözleşmeci Devletin topraklarında doğmamış ancak aksi takdirde vatansız duruma düşecek bir kişiye, kişinin doğumu sırasında ebeveynlerinden birinin bu Devletin vatandaşlığına sahip olması durumunda vatandaşlık hakkı tanır. Ebeveynlerin doğum sırasında aynı vatandaşlığa sahip olmamaları durumunda, ilgili kişinin vatandaşlığının babasınınki ya da anasınınki ile aynı olması ilgili Sözleşmeci Devletin ulusal hukukuna göre belirlenir.
Bu paragrafın hükümlerine uygun olarak, aşağıdaki durumlarda vatandaşlık hakkı tanınır:
(a) kanuni olarak doğumla, ya da
(b) ilgili kişi tarafından ya da adına, ulusal hukukta belirtildiği biçimde, gerekli mercilere yapılan başvuru üzerine.
Bu maddenin ikinci paragrafındaki hükümlere bağlı olarak, bu türden bir başvuru reddedilemez.
2. Bir Sözleşmeci Devlet bu Maddenin birinci paragrafındaki hükümlere uygun olarak, aşağıdaki durumlardan bir ya da daha fazlasına bağlı olarak vatandaşlık hakkı tanıyabilir:
(a) başvurunun, yirmi üç yaşından daha az olmamak üzere, başvuranın Sözleşmeci Devlet tarafından belirlenen bir yaşa gelmesinden önce yapılması;
(b) ilgili kişinin başvuruyu yapmadan hemen önce, Sözleşmeci Devletin topraklarında, üç yılı aşmamak üzere ilgili Devlet tarafından belirlenen bir süre boyunca bizzat ikamet etmesi;
(c) ilgili kişinin ulusal güvenliğe karşı işlenen bir suçtan dolayı mahkum olmaması;
(d) ilgili kişinin sürekli olarak vatansız olması.
Madde 5
1. Bir Sözleşmeci Devletin hukuku, bir kişinin evlilik, evliliğin sona ermesi, meşru yollar, tanıma ya da evlat edinme gibi kişisel durumundaki değişmelerden dolayı vatandaşlığının sona erdirilmesini içeriyorsa, böyle bir sona erdirilme başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da elde edilmesi şartına bağlı olmalıdır.
2. Bir Sözleşmeci Devletin hukukuna göre, gayri meşru yollardan dünyaya gelmiş bir çocuğun, babasının tayin edilmesi sonucunda ilgili Devletin vatandaşlığını kaybetmesi durumunda, ilgili mercilere yapacağı
yazılı başvuru ile vatandaşlık hakkını tekrar elde etmesi için kendisine bir şans verilecektir ve bu başvurusuna dair şartlar birinci ve ikinci paragraftakilerden daha aşırı olamaz.
Madde 6
Bir Sözleşmeci Devletin hukuku, bir kişinin vatandaşlık hakkının sona ermesi ya da elinden alınması durumunda, kişinin eşi ya da çocuklarının vatandaşlıklarının sona erdirilmesini içeriyorsa, bu sona erdirilme başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da başka bir vatandaşlığın elde edilmesi
şartına bağlı olur.
Madde 7
1. (a) Bir Sözleşmeci Devletin hukukunun vatandaşlık hakkından feragate izin vermesi durumunda, bu feragat, başka bir vatandaşlığa sahip olunması ya da elde edilmesine kadar vatandaşlık hakkının sona
erdirilmesi ile sonuçlanamaz.
(b) Bu paragrafın (a) alt-paragrafındaki hükümler, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de kabul edilen Insan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 13. ve 14. Maddelerinde belirtilen ilkeler ile uyumsuzluk gösterdiklerinde geçerli olamaz.
2. Yabancı bir ülke uyruğuna geçmeye çalışan bir Sözleşmeci Devletin vatandaşının, bu yabancı ülkenin vatandaşlığını elde etmemesi ya da elde edeceğinin güvencesini almaması halinde vatandaşlık hakkı sona erdirilemez.
3. Bu Maddenin 4. ve 5. paragraflarında belirtilen hükümlere bağlı olarak, bir Sözleşmeci Devletin vatandaşının vatandaşlık hakkı, ayrılık, yurtdışında ikamet, kayıt olamama ya da benzer bir nedenden dolayı vatansız kalmasına yol açacak biçimde sona erdirilemez.
4. Yabancı bir ülkenin uyruğuna geçen bir kişinin, gerekli mercilere vatandaşlık hakkını saklı tutmak istediğini belirtmediği taktirde, ardarda yedi yıldan daha az olmamak üzere Sözleşmeci Devletin hukukunda belirtilen süre boyunca yurtdışında ikamet etmesi halinde vatandaşlık hakkı sona erdirilebilir.
5. Bir Sözleşmeci Devlet vatandaşının yurt dışında doğması halinde, ilgili Devlet hukuku, ilgili kişinin vatandaşlık hakkını reşit olmasından sonraki bir yıllık sürenin bitiminde saklı tutmasını bu sürede Devlet sınırları içinde ikamet etmesine veya ilgili mercilere başvuru şartlarına bağlı tutabilir.
6. Bu Maddede belirtilen durumlar dışında, bu Sözleşmenin hükümleri ile açık olarak yasaklanmasa bile, hiç kimse bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığından, vatansız durumda kalma ile sonuçlanacak biçimde çıkarılamaz.
Madde 8
1. Bir Sözleşmeci Devlet, hiç kimseyi vatansız duruma düşürecek biçimde vatandaşlıktan çıkaramaz.
2. Bu Maddenin 1. paragrafındaki hükümleri ihlal etmeyecek şekilde, bir kişi aşağıdaki durumlarda bir Sözleşmeci Devletin vatandaşlığından çıkarılabilir:
(a) 7. Maddenin 4. ve 5. paragraflarında belirtilen durumlarda, bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılması mümkün olabilir;
(b) Vatandaşlık hakkının yalan beyan ve sahtekarlıkla elde edildiği durumlarda.
3. Bu Maddenin 1. paragrafında belirtilen hükümleri ihlal etmeyecek şekilde, bir Sözleşmeci Devlet, imza, onay ya da kabul aşamasında bu hakkın uygulanmasına, bu aşamayla aynı zamanda ulusal hukukunda da varolan aşağıdaki konularda çekince koyarsa, bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılma hakkını saklı tutabilir:
(a) Kişinin Sözleşmeci Devlete sadakat yükümlülüğünü bozacak biçimde
(i) Sözleşmeci Devletin açıkça belirtilen bir yasağa karşı gelerek bir diğer Devlete hizmet vermiş veya hizmet vermeye devam etmek; veya bir başka devletten hizmet karşılığı parasal çıkar sağlamış ya da sağlamaya devam ediyorsa, ya da
(ii) Devletin yaşamsal önemdeki çıkarlarına ciddi olarak zarar verici bir biçimde hareket ediyorsa;
(b) Kişi başka bir Devlete karşı bir bağlılık yemini etmişse, ya da resmi bir beyanda bulunmuşsa, ya da Sözleşmeci Devlete bağlılığını yadsıdığı kanıtlarla saptanırsa.
4. Bir Sözleşmeci Devlet, bu Maddenin 2. ya da 3. paragraflarında izin verilen durumlarda, hukuk çerçevesinde, bir mahkeme ya da bağımsız bir organ tarafından adil bir duruşma hakkı sağlamadan hiç kimseyi vatandaşlıktan çıkaramaz.
Madde 9
Bir Sözleşmeci Devlet, vatandaşı olan hiç kimseyi ya da hiçbir grubu ırk, etnik, dinsel ve politik nedenlerle vatandaşlıktan mahrum edemez.
Madde 10
1. Sözleşmeci Devletler arasındaki toprak devri ile sonuçlanan antlaşmalar, hiç kimsenin bu devir nedeni ile vatansız kalmamasını güvence altına almak amacıyla gerekli hükümleri kapsamalıdır. Bir Sözleşmeci Devlet, bu Sözleşmeye taraf olmayan ülkelerle yapacağı antlaşmalarda da, bu türden hükümlerin yer alması için elinden gelen çabayı gösterecektir.
2. Bu türden hükümlerin yokluğunda, kendisine toprak devredilen ya da başka yollarla toprak elde eden bir Sözleşmeci Devlet, bu devir ya da elde etme sonucunda vatansız kalma durumunda olan kişilere vatandaşlık hakkını verecektir.
Madde 11
Sözleşmeci Devletler altıncı onay ya da kabul belgesinin tesliminden hemen sonra, bu Sözleşmenin yararlarını talep eden kişilerin taleplerini inceleyecek ve uygun mercilere başvurmalarını sağlamakta yardımcı olacak bir organın Birleşmiş Milletler çerçevesi içinde kurulmasına çalışacaklardır.
Madde 12
1. Bu Sözleşmenin 1. Madde 1. paragraf ya da 4. Madde hükümlerine bağlı olarak, kanuni olarak doğumla vatandaşlık hakkını tanımayan bir Sözleşmeci Devlet, gerekli durumlarda, 1. Madde 1. paragraf ya da 4.
Madde hükümlerini bu Sözleşmenin Yürürlüğe girdiği tarihten sonra olduğu gibi önce doğan kişilere de uygularlar.
2. Bu Sözleşmenin 1. Madde 4. Paragrafı hükümleri, Yürürlüğe girişinden sonra olduğu gibi önce doğan kişilere de uygulanır.
3. Bu Sözleşmenin 2. Maddesindeki hükümler, bir Sözleşmeci Devletin toprakları içinde, bu Sözleşmenin söz konusu Devlet için Yürürlüğe girmesinden sonra bulunan kimsesiz çocuklara uygulanır.
Madde 13
Bu Sözleşme, bir Sözleşmeci Devletin hukukunda yer alan ya da alacak olan veya iki veya daha çok Sözleşmeci Devlet arasında bağıtlanan herhangi bir sözleşme, antlaşma ya da antlaşmada yer alan ya da alacak olan vatansızlık hallerini azaltmada daha etkili hükümleri etkileyecek biçimde yorumlanamaz.
Madde 14
Diğer yollarla çözümlenemedikleri taktirde, bu Sözleşmenin yorumlanması ya da uygulanması ile ilgili herhangi bir anlaşmazlık, anlaşmazlığın taraflarından herhangi birinin başvurusu ile Uluslararası Adalet Divanına iletilmelidir.
Madde 15
1. Bu Sözleşme herhangi bir Sözleşmeci Devletin Uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu bütün özerk olmayan, vesayet altındaki, sömürge ve diğer anakara dışı ülkelerde de geçerlidir: İlgili Sözleşmeci Devletler, bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen hükümlere bağlı olarak, imzalama, onay ya da kabul aşamasında, Sözleşmenin uygulanacağı anakara dışı ülke ya da ülkelerin imzalama, onay ya da kabul sonucu ipso facto/kendiliğinden uygulamaya dahil edildiklerini bildireceklerdir.
2. Vatandaşlık konularında anakara dışı ülkelerin, anakara ülke ile aynı muameleye tabi olmadığı durumlarda ya da Sözleşmenin anakara dışı ülkelerde uygulanması için Sözleşmeci Devletin anayasal hukuku ya da uygulamalarında anakara dışı ülkelerin ön onayının alınmasının gerektiği durumlarda, Sözleşmeci Devlet Sözleşmenin, Sözleşmeci Devlet tarafından imzalanmasından itibaren on iki aylık bir süre içinde anakara dışı ülkenin onayını almak için her türlü çabayı gösterir ve bu onay alındığında Sözleşmeci Devlet bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bildirir. Bu Sözleşme, bildirimin Genel Sekreter tarafından alındığı tarihten itibaren bildirimde belirtilen ülke ya da ülkelere uygulanır.
3. Bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen on iki aylık sürenin bitimi sonunda, ilgili bütün Sözleşmeli Devletler Uluslararası ilişkilerinden sorumlu oldukları ve bu Sözleşmenin uygulanması konusundaki onayının saklı tutulduğu anakara dışı ülkelerle yapılan bütün danışma sonuçları konusunda Genel Sekreteri bilgilendirirler.
Madde 16
1. Bu Sözleşme 30 Ağustos 1961 ile 31 Mayıs 1962 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Genel Merkezinde imzaya açılacaktır.
2. Bu Sözleşme aşağıdakiler adına imza edilebilir:
(a) Birleşmiş Milletler üyesi olan tüm Devletler;
(b) Gelecekteki Vatansızlığın Ortadan Kaldırılması ya da Azaltılması konusundaki Birleşmiş Milletler Konferansına katılmak üzere davet edilmiş bütün Devletler;
(c) Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından imzalamaya ya da katılmaya davet edilen bütün Devletler.
3. Bu Sözleşme onaya açıktır ve onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine teslim edilir.
4. Bu Sözleşme, bu Maddenin 2. paragrafında belirtilen Devletler tarafından katılıma açıktır. Katılma, katılım belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine teslim edilmesinden sonra geçerlilik kazanır.
Madde 17
1. İmza, onay ve katılma süresince, herhangi bir Devlet 11. 14. ya da 15. Maddeler çerçevesinde çekince koyabilir.
2. Bu Sözleşmeye başka hiçbir çekince konulamaz.
Madde 18
1. Bu Sözleşme altıncı onaylama ya da katılım belgesinin teslim tarihinden iki yıl sonra Yürürlüğe girer.
2. Bu Sözleşmeyi onaylaması veya bu Sözleşmeye katılımı altıncı onay ya da katılım belgesinin teslimi sonrasında gerçekleşen her Devlet için Sözleşme, onay ya da katılım belgelerinin teslim tarihinden doksan gün sonraki tarihte veya bu Maddenin 1. paragrafına uygun olarak bu Sözleşmenin Yürürlüğe giriş tarihinde, hangisi daha geç ise, yürürlüğe girer.
Madde 19
1. Herhangi bir devlet Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapılacak yazılı bir ihbar ile istendiği an bu Sözleşmeyi feshedebilir. Bu türden bir fesih, Genel Sekretere ulaşma tarihinden bir yıl sonra geçerlilik kazanır.
2. 15. Maddede belirtilen hükümlere bağlı olarak, bu Sözleşmenin bir Sözleşmeci Devletin anakara dışı ülkelerinde geçerli olduğu durumlarda, bu Devlet istenildiği an, ilgili ülkenin de onayını alarak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bu Sözleşmeyi bu ülkeden ayrı olarak feshettiğini bildirebilir. Bu fesih, ihbarın Genel Sekretere ulaşma tarihinden bir yıl sonra geçerlilik kazanır ve Genel Sekreter diğer tüm Sözleşmeci Devletlere bu ihbar ve tarihi veya alındısı hakkında bilgi verir.
Madde 20
1. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 16. Maddede belirtilen, Birleşmiş Milletlerin tüm Üyelerine ve üye olmayan Devletlere aşağıdaki belgeleri bildirir:
(a) 16. Madde çerçevesindeki imzalama, onay ya da katılmalar;
(b) 17. Madde çerçevesindeki çekinceler;
(c) 18. Maddeye uygun olarak bu Sözleşmenin Yürürlüğe giriş tarihi;
(d) 19. Madde çerçevesinde yapılan fesihler.
2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, en geç altıncı onay ya da katılım belgesinin tesliminin tamamlanmasından sonra 11. Maddede belirtilen bir organın aynı maddeye uygun şekilde kurulması konusunu Genel Kurul’un dikkatine sunar.
Madde 21
Bu sözleşme Yürürlüğe giriş tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından kayıt edilir.
Yukarıdaki hususları onaylayarak, gereğince yetkili kılınmış olan aşağıdaki imzası bulunanlar bu Sözleşmeyi imzalamıştır.
New York’ta, bin dokuz yüz altmış bir yılının Ağustos ayının otuzuncu gününde Çince, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olmak suretiyle bir nüsha olarak düzenlenmiş olup Birleşmiş Milletler arşivine konacak ve onaylı örnekleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından bütün Birleşmiş Milletler Üyelerine ve bu Sözleşmenin 16. Maddesinde belirtilen üye olmayan Devletlere gönderilecektir
Belçika’nın önemli frankofon aydınlarından Jules Destrée, 24 Ağustos 1912 tarihinde yayınladığı “Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisinde Belçika Kralı I. Albert’e şöyle seslenmişti: “İki halka hükmetmektesiniz. Belçika’da Valonlar ve Flamanlar mevcuttur. Belçikalılar yoktur.”
Destrée bu çarpıcı ifadelerin ardından, Valon ve Flaman Bölgelerinin özerkleşmesini savunduğu bildirisinde, “bağımsız ve özgür iki halkın birliğinden oluşan bir Belçika”nın kurulmasını tavsiye etmekteydi.[1] Destrée’nin hazırladığı bu tarihi metin, tek resmi dilli üniter bir devlet olarak kurulan genç Belçika Krallığı’nın çeşitli aşamalardan geçerek federal bir devlete dönüşmesine yol açan etnik, dilsel ve bölgesel gerilimler hakkında önemli bir referans kaynağı teşkil etmektedir.
Belçika 1970’lerin başına kadar az sayıda kurumsal ve anayasal reforma sahne oldu. Ancak çeşitli dönemlerde etkilerini farklı boyut ve biçimlerde gösteren sosyal, ekonomik ve siyasal etkenlere bağlı olarak, 1970’ten itibaren yaklaşık on yılda bir gerçekleşen beş önemli reform çerçevesinde merkezkaç nitelikli (centrifuge) bir federalizasyon sürecine girildi.[2] Federal devlet kavramı belirli bir tipolojiye tekabül etmesi itibariyle bazı temel ilkelere dayanmaktadır.[3] Bu ilkeler ışığında federalizmin genel bir teorisinin yapılması mümkün olmakla beraber[4], farklı federal örgütlenme modelleri doğrultusunda federalizm çeşitli şekillerde ortaya çıkabilmektedir.[5] Bu bağlamda Belçika federalizmi de farklı toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek suretiyle Belçika’nın ülkesel bütünlüğünü ve toplumsal barışını korumaya hizmet eden kendine özgü karmaşık bir federal sistem teşkil etmektedir.
Bu incelememizde Belçika federalizmini, hukuki bir perspektif dâhilinde siyasi ve tarihi verilerden de yararlanarak ana hatlarıyla ele alacağız.
Belçika Federalizminin Ortaya Çıkışı
Birinci Fransız İmparatorluğu’nun Napolyon’un düşüşüyle son bulmasının ardından 1815 yılında gerçekleştirilen Viyana Kongresi’nde Belçika toprakları Fransa’dan koparılarak, iki yüzyıllık ayrılıktan sonra tekrar Hollanda’ya bağlandı.[6] Ancak Kral I. Willem’in otoriter yönetimi altında Hollandalıların her bakımdan hâkim konumda bulunduğu yeni Hollanda Krallığı’nın kuzey ve güney kesimleri arasındaki dinsel, etnik ve iktisadi farklılıklar kısa zamanda sorunlar yaratmaya başladı.
1828 yılında Katolikler ve liberaller Belçika’nın bağımsızlığı için faaliyetlere başlayarak, temel özgürlükler üzerindeki uzlaşmalarını içeren bir ittifak anlaşmasına vardılar. Tüm farklılıklarına rağmen Hollanda hâkimiyetinden kurtularak kendi amaçlarını hayata geçirmek için birleşmeyi başaran bu iki kesimin önderliğinde gerçekleştirilen şiddetli bir ihtilal neticesinde, Belçika 1830 yılında bağımsızlığını kazandı.[7]
İhtilalin ardından yapılan bir seçimle üyeleri belirlenen Ulusal Kongre’nin (1830–1831) ilk görevlerinden birisi Anayasa’nın hazırlanması olacaktı. 7 Şubat 1831 tarihinde kabul edilen Belçika Anayasası yeni devletin temel ilkelerini belirlemekteydi: Belçika, parlamenter bir rejimle yönetilen, devlet başkanının kral olduğu, çeşitli temel hak ve hürriyetlerin anayasal teminat altında bulunduğu üniter bir devlet olacaktı. Bu çerçevede Anayasa’nın 23.maddesinde bireylerin diledikleri dilde konuşma özgürlüğü güvence altına alınmakla beraber, resmi dil olarak Fransızca kabul edilecekti.[8] Böylelikle idare, yargı ve eğitim alanlarında Fransızca kullanılacak, resmi işlemler bu dilde yazılacak ve yayımlanacaktır.
Belçika’nın kuruluşunda benimsenen tek resmi dilli üniter devlet modeli, günümüzde genellikle ülkenin toplumsal gerçekleri ile bağdaşmayan isabetsiz bir tercih olarak değerlendirilmektedir.[9] Bununla beraber birçok yazar bu kararın ilgili dönemin bağlamında ele alınması gerektiğini vurgulamaktadırlar.[10] Bu bağlamda üniter bir devlet modelinin benimsenmesi üç temel etken ile açıklanabilir: uluslararası baskılara karşı güçlü bir devlet kurma ihtiyacı, 1830 yılında “Belçikalı” kimliğinin hâkim olması ve devleti kuran elit kesimin özelliklerinin dilsel farklılıklara siyasi bir anlam yüklemeye elverişli olmaması. Gerçekten de o dönemde Brüksel’de ikamet eden Belçika eliti frankofondur; üst kesim içerisinde Felemenkçe konuşanlar dahi genellikle Fransızca bilmektedirler. Esas itibariyle iktisadi ve siyasi gücün dili olarak görünen Fransızca, bir halktan ziyade toplumsal bir sınıfın dili olarak algılanmaktadır. Öte yandan seçmen olabilmeyi “cens” olarak adlandırılan belirli bir vergi miktarını ödeme şartına bağlayan “censitaire” oy sistemi (suffrage censitaire)[11] siyasal katılımı elit kesime hasretmektedir.
Nüfusun dilsel dağılımını kesin olarak tespit etmek ise güçtür. Nihayet yürütmenin yayınlarında Fransızca kullanımı, bu dilin Felemenkçe lehçelerinin çeşitliliğine nazaran yeknesak yapısına bağlı olarak işlevsel bir gerekçeyle de açıklanmaktaydı. Bu çerçevede “Belçika üniter bir devlet haline gelmekte ve ilke olarak, dil meselesi kamusal alandan tahliye edilmekteydi.”[12]
Ancak Fransızcanın yeni devletin tek resmi dili olarak kabul edilmesinden kısa bir süre sonra Flaman Hareketi doğdu. Yazar ve sanatçıların katkılarıyla gelişen Flaman Hareketi, Felemenkçenin tüm kamusal hizmetlerde kullanımını savunan dilsel bir hareket niteliği arz etmekteydi.[13] Halkın Felemenkçe konuşan kesimi, İdare ile olan ilişkilerinde sıklıkla Fransızca konuşmaya çalışmak zorunda kalmaktaydı. Ayrıca Belçika’daki dilsel ayrışma sınıfsal bir boyut taşımaktaydı.[14] Endüstriye hâkim olan sermaye sahipleri frankofon iken, ana dilleri Felemenkçe olan işçiler Fransızca bilmemekteydiler. Bu toplumsal ortamda güçlenen Flaman Hareketinin çeşitli siyasi partilerdeki Flaman kökenli politikacılar üzerindeki baskıları sonuç vermeye başladı. 1873 ve 1898 yıllarında öncelikle Flaman Bölgesi’nde, daha sonra ise ülke genelinde Fransız ve Flaman dillerinin eşitliği ilkesi benimsenerek yargı, idare ve eğitim alanlarında Felemenkçenin de kullanımına olanak tanıyan dilsel kanunlar (lois linguistiques) kabul edildi.[15] Nihayet, işçi hareketinin baskıları neticesinde 1893 yılında censitaire seçim sisteminin terk edilmesi ve erkek nüfus bakımından – eşit olmasa da – genel oy hakkının kabulüyle beraber, Flamanlar demografik üstünlüklerini siyasi yönde kullanabilir hale geldiler. Bu çerçevede bölgesel ve topluluksal bir bilincin gelişmesiyle Flaman kimliği belirginleşti. Karmis ve A.–G. Gagnon’a göre bu faktörler Flaman Hareketinin talep ve gerekçelerinin evrimini açıklamaktadırlar:
“Başlangıçta bireysel haklar söylemine dayanılarak ülkenin kuzeyinde çift dilliliğin yerleştirilmesi vurgulanmaktaydı. 20. yüzyılın başından itibaren, daha kolektivist bir söylem, etnisite ve yersellik ilkelerine başvuran argümanlara dayanarak, Flaman Bölgesi’nde kamu idaresi ve eğitimde tek dilliliği talep eder hale geldi.”[16]
Belçika’da süre giden etnik-dilsel çekişmeye bağlı olarak, 1932 yılında kabul bir kanunla Belçika’da dilsel bölgelerin varlığı tanındı. Bu doğrultuda ülkenin kuzeyinde Felemenkçenin, güneyinde ise Fransızcanın hâkim olacağı her biri tek dilli iki ayrı bölge oluşturulurken, Brüksel yöresi bakımından çift dillilik esası muhafaza edildi. Böylelikle ülke genelinde çift dillilik esası terk edilirken, idare, yargı ve eğitim alanlarında ilgili bölge dilinin kullanılması ilkesi kabul edilmiş olmaktaydı.[17] Bu surette ülke bütününde çok dilliliğin kabul edildiği bir Belçika’dan, federalizasyon sürecine yönelen bir Belçika’ya geçilmiş oldu.
Bundan sonraki aşamada 1961, 1962 ve 1963 yıllarında kabul edilen dilsel kanunlarla ülkenin dilsel bölgelere ayrılması bakımından yeni düzenlemelere gidildi. Öncelikle nüfus sayımlarında dil kullanımına ilişkin verilerin toplanmasına yönelik sorular sayım fişlerinden ayıklandı. Böylelikle sayımlara dayanılarak bucakların dilsel statülerinin değiştirilmesi imkânı kaldırılmış olmaktaydı. Diğer yandan, daha çarpıcı bir biçimde, vilayetlerin dilsel bakımından homojen bir yapıya kavuşturulması amacıyla dilsel sınırlar yeniden tespit edildi. Bu çerçevede tartışmalara rağmen çeşitli bucak, mahalle ve komların farklı dilsel bölgelere transferi gerçekleştirildi. Nihayet çift dilli Brüksel Bölgesi’nin genişlemesini istemeyen Flaman siyasetçilerin baskısıyla, Brüksel Bölgesi 19 bucakla sınırlandı. Ara bir formül olarak Brüksel’in etrafında yer alan altı bucakta Fransızca konuşanlara dilsel “kolaylıklar” (facilités) sağlanarak bu bucaklara özel bir dilsel statü verildi. 1961–1963 yıllarında yapılan dilsel düzenlemeler, özellikle Flaman Hareketi’nin taleplerini karşılamaktaydı.[18]
Flaman siyasi hareketleri, Flamanların demografik üstünlüğünün yanında, Valon ve Flaman Bölgeleri arasındaki iktisadi dengenin tersine dönmesinden de güç almaktaydılar. Zira II. Dünya Savaşı ertesinde, ülkenin sınaî merkezi konumunda bulunan Valon Bölgesi’ndeki kömür ve çelik endüstrisi çöküşe geçerken, Flaman Bölgesi yabancı yatırımların, dış ticaretin, orta ölçekli işletmelerin ve hizmet endüstrisinin gösterdiği büyük gelişmeyle beraber 60’lı yılların başında iktisadi üstünlüğü ele geçirmişti.[19]
Belçika artık bölgesel partilerin arttığı ve federalizm projelerinin yaygın biçimde savunulmaya başlandığı bir döneme girmişti. Yaşanan hükümet krizlerinin de tetiklemesiyle 1970 yılında gerçekleştirilen önemli bir anayasal reformla federalizasyon sürecinin ilk adımı atıldı. Anayasa’nın yeni hükümleri uyarınca Belçika’da üç Kültürel Topluluğun ve üç Bölgenin varlığı kabul edildi. Bunlar sırasıyla Fransız, Felemenk ve Alman Toplulukları ile Valon, Flaman ve Brüksel Bölgeleri olarak tayin edilmişti.[20]
Federal bir sisteme meyleden bu karmaşık kurumsal yapının benimsenmesinin ardında, Flaman ve Valonların beklentilerinin farklılaşması yatmaktaydı. Flamanlar dilsel kazanımlarını korumayı ve kültürel özerkliklerini elde etmeyi arzularken, Valonlar iktisadi düşüşlerine ve sayısal zayıflıklarına çare bulmayı amaçlamaktaydılar. Bu bağlamda Belçika’nın yeni kurumları her iki topluluğun ortak kaygılarına da cevap vermekle beraber[21], Kültürel Topluluklar özellikle Flamanların beklentilerini karşılarken, Bölgelerin Valonların iktisadi menfaatlerini koruması umulmaktaydı. Toplulukların yetkileri daha ilk aşamada belirlenmişti. Her bir Topluluk, dillerin kullanımı ve kültür (eğitim bakımından sınırlı yetkiler dâhil olmak üzere) alanlarında, kanun gücüne sahip kararnameler (décret) yapabilen yasama organları ile donatılmıştı. Bu ilk reform neticesinde tamamlanmış bir federal sistem oluşturulmamıştı. Zira Kültürel Toplulukların mali özerkliği olmadığı gibi, karar organları ulusal parlamenterlerden oluşmakta ve yürütme organları (exécutifs) merkezi hükümet ile iç içe geçmiş bulunmaktaydı.[22] Bölgelerin yetki ve organlarının belirlenmesi ise Anayasa ile özel bir kanuna bırakılmıştı.
1980 yılında gerçekleştirilen ikinci bir reformla Bölgelerin düzenlenmesi ve Toplulukların özerkliği sorunu konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Temel kırılma noktasını Brüksel Bölgesi’ne ilişkin tartışmaların oluşturduğu uzun müzakereler neticesinde Bölgelere ilişkin özel kanun kabul edildi. Flaman ve Valon Bölgeleri bir yandan yasama ve yürütme organlarına kavuşturulurken, diğer yandan bayındırlık, çevre, konut, ekonomi, enerji ve istihdam gibi yersel anlamda bölgeye bağlı konularda yetkilerle donatıldılar. Buna rağmen Brüksel Bölgesi’nin durumu Flamanlar ve Frankofonların uzlaşamaması nedeniyle askıda bırakıldı.[23] Topluluk ve Bölgelerin yürütme organlarının ulusal hükümetin üyesi olmayan bakanlardan kurulması kabul edildi; bunların yasama meclislerini teşkil eden konseyler (conseils) ise ulusal meclisler olan Temsilciler Meclisi ve Senato üyelerinden oluşmaktaydı. Nihayet Topluluklara sağlık politikası ve sosyal yardım alanlarında yeni yetkiler tanındı.[24]
1988-1989 yılında yapılan düzenlemelerle Belçika’da tamamlanmış bir federal rejimden söz etmek mümkün hale geldi. Bu çerçevede ulusal düzeyden bağımsız siyasi organlarla donatılmış olarak Başkent-Brüksel Bölgesi oluşturuldu. Aynı reform dâhilinde Bölge ve Topluluklara yeni yetki devirleri gerçekleştirilirken, federe birimlerin mali kaynaklarını belirleyen özel bir kanun kabul edildi.[25]
Bununla beraber Belçika’nın resmen federal bir devlet olarak nitelenmesi 1993 reformuyla gerçekleşti. 17 Şubat 1994 tarihli Belçika Anayasası daha ilk maddesinde Belçika’nın federal bir devlet olduğunu hüküm altına aldı. Yeni Anayasa ile Bölge ve Toplulukların yasama organları üyelerinin doğrudan ulusal düzeyden bağımsız seçimlerle belirlenmesi kabul edildi. Federe birimler ayrıca sınırlı bir oto-organizasyon yetkisi elde ettiler. Nihayet Belçika’yı ortadan ikiye ayıran temel dilsel sınırın tam üstünde bulunan ve coğrafi olarak Brüksel’i de kapsayan Brabant Vilayeti üç birime ayrıldı: Flaman Brabant Vilayeti, Valon Brabant Vilayeti ve zaten federe bir birim statüsüne kavuşmuş bulunan Brüksel Bölgesi.[26] Böylelikle Belçika’daki vilayet sayısı 10’a yükselmiş olmaktaydı.
Belçika’da federalizme ilişkin son önemli reform 2001 yılında gerçekleştirildi. Mali açıdan Bölgelere ek vergiler getirme imkânı getirilerek kısmi bir mali özerklik tanınırken, Topluluklara yeniden finansman sağlandı. Ayrıca özellikle tarım, dış ticaret ve kalkınma yardımı alanlarında Bölge ve Toplulukların yetkileri genişletildi.[27] Günümüzdeki haliyle Belçika federalizmi esas olarak bu beş temel aşama çerçevesinde şekillenmiştir.
1.Bölüm :
Kurumsal Çerçeve
Belçika federalizminin kurumsal çerçevesinin betimlenmesi için analitik bir yaklaşım benimsenmesi uygun olacaktır. Bu nedenle ilk adımda Belçika Devletinin federe birimlerini oluşturan Topluluklar ve Bölgeler analiz edilmeye çalışılacaktır (A). Bundan sonraki aşamada, federal yönetim düzeyinin başlıca organları incelenecektir (B).
Federe Birimler: Topluluklar ve Bölgeler
Belçika Anayasası’nın Birinci Başlığı, Belçika Devleti’nin örgütlenme modelini genel olarak betimlemekte ve bilhassa, bu devletin federe birimlerini saymaktadır. Buna göre “Belçika, topluluklardan ve bölgelerden oluşan federal bir devlettir.” (m.1) Bu surette iki farklı federe birim türünü içeren Belçika Devleti, tek bir tipe tekabül eden federe birimlerden oluşan federal devlet modellerine ayrılmaktadır. Böylelikle Belçika federalizmi bölgelere dayalı yersel / ülkesel (territorial) bir federe birim türünün yanında, yersel olmayan bir unsur (non-territorial component) içermesi itibariyle kendine özgü federal bir sistem teşkil etmektedir.[28] Belçika’nın federe birimlerini oluşturan Topluluk ve Bölgelerin spesifik yetkileri olup, bunlar arasında hiyerarşik bir ilişki bulunmamaktadır. [29]
Bu çerçevede Belçika üç Topluluk içermektedir: “Fransız Topluluğu, Flaman Topluluğu ve Almanca Konuşanlar (Germanophone) Topluluğu”. Öte yandan dilsel topluluklar düzeyindeki örgütlenmenin haricinde, Belçika Devleti yersel düzeyde tanımlanmış birimler olarak üç Bölgeyi kapsamaktadır: “Valon Bölgesi, Flaman Bölgesi ve Brüksel Bölgesi”. Valon ve Flaman Bölgelerinin her biri, Anayasa’da ismen tayin edilmiş bulunan beşer vilayeti kapsamaktadırlar.
Nihayet Belçika dört dilsel bölgeden oluşmaktadır: “Fransız dili bölgesi, Felemenk dili bölgesi, çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi ve Alman dili bölgesi”. Söz konusu dilsel bölgeler bucakların dilsel-bölgesel aidiyetlerinin yanında, Toplulukların düzenleyici işlemlerinin etki alanını belirlemek bakımından önem arz etmektedirler. Zira Belçika Krallığı’ndaki her bir bucak söz konusu dilsel bölgelerden birinin parçası olmak durumundadır. Dilsel bölgelerin sınırlarının değiştirilmesi, Anayasa’nın m.4 § 3 hükmünde düzenlemiş bulunan özel nisaplara dayalı karmaşık bir karar usulü dâhilinde kabul edilebilecek olan bir kanunla mümkündür. Söz konusu özel çoğunlukla kanun kabul usulü, Anayasa’nın birçok maddesinde toplulukların menfaatlerini ilgilendiren konuların düzenlenmesi bakımından benimsenmiştir.
Belçika Anayasası federe birimlerin organlarını da düzenlemektedir. Buna göre her bir Topluluk ve Bölgenin, anayasal yetkilerle donatılmış birer parlamentosu (parlement) ve birer hükümeti (gouvernement) bulunmaktadır. Topluluk parlamentoları, ilgili topluluk parlamentosu üyesi sıfatıyla veya bir bölge parlamentosu üyesi sıfatıyla, doğrudan seçilmiş bulunan vekillerden oluşacaktır. (m.116 § 2, 1) Öte yandan Fransız ve Flaman topluluklarının organları (parlamentolar ve hükümetler), özel çoğunlukla kabul edilmiş bir kanunla düzenleneceği şekilde, sırasıyla Valon ve Flaman Bölgeleri’nin yetkilerini icra edebilecektir. Bu istisnai durum haricinde her bir bölge parlamentosu, ilgili bölge parlamentosu üyesi veya bir topluluk parlamentosu üyesi sıfatıyla doğrudan seçilen vekillerden oluşacaktır.
Topluluk ve Bölge parlamentolarının üyeleri beş yıllık bir süre için seçilirken, parlamentolar bir bütün olarak her beş yılda bir yenileneceklerdir. Topluluk ve Bölge parlamentolarının üyeleri, federal düzeyde çift meclisli sistemin benimsendiği Belçika’da Temsilciler Meclisi üyesi olamazken, üyeleri kısmen Topluluk parlamentoları tarafından tayin edilen Senato’da bu yolla senatör olabileceklerdir. (m.119)
Her bir Topluluk ve Bölge hükümetinin üyeleri ise bunların parlamentoları tarafından seçilecektir. Bölge ve Topluluk hükümetlerinin oluşum ve işleyişleri özel çoğunlukla kabul edilen bir kanunla düzenlenebilecektir. Ancak Almanca Konuşanlar Topluluğu Hükümetinin oluşum ve işleyişi alelade bir kanunla düzenlenebilecektir. (m.123)
Federe düzeyin kurumsal yapısı açısından Belçika Anayasası’nın ilk aşamada analitik bir tablo çizmesine rağmen, uygulamada Topluluk ve Bölgeler arasında önemli kesişme alanları bulunması nedeniyle Belçika federalizmi çapraşık bir sistem arz etmektedir. W. Swenden’e göre, Brüksel’in ve Almanca Konuşanlar Topluluğu’nun özel durumları bir yana bırakılacak olursa, Belçika’da Topluluklar netice itibariyle aynı zamanda yersel düzeyde de örgütlenmiş olmaktadırlar. Zira Fransız ve Flaman Topluluklarının sırasıyla, her biri küçük gruplar teşkil eden Flaman Bölgesi’nde yaşayan Fransızca konuşanlar ile Valon Bölgesi’nde yaşayan Felemenkçe konuşanlar üzerinde yetkileri bulunmamaktadır. Bu nedenle toplulukların yetki alanını belirleyen “kişisellik” ilkesi esas olarak ancak Brüksel düzeyinde işlemektedir.[30]
de Coorebyter ise Belçika’da üç Topluluk ve üç Bölgenin varlığını hüküm altına alan Anayasanın 2. ve 3. maddelerinin esasen bir kurgu (fiction) ortaya koyduğunu ifade etmektedir. Gerçekte Bölgeler ve Topluluklar kendi içlerinde farklılaşırken, topluluksal komisyonlar kurumsal yapılanmayı daha da karmaşıklaştırmaktadır. Yazara göre Belçika sistemi kesinlikle söz konusu anayasal hükümlerin görünürdeki basitliğine sahip değildir.[31] Gerçekten de Belçika federal sistemi, Anayasa’da ortaya konulan genel kurumsal şemaya nazaran önemli değişiklikler geçirmiştir. Brüksel’de yaşayan Felemenkçe konuşanların, Belçika’daki Flamanların oldukça küçük bir oranını teşkil etmesi sebebiyle, Flaman Topluluğu ve Flaman Bölgesi kurumlarını birleştirmişlerdir. Buna bağlı olarak hâlihazırda, bir Flaman Parlamentosu ve Hükümeti bulunmaktadır; Flaman Bölgesi’nde mukim bulunan yurttaşlara yönelen bölgesel yetkiler ve yine Flaman Bölgesi’nde yaşayanlar ile Brüksel’deki Felemenkçe konuşanları kapsayan topluluksal yetkiler söz konusu flaman organları tarafından kullanılmaktadır.[32]
Kendi içlerinde Flamanlar kadar dayanışma göstermeyen Frankofonlar cephesinde ise durum daha karmaşıktır. Belçika’daki Fransızca konuşanların dörtte birinin Brüksel’de yaşaması sebebiyle, Flamanların aksine, Fransız Topluluğu ve Valon Bölgesi kurumlarını birleştirmemişlerdir. Bu doğrultuda ayrı Bölge ve Topluluk organları varlıklarını sürdürmektedirler. Bununla beraber Fransız Topluluğu Parlamentosu, bütünüyle Brüksel ve Valon bölgesel parlamentolarına doğrudan seçilmiş bulunan vekillerden oluşmaktadır.[33] Öte yandan Fransız Topluluğu yetkilerinin bir kısmını Valon Bölgesi ile Fransız Topluluksal Komisyonu’na (Commission communautaire française) devretmiştir. Valon Bölgesi ise bazı yetkilerini Almanca Konuşanlar Topluluğu’na nakletmiştir.[34]
2. Federal Düzey: Federal Meclisler ve Federal Hükümet
Belçika Devleti’nin federal organlarını esas olarak Kral, çift meclisli federal parlamento, federal hükümet ile yargı erkini icra eden mahkemeler oluşturmaktadır. Belçika Anayasası’na göre federal yasama erki (pouvoir législatif fédéral) kolektif olarak Kral, Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından kullanılmaktadır (m.36). Federal yürütme erkinin (pouvoir exécutif fédéral) ise Anayasa’da düzenlendiği şekilde Krala ait olduğu belirtilmektedir (m.37). Kral yasama ve yürütme erkleri içerisinde yer almakla beraber, yetkileri oldukça sınırlıdır. Bazı önemli yetkileri de bulunmakla beraber Kralın konumu genel olarak parlamenter bir sistemde devlet başkanının konumuna tekabül etmektedir. Kral özellikle, ülkede bulunan yabancı devlet temsilcileri nazarında ve yabancı ülkelere gerçekleştirdiği resmi ziyaretlerle Belçika Devleti’ni temsil etme işlevini görmektedir.[35] Bu nedenle esas itibariyle federal yasama erki Temsilciler Meclisi ve Senato tarafından, federal yürütme erki ise federal hükümet tarafından icra edilmektedir.
Federal meclislerin üyeleri ulusun bütününü temsil etmekle beraber, Anayasa’da öngörülen belirli hallerde Fransızca ve Felemenkçe düzeyinde dilsel gruplara (groupes linguistiques) ayrılmaktadırlar. Aynı zamanda iki federal meclisin üyesi olmak mümkün değildir. Temsilciler Meclisi nisbi temsile dayalı bir seçim sistemi çerçevesinde doğrudan seçilen 150 milletvekilinden oluşmaktadır. Senato ise 71 senatörden oluşmaktadır. 25 senatör Felemenk Seçim Kurulu (collège électoral néerlandais) tarafından seçilirken, 15 senatör Fransız Seçim Kurulu (collège électoral français) tarafından seçilmektedir. Söz konusu Seçim Kurullarının oluşumu, ilgili seçim çevreleri ve seçmen olabilme koşulları kanunla belirlenmektedir. Bunun dışında Flaman ve Fransız Toplulukları Parlamentoları kendi bünyelerinden 10’ar senatör tayin ederken, Almanca Konuşanlar Topluluğu Parlamentosu da kendi içinden sadece 1 senatör tayin etmektedir. Nihayet kalan 10 senatörün 6 tanesi, Felemenk Seçim Kurulu ile Flaman Topluluğu Parlamentosu tarafından seçilen senatörlerce tayin edilirken; 4 tanesi de Fransız Seçim Kurulu ile Fransız Topluluğu Parlamentosu tarafından seçilen senatörlerce tayin edilmektedir. Bu son grup senatörler, ortaklaşa belirlenmiş senatörler (sénateurs cooptés) olarak da anılmaktadırlar.
Bu karmaşık yapı içerisinde çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi’nin menfaatleri de göz ardı edilmemiştir. Yukarıda betimlenen senatör grupları içerisinde belirli sayıda senatörlerin seçim gününde Başkent-Brüksel Bölgesi’nde ikamet etmeleri asgari sayılarla teminat altına alınmıştır. Belçika Senatosu’nun oluşumunda sosyal anlamda topluluksal (communautaire) yaklaşımın etkisi belirgin olmakla beraber, birçok federal sistemlerdeki ikinci meclislerin aksine, Senato’nun “federe birimleri temsil eden bir kurum olarak tasarlanmadığı” ifade edilmektedir. Gerçekten de Senato’da Bölge yönetimleri temsil edilmediği gibi, federal yasama organında federe birimlerin menfaatleri federal meclislerde oluşturulan dilsel gruplar aracılığıyla korunmaktadır.[36]
Belçika Federal Hükümeti ise, Bakanlar Kurulu (Conseil des ministres) ve federal devlet sekreterlerinden (secrétaires d’Etat fédéraux) teşkil etmektedir. Anayasa azami 15 üyeden oluşan Bakanlar Kurulu’nun, Başbakan haricinde eşit sayıda Fransızca ve Felemenkçe konuşan bakanlardan oluşmasını öngörmektedir.[37] Bakanlar Kral tarafından atanır ve azledilirler. Bu durum Federal Hükümetin bir parçasını oluşturmakla beraber, Bakanlar Kurulu’nun üyesi olmayan, ancak bir bakana bağlı durumda bulunan federal devlet sekreterleri için de geçerlidir. Devlet sekreterleri ilke olarak ancak yetkili oldukları veya kendilerini yakından ilgilendiren konuların incelenmesi esnasında Bakanlar Kurulu’na eşlik ederler. Ancak son yıllarda uygulamada devlet sekreterlerinin Bakanlar Kurulu toplantılarına başından sonuna kadar iştirak ettikleri görülmektedir. Anayasal bir statü teşkil etmeyen Devlet Bakanı (ministre d’Etat) sıfatı ise ülkeye önemli hizmetler görmüş olan kimselere Kral tarafından verilen onursal bir unvandan ibarettir. Devlet Bakanları, federal hükümette ve federal meclislerde yer alamazlar. [38]
2.Bölüm :
Operasyonel Çerçeve: Yetki Dağılımı
Belçika Anayasası’nın 35.maddesi Belçika federal sisteminde yetki dağılımına ilişkin olarak temel bir hüküm getirmektedir. Buna göre federal otorite, münhasıran Anayasa’da ve Anayasa uyarınca kabul edilen kanunlarda belirlenen alanlarda yetkili olacaktır. Söz konusu maddenin 2. fıkrasına göre, Topluluklar ve Bölgeler ise, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, özel çoğunlukla kabul edilen bir kanunla belirlenen şartlar ve usuller dâhilinde diğer alanlarda yetkili olacaklardır.
Buraya kadar bakıldığında Belçika federalizmine hâkim ilkenin federal organların ancak kendilerine anayasal düzeyde atfedilen sınırlı sayıdaki yetkileri kullanabilmesi, geriye kalan alanların ise Topluluk ve Bölgelerin yetkisine bırakılması olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak mevcut durum esasen bunun tam da tersine tekabül etmektedir. Zira 35.maddenin “geçici” son fıkrası uyarınca, 2. fıkrada işaret edilen özel çoğunlukla kabul edilecek olan kanun, 35.maddenin yürürlüğe gireceği tarihi de belirleyecektir. Oysa söz konusu özel kanunun halen kabul edilmemiş olması sebebiyle 35.madde hukuki bir etkiden yoksun bulunmaktadır. Siyaseten hassas bir konu teşkil eden 35.maddenin askıda kalmasına bağlı olarak, geçici olması gereken bir durum 1993 yılından beri devam etmektedir.[39]
Bu sebeple mevcut durumda federe birimler yalnızca kendilerine açıkça atfedilmiş bulunan yetkileri (compétences attribuées) kullanabilirken (A), federal organlar artakalan yetkileri (compétences résiduelles) muhafaza etmektedirler (B).[40]
Topluluk ve Bölge Yetkileri
Belçika Anayasası özellikle Toplukların yetkilerini ayrıntılı bir biçimde düzenlemektedir. Söz konusu yetkiler oldukça kapsamlıdırlar. Buna göre Fransız Topluluğu ile Flaman Topluluğu Parlamentoları kararnameler aracılığıyla kültürel konuları; zorunlu eğitimin başlangıcı ve sonu, diplomalara ilişkin asgari standartlar ile harçlar rejimi haricinde eğitimi ve bu alanlara ilişkin olarak topluluklar arası ve – antlaşmaların akdi de dâhil olmak üzere- uluslararası işbirliği konularını düzenleyebilme yetkisine sahiptirler.
Ayrıca bu Toplulukların parlamentoları, kendilerini ilgilendirdiği ölçüde, “kişiselleştirilebilir konular” ile “dillerin kullanımını” düzenleyebilmektedirler. Kişiselleştirilebilir konuların neler oldukları ve bu konularda uluslararası işbirliği ile topluluklar arası işbirliği hususları özel çoğunluğa tâbi kanunla belirlenebilmektedir. Hâlihazırda kişiselleştirilebilir konular sağlık ve bireysel yardım konularını kapsamaktadır. Toplulukların yetkisine giren dillerin kullanımı ise idari konuları; resmi makamlarca kurulan, sübvanse edilen veya tanınan kurumlarda eğitimi; çalışanlar ile işverenler arası sosyal ilişkileri ve yasalarca işletmelere şart koşulan işlem ve belgeleri kapsamaktadır.
Bu surette Fransız ve Flaman Toplulukları Parlamentolarına tanınan düzenleme yetkileri büyük öçlüde alman dili bölgesi bakımından Almanca Konuşanlar Topluluğu Parlamentosu’na da tanınmıştır. Anayasa’da belirtilen bu yetkilerin haricinde, özel çoğunlukla kabul edilen çeşitli federal kanunlar zanaatları, gençlik politikasını, turizmi, önleyici sağlık hizmetlerini ve sosyal yardım politikası ile bilimsel araştırmanın bazı bölümlerini de Toplulukların yetki alanına dâhil etmektedirler.[41]
Belçika Anayasası, Topluluklara tanıdığı yetkilere halel gelmemek şartıyla, Bölge organlarının düzenleme yetkisine tâbi kılınacak alanların özel çoğunlukla kanunları ile belirleneceğini hüküm altına almaktadır (m.39). Ayrıca söz konusu özel kanunlar bölgesel organların yetkili kılındıkları alanlarda benimseyecekleri kuralların hukuki gücünü tespit edecek ve bu çerçevede bunların kararnamelerine kanun gücü tanınabilecektir (m.134). Bugün özel çoğunluk kanunları Bölgelerin yetkileri arasında şu konuları saymaktadırlar: “istihdam politikası dâhil olmak üzere bölgesel ekonomik kalkınma, sınaî yeniden yapılanma, çevre, doğanın muhafaza edilmesi ile kırsal kalkınma, konut, imar, kentsel yenilenme, su kaynakları ile atık su, enerji politikası (ulusal altyapı ve nükleer enerji hariç olmak üzere), yol yapımı, suyolları, bölgesel hava limanları ve yerel kamu taşımacılığı, tarım ve dış ticaret.”[42]
Swenden Belçika’da toplulukların ve bölgelerin kapsamlı özerk düzenleyici yetkilerinin, söz konusu federe birimlerin özerk idari organları ile at başı gittiğini belirtmektedir. Bu bağlamda Belçika, Alman federal modelinin karakteristik bir özelliği olan “idari federalizm” (administrative federalism) sistemini benimsememiştir. Belçika’da federal yasalar federal organlar tarafından, Bölge ve Toplulukların yasaları ise bölgesel organlar tarafından uygulanmaktadır. Öte yandan Belçika federalizmini Alman modelinden ayıran bir diğer özelliği ikili federasyon (dual federation) olma niteliğidir. Swenden’e göre Almanya’nın aksine, Belçika’da oldukça az sayıda eş güdümlü federal yasa, ortak eylem programları ve çerçeve mevzuat bulunmaktadır. Bu doğrultuda, Bölgelerin gelir vergilerini artırma yetkisi müstesna olmak üzere, Belçika’da federal ve bölgesel hukuk eşit düzeyde bulunmakta, her ikisi de münhasıran anayasaya tâbi bulunmaktadırlar.[43]
2.Federal Yetkiler
Belçika’da federal erk ülkenin bütünü üzerinde, Topluluk ve Bölgelere atfedilmeyen yetkilerin yanında, kendisine açıkça ayrılan yetkileri de kullanmaktadır.
Topluluk ve bölgelere atfedilmeyen yetki alanları esas itibariyle şunlardır: adalet, sosyal güvenlik, milli savunma ve emniyet, dış politika, medeni hal ve vatandaşlığa ilişkin düzenlemeler, ülkeye giriş, yabancıların ikamet ve yerleşimi, gerçek kişilere ve şirketlere ilişkin vergiler, şirketlere ilişkin mevzuat.
Sarahaten federal erke atfedilen yetkiler ise şu alanlara ilişkin bulunmaktadır: Çift dilli Başkent-Brüksel Bölgesi’nde ve özel dilsel statüye tâbi bucaklarda dillerin kullanımı, sosyal entegrasyon gelirleri ve yaşlı kimselere yönelik gelir teminatı, hastanelere ilişkin kurumsal mevzuat ve sağlığa ilişkin diğer temel kurallar, federal bilimsel kurumlar, federal kültürel kurumlar, besin zinciri güvenliği, nükleer enerji, özerk kamu işletmeleri.[44]
Genel olarak bakıldığında, federe birimlere yetki devri konusunda federal devletin temkinli davrandığı ve ulusal dayanışma kaygısıyla federalizasyon sürecini son haddine kadar götürmediği ifade edilmektedir.[45] İşsizlik sigortası, emekli maaşları ve sağlık bakımlarının büyük bir kesimin kapsayan sosyal güvenlik harcamaları yalnızca federal düzeyde değil, aynı zamanda bir bütün olarak Belçika’da kamu harcamalarının en büyük kesimini teşkil etmektedir.[46] Flamanlar federal yetkilerin daha geniş bir kısmının federe birimlere aktarılmasını talep ederken, Frankofonlar genellikle federal erkin mevcut yetkilerinin korunmasından yanadırlar. Özellikle sosyal güvenlik ve maliye politikasına ilişkin yetkilerin devri konusundaki ihtilafın arkasında, iktisadi gelişmişlik alanında fark gösteren Flaman ve Valon Bölgeleri arasındaki sosyal ve ekonomik çekişme yatmaktadır. Bugün Belçika’nın en zengin bölümünü teşkil eden Flaman Bölgesi, maliye ve sosyal güvenlik politikaları vasıtasıyla Valon Bölgesi lehine gerçekleşen transferlerden rahatsızlık duymaktadır.[47]
Anayasayı değiştirme yetkisi Federal Parlamento’ya aittir.[48] Bunun için öncelikle hangi anayasal hükümlerin değiştirilmesinin gerekli olduğuna dair federal yasama erkinin bir ön beyanına ihtiyaç vardır. Bu beyanı takiben her iki meclis lağvedilerek kırk gün içersinde seçime başvurulması suretiyle meclislerin yenilenmesi yoluna gidilecektir. Yenilenmiş meclisler Kral ile beraber anayasal değişikliğe sunulan hususlar üzerinde anlaşmaya varmalıdırlar. Bu aşamadan sonra ilgili anayasal değişiklikler her bir meclisin üye tam sayısının üçte ikisinin toplanması, kullanılan oyların üçte ikisinin değişiklik lehinde bulunmasıyla gerçekleştirilebilecektir (m.195).
Belçika federalizmi federal siyasetin belirlenmesinde Bölgelerin katılımını teminat altına alan ve genel olarak federal yönetimin dilsel toplulukların menfaatlerine zarar verebilecek yasalar yapılmasını önleyen çeşitli mekanizmalar içermektedir. Devlet içi federalizm (intra-state federalism) kavramıyla ifade edilen bu türden mekanizmaların başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:[49]
Öncelikle, ülkenin genel siyasetini belirleyen Bakanlar Kurulu, başbakan dışında ana dilleri Fransızca ve Felemenkçe olan eşit sayıda bakanlardan oluşmakta ve siyasal bir gelenek olarak oydaşma (consensus) ile karar almaktadır. Bakanlar Kurulu içerisinde bir görüş ayrılığının ortaya çıkması ve hiçbir surette bir uzlaşmaya varılamaması halinde ilgili dosya ertelenmektedir. Bu türden durumların çoğunda ilgili dosya, üzerinde uzlaşmaya varılabilecek bir öneri hazırlanmak üzere kabine içi bir çalışma grubuna tevdi edilmektedir.[50]
Öte yandan Belçika Anayasası, federal düzeyde dilsel toplulukların menfaatlerini korumalarına hizmet eden ve siyasi literatürde “alarm zili” olarak anılan parlamenter bir mekanizma öngörmektedir[51] (m.54). Buna göre federal meclislerdeki dilsel gruplardan birine mensup üyelerin dörtte üçü tarafından imzalanmış bir önerge ile bir kanun tasarısı veya teklifi hükümlerinin topluluklar arası ilişkilere ağır surette zarar verecek nitelikte olduğu beyan edilebilmektedir. Bu durumda parlamenter süreç askıya alınmakta ve ilgili önerge Bakanlar Kurulu’na sunulmaktadır. Bakanlar Kurulu ise otuz gün içerisinde önerge ile ilgili gerekçeli mütalaasını vererek, ilgili meclisi bu mütalaa hakkında ya da değiştirilmiş kanun tasarı veya teklifi hakkında karar vermeye davet edecektir. Aynı kanun tasarı veya teklifi hakkında dilsel bir grubun üyeleri tarafından bir kere uygulanabilecek olan bu usul topluluksal menfaatlerin korunmasına yarayan bir vasıta teşkil etmektedir.
Nihayet yukarıda da belirtildiği üzere Anayasa uyarınca, toplulukların menfaatlerini ilgilendiren birçok konunun düzenlenmesi, federal meclislerdeki dilsel grupların özerk biçimde katılımını içeren ve ağırlaştırılmış nisaplara tâbi bir usulle kabul edilebilecek olan bir kanunla mümkün olabilecektir. Buna göre bu türden bir “özel çoğunluk kanunun” kabulü, iki federal meclisteki dilsel grupların üye çoğunluğunun toplanmasını takiben, her bir dilsel grupta kullanılan oyların çoğunluğuyla ve iki dilsel gruptaki olumlu oyların toplamının, kullanılan tüm oyların üçte ikisine ulaşması ile mümkün olabilecektir. Böylelikle dilsel gruplar çerçevesinde örgütlenen topluluklar, menfaatlerine aykırı gördükleri özel kanunların kabulünü engelleme imkânına sahip olmaktadırlar. Hiç şüphesiz ki uygulamada bu usul, özellikle ülke genelinde demografik olarak en geniş azınlığı teşkil eden ve bu nedenle de her iki federal mecliste de üye sayısı bakımından Felemenkçe konuşanlara nazaran azınlıkta kalan Frankofonların menfaatlerini korumalarına yaramaktadır.[52]
Sonuç
Belçika federalizmi siyasi iniş çıkışların sıkça yaşandığı nispeten uzun bir demokratik federalizasyon süreci neticesinde şekillenmiştir. Bununla beraber Belçika’da gerçekleştirilen köklü kurumsal reformlar, kendilerine yön veren bütüncül bir yaklaşımın sonucu olarak ortaya çıkmamışlardır; zira Belçika’da federalizm siyasal bir projeden çok toplumsal barışı sağlamaya yönelik bir vasıta olarak algılanmıştır.[53] Bu bağlamda Belçika federalizmi hassas bir toplumsal mutabakata bağlı bazı temel ilkeler üzerinde yükselmekle beraber, ampirik niteliği belirgin olan karmaşık bir siyasal evrimin ürünü olarak gözükmektedir.
Sürekli olduğu kadar öngörülmesi güç bir gelişim halinde bulunan Belçika federalizmi dinamik bir karakter taşımaktadır. Bu bağlamda, Belçika federalizminin geleceği konusunda en yetkin uzmanların dahi tahminlerde bulunmaktan kaçındığı ifade edilmektedir.[54] Flamanlar, Valonlar ve hatta Brükselliler arasında federal sistemin yeniden yapılandırılmasına ilişkin siyasal tartışmaların bitmek bilmediği, ayrılıkçı görüşlerin rahatlıkla savunabildiği bir ortamda, Belçika federalizminin ıslahı[55], Belçika’nın bölünmesinin iktisadi sonuçları[56] veya ulusal dayanışma bilincini artıracak tedbirler[57] gibi konular sosyal bilimciler ve entelektüeller açısından alelade tefekkür alanları teşkil etmektedir. Federal sisteminin değişken yapısı nedeniyle Belçika, bir “kurumsal istikrarsızlık” ortamı olarak nitelenebilmiştir.[58] Belçika federalizminin dinamik niteliği, onu gerçek manada “kurumsal bir laboratuara” dönüştürmektedir.
Karmis ve A.–G. Gagnon’a göre Belçika’da gerçekleştirilen reformlar ülkedeki dilsel ve bölgesel farklılıkları tanımaya ve kurumsallaştırmaya yönelmişlerdir. Belçika’da bir “entegrasyon federalizmi”nden ziyade, bir “intikal federalizmi”nin (fédéralisme de dévolution) söz konusu olması sebebiyle bu durum kaçınılmazdı. Ancak ağır basan bir Belçikalı kimliğinin inşasına yönelik çabaların ve birlik konusundaki kaygıların eksik kalması nedeniyle Belçika’daki reformlar “parçalanmışlığın kurumsallaşmasını” sonuçlamışlardır.[59] Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, Belçika federalizmi bir bakıma kendi başarısının kurbanı olmuş görünmektedir.
Belçika’nın federal deneyimi çeşitli açılardan bir “ilham” kaynağı oluşturabilir. Bu bağlamda Belçika, federalizmin felsefi/etik teorisi açısından önemli bir referanstır.[60] Siyaset bilimi bakımından Belçika’da yaşanan gelişmeler, “kurumların kutsal olmadıklarını, şekillendirilebilir olduklarını ve toplumsal barış amaçlarına cevap verdiklerini” gösterebilir.[61] Netice itibariyle dünyada güncel siyasi tartışmanın önemli kavramlarından olan “üniter ve federal yapılar, günümüzde, ulus devletin örgütlenme biçimleridir. Her iki sistem de, ulusal birliğin sağlanmasına hizmet eden araçlardır.”[62] Bu bağlamda Belçika deneyimi, siyasal örgütlenme modelleri bakımından bir arayış içerisinde olan ve merkezkaç nitelikli bir federalizasyon sürecine yönelmeyi arzulayan devletler bakımından önemli bir emsal teşkil etmektedir. Ancak siyasal örgütlenme modelleri ülkelerin tarihsel gelişimlerinin, sosyal yapılarının ve siyasi kültürlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkarlar. Bu alanda doğrudan bir takım ön kabullere dayanan genel şemalardan veya özgün koşullar içersinde oluşmuş belirli federal sistemlerden hareketle yapılabilecek düzenlemeler isabetsiz neticelere yol açabilirler. Böyle bir durumda bir siyasal uzlaşma projesi olarak görülen federal seçenek bir çekişme aracına dönüşebilir. Belçika’nın federal deneyimi bu bakımdan da önemli derslerle doludur. [63]
BLAISE (P.), Démocratie et fédéralisme en Belgique. Document pédagogique, CRISP, Mars 2007, 76 p. BRASSINNE DE LA BUISSIERE (J.) et DESTATTE (Ph.), « Un fédéralisme raisonnable et efficace pour un Etat équilibré », [http://www.institut-destree.eu/Documents/Publications/2007-02-24_J-Brassinne_Ph-Destatte_Quatrieme-Voie_FR.pdf], 24 février 2007, 4 p. COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, [http://www.psamay.be/docs/cercle_de_wallonie__27_06_06.pdf], 5 p. DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », Actes de la 36ème école urbaine de l’ARAU, Bruxelles dans la Belgique post-fédérale ?, 13 p. DE COOREBYTER (V.), « Crise en Belgique ou Belgique en crise ? », Déjeuner débat, 30 octobre 2007, [http://www.ifri.org/files/Compte_Rendu_COOREBYTER.pdf], 3 p. DESCHAMPS (R.), “Le fédéralisme belge a-t-il de l’avenir?”, 9 mars 2006, 8 p. GAMPER (A.), “A Global Theory of Federalism: The Nature and Challenges of a Federal State”, German Law Journal, 2005, vol. 6, n° 10, pp.1297–1318. GOUPIL, “Vers un espace public federal?”, Revue nouvelle, n° 4 / avril 2007, pp.4-11. KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), « Fédéralisme et identités collectives au Canada et en Belgique : des itinéraires différents, une fragmentation similaire », Canadian Journal of Political Science, vol. 29, n° 3 (Sep., 1996), pp. 435-468. PIROTTE (J.), “Une image floue”, Louvain, n° 133, novembre 2002, pp.26–28. POIRIER (J.), « Fédéralisme en Belgique et au Canada : parallèles, dissonances et paradoxes », Septentrion : Arts, lettre et culture de Flandre et des Pays-Bas, 2004, pp.26-32. SWENDEN (W.), « Belgian Federalism Basic Institutional Features and Potential as a Model for the European Union », in RIIA Conference-Governing Together in the New Europe, Robinson College, Cambridge UK, 12-13 April 2003, 21 p. TULKENS (H.), « Pourquoi le fédéralisme ? », Revue économique, vol. 54, n° 3, mai 2003, pp.469-476. TULKENS (H.), « Le fédéralisme, la démocratie et la Belgique », Reflets et perspectives de la vie économique, 2007/1, Tome XLVI, pp.65-73. UYGUN (O.), Federal Devlet, 2. Basım, İtalik, Ankara, 2002, s.21–45. VAN HAUTE (E.), « Les rapports entre droit et politique dans un contexte d’instabilité institutionnelle : Effet de contagion ? Le cas de le Belgique fédérale », Lex Electronica, vol. 11, n° 3, Hiver 2007, 18 p. VERJANS (P.), « La circonscription fédérale ou comment tester les volontés de maintenir une Belgique unie », Le Soir, 4.5.2007, 3 p. WEINSTOCK (D.), « Vers une théorie normative du fédéralisme », Revue internationales des sciences sociales, 2001/1, n° 167, pp.79-87.
[1] Wikipedia (fr.), “Jules Destrée”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Jules_Destr%C3%A9e]; BLAISE (P.), Démocratie et fédéralisme en Belgique. Document pédagogique, CRISP, Mars 2007, p.15. [2] VAN HAUTE (E.), « Les rapports entre droit et politique dans un contexte d’instabilité institutionnelle : Effet de contagion ? Le cas de le Belgique fédérale », Lex Electronica, vol. 11, n° 3, Hiver 2007, p.2. [3] Bknz. UYGUN (O.), Federal Devlet, 2. Basım, İtalik, Ankara, 2002, s.125 vd. [4] Ör. Bknz. GAMPER (A.), “A Global Theory of Federalism: The Nature and Challenges of a Federal State”, German Law Journal, 2005, vol.6, n° 10, pp.1297–1318. [5] TULKENS (H.), « Pourquoi le fédéralisme ? », Revue économique, vol. 54, n° 3, mai 2003, p.469. [6] Wikipedia (fr.), “Belgique”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Belgique#Histoire]. [7] BLAISE (P.), op. cit., p.6. [8] Söz konusu madde esasen geçici hükümetin 18 Kasım 1830 tarihli bir kararname ile benimsediği ilkeleri teyit etmekteydi. Bu kararnameye göre İdare ile yurttaşlar arasındaki ilişkilerde dilsel özgürlük ilkesi geçerli olmakla beraber, yürütmenin yayınları resmi dil statüsünü haiz tek dil olan Fransızca kaleme alınacaktı. Bu halde farklı dilde konuşanların sayısının gerekli kıldığı ölçüde ilgili metinlerin tercümeleri de bulunacaktı. Bknz. KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440. [9] Ör. DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », Actes de la 36ème école urbaine de l’ARAU, Bruxelles dans la Belgique post-fédérale ?, p.2 : Yazar, nüfusun çoğunluğunun flaman lehçelerinde konuştuğu bir ülkede tek dilli frankofon bir devletin kurulmasının bir yanılgı olduğunu belirtmektedir. Öte yandan Belçika’nın bir bakıma “suni” bir devlet olduğu yolundaki ifadelere çeşitli polemiklerde rastlanmaktadır. Bu bağlamda Belçika hakkında “1815 diplomasisinin düşük çocuğu” veya “halkların sonu gelmeyen flörtlerinin yan ürünü” gibi ifadeler kullanılabilmektedir. Aktaran. COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, p.1. [10] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440. [11] Wikipedia (fr.), “Suffrage Censitaire”, in [http://fr.wikipedia.org/wiki/Suffrage_censitaire]. [12] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 440. [13] PIROTTE (J.), “Une image floue”, Louvain, n° 133, novembre 2002, p.26. [14] DE COOREBYTER (V.), « Crise en Belgique ou Belgique en crise ? », Déjeuner débat, 30 octobre 2007, [http://www.ifri.org/files/Compte_Rendu_COOREBYTER.pdf], p.2. [15] BLAISE (P.), op. cit., p.10-13. [16] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit. ,p. 441. [17] Bununla beraber nüfusun % 30’undan fazlasının ilgili bölgenin dilinden farklı bir dil konuştuğu bucaklarda, kendi dilini kullanmak mümkün olacaktı. Öte yandan Brüksel çevresinde yer alan bir bucak dâhilinde nüfusun % 50’sinden fazlasının Fransızca konuşuyor olması halinde söz konusu bucak çift dilli Brüksel Bölgesi’ne bağlanacaktı. Bknz. BLAISE (P.), op. cit., p.20. [18] BLAISE (P.), op. cit., p.25. [19] SWENDEN (W.), « Belgian Federalism Basic Institutional Features and Potential as a Model for the European Union », in RIIA Conference-Governing Together in the New Europe, Robinson College, Cambridge UK, 12–13 April 2003, p.3–4. [20] BLAISE (P.), op. cit., p.30. [21] DE COOREBYTER (V.), « Le fédéralisme belge », op. cit., p.1. [22] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 457. [23] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.2. [24] BLAISE (P.), op. cit., p.30. [25] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 458. [26] BLAISE (P.), op. cit., p.31. [27] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.4. [28] SWENDEN (W.), op. cit., p.6. [29] BLAISE (P.), op. cit., p.34. [30] SWENDEN (W.), op. cit., p.7. [31] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.12. [32] SWENDEN (W.), op. cit., p.7. [33] Ibid. [34] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.12. [35] BLAISE (P.), op. cit., p.45. [36] UYGUN (O.), op. cit., s.376–378. [37] Bu durum seçilmişleri siyasi düzeyde tek bir kültürel kimlik seçmeye zorlamaktadır. POIRIER (J.), « Fédéralisme en Belgique et au Canada: parallèles, dissonances et paradoxes », Septentrion: Arts, lettre et culture de Flandre et des Pays-Bas, 2004, p.27. [38] Kralın başkanlığında toplanan devlet bakanları Taç Kurulu’nu oluştururlar. İstişari bir kurul olan Taç Kurulu Belçika tarihinde yalnızca beş defa toplanmıştır. Bknz. http://www.belgium.be/eportal. [39] DE COOREBYTER (V.), op. cit., p.4. [40] Wikipedia (fr.), “Répartition des compétences dans la Belgique fédérale”, [http://fr.wikipedia.org]. Federal devletlerde genellikle kurucu unsurlar olarak federe birimlerin, merkezi yönetim düzeyine atfedilen yetkiler haricindeki artakalan/bakiye yetkileri (residual competence) muhafaza ettikleri görülmektedir. Bununla beraber, Kanada, Hindistan, Güney Afrika ve Belçika’da bakiye yetkiler merkezi yönetime aittir. Bknz. GAMPER (A.), op. cit., p.1309. [41] SWENDEN (W.), op. cit., p.8. [42] SWENDEN (W.), op. cit., p.8. [43] SWENDEN (W.), op. cit., p.9. [44] BLAISE (P.), op. cit., p.44; Ayrıca bknz. [http://www.belgium.be/eportal]. [45] [www.tutsi.org/federalisme.pdf], p.5. [46] SWENDEN (W.), op. cit., p.8. [47] [www.tutsi.org/federalisme.pdf], p.5. [48] BLAISE (P.), op. cit., p.44. [49] SWENDEN (W.), op. cit., p.11. [50] Bknz. http://www.belgium.be/eportal. (Fonctionnement du Conseil des ministres en Belgique). [51] Bknz. http://www.belgium.be/eportal. (Fonctionnement du Conseil des ministres en Belgique). [53] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 456. [54] COLLIGNON (R.), « Belgique: union ou désunion? Un fédéralisme de l’ambiguïté », 27 juin 2006, in [http://www.psamay.be/docs/cercle_de_wallonie__27_06_06.pdf], p.1. [55] Ör. BRASSINNE DE LA BUISSIERE (J.) et DESTATTE (Ph.), « Un fédéralisme raisonnable et efficace pour un Etat équilibré », 24 février 2007, 4 p. [56] DESCHAMPS (R.), “Le fédéralisme belge a-t-il de l’avenir?”, 9 mars 2006, 8 p. [57] Ör. VERJANS (P.), « La circonscription fédérale ou comment tester les volontés de maintenir une Belgique unie », Le Soir, 4.5.2007, 3 p [58] VAN HAUTE (E.), op. cit., p.15. [59] KARMIS (D.) et GAGNON (A. –G), op. cit., p. 456-457. [60] Ör. WEINSTOCK (D.), « Vers une théorie normative du fédéralisme », Revue internationale des sciences sociales, 2001/1, n° 167, p.84. [61] POIRIER (J.), op. cit,, p.32. [62] UYGUN (O.), op. cit., s.152. [63] Aynı yönde. POIRIER (J.), op. cit,, p.32.
Bilim, insan trajedi ve dramının yarattığı etki ve sonuçlarla mücadelenin adı iken; hukuk, bu buluşun, öfkeyle mücadele eden türevinden başkası değildir. Yargılama, hukuku somutlaştıran, onun adalet, erdem, etik, bilgi ve gerçek ihtiyacını karşılayan diyalektik bir süreçtir. Bu sürecin en az hedefi, gerçeği birlikte aramak, yargılamayı etik değerler hanesine evirmek, kuşkular kolonisine hükmetmek, gerçekle özdeşleşen bir hükme erişmek ve adaletin hukuka nüfuz etmesini temin etmektir.
Aktüel yargılama anlayışının amacı, hükmün adil görünmesini sağlamak, bireysel kavgalar, uyuşmazlıklar ve huzursuzluklarla örselenen, yıkıma uğrayan toplumsal barışı inşa etmek ve onu daim kılmaktır.
Yargı pratiği, insanın toplumsal zaaflarıyla vücuda getirdiği kin, intikam, öfke ve huzursuzluğu kontrol eden, diyalektikle soğutan bir prosestir. İnsanın ve toplumun adalet, barış, huzur ve güven ihtiyacını optimum şekilde karşılamak yargılamanın işlevidir. Görevin, sayılanları deontolojik ilkeler eşliğinde gerçekleştirmekten başka şansı yoktur. İşleyişi tavsamak, diyalogdan kaçınmak kaosu tetiklemekten başka bir amaca hizmet etmez. Adaletsizlik, toplumsal kargaşanın kadim aracı, maruf ve meşhur müsebbibidir.
Zaaflara paçasını kaptıran muhakeme, alelade beklentileri de karşılayamaz. Bilimin kontrolünden çıkan, bilgi, pratik etik ve mekanik ihtiyaçlarını gideremeyen yargılama kolektif bir hakikat olamaz. Dimağları terk eden sorumluluk, yerini hukuktan neşet eden trajediye bırakır. Bu bağlamda;
Yargılama, eşit ve özgürler arası bir diyalog olduğunu öğrenemedi. Kürsüyü üleşen iddia, görüntüyü avantaja dönüştürdü. Savunma ile iddia arasındaki eşitsizlik, çelişmeli yargı ilkesini işlemez kıldı. Mağdur ve müdahil, iddianın payandası ve teferruatı olmaktan öteye gidemedi. İddia, umumiyetle, hükme damgasını vurdu. Delillerin kabul edilebilirliği lafta kaldı. Retorik, tatlı dili ve güler yüzüyle, hükmü bir çok kez iğfal etti. Mağdur haklarının hükümden pay alma isteği, kitabi kalmakla yetindi. Ara kararı, kimin için, ne kadar çalıştı, hüküm ve gerekçeye katkısı tartışmalı kaldı. Bilirkişilik, her hal ve şartta son sözü söyleyen oldu. Hüküm, sıkıştığında mütalaa ve titri maddiyata dönüştüren uzman görüşüne sığındı.
Kürsü, istismar edilen kurumun her daim yanında veya arkasında oldu. Yüz bulan kurum, hükmün beynine ıstampa gibi indi. Burnundan kıl aldırmayan, kutsanarak şımaran mütalaaların aşkınlıklarıyla müsebbibi oldukları yan etkiler, çoklu, derin ve yaygın mağduriyetler her fırsatta ve bulabildiği her yerde yargının hanesine külfet olarak yazılmayı sürdürdü.
Zaaflarını fırsata dönüştüren bilirkişilik, yargılamanın dibine kurduğu tahtla, almaşık kürsü, örtülü egemen, paralel yargı yetkisinin güncel hamilidir artık. İş yükü, organizasyon bozukluğu ile alt yapı eksikliğini istismar eden uzman ve bilirkişi görüşleri, istisnalar hariç, sabuklamaya başladı. Aşkınlıklarından neşet eden şöhreti, dur durak bilmeyen huyları, dizginlenemeyen alışkanlıklarıyla toplum, doğa ve bireyin adalet beklentisini ensesinden yakaladı.
Eyvallahı olmayan kurum bireyin yaşam hakkına, özgürlük ile malvarlığına hükmetti. Hükmü, her fırsatta iliklerine değin şekillendirdi. Raporların dümen suyuna giren hüküm, her tarafı istila eden kuşkularla mücadele etmek yerine; görünen adaletle zıtlaşan, gerisinde sayısız soru işareti bırakan mütalaayı içselleştirmeyi ve yinelemeyi ya da alıntılamayı seçti.[1]
Sesini duyuramayan yaşamın, mütalaaya cepheden saldırma, çürütme istekleri, raporun önüne yatan sevk ve idarenin baş edilemeyen inadıyla çaresizliğe dönüştü. Mağdur/müdahil, hüküm ve gerekçeden dilediği hisseyi alamadı. Gerekçeyi oluşturan imecenin parçası olamadı. Hüküm, içselleştirdiği iddia/savunma ile bilirkişinin uzantısına dönüştü. Merakı katlanan yurttaş, hükmün duyarsızlığının ihmalden mi, yoksa kasıttan mı olduğunu ne yaptıysa öğrenemedi.[2] Adalet umarı, aynı yargı şeması içinde, farklı roller tarafından defalarca sukutu hayale uğratıldı. Kuşkuları yerinden edeceği zannıyla, hazırlanan her soru[3] ekmeğini şüpheden kazanan, kuşkuyu varlık sebebi sayan, gerçeği dert edinen birini bulamadı. Mahkeme kapısı, bin bir umuda, umara kapandı. İlgisizlik, duyarsızlıkla ittifak eden sözde raporlar zihinleri dumura uğrattı.[4] İşleri rast giden, yüzü gülen kuşku hiç beklemediği kadar palazlandı.
Olup bitenler bununla kalmadı. Gerekçe, açıkta kalan sorularla yetmezliğe girdi.[5] Yargılama, kaçamak yanıtlar mizanı bozan sorularla işi geçiştirdi.[6] Mahkeme, dört gözle beklenen temellendirme işini, tutanaklara ciro etmeyi alışkanlık edindi. Damarlarından malumat çekilen gerekçe, “kim ne demişlerle” idare etmeye, ayakta kalmaya çalıştı. Muhakeme, soru-yanıtlarla beslenen alternatif temellendirme fırsatını da tepmekte mahsur görmedi.[7] Sorulardan medet uman iddianın, yanıtsızlığın yarattığı kaygı ile eşitsizliği giderecek olanaklardan mahrum bırakılması yanlışlar koalisyonuna zirve yaptırdı.[8] Yargılama, acil çıkışlarını kaçırmakla monologa dönüştü.[9]
Yaşam hakkının inatla yinelediği sorular, bel bağladığı kanun yolundan da beklediği yanıtı alamadı.[10] Mağdur hakkından sorumlu iddia makamı, yaşam hakkının bu çabasını meraklı mütalaaya, gerçekle özdeşleşen görüşe dönüştüremedi.[11] Yanıtını alamayan sorularla vücut bulan nakıs hüküm, görünen adalet talebini berhava eden rezervin paydaşı oldu.
Yanıtsızlık, artırdığı kuşkuyla hükmü sendroma soktu. Yetmezlik, yaşam hakkı ve ötesindeki mağduriyetin adalete erişim talebinin acısını katladı. Bilirkişiye ciro edilen yargı yetkisi, yurttaşın gerçeği arama talebini bilinmeyen bir zamana erteledi. Kuruma yapılan yatırım ve bu uğurda heba edilenler, onun yargılama ve hüküm üzerindeki tekelinin uzun soluklu olacağına delalet eder. Disiplinsizliğin tekelle düeti, yargının bilirkişiliği kendi yıkımını gerçekleştirmeye teşvik eden hatta örgütleyen mekanizmaya dönüştürdü.
Hiç kuşkusuz mütalaa ikna edici ve inandırıcı olduğu sürece bağlayıcıdır. Bilirkişi raporunun hükme dönüşebilmesi, gerçeğin paydaşı olabilmesi gecesini gündüzüne katmasına bağlıdır. Hakikat arayışı endişesinden mahrum, empatiden bihaber mütalaa asla didinemez.
Gerekçesizlik, ne dersek diyelim, her defasında adaletin önüne çıkan bir temellendirme defosu olmakta ısrar etti. Ortaya çıktığı her yerde, önüne her ne varsa katan temelsizlik, bana uzak diyenleri en zayıf anında ve ummadığı yerinden yakaladı.
Gerekçesizliklerle ittifak yapan mütalaa, görüş ve hükümlerin, çürütülme taleplerini hafife almaları, hor görmeleri yargılamayı bir bütün olarak güvenilmez kıldı. Mütalaanın hükme damga vurması, eş zamanlı olarak ona her taraftan ve meşru vasıtalarla saldırma istek ve ihtiyacını tetikledi.[12] Saldıran soruların geri tepmesiyle, kıpırdayamayan çelişmeli yargı, beklenen hamleyi yapamadı. Tabulaşan mütalaa ve görüşler, tahlili tartışmayı eleyerek ilerlemeyi oracıkta sıkboğaz etti. Diyalektik denge, herkesin gözü kulağı önünde masayı devirdi, adil yargılama hakkı ile vedalaştı. Etkin soruşturma ereği, ardışık, taklitçi ve sadakate yeminli mütalaalarla sönümlendi.
Adil yargılanma, deontolojik kaygıların vücuda getirdiği usulü ilkelerin piridir. Teleolojik mesele ve hedeflerle ilgisi nadirdir. Daha ziyade sonuçtan bağımsız, hükmün usuli güvencelerin sağladığı koşullarda, etik ilişki değerlerinin sağladığı atmosfer ve iklimden neşet edip etmediğiyle iştigal eder.
Hükmün mükemmelliği, onun etik ilişki değerleri ile deontolojik ilkelere ihanetini unutturamaz. Diyalojik ilkeler karşısındaki sorumluluğunu gideremez. Güvencelere sadakatsiz hüküm, alnına çalınan lekeyle toplum ve kamusal alanlara çıkamaz. Vurgunculuk, kara çalma, çekiştirme ve meşruluk tartışmalarıyla bir hayli zayıflar. İyiden iyiye örselenerek, saygınlığını yitirir. İmrenilesi olmak, kuşkusuz, iyi, doğru, adil olmaktan öte özellikler gerektirir.
Etik değerler, yargılayan, yargılanan ve muhakemenin zaaflarıyla baş etme iradesinin görkemli icadıdır. Yargının, yansızlık, bağımsızlık ve adalet gibi beklentileri karşılayabilmesi, düşkünlüğünü aşabilmesi, güven tazeleyebilmesi belleğini tazelemesine, kaybettiklerini bulmasına, değerleri yeniden keşif etmesine bağlıdır.
Erdemli olmak, hukuk pratiğinin yegane arzusudur. Hukuk, adalet ve kuramın, yargılama hayatı ve süjelerinden bir diğer beklentisi de budur. Bu umarın, yargılamayı insani zaaflardan arındıracak, görünen adaletsizlikleri bertaraf edecek, gerçeği zehirleyen girişimlerle mücadele edecek etkin usuli güvencelerle karşılanması elzemdir.
Uygulamanın etik kaygılardan yoksunluğu, hukuku bilim, pratiği bilime ve insana hizmet eden, olanakları çoğaltan, ihtiyaçları gideren, doğayı onaran, zenginleştiren, çoğullaştıran ve sağaltan olmaktan çıkardı. Ve hüküm kendini tekrarlayan, sıradanlaştıran endüstriye dönüştü.
Yargı, amaç-deperini unuttu. Somut olay adaletini sıkı sıkıya kavrayan bir hükme hepten hasret kaldı. Duyarsızlık, aynılaşarak benzeşmeyi keşif etti. Yargı, adalet ihtiyacını bant üzerinde yürüyen iş parçasıyla özdeşleştirdi. Deva olmak yerine kibri, bahane ve lafazanlığıyla başına dert açtı. Sömürülen usul, bezdiren yargılama adli mobbing’e dönüştü. Yansızlık, ibretlik sapmalardan ötürü gün yüzü görmedi. Kürsü nevi şahsına münhasır çözümlerle adlileşmenin paydaşı oldu. İçtihatlar, ilam ve onamalar, yanıtını arayan ve sorularla özdeşleşen haykırışların üstünü kalın bir örtüyle maskeledi.
İşte, teori, etik ve pratikten umudunu kesen birey, ihtiyacı olan görünen adaleti sınırların ötesinde aramaya koyuldu. Yurttaş son meteliğini, yüreğini köz, gözünü kör, dimağı dumur ve yerini dar eden bu yangını söndürmeye, acıyı dindirmeye harcadı. Memleketin muhakemesi, sapmalarını egale eden, kendisiyle didişen tuhaf bir şampiyona dönüştü. Dinmeyen adalet arayışı çağcıl Sisyphus’lar yarattı.
[1] Makul süreyi ihlal potansiyeline sahip dava (2007) beraatla sonuçlandı. İddia’ ya göre meydana gelen ölüm şüpheli doktorların mesleki ihmallerinden neşet ediyordu. Gerçeklik yargısı, biri üniversite, biri YSŞ biri ATK ihtisas dairesi diğeri ise ATGK’ den olmak üzere dört rapor aldı. Bunlardan Üniversite ile ATD ile ATGK alınanlar yek diğerini teyit ederken, üçlünün sorulan soruları teğet geçmeleri onları ortak paydada buluşturuyordu. YSŞ ise kendi içinde diyalektiği sağlayarak, oy çokluğuyla olumlu kuşkuyu teyit ediyordu. Mahkeme; ATGK’ nin 27 soruyu havada bırakan mütalaasını içselleştirerek kuşkuları aştığını açıkladı. Mütalaayı alıntılayan ve kusurun bilirkişi tarafından belirlendiğinin deklare eden hüküm, tartışmayı teğet geçmekle yetinmemiş diyalogdan yoksun raporu içselleştirerek bir çok usuli güvence yanında gerekçe hakkını da ciddi bir şekilde ihlal etmişti.
[2] Mahkeme, hükmünü meşru, makul ve doyurucu hale getiren nedenler konusunda beklenen açıklamayı yapamadı. Bilirkişi raporunu referans alarak tekrarlaması, D.3.D.19.12.2002 T. ,2001/3496 E,2002/4361 K.Y.2HD.08.03.2005 T., 200571236 E. 2005/3525 K.; Y.2.HD.06.03.2003T.2003/1626–2684; Beaumartin/Fransa davası ile yargısal aşkınlık/gerekçe defosu olmakla yetinmedi, bireyi Hiro Balani/İspanya kararıyla ima edildiği üzere mahkemenin beraat hükmünü sahici nedenlere dayalı olarak öğrenme olanağını da bertaraf etti.
[3] Katılan ile temsilcilerinin gerçeğin açığa çıkarılması için hazırladıkları 16 daha sonra 27 soruluk dilekçe yerel mahkeme tarafından gözetilmediği gibi, yargı şeması içinde konuşlanan ardışık mahkeme tarafından da görmezden gelindi. Hükme onayıyla kefil olan ilam, sorulan hiç bir soruya yanıt vermemekle gerekçesizliğin sorularla tolare edilme olanağını da ortadan kaldırmıştır. Onamanın hükmü içselleştirmesi, müdahillerin bir çok temyiz nedenini teğet geçmesi, sonuçla görünen adalet arasındaki krizin ikna ve inandırmakta akim olan hüküm yararına sonlandırıldığına delalet etmektedir. Oysa Gerger/Türkiye; Oberschıck/Avusturya kararlarına göre mahkeme, her soruya ayrıntılı yanıt vermekle ödevliydi.
[4] Yargıtay, 12.CD. 13.02.2014 T., 2013/27721 E. , 2014/3542 K. sayılı ilamıyla müdahillerin eşitlik, özgürlük, çelişmeli yargı ve gerekçe odaklı temyiz isteğini görmezden gelmekle kalmadı, hükmün gerekçesini de içselleştirdi. Dahası esasa etkili olmayan hususta yaptığı düzeltmeyle de, hükme katılma isteği, gerçeği birlikte inşa, yaşam hakkına saygı, bozulan barışın bireysel taleplerle inşası isteğini sukutu hayale uğrattı.
[5] Müdahil; özellikle 27 soruyla yargıcın kendisiyle baş başa kaldığı alanda, sorunu ortaya koymak, nasıl aşılacağını belirlemek velhasıl tipikliğin hayatını değiştirmek, güzergahını tayin etmek istedi. Yargıtay’a verilen temyiz dilekçesiyle, adil yargılanma hakkının bir çok açıdan ihlal edildiğine vurgu yapılmasına rağmen, Yargıtay klasik işlevlerinin her ikisini de ciddi şekilde ihlal eden yerel mahkeme ilamını şablon gerekçelerle onadı.
[6] Mahkemenin temellendirme ödevinden imtina etmesi, tutanakları birey, toplum ve kamuyla ibralaşmaya icbar etti. Bu gerekçenin isteyebileceği en son şeydir. Daire’nin bu gerekçe kusurunu hükmü onayarak sahiplenmesi, içtihatların gerekçe defolarıyla ezeli dostluğunun bir başka görünümüydü.
[7] Müdahil yanıtlanması istemiyle mahkeme ve bilirkişilere 16 soru hazırladı. Özenle hazırlanan bu soruların her biri olumlu ya da oluşuz bir çok kuşkunun aşılarak hükmün gerçekle özdeşleşmesine özgülenmişti. Görmezden ve duymazdan gelinen sorularla, somut olayda hükmün kendisini almaşık yöntemlerle temellendirme fırsatını da bertaraf etti. Kuşkunun ayrıntılı sorularla bertaraf edilmesi, ihlali önleyen almaşık bir temellendirme biçimidir. AHİM, sorulan 768 soruyla kuşku üzerindeki sis aralandığına, gerekçeye olan samimi ihtiyacın, her şeyin gün yüzüne çıkmasıyla sona erdiğine karar vermişti. 25852/94 Avusturya, 15 Mayıs 1996. Ayrıca, 15957/90 Belçika(dec.)30.03.1992,72 D.R. 195.; 20664/92 Belçika,(dec.)29 Haziran 1994,78 D.R.97) Reid,2000,137, dn.22;Papon/ Fransa (54210/00, 15.10.2001) Cengiz/Demirağ/Ergül/ McBride/Tezcan, 210.
[8] Feldbrugge Kararı; Jasper ve Fitt…İnceoğlu 298-301
[9] De Haes ve Gijsels/Belçika tecrübesi; imkan ve kolaylıkların eşitsizlik kaynağı olmasını yasaklar. İmkan ve kolaylıklardan yararlanma, iddiaların mahkemeye sunulmasındaki eşitsizlik, müdahillerin delillere saldırarak onları çürütme olanağını yok eder. Mole/Harby, 2001, 40 İddianın soruları görmezden gelmesi, müdahillerin yanıt ihtiyacını pekiştirir. Mütalaaya saldırma, çürütme girişiminin karşılık görmemesi, savunmanın test edilme ihtimalini yarattığı avantajla sekteye uğratır. Hadjianastassiou/Yunanistan
[10] Ankara 4.Asliye Ceza Mahkemesi’nin 23.05.2013 T. 2007/256 E., 2013/486 sayılı beraat hükmü, temyiz edildiğinde, yanıtlanması gereken soru sayısı 27’ye yükselmişti. Pekişen ve şiddetlenen meraka rağmen Yargıtay, görünen adaletin tecellisinden gayri ereği olmayan soruları görmezden geldi.
[11] Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2.Bölüm, 24.11.2013 T. 2013/287987 sayılı tebliğnamesi, mağdur haklarının görünen adaletten sorularla hisse alma çabasını kursağında bırakan bir başka metin oldu. Bu metin, merakları körelmiş üç raporun konsorsiyomunu, hekimler katındaki diyalektiği karşılayan rapora yeğleyerek, sayıların ağırlığı alt etmesine vesile oldu. Yargılamanın kamusal ve toplumsal beklentileri tehdit eden zaaflarına arka çıktı. Mahkumiyet ve beraate eşit yaklaşma ödevini de ertelemiş oldu.
[12] İddianamenin suç işlenmiştir tezinden uzaklaşan mütalaaya evrilmesi, kamusal işlevlerin çelişkilerini eyit eden bir başka olgudur.
12 Bkz. H.Şeker. “Hukuku Zorlayan CMK Deneyimleri” İst. Barosu Dergisi, C.84, Sayı 2010/6, ss.3491-3518; Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Çapraz Sorgu, ıgul yayınları no.7, Ocak 2006; M.T.Yücel. Yargı Reformu ve Demokrasi Çankaya Üniv. 2011, ss.155-157;
Yaptığı hukuk reformları ile bilinen Roma İmparatoru II. Friedrich yaşamını yitirdi. (Doğumu: 26 Aralık 1194) 1212-1220 arasında Almanya krallığı yaptı. 22 Kasım 1220’de Kutsal Roma Germen İmparatoru oldu ve Papa III. Honorius tarafından törenle imparatorluk tacı giydirildi. Büyük babası II. Rugerro’nin 1140’ta başlattığı “Ariano Assis” adı verilen seri hukuk reformu sürecini devam ettirerek hukuk sistemini güçlü temellere oturttu. II. Friedrich’in pekiştirdiği bu hukuk reformunun ilk kısmı 1220’de imparatorluk tacını giymesinden hemen sonra hazırlanan “Capua Assisleri” adli kanunlar ile başladı ve en gelişmiş meyvesini 1231’de kanunlaştırılan “Malfi Esas Kanunu” veya diğer adı ile “Liber Augustalıs” kanunu ile aldı. Ülkenin kanunlarının hep birlikte yazılıp toplanması ile ortaya çıkan hukuk sistemi ve külliyat Orta Çağ için çok ileri bir hukuk anlayışını doğurarak etkilerini günümüze kadar sürdürdü. Bu hukuk sistemini ortaya çıkaran kanunlar Avrupa hukuku ve kanunları için bir örnek teşkil etti. Bu kanunlarla Sicilya Krallığı bir mutlak monarşi olmaya devam etti ancak devletin kanun ve kuralları açık bir şekilde ilan edildi. “Malfi Esas Kanunu” küçük değişikliklerle 1819’a kadar Sicilya hukukunun temelini oluşturmaya devam etti.
1521
Engizisyon Mahkemesi yargıcı ve Papa V. Sixtus doğdu. (Ölümü: 27 Ağustos 1590) Eğitimine Montalto’daki manastırda başladı ama Ferrara ve Bologna’da devam etti. 1547’de Siena’da papazlık unvanı ile de kutsandı. 1557’de Papa IV. Pius tarafından Venedik Engeziyon mahkemesine başkan seçildi. Bu mahkemenin başkanı iken gösterdiği fanatik ve merhametsiz tutumu Venedik Cumhuriyeti idarecilerinin hoşnutsuzluğuna yol açtı ve devletin isteği üzerine bu görevden alınıp Roma’ya getirildi. Roma’da Vatikan’da Vatikan hukuk idaresinde savcılık yaptı. Minorit tarikatın en yüksek Papazı ve papalık yüksek eğitim kurumu olan Sapienza’da profesörlük görevleri verildi. 24 Nisan 1585’ten öldüğü tarih olan 27 Ağustos 1590!a kadar Roma Katolik Kilisesinde papalık yaptı.
1902
Yunan hukukçu, yazar ve eski başbakan Panagiotis Kanellopoulos(Παναγιώτης Κανελλόπουλος) doğdu. (Ölümü: 11 Eylül 1986) Atina Üniversitesi’nde hukuk okudu. Siyaset, hukuk, sosyoloji, felsefe ve tarih ile ilgilendi. “1402 doğumluyum” adlı kitabı nedeniyle Atina Akademisi tarafından ödüllendirildi. II. Dünya Savaşı sırasında Yunan Savunma Bakanı olarak görev yaptı. 1 Kasım 1945 – 22 Kasım 1945 arasında kısa bir süre Başbakanlık yaptı. Savaştan sonra ulusal birlik hükûmetinde yeniden bakanlık yaptı. 9 Temmuz 1961’de Başbakan Yardımcısı olarak, Almanya Başbakan Yardımcısı Ludwig Erhard ile Yunanistan ve Avrupa Ekonomik Topluluğu (EEC) arasında yapılan Antlaşma Protokollerini imzaladı. Atina’daki imza töreninden sonra, Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Lüksemburg ve Hollanda‘dan oluşan üst düzey heyet arasına katıldı. Altı üyeli grup, bugün 28 üyesi olan Avrupa Birliği‘nin öncülüydü. 1963’te Ulusal Radikal Birliği partisinin (ERE) lideri olarak Karamanlis’in yerine geçti. 3 Nisan 1967’de başbakanlık makamına geldikten kısa süre sonra 21 Nisan 1967 darbesi meydana geldi. Darbe döneminin sonun kadar yedi yıl boyunca ev hapsinde tutuldu. Darbe sonrası geçiş dönemi başbakanlık tekliflerini reddetti. Ara dönemden (Metapolitefsi) sonra parlamento kariyerine Yeni Demokrasi partisinin üyesi olarak devam etti.
1902
Amerikalı sosyolog Talcott Parsons doğdu. (Ölümü: 8 Mayıs 1979) Amherst Koleji’nde felsefe ve biyoloji okudu. 1944’te sosyoloji profesörü oldu. 1946-56 yılları arasında Sosyal İlişkiler Bölümü başkanlığını yürüttü. 1949 yılında Amerikan Sosyoloji Derneği başkanlığı yaptı. Parsons, temel olarak, klinik psikoloji ve sosyal antropolojiyi sosyoloji ile birleştiren bir akademik yönelim ortaya koydu. “Eylem” konusuna duyduğu ilginin yanı sıra, geniş boyutlu sistemler, toplumsal düzen, bütünleşme ve denge sorunları üzerinde durdu. “The Social System” adlı eseri klasikleşti.
Talcott Parsons: An Intellectual Biography
1925
Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu, Resmi Gazetenin 13 Aralık 1925 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi. 677 Sayılı Kanun, 30 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilmişti.
ILO 81 No’lu İş Teftişi Sözleşmesi, 19 Haziran 1947 tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından kabul edildi. Türkiye sözleşmeyi 13 Aralık 1950 tarihinde 5690 sayılı yasa ile onaylandı. Sözleşmenin onaylandığına dair yasa Resmi Gazetenin 22. Aralık 1950 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girdi.
Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi (European Convention on Extradition) 13 Aralık 1957 tarihinde Avrupa Konseyine üye devletler tarafından kabul edildi. Paris’te imzalanan uluslararası Sözleşme, suçluların iadesine ilişkin olarak imzalanan çok taraflı sözleşmelerin en önemlilerindendir ve günümüzde suçluların iadesine ilişkin mevzuatın kaynağı konumundadır.
1960
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, Yeni Gün ve Öncü gazetelerini 3 gün süreyle kapattı.
1966
Rum asıllı Türk hukukçu ve siyasetçi Ahilya Moshos doğdu. (Ölümü: 13 Aralık 1966) İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okudu. Adliye Nezareti(Adalet Bakanlığı) Umûru Cezaiye Kalemi Kâtibi, İstanbul Bidayet (İlk Derece) Mahkemesi Savcı Yardımcılığı, Üsküdar Bidayet Mahkemesi ve İstanbul İstinaf Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Baş muavinliği ile Beyoğlu Bidayet Mahkemesi Üyeliği ve Serbest Avukatlık yaptı. TBMM 9. dönemde (1950-1954) DP İstanbul milletvekili olarak meclise giren 4 gayrimüslim milletvekilinden biri olarak Türk siyasal yaşamında kendine yer buldu ve Cumhuriyet döneminde parlamentoya giren az sayıdaki gayrimüslim milletvekillerinden biri oldu.
1974
Malta’da Cumhuriyet ilan edildi.
1974
Yazar ve diplomat Yakup Kadri Karaosmanoğlu yaşamını yitirdi. (Doğumu: 27 Mart 1889) İstanbul Hukuk Mektebi‘ne kaydoldu ancak okulu üçüncü sınıfta terk etti. Mardin ve Manisa Milletvekilliği yaptı. Kurucu Meclis Millî Birlik Komitesi Temsilciliği görevinde bulundu. Kadro dergisini kurdu. Derginin devrin yöneticileri ile fikir ayrılığına düşerek Kemalizm’i değiştirmekle suçlanıp kapanmasından sonra diplomat olarak yurt dışında çeşitli görevlerde bulundu. Anadolu Ajansı‘nın kurucuları arasında yer aldı ve ajansın yönetim kurulu başkanlığını yürüttü. Edebiyat yaşamının başında Fecr-i Ati edebiyat topluluğunun kurucu üyeleri arasında yer aldı. Daha sonra bireyci düşüncelerden uzaklaşarak toplumculuğu kabul etmiş bir yazar olarak değerlendirildi. Roman, öykü ve makaleleri ile Türk toplumunun Tanzimat’tan bu yana geçirdiği değişiklikleri anlattı. En ünlü romanları Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban’dır.
1975
Vatansızlığın Azaltılmasına Dair Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 30 Ağustos 1961 tarihinde New York’ta kabul edildi ve 13 Aralık 1975 tarihinde yürürlüğe girdi.
Vatansız Kişilerin Statüsüne İlişkin Sözleşme
1978
Hollanda’da bir mahalle, kendisini “Bağımsız Devlet” ilan etti.
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri, 26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edildi. 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylandı.
1995
Avrupa Parlamentosu, Türkiye ile imzalanan Gümrük Birliği anlaşmasını onayladı.
Şili’nin eski diktatörü Augusto Pinochet’nin, 1970 ve 1980’li yıllardaki Akbaba Operasyonu sırasında suç işlediği gerekçesiyle evinde gözetim altında tutulmasına ve hakkında yeni dava açılmasına karar verildi.
2006
Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 13 Aralık 2006 tarihli ve A/RES/61/106 tarihli kararıyla kabul edildi ve 3 Mayıs 2008 tarihinde yürürlüğe girdi.
2017
İnternet’in Türkiye’de yaygınlaşması için yaptığı çalışmalarla tanınan akademisyen, mühendis, matematikçi, bilgisayar bilimci ve aktivist Mustafa Akgül yaşamını yitirdi. (Doğumu: 10 Mayıs 1948) ODTÜ Matematik ve Yöneylem Araştırmaları bölümünden mezun oldu. 1981’de Waterloo Üniversitesi’nden Kombinatorik ve Optimizasyon üzerine doktora derecesini aldı. ABD’de Delaware Üniversitesi ve North Carolina State Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi olarak çalıştı. 1987 yılında Bilkent Üniversitesi’ne geçerek ölümüne kadar öğretim üyeliği yaptı. 1993 yılında Bilkent Üniversitesi alan adı dahilinde, dönemin GNU/Linux kullanıcılarının haberleşmeleri için kurduğu “linux@bilkent.edu.tr” e-posta listesi ile başlayarak, ölümüne kadar özgür yazılım ve İnternet özgürlüğü üzerine yaptığı Türkiye’de İnternet Konferansı, İnternet Haftası, Akademik Bilişim Konferansı, Linux Yaz Kampı gibi öncü çalışmaları sebebiyle “Türkiye’de İnternet’in babası ve Türkiye’de özgür yazılımın babası” unvanlarıyla anılmaktadır.
2019
ABD Kongresi’nin üst kanadı olan Senato, Ermeni Soykırımı’nı oybirliğiyle tanıdı. Ermenistan Başbakanı Paşinyan ise Senato’nun bu kararını ‘adalet ve hakikatin zaferi’ olarak tanımladı.
2021
Barınma hakkının ciddi bir maddi yük haline gelmesini protesto etmek amacıyla Ankara’ya gitmek isterken polis müdahalesiyle gözaltına 90 öğrenci serbest bırakıldı.
2021
Çankaya Belediyesi eski başkanı Bülent Tanık’a “barış ve insan haklarını savunma konusunda gösterdiği özel çabalar ve Türk-Yunan dostluğu alanında verdiği sürekli katkılar” dolayısıyla barış ödülü verildi.
2021
Sosyal Demokrasi Derneği, Türk Tabipleri Birliği’ne, pandemi sürecinde sağlık emekçilerinin özverili çalışması ve yaşam hakkı için verdiği mücadele nedeniyle İnsan Hakları Ödülü verdi.
2021
Adana Çukurova’da Nazik Sancar evli olduğu erkek Ömer Sancar tarafından katledildi. Fail gözaltına alındı.
Gazeteci Hasan Cemal hakkında 2014 ve 2016 yıllarında attığı iki tweet gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanınahakaret” suçlamasıyla dava açıldı; davanın ilk duruşması 12 Nisan’da görülecek…
2021
Türk Tabipleri Birliği, grev kararı aldı. Çarşamba günü aciller dışında sağlık hizmeti sunulmayacak.
2021
Başkentte 13 Aralık 2018’de 9 kişinin öldüğü yüksek hızlı tren (YHT) kazasına ilişkin 10 sanığın yargılandığı davada tutuklu tek sanığın tahliyesi kararlaştırıldı. Mahkeme, kazanın yaşandığı tarihte TCDD Genel Müdürü olan İsa Apaydın’ın tanık sıfatıyla dinlenilmesine de karar verdi.
2021
Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı, HDP İstanbul 4. Olağan Kongresi hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu açıkladı.
2021
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i katleden Ogün Samast’ın adını değiştirmek üzere mahkemeye yaptığı başvuruda adını “Ali Eren Karadeniz” olarak değiştirmek istediği ortaya çıktı
2021
Anayasa Mahkemesi, TİP Hatay Milletvekili Av. Şerafettin Can Atalay hakkında daha önce verilen hak ihlali kararının yerel mahkeme ve Yargıtay tarafından uygulanmaması nedeniyle yapılan ikinci bireysel başvuruyu Genel Kurul’a sevk etti.
2021
17 yaşındaki Habib Çetinel’i kan davası nedeniyle 12 Haziran 2020’de kurşunlayarak öldürdükleri iddiasıyla Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 26 Kasım 2021 tarihinde ağırlaştırılmış müebbet ve 26’şar yıl hapis cezası alan altı sanık hakkındaki kararın istinaf mahkemesi tarafından kaldırılması üzerine yapılan yeniden yargılama sonucunda 6 kişiden 5’i hakkında beraat kararı verildi.
Hakimin Evrensel Şartı, Hâkimler Uluslararası Derneği Merkez Kurulu tarafından 17 Kasım 1999’da, Tayvan’da kabul edilmiştir. (1999 Basısına bağlantı] Şart, Santiago de Chile’de 14 Kasım 2017 tarihinde güncellenmiştir. [Yeni Evrensel Şartın orijinal metni- The Universal Charter of the Judge] Metnin Türkçe’ye tercümesini, Dr. Fehmi Kerem Bilgin ve Stj. Avukat Furkan Alim Göller, Hukuk Ansiklopedisi için yapmıştır.
Bangolore Yargı Etiği İlkeleri, Yargıda Doğruluğun Güçlendirilmesine Yönelik Yargı Grubu tarafından kabul edilen 2001 Bangalor Yargı Etiği Taslak Belgesi’nin 25-26 Kasım 2002 tarihlerinde Lahey Barış Sarayı’nda düzenlenen Yüksek Mahkeme Başkanları Yuvarlak Masa Toplantısında revize edilmiş halidir.
Hakimlerin Magna Carta’sı, Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi Magna Carta Çalışma Grubu tarafından Temel İlkeler adı altında 17 Kasım 2010 tarihinde kabul edilmiştir. Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges-CCJE), 10. yıldönümü vesilesiyle 11. genel oturumunda, hâlihazırda kabul etmiş olduğu Görüşlerin temel sonuçlarını özetleyen ve düzenleyen Hâkimlerin Magna Carta’sı (Temel ilkeler) belgesini kabul etmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunulan bu 12 Görüşün her biri, bu belgede ele alınan konulara ilişkin ilave hususlar içermektedir.
Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı, Avrupa ülkelerinden ve uluslararası yargıç örgütlerinden gelen katılımcılar tarafından 10 Temmuz 1998 tarihinde Strazburg’da kabul edilmiştir. Kabul edilen metin, Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanlarının 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de yaptıkları toplantıda ve 25 Avrupa ülkesinin Adalet Bakanlarının 8-10 Nisan 1999 tarihinde Lizbon’da yaptıkları toplantıda desteklenmiştir.
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin (CCJE) başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hakimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunduğu 3 sayılı Görüş olarak 9 Kasım 2002 tarihinde kabul edilmiştir.
Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlerin Azledilmemelerine İlişkin Standartlar Konusunda Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 1(2001) Sayılı Görüş olarak 23 Kasım 2001 tarihinde kabul edilmiştir. Konseyin görüşü toplam 73 maddeden oluşmakta, görüşün 73. maddesinde, Sonuçlar başlığı altında yapılması gerekenler 11 başlıkta özetlenmektedir.
Birleşmiş Milletler Yargı Bağımsızlığı Temel İlkeleri (Basic Principles on the Independence of the Judiciary), 26 Ağustos – 6 Eylül 1985 tarihleri arasında Milano’da yapılan BM Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tedavisi Yedinci Kongresinde kabul edilmiş, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/32 sayılı ve 13 Aralık 1985 tarih ve 40/146 sayılı kararlarla BM Genel Kurulu tarafından onaylanmıştır.
Demokratik Bir Toplumda Hakim ve Savcılar Arasındaki İlişkiler Hakkında Bordeaux Bildirisi 8 Aralık 2009 tarihinde kabul edilmiştir. (JUDGES AND PROSECUTORS IN A DEMOCRATIC SOCIETY-Bordeaux Declaration) Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi(Consultative Council of European Judges – CCJE) ve Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (Consultative Council of European Prosecutors – CCPE), Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından hâkim-savcı ilişkileri konusunda bir görüş hazırlanması talebinde bulunması üzerine her iki konsey tarafından birlikte kabul edilen bu Görüş hazırlanarak kabul edilmiştir. Avrupa Konseyine sunulan bu görüş “Bordeaux(Bordo) Bildirisi” olarak adlandırılmaktadır.
Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik 1994 Tarihli Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince Bakan Vekillerinin 13 Ekim 1994 tarihli 518. Toplantısında “Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik R (94) 12 Sayılı Tavsiye Kararı” adıyla kabul edilmiştir. Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği Ve Rolü Hakkında Üye Devletlere Yönelik 1994 Tarihli Tavsiye Kararı; Avrupa Birliği üyeleri ve aday ülkelerin yargı kurumları için referans belge olarak kabul edilmektedir. Belge, hakimlerin seçimi ve kariyerleri hakkında karar verecek makamın, idare ve hükümetten bağımsız olması prensibini getirmekte, bağımsızlığın sağlanması için bu makamın üyelerinin yargı tarafından seçilmesi ve çalışma usullerinin de bağımsız makam tarafından belirlenmesini ölçü olarak koymaktadır.
Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları Hakkında 2010 Tarihli Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin “Hakimlerin Bağımsızlığı, Etkinliği ve Sorumlulukları Hakkında Üye Devletlere Yönelik CM/Rec(2010)12 Sayılı Tavsiye Kararı” olarak 1098. Bakan Yardımcıları Toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından 17 Kasım 2010 tarihinde kabul edilmiştir. Tavsiye Kararı 74 maddeden oluşmaktadır.
Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü’ne dair Avrupa Savcıları Danışma Konseyi’nin (CCPE) Ceza Soruşturmalarında Savcıların Rolü Hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Dikkatine Sunduğu 10(2015) Sayılı Görüş 20 Kasım 2015 tarihinde kabul edilmiştir. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından görevlendirilen Avrupa Savcıları Danışma Konseyi (CCPE) savcıların rolüne ilişkin olarak 57 maddeden oluşan görüşü ve tavsiye liste halinde sıralanan 11 maddeden oluşan tavsiye listesini hazırlamıştır.
Savcıların Mesleki Sorumluluk Standartları ile Temel Görev ve Hakları Bildirisi, 23 Nisan 1999 tarihinde Uluslararası Savcılar Birliği (The International Association of Prosecutors-IAP) tarafından onaylanmıştır.
Ceza Adalet Sisteminde Savcılığın Rolü, Avrupa Konseyi tarafından belirlenmiş ilke ve kurallardan oluşmaktadır. AVRUPA KONSEYİ BAKANLAR KOMİTESİ BAKANLAR KOMİTESİNİN CEZAİ ADALET SİSTEMİNDE SAVCILIĞIN ROLÜ İLE İLGİLİ ÜYE DEVLETLERE SUNDUĞU TAVSİYE KARARI Rec(2000)19; 6 Ekim 2000 tarihinde düzenlenen Bakan Yardımcılarının 724. toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir. Tavsiye kararı 39 maddeden oluşmakta ve savcılara ilişkin Yargı Etiği Belgeleri arasında önem arz etmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargı Etiği Kuralları, mahkemenin genel kurulu tarafından 23 Haziran 2008 tarihinde kabul edilmiştir. Mahkeme tarafından güncellenen etik kodlar(Resolution on Judicial Ethics) 1 Eylül 2021 tarihinde yürürlüğe girmek üzere 21 Haziran 2021 tarihinde kabul edilerek mahkemenin web sayfasında yayınlanmıştır. Mahkeme, güncellenen kararında, görevdeki yargıçlar ile birlikte eski yargıçları da etik kurallardan sorumlu tutmaktadır. Mahkeme dışı faaliyetler ve alınan ödül ve hediyeler de etik kuralların gözlemi altındadır. Yargı görevinin doğasında bulunan yükümlülükler daha şeffaf şekilde denetlenmesi ve halkın mahkemeye olan güvenini arttırmak etik kuralların temel amaçlarındadır. Etik kuralların eski versiyonu Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
Uluslararası Ceza Mahkemesi Yargı Etiği Kodları, yargı sürecinin meşruiyetini ve etkinliğini sağlamak, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına katkıda bulunmak amacıyla genel uygulamaya ilişkin kılavuz ilkelerdir. Kurallar, Yargıçların mesleki rolleriyle ilgili mahkeme içinde ve dışındaki davranış standartlarını düzenlemektedir. Mahkemenin Yargı Etiği Kodları (Code of Judicial Ethics), 19 Ocak 2021 tarihinde güncellenmiş, 7 Ekim 2022 tarihinde mahkemenin web sitesinde yayınlanarak ilan edilmiştir.
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Declaration) 3 Haziran 2016 tarihinde Dolmabahçe Sarayında imzalanmıştır. Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’nin yargı tarafından kabul edilmesi etkili biçimde uygulanması için ayrıca rehber ilkeler ve referans kodlar oluşturulmuştur. Bazı ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, yargının mevcut durumda sahip olamayabileceği veya yasama ya da yürütme organlarının ilave eylemlerini gerektiren kaynaklara da ihtiyaç duyabileceği; bu çerçevede, tedbirlerin eksiksiz ve hızlı uygulanmasını sağlamak amacıyla, devletin diğer organlarının yargı ile işbirliği yapması ve yargıya etkin bir şekilde yardım etmesi gerektiği açıklanmıştır.
Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları(Code of Conduct for Members and Former Members of the Court of Justice of the European Union), 2007 yılında kabul edilen Davranış Kurallarının yerine geçmek üzere kabul edilerek 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kurallar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve eski üyelerinin tamamı için geçerlidir. Adalet Divanının görevdeki üyeleri ve eski üyeleri; Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları ile birlikte Antlaşmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Tüzüğü (the Statute of the Court of Justice of the European Union) ve Adalet Divanı İçtüzüğü tarafından belirlenen etik standartlara uymakla yükümlüdür. Adalet Divanı, bu standartlardan kaynaklanan yükümlülükleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemiştir. Davranış Kuralları ve şeffaflık gereğince, üyelerin dış faaliyetleri her yıl Divan’ın internet sitesinde yayınlanmaktadır. 2016/C 483/01 nolu karar ile kabul edilen Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri, Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından 8.12.2017 tarihinde oy birliği ile kabul edilmiştir. Yargıtaya özgü etik ilkelerin belirlenmesi kapsamında Yargıtay Cumhuriyet Savcıları etik davranış ilkeleri belirlenmiş, bu ilkeler Yargıtay Cumhuriyet Savcıları tarafından 19.10.2017 tarihinde kabul edilmiştir
Türk Yargı Etiği Bildirgesi, Türk Yargı Sistemi içerisinde düzenlenen Yargı Etiği Belgeleri’nin genel çerçevesini oluşturmaktadır. Bildirge, yaklaşık üç yıl süren bir hazırlık sürecinden geçerek hakim ve savcıların katkısıyla hazırlanmış ve 11.03.2019 tarihinde Hakimler ve Savcılar Kurulu tarafından ilan edilmiştir. Türk Yargı Etiği Bildirgesi, mesleğin yazılı olan ve yazılı olmayan davranış kuralları bütünüdür. Bildirge, bağımsızlık ve tarafsızlığa kuvvetli vurgu yapmakta; hukukun, hak ve hürriyetlerin üstünlüğüne; insan onurunun, doğruluk ve dürüstlük gibi değerlerin önceliğine; saygı ve nezaketin, mesleğe yakışan olgun davranışların değerine önem atfetmektedir.
Yargıtay Personeli Etik Davranış İlkeleri, 19 Ekim 2017 tarihinde Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü CİRİT’in onayı ile kabul edilmiştir. Bu ilkeler Yargıtay Yargı Etiği İlkeleri’ne uygun olarak yorumlanmak ve uygulanmak üzere Yargı Etiği Belgelerinden biri olarak düzenlenmiştir.
Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi (İstanbul Declaration) 3 Haziran 2016 tarihinde Dolmabahçe Sarayında imzalanmıştır. Yargıda Şeffaflığa İlişkin İstanbul Bildirgesi’nin yargı tarafından kabul edilmesi etkili biçimde uygulanması için ayrıca rehber ilkeler ve referans kodlar oluşturulmuştur. Bazı ilkelerin etkili biçimde uygulanması için, yargının mevcut durumda sahip olamayabileceği veya yasama ya da yürütme organlarının ilave eylemlerini gerektiren kaynaklara da ihtiyaç duyabileceği; bu çerçevede, tedbirlerin eksiksiz ve hızlı uygulanmasını sağlamak amacıyla, devletin diğer organlarının yargı ile işbirliği yapması ve yargıya etkin bir şekilde yardım etmesi gerektiği açıklanmıştır.
Hakimlerin Uzmanlaşması başlıklı ve CCJE(2012)15 sayılı görüş (ON THE SPECIALISATION OF JUDGES), Avrupa Hakimleri Danışma Konseyi’nin (CCJE) 5-6 Kasım 2012’de Paris’te düzenlenen 13. genel toplantısında kabul edilmiştir.
Türk Yargı Etiği Bildirgesi Kapsamında Sosyal Medya Kullanım Rehberi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından 08 Mart 2022 tarihli ve 2022/639 sayılı Genel Kurul kararı ile kabul edilmiştir. Türk Yargı Etiği Bildirgesi‘nin, bağımsız ve tarafsız bir yargıya olan güvenin tesisine ve korunmasına rehberlik edecek bağlayıcı etik değer ve ilkeleri belirlediğine özel vurgu yapılmış; hâkim ve savcılar için sosyal medya kullanım rehberinde geliştirilen etik davranış kurallarının, hâkim ve savcıların ifade özgürlüğü ile yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkeleri arasındaki dengeyi muhafaza etmeyi hedeflediği açıklanmıştır.
Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Etik Davranış İlkeleri, 19 Ekim 2017 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akarca başkanlığında toplanan Yargıtay Cumhuriyet savcıları tarafından oybirliği ile kabul ve ilan etmiştir. Yargıtay, hukuk, demokrasi ve insan haklarının en önemli teminatlarından olan Cumhuriyet savcılarının toplumda oluşturması gereken güven, şeffaflık ve topluma karşı hesap verebilirlik ilkelerinin yaşama geçmesi için Yargıtay Cumhuriyet Savcıları Etik Davranış İlkelerini düzenlenmiştir.
Ceza Yargılamalarının Yayımlanmasına İlişkin Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Tarafından Üye Devletlere Hazırlanan “Ceza Yargılamalarının Yayımlanmasına İlişkin Hukuki Kuralların Düzenlenmesi” İle İlgili Tavsiye Kararı No. R (2003) 13 adıyla, bakan Temsilcilerinin 10 Temmuz 2003 tarihindeki 848’inci toplantısında Bakanlar Komitesi tarafından kabul edilmiştir.
Mahkemelerin Aşırı İş Yükünü Önleyici ve Azaltıcı Tedbirler Hakkında 1986 Tarihli Tavsiye Kararı, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Yönelik R(86) 12 Sayılı Tavsiye Kararı olarak 16 Eylül 1986 tarihli 399. Toplantıda kabul edilmiştir. Tavsiye Kararı, mahkemelerin iş yükünün azaltılması için yargı makamlarının asli işi olmayan bir takım işlerin devletlerin diğer organlarının yetki alanına aktarılmasını öngörmektedir.
SATURN Zaman Yönetimi Rehber İlkelerinin Mahkemelerde Uygulanması Konusunda REHBER, CEPEJ (Avrupa Adaletin Etkililiği Komisyonu) tarafından hazırlanarak 8 Aralık 2011 tarihinde Strasbourg’da kabul edilmiştir. (IMPLEMENTING THE SATURN TIME MANAGEMENT TOOLS IN COURTS) CEPEJ’in SATURN Merkezi davaların uzunluğuna ilişkin sorunların daha iyi anlaşılması için çalışmaktadır.
Yargıda Zaman Yönetimi İçin Satürn Rehber İlkeleri, Avrupa Adaletin Etkinliği Komisyonu(CEPEJ) tarafından 10-11 Aralık 2008 tarihli CEPEJ’in 12. Genel Kurulunda kabul edilmiş, 11 Eylül 2009 tarihinde Strasbourg’ta güncellenmiştir. Pilot Mahkemeler Ağı’nın 10 Eylül 2009 tarihli toplantısının ardından Satürn Merkezi tarafından önerilen değişiklikler dikkate alınmıştır.
Türkiye Futbol Federasyonu Etik Davranış İlkeleri, 5894 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun gereğince Türkiye Futbol Federasyonu Statüsünü esas alarak Türkiye Futbol Fedfsosyerasyonuna bağlı tüm birimleri bağlamak üzere hazırlanan Etik Kurulu Talimatı ile düzenlenmiştir. Etik Kurulu Talimatı, TFF Yönetim Kurulu’nun 24.11.2009 tarihli toplantısında kabul edilmiş ve TFF’nin resmi internet sitesinde (www.tff.org) 02.12.2009 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Talimat daha sonra bazı değişikliklere uğramıştır.
Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kuralları, Sayıştay Başkanlığı tarafından düzenlenerek Resmi Gazetenin 17.12.2011 tarihli sayısında yayınlanan “Sayıştay Denetçilerinin Mesleki Etik Kurallarına İlişkin Usul ve Esaslar” adıyla genelge olarak düzenlenmiştir.
Yargı Reformu Strateji Belgesi, hukuk devletinin güçlendirilmesi, hak ve özgürlüklerin korunup geliştirilmesi, etkin ve hızlı işleyen bir adalet sisteminin oluşturulması amacıyla Avrupa Birliği Hukuku perspektifi çerçevesinde hazırlanarak ilan edilmektedir. Yargı Reformu Strateji Belgelerinin ilki 2009 yılında hazırlanmış, 2009 yılında hazırlanan belge 2015 yılında güncellenerek ilan edilmiş; Strateji Belgelerinin üçüncüsü 30 Mayıs 2019 tarihinde açıklanmıştır. Yeni strateji belgesi önceki belgelerin devamı niteliğindedir. Yargı Reformu Strateji Belgesi 2023 Yargı Vizyonu hedefiyle Güven Veren ve Erişilebilir Bir Adalet Sistemini amaçlamaktadır.
Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri, (Avrupa Konseyi Adaletin İşleyişini Geliştirici Hukuk Yargılama Usulü İlkeleri Hakkında Tavsiye Kararı), Bakanlar Komitesince, Bakan Vekillerinin 28 Şubat 1984 tarihli 367. Toplantısında R(84) 5 Sayılı Tavsiye Kararı olarak kabul edilmiştir.
Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı, Avrupa ülkelerinden ve uluslararası yargıç örgütlerinden gelen katılımcılar tarafından 10 Temmuz 1998 tarihinde Strazburg’da kabul edilmiştir. Kabul edilen metin, Orta ve Doğu Avrupa Ülkeleri Yüksek Mahkemeleri Başkanlarının 12-14 Ekim 1998 tarihinde Kiev’de yaptıkları toplantıda ve 25 Avrupa ülkesinin Adalet Bakanlarının 8-10 Nisan 1999 tarihinde Lizbon’da yaptıkları toplantıda desteklenmiştir. Şart, Yargı Etiği belgeleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.
Avrupa Konseyi
Avrupa Konseyi bünyesinde yürütülen Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı’nda; hakimlerin seçimi, atanması, tayini, kariyer ilerlemeleri ve meslekten ayrılmaları ile ilgili her kararın yasama ve yürütme organlarından bağımsız bir organ tarafından alınması zorunlu olarak görülmektedir.
Yargıçların Statüsü Hakkında Avrupa Şartı
Strazbourg, 8-10 Temmuz 1998
1. Genel Prensipler
1.1 Hâkimlerin statüsü her bireyin, haklarının emanet edildiği mahkemelerden ve her hâkimden haklı olarak beklediği yeterlilik, bağımsızlık ve tarafsızlığın sağlanmasını amaçlamaktadır.
Bu metin, bağımsızlık ve tarafsızlığı zedeleyen her türlü düzenlemeyi ve usulü onaylamamaktadır. Mevcut Şart bu hedefleri gerçekleştirmeyi garanti edebilecek hükümleri içermektedir. Değişik Avrupa ülkelerindeki bu garantilerin seviyesini yükseltmeyi amaçlamaktadır.
Ulusal mevzuatlarda halihazırda öngörülmüş olan bu garantileri azaltmak amacıyla bir değişiklik yapmak için kullanılamaz.
1.2 Her Avrupa ülkesinde, hâkimlerin statüsüne ilişkin temel prensipler en yüksek düzeyde iç hukukta düzenlenmekte olup, bu düzenleme en azından yasa düzeyinde olmaktadır.
1.3 Seçimi, işe alınmayı, atamayı, mesleki ilerlemeyi veya bir hâkimin görevinin sona ermesini etkileyen her karar bakımından en azından yarısı hâkimler tarafından yargının en geniş şekilde katılımını sağlayacak şekilde seçilmiş olan hâkimlerden oluşan ve yürütmeye ve yasamaya karşı bağımsız bir otorite öngörmektedir.
1.4 Bu Statü, her hâkime bu Statüde öngörülen haklarının veya genel olarak bağımsızlığının veya hukuki sürecin bağımsızlığının bir şekilde tehdit edildiğini veya ihlal edildiğini düşündüğü takdirde, bu bağımsız otoriteye başvuru yapma imkanını vermektedir.
1.5 Hâkimler görevlerini yerine getirirken bireylere saygı göstermeli ve bireylerin haklarının güvencesi olarak verecekleri her kararın gerektirdiği yüksek düzeyde bir yeterliliği sürdürmek ve yargılamalar nedeniyle öğrenmiş olduğu sırları saklamak hususunda gerekli dikkat ve itinayı göstermelidir.
1.6 Devletlerin, hâkimlerin görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri için gerekli araçlara sahip olmasını ve özellikle davaları makul bir süre içinde bitirebilmelerini sağlamak gibi bir ödevi vardır.
1.7 Hâkimler tarafından kurulmuş olan ve hâkimlerin serbestçe üye olabildikleri bu meslek örgütleri özellikle kendileri ile ilgili kararlan veren makamlar karşısında statülerinin sağladığı hakların korunması bakımından katkıda bulunur.
1.8 Hâkimlerle adalet yönetimi ve bu amaçla gerekli araçların belirlenmesi ile ulusal ve yerel düzeyde bunların tahsisi hususunda onların temsilcileri ve meslek örgütleri kanalıyla ilişki kurulur. Aynı yolla hâkimlerin ilgili mevzuatının değiştirilmesi, ücretlerinin belirlenmesi ve sosyal refahları bakımlarından hâkimlere danışılır.
2. Seçim, İşe Alınma, İlk Eğitim
2.1 Statünün bağımsız bir organ tarafından hâkimlerin seçimi ve işe alınmaları hususundaki kuralları, adayların kendilerine verilen hukuki meseleleri tarafsız ve serbest bir şekilde değerlendirebilme ve bireylerin onuruna saygı ile yasaları uygulama yeteneğine dayanmaktadır. Bu Statü herhangi bir adayın sadece cinsiyeti veya etnik veya sosyal kökeni veya felsefi ve siyasi görüşü veya dini inançları nedeniyle dışlanmasını yasaklar.
2.2 Statü, eğitim durumu veya önceki tecrübe ile ilişkili koşullar yoluyla yargı görevini yerine getirebilmek hususundaki yeterliliği sağlayan şartlara ilişkin düzenleme öngörmektedir.
2.3 Statü, seçilmiş olan adayların yargı görevlerini etkili bir şekilde yerine getirebilmeleri için devletin sağladığı uygun eğitim programlarıyla hazırlanmalarını sağlar.
2.3 no’lu paragrafta belirtilmiş olan otorite, adli görevlerin yerine getirilmesiyle yakından ilgili olan açık fikirli, yeterli ve tarafsız olma değerlerinin ışığında, bu eğitim programlarının ve bunu uygulayan kurumun elverişliliğini/uygunluğunu sağlar.
3. Atama ve Azlolunamama
3.1 Seçilmiş olan bir adayın hâkim olarak atanması ve bir mahkemede görevlendirilmesi kararı; 1.3’te belirtilen bağımsız makam tarafından veya onun teklifi veya tavsiyesi veya rızası veya görüşü üzerine alınacaktır.
3.2 Statü, adayın veya yakınlarının geçmiş faaliyetlerinin bir mahkemeye atanmasına engel olacak şekilde adayın tarafsızlığı ve bağımsızlığı hususunda haklı ve objektif şüphelere yol açabilecek halleri düzenliyor.
3.3 İşe alınma usulü bir deneme süresi öngördüğü takdirde, kısa bir süre için olmak üzere, hâkimliğe aday gösterildikten sonra fakat daimi kadrosu onaylanmadan önce veya yenilenecek şekilde sınırlı bir süre ile işe alındığında, daimi kadroya atanmaması veya yenilenmemesi kararı, 1.3’te belirtilen bağımsız makam tarafından veya onun teklifi, veya tavsiyesi veya rızası veya görüşü üzerine alınacaktır. 1.4’teki hüküm deneme süresine tabi tutulmuş olan kişilere de uygulanacaktır.
3.4 Mahkemede görevli bir hâkim, prensip olarak; başka bir mahkemeye veya başka bir göreve, terfi yoluyla da olsa, hür rızası olmadan atanamaz. Bu prensibe istisna haller ise; bir disiplin soruşturması sonucunda yer değiştirme öngörülmüş olması, mahkeme sisteminde hukuka uygun bir değişikliğin yapılmış olması ve komşu bir mahkemede, azami süresi yasada sıkıca sınırlanmış olmak ve 1.4’te öngörülen düzenlemeye aykırı olmamak üzere geçici bir görevlendirme yapılmasıdır.
4. Kariyer Gelişimi
4.1 Kıdem esasına dayanmadığı hallerde, terfi sistemi, bir veya birkaç hâkim tarafından objektif kriterler gözetilerek ve ile ilgili hâkimle de tartışılarak münhasıran hâkimlerin mesleklerindek performanslarına dayanır. Terfi ile ilgili kararlar 1.3’te belirtilen makam tarafından onun teklifi veya uygun görüşü ile resmen bildirilir. Terfiye layık görülmeyen hâkimler bu makam Önünde şikayette bulunma hakkına sahip olmalıdır.
4.2 Adli görevleri dışında hâkimler vatandaş olarak sahip oldukları hakları çerçevesinde serbestçe faaliyette bulunurlar. Bu özgürlük ancak bu faaliyetlerin bir hâkime güven veya hâkimin tarafsızlık veya bağımsızlık özellikleriyle bağdaşmaması veya önündeki meselelerle makul bir sürede ve gerektiği gibi ilgilenmesine engel olduğu durumlarda sınırlandırılabilir. Edebi veya sanatsal faaliyetler dışında kazanç doğuran mahkeme dışındaki faaliyetleri için yasada öngörülen koşullar çerçevesinde önceden izin alması gerekmektedir.
4.3 Hâkimler tarafsızlık ve bağımsızlıklarına duyulan güveni etkileyebilecek her türlü hareket, eylem veya beyandan kaçınmalıdır.
4.4 Statü hâkimlerin görevlerine yerine getirebilmeleri için gerekli olan sosyal ve kültürel bilgilerin yanı sıra, teknik bilgilerini devletin sunduğu eğitim programlarından düzenli olarak faydalanmak suretiyl geliştirmelerini garanti eder ve bunun 2.3’te öngörüldüğü koşullarıyla organize edilmesini sağlar.
5.Sorumluluk
5.1 Bir hâkimin yasada açıkça öngörülen görevlerinden birini ihmal etmesi durumunda, en az yarısının seçilmiş hâkimlerden oluştuğu bir kumlun, ilgili hâkimin kendisini temsil hakkı olduğu ve tüm tarafların dinlendiği bir ortamda, teklifi, önerisi veya uygun görüşünü takiben cezalandırılması mümkündür. Cezai tedbirlerin niteliği kanunda öngörülür ve hükmolunacak bu tedbirler orantılılık prensibine uygun olacaktır.
Bu kararlara karşı yüksek yargıda temyiz yolu açık olacaktır.
5.2 Hâkimin görevine ilişkin eylem veya kararlarından dolayı haksız bir şekilde zarar görülmesi halinde; bu zarardan dolayı tazminat hakkı devlet tarafından güvence altına alınır. Kanunda ağır ve mazur görülemez bir şekilde adli göreve ilişkin kuralların ihlal edilmesi halinde, belirli bir zaman içinde devletin bu tazminatı yasal yollarla ilgili hâkime rücu etmesi imkanı öngörülebilecektir. Bu husustaki talebin yetkili mahkemeye sunulmasından önce 1.3’te öngörülen kumlun İzninin alınması gerekmektedir.
5.3 Her bireyin belirli bir formaliteye bağlı olmaksızın bir davaya ilişkin olarak adli hatalardan dolayı bağımsız bir kumla şikayet hakkı olmalıdır. 5-1’de öngörüldüğü şekliyle, dikkatli ve detaylı bir inceleme sonucunda hâkimin görevini ihmal ettiği ortaya çıkarsa, ilgili kurul meseleyi disiplin kuruluna veya yasaya göre bu konuda yetkili makama bu durumu ileterek, buna öneride bulunur.
6.Ücret ve Sosyal Refah
6.1 Hâkimlik mesleğini yapanlar, kararlarını ve daha genel olarak yetkileri çerçevesindeki hareketlerini, bağımsızlık ve tarafsızlıklarına zarar verecek şekilde etkileyecek baskıları önlemek için belirli bir seviyede ücreti hak eder.
6.2 Hizmetin uzunluğuna, atandıktan görevin niteliğine ve önemine göre bu ücret, şeffaf bir şekilde değişebilecektir
6.3 Hâkimlere hastalık, hamilelik, yaşlılık ve ölüm gibi sosyal risklere karşı güvence sağlanır.
6.4 Belirli bir süre hizmet ederek, emekliliğe hak kazanmış kişilere; mümkün olduğunca görevde iken ödenmekte olan son ücret seviyesine yakın bir emekli maaşı ödenir.
7.Görevin Sona Ermesi
7.1 Hâkimlik mesleği, istifa, sağlık nedenleri, belirli bir yaş sınırına ulaşmak veya görev süresinin dolması veya 5.1’de öngörülen koşullarda meslekten ihraç yollarıyla sürekli bir şekilde son bulur.
7.2 Belirli bir yaş sınırına ulaşmak veya görev süresinin sona ermesi dışında; 7.1’de öngörülen nedenlerden birinin gerçekleştiğinin 1.3’te belirtilmiş olan kurul tarafından da onaylanması gerekir.
Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Ciddi İhlalleri ile Uluslararası İnsancıl Hukukun Ağır İhlallerinin Mağdurlarının Başvuru ve Onarım Hakkına Dair Temel İlke ve Esaslar
16 Aralık 2005
Genel Kurul,
Birleşmiş Milletler Şartı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmeleri, diğer ilgili insan hakları belgeleri ve Viyana Deklarasyonu ve Eylem Planı rehberliğinde,
Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerinin mağdurları için başvuru ve onarım meselesinin ulusal ve uluslararası düzeyde sistematik ve etraflıca biçimde ele alınmasının önemini onaylayarak,
Mağdurların başvuru ve onarımdan faydalanma hakkına saygı gösteren uluslararası toplumun bu şekilde mağdurları, hayatta kalanları ve insanların gelecek nesillerini kötü durumlarda desteklediğinin ve alandaki uluslararası hukuku yeniden onayladığının farkında olarak,
Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Ciddi İhlalleri ile Uluslararası İnsancıl Hukukun Ağır İhlallerinin Mağdurlarının Başvuru ve Onarım Hakkına Dair Temel İlke ve Esasların İnsan Hakları Komisyonu’nun 2005/35 sayılı ve 19 Nisan 2005 kararı ve Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, Genel Kurul’un Temel İlke ve Esasları kabul etmesini öneren, 2005/30 sayılı ve 25 Temmuz 2005 tarihli kararı ile kabul edildiğini anımsayarak,
1. İşbu kararın ekindeki Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Ciddi İhlalleri ile Uluslararası İnsancıl Hukukun Ağır İhlallerinin Mağdurlarının Başvuru ve Onarım Hakkına Dair Temel İlke ve Esasları kabul eder;
2. Devletlere, Temel İlke ve Esasları dikkate almalarını, bunlara saygı gösterilmesini teşvik etmelerini ve bunları hükümetin bilhassa kolluk kuvveti yetkilileri ve ordu ile güvenlik güçleri dahil yürütme kurumlarına, yasama kurumlarına ve yargıya mensup olanların, mağdurların ve temsilcilerinin, insan hakları savunucularının ve avukatların, medyanın ve genel olarak kamunun dikkatine getirmelerini önerir;
3. Genel Sekreter’den, Temel İlke ve Esasları Hükümetlere ve hükümetler arası ile hükümetler dışı örgütlere iletmek ve Temel İlke ve Esaslara İnsan Hakları: Uluslararası Metinlerin Derlemesi başlıklı Birleşmiş Milletler yayınında yer vermek dahil olmak üzere, Temel İlke ve Esasların Birleşmiş Milletler’in tüm resmi dillerinde mümkün olan en geniş dağıtımını sağlayacak adımları atmasını talep eder.
Ek
Uluslararası İnsan Hakları Hukukunun Ciddi İhlalleri ile Uluslararası İnsancıl Hukukun Ağır İhlallerinin Mağdurlarının Başvuru ve Onarım Hakkına Dair Temel İlke ve Esaslar
Başlangıç
Genel Kurul,
Çok sayıda uluslararası metinde bulunan, uluslararası insan hakları hukukunun ihlallerinin mağdurlarına başvuru hakkı sağlayan hükümleri ve özellikle İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 8. maddesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 2. maddesi, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 6. maddesi, İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme’nin 14. maddesi, ve Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 39. maddesini, ve uluslararası insancıl hukukun ihlallerinin mağdurlarına başvuru hakkı sağlayan 18 Ekim 1907 tarihli Kara Savaşı Kuralları ve Teamüllerine İlişkin Lahey Sözleşmesi’nin (IV. Sözleşme) 3. maddesi, 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri’ne Ek ve Uluslararası Silahlı Çatışmalarda Mağdurların Korunmasına ilişkin 8 Haziran 1977 tarihli Protokol’ün (Protokol I) 91. maddesi, ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’nün 68 ve 75. maddelerini anımsayarak,
Bölgesel sözleşmelerde bulunan ve uluslararası insan hakları hukukunun ihlallerinin mağdurlarına başvuru hakkı sağlayan hükümleri, özellikle İnsan ve Halkların Hakları Afrika Şartı’nın 7. maddesi, İnsan Hakları Amerika Sözleşmesi’nin 25. maddesi ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 13. maddesini anımsayarak,
Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muameleye İlişkin Yedinci Birleşmiş Milletler Kongresi’ndeki müzakerelerden doğan Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi’ni ve Genel Kurul’un Kongre tarafından önerilen metni kabul ettiği 40/34 sayılı ve 29 Kasım 1985 tarihli Kurul kararını anımsayarak,
Mağdurlara merhamet ve onurlarına saygı ile muamele edilmesi, mağdurların adalete ve giderim mekanizmalarına erişim hakkına bütünüyle saygı duyulması ve mağdurlar için uygun hakların ve başvuruların hızlıca geliştirilmesinin yanı sıra mağdurlara tazminat için ulusal fonların kurulması, güçlendirilmesi ve genişletilmesinin teşvik edilmesi gerektiği dahil olmak üzere Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Bildirisi’nde ifade edilen prensipleri yeniden onaylayarak,
Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Roma Statüsü’nün “eski hale getirme, tazminat ve iyileştirme dahil olmak üzere, mağdurlara veya mağdurlar ile ilgili olarak onarıma ilişkin ilkelerin” oluşturulmasını gerektirdiği, Taraf Devletler Meclisi’nin Mahkeme’nin yargı yetkisine dahil suçların mağdurlarının ve bu mağdurların ailelerinin yararına bir emanet fonu kurulmasını gerektirdiği, ve Mahkeme’ye “mağdurların güvenliği, fiziksel ve psikolojik sağlığı, onuru ve mahremiyetini korumasını” ve “yargılamanın, Mahkeme’nin uygun olarak tespit ettiği aşamalarının” tümünde mağdurların katılımına izin vermesini emrettiğini belirterek,
İşbu belgenin içerdiği Temel İlke ve Esasların, çok şiddetli doğaları gereği insan onuruna tahkir teşkil eden uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerine ilişkin olduğunu onaylayarak,
İşbu belgenin içerdiği Temel İlke ve Esasların uluslararası hukuk veya iç hukuk uyarınca yeni yükümlülükler şart koşmadığını, ancak normları bakımından tamamlayıcı olmakla birlikte farklı olan uluslararası insan hakları hukuku ile uluslararası insancıl hukuk altında mevcut hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesi için mekanizmaları, usulleri, prosedürleri ve yöntemleri tespit ettiğini vurgulayarak, Uluslararası hukukun, Devletlerin uluslararası yükümlülükleri ve iç hukukun gerekliliklerine uygun olarak veya uluslararası yargı organlarının uygulanabilir tüzüklerinde öngörüldüğü şekilde, belirli uluslararası suçların faillerinin kovuşturulması yükümlülüğünü içerdiğini ve kovuşturma ödevinin, uluslararası hukuki yükümlülüklerin iç hukuktaki şartlar ve usuller uyarınca yürütülmesini sağlamlaştırdığını ve tamamlayıcılık kavramını desteklediğini anımsayarak,
Mağduriyetin çağdaş biçimlerinin özünde kişilere yöneltilmiş olmasına rağmen kolektif olarak hedeflenen kişiler topluluğuna da yöneltilebileceğini belirterek,
Mağdurların başvuru ve onarımdan faydalanma hakkına saygı gösteren uluslararası toplumun bu şekilde mağdurları, hayatta kalanları ve insanların gelecek nesillerini kötü durumlarda desteklediğinin ve uluslararası hukuk ilkelerinden hesap verilebilirlik, adalet ve hukukun üstünlüğünü yeniden onayladığının farkında olarak,
Mağdur odaklı bir bakış açısı kabul eden uluslararası toplumun, bu şekilde aşağıdaki Temel İlke ve Esaslara uygun olarak uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası insancıl hukukun ihlalleri dahil olmak üzere uluslararası hukuk ihlallerinin mağdurları ve ilaveten insanlığın bütünü ile de insani dayanışmayı onayladığına kanaat getirerek,
Aşağıdaki Temel İlke ve Esasları kabul eder:
I. Uluslararası insan hakları hukuku ile uluslararası insancıl hukuka saygı duyma, saygı duyulmasını sağlama ve bunları yerine getirme yükümlülüğü
1. İlgili mevzuatlarda öngörülen, uluslararası insan hakları hukuku ile uluslararası insancıl hukuka saygı duyma, saygı duyulmasını sağlama ve bunları yerine getirme yükümlülüğü aşağıdakilerden kaynaklanmaktadır:
(a) Bir Devletin taraf olduğu anlaşmalar;
(b) Uluslararası teamül hukuku;
(c) Her Devletin iç hukuku.
2. Devletler, henüz yapmadılar ise, uluslararası hukukun gerektirdiği üzere, aşağıdakiler aracılığıyla iç hukuklarının uluslararası hukuki yükümlülükleri ile uyumlu olmasını sağlayacaklardır:
(a) Uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası insancıl hukukun normlarını iç hukuklarına dahil etmek, ya da bu normları iç hukuk sistemlerinde başkaca şekilde uygulamak;
(b) Adalete adil, etkili ve hızlı erişim sağlayan uygun ve etkili yasal ve idari usulleri ve diğer uygun tedbirleri benimsemek;
(c) Aşağıda tanımlandığı şekilde onarım dahil olmak üzere, yeterli, etkili, hızlı ve uygun başvuru yollarını hazır bulundurmak;
(d) İç hukuklarının mağdurlar için en az uluslararası yükümlülüklerin gerektirdiği seviyede koruma sağladığını temin etmek.
II. Yükümlülüğün kapsamı
3. İlgili mevzuatlarda öngörülen uluslararası insan hakları hukuku ile uluslararası insancıl hukuka saygı duyma, saygı duyulmasını sağlama ve bunları yerine getirme yükümlülüğü, diğerlerinin yanı sıra, aşağıdaki ödevleri içerir:
(a) İhlalleri önlemek için uygun yasal ve idari ve diğer uygun tedbirleri almak;
(b) İhlalleri etkili, hızlı, etraflı ve tarafsız biçimde soruşturmak ve, uygun olduğu hallerde, iç ve uluslararası hukuka uygun olarak sorumlu olduğu iddia edilenler hakkında işlem başlatmak;
(c) İhlal için sorumluluğu nihayetinde kimin taşıyacağına bakılmaksızın, bir insan hakları veya insancıl hukuk ihlalinin mağduru olduğunu iddia edenlere adalete eşit ve etkili erişim sağlamak; ve
(d) Aşağıda tanımlandığı şekilde onarım dahil olmak üzere, mağdurlara etkili başvuru yolları sağlamak.
III. Uluslararası hukuk uyarınca suç teşkil eden, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri
4. Uluslararası hukuk uyarınca suç teşkil eden, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri durumunda Devletlerin soruşturma ödevi ve, yeterli delil var ise, ihlallerden sorumlu olduğu iddia edilen kimseyi kovuşturma ödevi ve, eğer suçlu bulunursa, bu kişiyi cezalandırma ödevi bulunmaktadır. Buna ek olarak, bu durumlarda Devletler, uluslararası hukuk uyarınca birbirleriyle iş birliği yapmalı ve bu ihlallerin soruşturulması ve kovuşturulmasında yetkili uluslararası yargı organlarına yardımcı olmalıdır.
5. Bu maksatla Devletler, uygulanabilir bir anlaşmada öngörüldüğü halde veya diğer uluslararası hukuk yükümlülükleri uyarınca iç hukuklarına evrensel yetkiye dair uygun hükümleri dahil edecek veya bunları başka şekilde uygulayacaklardır. Buna ek olarak Devletler, uygulanabilir bir anlaşma veya diğer uluslararası hukuk yükümlülükleri uyarınca öngörüldüğü halde, iadeyi kolaylaştırmalı veya failleri diğer Devletlere ve uygun uluslararası yargı kurumlarına teslim etmeli ve uluslararası adalet arayışı kapsamında, uluslararası insan hakları hukuku standartlarına uygun ve işkence ve diğer zalimane, gayriinsani veya küçültücü muamele veya cezaya ilişkin olanlar gibi uluslararası hukukun gerekliliklerine tabi olarak, mağdur ve tanıklara destek ve koruma sağlanması dahil, hukuki yardım ile diğer iş birliği biçimlerini sağlamalıdır.
IV. Zamanaşımı
6. Uygulanabilir bir anlaşmada öngörüldüğü veya başkaca bir uluslararası hukuk yükümlülüğünün içerdiği durumda, uluslararası hukuk uyarınca suç teşkil eden, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerine zamanaşımı uygulanmayacaktır.
7. Hukuk davaları ve diğer usullere uygulanabilir zamanaşımı süreleri dahil olmak üzere, uluslararası hukuk uyarınca suç teşkil etmeyen diğer çeşit ihlaller için iç hukuktaki zamanaşımı süreleri haksız yere kısıtlayıcı olmamalıdır.
V. Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerinin mağdurları
8. İşbu belgede yer aldığı haliyle mağdurlar, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri veya uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri teşkil eden eylem yahut ihmaller nedeniyle fiziksel ya da zihinsel yara, duygusal ızdırap, ekonomik kayıp ya da temel hakların önemli ölçüde zarar görmesi dahil olmak üzere, bireysel ya da kolektif olarak zarara uğrayan kişilerdir. Uygun olduğu hallerde ve iç hukuk ile uyumlu olarak “mağdur” terimi aynı zamanda doğrudan mağdurun yakın aile üyeleri ile doğrudan mağdurun bakmakla yükümlü olduğu kişileri ve tehlikedeki mağdurlara yardım etmek veya mağduriyeti önlemek için müdahale ederken zarara uğrayan kişileri de kapsar.
9. Bir kimse, ihlalin failinin kimliğinin tespit edilmesi, yakalanması, kovuşturulması veya mahkum edilmesinden ve fail ile mağdur arasındaki ailevi ilişkiden bağımsız olarak mağdur kabul edilecektir.
VI. Mağdurlara muamele
10. Mağdurlara insaniyet ile ve onurları ve insan haklarına saygıyla muamele edilmeli ve hem kendileri hem ailelerinin güvenlikleri, fiziksel ve psikolojik sağlığı ve mahremiyetlerini sağlayacak uygun tedbirler alınmalıdır. Şiddet veya travmaya maruz kalmış bir mağdurun adalet ile onarım sağlamak için tasarlanan hukuki ve idari prosedürler esnasında yeniden travmatizasyonunu önlemek için Devlet, mümkün olduğu ölçüde, iç hukukunun mağdurun özel değerlendirme ve bakımdan faydalanacağını öngörmesini sağlamalıdır.
VII. Mağdurların başvuru hakkı
11. Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri için başvuru yolları, mağdurun uluslararası hukuk uyarınca öngörülen aşağıdaki haklarını içerir:
(a) Adalete eşit ve etkili erişim;
(b) Uğranılan zarar için yeterli, etkili ve hızlı onarım;
(c) İhlaller ve onarım mekanizmalarına dair ilgili bilgiye erişim.
VIII. Adalete erişim
12. Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi bir ihlali veya uluslararası insancıl hukukun ağır bir ihlalinin mağduru, uluslararası hukuk uyarınca öngörüldüğü üzere etkili bir başvuru yoluna eşit erişime sahip olacaktır. Mağdura sağlanan diğer başvuru yolları, idari ve diğer kurumlara erişimin yanı sıra iç hukuka uygun olarak yürütülen mekanizma, usul ve yargılamaları da içerir.
Uluslararası hukuktan doğan, adalete ve adil ve tarafsız yargılamalara erişim hakkını güvence altına almaya ilişkin yükümlülükler iç hukuka yansıtılacaktır. Bu maksatla Devletler:
(a) Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri için sağlanan tüm başvuru yollarına ilişkin bilgileri kamuya açık ve özel mekanizmalar aracılığıyla yaygınlaştırmalıdır;
(b) Mağdurların çıkarlarını etkileyen hukuki, idari veya diğer yargılamalar öncesi, esnası veya sonrasında mağdurların ve temsilcilerinin yanı sıra ailelerinin ve tanıkların külfetini en aza indirgemek, uygun olduğu hallerde mahremiyetlerine yapılan hukuksuz müdahalelere karşı korumak ve tehdit ve öç karşısında güvenliklerini sağlamak için tedbirler almalıdır;
(c) Adalete erişim arayan mağdurlara uygun destek sağlamalıdır;
(d) Mağdurların, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri veya uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri için başvuru haklarını kullanabilmelerini sağlamak için uygun olan tüm hukuki, diplomatik ve konsolosluklar ile ilgili araçları hazır bulundurmalıdır.
13. Devletler, adalete bireysel erişimin yanı sıra, uygun olduğu hallerde, mağdur gruplarının da onarım için talepler sunmalarına ve onarım elde etmelerine izin veren prosedürler geliştirmeye gayret etmelidir.
14. Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri veya uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri için yeterli, etkili ve hızlı başvuru, bir kimsenin taraf sıfatına sahip olabileceği tüm mevcut ve uygun uluslararası süreçleri içermeli ve iç hukuktaki başkaca herhangi bir başvuru yoluna halel getirmemelidir.
IX. Uğranılan zarar için onarım
15. Yeterli, etkili ve hızlı onarımın, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri veya uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri için giderim sağlayarak adalete katkıda bulunması amaçlanmaktadır. Onarım, maruz kalınan ihlallerin ve zararın ağırlığı ile orantılı olmalıdır. Bir Devlet, iç hukuku ve uluslararası hukuk yükümlülüklerine uygun olarak, Devlete atfedilebilen ve uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri veya uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri teşkil eden eylem ve ihmaller için mağdurlara onarım sağlayacaktır. Mağdura sağlanacak onarım için bir gerçek kişi, bir tüzel kişi ya da başka bir oluşumun sorumlu bulunduğu durumlarda, söz konusu taraf mağdura onarım sağlamalı veya Devlet mağdura halihazırda onarım sağlamış ise Devleti tazmin etmelidir.
16. Uğranılan zarardan sorumlu olan tarafların yükümlülüklerini yerine getiremediği veya getirmek istemediği halde Devletler, mağdurlara onarım ve başkaca destek için ulusal programlar oluşturmaya gayret etmelidir.
17. Devletler, mağdurların açtığı davalara ilişkin olarak, uğranılan zarardan sorumlu gerçek ve tüzel kişiler aleyhine olan onarıma dair yerel mahkeme kararlarını icra etmeli ve iç hukuk ile uluslararası hukuk yükümlülüklerine uygun olarak onarıma dair geçerli yabancı mahkeme kararlarını tenfiz etmeye gayret göstermelidir. Bu amaçla Devletler iç hukuklarında onarım kararlarının icrasına ilişkin etkili mekanizmalar öngörmelidir.
18. Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerinin mağdurlarına, iç hukuk ile uluslararası hukuk uyarınca ve bireysel koşulları dikkate alarak, uygun olduğu hallerde ve ihlalin ağırlığı ve her bir vakanın koşulları ile orantılı olarak, 19 ila 23’üncü ilkelerde düzenlenen şekliyle eski hale getirme, tazminat, iyileştirme, tatmin ve tekrarlanmama güvencelerini içeren tam ve etkili onarım sağlanacaktır.
19. Eski hale getirme mağduru, mümkün olduğu her durumda, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri veya uluslararası insancıl hukukun ağır ihlalleri gerçekleşmeden önceki başlangıç durumuna getirmelidir. Eski hale getirme, uygun olduğu hallerde, özgürlüğün, insan haklarından yararlanmanın, kimliğin, aile hayatının ve vatandaşlığın iade edilmesini, kişinin ikamet ettiği yere dönmesini, istihdama iade edilmeyi ve mülkün geri verilmesini içerir.
20. Tazminat, uygun olduğu hallerde ve ihlalin ağırlığı ve her bir vakanın koşulları ile orantılı olarak, uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerinden kaynaklanan, ekonomik olarak değer biçilebilen herhangi bir zarara karşılık sağlanmalıdır, örneğin:
(a) Fiziksel veya zihinsel zarar;
(b) İstihdam, eğitim ve sosyal fayda dahil olmak üzere kaçırılan fırsatlar;
(c) Maddi zararlar ve kazanç potansiyeli kaybı dahil olmak üzere kazanç kaybı;
(d) Manevi zarar;
(e) Hukuki destek veya uzman desteği, ilaç ve tıbbi hizmetler ile psikolojik ve sosyal hizmetler için gereken masraflar.
21. İyileştirme tıbbi ile psikolojik bakımın yanı sıra hukuki ve sosyal hizmetleri içermelidir.
22. Tatmin, uygulanabildiği hallerde, aşağıdakilerden herhangi biri ya da hepsini içermelidir:
(a) Devam eden ihlallerin sonlandırılmasına yönelik etkili tedbirler;
(b) Vakaların doğrulanması ve mağdur, mağdurun akrabaları, tanıklar veya mağdura yardımcı olmak veya başkaca ihlallerin gerçekleşmesini önlemek için müdahale etmiş olan kimselere başkaca zarar vermediği veya bunların güvenliğini ve çıkarlarını tehdit etmediği sürece hakikatin tümüyle kamuya açıklanması;
(c) Kayıpların bulunduğu yerlerin, kaçırılan çocukların kimliklerinin ve öldürülenlerin naaşlarının araştırılması ve mağdurların açıklanmış ya da varsayılan dileği ya da ailelerin ve toplulukların kültürel pratiklerine uygun olarak naaşların çıkarılması, kimliklerinin tespit edilmesi ve yeniden gömülmesi;
(d) Mağdurun ve mağdur ile yakın bağlantısı olan kişilerin onurunu, itibarını ve haklarını iade eden resmi bir beyan ya da yargı kararı;
(e) Vakaların kabulü ve sorumluluğun üstlenilmesi dahil olmak üzere kamuya açık özür;
(f) İhlallerden sorumlu kişiler aleyhine yargısal ve idari yaptırımlar;
(g) Anma törenleri ve mağdurlara saygı gösterilmesi;
(h) İhlallerin doğru anlatımının uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası insancıl hukuk eğitimine ve tüm seviyelerdeki eğitim materyaline dahil edilmesi.
23. Tekrarlanmama güvenceleri, uygulanabildiği hallerde, önlemeye de katkı sağlayacak olan aşağıdaki tedbirlerden herhangi biri ya da hepsini içermelidir:
(a) Ordu ve güvenlik güçleri üzerinde etkili sivil kontrol sağlanması;
(b) Tüm sivil ve askeri yargılamaların uluslararası standartlardan adil yargılanma, adalet ve tarafsızlığa uyumunun sağlanması;
(c) Yargının bağımsızlığının güçlendirilmesi;
(d) Hukuk, tıp ve sağlık mesleklerinden, medya ve diğer ilgili mesleklerden kimselerin ve insan hakları savunucularının korunması;
(e) İnsan hakları ve uluslararası insancıl hukuk konularında öncelikli ve devamlı olarak toplumun tüm kesimlerine ve kolluk kuvveti yetkilileri ile ordu ve güvenlik güçlerine eğitim verilmesi;
(f) Kolluk kuvveti, cezaevi, medya, tıp, psikoloji, sosyal hizmet ve ordu personeli dahil olmak üzere kamu görevlilerinin yanı sıra iktisadi teşebbüslerin meslek kuralları ile etik normlara, bilhassa da uluslararası standartlara, uyumunun teşvik edilmesi;
(g) Sosyal çatışmaların önlenmesi ve izlenmesi ile bunları çözümleri için mekanizmaların desteklenmesi;
(h) Uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerine katkıda bulunan veya bunlara izin veren kanunların gözden geçirilmesi ve düzeltilmesi.
X. İhlaller ve onarım mekanizmalarına dair ilgili bilgiye erişim
24. Devletler, kamuyu ve bilhassa uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ile uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerinin mağdurlarını bu Temel İlke ve Esaslarda bahsedilen haklar ve başvuru yolları ile mağdurların erişim hakkına sahip olabileceği mevcut tüm hukuki, tıbbi, psikolojik, sosyal, idari ve diğer tüm hizmetler hakkında bilgilendirecek araçlar geliştirmelidir. Buna ek olarak mağdurlar ile temsilcileri, mağduriyetlerine yol açan sebepler ile uluslararası insan hakları hukukunun ciddi ihlalleri ve uluslararası insancıl hukukun ağır ihlallerinin sebepleri ve bunların koşulları hakkında bilgi talep etme ve edinme ve bu ihlaller hakkındaki hakikati öğrenme hakkına sahip olmalıdır.
XI. Ayrımcılık yasağı
25. Bu Temel İlke ve Esasların uygulanması ve yorumlanması uluslararası insan hakları hukuku ile uluslararası insancıl hukuka uygun olmalı ve istisna söz konusu olmaksızın, hiçbir tür veya sebebe dayanan ayrımcılık içermemelidir.
XII. Derogasyon yasağı
26. Bu Temel İlke ve Esaslardaki hiçbir hüküm iç hukuk ve uluslararası hukuktan doğan herhangi bir hak veya yükümlülüğü kısıtlar veya ihlal eder biçimde yorumlanamaz. Özellikle, işbu Temel İlke ve Esasların uluslararası insan hakları hukuku ve uluslararası insancıl hukukun tüm ihlallerinin mağdurlarının başvuru ve onarım hakkına halel getirmediği anlaşılmaktadır. Bu Temel İlke ve Esasların uluslararası hukukun özel kurallarına halel getirmediği de anlaşılmaktadır.
XIII. Diğerlerinin hakları
27. Bu belgedeki hiçbir hüküm diğerlerinin uluslararası veya ulusal olarak korunan haklarını, bilhassa itham edilen kimsenin uygulanabilir hukuka göre adil yargılanma hakkını ihlal eder şekilde yorumlanamaz.
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar; Avrupa Hakimleri Danışma Konseyinin (CCJE) başta etik, uygunsuz davranışlar ve tarafsızlık olmak üzere, hakimlerin mesleki davranışlarını düzenleyen ilke ve kurallar hakkında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin dikkatine sunduğu 3 sayılı Görüş olarak 9 Kasım 2002 tarihinde kabul edilmiştir.
Avrupa Hâkimleri Danışma Kurulu (CCJE) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 2000 yılında kurulmuş olup Avrupalı hâkimlerin hukuk devletindeki rolünün güçlendirilmesi bağlamında çalışmalar yapmaktadır. Kurul (CCJE) Avrupa Konseyi nezdinde hâkimlerin bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliği konularında danışma görevi yapmakta olup bu şekilde uluslararası bir organizasyon bünyesinde işlev gören ve hâkimlerden oluşan ilk ve tek organdır. Türkiye adına HSK(Hakimler Savcılar Kurulu) tarafından Genel Kurul toplantılarına katılım sağlanmaktadır
Hakimlerin Mesleki Davranışlarını Düzenleyen İlke ve Kurallar
1. Avrupa Hâkimleri Danışma Konseyi (CCJE), bu görüşü üye devletlerin CCJE tarafından hazırlanan ankete verdikleri cevaplara ve bu hususta CCJE Çalışma Grubu ile CCJE uzmanı Denis Salas’ın (Fransa) düzenlediği metinlere dayanarak hazırlamıştır.
2. Bu görüşte CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememesine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün (www.coe.int/legalprof, CCJE(2001) 43) özellikle 13, 59, 60 ve 71. fıkralarına atıfta bulunulmaktadır.
3. CCJE bu görüşü hazırlarken bilhassa aşağıda belirtilenler olmak üzere birçok belgeyi göz önünde bulundurmuştur:
– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (1998) (DAJ/DOC(98) 23),
– Yargı Etiği İlkeleri, Bangalor Taslağı (Bu taslak, 2002 yılının Kasım ayında gözden geçirilerek Bangalor Yargı Etiği İlkeleri oluşturulmuştur. CCJE, bu ilkeleri, bu belgenin çıkmasından sonra benimsemiştir. Bu ilkelere ilişkin Açıklama Notunda 2002 yılının Haziran ayında CCJE’nin Çalışma Ekibinin sunduğu katkılar tasdik edilmiştir)
– Yüksek standartlarda olması gereken ve hâkimlerin kendi hazırladıkları mesleki davranış standartları metninin içerisinde yer alabilecek olan, etik ilkelerin belirlenmesine dayanan, hâkimlerin mesleki etik ilkelerini düzenleyen ilkeler ve kurallar (A);
– Hâkimlere yönelik ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüklerini düzenleyen ilke ve usuller (B).
5. Bu bağlamda CCJE, mevcut kuralların ve prensiplerin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gerektirdiği üzere mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile her bakımdan tutarlı olup olmadığını sorgulamıştır.
6. Dolayısıyla, CCJE, aşağıdaki soruları cevaplamayı amaçlamıştır:
– Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?
– Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?
– Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?
7. CCJE, bu soruların cevaplarının, özellikle de hâkimlerin hakları ve ayrıcalıkları, mesleki davranışları ve etik ilkelerinin (bkz. CCJE(2001)24 sayılı belge, Ek A, III. Kısım B) Avrupa’daki hâkimlere yönelik genel eylem planı çerçevesinin uygulanmasına katkıda bulunacağına inanmaktadır ve ulaşmış olduğu sonuçlara aşağıda 49, 50, 75, 76 ve 77. fıkralarda değinmiştir.
A. HÂKİMLERİN DAVRANIŞ STANDARTLARI
8. Hâkimlerin davranışlarının etik yönünün, çeşitli nedenlerden dolayı tartışılması gerekmektedir. Anlaşmazlıkların çözümünde kullanılan yöntemlerin her zaman güven telkin etmesi gereklidir. Hâkimlere verilen yetkilerin adaletle, doğrulukla ve özgürlükle çok yakından bir bağı vardır. Hâkimler için geçerli olan standart davranış kuralları, bu değerlerin doğal bir sonucu ve adaletin idaresine olan güvenin ön şartıdır.
9. Uzlaşmazlıkların gittikçe küreselleşmesi ve mahkeme kararlarının geniş çapta yayılması göz önünde bulundurulduğunda adalet sistemine olan güven daha da önemli bir hal almaktadır. Ayrıca, hukukun üstünlüğü ile yönetilen bir devlette toplumun adil yargılanma kavramına uyumlu olan ve temel hakları teminat altına alan genel standartların belirlenmesi beklentisinde olma hakkı vardır. Hâkimlere yüklenen yükümlülükler, tarafsızlıklarını ve görevlerinin etkinliğini teminat altına almak amacıyla belirlenmiştir.
1) Hâkimler için hangi davranış standartları geçerli olmalıdır?
10. Hâkimler için geçerli olan mesleki taleplere yönelik kuralların her türlü analizinde bu kuralların altında yatan ilkeler ve taşıdıkları amaçlar da göz önünde bulundurulmalıdır.
11. Hâkimlerin işe alınmasında ve eğitim verilmesinde ne tür metotlar kullanılırsa kullanılsın ve yetki alanları ne kadar geniş olursa olsun, hâkimlere yetkiler verilmiş olup insanların hayatını temelden etkileyecek alanlarda çalışmaktadırlar. Yakın bir tarihte düzenlenmiş olan bir araştırma raporu, Avrupa’da tüm kamu kurumları arasından en çok değişime uğrayanın muhtemelen yargı olduğunu belirtmektedir.
Son yıllarda demokratik toplumlar yargı sistemleri üzerine gittikçe artan beklentiler yüklemektedir. Toplumlarımızın gittikçe artan çoğulculuğu, her bir grubun tanınma ya da koruma istemesine yol açmakta olup bu grupların söz konusu talepleri her zaman karşılanmamaktadır. Demokrasilerin yapısının derinlemesine etki altında kalmış olmasına karşın ulusal çeşitlilikler hala göze çarpmaktadır.
Otoriter rejimlerden ortaya çıkan Doğu Avrupa ülkelerinin, hukuk ve adalete, demokrasinin yeniden kurulması için çok önemli olan meşruiyeti sağlayan unsurlar olarak baktıkları herkesçe bilinen bir gerçektir. Diğer ülkelere kıyasla bu ülkelerde yargı sistemi, yargısal denetim fonksiyonu aracılığıyla diğer devlet makamlarına nispeten kendisini daha fazla kabul ettirmektedir.
12. Hâkimlere verilen yetkiler, yalnızca ulusun iradesini ifade eden yerel kanunlara değil, modern demokratik toplumlar tarafından tanınmış uluslararası hukuk ve adalet ilkelerine de tabidir.
13. Bu güçlerin hâkimlere verilmesinin amacı, hukukun uygulanarak adaletin sağlanması ve her bir bireyin kanuni olarak sahip olduğu ve haksız bir şekilde mahrum bırakılmış olabileceği haklarından ve/veya mallarından yararlanmalarını sağlamaktır.
14. Bu amaç, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, tamamen adalet sisteminin yararlanıcıları açısından yazılmış olan 6. maddesinde belirtilmiştir: “Herkes, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” Sözleşme, hâkimlerin her şeyi yapmaya hakları olduğunu söylemenin tam tersine, yargılanan kişilere yönelik teminatları vurgulamakta ve hâkimlerin görevlerinin dayandığı ilkelerin bağımsızlık ve tarafsızlık olduğunu belirtmektedir.
15. Son yıllarda yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin teminatlara olan ihtiyacın giderek arttığı fark edilmiştir; partizan müdahalelerden korunmak amacıyla bağımsız organlar kurulmuş, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin önem düzeyi genişletilerek Strazburg’daki Avrupa Mahkemesi ile ulusal mahkemelerin içtihatlarına dâhil olmuştur.
16. Hâkimin bağımsızlığı oldukça önemli bir ilkedir ve hâkimler dâhil olmak üzere her devletin vatandaşlarının hakkıdır.
Bu ilkenin hem kurumsal hem de bireysel bir yönü vardır. Modern demokratik bir devlet, kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine kurulmalıdır. Her bir hâkim, yargı bağımsızlığını hem kurumsal hem de bireysel düzeyde sağlamak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır. Bu bağımsızlığın arkasındaki mantık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 10 ila 13. fıkralarında detaylı olarak ele alınmıştır. Bu fıkralarda belirtildiği üzere, söz konusu bağımsızlık, bir hâkimin tarafsızlığının hem ayrılmaz bir tamamlayıcısıdır, hem de ön şartıdır; bu da yargı sisteminin güvenilirliği ve demokratik toplumda oluşturması beklenen güven açısından yüksek önem taşır.
17. Birleşmiş Milletler tarafından 1985 tarihinde hazırlanan “Yargı bağımsızlığı temel ilkelerinin” 2. maddesinde “Yargı organı, önündeki sorunlar hakkında herhangi bir tarafın herhangi bir nedenle doğrudan veya dolaylı kısıtlama, etki, teşvik, baskı, tehdit ve müdahalesine maruz kalmaksızın, maddi olaylara ve hukuka dayanarak tarafsız bir biçimde karar verir” hükmü, 8. maddede “hâkimler… her zaman görevlerinin itibarını ve yargının tarafsızlığını ve bağımsızlığını koruyacak tarzda hareket ederler” hükmü ortaya konmuştur.
18. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, hâkimlerin bağımsızlığı, etkinliği ve rolü üzerine R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında “hâkimlerin davalar üzerine tarafsız olarak, vicdanlarını dinleyerek, dava olaylarını yorumlayarak ve yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olarak karar vermelerine yönelik kısıtlanmayan bir özgürlükleri olması gerektiğini” belirtmiştir.
19. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda hâkimlere yönelik kanunların, tüm vatandaşların mahkemelerden beklemeye haklarının olduğu tarafsızlık unsurunu teminat altına alması gerektiği belirtilmiştir (1.1 sayılı fıkra). CCJE, Şartın bu maddesini tamamen desteklemektedir.
Tarafsızlık
20. Tarafsızlık, Avrupa Mahkemesi tarafından hem belirli bir davada bir hâkimin kişisel kanaatlerini ya da menfaatlerini göz önünde bulunduran öznel yaklaşıma göre, hem de hâkimin bu hususta tüm makul şüpheleri ortadan kaldırmaya yetecek teminatlar sunup sunmadığını değerlendiren nesnel bir sınamaya göre belirlenmektedir.
a. Hâkimlerin yargısal işlevlerinin icrasındaki tarafsızlıkları ve davranış kuralları
21. Hâkimler, vatandaşların tarafsızlıklarından şüphe etmelerine yol açacak hiçbir makul neden olmamasını sağlamak için tüm koşullar altında tarafsız davranmalıdırlar. Bu bağlamda, hâkim hem adli görevlerinde, hem de diğer aktivitelerinde tarafsızlık görülmelidir.
22. Yargıya yönelik toplumsal güven, yargı sisteminin etkinliğinin teminatıdır:
Hâkimlerin mesleki faaliyetlerindeki davranışları, anlaşılabilir bir şekilde, toplumdaki bireyler tarafından mahkemelerin güvenilirliğine yönelik önemli bir unsur olarak görülmektedir.
23. Dolayısıyla hâkimler görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, önyargıdan ya da tarafsızlıklarını bozmaktan kaçınmalıdırlar. Kararlarını verirken hukuk kurallarının uygulaması kapsamı dışındaki hiçbir unsuru dikkate almamalılardır. Bir davaya baktıkları ya da o davaya bakmalarının gerekebileceği durumlarda bilinçli olarak o davanın çözümüne ilişkin belli bir düzeyde önyargı oluşturabilecek ve yargılamanın adilliğini etkileyebilecek değerlendirmelerden kaçınmalılardır. Kanunsuz temellere dayanan veya görevlerinin usulünce ifasına uygun olmayan herhangi bir ayrım gözetmeksizin tüm bireylere (örneğin taraflara, tanıklara, avukatlara) saygı göstermelilerdir. Ayrıca görevlerini yerine getirirken mesleki yeterliliklerinin görülebilmesini sağlamalılardır.
24. Hâkimler ayrıca görevlerini yerine getirirken her tür önyargı ve ayrımcılıktan kaçınarak, taraflar arasında bir denge kurarak ve her iki tarafın da adil yargılanmasını sağlayarak tarafların eşitliği ilkesini göz önünde bulundurmalılardır.
25. Yargı sisteminin etkinliği ayrıca hâkimlerin yüksek düzeyde mesleki farkındalığa sahip olmalarını gerektirir. Hâkimler, kendilerini uygun özellikler ile donatacak olan temel ve ileri eğitimler ile mesleki farkındalıklarını yüksek bir düzeyde tutmalılardır.
26. Hâkimler ayrıca görevlerini özenle ve makul bir çabuklukla yerine getirmelilerdir. Tabii ki bunun için kendilerine uygun imkânların, araçların ve yardımın sağlanması gereklidir. Öngörüldüğü üzere, hâkimler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin birinci fıkrası uyarınca makul bir süre sınırı içerisinde karar verme yükümlülüklerinin hem farkında olmalı, hem de görevlerini bu yükümlülük uyarınca yapabilmelilerdir.
b. Hâkimlerin tarafsızlığı ve yargı dışı davranışları
27. Yargı sistemi ancak hâkimlerin gerçeklerle temas halinde olmaları durumunda etkin işleyebileceği için hâkimler yaşadıkları toplumdan izole olmamalılardır. Ayrıca hâkimlerin, vatandaşlar olarak, özellikle de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi tarafından teminat altına alınan temel hak ve özgürlükleri (düşünce özgürlüğü, dini özgürlük, vb.) bulunmaktadır.
Dolayısıyla istedikleri meslek dışı etkinliklere katılmakta genel olarak özgürlerdir.
28. Ancak bu tür etkinlikler, hâkimlerin bağımsızlığını, hatta bazen tarafsızlığını etkileyebilmektedir. Dolayısıyla hâkimlerin topluma dâhil olabilecekleri düzey ile görevlerini yerine getirmede bağımsız ve tarafsız olmaları ve dışarıdan da öyle görülmeleri gerekliliği arasında makul bir denge sağlanmalıdır. Son tahlilde sorulacak soru, özellikle de belli bir sosyal durumda ve makul, bilgili bir gözlemcinin gözünden, hâkimin bağımsızlığını ya da tarafsızlığını objektif olarak tehlikeye atabilecek bir etkinlikte bulunup bulunmadığıdır.
29. Hâkimler, özel hayatlarında da saygı duyulacak şekilde davranmalılardır.
Avrupa Konseyi üye devletlerinin kültürel farklılıkları ve etik değerlerde gerçekleşen sürekli değişim göz önünde bulundurulduğunda, hâkimlerin özel hayatlarındaki davranışlarına yönelik standartlar çok kesin hatlarla ortaya konulamamaktadır. CCJE, yargı bünyesinde hâkimlerin özel alanda belirli bir eylemin hâkimlik statülerine uygun olup olmadığı ile ilgili bir şüpheleri olduğunda danışmanlık ve istişare rolüne sahip bir ya da daha çok organ ya da kişiden oluşan yapıların oluşturulmasını tavsiye etmektedir. Bu tür organların ya da kişilerin varlığı, yargı bünyesinde etik rollerin içeriği ve öneminin tartışılmasını teşvik edecektir. Olanaklardan yalnızca ikisi ele alındığında bu organlar ya da kişiler, yüksek mahkeme bünyesinde ya da hâkimler birliği bünyesinde kurulabilir. Her koşulda, hâlihazırda var olan ve disiplin yaptırımları uygulamaktan sorumlu olan organlardan bağımsız olmalı ve farklı amaçlara hizmet
etmelilerdir.
30. Hâkimlerin siyasi partilere katılmaları, büyük problemler teşkil etmektedir.
Hâkimler elbette vatandaşlık statülerini korurlar ve tüm vatandaşların yararlandığı siyasi haklarından yararlanmalılardır. Ancak, adil yargılanma hakkı ve meşru kamu beklentileri göz önünde bulundurulduğunda hâkimler kamusal siyasi aktivitelere katılmaktan kaçınmalılardır. Bazı Devletler bu ilkeyi disiplin kurallarında belirtmiş olup bu yükümlülüğe ters düşen hareketlerde bulunan hâkimlere karşı yaptırımlar uygulamaktalardır. Ayrıca hâkimlerin görevlerinin birtakım siyasi alanlar (örneğin ulusal meclis, Avrupa Meclisi, yerel konsey) ile bağdaşmadığını vurgulamışlar; hatta bazı yerlerde hâkimlerin eşlerinin de bu tür görevlerde yer almalarını yasaklamışlardır.
31. Daha genel anlamda, hâkimlerin siyasi mahiyetteki toplumsal tartışmalara dâhil olması hususu da değerlendirilmelidir. Toplumun yargı sistemine olan güvenini korumak adına, hâkimler yargının gerektirdiği tarafsızlık ile bağdaşmayan siyasi saldırılara kendilerini maruz bırakmamalılardır.
32. Anket cevaplarına bakıldığında bazı Devletlerde hâkimlerin siyasete karışmalarına yönelik kısıtlayıcı bir yaklaşım benimsedikleri görülmektedir.
33. CCJE’de yapılan tartışmalar, hâkimlerin düşünce ve ifade özgürlüğü ile tarafsızlık şartı arasında bir denge sağlanması gerektiğini göstermiştir.
Dolayısıyla, siyasi partiye üye olmaları ya da toplumun büyük sorunlarına ilişkin toplumsal tartışmalara dâhil olmaları yasaklanamasa da hâkimler en azından bağımsızlıklarını tehlikeye atacak ya da tarafsızlık imajlarını zedeleyecek her tür siyasi aktiviteden kaçınmalılardır.
34. Ancak, hâkimlerin ulusal yargı politikasına ilişkin belirli tartışmalara dâhil olmalarına izin verilmelidir.
Hâkimlere danışılabilmeli, kendi statüleri hakkındaki ve daha genel anlamda yargının işleyişi hakkındaki yasal düzenlemelerin hazırlanmasında aktif bir rol oynayabilmelilerdir. Bu konu ayrıca hâkimlerin sendikalara üye olmalarına izin verilmesi gerekip gerekmediği sorusunu da gündeme getirmektedir. Hâkimler, düşünce ve ifade özgürlükleri kapsamında, sendikalara katılma haklarını kullanabilir (toplanma hakkı), ancak eylem yapma hakları üzerine kısıtlamalar koyulabilir.
35. Hâkimlerin başka bir alanda çalışmalarının ufuklarını genişlettiği ve onlara toplumdaki problemlere yönelik farkındalık kazandırdığı, bunun da görevlerinden edindikleri bilgileri pekiştirdiği düşünülebilir. Tam aksine, bu durum göz ardı edilemeyecek riskler teşkil etmektedir; zira kuvvetler ayrılığı ilkesine ters olarak görülebilir ve toplumun hâkimlerin bağımsız ve tarafsız olduğu görüşünü zayıflatabilir.
36. Hâkimlerin; bakanın özel bürosunda (cabinet ministériel) hizmet verme gibi belirli hükümet işlerinde yer alması hususu birtakım problemler ortaya çıkarmaktadır.
Bir hâkimin, bir bakanlığın idari biriminde (örneğin Adalet Bakanlığının hukuki ya da cezai kanunlar bürosunda) görev yapmasını önleyecek herhangi bir unsur yoktur; fakat hâkimler bir bakanın özel bürosundaki personellerden biri olduğunda durum biraz daha hassas olur. Bakanlar, özel bürolarında kimleri isterlerse çalıştırabilme yetkisine sahiptirler, ancak bu personeller bakanın yakın işbirlikçileri olarak siyasi aktivitelerine belirli bir derecede katılmaktalardır. Bu tür durumlarda hâkim bir bakanın özel bürosunda işe başlamadan önce, ideal olarak, hâkimlerin atanmalarından sorumlu bağımsız bir organdan görüş alınmalı, böylece söz konusu organ her bir durum için geçerli olan davranış kurallarını belirleyebilmelidir.
c. Hâkimlerin tarafsızlığı ve diğer mesleki aktiviteleri
37. Yargı işlevinin kendine özgü mahiyeti ile birlikte, görevin onurunu sürdürme ve hâkimleri her tür baskıdan koruma gerekliliği, hâkimlerin her tür menfaat çatışmasından ve güçlerini kötüye kullanmaktan kaçınmalarını gerektirir. Bu ayrıca hâkimlerin kendilerini adli görevlerinden uzaklaştıracak ya da sorumluluklarını sadece kısmen yerine getirmelerine yol açacak her tür mesleki aktiviteden de kaçınmalarını gerektirir. Bazı devletlerde hâkimlik görevi ile uyuşmayan durumlar hâkimlere yönelik kanunlarda açıkça belirtilmiştir ve yargı mensuplarının kendi görevleri dışında başka herhangi bir meslek ya da kazanç sağlayan iş yapmaları yasaktır. Eğitim, araştırma, bilim, edebiyat veya sanata ilişkin aktiviteler istisnai tutulmuştur.
38. Değişik ülkeler, uygunsuz faaliyetleri muhtelif düzeylerde (ekte kısa bir özet sunulmuştur) ve değişik usuller yoluyla ele almıştır; ancak her bir durumda genel hedef, hâkim ile toplum arasında aşılmaz bariyerler oluşmasını engellemektir.
39. CCJE’ye göre mesleki davranış kuralları, hâkimlerin görevlerinin onurunu tehlikeye atacak her tür aktiviteden kaçınmalarını ve menfaat çatışmalarını mümkün olan en düşük düzeyde tutarak toplumun yargıya olan güvenini sağlamalarını gerektirmelidir.
Bu maksatla, hâkimler bağımsızlıklarını kısıtlayacak ve tarafsızlıklarını tehlikeye atacak her tür ilave mesleki faaliyetten kaçınmalıdır. Bu bağlamda CCJE, Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nın, hâkimlerin yargı yetkileri dışında yürüttükleri eylemlerin “hâkime duyulan güvenle, hâkimin tarafsızlığı ya da bağımsızlığıyla ya da hâkimin önüne getirilen meselelerle gereken özeni göstererek ve makul bir süre içinde ilgilenmesi için gerekli olan ulaşılabilirliğiyle bağdaşmadığı durumlar dışında sınırlandırılamayacağını” belirten hükmünü onaylamaktadır (4.2 sayılı fıkra).
Avrupa Şartı ayrıca, hâkimlerin toplum ile aralarında bariyer oluşturabilecek “aşırı katılığı” (4.3 sayılı fıkra) önlemek için mesleki kurumlara katılma hakları ile ifade özgürlüklerini tanımaktadır (1.7 sayılı fıkra). Ancak hâkimlerin çalışma zamanlarının çoğunluğunu; hâkimlikle ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere hâkimlik görevine adamaları ve dikkatlerini adli görevler dışındaki aktivitelere aşırı yoğunlaştırmamaları oldukça önemlidir.
Adli görev dışı aktivitelerden kazanç elde etme izni olduğunda bu tür aktivitelere aşırı ilgi gösterilmesi riskinin daha da büyüyeceği barizdir. Ancak, izin verilen ve verilmeyen eylemler arasındaki sınır ülke bazında belirlenmelidir ve yukarıdaki 29. fıkrada belirtildiği üzere bu husus ile ilgili organa ya da kişilere de rol düşmektedir.
d. Tarafsızlık ve hâkimlerin medyayla ilişkileri
40. Özellikle bazı batı Avrupa ülkelerinde ve özellikle ceza hukuku alanında olmak üzere, son zamanlarda medyada yargı meselelerine yönelik genel eğilim artmaktadır. Hâkimler ile medya arasında olduğu iddia edilebilecek bağlantılar göz önünde bulundurulduğunda hâkimlerin davranışlarının gazeteciler tarafından etkilenme tehlikesi vardır. Bu bağlamda CCJE, 1(2001) sayılı Görüşünde basın özgürlüğünün üstün ilkelerden biri olmasının yanı sıra, yargı usullerinin de istenmeyen dış etkilerden korunması gerektiğini belirtmiştir. Dolayısıyla hâkimler, gazetecilerle olan her tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktıkları davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bağımsızlıklarını ve tarafsızlıklarını koruyabilmelilerdir. Bununla beraber, toplumun bilgi edinme hakkı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinden doğan temel bir ilkedir.
Bu ilke, hâkimlerin, vatandaşların açıkça gerekçelendirilmiş kararlara yönelik meşru beklentilerine cevap vermelerini gerektirir.
Hâkimler ayrıca, olayların akışına yönelik veya verdikleri kararın toplum için önemini açıklayan bir özet ya da bildiri hazırlamakta özgür olmalıdırlar. Bunun yanı sıra, hâkimlerin ceza soruşturmalarına dâhil oldukları ülkelerde, bilgi edinme özgürlüğü kapsamında, baktıkları davalara yönelik gerekli kısıtlamaları kaldırmaları önerilebilir. Hâkimler ancak bu şartlar altında rollerini tam anlamıyla ve medya baskısı korkusu olmaksızın gerçekleştirebilirler. CCJE, bazı ülkelerde geçerli olan, iletişim sorumlulukları olan bir hâkim atama ya da toplum menfaatleri kapsamına giren konularda basın açıklamaları ile ilgilenmek üzere bir sözcü görevlendirme uygulamalarını ilgiyle kaydetmiştir.
2) Davranış standartları nasıl oluşturulmalıdır?
41. Kıta genelindeki yargı gelenekleri, kanunlaştırma fikrini desteklemektedir. Birçok ülke hâlihazırda kamu sektöründe (polis), kamu hizmeti niteliğinde mesleklerde (avukatlar, doktorlar) ve özel sektörde (medya) davranış kurallarını belirlemiştir. Ayrıca hâkimler için, özellikle de Doğu Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri örneği izlenerek etik kurallar da belirlenmiştir.
42. Bunlardan en eskisi, hâkimlere yönelik bir meslek kuruluşu olan İtalyan Hâkimler Birliği tarafından 7 Mayıs 1994 tarihinde kabul edilen İtalyan “Etik Yasası”dır. Bu yasa, genelinde hâkimlerin (mahkeme başkanları da dâhil olmak üzere) ve savcıların davranışları üzerine 14 maddeden oluştuğu için, aslında “yasa” (code) kelimesi pek uygun değildir.
Belgenin disiplin ya da ceza kurallarından oluşmadığı, ancak yargının kendisi tarafından oluşturulan öz düzenleyici bir araç olduğu açıktır. 1. madde, genel ilkeyi belirtmektedir: “Hâkimler, sosyal yaşamlarında onurlu ve dürüst davranmalıdırlar ve kamu menfaatine karşıözenli olmalıdırlar. Görevinin çerçevesinde ve her bir mesleki görevde kişisel çıkarsızlık, bağımsızlık ve tarafsızlık değerlerini göz önünde bulundurmalıdır.”
43. Estonya, Litvanya, Ukrayna, Moldova, Slovenya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya gibi diğer ülkelerde temsili hâkim meclisleri tarafından kabul edilen ve disiplin kurallarından bağımsız olan “yargı etiği kuralları” ve “davranış ilkeleri” bulunmaktadır.
44. Davranış kurallarının bazı faydaları vardır:
Birincisi, hâkimlerin mesleki etik sorunlarını çözmelerine yardımcı olurlar, bu da hâkimlere karar vermelerinde özgürlük sağlar ve diğer makamlardan bağımsız olduklarını teminat altına alırlar.
İkincisi, hâkimlerden beklenen davranışlara ilişkin olarak toplumu bilgilendirirler.
Üçüncüsü, toplumu adaletin bağımsız ve tarafsız olarak sağlandığına dair güven vermeye katkıda bulunurlar.
45. Ancak CCJE, bağımsızlık ve tarafsızlığın yalnızca davranış kuralları ile sağlanamayacağını, çok sayıda kanunun ve usul kurallarının da bulunması gerektiğini belirtmektedir. Mesleki davranış standartları, kanunlardan ve disiplin kurallarından farklıdır. Bu standartlar, bir mesleğin kendisine bahşedilen güçlere muadil olarak toplum beklentilerine uygun bir şekilde işlevini yerine getirebilme yeteneğini vurgularlar. Bunlar, hukukun uygulanmasının mekanik bir eylem olmadığını ve gerçek bir takdir yetkisi gerektirdiğini fark etmeyi gerektiren, hâkimleri kendilerine ve vatandaşlara karşı sorumlu bir konuma getiren, öz düzenleyici standartlardır.
46. Mesleki davranış kuralları ayrıca birçok problem de teşkil etmektedir. Örneğin yasaklanmayan her davranışın kabul edilebilir olduğuna dair bir izlenim yaratabilirler. Durumları aşırı basitleştirmeye eğilimlidirler ve nihayetinde, aslında sürekli dönüşmekte olmalarına rağmen davranış standartlarının belli bir dönem için geçerli ve sabit olduğu izlenimini yaratabilmektedirler. CCJE, davranış kuralları metnindense “mesleki davranış standartları bildirgesi” hazırlanıp bundan bahsedilmesinin makbul olduğunu belirtmektedir.
47. CCJE, bu tür bildirgelerin hazırlanmasının mesleki davranış kurallarının yayılmasının tek yolu olmamasına rağmen her ülkede teşvik edilmesi gerektiğini düşünmektedir. Bunun nedenleri ise aşağıdaki gibidir:
– Mesleki davranış kurallarının hazırlanması ve yayılmasında uygun temel ve ileri eğitimler de bir rol oynamalıdır;
– Yargısal denetimi makamlarının bulunduğu ülkelerde bu makamlar, hâkimin davranışlarına ilişkin gözlemlerine dayanarak etik düşünceye katkıda bulunabilirler; görüşlerini yıllık raporlar aracılığıyla bildirebilirler;
– Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı’nda tanımlanan bağımsız makam, disiplin süreçlerine dâhil olması halinde verdiği kararlar ile hâkimlerin görev ve yükümlülüklerinin genel hatlarını belirler; söz konusu kararlar uygun bir biçimde yayımlandığında bunların altında yatan değerlere ilişkin farkındalık daha etkili bir şekilde artırılabilecektir;
– Etik hususları değerlendirmek ve varılan sonuçlara ilişkin bilgileri yaymak için, adaletin idaresi ile ilgili farklı menfaatlere sahip temsilcilerden oluşan üst düzey gruplar kurulabilir;
– Mesleki birlikler, hâkimlerin sorumlulukları ve deontolojileri üzerine tartışmak üzere forum görevi görebilirler; davranış kurallarının yargı çevrelerinde geniş çapta yayılmasını sağlamalılardır.
48. CCJE, hâkimlerin bağımsızlığının gerekli şekilde korunabilmesi için mesleki davranış standartlarına yönelik bildirgelerin iki temel ilkeye dayanması gerektiğini vurgulamak ister:
(i) İlk olarak bu bildirge, temel mesleki ilkelerden bahsetmelidir. Hâkimlerin gerçekleştirmesinin yasaklandığı önceden belirlenmiş eylemlerin tam listesini yapmanın genel olarak mümkün olmadığının farkında olunmalıdır; belirlenen ilkeler hâkimlere yönelik öz düzenleyici araç niteliğinde olmalıdır (örneğin eylemlerine rehberlik eden genel kurallar gibi). Ayrıca, hem örtüşme hem de karşılıklı tesir etme durumları olsa da davranış ilkeleri hâkimlere yönelik disiplin kurallarından bağımsız olmalıdır. Yani bu ilkelerden birinin ihlali, aynı zamanda başlı başına bir disiplin ihlali veya hukuki ya da cezai suç teşkil etmemelidir.
(ii) İkinci olarak, mesleki davranış kuralları, hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalıdır. Bu kurallar, yargının kendisince ve kendisi için ürettiği öz düzenleyici araçlar olmalı, yargı yetkililerinin genel olarak kabul görmüş etik standartlar çerçevesinde çalışarak meşruluk kazanmasını sağlamalıdır. Geniş çaplı istişare sağlanmalıdır; bu istişare yukarıdaki 29. fıkrada belirtilen kişi ya da organ bünyesinde olabilir. Danışmanlığı sağlayan birim ayrıca mesleki davranış standartları bildirgesini açıklamak ve yorumlamaktan da sorumlu olabilir.
3) Davranış standartlarına dair varılan sonuçlar
49. CCJE’nin görüşleri şu yöndedir:
i) Hâkimler, gerçekleştirdikleri faaliyetlerde mesleki davranış ilkeleri tarafından yönlendirilmelilerdir.
ii) Bu ilkeler hâkimlere nasıl hareket edebileceklerine dair kılavuzluk sunmalı, böylece bağımsızlık ve tarafsızlıklarıyla ilgili karşılaştıkları zorlukları yenebilmelerini sağlamalıdır,
iii) Bu ilkeler hâkimlerin kendileri tarafından hazırlanmalı, hâkimlere yönelik disiplin sisteminden tamamen ayrı olmalıdır.
iv) Her bir ülkede yargı bünyesinde bir ya da daha fazla organ ya da kişinin, meslek etiğine ilişkin problemlere veya yargı dışı aktivitelerin statülerine uygunluğu konusunda hâkimlere danışmanlık sağlamakla görevlendirilmeleri makbul görülmektedir.
50. Hâkimlerin davranış kuralları konusunda CCJE’nin görüşleri aşağıdaki gibidir:
i) Her hâkim, hem kurumsal hem de bireysel düzeyde yargı bağımsızlığını korumak için elinden gelen her şeyi yapmalıdır,
ii) Görev başında ve özel yaşamında doğruluk çerçevesinde davranmalıdır,
iii) Her zaman tarafsız olan ve tarafsız görünen bir yaklaşımı benimsemelidir,
iv) Görevlerini yerine getirirken ayrımcılıktan, gerçek ya da görüntüden ibaret olan önyargılardan veya tarafsızlığını bozan etkenlerden kaçınmalıdır,
v) Karar verirken ilgili tüm kanunların uygulamasına ilişkin tüm somut unsurları gözden geçirmeli, somut olmayan (esassız) unsurları göz önünde bulundurmamalıdır,
vi) Yargılamalara dâhil olan ya da yargılamalardan etkilenen tüm kişilere yeterince anlayış göstermelidir,
vii) Görevlerini yerine getirirken tarafların eşitliğini dikkate almalıdır, önyargı ve ayrımcılıktan kaçınmalı, taraflar arasında denge sağlamalı ve her bir tarafın adil yargılanmasını sağlamalıdır,
viii) Medyayla olan ilişkilerinde ihtiyatlı olmalı, bu tür ilişkilerinin kişisel istismarından ve baktığı davalara yönelik kanıtlanmamış her tür yorumdan kaçınarak bağımsızlığını ve tarafsızlığını korumalıdır,
ix) Yüksek mesleki yeterlilik düzeyine ulaşmalı ve bunu idame ettirmelidir,
x) Yüksek mesleki farkındalık sahibi olmalı, kararlarını makul bir süre içerisinde verme şartına uymak için gerekli özeni gösterme yükümlülüğüne tabi olmalıdır.
xi) Çalışma saatinin çoğunu, yargı ile ilgili aktiviteler dâhil olmak üzere, yargı işlevlerine adamalıdır.
xii) Bağımsızlığını tehlikeye atabilecek ve tarafsızlık imajını zedeleyebilecek her tür siyasi faaliyetten kaçınmalıdır.
B. HÂKİMLERİN CEZA, HUKUK VE DİSİPLİN YÜKÜMLÜLÜKLERİ
4) Hâkimler için ne tür ceza, hukuk ve disiplin yükümlülükleri geçerli olmalıdır?
51. Toplumun hâkimlere verdiği yetkilerin ve güvenin doğal bir sonucu da hâkimlerin, çok ağır bir kanunsuz harekette bulunmaları halinde sorumlu tutulmaları, hatta görevdenalınabilmeleri olmalıdır. Bu tür bir mesuliyet tanınmasından doğan temkin ihtiyacı, yargı bağımsızlığını ve özgürlüğünü uygunsuz baskılardan koruma gereksiniminden doğmaktadır.
CCJE, bu zeminden yola çıkarak ceza, hukuk ve disiplin yükümlülüğü konularını incelemiştir. Uygulamada hâkimler için en önemlisi potansiyel bir disiplin yükümlülüğüdür.
a. Cezai yükümlülük
52. Görevlerini yerine getirirken suç olarak görülen eylemleri (örneğin rüşvet almak) gerçekleştiren hâkimler, adli cezai sürece karşı dokunulmazlık sahibi olamazlar. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde iyi niyetli yargı hatalarının bile suç teşkil ettiğini göstermiştir. Bu kapsamda İsveç ve Avusturya’da hâkimler (diğer kamu görevlileri ile bir tutulmuş) bazı ağır ihmal durumlarında (örneğin birini cezaevinde aşırı uzun süre tutmak ya da tutma işlemiyle ilgisi olmak) cezalandırılabilmektedirler (örneğin para cezası ile).
53. Yine de, mevcut uygulama hâkimlerin görevlerini yerine getirirken kasıtsız olarak yaptıkları hataları cezai yükümlülüklerden muaf tutmasa da CCJE bu tür bir yükümlülüğün uygulanmasının genel olarak kabul göreceğini ya da teşvik edileceğini düşünmemektedir. Hâkim asla para cezası ve hatta hapishane tehdidi altında çalışmamalıdır. Bu verdiği kararları bilinçaltında da olsa etkileyecektir.
54. Davacının sevmediği bir hâkim aleyhinde ceza davası açılması gibi sıkıntılı bir durum, bazı Avrupa devletlerinde yaygın hale gelmiştir. CCJE; şahsi bir şikâyet neticesinde ceza soruşturması ya da ceza davası açılabilen ülkelerde, hâkimin cezai yükümlülüğünün bulunduğunu ileri sürmek için geçerli herhangi bir durum bulunmaması halinde hâkimin görevine ilişkin gerçekleştirdiği iddia edilen eylemlerine karşı bu tür soruşturmaları ya da davaları önlemeye ya da durdurmaya yönelik bir mekanizma bulunması gerektiği görüşündedir.
b. Hukuki yükümlülük
55. Yukarıda 53. fıkrada belirtilen görüşler, verdikleri yanlış kararlar ya da diğer hatalar (örneğin aşırı gecikme) sonucunda hâkimlere kişisel olarak uygulanan hukuki yükümlülükler için de geçerlidir. Genel bir ilke olarak hâkimler, iyi niyet çerçevesinde yerine getirdikleri görevlerine ilişkin olarak doğrudan kendi aleyhlerinde ortaya atılan iddialara karşı mutlak özgürlüğe sahip olmalılardır. Kanunu yorumlarken, uygularken ya da delilleri değerlendirirken oluşabilecek, yargı yetkisine ya da usule ilişkin adli hatalarla temyiz mahkemesi ilgilenmelidir; bu yolla telafi edilemeyen adli hatalar ise (örneğin aşırı gecikme de buna dâhildir), en fazla, davacının Devlete dava açması ile sonuçlanmalıdır. Devletin bazı durumlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bağlı yükümlülükleri olması başka bir husus olup bu görüş o hususla doğrudan ilgili değildir.
56. Ancak, hâkimlerin ağır hatalı kararları ya da diğer ağır suçları sebebiyle, özellikle de davacının devlete karşı tazminat hakkını kullanmak istediği durumlarda, devletin ısrarları üzerine, hukuki yükümlülüklere maruz kalabilecekleri Avrupa ülkeleri mevcuttur.
Örneğin bu yüzden Çek Cumhuriyeti’nde devlet bir hâkimin kanuna aykırı kararından ya da hatalı adli hareketinden dolayı sorumlu tutulabilmektedir; ancak ceza ya da disiplin işlemlerinin ardından hâkimin görevini kötüye kullandığı tespit edilirse hâkime rücu edebilmektedir. İtalya’da devlet, bazı şartlar altında, kasti olarak görevi kötüye kullanma ya da “ağır ihmal” gibi eylemler ile (ağır ihmal durumunda yükümlülüklerin kısıtlanması ihtimali söz konusudur) devleti sorumlu hale getiren hâkimlerden tazminat isteyebilmektedir.
57. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı, 5.2 sayılı fıkrasında bu mahiyetteki tazminat davalarının olabilirliğine yoğunlaşmaktadır; bu olasılık, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 43. fıkrasında belirtilen makam gibi, güçlü adli bir itibarı olan bağımsız bir makamdan alınacak bir ön onay temin edilmesi şartına bağlıdır. Avrupa Şartı’na ilişkin yorum belgesinin 5.2 sayılı fıkrasında hâkimlerin hukuki yükümlülüklerinin, (b) “ağır ve affedilemez ihlaller” için (d) bahsedilen şekilde önceden bağımsız bir makamdan onay alınması şartıyla (c) yasal yargılama süreçleri vasıtasıyla (a) devlete tazminat ödenmesiyle sınırlanması ihtiyacına vurgu yapılmaktadır. CCJE tüm bunları onaylamakta ve daha ileri taşımaktadır.
Ağır ya da affedilemez ihmaller gibi kavramların uygulanması genelde zordur. Devletin hâkime rücu etme ihtimali olursa devlete karşı bir iddia ileri sürülmesi durumunda söz konusu hâkim o durumla yakından ilgilenmek zorunda kalacaktır. CCJE’nin vardığı sonuç, adli görevlerin yerine getirilmesiyle ilişkili olarak, devlete tazminat ödeme yoluyla da olsa bir hâkimin, kasti olarak görevi kötüye kullanma halleri dışında hiçbir kişisel yükümlülüğe maruz bırakılmaması gerektiği yönündedir.
c. Disiplin yükümlülükleri
58. Farklı üye devletlerin anketlere vermiş olduğu cevaplara bakıldığında bazı üye ülkelerde disiplin sistemine olan ihtiyaç diğerlerinin aksine daha doğrudan bir şekilde hissedilse de tüm hukuk sistemlerinde bir çeşit disiplin sistemine ihtiyaç vardır. Bu bağlamda, müşterek hukukun (common law) uygulandığı, yargı sisteminin tecrübeli hukukçular arasından atanan nispeten az sayıdaki profesyonel hâkimden oluştuğu ülkeler ile medeni hukukun uygulandığı, yargı sisteminin ortalama olarak daha genç ve nispeten daha çok sayıdaki kariyer hâkiminden oluştuğu ülkeler arasında temel bir fark mevcuttur.
59. Burada ortaya çıkan sorular şunlardır:
i) Bir hâkimi disiplin soruşturmalarıyla yükümlü kılan davranışlar nelerdir?
ii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl açılmalıdır?
iii) Bu soruşturmalar kim tarafından ve nasıl karara bağlanmalıdır?
iv) Disiplin soruşturmaları neticesinde uygunsuz davranışın tespit edilmesi halinde ne gibi yaptırımlar uygulanmalıdır?
60. (i) numaralı soruya ilişkin olarak CCJE’nin belirttiği ilk husus (bu görüşte daha önce belirtilen bir görüşü temel olarak tekrarlamak üzere), mesleğe uygun standartların ihlali ile disiplin yaptırımlarına yol açabilecek uygunsuz davranışlar arasında ilişki kurulmasının doğru olmadığı yönündedir. Bu belgenin ilk kısmına konu olan mesleki standartlar, tüm hâkimlerin geliştirmeyi amaçlaması ve tüm hâkimlerin ulaşmayı arzulaması gereken en iyi uygulamalardır.
Bu standartları disiplin soruşturmalarına gerekçe teşkil eden uygunsuz davranışlar ile bir tutmak, bu tür standartların gelecekte gelişmesine engel olacak ve amaçlarının yanlış anlaşılmasına neden olacaktır. Uygunsuz davranış teşkil eden eylemin disiplin soruşturmasına gerekçe olabilmesi için ağır ve aşikâr olması, yalnızca bu belgenin ilk kısmında belirtilenler gibi rehber ilkeler şeklinde ortaya konan meslek standartlarına uyulmamasına dayandırılamayacak nitelikte olması gerekir.
.
61. Bu, disiplin yaptırımına gerekçe teşkil edecek ve bu yaptırımı gerektirecek bir uygunsuz davranış gerçekleştiği iddia edilmesi halinde bu görüşte tanımlanan mesleki standartların önemli düzeyde geçerli olmadığı anlamına gelmemektedir. Ankete verilen cevaplardan bazıları bunu açık bir şekilde doğrulamaktadır: Örneğin Litvanya’da mesleki standartların disiplin işlemlerinde “belli bir gücü” olduğu, Estonya’da ise “hâkimlere ilişkin kanun hükümlerine ışık tutarak disiplin davalarına bakan hâkimlere yardımcı” olduğu belirtilmektedir. Bu standartlar ayrıca Moldova’da da disiplin işlemlerinde kullanılmaktadır. (Ancak, Ukrayna ve Slovakya’nın verdiği cevaplarda bu ikisi arasında hiçbir ilişki olmadığı belirtilmektedir.)
62. Bazı ülkelerde mesleki standartları düzenlemek ve uygulamak için ayrı sistemler dahi kurulmuştur. Slovenya’da, bu standartları ihlal etmek, hâkimlere yönelik disiplin organında değil, Hâkimler Birliği bünyesindeki “Onur Mahkemesi” önünde bir yaptırıma yol açabilmektedir. Çek Cumhuriyeti’nde mesleki davranış kurallarına uymayan oldukça ciddi bir durumun söz konusu olması halinde ilgili hâkim, bu kuralların kaynağı olan “Hâkimler Birliği”nden atılabilmektedir.
63. CCJE’nin belirttiği ikinci bir husus ise hangi davranışın disiplin cezasına yol açabileceğinin, her Devletin kendisinin kanun ile belirlemesi gereken bir durum olduğudur.
CCJE, bazı ülkelerde disiplin süreçlerine ve dolayısıyla bir tür yaptırıma yol açabilecek davranışların detaylıca belirtilmesi yönünde adımlar atıldığını gözlemlemektedir. Bu kapsamda Türkiye’de Hâkimler ve Savcılar Kanunu, suç derecelerini (örn. çeşitli uzunluklardaki süreler boyunca mazeretsiz olarak iş görmeme gibi) ve bunlara tekabül eden yaptırımları (uyarma, kınama, terfi üzerinde muhtelif etkiler, yer değiştirme ve nihai olarak görevden alma gibi) belirlemektedir. Aynı şekilde 2002 yılında Slovenya’da yürürlüğe giren bir kanun ile 27 disiplin suçu kategorisi belirlenerek “kanunsuz ceza olmaz” (nulla poena sine lege) genel ilkesinin uygulamaya konması amaçlanmıştır. Ancak bu yönde atılan tüm adımlarda en nihayetinde genel, “her şeyi kapsayan” formüllere başvurulduğu ve bunun da muhakeme ve dereceye ilişkin sorular ortaya çıkardığı oldukça aşikârdır.
CCJE, disiplin sürecine ve yaptırımlarına yol açabilecek davranışların Avrupa düzeyinde kesin veya detaylı terimler ile tanımlanmasının gerekli olmadığı (kanunsuz ceza olmaması ilkesinden doğan gerekçeler ya da başka gerekçeler ile), hatta mümkün de olmadığı kanısındadır. Disiplin işlemlerinin özü, uygunsuz davranışta bulunduğu iddia edilen kişinin konumunda olan profesyonel bir kişiden beklenen davranışların temel olarak aksi yönünde olan davranışlarda yatmaktadır.
64. İlk bakışta, R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararındaki VI.2 sayılı ilkenin, disiplin cezalarının kesin gerekçelerinin her zaman “kanunda net bir şekilde” önceden “tanımlanmış” olması gerektiğini önerdiği düşünülebilir. CCJE, herhangi bir disiplin cezasının verilmesinin önerilmesi ya da verilmesi halinde net gerekçeler sunulması gerektiğini tamamen kabul etmektedir. Ancak daha önce de belirtildiği üzere CCJE, birçok Avrupa ülkesinde son zamanlarda kabul edilen genel çözümlerdense Avrupa düzeyinde bu tür potansiyel gerekçelerin önceden tanımlanmaya çalışılmasının hem gerekli olmadığı hem de mümkün olmadığını düşünmektedir. Dolayısıyla CCJE, bu bağlamda, 1(2001) sayılı Görüşünün 60 c) numaralı fıkrasında belirttiği amacın Avrupa düzeyinde elde edilemeyeceği sonucuna varmıştır.
65. Ancak, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararında önerildiği üzere, her bir üye Devletin disiplin sürecine yol açan kesin gerekçelerini kanunlarında tanımlaması ise makbul görülmektedir. Hâlihazırda disiplin cezalarının gerekçeleri genellikle çok büyük genellemeler ile belirtilmektedir.
66. CCJE, bir sonraki sorusunda (ii) disiplin işlemlerinin kim tarafından ve nasıl başlatılması gerektiği meselesini ele almaktadır.
Bazı ülkelerde disiplin işlemleri Adalet Bakanlığı tarafından başlatılmakta, bazılarında ise bazı hâkimler ya da hâkim ve savcı kurulları tarafından ya da bunlarla bağlantılı olarak başlatılmaktadır (örneğin Fransa’da Temyiz Mahkemesi Birinci Başkanı ya da İtalya’da Başsavcı gibi). İngiltere’de süreci başlatan Adalet Bakanıdır (Lord Chancellor); ancak kendisi disiplin süreçlerini yalnızca Yargı Başkanının (Lord Chief Justice) onayıyla başlatmaya karar vermiştir.
67. Önemli bir başka soru da hâkimin mesleki hatasından dolayı mağdur olduğunu iddia eden kişiler nedeniyle disiplin sürecinin başlatılıp, başlatılmayacağıdır. Bu tür kişilerin, disiplin işlemlerini başlatmaktan sorumlu olan organ ya da kişilere şikâyetini sunma hakkı bulunmalıdır. Ancak kendileri dava açamazlar ya da dava açılmasına ilişkin ısrarda bulunamazlar. Bir filtre bulunmalıdır; aksi takdirde hâkimler, hayal kırıklığına uğramış davacılar nedeniyle sürekli disiplin işlemleri ile uğraşmak durumunda kalabilirler.
68. CCJE, disiplin cezasının verilmesi sürecinde izlenecek usullerin daha fazla resmileştirilmesi gerektiği görüşündedir. Her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin sürecinin başlatılmasına yer olup olmadığına karar verecek, disiplin soruşturması açılması gerektiği hallerde ise konuyu disiplin makamlarına sevk edecek belirli organ ya da kişilerin görevlendirilmesini önermektedir.
69. Bir sonraki soru (iii) ise, disiplin soruşturmalarına kim tarafından ve nasıl karar verilmesi gerektiğidir.Birleşmiş Milletler Temel İlkeleri’nin bir kısmı tamamen disiplin, uzaklaştırma ve görevden alınma konularına ayrılmıştır. 17. maddede hâkimlerin “adil yargılanma hakkı” tanınmaktadır. 19. maddede “tüm disiplin (…) süreçlerinin, yerleşmiş yargısal davranış standartlarına uygun olarak karara bağlanacağı” belirtilmiştir.
Son olarak 20. maddede ise “disiplin, uzaklaştırma ve görevden alma işlemlerine ilişkin kararlar, bağımsız bir değerlendirmeye tabi olmalıdır” ilkesi belirtilmiştir. Avrupa düzeyinde, R(94)12 sayılı Tavsiye Kararı rehberlik sunmaktadır; söz konusu Tavsiye Kararında, disiplin tedbirlerine “bir mahkeme tarafından bakılmadığı takdirde her tür disiplin yaptırımını ve önlemini uygulama görevi olan ve kararlarının daha yüksek dereceli bir yargı organı tarafından denetlenmesi gereken ya da kendisi yüksek dereceli bir yargı organı olan özel bir yetkili organ tarafından” bakılmasının gerekli olduğu ve bu bağlamda hâkimlerin de en azından Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrası kapsamında belirtilenlerin muadili olan güvencelerden yararlanmaları gerektiği yönünde tavsiyede bulunulmaktadır. Ayrıca CCJE bu bağlamda disiplin tedbirlerinin, başka bir mahkemeye gönderilme ve terfi haklarının ya da maaşın kaybedilmesi dâhil olmak üzere, hâkimin statüsünü ya da kariyerini olumsuz yönde etkileyecek her tür tedbiri içerdiğini vurgulamaktadır.
70. Ankete verilen cevaplar, bazı ülkelerde disiplinin bu tür davalara yönelik uzman mahkemeler tarafından sağlandığını göstermektedir: Örneğin Yüksek Mahkeme disiplin kurulu (Estonya, Slovenya – bu kurulda her seviyeden hâkimler temsil edilmektedir). Ukrayna’da ilgili hâkimle aynı düzeyde yargı yetkisine sahip hâkimlerin bulunduğu bir komite bulunmaktadır. Slovakya’da artık iki adet komite vardır; biri üç hâkimden, diğeri beş adet Yüksek Mahkeme hâkiminden oluşmaktadır. Litvanya’da genel yargının ve idari mahkemelerinin çeşitli düzeylerinden hâkimlerin oluşturduğu bir komite mevcuttur. Bazı ülkelerde karar, disiplin mahkemesi görevi yapan Yargı Kurulu tarafından verilir (Moldova, Fransa, Portekiz)
71. CCJE, hâkimlerin aleyhindeki disiplin süreçlerine ilişkin kararların, yalnızca, tüm savunma haklarına yönelik güvence sağlayan usulleri uygulayan bağımsız bir makam (ya da “kurul”) tarafından verilmesi gerektiği yönündeki görüşünü hâlihazırda dile getirmiştir (bkz. CCJE’nin yargı bağımsızlığı ve hâkimlerin azledilememelerine ilişkin 1(2001) sayılı Görüşünün 60(b) numaralı fıkrası). CCJE ayrıca bu tür bir kurulu görevlendirmekle sorumlu organın bağımsız bir organ olabileceği ve olması gerektiği, bu organın da CCJE’nin ilk Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu gibi genel olarak hâkimlerin atanmasından sorumlu olan organ olması gerektiği görüşündedir. Bu, hiçbir şekilde, hâkimler dışındaki kişilerin bir disiplin kurulunun üyesi olamayacağı anlamına gelmemektedir (meslektaşların birbirini kayırması riskini önlemek bakımından); ancak her zaman bu kişilerin yasama, hükümet ya da idare mensubu olmaması koşulu gözetilmelidir.
72. Bazı ülkelerde birincil disiplin organı, en yüksek yargı organıdır. (Yüksek Mahkeme) CCJE, her bir ülkede disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gerektiği kanısındadır.
73. Son soru (iv) ise disiplin süreci sonucunda belirlenen uygunsuz davranışa ilişkin ne gibi yaptırımların bulunması gerektiğine ilişkindir. Ankete verilen cevaplar iki büyük farklılığı ortaya çıkarmıştır; şüphesiz bu farklılıklar değişik hukuk sistemlerini ve zaruretleri yansıtmaktadır. Kıdemli ve tecrübeli uygulayıcılardan oluşan küçük, homojen yargı sistemlerine sahip müşterek hukuk (common law) sistemlerinde, kesinlikle gerekli bulunan (ve daha sonra uzak bir ihtimal olmasına karar verilen) tek resmi yaptırım, görevden alma yönündeki uç tedbirdir; ancak resmi olmayan uyarı ve temasların oldukça etkili olduğu görülmektedir. Daha büyük, çok daha farklı ve bazı durumlarda daha az tecrübeye sahip yargı sistemleri olan diğer ülkelerde ise resmi olarak belirtilmiş yaptırımların derecelendirilmesi, hatta bazen maddi cezalar verilmesi uygun görülmüştür.
74. Hâkimlere İlişkin Mevzuat Hakkında Avrupa Şartı (5.1 sayılı madde), şunu ifade etmektedir: “Getirilebilecek yaptırımların ölçeği mevzuatta belirtilir ve bu yaptırımların getirilmesi orantılılık ilkesine tabidir”. R(94)12 Sayılı Tavsiye Kararı (VI.1 sayılı ilke) muhtemel yaptırımlara ilişkin bazı örnekler içermektedir. CCJE, her bir yargı sisteminin, kendi disiplin sistemi kapsamında izin verilebilecek disiplin yaptırımlarını belirlemeleri gerektiğini ve bu yaptırımların ilkede ve uygulamada orantılı olması gerektiği hususunu onaylamaktadır. Ancak Avrupa düzeyinde herhangi bir belirleyici listenin uygulanabileceği ya da uygulanmaya çalışılması gerektiği kanısında değildir.
5) Yükümlülüklere ilişkin varılan sonuçlar
75. CCJE’nin cezai yükümlülükler ile ilgili görüşleri aşağıdaki gibidir:
i) Hâkimler, yargı görevleri dışında işledikleri suçlara ilişkin, olağan hukuk kapsamında cezai olarak yükümlü olmalılardır;
ii) Cezai yükümlülük hâkimlerin görevlerini icra ederken istemsizce yaptıkları hatalarda uygulanmamalıdır.
76. Hukuki yükümlülükler hususunda CCJE, bağımsızlık ilkesini göz önünde bulundurarak:
i) Adli hatalara (yargılama, esas ya da usul bakımından) ilişkin kanun yolu, uygun bir temyiz sistemine dayanmalıdır (mahkemenin izni ile ya da mahkeme izni olmaksızın);
ii) Adaletin idaresinde yapılan diğer kusurlara karşı her türlü kanun yolu (örneğin aşırı gecikme buna dâhil olmak üzere) yalnızca Devlete karşı uygulanır;
iii) Kasıtlı kusur halleri hariç olmak üzere bir hâkimin, yargı görevlerinin icrasına ilişkin iddialarla ilişkili olarak, devletin tazmini şeklinde dahi olsa herhangi bir şahsi sorumluluğa tâbi tutulması uygun değildir.
77. CCJE’nin disiplin yükümlülüklerine ilişkin görüşleri aşağıdaki gibidir:
i) Her bir ülkede hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede; disiplin yaptırımlarına yol açabilecek kusurları ve bunun ardından takip edilecek usulleri mümkün olduğunca açık bir şekilde belirlemelidir;
ii) Disiplin soruşturması başlatılmasına ilişkin olarak her ülkede şikâyetlerin iletileceği, ilgili hâkimin temsilciliğini üstlenecek ve bunların ışığında hâkim aleyhinde disiplin soruşturması açılmasına yer olup olmadığını değerlendirecek bir organ ya da kişinin görevlendirilmesi öngörülmelidir;
iii) Her tür disiplin soruşturmasına, savunma haklarını tamamen güvence altına alan usullerle çalışan bağımsız bir makam ya da kurul tarafından karar verilmelidir;
iv) Bu makam ya da kurulun bir mahkeme olmaması halinde üyeleri, CCJE’nin 1(2001) sayılı Görüşünün 46. fıkrasında savunulduğu üzere bağımsız bir makam (hâkimlerin, kendilerince demokratik şekilde seçilen hâkimler aracılığıyla önemli ölçüde temsil edildiği) tarafından atanmalıdır;
v) Her ülkedeki disiplin işlemlerine yönelik düzenlemelerin, birincil disiplin organına (bu organın doğrudan kendisi bir makam, kurul ya da mahkeme olsa da) konuyu bir mahkemeye sevk etme hakkı tanıyacak nitelikte olması gereklidir;
vi) Uygunsuz bir davranışın ispatlanması durumunda bu makamın uygulayabileceği yaptırımların, hâkimlere yönelik tüzük veya temel belgede mümkün olduğunca net ve detaylı bir şekilde belirlenmesi ve orantılı bir şekilde uygulanması gerekir.
Bu metin Avrupa Konseyi’nin katkılarıyla Türkçeye çevrilen gayri resmi tercümedir.
Su Hakkı ve Su Hukukuna ilişkin temel normlar Roma Hukuku döneminde oluşturulmuş, toprağın üstünde ve altındaki su, toprak mülkiyetinden ayrı düşünülmemiş, mülkiyet hakkının parçası olarak kabul görmüş, sular toprağın ayrılmaz bir parçası sayılmış, suya sahip olmak için toprağa sahip olmak yeterli görülmüş ancak akarsular özel mülkiyetin dışında bırakılmıştır. Roma Hukukundaki düzenlemeler Avrupa toplumlarının ve Medeni Yasayı iktibas eden Türk Hukukunun teorik omurgasını oluşturmuştur. Osmanlı dönemi su hukuku devlet merkezli ve İslam anlayışına göre devletçi bir yapı arz etmiştir. Batı hukukunun ilk etkilerini gösterdiği dönemin yasası olan Mecelle sulardan herkesin yararlanabileceği ilkesini getirmiş, 1924 Anayasası suların kullanma biçimi hakkında kural koymamış, 1961 Anayasası suların ev tabii kaynakların devletin tasarrufunda olduğunu düzenlemiş, 1982 Anayasası da aynı anlayışta olmuştur. Türk Medeni Kanunu, suları özel hukuk konusu sular ve devletin tasarrufu altındaki sular olarak sınıflandırmış ancak bu ayrımı net olarak yapmamıştır. Su Hakkına ilişkin olarak 831 Sayılı Sular Kanunu, 2656 Sayılı Sular Kanunu, 3039 sayılı Çeltik Ekimi Kanunu, 4373 sayılı Taşkın Sular Kanunu, 7478 sayılı Köy İçme Suları Kanunu, 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu da Medeni Kanundaki özel mülkiyete konu olabilen ve olamayan sular ayrımını uygulamıştır. Su Hakkı ve Suların kullanımı ile ilgili olarak 927 sayılı Sıcak ve Soğuk Maden Sularının İstismarı ile Kaplıcalar Tesisatı Hakkında Kanun, 1593 sayılı Hıfzıssıha Kanunu hükümleri, 4759 sayılı İller Bankası Kanunu, 6200 sayılı Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun, 2560 sayılı İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi ve 5393 sayılı Belediye Kanunlarında çeşitli hükümler bulunmaktadır.
1948 Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi, 1966 Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ya da 1966 Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi özel olarak su hakkından bahsetmemektedir. Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe giren BM Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinin 11. maddesi dolaylı olarak su hakkını sağlama imkanını taşmaktadır. 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve bunların 1977 tarihli Ek Protokolleri devletlere ve silahlı çatışmanın diğer taraflarına savaş mahkumlarının, enterne edilen insanların ve sivil halkın suya erişimine saygı gösterme ve erişimini sağlama yükümlülüğü getirmiştir. 1990 tarihinde kabul edilen ve 1999 yılında yürürlüğe giren Afrika Çocuk Hakları ve Esenliği Şartı açıkça su hakkını tanımıştır. Şartın 14. maddesinde her çocuğun erişilebilir en iyi fiziksel, zihinsel ve ruhsal sağlık durumuna sahip olma hakkı ifade edilmektedir. Taraf devletlerin bu hakkın tam olarak gerçekleştirilmesi için alması gereken önlemler arasında “yeterli beslenme ve güvenilir içme suyu sunulmasını sağlamak” yer almaktadır. Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme 1979 yılında BM tarafından kabul edilmiş ve imzaya açılmış ve 1981 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme, kadınlara yönelik olarak tanınacak hakları sıralamakta ve su hakkını dolaylı olarak tanımakta, konut, sağlık, aydınlanma, içme suyu, ulaşım ve iletişim hizmetleriyle ilgili yeterli yaşam standartlarından yararlanma hakkını düzenlemektedir. Eylül 1990’da yürürlüğe giren BM Çocuk Hakları Sözleşmesi de taraf devletlere, temel sağlık hizmetleri çerçevesinde yeterli besleyici gıdalar ve temiz içme suyunun sağlanmasını ödev olarak göstermiştir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1993 yılında, 22 Mart tarihini “Dünya Su Günü” olarak ilan etmiştir. Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansının 192 tarihli toplantısında önerilen “Dünya Su Günü” dünya ülkelerinin dikkatlerini büyüyen temiz su sorununa dikkat çekmek, içilebilir su kaynaklarının korunması ve çoğaltılması konusunda somut adımlar atılmasını sağlamak amacıyla özel gün tayin edilmiştir. Dünya Su Konseyi her üç yılda bir toplanmakta olup 2009 toplantısını İstanbul’da düzenlemiştir.
Su Hakkı, vazgeçilmez bir yaşam hakkıdır ve bütün canlıların suya erişim hakkının dokunulmaz insan haklarından sayılması yönünde çalışmalar devam etmektedir. Su Hakkı, herkesin kişisel ve ev içi kullanımları için yeterli, güvenli, kabul edilebilir, erişilebilir ve bedeli ödenebilir suya sahip olma hakkını öngörmektedir. Su, insan yaşamının sürmesi için zorunlu unsurlardan biridir ve yaşam hakkının ayrılmaz bir parçası olduğu için ayrı bir insan hakkı olarak kabul edilmelidir. Su hakkının uluslararası insan hakları hukukunda yer bulması ile mevcut insan hakları güvenceye alınacaktır. Su hakkı diğer insan haklarının sağlanmasının ön koşuludur ve yeterli ve güvenilir suya erişim sağlanmadıkça diğer birçok insan hakkı ihlal edilmiş olacaktır. Su, herhangi bir ihtiyaç maddesi değil yaşamın ayrılmaz bir parçası ve temel bir insan hakkıdır ve tüm canlıların ortak varlığıdır. Gölleri, nehirleri, denizleri, yeraltı sularını ve sulak alanları korumak bugün ve gelecek nesillerin fiziki olarak suya erişimi için zorunludur. Su varlıklarını tüketen, kirleten tüm projelere son verilmelidir. Su varlıkları ve ormanlık alanlar mutlak koruma altına alınmalıdır. Su, ticari bir meta olarak alınıp satılmamalı, tıpkı hava gibi tabiatın bir parçası kabul edilmeli, korunarak tüm insanlara sunulmalıdır. Su hakkı kapsamında; herkes için sağlanan su, ev içi ve kişisel kullanım için yeterli, düzenli ve sürekli olmalı, kişisel ve evsel kullanım için gerekli olan su güvenilir olmalı, insan sağlığını tehdit edecek mikro organizmalar, kimyasal maddeler ve radyo aktif atıklar içermemelidir. Su, herkes için kabul edilebilir bir renkte, tatta ve kokuda olmalıdır. Suyla ilgili faaliyet ve hizmetler herkes için ayrımcılık yapılmadan erişilebilir olmalı, kişiler, su konusunda ayrımcılığa uğramamalı, ekonomik ve fiziki olarak suya erişimin önünde engel konulmamalıdır.
Bilim insanları, 11.000 yıl önce buzulların geri çekilmesi gibi yeni bir jeolojik çağ başlatacak bir gezegensel dönüşüm içinde olduğumuzu ve sadece iki nesil sonra insanların büyük çoğunluğunun ciddi bir su sıkıntısı yaşayacağını söylemektedir. Sahra Çölü genişlemekte, dünyanın altıncı büyük gölü Çad yüzde doksanını kaybetmiş, Çin’deki nehirlerin yarısından fazlası son otuz yılda yok olmuş ,dünyanın dördüncü büyük gölü Aral’ın tamamı, Ortadoğu’nun en büyük göl Urmiyenin de yüzde altmışı kurumuş, Kuzey Amerikanın batısı son sekiz yüz yılın en ciddi kuraklığına teslim olmuş, 34 ülke kuraklık, sel ve benzeri nedenlerle halkını doyuracak gıdadan yoksun kalmış, ilk defa yaşanan büyük iklim değişikliği sonucunda kuraklık yaygınlaşmış, milyonlarca insan su bulmak ve hayatta kalabilmek için göç etmeye başlamış, insanlık küresel bir su krizi ile karşı karşıya kalmıştır. Kullanılabilir, temiz su kaynaklarının doğada kısıtlı ve sınırlı olması nedeniyle Su Hukuku ve Su Hakkı önemini her geçen gün artırmaktadır. Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki akan suların kullanımı, özelleştirilmesi yada kiraya verilmesi şeklinde ortaya çıkan uygulamalar yeni tartışmaları ortaya çıkarmaktadır. Suyun özelleştirilmesi, bir yaşam hakkı olan suyun metalaştırılması ve parasal kazanca alet edilmesi sonucunu doğurmakta, bütün insanlara, doğaya, hayvanlara, ağaçlara ve bitkilere ait olan suyun kullanımındaki haksızlık ve adaletsizlikler çoğalmakta, hızlı kentleşme, çarpık sanayileşme ve yanlış uygulamalar sonucunda insanların içme suyuna ulaşması zorlaşmakta, su kaynaklarının bir kısmı da yok olmakta hatta bazı bölgelerde çölleşme meydana gelmektedir. Sınır aşan akarsular devletler arasında da sorun olmakta, gerek aynı ülkedeki insanlar arasında çıkar tartışmalar ve gerekse ülkeler arasındaki tartışmalar insanlığın ortak malı olan suyun önemini artırmakta, Su Hakkı Kampanyaları düzenlenmektedir
Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp isimli eser Avukat Erdal Doğan tarafından kaleme alınmış, Fam Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur. İlk iki baskısı 2008 yılında basılmış olan eser, üçüncü ve dördüncü baskılarda genişletilerek ve gözden geçirilerek yeniden raflarında yerini almıştır. Kitabın dördüncü baskısı 2019 yılı aralık ayınca basılmıştır.
Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp
Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp, yalnızca hukukçuların, tarihçilerin, sosyologların, edebiyatçıların, arkeologların, felsefecilerin değil hemen hemen herkesin yani hikayesine meraklı her okurun ilgi alanına girmektedir. İnsanlığın adalet arayışına Hitit Hukuku bağlamında bir dipnot düşen yazar, tarihin derinliğine giderek modern hukuk felsefesini de sorgulamaktadır. Eser, bir yandan Anadolu’da 4000 yıl önce uygulanan Hitit Hukukunu anlatırken, diğer yandan modern hukuk sistemlerinin kökeni olarak bilinen Roma Hukuku ile karşılaştırma yapmakta, günümüz hukukuna açılan pencereden okuyucuya yorum yapma fırsatı vermektedir.
Kitabın dördüncü baskısının sunumu şu şekildedir:
Günümüzden yaklaşık 3200 yıl önce tahta oturan Hitit Kralı II. Tuthaliya yargıçlara şu talimatı vermişti: “Basit bir davayı zorlaştırmayınız. Zor bir davayı da basitmiş gibi göstermeyiniz. Doğru olanı yapınız.”
Erdal Doğan’ın, 3 bin 500 yıl önceki Hitit hukukunun günümüzün ‘insan hakları, demokrasi’ odaklı hukukuna göre daha hümanist ve hatta kimi uygulamalarla daha özgürlükçü olduğunu örnekleri ile işlediği çalışması okuyucuyu tarihin derinliklerine götürüyor.”
Kitabın önceki baskılarının tanıtım bülteni ise şu şekildedir:
“Adalet arayışı, insanın dünyadaki varlığı kadar eskidir. İnsan ve toplum varoldukça da adalet arayışı devam edecektir. Buna rağmen günümüz modern hukuk ve insan hakları mücadelesi, genelde kendisine yaklaşık 2.000 yıl öncesini milat alarak bugüne gelir. Bu tarihi kesit üzerinden yapılan teşhis ve önermelerin çoğunun yetersizliği ve yarattığı açmazlar da herkesin malumudur.
Avukat Erdal Doğan tarafından kaleme alınan “Hitit Hukuku – Belleklerdeki Kayıp” isimli kitap çalışması; bilinen ilk yazılı hukuklardan olan Hitit Hukuku’nun doğacı, insancıl, çok kimlikli kültürel yaklaşımı ile şeffaf, etkin, adil, sonuç alıcı hukuk mekanizmalarından hareketle yaklaşık 2000 yıllık modern hukuk ve onun felsefesi sorgulanmaktadır. Bu sorgulama sonucunda; modernitenin ileri sürdüğünün aksine tarihin ilerlemeci bir gelişim çizgisine sahip olmadığı, dünyanın içinde bulunduğu mevcut hukuk ve yönetim anlayışının, insanlık tarihinin yaşadığı belki de en “karanlık” çağı fotoğraflamış olması oldukça önemlidir. Bu fotoğraf, nasıl bir hukuka sahip olunmaması görüntüsünü bizlere fotoğraflarken öte yandan da farklılıkları kabullenme, içselleştirme için dillere pelesenk edilen “empati” vurgusunu da gerçek yaşamda nasıl somutlandığını göstermesi bakımından önemli olduğu kadar da okuyucuya bir tür düşünsel manivela sağlamaktadır. Bu nedenle konu yalnızca hukukçuların, tarihçilerin, sosyologların, edebiyatçıların, arkeologların, felsefecilerin değil toplumların dünden bugüne gelen hikayesine meraklı her okurun ilgi alanına girmektedir.”
Hitit Medeniyetine Ait Kalıntılar
“Bu çalışmaya ilk başladığım zamanlarda çevremdeki birçok kişi beni çok romantik buldu; “Antik bir çağın hukukuyla ne işin var ki” denildi. Bu gibi söylemlerle çok karşılaştım. Hâlbuki bugünün hukukuna bakmak için bizim hukuk sistemimizin nereden geldiğini ve bunun bir mutlak kader olup olmadığını öncelikle öğrenmemiz lazım.” Erdal Doğan
Adalet Divanının görevdeki üyeleri ve eski üyeleri; Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları ile birlikte Antlaşmalar, Avrupa Birliği Adalet Divanı Tüzüğü (the Statute of the Court of Justice of the European Union) ve Adalet Divanı İçtüzüğü tarafından belirlenen etik standartlara uymakla yükümlüdür. Adalet Divanı, bu standartlardan kaynaklanan yükümlülükleri açıklığa kavuşturmayı hedeflemiştir. Davranış Kuralları ve şeffaflık gereğince, üyelerin dış faaliyetleri her yıl Divan’ın internet sitesinde yayınlanmaktadır.
2016/C 483/01 nolu karar ile kabul edilen Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Yargı Etiği Bürosu tarafından 2020 yılında Türkçeye kazandırılmıştır.
Avrupa Birliği Adalet Divanı Davranış Kuralları
(Avrupa Birliği Adalet Divanı Üyeleri ve Eski Üyeleri için Davranış Kodları)
Avrupa Birliği Adalet Divanı;
Avrupa Birliğinin İşleyişi Antlaşmasını, özellikle de bu antlaşmada yer alan 253., 254., 257. ve 339. maddeleri göz önünde bulundurarak;
Avrupa Adalet Divanı Statüsünün 2., 4., 6., 8., 18. ve 47. maddeleri ile, Avrupa Birliği Adalet Divanı Usul Kurallarının 4 ila 6. maddelerini kapsayan bölümünü ve genel mahkemenin usul kurallarının 5 ila 7. maddelerini kapsayan bölümünü göz önüne alarak;
Avrupa Birliği Adalet Divanı üyelerini ve eski üyelerini kapsayan, hem Statüde, hem de usul kurallarında yer alan hükümlerin içerdiği yükümlülükleri tanımlayan davranış kuralları belirlemenin uygun olacağı düşüncesiyle;
İşbu davranış kurallarını kabul eder.
Madde 1
Kapsam
Bu davranış kodları, Avrupa Birliği Adalet Divanını oluşturan ya da oluşturmuş olan mahkeme ya da yargı makamlarının üyeleri ile eski üyeleri için geçerlidir.
Madde 2
İlkeler
1. Üyeler, kendilerini tamamen görevlerinin icrasına adarlar.
2. Üyeler, görevlerini tam bir bağımsızlık, dürüstlük, tarafsızlık ve meslek haysiyeti ile, tam bir sadakat ve ketumlukla ve bu davranış kodlarında belirlenmiş olan kurallara uygun şekilde yerine getirirler.
Madde 3
Bağımsızlık, Doğruluk ve Mesleki Haysiyet
1. Üyeler görevlerini herhangi bir kişisel ya da ulusal çıkar gözetmeden, tam bir bağımsızlık ve doğrulukla yerine getirirler. Görevlerini icra ederlerken, birliğin kurum, kuruluş, büro ve ajanslarından, üye devlet hükümetlerinden ya da kamusal yahut özel herhangi bir teşekkülden talimat almaz, gelebilecek talimatları da uygulamazlar.
2. Üyeler, bağımsızlıklarının sorgulanmasına sebebiyet verebilecek hiçbir hediyeyi kabul etmezler.
3. Üyeler, bulundukları mevkiin gerektirdiği mesleki haysiyete saygı duyarlar.
4. Üyeler, davranışlarını belirlerlerken ya da hangi iletişim aracı yoluyla olursa olsun kendilerini ifade ederlerken, kamuoyunun bağımsız oldukları yönündeki algısını, dürüstlüklerini ya da kurumun itibarını olumsuz yönde etkileyebilecek ifade ve davranışlardan kaçınırlar.
Madde 4
Tarafsızlık
1. Üyeler, kişisel bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek ya da bu şekilde algılanabilecek durumlardan kaçınırlar. Herhangi bir şekilde kişisel bir çıkarlarının bulunduğu davalara bakmazlar ya da dâhil olmazlar.
2. Üyeler, davranışlarını belirlerlerken ya da hangi iletişim aracı yoluyla olursa olsun kendilerini ifade ederlerken, kamuoyundaki tarafsızlık algılarını olumsuz yönde etkileyebilecek söz ve davranışlardan kaçınırlar.
Madde 5
Kişisel Çıkarların Bildirilmesi ve Açıklanması
1. Üyeler, bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek bir çıkarlarının olduğu davalara bakacakları durumlarda, bu durumu üyesi bulundukları mahkemenin ya da yargı merciinin başkanına bildirirler.
2. Üyeler hâkimlik görevlerini üstlendikten hemen sonra, mahkemenin ya da üyesi bulundukları yargı merciinin başkanına, 3. paragrafta belirtildiği şekilde bir mali çıkar bildirimi sunarlar.
3. Söz konusu bildirimde, üyenin doğrudan bir mali çıkarının bulunduğu ve bu mali çıkarın büyüklüğü nedeniyle, üyenin bakacağı davada yer alması durumunda bir çıkar çatışması algısıyla sorgulanabileceği tüm teşekküller yer alır. Üye söz konusu bildirimde, ana sermayesinde sahip olunan belirli hisseler ya da bonolar yahut yatırım kâğıtları gibi türlerde bir mali çıkarının bulunduğu tüm teşekkülleri belirtir. Bu fıkra, üyenin üçüncü bir tarafça isteğe bağlı şekilde yönetilen hisselerini elinde bulundurduğu teşekkülleri kapsamaz.
4. 3. paragrafta belirtildiği şekilde sunulan bildirimde bulunan teşekkül listesinde bir değişikliğin meydana gelmesi durumunda, mümkün olan en yakın zamanda ve değişiklik meydana geldikten sonra en geç iki ay içerisinde, yeni bir bildirim sunulur.
5. 3. paragrafta atıfta bulunulan bildirim, bu davranış kodlarının ekinde yer alan form kullanılarak sunulur.
6. 1. paragraf ila 3. paragrafı kapsayan bölümde belirtilen bildirimlerin ve deklarasyonların amacı, ilgili mahkeme ya da yargı merciinin başkanına, üyenin davaya zemin hazırlayan ihtilaf sonuçlandığında herhangi bir kişisel çıkar elde edip etmeyeceğini anlama olanağı tanımaktır.
Madde
6 Sadakat
1. Üyeler, kuruma karşı sadakat yükümlülüklerine riayet ederler.
2. Üyeler, özellikle kendi dairelerinde görev yapanlar olmak üzere, kurumun memur ve çalışanlarının hizmetlerinden saygılı bir şekilde faydalanırlar.
3. Üyeler, kurumun maddi kaynaklarını sorumlu şekilde kullanırlar.
4. Üyeler, kurum dışında, kurumun itibarını zedeleyebilecek beyanlarda bulunmaktan kaçınırlar.
Madde 7
Ketumluk
1. Üyeler, duruşmaların gizliliği ilkesine riayet ederler.
2. Üyeler, adli ve idari meselelere bakarlarken, ketum olma görevlerine riayet ederler.
3. Üyeler davranışlarını belirlerken ve kendilerini ifade ederlerken, bulundukları mevkiin gerektirdiği sınırlamaları göz önünde bulundururlar.
Madde 8
Dış Faaliyetler
1. Üyeler, kendilerini tamamen mesleki görevlerine adayabilmek amacıyla, çalışmaya hazır ve ulaşılabilir olma yükümlülüklerine her koşulda uymayı taahhüt ederler.
2. Üyeler, dış faaliyetlerle, o faaliyetler ancak bu davranış kodlarının 2 ila 4. maddelerini kapsayan bölümü ile 6. ve 7. maddeleri kapsamındaki görevleri ile uyumlu olduğu sürece iştigal edebilirler. Avrupa Adalet Divanı Statüsünün 4. maddesinin 2. paragrafında hükme bağlanan istisnaya zarar vermeksizin, üyelerin görevlerini yerine getirmeleri sonucunda ortaya çıkabilecek faaliyetler haricinde başka bir mesleki faaliyette bulunulması, bu davranış kodlarında belirlenen yükümlülüklerle uyumsuz sayılır.
3. Üyeler, yerine getirdikleri görevle yakından ilişkili dış faaliyetlerle iştigal etmek için yetkilendirilebilirler. Bu bağlamda:
-Üyelere, üyesi bulundukları kurumu, mahkemeyi ya da yargı merciini törenlerde ve resmi etkinliklerde temsil etme yetkisi verilebilir.
-Üyelere, diğer hususlarla birlikte, AB yasalarının ulusal ve uluslararası mahkeme ya da yargı mercileri ile paylaşılmasına ve bu mahkemelerle iletişim sağlanmasına ilişkin Avrupa‟nın çıkarlarını gözeten etkinliklere katılma yetkisi verilebilir. Üyeler bu bağlamda, öğretim faaliyetlerine, konferanslara, seminerlere ve sempozyumlara katılma yetkisi de alabilirler.
Yalnızca katılınan öğretim faaliyetleri karşılığında ilgili öğretim kuruluşunun kuralları uyarınca, ücret söz konusu olabilir.
Üyelerin üyesi bulundukları mahkemece veya yargı merciince yetkilendirilerek gerçekleştirdikleri faaliyetler, faaliyet gerçekleştikten sonra, kurumun web sitesinde yayınlanacaktır.
4. Üyeler buna ek olarak, hukuki, kültürel, sanatsal, toplumsal, sportif ve hayır işlerine ilişkin alanlarda faaliyet gösteren vakıf ve benzer kuruluşlar ile öğretim ve araştırma kuruluşlarında, ücretsiz şekilde görev yürütme hususlarında yetkilendirilebilirler. Bu durumda, bağımsızlıklarına ve ulaşılabilirliklerine zarar verebilecek, ya da bir çıkar çatışmasına sebebiyet verebilecek yönetsel ya da idari bir faaliyette bulunmamayı taahhüt ederler.
“Vakıflar ve benzer kuruluşlar” ifadesi, yukarıda atıfta bulunduğumuz alanlarla ilgili kâr amacı gütmeyen, kamu yararına faaliyetler yürüten sivil toplum kuruluşlarını ve dernekleri ifade etmektedir.
5. 3. ve 4. paragrafın kapsadığı faaliyetlerden birine katılmak isteyen bir üye, bu hususa özgülenmiş bir formu kullanarak, üyesi bulunduğu mahkeme veya yargı merciinden ön izin alır.
6. Faaliyet sonucunda ortaya çıkacak yayınlar ve telif hakları için önceden yetki alınması gerekmez.
Madde 9
Divandaki Görevleri Son Bulan Üyelerin Görevleri
1. Görevleri son bulan üyeler de, doğruluk, meslek haysiyetine riayet, sadakat ve ketumluk görevleriyle bağlıdırlar.
2. Üyeler, görevleri son bulduktan sonra,
– ilişikleri kesilirken eskiden üyesi bulundukları mahkeme veya yargı merciindeki derdest olan davalara ve
– sonuçlanmış da olsa, hâkim ya da avukat olarak baktıkları davalarla direkt ve açıkça bağlantılı davalara hiçbir şekilde dahil olmamayı ve,
-görevleri son bulduktan sonraki üç yıl boyunca, Avrupa Birliği Adalet Divanını oluşturan mahkemeler veya yargı mercilerinde görülen davalarda, yazılı ya da sözlü savunma yoluyla, davanın taraflarından hiçbirini temsil etmemeyi taahhüt ederler.
3. Eski üyeler, 1. paragrafta yer alan görevlerine riayet etmek koşuluyla, 2. paragrafın üç cümlesinde atıfta bulunulan davalar dışındaki davalarda temsilcilik, danışmanlık, uzmanlık, ya da arabuluculuk yapabilir, tavsiye verebilir, hukuki görüş beyan edebilirler.
4. Eski üyeler bu maddenin uygulanmasına ilişkin bir şüphe duymaları durumunda, Adalet Divanı Başkanına başvurabilir. Adalet Divanı Başkanı, 10. maddede hükme bağlanan komitenin görüşünü aldıktan sonra bir karar verir.
Madde 10
Kodların Uygulanması
1. Adalet Divanı Başkanı, danışma komitesinin yardımıyla, bu kodların usulüne uygun şekilde uygulanmasını temin etmekten sorumludur. Danışma komitesi, divanda en uzun süredir görev yapmakta olan üç üye ile, bu üç üyeden biri değilse Başkan Yardımcısından oluşur. Söz konusu kişinin genel mahkeme üyesi ya da eski üyesi olması durumunda, komitenin müzakerelerinde, genel mahkemenin başkanı, başkan yardımcısı ve bir üyesi hazır bulunur. Adalet Divanı Yazı İşleri Müdürü, komiteye yardım eder.
2. Komite, Avrupa Birliği Adalet Divanı Statüsü hükümlerine halel getirmeden, bir üyenin ya da eski üyenin kodları uygulayıp uygulamadığına dair münferit bir davada, o üyeyi ya da eski üyeyi dinledikten sonra görüşünü ona iletir.
Madde 11
Yürürlüğe Girme
1. Bu davranış kodları, eski davranış kodları olan (OJ C 223, 2007, p. 1) belgesini ilga eder ve onun yerini alır. Kod, 1 Ocak 2017 tarihinde yürürlüğe girer.
2. Bu davranış kodlarının yürürlüğe gireceği tarihte üyelik görevlerini sürdürmekte olan üyeler, en geç yürürlüğe girme tarihinden bir ay sonra, mali çıkar bildirimlerini, üyesi bulundukları mahkemenin ya da yargı merciinin başkanına sunarlar.
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””] “Sır, Yargı, Devlet, Demokrasi” başlıklı bu makale sistemden kaldırılan Güncel Hukuk Dergisi‘nde yayımlanmıştır [/box]
Hrant Dink davasında, kozmik oda, mit ile yargı arasında sır/giz üzerinden meydana gelen gerilim, krizin siyaset ve toplum nezdinde yarattığı huzursuzluk, akla Dreyfus Davası’nı getirdi. Davada, sır olduğundan bahisle savunmadan saklanan dosyalarla Dreyfus’ un özgürlüğünden edilmesiyle; iktidar, etnisite, din ve ideolojiyle düet yapan sırrın, yargıyı hükümden düşürme potansiyeline tanıklık edildi.
E’mile Zola’ nın ” Suçluyorum” başlıklı meşhur mektubu olmasaydı, sırlarla inşa edilen mahkûmiyet, Dreyfus’u özgürlüğünden etmekten başka, Şeytan Adası’ nı da devasa bir mezara dönüştürecekti. Alfred Dreyfus davasından 113 yıl sonra bir başka kisveyle sahne alan sır; gerçeği perdeleyerek yargılama, hüküm ve halkın cinayetin işlendiği koşullar, gerçekleşme biçimi ve sorumlularına dair bilgiye erişimini engelledi.
Susurluk’ta devlet-siyaset-bürokrasi-mafya dörtlüsünü suç üstü yakalayan trafik kazasının yarattığı buhranı aşmaya çalışan soruşturmanın, erişemediği on iki sayfalık idari rapor ve uzantıları “devlet sırrı” olarak kutsandı. Basın sırrı tefrika yaptı, sır gezmedik yer, çalmadık kapı bırakmadı. Sırra erişmek yargı için seraba dönüştü. Yıllar sonra Ergenekon iddianamesi ve ardılları sırların maskesini düşürdü, ipliğini pazara çıkardı. Sır devlete, devlet sırlarına sadık kaldı, sır ve devlet ikilisi yargıya dünkü çocuk muamelesi yaptı.
Prestijini sırlara borçlu devlet, ulusal çıkar, güvenlik, kamu düzeni, yararı ve hizmeti üzerinden içine kapanmaya devam etti. “Kol kırılır yen içinde kalır” özdeyişi devlet ve sırlarına kol kanat gerdi. Meclis tüm gayretine rağmen sırrın zerresine erişemedi, ilişemedi. Sır öznelerle özdeşleşti, dokunulmazlıklarla palazlandı.
Sırrın devletle birleşip mala, özgürlüğe, yaşama, toplum ve demokratik değerlere pervasızca saldırması bireysel, toplumsal ve kamusal gereksinimleri hafife alması, toplumla ibralaşmaktan kaçınması ve işi cinayeti örtbas etmeye kadar vardırması sır- yargı ilişkisini tartışmaya açtı.
Entelektüelin direnci; sırrın suçla işbirliğini, yargıyı yozlaştıran genetiğini, tarih, toplum, demokrasi karşıtlığını ve anaerobik yaşamının unutulmasını, zamanın sırrı kollamasını engelledi. Devletin çatlak ve dehlizlerindeki yaşamın, politika karşıtlığı haramiliğin birey, toplum ve kamu nezdindeki maliyetinin anlaşılmasını nispeten kolaylaştırdı.
Diyalektik döngüyü önleyen, yargıyı işlevsiz ve işsiz bırakan sır, sürprize altın çağını yaşattı. Kaba pozitivizmin akıl hocalığı yaptığı sır, etnik, ideolojik ve politik edenlerin rüzgarını arkasına alarak maruf ve malum yerlerde geliştirdiği özelliklerle tahkikat, duruşma salonu ve basın üzerindeki tahakkümüne devam etti.
Son vaka sırrı elinde tutan kirli siyasetle, onu disipline etmek isteyen liberal hukuk arasında istenmeyen çekişmenin, iktidar siyasetini sinir uçlarından yakalayarak felç etme yeteneğini anımsattı. Sır ve gizin el ve göz mesafesinde tutulması gereken ikamesiz, hegemonik bir buluş olduğunu yaşatarak gösterdi.
Sır ve gizin geleneksel iktidar iksiri olması, iktidarın sırlarla kurumsallaşma isteği ile hükmü tartışmalı kılan genetiği, yargıyla ilişkisinin dünü, bugünü ile yarınını bilince çıkardı.
Hrant Dink davasında; yargılamanın gereksinim duyduğu ve cinayetin ard alanını açığa çıkaracak bilgilerin mahkemeden saklanması, korunan bilginin davayla ilgisi, sırrın kamusal ağırlığının saptanması, kimlerle, ne kadar ve niçin paylaşılması gerektiği, sırrın ifşasının sürdürülebilirliği, diyalektiğin sırla ilişkisi, hüküm üzerindeki basıncı ve baskının neyle nasıl dengelendiğine ilişkin sorunlar varlığını korudu.
Sırla yargının doğrudan temas kuramaması, ifşa edilememenin yarattığı yetmezliğin aşılamaması, sırrı kontrole alacak düzenden yoksunluk onun kolay yutulacak bir lokma olmadığını gösterdi.
Ricayı görmezden gelen istihbarat, cübbeyi karizmasından edişini bellekler an be an not aldı. Darasız, hükmü doyurmaktan aciz ve müstear hale getirilen malumat sözde sır olarak deşifre edildi. Aza alışık, verilene razı kürsü geleneği, tedariksiz yakalandı. Kürsüye bırakılan sır meselesini karşılama ve aşmada izleyeceği strateji, atacağı adımlar konusunda tek başına ve biçare kaldı.
Malzeme ayıklamadaki deneyimsizlik, sırla ilişkinin tek taraflı olduğuna tanıklık etti. Ağır usuli hatalara rağmen, mahkeme sırrın kırıntılarıyla döngünün gereksinimini kendince karşıladı.
Politik ve ideolojik tercih, kültleşen sırra dokunma ve nüfuz etme olasılığını kaynağına iade edilen ve taraflardan saklanan bilgiyle imkânsızlaştırdı. Sır mütaalanın inayeti, yargının kutsamasıyla varlığını pekiştirdi.
Sus payı, sözde sır olarak hükme esas alındı. Yargılanan nesne ile alakası saptanan kısmın, yanlardan saklanması, yanların bu bilgi ve belgeye erişememesi, ayak sürüyen sorun olarak öne çıktı. İlişmezlik yasağının aşılamaması, sır üzerinden dokunulmazlık kazanan özne, nesne ve paradigmada hayal kırıklığı yarattı. Sükut-u hayal her şeyin eskisi gibi olmayacağını gösterdi.
Mevcut malzemenin ortaya konulmaması, yanlarla paylaşmaması, sırrın varlığını koruyacağına ilişkin kaygıları körükledi. Halkla arasına ördüğü duvar, güçle arasına kurduğu köprüyle özgüvenini yeniledi.
Görünen adaletten medet uman toplum, yaşam hakkına cepheden saldıran, kürsüyü hiçleştiren krizin, rehber ve standartların desteğiyle aşılmasından yanadır. Sırla aynı kabtan yiyen etnik saldırının örselediği güvenin tazelenmesi paramasonik iktidar formunun açığa çıkarılmasına, yönetim ve yargının demokratikleşmesine bağlıdır.
Özgürlüklerin genişleme isteği ile rejimlerin bastırma, vesayet ve anestezik siyaset arasındaki kadim çekişme sırlara yaşam alanı yarattı. Sırra sahip olanın muktedir olacağının fark edilmesi, sırların cazibesini katladı, siyasetin iştahında bir kabarmaya yol açtı.
Atinin iktidarını belirleyen esrarın bir başına ve korumasız bırakılmasının ne denli yaşamsal ve yakıcı olduğu anlaşıldı. İktidarın çeperini yoklayan sır ve gizin, zamanı geldiğinde hükmünü icrada tereddüt etmeyeceğini öğretti. Tedirginliğini birinci ağızdan paylaşan iktidar, rafa kaldırdığı sır ve giz tasarısını alel acele tozlarından arındırdı.
Mecalsiz hukukun, düello yapan güçleri idare etmesi imkânsızdır. Palazlanan gücün acze düşmüş hukuku tunç yasasıyla yönetmesi, adaletin kanunla ikame edilmesi an meselesidir. Hegemonik tutkunun sırra yaslanarak eylemeye özgülenen ruh halinin, siyaset, hukuk, yargı, toplum demokrasiye maliyeti tartılmaya muhtaçtır.
İstihbaratın yargıya teslim edilmemesi, koruma eşiğinin tahkimi, işin gövde gösterisine dönüşmesi, sırrın siyasetle alakasını kuran, paha biçilmez politik araç veya rakibini alt edecek eşsiz bir buluş olduğunu gösterdi.
Sürpriz bu gelişme memleketi kavşağa getirdi. Ya kişisel hak ve özgürlükler güçlendirilerek sırrın bireysel ve toplumsal hak/özgürlüklerle yaşamasına olanak sağlanacak ya sır ve giz birey, toplum ve kamusal hayata hükmetmeye devam edecek ya da sırrı avucuna alacak üçüncü bir yol bulunacak.
İlki liberal hukukun önerisine, ikincisi ulus devletleri besleyen, demokrasiyle derdi olan, düşünce özgürlüğü, bilgi edinme hakkıyla saydam yönetimden dem vuran güzergaha, üçüncüsü ise sırrı ihtiyaç olmaktan çıkaran iktidar formuna tekabül eder.
Hüküm: kuşkunun aşılmasıyla erişilen varsayımsal gerçek, tezlerin yarışıyla vücuda gelmiş nesnel düşünce, birçok badire atlatmış rafine emir, tez ve dayanakların sınanmasıyla ulaşılan mütaala, metodolojinin refakatiyle yasanın hukuka, hukukun adalete dönüşmesi manasına gelir.
Gerçekle özdeşleşme; hükmü var eden ard alanının açıklığa kavuşması, herkesi ve her şeyi kapsayan düşünsel geçmişle olanaklıdır.
Usul, kuşkunun hangi araç ve kişilerle, nasıl bir prosedür izlenerek aşılması gerektiğine dair yol ve yordamın adıdır. Bu haliyle metodoloji kuşku ile hüküm arasındaki kesitte karar, işlem, söz ve eylemlerin güvenliğini sağlar. Yöntem varlığını öteden beri gerçeğin açığa çıkarılması, kazının itinayla yürütülmesi, hakikatin tahrif edilmesini önlemeye, hükmün kaynağını saf ve temiz tutmaya adar.
Yöntem yasası, hükmün gerçek ve doğru rotada ilerlemesini, izlediği usul ve esaslarla saydamlığı, ikna eden ve inandıran yargı oluşturmayı misyon edinir. Adil bir hüküm, sıradan yöntem ve araçlarla değil, onu etkin, verimli ve saygın kılacak aparat ve usullerle oluşmayı tercih eder.
Yargılama: ön yargıdan özerk, saplantıdan uzak düşüncelerin, orta yerde dillendirdiği ve yarıştığı özgün bir diyalog türüdür. Kendisini olumlu ya da olumsuz kuşku olarak sunan davanın, çekinmeden açıktan açığa, eşit ve özgürler arası diyalogla enine boyuna tartışılarak hükme dönüşmesini hedefler.
Eşitlik yanlar arasında usuli dengeyi sağlar, dezavantajı yasaklar. Düzen, tertip ve diyalojik teminat sunar. Varlığını salt adaletin düşünüldüğü, hüküm sürdüğü bir iklim ve atmosferi sağlamaya adar. Sunum ve dayanaklarını çeliştirir, hükmün kabul edilebilir ve yarayışlı olanla inşasına odaklanır.
Çelişmeli yargı ilkesi hükmün yazgısını belirleyen materyale erişme, edinme, sınama, ve çürütme özgürlüğünün adıdır. Dezavantaj yasağı olarak da ifade edilen eşitlik, nizalı dava hakkı aracılığıyla ortaya konulan argümanı tartarak anlamlandırır, gerçek ve doğruluğunu sınayarak değere dönüştürür.
AİHM kesin ve gerekli olmak kaydıyla hükmün yazgısını belirleyebilen malzemenin meşru nedenlerle gizlenmesini, geri çekilmesini sıcak karşılar. Ancak bu olasılıkta savunmanın sırra erişememesinden kaynaklanan dezavantajın karşı önlemlerle dengelenmesini önerir.
AİHM sırrın korunabilmesi için her şeyden evvel kamusal darasının alınması gizlenen bilginin savunma için öneminin belirlenmesi, sırrın niteliği hakkında savunmanın bilgilendirilmesi, gizliliğin sürdürülebilirlik koşullarının sınanması gerektiğini içtihat eder.
Test, malzemenin niteliğini, savunma için önemini, kamusal değerini, sürdürülebilirliğini, hüküm üzerindeki etkisini muhakeme, taraf ve hüküm açısından taşıdığı değeri, gizli kalmasındaki kamusal yararı ve tarafların konu hakkındaki refleksini ölçmeyi hedefler.
Sırdan etkilenene argümanın niteliği, içeriği hakkında optimum bilgi verme, yargılamaya iştirakini teşvik etme, delilin deşifre edilme olanağı ile ek savunma imkanı verme, gizin gerisinde bıraktığı dezavantajı dengeleyen uygun adımlar olarak öne çıkarılır.
Sır ve gizin yarattığı boşluğun taraf, toplum ve kamu üzerinde yarattığı baskının debisi, AİHM’ i yargı-sır ilişkisinin yaşanma biçimi ile gizlilik kararının alınma prosedürünü denetlemeye icbar eder. Mahkeme’nin ilgisi eşitlik ve çelişme ilkesinin ihmal edilmemesi, sırrın bireyi korumasız bırakmamasıyla mahduttur. Yerel giz ve sır politikası görev tanımının dışında bırakılırken, sır ve gizin görünen adaletle yargılama diyalektiğine yaşattığı stres, fobi ve sendromla mücadele yetkisi saklı bırakılır. Sırrın içeriğine yönelik ilgisizlik, gizlerle sırların AİHM güvencesiyle yoluna devam edeceğine delalet eder.
Ulusal güvenlik ve türevlerinin bahanelerle sınırları zorlama ve hakkın özünü örseleme kapasitesini kontrole alır. Güvenlik endişesi ve delilin yargılama konusuyla ilgisinin, kanıta erişimi riske etmemesi için, mahkeme sınırlamanın orantılı olup olmadığını sınamayı gerekli görebilir. Sır ile bilgilenme talebi arasındaki çekişmeyi yararlar üzerinden yarıştırarak, sırrın şımarıklığını ve aşkınlığı enterne edebilir.
Sır politikasının denetim dışı bırakılarak, sırrın dava üzerindeki tasarrufunun yargının kontrolüne bırakılması ehveni şerdir. İfşanın talebe bağlanması, sırrı yargılama ve hüküm üzerinde örtülü eylemeye teşvik eder. AİHM’ in sözde gerekçelerle sır ve gizi kutsaması, uzantısı olduğu ideolojik ard alanın tercihidir. Sırrın meşrulaştırılma çabası, onun demokrasi ve hukukla çelişkisini örselemez.
Sırdan etkilenenin içinde yer almadığı denklem ve formül eşitliği sağlayamaz, çelişmeli yargının vaad ettiklerini telafi edemez. Sırrın, yargılananla ilgisinin sınanamamasının yarattığı yetmezliği aşacak tedbir ve karşı dengeleyicilerden yoksunluğun, kanun yolunun çaresizliğiyle yaptığı ittifak diyalektiği ve diyalogu halden düşürür.
Adil yargılama, adalete erişimin diyalektik fazına odaklanır, buraya nüfuz etmeyi tercih eder. Bu aşama, bilgiye erişim ile adil yargılama arasında köklü ve yaygın bir ilişki inşa eder. Bilgiye erişilip kılcallarına nüfuz edilmeden etkin, verimli bir savunma ve diyalogdan söz edilemeyeceğine vurgu yapar.
Diyalojik kuralların hiçe sayılmasıyla vücuda gelen bir yargı ruhanidir ve mukaddes zamanların izindedir, meşru, makul, inandırıcı ve ikna edici olamaz. Engizisyon’ u ayakta tutan, sırlarla ittifak eden, dur durak bilmeyen itham ve isticvabıydı. Sırrın objektif sınırını büzdüğü, içini boşalttığı bir hükmün hukuk, tarih ve toplum tarafından benimsemesi mümkün olmaz. Sırrın hükümle güçlü bağı, hüküm için taşıdığı hayati değeri anlatacak yetidedir. Bu bağı anlayamayan ve kuramayan sevk ve idarenin, gerçeği bulma fikir ve pratiği sahici olmaktan uzak kalır.
Sır ile hukuk sistemi arasındaki çekişmeyi, yarış veya anlaşmayı yöneten ideolojik, politik, ekonomik, sosyal veya konjoktürel tercihlerdir. Sır; derinleşmenin değme aracı, kavramları sömürmenin argümanı, iktidarın hamisidir. Gizlenerek egemen olma, belirsiz ve anlaşılmaz kalarak kültleşme arzusu, giz iktidar ilişkisinin ağırlıklı istinadıdır. Kişiyi, malı veya nesneleri yücelten hegemonik rejimlerin, sırrı kutsamaları yarına kalmanın diğer adıdır.
Ulus devlet ideolojisi, oluşturduğu sır paradigmasıyla bireyin yaşamına, özgürlüğüne, malvarlığına, düşüncesine mahremine, sokak ve mahallesine hükmetmeyi varlık sebebi sayar. Güç ayakta kalmayı; özgürlüklerin yakasına yapışan, insana yaşamı dar eden, hadleri zorlayan fobik istihbarata borçludur. Kuytu ve koyaklarda gezinmek ve her milimine vakıf olmak, yozlaşan gücün varlık sebebi, insana nüfuz etmenin sırrı, muhaberatın iktidar tutkusudur.
Tek geçerli ve somut gerekçe göstermeden duruşma salonunu halka kapamak, hazırlık tahkikatını kamu ve taraflardan kaçırmak, toplumun sinir uçlarını yoklayan trajik ve dramatik kalkışmaların akıbetini toplumdan saklayan, sıfır gerekçeli yayın yasağıyla halkın gerçeği referans alarak haberi yorumlama ve gücü denetleme özgürlüğünü yok etmek, ceza hukukuna kan kusturan dönemlerin kalıntısıdır. Sırrın genetik atası, kamu düzeni ve milli güvenliğin mucidi, Roma Hukuku’nu dize getiren, masumiyeti lekeleyen Germen Hukuku ile onun genetik ardılı modernitedir.
Demokratik değerlerle kavgalı rejimin oluşturduğu küplerle sırdaş hukuk, emsallerle bağını koparır, kibir yapar, en nihayet huy ve makas değiştirerek içine kapanır. Sırrı kurumsallaştırarak kültleştirir. Hak ve özgürlükleri usandırma, demokrasiyi geriletme, siyaseti iktidarlaştırma, yönetimi yozlaştırmanın türevlerine odaklanır.
Gereklilik ve ölçülülük: düşünce, öğrenme ve denetleme ihtiyacının kapanma, savunma ve güvenlik ihtiyacıyla uluorta çekişmesini önleyen liberal ayardır. Sırrı ehlileştirerek, özgürlüklerle makul, seviyeli bir ilişkiye zorlar, giz ve sırrın selameti için topluma göstermelik taviz verir.
Sırrın hukuk dışına çıkması, sırrın devleti peçelemesi, alternatif otorite ve suça şerik olması, hak ve özgürlükleri talan, yargılamayı berhava etmesi önlenerek tansiyon düşürülür. Sırrın yaratacağı etki ve sonuçlar bir miktar örselenir, usuli dengeleyici önlemlerle sır ve giz emniyetli yerde tutularak koruma seviyesi artırılır.
AY’nin 90.maddesi AİHS’in duruşma salonunun, giz ve sırla kuracağı ilişkinin çerçevesini belirler. Rehberler, andıçlanan bilginin kendisini kabul edilebilir kılma çabasını insancıl testlerin takdirine terk eder. Uygulamanın, Strasbourg’ un sırları evcilleştiren, yargılama ve hüküm üzerindeki baskısını azaltan rezervini dönüştürecek potansiyelden mahrumiyeti standartları anlamsız kılar, hak ve özgürlükleri işlevsiz ve işsiz bırakır.
Kollektif hak ve özgürlükleri savunan, devleti demokratikleştiren ve öznellikleri nesnelleştiren, birlikte ve ortaklaşa iktidarlaşmayı öneren seçenekte toplum, iktidar ve devlet tabana yayılır. Siyaset, yönetim ve iktidarın sırla işi kalmaz.
Demokratik desteğin sırları enterne edeceğine dair güçlü beklenti, özgürlüklerle çelişen sırların yaratacağı etki ve sonuçların önünde sonunda alt edileceğine, erişim, adil yargılanma hakkı ve demokrasi için kabus olmaktan çıkarılacağına dair umutları besler.
Yasanın hukuka, hukukun adalete dönüşmesi, devletin toplumsallaşması, toplumun soluklanması, sır ve gizin pervasız, şımarık ve pişkin tavrına son verilmesi yurttaş, tarih, toplum, demokrasi üzerindeki vesayetinin kaldırılması, özgürlüklerin acil çıkışlarının çoğaltılması, halkın yaşam alanının genişletilmesiyle olanaklıdır.
Sonuç:
Sırla aynı kabtan yiyen Mukaddes Ofis’in kansız yaptırımlarla özdeşleşen aklını ve icraatını tuşa getiren AİHM ve prototipleri yerel gizin ifşası, tartışılması ve bertaraf edilmesi için içten bir çaba sarf etmez. Sırlarla simbiyotik bir ilişki kurulmasına cevaz vererek, misyonunu, sırrın görünen adalet üzerindeki baskısını kontrolle sınırlar. Böylece sırdan beslenen yargıyla türlü ittifaklar geliştiren mutant monarşilerin inşasına ve kurumsallaşmasına rıza gösterir. Sırrın demokratik, toplumsal ve etik değerleri sömürmesine göz yumarak, halkın görünen adaletten beklentisini berhava eder.
Sırra sadakat, giz ve sırrın duruşma salonu, hazırlık tahkikatı, kanıtları ve basını kapsayacak denli yaygınlaştırmak vesayeti tetikler. Gizin, dava konusuyla ilgisinin denetlenememesinin geride bıraktığı diyalog ve diyalektik boşluğun yönetilmemesi yargıyla toplum arasındaki çelişkiyi derinleştirir.
Şımaran sır; yarattığı özne, nesne, yer ve zaman bağlamlı dokunulmazlıkla onlarca soruşturmanın üstünü ustaca örter. Lekelediği masumiyeti, ceza ve infazla mükellef hükme indirger. Gizin girdabına giren bir yargılamanın, devletin çatlaklarında asırlardır mayalanan eşitlik, özgürlük, adalet ve demokrasi karşıtlığını açığa çıkarması mümkün olmaz.
Sır, sırtını ideolojik tekele yaslar, homojenik tutku, etnik sevda, istismar edilen dini kültür sırrın özellik geliştirmesine katkı sunar. Muhakeme imkanı yok sırla girdiği her tartışmayı kaybeder, giz hükmün yazgısını belirler. Yargı, eli mahkum palazlanan sırla ilişmezlik ve saldırmazlık anlaşmasını tazeler, muhakeme özgürlüklerle vedalaşır, hüküm eser ve esiri olduğu güçle yekvücut olur.
Kişisel hak ve özgürlüklerin içi boşalır. Saldırıya açık hale gelir. Kollektif özgürlükler seraba dönüşür. Hüküm sağaltmak, onarmak ve gidermek yerine, meşru umarları sükutu hayale uğratır. Aklı salonda kalan birey, ötesini göremeyen toplum, strese giren ve fobilerine yenilen demokrasi, hamilik yapacak yeni bir yargı ve yargılama arayışına girişir.
Peder Bey’in Yargısı, Yargıç Kemal Şahin tarafından 2016 yılında kaleme alınmıştır. Şahin, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Hukuk Dairesi Üyesi olarak yargıçlık yapmaktadır.
Yargıç Kemal Şahin Hakkında
20 Mayıs 1968’de Elazığ’ın Palu İlçesi’nin Zazaca ismiyle “Ekrag” Türkçe ismiyle “Burgudere” köyünde doğmuştur. İlkokul, orta okul ve lise eğitimini Palu ilçesinde tamamlamıştır. 1988 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni kazanarak lisans eğitimine Ankara’da başlamış ve 1992 yılında mezun olmuştur. 20 Mayıs 1993 yılında yargıç adaylığına ve Ekim 1995’te kura ile Burdur Adliyesi’nde fiilen yargıçlığa başlamıştır. Yargıçlıkta sırasıyla Batman-Beşiri, Yozgat-Yerköy, Ankara-Kazan ve İstanbul-Küçükçekmece Adliyelerinde görev yapmıştır.
Peder Bey’in Yargısı
“Peder Bey’in Yargısı” adlı kitabından ötürü Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından soruşturmaya uğramıştır. Yargıç Kemal Şahin, hiçbir ayırım gözetmeksizin ve de hiçbir hiyerarşi yaratmaksızın tüm “ötekiler”in yasal güvence altında olmasını savunmuş, içinde bulunduğu yargı sistemi hakkında rasyonel tespitlerde bulunmuştur. Şahin, “yargı siyasallaşmamalı” ya da “siyaset yargıdan elini çekmeli” şeklindeki klasik inançların yerine siyasal ve toplumsal alanın, adli ve hukuki alanda “yargı” tarafından çiğnenmesinin önüne geçebilmenin yegane yolunun yargıyı siyasallaştırmaktan geçtiğini ileri sürerek halka ait bir hukuk ve yargının inşası için radikal bir teklifte bulunmuştur.
Yargıç Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda, çözüm önerilerini Murray Bookchin’e ait bir slogan başlığı altında sunmuştur: “Çıkış Yolu: ” Cumhuriyeti Demokratikleştir! Demokrasiyi Köktencileştir!”
Kemal Şahin’in 2016 yılında yazdığı Peder Bey’in Yargısı isimli kitap; “bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor. Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.” şeklinde takdim edilmiştir.
Kitabın Sunumu
Kemal Şahin’in yazmış olduğu Peder Bey’in Yargısı isimli kitabın tanıtımı şu şekilde yapılmıştır: “Açlık sınırında yaşayan, temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, sosyal devletten nasibini alamayan ve kentlerin belli yoksul kesimlerinde yoğunlaşan insanların bilinçli bir şekilde salt mülkiyete yönelik suç işledikleri bir olgudur. Bu, sürekli adaletsizlik üreten bir toplumsal yapıda, varlığını sürdürme ihtiyacını derinden hissedenlerin, toplumsal yapıya karşı itirazı ya da isyanı mıdır? Ya da yoksul ve yoksun bırakılmış varlıksız sınıfın, zengin ve varlıklı sınıftan öç alma duygusu mudur? Kemal Şahin, Peder Bey’in Yargısı’nda bu ülkenin yurttaşları olduğu halde hak, hukuk, hakkaniyet, adalet, özgürlük, eşitlik ve demokrasiden istisna edilenleri, her gün “Kararlar Mezarlığı”na yenilerini ekleyen ve adaletsizlik üreten “adli makine”yi, temel hak ve özgürlüklerin ihlalini gözler önüne seriyor. Devleti yönetenlerin topluma adalet borcu olduğunu söyleyerek, insanlığımızı kaybetmemek için Peder Bey’in Yargısı’na “müdahale” ediyor, gerçek bir yargının inşası için asıl müdahale ve talebin yurttaşlardan gelmesi gerektiğini vurguluyor.
Prof. Dr. İnayet Aydın, Artvin’in Borçka İlçesine bağlı Murgul nahiyesinde 1963 yılında dünyaya geldi. bir öğretmen çocuğu olarak 1966 yılında üç yaşında iken ailesi ile birlikte Çanakkale’ye yerleşti. İlkokula Soğucak Köy İlkokulunda başladı ve Bayramiç İlçesinde Milli Hakimiyet İlkokulu’nda bitirerek Bayramiç Ortaokuluna kayıt oldu. Ortaokuldan sonra yine Bayramiç Lisesi’nde eğitimime devam etti. 12 Eylül öncesi gerilimli yıllarda mezun oldu ve yükseköğrenim hakkı kazanan nadir kişilerden biri oldu. İki Yıllık Çanakkale Eğitim Enstitüsünü kazandı, aynı yıl Çanakkale merkeze taşındı. İki yıl Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik eğitimi aldı, stajını yaptı.
Akademik Eğitimi
Yeniden üniversite sınavına girerek 1981-1982 öğretim yılında “Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini kazandı, Lisans öğrenciliği boyunca halk oyunları ve halk müziği ile yakından ilgilendi. Prof. Dr. Haydar Taymaz, Prof. Dr. İbrahim Ethem Başaran, Prof. Dr. Ziya Bursalıoğlu, Prof. Dr. Mahmut Adem gibi alanın duayenlerinden dersler aldı. 1985 yılında Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünden mezun oldu. Üniversitede iken burslu öğrencisi olduğu Sümerbank’ın Bankacılık Personel ve Eğitim Müdürlüğünde memur olarak iki buçuk yıl çalıştı.
Sümerbank’ta çalışırken bir yandan da Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümünde yüksek lisans eğitimime başladı. Prof. Dr. Haydar Taymaz’ın danışmanlığında “3308 Sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu Gereğince Sümerbank Banka Şubelerinde Ticaret Lisesi Öğrencilerine Yaptırılan Beceri Eğitimi” başlıklı tezi ile 1988 yılında yüksek lisans eğitimimi tamamladı.
Akademik Çalışmaları
1988 Yılında A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi ve Planlaması Bölümüne Araştırma Görevlisi olarak atandı. Araştırma görevliliği ile birlikte Prof. Dr. Haydar Taymaz’ın danışmanlığında doktora çalışmalarına da başladı. 1993 yılında “ Eğitim Yönetiminde Stres Kaynakları” konulu tezi ile Doktor unvanını kazandı, aynı bölüme Yardımcı Doçent olarak atandı. 1990 Yılından itibaren Fakültede “Hizmet İçi Eğitim, Personel Yönetimi, Örgütsel Davranış, Yönetimde İnsan İlişkileri, Yönetimde Örnek Olaylar, Yönetimde Stres, Eğitim Yönetiminde Yeni Yaklaşımlar, Meslek Etiği, Teftiş Teknikleri, Eğitim Sisteminde Teftiş, Öğretimde Denetim, Çağdaş Denetim Yaklaşımları, Alternatif Okullar, Yönetimde Etik” gibi pek çok ders verdi. Immanuel Kant’ın “Teorisiz uygulama kör, uygulamasız teori boştur” sözünü rehber edindi.
1996 yılında 8 ay süre ile YÖK/ Dünya Bankası Milli Eğitimi Geliştirme Projesi kapsamında kazandığı bursla Amerika Birleşik Devletleri- OHIO “University of Cincinnati’de doktora sonrası araştırmacı olarak çalıştı.
1997’de Doçent, 2003’te Profesör olarak atandı. 2012 yılından bu yana Ankara Üniversitesi Hizmet İçi Eğitim Koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Yüzlerce kamu ve özel sektör kurumunda hizmet içi eğitim ve yönetim seminerlerinde programcı, koordinatör ve öğretici olarak görev aldı; ihtiyaç saptama ve değerlendirme çalışmalarını gerçekleştirdi.
İnayet Aydın ve Kamu Etiği
Etik Eğitimi ve Yönetici Eğitimi seminerleri vermektedir. Yönetsel Mesleki ve Örgütsel Etik, Eğitim ve Öğretimde Etik, Kamu ve Özel Kesimde Hizmet İçi Eğitim, Akademik Etik gibi 10 kitabı bulunmaktadır. Türkçe ve yabancı dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi ve kitap bölümü yazarlıkları bulunmaktadır.
Danışman olarak 150’ye yakın yüksek lisans ve doktora tezini yönetmiştir. 200’e yakın tez jürisinde, 40’a yakın doçentlik jürisinde görev almıştır.
Avrupa Konseyi ve Başbakanlık Kamu Görevlileri EtikKurulu işbirliğinde yürütülen “Ethics for the Prevention of Corruption in Turkey-(TYEC1)” ve “ Project on Consolidating Ethics in the Public Sector in Turkey(TYEC 2)”projeleri ile Avrupa Birliği ve Hâkimler Savcılar Kurulu işbirliğinde yürütülen “Project of Strengthening Judicial Ethics in Turkey” projelerinde danışman ve uzman olarak görev almıştır.
Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Önlemlerle İlgili Asgari Standart Kuralları (Tokyo Kuralları)
Genel Kurul,
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin ve Medeni ve Siyası Haklara İlişkin Uluslar arası Sözleşmenin yanı sıra, hukukla çatışan kişilerin haklarına ilişkin diğer uluslar arası insan hakları belgelerini hatırda tutarak. Aynı şekilde, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanına İlişkin Birleşmiş Milletler Birinci Kongresi tarafından kabul edilen, Suçluların Tretmanı için Minimum Standart Kuralları ve bu kuralların ulasal politikalara ve uygulamalara yaptığı önemli katkıları da hatırda tutarak,
Hapis dışı alternatifler hakkındaki, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanına İlişkin Birleşmiş Milletler Altıncı Kongresinin 8 numaraları kararını da hatırlayarak,
Aynı zamanda, Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanı ve Cezaevi Mevcudunun Azaltılması ve Suçluların Sosyal Entegrasyonları ile ilgili Birleşmiş Milletler 7. Kongresinin 16 sayılı kararını da hatırlayarak,
İlaveten 21 Mayıs 1986 tarih ve 1986/10 sayılı hapis dışı alternatiflere dair Ekonomik ve Sosyal Konsey kararının, Genel Sekreterden, Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı için Birleşmiş Milletler Enstitülerinin yardımı ile Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı için Birleşmiş Milletler Enstitülerinin yardımı ile Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tretmanı ile İlgili Birleşmiş Milletler 8. Kongresine sunulmak üzere, bu konu ile ilgili temel prensiplerin formüle edildiği bir bakış açısı ile hapis dışı alternatifler hakkında bir rapor hazırlamasının istenildiği XI. bölümünü de hatırda tutarak,
Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesinini, Suçun önlenmesi ve suçluların tretmanının geliştirilmesi için en etkili olabilecek yöntem ve tedbirlere dair bölümün yer aldığı dördüncü oturum raporunda da vurgulandığı üzere, Suçluların kurum dışında tretmanı alanında mahalli, milli bölgesel ve uluslar arası yaklaşım ve stratejilerin geliştirilmesi ve minimum standart kurallar formüle etmenin gerekli olduğunun farkında olarak:
Hapsin alternatiflerinin, suçluların tretmanı bakımından hem kendileri hem de içeresinde bulundukları toplum için en üst seviyede yarar ağlayacak etkili bir metot olabileceğine inanarak.
Özgürlüğü sınırlamanın, sadece kamu güvenliği, suçun önlenmesi, adil ve caydırıcı cezalandırma bakımlarından haklı görülebileceğinin ve ceza adalet sisteminin nihai amacının suçlunun topluma yeniden kazandırılması olduğunun bilincinde olarak,
Birçok ülke artan cezaevi mevcutları ile cezaevi kalabalığının, Mahpusların Tretmanına İlişkin Minimum Standart Kuralların uygun bir şekilde tatbiki açısından güçlüklere sebep olduğunu vurgulayarak;
Suçların önlenmesi ve kontrolü komitesinin başardığı işin yanı sıra, 8. Kongre için bölgesel hazırlık toplantıları ile suçun önlenmesi ve tretmanı hakkındaki toplantının II. Numaralı konusu olan “Hapis Sorunları Hakkında Ceza Adaleti Politikaları, Diğer Ceza Yaptırımları ve Alternatif Tedbirler” hakkındaki toplantılarında başardığı işi takdirle karşılayarak,
Hapis dışı tedbirlere ilişkin minimum standart kuralların geliştirilmesinde başardığı görev sebebiyle Suçun Önlenmesi ve Suçluların Tredmanı ile ilgili Birleşmiş Milletler Asya ve Uzak doğu Enstitüsü’nün yanı sıra ilgili birçok hükümler arasında ve hükumet dışı kuruluşlara özellikle Uluslar arası Ceza ve Cezaevi Vakfı’na hazırlık çalışmalarından dolayı minnetlerini ifade ederek,
1. Bu karar ekindeki Birleşmiş Milletler Hapis Dışı Tedbirler için Minimum Standart Kuralları kabul ederek ve Suçun önlenmesi ve Kontrolüne Dair Komitesinin Tavsiyelerinin “Tokyo Kuralları” adıyla tanınmasını kabul eder;
2. Tokyo Kurallarının mili, bölgesel ve bölgelerarası düzeylerde ülkelerin siyası, ekonomik, sosyal ve kültürel şartları ve gelenekleri de dikkate alınarak uygulanmasını tavsiye eder;
3. Üye devletleri, Tokyo Kurallarını Politika ve uygulamalarında tatbik etmeye davet eder;
4. Üye devletleri, Tokyo Kurallarını özellikle yasa uygulayıcı memurların, savcıların, hakimlerin, tretman memurlarının, avukatların, mağdurların, sosyal hizmetlerin ve hapis dışı tedbirlerin uygulanması ile ilgili hükumet dışı kuruluşların ayrıca yürütme, yasama ve kamu oyunun dikkatine sunmaya davet eder;
5. Üye devletlerin, 1994 yılından başlayarak her beş yılda bir Tokyo Kurallarının uygulamasına ilişkin rapor vermesini rica eder;
6. Bölgesel Komisyonları, Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Mahkûmların Tretmanı Enstitülerini, uzman kuruluşları ve Birleşmiş Milletler teşkilatı içerisindeki diğer birimler ile hükümetler arası kuruluşların yanı sıra ilgili hükumet dışı kuruluşları Ekonomik ve Sosyal Konseye danışmanlık statüsünde Tokyo Kurallarının uygulanmasına aktif olarak katılmaya çağrı;
7. Suçların Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine bu tavsiye kararının uygulanmasının öncelikli olarak, nazari dikkate alması gerektiğini duyurur;
8. Genel Sekreterden Suçların Önlenmesi ve Kontrolü Komitesinin 12.oturumunda onaylanmak üzere Tokyo Kurallarına yorumlayıcı hazırlık çalışmaları yapmasını, hukuki güvencelere özel dikkat sarf ederek kuralların uygulanmasını ve benzer prensipleri belirlemesini talep eder;
9. Birleşmiş Milletler suçun önlenmesi ve suçluların tretmanı enstitülerini bu görevde genel sekretere yardımcı olmaya davet eder;
10. Hükumetler arası ve hükumet dışı kuruluşlar ile diğer ilgili kuruluşların bu gelişimi aktif olarak katılmalarını ister.
11. Genel sekreterden, Tokyo Kurallarının mümkün olan en geniş alana yayılmasını sağlayıcı, hükümetlere, hükümetlerarası ve hükümet dışı kuruluşlarla ilgili diğer birimlere de duyurulması da dâhil olmak üzere gerekli işlemleri yapmasını talep eder.
12. Aynı zamanda genel sekreterden, 1994 yılından başlamak üzere her beş yılda bir Tokyo Kurallarının uygulanması ile ilgili çalışmaları bir rapor halinde Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine düzenli olarak bildirmesini talep eder.
13. İlaveten, Genel Sekreterden talepleri halinde üye devletlere Tokyo Kurallarının uygulanması ile ilgili yardımcı olmasını ve bunların Suçun Önlenmesi ve Kontrolü Komitesine düzenli olarak bildirmesini talep eder.
14. Bu kararın ve bu karara ek metnin Birleşmiş Milletlerin ilgili bütün birimlerinin dikkatine sunulmasına bir sonra basılacak Birleşmiş Milletler dokümanı olan “insan hakları: Uluslar Arası Belgelerin Bir Derlemesi” başlıklı dokümana ilave edilmesini rica eder.
1. GENEL PRENSİPLER 1. Temel Amaçlar
1.1 Bu Asgari Standart Kurallar, hapis dışı önlemlerin kullanılmasını geliştirmek için temel prensipleri ve
hapse alternatif bir cezaya tabi olan kimseler için minimum korunmaları düzenler.
1.2 Bu kurallar, ceza adaletinin yerine getirilmesinde ve özellikle suçlulara muamele konusunda toplumun daha fazla katılımının sağlanması ve ayrıca suçlular arasında topluma karşı sorumluluk duygusunun geliştirilmesi amacıyla hazırlanmıştır.
1.3 Bu kurallar, her ülkenin kendi siyasal, ekonomik ve sosyal ve kültürel koşulları ve o ülkenin ceza adalet sisteminin amaç ve hedefleri göz önüne alınarak uygulanacaktır.
1.4 Üye devletler bu kuralları uygularken kamu güvenliği ve suçun önlenmesi bakımından suçluların bireysel hakları, mağdurların hakları ve toplumun kaygıları arasında adil bir denge sağlamak için çaba göstereceklerdir.
1.5 Üye devletler, hapse alternatif başka önlemler sağlamak ve böylece hapis cezasının uygulanmasını azaltmak ve insan haklarına uygunluğu, sosyal adalet şartlarını ve suçlunun ihtiyacı olan rehabilitasyonu dikkate alarak ceza adalet sistemini modernleştirmek için kendi hukuk sistemlerinde hapis dışı önlemler geliştireceklerdir.
2. Hapis dışı önlemlerin kapsamı
2.1. Bu kuralların ilgili hükümleri, ceza adaleti yönetiminin her aşamasında soruşturan, yargılayan ve hükmü infaz edilen herkese uygulanacaktır. Bu kuralların amacı bakımından söz konusu kişilerin zanlı, sanık ya da mahkum olup olmadıklarına bakılmaksızın bu kişiler “suçlu” olarak adlandırılacaklardır.
2.2 Bu kurallar ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasal ya da diğer bir fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da diğer bir konum gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmaksızın uygulanacaktır.
2.3. Ceza adalet sistemi, suçun niteliğine ve ağırlığına, suçlunun kişiliğine ve geçmiş yaşamına, toplumun suça karşı korunmasına daha fazla uygunluk sağlamak ve hapis önlemlerinin gereksiz yere kullanılmasından kaçınmak için, dava öncesinden hüküm sonrasına kadar her aşamada, bir dizi hapis dışı önlem öngörmelidir. Getirilen hapis dışı önlemlerin sayısı ve türü, hükmün infazını mümkün kılacak
biçimde belirlenmelidir.
2.4. Yeni hapis dışı önlemlerin geliştirilmesi teşvik edilmeli, bunlar yakından izlenmeli ve uygulamaları sistematik olarak değerlendirilmelidir.
2.5. Yasal koruma araçlarına ve hukuk kurallarına uygun olarak, suçluların toplum içinde ele alınmasına özen gösterilmeli, yasal önlemlere ya da dava açma yoluna başvurmaktan mümkün olduğu kadar kaçınılmalıdır.
2.6. Hapis dışı önlemler, asgari müdahale prensibine uygun bir biçimde uygulanmalıdır.
2.7. Hapis dışı önlemler, suçtan ve cezadan arındırma çabalarının bir parçası olarak kullanılmalı ve bu yöndeki çabalara müdahale ya da bunları geciktirme amacı taşımamalıdır.
3. Yasal koruyucular
3.1 Hapis dışı önlemlerin konulması, tanımlanması ve uygulanması kanunla tayin edilmelidir.
3.2 Bir hapis dışı önlemin seçimi, suçun niteliği ve ağırlığı, suçlunun kişiliği ve geçmiş yaşamı, infazın amaçları ve mağdurun hakları bakımından yerleşik ölçülere göre yapılan değerlendirmeye dayanmalıdır.
3.3 Yargı organının ya da diğer yetkili bağımsız makamların bu konudaki takdir yetkileri, yargılamanın her aşamasında tam bir sorumluluk içinde ve sadece hukukun üstünlüğüne uygun olarak kullanılacaktır.
3.4 Resmi bir muhakemeden ya da yargılamadan önce ya da bunların yerine uygulanacak olan ve suçluya bir yükümlülük getiren bir hapis dışı önlem, suçlunun rızasını gerektirecektir.
3.5 Hapis dışı önlemlerin uygulanması hakkındaki kararlar, suçlunun başvurusu üzerine yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamların denetimine tabi olacaktır.
3.6 Suçlu, hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında kişisel haklarının etkileyen konular hakkında yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamlara talepte ya da şikayette bulunma hakkına sahip olacaktır.
3.7 Suçluya başvuru için gerekli mekanizma ve mümkün olduğu takdirde, uluslararası hukukta tanınmış insan haklarına aykırılık ile ilgili her hangi bir şikayet için tazmin sağlanmalıdır.
3.8 Hapis dışı önlemler, suçlu üzerinde tıbbi ya da psikolojik deneyler yapılmasını ya da suçluya gereksiz yere fiziksel ya da ruhsal zarar verebilecek tehlikeleri içermeyecektir.
3.9 Hapis dışı önlem uygulanan suçlunun insanlık onuru her zaman korunacaktır. 3.10 Hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında suçlunun hakları, hapis dışı önlem kararı veren yetkili makamın tayin ettiği ölçüden daha fazla kısıtlanmayacaktır.
3.11 Hapis dışı önlemlerin uygulanması sırasında suçlunun özel yaşamının gizliliğine olduğu kadar, ailesinin de özel yaşamının gizliliğine saygı gösterilecektir.
3.12 Suçlunun şahsi sicili kesinlikle gizli tutulacak ve üçüncü kişilere verilmeyecektir. Bu kayıtlara giriş, sadece suçlunun dosyasını düzenlemekle doğrudan ilgili olan kişilerle ya da usulüne uygun olarak yetki verilmiş kişilerle sınırlandırılacaktır.
4. Saklı Hükümler
4.1 Bu kurallardaki hiç bir hüküm, suçlulara muamele ve onların temel insan haklarının korunması ile ilgili durumlarda, Mahpuslara Muamele için Asgari Standart Kurallar, Gençler için Adalet Sistemine dair Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları, Her Hangi bir Biçimde Tutulan ya da Hapsedilen Kişilerin Korunması için Prensipler Bütünü ya da uluslararası toplum tarafından tanınan diğer insan hakları belgelerinin ve standartlarının uygulanmasını önleyecek bir biçimde yorumlanamaz.
II. DAVA ÖNCESİ AŞAMA
5. Dava öncesi önlemler
5.1 Gerektiği zaman ve hukuk sistemine uygun olduğu takdirde; polis,savcılık ya da cezai konularla meşgul olan diğer makamlar, toplumun korunması, suçun önlenmesi ya da hukuka saygının geliştirilmesi ve mağdurun hakları bakımından soruşturmayı sürdürmenin gerekli olmadığını takdir etmeleri halinde, suçluyu serbest bırakma yetkisine sahip olmalıdırlar. Serbest bırakmanın uygunluğu konusunda karar verebilmesi amacıyla, her hukuk sisteminde bir takım belirli ölçüler geliştirilmelidir. Küçük suçlar için savcılar, gerektiği takdirde, hapis dışı önlemlerin uygulanmasına karar verebilirler.
6. Tutuklama tedbirinden kaçınma
1. Dava öncesi göz altında tutma, aynı zamanda, iddia edilen suçun soruşturulması ve toplumun ve mağdurun korunmasına özen göstererek ceza muhakemesinde son çare olarak uygulanmalıdır.
2. Dava öncesi göz altında tutmaya alternatif önlemler, mümkün olduğu kadar erken bir aşamada uygulanmalıdır. Göz altında tutma, 5.1 sayılı kuralda belirtilen amaca ulaşmak için gerektiğinden daha uzun bir süre devam etmemeli ve insanca ve doğuştan sahip olunan insanlık onuruna saygı esasına uygun olarak yerine getirilmelidir.
3. Dava öncesi göz altında tutmaya başvurulması halinde, suçlunun, yargısal ya da diğer bir yetkili bağımsız makama itirazda bulunma hakkı olacaktır.
III. YARGILAMA VE KARAR AŞAMASI
7. Sosyal araştırma raporları
7.1 Sosyal araştırma raporları edinme imkanı bulunması halinde, yargısal makamlar, yetkili bir kurum ya da kuruluş tarafından hazırlanan bir araştırma raporu edinebilirler. Bu tür bir rapor, suçluların suç işleme eğilimi ve mevcut suçları hakkında sosyal bilgileri içermelidir. Bu raporda ayrıca, hüküm verme usulüne ilişkin bilgiler ve tavsiyeler de yer almalıdır. Rapor, gerçeklere dayalı, objektif ve tarafsız olmalıdır ve sübjektif görüşler açık bir şekilde belirtilmelidir.
8. Mahkumiyet Şekilleri
8.1 Hapis dışı önlemlere karar vermeye yetkili ve elinde hapis dışı alternatifler konusunda geniş bir uygulama alanı bulunan yargısal makam, bu kararı verirken, suçlunun topluma kazandırılma ihtiyacını, toplumun korunmasını ve mümkün olduğu takdirde kendilerine danışılacak olan mağdurların menfaatlerini de dikkate almalıdır.
8.2 Hüküm veren makamlar vakaları aşağıdaki şekillerde çözüme kavuşturabilir:
(a) Tembih, ihtar ve kınama gibi sözlü yaptırımlar;
(b) Şartlı tahliye;
(c) Statü cezaları;
(d) Para cezası ve günlük para cezası gibi ekonomik yaptırımlar ve mali cezalar;
(e) El koyma ve kamulaştırma kararı;
(f) Mağdura iade ya da tazminat kararı;
(g) İnfazı durdurulmuş ya da ertelenmiş ceza;
(h) Denetimli gözetim ya da yargısal denetim;
(i) Kamu hizmetlerinde çalıştırma kararı;
(j) Kampa gönderme;
(k) Ev hapsi;
(l) Kurum dışı muamele yöntemlerinin başka her hangi bir türü;
(m) Yukarıda sıralanmış olan önlemlerden bir kaçının beraber uygulanması.
IV. MAHKUMİYET KARARI SONRASI AŞAMA
9. Mahkumiyet kararı sonrası önlemler
9.1 Mahpusları bir kuruma yerleştirmekten kaçınmak ve onları toplumla yeniden, en erken şekilde katılmalarına yardımcı olmak için, yetkili makamların elinde çok sayıda hüküm sonrası alternatif uygulamalar bulunmalıdır.
9.2 Mahkumiyet sonrası önlemler şunlardır:
(a) Memlekete gitme izni ve geçici yurtlarda kalma;
(b) Çalışma ya da eğitim amaçlı salıverme;
(c) Şartlı tahliyenin çeşitli türleri;
(d) Cezada indirim;
(e) Af
9.3 Af dışında kalan hüküm sonrası önlemler, suçlunun başvurusu üzerine yargısal ya da diğer yetkili bağımsız makamların denetimine tabi olmalıdır.
9.4 Hapis dışı bir program için, her hangi bir biçimde bir kurumdan çıkarılma, mümkün olan en kısa süre içinde ele alınmalıdır.
V. HAPİS DIŞI ÖNLEMLERİN UYGULANMASI
10. Gözetim
10.1 Gözetimin amacı, suçun tekrar etme olasılığını azaltmak ve suçlunun yeniden suç işleme ihtimalini en aza indirecek şekilde toplumla yeniden bütünleşmesini sağlamaktır.
10.2 Bir hapis dışı önlemin gözetimi de içermesi halinde, gözetim hukuken öngörülen özel şartlarda, yetkili makamlar tarafından yürütülecektir.
10.3 Verilen bir hapis dışı önlemler çerçevesinde, her bir özel olayda suçlunun işlediği suç üzerinde kafa yormasına yardımcı olmak amacıyla, ona en uygun gözetim ve muamele yöntemi belirlenmelidir.
Gözetim ve muamele periyodik olarak denetlenmeli ve gerekli görülen değişiklikler yapılmalıdır.
10.4 Gerekli olduğu durumlarda, suçlulara psikolojik, sosyal ve maddi yardım ile, toplumla bağlarını güçlendiren fırsatlar ve toplumla yeniden bütünleşmelerini sağlayan imkanlar sağlanmalıdır.
11. Süre
11.1 Hapis dışı önlemin süresi, hukuka uygun olarak yetkili makam tarafından belirlenmiş süreyi aşmayacaktır.
11.2 Suçlunun, hapis dışı önleme olumlu cevap vermesi durumunda, bu önlemin daha erken sona erdirilmesine karar verilebilir.
12. Koşullar
12.1 Eğer yetkili makam, suçlu tarafından yerine getirilmesi gereken koşulları belirleyecekse, suçlu ve mağdurun ihtiyaçları ve hakları ile toplumun ihtiyaçlarını dikkate alacaktır.
12.2 Yerine getirilmesi gereken şartlar pratik, açık ve mümkün olduğu kadar az olmalıdır, bu şartlar suçlunun yeniden suç işleme olasılığını azaltmayı ve mağdurun ihtiyaçlarını da dikkate alarak suçlunun toplumla yeniden bütünleşme şansını arttırmayı hedefleyecektir
12.3 Hapis dışı önlemlerin uygulanmasından önce suçluya, bu tedbirin uygulanması konusundaki şartlar ile yükümlülükleri ve hakları ile ilgili yazılı ve sözlü olarak açıklama verilecektir.
12.4 Bu şartlar, suçluda meydana gelen gelişmeye uygun olarak, yasal hükümlere göre yetkili makamlar tarafından değiştirilebilir.
13. Muamele süreci
13.1 Verilen bir hapis dışı önlem çerçevesinde, suçluların ihtiyaçlarını daha etkili bir biçimde karşılamak
için, gerekli hallerde sosyal çalışma, grup terapisi, ikametgah içi programlar gibi değişik projeler ile çeşitli suçlu kategorilerine uygun özel muamele programları geliştirmelidir.
13.2 Muamele programı, gerekli eğitimi almış ve pratik tecrübeye sahip uzman kişiler tarafından yürütülmelidir.
13.3 Muamelenin gerekli olduğuna karar verilmesi halinde, suçlunun özgeçmişi, kişiliği, yetenekleri, zeka durumu, sahip olduğu değerleri ve özellikle suçu işlemesine sebep olan şartları anlamak için her türlü çaba sarf edilmelidir.
13.4 Yetkili makam hapis dışı önlemlerin uygulanmasında, toplumun ve toplumsal destek sistemlerinin yardımına başvurabilir.
13.5 Muamele programlarının etkili bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlamak için mümkün olduğu kadar yönetsel düzeyde ekip halinde sosyal çalışmaya yönelik görevler verilmelidir.
13.6 Her bir suçlu için, yetkili makam tarafından ayrı bir dosya açılacak ve muhafaza edilecektir.
14. Disiplin ve disiplin koşullarının ihlali
14.1 Uyulması gereken şartların suçlu tarafından ihlal edilmesi, hapis dışı önlemlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması ile sonuçlanabilir.
14.2 Hapis dışı önlemlerin değiştirilmesi ya da kaldırılması kararı yetkili makam tarafından verilmelidir. Ancak bu karar, hem gözetim görevlisinin hem de suçlunun sunduğu vakaların dikkatli bir biçimde incelenmesinden sonra verilmelidir.
14.3 Hapis dışı önlemin başarısız olması, otomatik olarak hapis önleminin uygulanmasına yol açmamalıdır.
14.4 Bir hapis dışı önlemin değiştirilmesi ya da kaldırılması halinde, yetkili makam uygun başka bir hapis dışı önlemin uygulanması için girişimde bulunacaktır. Hapis cezası ancak, başka uygun bir cezanın bulunamaması durumunda verilebilir.
14.5 Gözetim altındaki bir suçlunun koşulların ihlali sebebiyle gözaltına alınma ve tutuklama yetkisi
kanunla belirlenecektir.
14.6 Hapis dışı önlemin değiştirilmesine ve kaldırılmasına karşı suçluya yargısal ya da diğer bağımsız bir makam önünde itirazda bulunma hakkı tanınacaktır.
VI. PERSONEL
15. İşe alma
15.1 Personelin ise alınmasında ırk, renk, cinsiyet, yaş, dil, din, siyasal ya da başka bir fikir, milli ya da sosyal köken, mülkiyet, doğum ya da başka her hangi bir statü gibi sebeplerle ayrımcılık yapılmayacaktır. Personelin ise alınmasıyla ilgili politika, ulusal politikalarla onaylanmış pozitif ayrımcılığı dikkate almalı ve gözetim altında tutulacak suçluların çeşitliliğini göz önünde tutmalıdır.
15.2 Hapis dışı önlemleri uygulamak üzere görevlendirilmiş olan kişiler, bu ise kişisel olarak uygun olmalı ve mümkün olduğu kadar mesleki eğitime ve pratik tecrübeye sahip bulunmalıdır. Görevlilerin nitelikleri açıkça belirlenmelidir.
15.3 Nitelikli meslek görevlilerini istihdam etmek ve çalışmalarını sağlamak için, bu görevlere uygun hizmet şartları, yeterli maaş ve işin niteliğine uygun menfaatler sağlanmalı, mesleki gelişme ve meslekte ilerleme için geniş fırsatlar yaratılmalıdır.
16. Görevlilerin eğitimi
16.1 Görevlilere verilen eğitimin amacı, suçluların topluma kazandırılmaları, suçluların haklarının güvence altına alınması ve toplumun korunması konusunda görevlilerin sorumluluklarını açıkça ortaya koymaktadır. Bu eğitim görevlilere, ayrıca ilgili kuruluşlar ıle işbirliği yapma ihtiyacı ile faaliyetleri koordine etme konusunda bir anlayış da vermelidir.
16.2 İşe başlamadan önce görevlilere hapis dışı önlemlerin niteliği, gözetimin amaçları ve hapis dışı önlemlerin uygulanmasında çeşitli modeller hakkında bilgileri içeren bir eğitim verilecektir.
16.3 Görevliler işte çalışmaya başladıktan sonra, meslek içi eğitim ve bilgi tazeleme kurslarına katılarak, bilgilerini ve mesleki kapasitelerini sürdürüp geliştirmelidirler. Bu amaca uygun ve yeterli tesisler sağlanmalıdır.
VII. GÖNÜLLÜLER VE DİĞER TOPLUMSAL KAYNAKLAR
17. Toplum katılımı
17.1 Kendilerine hapis dışı önlemler uygulanan suçlular ile aile ve toplum arasındaki bağların güçlendirilmesindeki en önemli faktörlerden ve başlıca kaynaklardan biri olması nedeniyle, halkın katılımı teşvik edilmelidir. Halkın katılımı, ceza adaletinin yönetimi yönündeki çabaları tamamlayacaktır.
17.2 Halkın katılımı, bireyler için kendi toplumunun korunmasına katkıda bulunma fırsatı olarak kabul edilmelidir.
18. Toplumun anlayışı ve işbirliği
18.1 Hükümet kuruluşları, özel sektör ve genel olarak toplum, hapis dışı önlemleri geliştiren gönüllü kuruluşlara destek vermeleri için teşvik edilmelidir.
18.2 Hapis dışı önlemlerin uygulanmasında toplumun katılımına olan ihtiyaç konusundaki duyarlılığı arttırmak için konferanslar, seminerler, sempozyumlar ve başka faaliyetler düzenlenmelidir.
18.3 Hapis dışı önlemlerin daha geniş çapta uygulanmasına ve suçluların toplumla bütünleşmelerine yardımcı faaliyetlerin yürütülmesine yol açacak şekilde, toplumda yapıcı bir tutum oluşturulmasına katkıda bulunmak amacıyla her türlü medya aracı kullanılmalıdır.
18.4 Toplumun, hapis dışı önlemlerin gerçekleştirilmesindeki rolünün önemi hakkında bilgilendirilmesi için her türlü çaba sarf edilmelidir.
19. Gönüllüler
19.1 Gönüllüler, söz konusu ise olan ilgileri ve yetenekleri esas alınarak özenle seçilip ise alınmalıdırlar. Yapacakları işteki özel sorumlulukları bakımından kendilerine gereği gibi eğitim verilmeli, yetkili makamların desteğinden ve danışmanlığından yararlanılmalı ve kendilerine yetkili makamlarla görüşme fırsatı verilmelidir.
19.2 Gönüllüler, suçlulara ve ailelerine danışmanlık hizmeti vermek, kapasitelerine suçluların ihtiyaçlarına göre başka şekillerde uygun yardımlarda bulunmak suretiyle, suçlular ile ailelerini toplumla daha derin bağlar geliştirmeleri yönünde teşvik etmelidirler.
19.3 Gönüllüler, görevlerini yerine getirirlerken, kazalara, yaralanmalara ve kamusal sorumluluklara karşı sigorta edilmelidirler. Çalışma sırasında uğradıkları zararlar için yaptıkları belgeli masraflar kendilerine geri ödenmeli, toplumun huzuru için verdikleri hizmetler bakımından toplumun kendilerini daha fazla tanımaları sağlanmalıdır.
VIII. ARAŞTIRMA, PLANLAMA, POLİTİKA OLUŞTURMA VE DEĞERLENDİRME
20. Araştırma ve planlama
20.1 Planlama sürecinin esaslı bir yönü olarak, suçluların hapis dışı önlemler ile muameleleri hakkındaki araştırmaların organize edilmesine ve geliştirilmesine, resmi ve özel kuruluşların katılımını sağlamak için çaba gösterilmelidir.
20.2 Hapis dışı önlem uygulanan kişilerin, uygulayanların, toplumun ve politika oluşturanların karşılaştıkları problemler hakkında düzenli olarak araştırma yapılmalıdır.
20.3 Suçlulara hapis dışı muamele uygulanması konusundaki verilerin ve istatistiklerin toplanması ve analizi için ceza adalet sitemi içerisinde araştırma ve enformasyon mekanizmaları oluşturulmalıdır.
21. Politika oluşturma ve program geliştirme
21.1 Ceza adalet sisteminin bütünleyici bir parçası olarak, ulusal gelişim süreci içinde, hapis dışı önlemler için programlar sistematik olarak planlanmalı ve uygulanmalıdır.
21.2 Hapis dışı önlemlerin daha etkin bir biçimde uygulanması amacıyla düzenli olarak değerlendirmeler yapılmalıdır.
21.3 Hapis dışı önlemlerin amaçlarını, fonksiyonunu ve etkinliğini değerlendirmek için periyodik denetimler yapılmalıdır.
22. İlgili kuruluş ve faaliyetler ile bağlantı kurma
22.1 Hapis dışı önlemlerden sorumlu olan birimler ile, ceza hukuku sisteminin diğer kolları, resmi ve gayri resmi sosyal gelişme ve yardım kuruluşları arasında, sağlık, barınma, eğitim, iş ve kitle iletişimi
alanlarındaki bağlantıların kurulmasını kolaylaştırmak için çeşitli düzeylerde gerekli mekanizmalar
geliştirilmelidir.
23. Uluslararası işbirliği
23.1 Kurum dışı muamele alanında, ülkeler arasında bilimsel işbirliğini geliştirmek için çaba sarf edilmelidir. Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve suçlulara muamele ile ilgili kuruluşları vasıtasıyla ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğinin Sosyal Gelişme ve İnsani İlişkiler Merkezi’nin, Suçun Önlenmesi ve Ceza Adalet Birimi ile yakın ilişki halinde, üye devletler arasındaki hapis dışı önlemler hakkında araştırma, eğitim, teknik yardım ve bilgi alış verişi güçlendirilmelidir.
23.2 Şartlı Cezaya Mahkum Edilen ya da Şartlı Tahliye Edilen Suçluların Gözetiminin Transferi Hakkındaki Model Anlaşmaya uygun olarak, hapis dışı önlemlerin alanını başka ülkelere de yaygınlaştırmak ve uygulanmalarını kolaylaştırmak için karşılaştırmalı çalışmalar ile mevzuatın uyumu
çalışmaları yürütülmelidir.
Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi
ILO-105 No’lu Zorla Çalıştırmanın Kaldırılması Sözleşmesi Kabul Tarihi: 5 Haziran 1957 Kanun Tarih ve Sayısı: 14.12.1960 / 162 Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 21.12.1960/10686
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu tarafından vâki davet üzerine 8 Haziran 1957 tarihinde Cenevre’de 32 nci toplantısını yapan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı, toplantı gündeminin 6 ncı maddesini teşkil eden cebri çalıştırma meselesini inceledikten,
Cebri çalıştırmaya mütedair 1930 tarihli Sözleşme hükümlerini gözönünde tuttuktan,
Esarete müteallik 1926 tarihli Sözleşmenin, mecburi veya cebri çalıştırmanın esarete müşabih şartlara yol açmaması için gerekli bütün tedbirlerin alınmasını derpiş etmekte olduğunu; esaretin, esir ticaretinin ve esarete benzer müesseselerle tatbikatın ilgasına dair olan 1956 tarihli ek Sözleşmenin ise, borç yüzünden kulluk ve köleliğin tamamen ilgasını istihdaf eylediğini; ve ücretin himayesi hakkındaki 1949 tarihli Sözleşmenin, ücretlerin muntazam fasıllarla ödenmesini derpiş eylediğini ve ücret tediye usullerinin, işçiyi işinden ayrılmasını mümkün kılacak her türlü fiili imkanlardan mahrum bırakacak tarzda olmasını men ettiğini nazarı itibara aldıktan,
Ve Birleşmiş Milletler Antlaşmasında, istihdaf edilen ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinde beyan olunan insan haklarını ihlal edici mahiyette olan muayyen cebri veya mecburi çalıştırma şekillerinin ilgasına mütedair diğer tekliflerin kabulüne ve bu tekliflerin Milletlerarası bir Sözleşme şeklini almasına karar verdikten sonra, 1957 yılı Haziran ayının işbu yirmi beşinci günü Cebri Çalıştırmanın İlgası Hakkında 1957 Sözleşmesi adını alacak olan aşağıdaki Sözleşmeyi kabul eder.
MADDE 1
Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, cebri veya mecburi çalıştırmayı menetmeyi ve,
Siyasi bir cebir veya eğitim tedbiri olarak veya muayyen siyasi fikirlere sahip olan veya bu fikirleri beyan eden şahıslara veya kurulu siyasi, iktisadi veya içtimai nizama karşı ideolojik bakımdan muhalefetlerini izhar eden kimselere bir ceza olarak,
İktisadi gelişme gayesiyle el emeğini seferber etme ve el emeğinden faydalanma metodu olarak,
Çalışma disiplini olarak,
Grevlere iştirak etmiş olmayı tecziye tedbiri olarak,
Irki, içtimai, milli veya dini bir tefrik vasıtası olarak,
Hiçbir şekilde cebri veya mecburi çalıştırmaya başvurmamayı taahhüt eder.
MADDE 2
Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bu Sözleşmeyi onayan her üyesi, bu Sözleşmenin 1 inci maddesinde tasrih edilen şekildeki cebri veya mecburi çalıştırmanın derhal ve tamamen ilgasını temin etmek üzere müessir tedbirler ittihazını taahhüt eder.
MADDE 3
Bu Sözleşmenin kesin onama belgeleri Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne gönderilecek ve onun tarafından tescil edilecektir.
MADDE 4
Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri, Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü tarafından tescil edilmiş olan Milletlerarası Çalışma Teşkilatı üyelerini bağlayacaktır.
Sözleşme, iki üyenin onama belgelerinin Umum Müdür tarafından tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
Daha sonra, bu Sözleşme, her üye hakkında, kendisinin onama belgesinin tescil edildiği tarihten itibaren 12 ay sonra yürürlüğe girecektir.
MADDE 5
Bu sözleşmeyi onayan her üye, onu, ilk Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 10 yıllık bir devrenin hitamında, Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürüne göndereceği ve Umum Müdürün tescil edeceği bir ihbarname ile feshedilebilir. Fesih, feshin tescili tarihinden itibaren bir yıl sonra muteber olacaktır.
Bu Sözleşmeyi onamış olup da, bundan evvelki fıkrada zikrolunan 10 yıllık devrenin hitamından itibaren bir yıl içinde bu maddede derpiş edilmiş olan fesih hakkını kullanmayan her üye, yeniden 10 yıllık bir müddet için bağlanmış olacak ve bundan sonra bu Sözleşmeyi,
Her on yıllık devrenin hitamında, bu maddede derpiş edilen şartlar içinde feshedebilecektir.
MADDE 6
Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, Teşkilat üyeleri tarafından kendisine bildirilen bilumum onama ve fesihlerin tescil edildiklerini Milletlerarası Çalışma Teşkilatının bütün üyelerine tebliğ edecektir.
Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, kendisine gönderilen sözleşmenin ikinci onama belgesinin tescil edildiğini Teşkilat üyelerine tebliğ ederken, bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Teşkilat üyelerinin dikkatini çekecektir.
MADDE 7
Milletlerarası Çalışma Bürosu Umum Müdürü, yukarıdaki maddelere tevfikan tescil etmiş olduğu bütün onama ve fesihlere dair tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi gereğince tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştıracaktır.
MADDE 8
Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, lüzum göreceği zamanlarda, bu Sözleşmenin tatbikatı hakkında Genel Konferansa bir rapor sunacak ve onun kısmen veya tamamen tadil keyfiyetinin Konferans gündemine konulması lüzumu hakkında karar verecektir.
MADDE 9
Konferansın, bu Sözleşmeyi kısmen veya tamamen tadil eden yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde, yeni Sözleşme başka bir şekil derpiş etmedikçe;
Tadili ihtiva edici yeni Sözleşmenin bir üye tarafından onanması keyfiyeti, yukarıdaki beşinci madde hükümleri nazarı itibaren alınmaksızın ve fakat tadil edici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartıyla, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini tazammum edecektir.
Bu Sözleşme, tadili ihtiva edici yeni Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren artık üyelerin onanmasına açık bulundurulmayacaktır.
Bu Sözleşme, onu onayıp ta tadil edici Sözleşmeyi onamamış bulunan üyeler için, her halde şimdiki şekil ve muhtevasıyla yürürlükte kalmakta devam edecektir.
MADDE 10
Bu sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede muteberdir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi ve Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile genç insanların haklarına ve esenliklerine ilişkin, Uluslararası Çalışma Örgütü standartları dahil diğer uluslararası belgeleri dikkate alarak,
Ayrıca, Çocuk Hakları Bildirgesi’ni, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’yi ve Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nı (Pekin Kuralları) dikkate alarak,
Genel Kurul’un, Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 7. Birleşmiş Milletler Kongresi tarafından tavsiye edilen Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nı kabul ettiği 29 Kasım 1983 tarih ve 40/33 sayılı Genel Kurul kararını anımsatarak,
Genel Kurul’un, 29 Kasım 1985 tarih ve 40/35 sayılı kararıyla, çocuk suçluluğunun önlenmesi alanında özel programlar ve uygulamalar geliştirmelerinde Üye Devletler’e yardımcı olacak yardım, bakım ve topluluk katılımını vurgulayan standartların belirlenmesi yönünde çağrıda bulunduğunu; bu arada Ekonomik ve Sosyal Konsey’den, standartların yaşama geçirilmesinde kaydedilen mesafeyi Suçların önlenmesi ve Suçlulara Muamele 8. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne iletmesi talebinde bulunduğunu anımsatarak,
Ayrıca, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, 21 Mayıs 1986 tarih ve 1986/10 sayılı kararıyla, 8. Kongreden, çocuk suçlarının önlenmesiyle ilgili standartları kabul gözüyle değerlendirmesini talep ettiğini anımsatarak,
Çocuk suçluluğunun önlenmesi için ulusal, bölgesel ve uluslararası nitelikte yaklaşımlara ve stratejilere gerek duyulduğunu belirleyerek,
Her çocuğun, ücretsiz eğitim başta olmak üzere temel insan haklarına sahip olduğunu teyit ederek,
Yasalarla herhangi bir sorun yaşasınlar ya da yaşamasınlar, kendi başına bırakılan, ihmale uğrayan, istismar edilen, uyuşturucu kullanımına sürüklenen, marjinal koşullarda yaşayan ve genel olarak sosyal risklerle karşılaşan çok sayıda çocuk olduğunu bilerek,
Suçluluğun önlenmesi ve toplumun esenliği yönünde benimsenen ilerici politikaların sağladığı yararları dikkate alarak,
1. Suç Önleme ve Denetim Komitesi ile Genel Sekreter’in, çocuk suçluluğunun önlenmesi alanındaki yönlendirici ilkelerin geliştirilmesinde başardıkları önemli işleri memnuniyetle kaydederek;
2. Riyad’daki Güvenlik Çalışmaları ve Eğitim Merkezi’nin, Viyana’daki Birleşmiş Milletler ofisi ile işbirliği içinde, 28 Şubat – 1 Mart 1989 tarihlerinde Riyad’da toplanan Çocuk Suçluluğu Uzmanları Uluslararası Toplantısı’na ev sahipliği yaparak sağladığı katkılar dolayısıyla teşekkürlerini sunar;
3. Bu kararın ekinde yer alan ve Riyad İlkeleri olarak anılacak Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler İlkeleri’ni kabul eder;
4. Üye Devletler’e, kapsamlı suç önleme planlarında, bu İlkeleri ulusal yasalarına, politikalarına ve uygulamalarına yansıtmaları; bu İlkeleri, politikaları belirleyenler, çocuk adalet sisteminde çalışanlar, eğitimciler, kitle iletişim araçları, uygulayıcılar ve akademisyenler dahil olmak üzere en geniş kesime tanıtmaları çağrısında bulunur;
5. İlkelerin, Birleşmiş Milletler’in bütün resmi dilleriyle mümkün olan en geniş biçimde tanıtılması için Genel Sekreter’den talepte bulunur ve Üye Devletler’i de bu yöndeki çalışmalara davet eder;
6. Ayrıca, İlkelerin yaşama geçirilmesi için uyumlu çabalar gösterilmesini sağlamak üzere Genel Sekreter’den talepte bulunur ve başta Birleşmiş Milletler Çocuk Fonu olmak üzere ilgili bütün kuruluşlarla bireysel uzmanlara aynı yönde çağrıda bulunur;
7. Ayrıca, Genel Sekreter’den, sosyal risk içeren belirli durumlara, çocukların sömürülmelerine, bu arada çocukların suç araçları olarak kullanıldıkları durumlara ilişkin araştırmaların yoğunlaştırılması, böylece kapsamlı karşı önlemler alınarak bunları Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele 9. Birleşmiş Milletler Kongresi’ne iletilmesi talebinde bulunur;
8. Ayrıca, Genel Sekreter’den, çocuk adaletine ilişkin olup, Çocuk Suçluluğunun Önlenmesine İlişkin Birleşmiş Milletler Yönlendirici İlkeleri’ni (Riyad İlkeleri), Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına İlişkin Birleşmiş Milletler Kuralları’nı ve bu belgelerde yer alan hükümlerin yorumlarını içeren toplu bir çocuk adaleti standartları elkitabı çıkartması talebinde bulunur;
9. Birleşmiş Milletler Sistemi içindeki ilgili bütün organları, buradaki kararların yaşama geçirilmesi için gerekli önlemleri almak üzere Genel Sekreter’le işbirliği yapmaya davet eder;
10. İnsan Hakları Komisyonu Azınlıkların Korunması ve Azınlıklara Ayrımcılık Yapılmasını Önleme Alt Komitesi’ni, hükümlerini yaygınlaştırmak üzere bu yeni uluslararası belgeyi dikkate almaya davet eder;
11. Üye Devletler’i, İlkelerde yer alan hükümlerle ilgili pratik meselelere ve politika konularına ilişkin teknik ve bilimsel grup çalışmalarını, pilot ve örnek nitelikteki projeleri desteklemeye; gençlerin özel gereksinimlerine, sorunlarına ve duyarlılıklarına yanıt vermek üzere geliştirilmiş topluluk temelli hizmetlere yardımcı olmaya hararetle davet eder ve Genel Sekreter’den bu yöndeki çabaların eşgüdümünü sağlamasını talep eder;
12. Ayrıca, Üye Devletler’i, ilkelerin yaşama geçirilmesi konusunda Genel Sekreter’i bilgilendirmeye ve elde edilen sonuçları düzenli olarak Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne bildirmeye davet eder;
13. Suç Önleme ve Kontrol Komitesi’ne, Dokuzuncu Kongre’den, Riyad İlkeleri’nin yaygınlaştırılması ve yerleştirilmesi ve bu kararda yer alan tavsiyelerin yaşama geçirilmesi alanında alınan mesafe konusunda bilgi talep etmesini ve bu hususları ayrı bir madde ile sürekli gündemde tutmasını istemesini tavsiye eder.
I. TEMEL İLKELER
1. Çocuk suçluluğunun önlenmesi suçun önlenmesinin özlü bir ögesidir. Gençler toplumda yasaya uygun ve yararlı etkinliklere kendilerini adayarak, bu tavra ve insancıl görünümlü bir yaşama uygun uğraş edinerek, suç üretmeye yönelik olmayan bir anlayış kazanabilirler.
2. Çocuk suçluluğunun önlenmesi çabalarının ürünlerini vermesi için, tüm toplumca, ergenlik çağındakilerin, kişilikleri göz önüne alınarak yetişen körpe çocukluklarından itibaren coşkularını, yaşama sevinçlerini dışa vurmaları hoş görülerek ve desteklenerek uyum içinde gelişmelerinin sağlanması gerekir.
3. İşbu yönlendirici ilkelerin yorumları sonrasında çocuğa yönelik bir yönelim kalıbının kabulü isabetli olur. Gençler; toplumda etkin bir taraf rolü üstlenmelidirler. Toplumsallaştırma ve denetim önlemlerinin basit nesneleri olarak görülmemelidirler.
4. Yönlendirici ilkeleri uygulamaya geçirmek için tüm önleme programı ulusal adalet sistemlerine, uygun olarak, küçük çocuklardan başlayarak gençlerin esenliğine yönelik olmalıdır.
5. Yeni suçluluk önleme politikalarının kabulünün zorunluluğu ve önemini teslim etmek kadar, çocuğun yetişmesine ağır olumsuz bir etkiye neden olmayacak ve başkası için bir zarar taşımayan bir davranışı suçlama ve cezalandırmadan kaçınılmasını hedefleyen önlemlerin sistemli olarak incelenmesi ve işlenmesi de gerekmektedir.
Bu politikalar ve önlemler, aşağıda sıralanan ögeleri içermelidir:
(a) Özellikle eğitim konusunda, gençlerin çeşitli gereksinimlerini karşılamaya dönük ve tüm gençlerin, özellikle “tehlikede bulunduğu” aşikar olan ya da “sosyal risk” durumundaki ve özel bir dikkat ve koruma gereksinimi gösterenlerin kişisel gelişimlerini güvenceye alacak bir destek kadrosu tesisini öngören hükümler;
(b) Suçluluğun önlenmesi için özel olarak uyarlanmış görüşler ve mevzuat metinleri, idari usuller, kurumlar, kuruluşlarla yasa ihlallerine yol açan güdüleri, gereksinimleri ve suça yönelmiş azaltmayı ve bu davranışı ortaya çıkaran koşulları bertaraf etmeyi hedefleyen bir hizmetler ağı aracılığı ile somutlaştırılmış kavramlar ve yöntemler kabulü;
(c) Temel hedef olan çocuğun yararı uğruna icra edilen ve adalet ve nasafetten esinlenen resmi müdahale;
(d) Gençlerin esenliğinin, gelişmesinin, haklarının ve çıkarlarının korunması;
(e) Bir gencin davranış ya da yöneliminin genel toplum kurallarına ve değerlerine uygun olmadığı bilincinin çoğu kez olgunlaşma ve büyüme sürecinde kendini göstermeye başladığı ve bireylerin çoğunda ergenlik çağına geçişle bu olumsuzlukların kendiliğinden kaybolma eğilimi gösterdiğinin bilincine varılması;
(f) Uzmanlar arasında egemen olan görüşe göre, bir genci “yoldan çıkmış”, “topluma zaralı” ya da “topluma zarar vermeğe eğimli” olarak nitelemenin, çoğu kez bu sınıflandırmaya girenlerden sonuncusu nezdinde cezayı gerektiren bir davranışın sistematik olarak gelişmesinde payı olduğunun bilincine varılması.
6. Çocuk suçluluğunu önlemede yerel topluluk hizmet ve programlarının özellikle klasik tipte hiçbir hizmetin bulunmadığı yerlerde işlerlik kazanması ve toplumsal denetimin klasik çarelerine en son çare olarak başvurulması uygun olur.
II. YÖNLENDİRİCİ İLKELERİN KAPSAMI
7. İşbu Yönlendirici İlkeler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin, Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin, Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin, Çocuk Hakları Bildirgesi’nin ve Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanması Hakkında Birleşmiş Milletler Asgari Standart Kuralları’nın (Pekin Kuralları) olduğu kadar tüm çocukların ve tüm gençlerin hakları, yararları ve esenliklerini ilgilendiren diğer belgeler ve kuralların genel çerçevesi içinde yorumlanacak ve uygulanacaklardır.
8. İşbu Yönlendirici İlkeler her Üye Devlet’e özgü ekonomik, sosyal ve kültürel yapının içeriği içinde uygulanacaktır.
III. GENEL ÖNLEM
9. Kamusal yönetimin her basamağında, özellikle aşağıdaki konuları öngören eksiksiz bir önleyici önlemler planı kurmak gerekmektedir.
(a) Sorunun derinliğine çözümlemeleri ve mevcut programlar, hizmetler, donanımlar ve kaynakların envanteri;
(b) Önleme etkinliklerinde görevli kurum ve kuruluşlara olduğu kadar bunların personeline açıklıkla belirlenmiş sorumluluklar verilmesi;
(c) Resmi ve hükümet dışı kuruluşlar arasında, önleme faaliyetlerinin eşgüdümü mekanizmalarının varlığı
(d) Tanısal çözümlemelere dayanan, uygulamaları sırasında ısrarla izlenmeleri ve özenle değerlendirilmeleri gereken politikalar, programlar ve stratejilerin belirlenmesi;
(e) Suç işlenmesi olasılıklarını etkin bir biçimde azaltılacak yöntemlerin kabulü;
(f) Geniş bir hizmetler ve programlar dizisi yoluyla toplumun katılımı;
(g) Çocuk suçluluğunun önlenmesinde elbirliği ile yürütülen etkinliklerin düzene konması için, özel sektöre, hedef topluluğun ileri gelenlerine ve çalışma sorumlularından, çocuklara gösterilecek ihtimamdan sorumlu kuruluşlara ve keza yargı kademelerine çağrı yapmak suretiyle merkezi iktidar, ara yönetimler (eyalet, federe devlet, bölge ve il yönetimleri), yerel yönetimler arasında karşılıklı disipline dayalı sınırlı bir işbirliği;
(h) Özellikle, toplumsal kaynakları, gençler arasında yardımlaşmayı ve mağdurlar lehine tazminat ve yardım programlarını da devreye sokarak, gençlerin, suçluluğu önleme politikalarına ve sürecine katılımı
(i) Her düzeyde uzmanlaşmış personel toplanması.
IV. SOSYALLEŞME SÜREÇLERİ
10. Özellikle, aile, toplum, “akran” grupları, okul, mesleki oluşma ve iş dünyasının dolaşık yolundan ve hayır kurumlarına yapılacak başvurularla, tüm çocukların ve tüm gençlerin başarılı şekilde sosyalleştirilmesini ve bütünleştirilmesini kolaylaştıracak tipte önleme programlarına çok önem vermek gerekir. Sosyalleştirme ve bütünleştirme süreci içinde eksiksiz olarak, eşit partner olarak tanınmaları gereken çocuk ve gençlerin kişisel özgüven ve mutluluklarına gereken dikkat ve önemin gösterilmesi zorunludur.
A. Aile
11. Her toplum ailenin ve onun tüm üyelerinin gereksinimlerine ve esenliğine büyük önem vermelidir.
12. Aile, çocuğun ilk basamak toplumsallaştırmasından sorumlu merkezi bir birim olduğundan kamu otoriteleri ve sosyal şlar tarafından geniş aile de dahil, ailenin bütünlüğünü sürdürecek çabalar harcanmalıdır. Toplum, aileye çocuklar için özen ve koruma sağlamada ve onların ve zihinsel esnekliklerini güvenceye alınmasında yardım etmekle sorumludur. Yeterli sayıda ana okulu temini öngörülmektedir.
13. Devlet, çocukların istikrarlı ve huzurlu bir aile ortamında yetişmesi için gerekli önlemleri almalıdır. Özellikle ebeveynlere, istikrarsızlık ve geçimsizlik hallerinin üstesinden gelebilmeleri için zorunlu sosyal yardımı sağlanmalıdır.
14. Bir yandan, istikrarlı ve huzurlu bir aile ortamı yaratılmadığı, öte yandan toplumun ana-babaya gerekli yardımı sağlama çabaları başarısızlığa uğradığı ve bu bakımdan geniş aile çevresine de güvenilmeyeceği zaman ikame aile ocaklarına (koruyucu ya da evlat edinen ebeveyn) başvurma öngörülmelidir. Bunlar istikrarlı ve huzurlu bir aile atmosferini olabildiğince en yetkin şekilde yaratılmalı ve çocuğa, onu, bir aile ocağından diğerine “dolaştırıp durma” duygusundan uzaklaştıracak “süreklilik” izlenimini sağlamalıdır.
15. Ekonomik, sosyal ve kültürel durumun hızlı ve düzensiz evriminden etkilenmiş ailelerin çocuklarına, özellikle yerli azınlık ailelerin ve göçmen ve sığınmacı ailelerin çocuklarına özel bir özen gösterilmelidir. Bu evrim, çoğu kez, toplumdaki itibar ve kültür anlaşmalıkları yüzünden çocukların geleneksel eğitimi bakımından ailenin toplumsal gücü için darbe olasılığı taşıdığından çocukların toplumsallaştırılmasında yenileştirici ve toplumsal açıdan yapıcı özel olanak ve koşullar aranmalıdır.
16. Gerekli programları ve etkinlikleri başlatarak, aileleri ve çocukların bakımı ve gelişmesini ilgilendiren rolleri ve görevleri ile kaynaştırma kıvamına getirmek ebeveyn ile çocuklar arasındaki olumlu ilişkilerin tesisini harekete getirmek, çocukların ve gençlerin kaygı ve dertlerine karşı ebeveynlerini duyarlı kılmak ve aile ve toplum etkinliklerine gençlerin katılımını özendirmek gerekir.
17. Devlet aile bağlantısı ve uyumunu geliştirme, çocuğun esenliği ve geleceği açısından uygun düşmedikçe ailesinden ayrılmasını önleme çabası içinde olmalıdır.
18. Ailenin ve geniş ailenin toplumsallaştırma işlevi üzerinde ısrarla durmak önemlidir. Eşit haklara sahip taraflar olarak gençlerin katılımını, dolayısıyla onların toplumdaki gelecek rol ve sorumluluklarını tanımak daha az önemli değildir.
19. Tatmin edici bir toplumsallaştırma çocuğun hakkını güvenceye almak için, devlet ve diğer yetki kademeleri, salt mevcut toplumsal ve adli kuruluşlara başvurmakla kalmamalı, aynı zamanda geleneksel kuruluşlar ve törelerin işlevsiz kaldığı hallerde yeni tip önlemler yaratılmalı ya da öngörülmelidir.
B. Eğitim
20. Devlet tüm gençlerin resmi eğitime alınmalarını sağlamak yükümlülüğü altındadır.
21. Eğitim sistemleri öğretim ve mesleki formasyon verme ötesinde, özellikle şu noktalara kendilerini adamalıdır:
(a) Çocuğa temel değerleri ve kendisine ait kültürel kimlik ve geleneklere, yaşadığı ülkenin değerlerine, kendi tarihinin değişik uygarlıklarına kendi uygarlığından farklı diğer uygarlıklara, insan hakları ile temel özgürlüklere saygı tavrı kazandırma;
(b) Gençlerin kişilikleri, zihinsel ve bedensel yetenek ve eğilimleri doğrultusunda tanım olarak kendilerini gerçekleştirmelerini sağlama;
(c) Eğitim sürecini gençlere bilgi dikte etmekle sınırlandırmak yerine, onları etkin ve yapıcı tarza sevk etmek;
(d) Gençlerde okula ve topluma ait olma ve kimlik duygusunu geliştirecek etkinlikleri destekleme;
(e) Gençler nezdinde, değişik görüş ve düşüncelere olduğu kadar kültür ve başka değer farklılıklarına saygı ve anlayışın özendirilmesi;
(f) Gençlere mesleki formasyon hakkında bilgi ve danışma, iş olanakları ve meslek hakkında görüşler sağlama;
(g) Gençlere manevi destek verme, onlara psikolojik kötü muamele uygulamama;
(h) Sert disiplin önlemlerinden, özellikle fiziksel cezalardan kaçınma.
22. Eğitim sistemlerinin, ana-baba, gençlerin etkinlikleriyle ilgilenen yerel topluluk örgütlenmeleri ve kuruluşlarla işbirliği araması gerekir.
23. Gençlere ve ailelerine, hukuku olduğu kadar, yasa karşısında haklarını ve sorumluluklarını ve evrensel değerler sistemini, özellikle Birleşmiş Milletler Belgeleri’ni tanıtmak gerekir.
24. Eğitim sistemlerinin özellikle ilgi odağı “toplumsal tehlike” durumundaki gençler olmalıdır. Bu konu üzerinde, özel olarak uyarlanmış önleme programlarını, pedagojik yöntem ve araçları dikkatle incelemek ve tümüyle kullanmak gerekir.
25. Gençlerin alkole, uyuşturucu ilaçlara ve benzer maddelere alıştırılmasının önlenmesi, toplu politika ve stratejilerle sürekli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmalıdır. Öğretmenler ve diğer eğitim görevlileri bu sorunları önleme ve çözümleme için ekipler oluşturmalıdırlar. Okul ve üniversite topluluklarına, alkol de dahil olmak üzere uyuşturucuların tüketimi ve kötüye kullanılması hakkında bilgiler sağlanmalıdır.
26. Okul; gençler, özellikle kendilerine özgü gereksinimleri olan kötü muamele ve eziyet gören, ihmal ve istismar edilenler için tıbbi özen, danışma ve diğer hizmetlerin sağlanmasına yarayacak haberleşme ve uygulama merkezi olma görevini üstlenmelidir.
27. Çeşitli eğitimsel etkinlikler ile, öğretmenleri ve diğer erginleri olduğu kadar öğrenci topluluğunu da gençlerin özellikle yeteneksiz, sorunlu ve az gelirli gruplara ya da etnik ya da diğer azınlık gruplarına mensup olanların sorunları, gereksinimleri ve toplu temsiller için duyarlı kılma çabası içinde olmalıdır.
28. Okul ve öğretim sistemleri, didaktik ve pedagoji programlar, yöntem ve yaklaşımlar ve keza eleman toplama, nitelikli öğretim görevlisi yetiştirme konularında en yüksek düzeyi ve yetkili mesleki kuruluşlar ve kademeler aracılığı ile sürekli bir denetim ve değerlendirmenin sağlanmasını hedeflemelidir.
29. Okul, toplumdaki grupların işbirliği ile, gençlerin ilgi alanlarına uygun program dışı etkinlikler hazırlayıp yönetmeyi de görevleri içine almalıdır.
30. Okula devam kurallarına uymakta güçlük çeken, keza aynı nedenden öğrenimlerini terk eden çocuk ve gençlere özellikle yardımcı olmak gerekir.
31. Okul adil ve eşitliğe dayanan politikalar ve kurallar geliştirmelidir ve öğrenciler okul politikasını, özellikle disiplin ve karar alma politikasını belirlemekle görevli karar organlarında temsil edilmelidir.
C. Yerel toplum
32. Gençlere ve ailelerine verilecek, onların gereksinim ve beklentilerini yanıtlayacak olup, yerel toplum desteğine dayanan uygun bilgilendirme ve danışma hizmetleri zaman geçirmeden devreye konmalı ya da zaten mevcutsa güçlendirilmelidir.
33. Yerel toplumun “sosyal tehlike” durumundaki çocuklar için toplumsal gelişme, eğlenme ve dinlenme donanımı ve özel sorunlar için verilmeye hazır hizmetler merkezleri gibi gençlere toplumsal destek sağlayacak çok çeşitli araçları ortaya koyması, varsa bunları takviye etmesi gerekir. Bunu yaparken bireyin haklarını gözden uzak tutmamalıdır.
34. Aile ocağında artık barınamayan ya da hiç yuvası bulunmayan gençleri kusursuzca barındıracak özel mahalleler düzenlenmelidir.
35. Gençlerin ergenlik çağından sorunsuzca geçişlerini sağlayacak bir yardımcı hizmetler ve önlemler bütününü işlerliğe koymak gerekir. Özellikle uyuşturucu madde tutkunu gençlerin yararına işlev olarak tedavinin hedef alındığı vurgulanan danışma ve müdahaleler özel programı düzenlenmelidir.
36. Gençlik konusunda uğraş veren hayır örgütlenmeleri, Devlet’ten ve diğer kuruluşlardan parasal ve başka yardımlar almalıdırlar.
37. Yerel gençlik kuruluşları yapılandırılmalı, varsa bunlar güçlendirilmeli ve bunlara toplumsal sorunların izlenmesi ve yönlendirilmesi işlevinde tam bir katılımcı statüsü kazandırılmalıdır. Bu örgütlenmeler toplu hayır etkinlikleri, özellikle yardım gereksinimi olan gençler yararına projeler üretme girişimine özendirilmelidir.
38. Kamu kuruluşları ilk olarak yuvasız ya da sokaklarda yaşayan çocukları ilgi odağı yapmalı ve onlara gerekli hizmeti sağlamalı, özellikle gençler güçlük çekmeden barınma donanımları, araçları hakkında bilgi, iş bulma olanakları ve diğer yardım kaynaklarını yerel düzeyde elde edebilmelidirler.
39. Gençlere kolaylıkla ulaşabilecekleri, özel ilgi konusu oluşturan geniş bir dinlendirici ve eğlendirici donanımlar ve hizmetler yelpazesi yaratılmalıdır.
D. Kitle iletişim araçları
40. Kitle iletişim araçları, gençlerin, çeşitli ulusal ve uluslararası kaynaklardan gelen bilgi ve belgelere ulaşmalarını sağlamaya özendirilmelidir.
41. Kitle iletişim araçları, gençlerin toplumdaki olumlu rolünü belirginleştirmeye özendirmelidir.
42. Kitle iletişim araçları, toplumda gençler için sunulan hizmetler ve olanaklar hakkında istihbarat yayınlamaya özendirilmelidir.
43. Genelde kitle iletişim ve özelde de televizyon ve sinemayı pornografi, uyuşturucu ve şiddete az yer vermeye, şiddet ve istismarın sunumunu çocuk için olumsuz açıdan vermemeye, özellikle çocuklar, kadınlar ve kişisel ilişkiler söz konusu olduğunda gurur incitici ve aşağılayıcı sahnelerin gösterilmesinden kaçınmaya ve eşitlik ilkelerini ve eşitliğe dayanan örnekleri işlemeye yönlendirmelidir.
44. Kitle iletişim araçları, toplumsal plan üzerindeki rolleri ve sorumluluklarının öneminin, keza gençler üzerindeki uyuşturucu ve alkol istismarı ile ilgili mesajları ile yaratacakları etkinin bilincinde olmalıdırlar. Bu etkiyi, mesajlarını tutarlı ve yansız biçimde yayınlayarak bu istismarı önleme hizmetine adamalıdırlar. Tüm düzeylerde uyuşturucu sorununa karşı duyarlılık kazandıracak etkili kampanyalar düzenlemeyi özendirmelidirler.
V. SOSYAL POLİTİKA
45. Kamu otoriteleri gençler için hazırlanmış plan ve programlara ve tıbbi bakım, akıl sağlığı, beslenme, yerleştirme, alkol ve uyuşturucu istismarının önlenmesi ve uyuşturucu kullananların tedavisi vb. konusunda hizmetler, donanım ve personelin finansmanı için yeterli kredi tahsisine öncelikle önem vermelidirler ve bu yardımdan fiilen gençlerin yararlanmasına özen göstermelidirler.
46. Çocukların kurumlara yerleştirilmesi son çare olmadıkça devreye girmeyecektir ve kesinlikle zorunlu süreyi aşmayacaktır. Bu durumda temel düşünce çocuğun yararı olacaktır.
Bu tür resmi müdahalelere sığınma ölçütleri kesinlikle belirlenecek, normal olarak aşağıda sıralanan hallerle sınırlandırılacaktır:
(a) Çocuk ya da ergen, ana-babası ya da vasinin verdiği ağır eziyet altındadır;
(b) Çocuk ya da ergen, ana-babası ya da vasileri tarafından cinsel, bedensel ya da duygusal şiddete maruz bırakılmıştır;
(c) Çocuk ya da ergen, ana-babası ya da vasileri tarafından ihmal, terk ya da istismar edilmiştir;
(d) Çocuk ya da ergen ana-babası ya da vasilerinin davranışı ile bedensel ya da ruhsal olarak tehdit altındadır;
(e) Çocuk ya da ergen, kendine özgü bir davranışı yüzünden bedensel ya da fizyolojik ağır bir tehlikeye maruzdur ve ilgili kurum dışında ne kendisi, ne ana-babası ya da vasileri, ne de yerel toplum hizmetleri, kuruma yerleştirmekten başka araçlarla tehlikeyi bertaraf edebilecektir.
47. Kamu kuruluşları, ana-baba ya da vasilerinin bu görevi üstlenmeye güçleri olmadığı durumda devletçe finanse edilerek, gençlere tam zamanlı öğretimi izleme ve meslek sahibi olma olanağı sunacaktır.
48. Ciddi bilimsel araştırmalar sonucuna dayanan suçluluğu önleme programlarını işlerliğe koymak, sonra uygulamayı düzenli aralıklarla gözden geçirmek ve değerlendirmek ya da gerekiyorsa değiştirmek gerekir.
49. Gençleri bedensel ya da tinsel mağdur haline getirerek ve istismar edilmelerine neden olacak ya da böyle bir durumun belirtisini teşkil eden davranış ve koşul tipi üzerine hazırlanmış bilimsel istihbaratı uzmanlara ve kamuya yaymak gerekir.
50. Genel olarak plan ve programlara katılım gönüllü olmalıdır ve gençlerin kendilerinin bu plan ve programların tasarlanmasında, ele alınmasında ve icrasında yer almaları gerekir.
51. Hükümetler, mağduru çocuklar olan aile içi kavga ve şiddeti bertaraf etmek ve çocuklara hakkaniyete uygun muamele edilmesini sağlamak için ceza hukuku sisteminin içinde olsun olmasın önlemleri ve stratejileri tasarlamaya, işlemeye ve uygulamaya başlamalı ya da bu etkinlikleri sürdürmelidir.
VI. YASAL DÜZENLEMELER VE ÇOCUK ADALET SİSTEMİNİN YÖNETİMİ
52. Hükümetler tüm gençlerin haklarını ve esenliklerini geliştirmeyi ve korumayı hedefleyen yasalar ve yönetmelikler kabul etmeli ve uygulamalıdır.
53. Gençlerin kötü muamele ve istismara maruz kalmalarını ve suç işlemede kullanılmalarını yasaklayacak yasal düzenlemeleri kabul etmeli ve uygulamalıdırlar.
54. Hiçbir çocuk ya da genç, evde, okulda ya da başka yerlerde sert ve aşağılayıcı ceza ve ıslah tedbirlerinin konusu olmamalıdır.
55. Çocukların ve gençlerin her tür silaha ulaşmasını kısıtlamayı ve denetim altına almayı öngören yasal metinlerin kabul ve uygulamasının öngörülmesi gerekir.
56. Gençlerin daha sonradan suça, lekeli ve ezik bir yaşama itilmelerini önlemek için bir yetişkin tarafından işlendiğinde suç niteliğinde kabul edilmeyen ya da ceza konusu olmayan fiiller bir genç tarafından işlenirse yaptırıma bağlanmamasını öngören yasal metinler kabul edilmelidir.
57. Gençlerin statüsünün, haklarının ve yararlarının korunup korunmadığını ilgililerin özgüledikleri hizmetlere kusursuz olarak sevk edilip edilmediklerini denetleyecek bir aracı memuriyet ya da benzeri işlevlerle görevlendirilmiş bir organ oluşturulması öngörülmelidir. Atanmış olan aracı ya da başka bir organ aynı zamanda Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına İlişkin Yönlendirici Riyad İlkeleri’nin, Pekin Kuralları’nın uygulanmasını denetleyecektir. Aracı düzenli aralıklarla bu belgelerin uygulanma sürecinde elde edilen gelişmeler için, savaşını savunmakla görevli birimler kurulmalıdır.
58. Görevli organların kadın-erkek tüm personeline yasa ve diğer yetkili organlarına uyma ve saygı anlayışını gençlerin özel gereksinimlerine yanıt vermeyi bilmeleri ve gençleri yargı sistemi dışına taşırabilmeyi hedefleyen olanak ve programları tanımaları ve olabildiğince kullanmaları için gerekli formasyon verilmelidir.
59. Çocukları ve gençleri uyuşturucu kullanımı ve alış verişine karşı korumayı öngören yasal düzenlemelerin kesinlikle kabulü ve uygulanması gerekir.
VII. ARAŞTIRMA, POLİTİKA GELİŞTİRME VE KOORDİNASYON
60. Özellikle uygun düzenlemelerle oluşturulmuş mekanizmalar yoluyla, ekonomi, toplum, eğitim ve sağlık kuruluşları ve servisleri, yargı sistemi, gençlik için kuruluşlar, yerel toplumsal kuruluşlar ve kalkınma kuruluşları ve diğer kurumlar arasında gerekli ilişki ve sektörler arası ve çok yanlı disipline dayanan işbirliğinin geliştirilmesine odaklanmak gerekir.
61. Çocuk suçluluğu, suçluluğun önlenmesi ve çocuklar için yargı konusunda projeler, programlar, etkinlikler ve girişimler için bilgilendirmeyi, deneyim kazanmış uzmanlık alış verişini; ulusal, bölgesel ve uluslararası düzeyde yoğunlaştırmak gerekir.
62. Uygulamacıların, uzmanların ve karar organlarının ortak çalışmaları ile genç suçluluğu, suçluluğun önlenmesi ve çocuk adaleti konusunda bölgesel ve uluslararası işbirliği yaratmak ve takviye etmek gerekir.
63. Suçluluğun önlenmesi konusunda, onun uygulamalı aşamaları veya özellikle formasyon kazandırıcı etkinlikler ve pilot projeler ya da tanıtıcı gösteriler yöntemi hakkındaki ya da genç suçluluğunun önlenmesi ve gençlerin toplumsal suçluluğu ile ilgili açık temaları içeren büyük çaptaki uygulamalar üzerindeki teknik ve bilimsel işbirliği tüm Hükümetler’in Birleşmiş Milletler sisteminin ve diğer ilgili kuruluşların çok güçlü bir desteğinden yararlanmalıdır.
64. Çocuk suçluluğun ve gençliğin topluma zararlarının önlenmesi yolunda etkili özel koşullar yaratılması üzerine ortak bilimsel araştırma çalışmalarının gerçekleşmesini ve bunların sonuçlarının geniş çapta yayınlanmasını özendirmek gerekir.
65. Birleşmiş Milletler organları, kurumları, kuruluşları ve yetkili büroları çocuklar, çocuk adalet sistemi ve suçluluğun önlenmesi ile ilgili çeşitli sorunlar üzerinde çok sıkı bir işbirliği ve eşgüdüm sürdürmelidirler.
66. Birleşmiş Milletler Örgütü Sekreterliği, mevcut yönlendirici ilkeler temelinde ve ilgili kuruluşların işbirliği ile, suçluluğun önlenmesinin etkili özel koşulları üzerinde araştırmada, bilimsel işbirliğine ve bunun uygulanmasının sürekli incelenmesi ve denetimi sonucu önemli başka seçenekler oluşturulmasında etkin rol almalı ve bunları yaparken güvenilir istihbarat kaynağı olmalıdır.
Deliberate Intent, “Kiralık Katiller için Cep Kitabı” isimli kitaptaki bilgileri kullanarak işlenen cinayetlere ilişkin davayı konu alıyor. Gizemli biri tarafından “Kiralık Katiller için Cep Kitabı” isimli kitabı yazılmıştır. Kitabın konusu adam öldürmenin incelikleri ve iyi bir cinayetin nasıl işlenebileceğidir. Kitap 1999 senesinde yayıncısı tarafından imha edilmiş ve piyasadan çekilmiştir. Nedeni ise 3 kişiyi öldüren bir kiralık katilin aynen yazarın öğrettiği şekilde cinayetleri işlemesidir.
Deliberate Intent, kitaptaki bilgileri kullanarak işlenen cinayetlere ilişkin davayı konu alıyor. Fikir özgürlüğü ve edebiyatın şiddet övgüsü yada suça özendirme olarak değerlendirilmesi bütün dünyanın güncel konularından birisi. Dizi ve film senaristlerinin tutuklanması ile birlikte düşünüldüğünde filmin güncel anlamı daha büyük. Elindeki bıçakla meyve mi yoksa insan mı keseceğine elbette insanın kendisi karar verecektir.
Praetor, Eski Roma’da yurttaşlar arasındaki hukuki anlaşmazlıkları çözen yargıç ve idareci konumundaki görevlidir.
Roma’nın gücünün artması, toprakların genişlemesi, gittikçe artan sayıda yabancının kentlere göç etmesiyle birlikte eski usulün çözmeye elvermediği yeni ihtilâf türleri ortaya çıkmıştır. Bu yüzden kanun davaları usulünün esnetilerek dönüştürülmesi gerekli hale gelmiştir. Bu görev halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen praetor’a düşmüş, Praetor Beyannameleri, halk meclisi tarafından bir yıllığına seçilen Praetor’lar tarafından oluşturulmuş ve Roma Hukuku’nu geliştirmiştir.
Praetorlar, çıkan uyuşmazlıklar sonucunda yapılan yargılamalarda verdikleri hükümler ile bağlayıcı içtihatlar oluşturmuş; ihtiyaç oldukça yeni davalar yaratarak hukuku söylemenin yeni tarzlarını geliştirmiş, kendilerini çevreleyen meslek hukukçularının (jurisprudent) yardımıyla, bir “formula” oluşturmuşlardır.
Preator içtihatları Roma Hukukunun günümüze ulaşan en önemli kaynaklarından biridir. Formula, Praetor’un hâkimi atarken, uygun bir kanun hükmünün bulunmaması halinde, ona ihtilâfı ne şekilde çözebileceğini gösterdiği bir tür küçük programdır.
Praetor, sürekli bir hukuk yaratma süreci içerisinde bulunmuştur. Bu süreç, Cumhuriyet döneminin son iki yüzyılında ve İmparatorluk döneminin başlarında Roma hukukunun başlıca yaratıcı kaynağı olmuştur. Ancak bu son devirde praetorlar dinamizmini yitirmiş, yeni praetorlar eski beyannameleri değiştirmeksizin kopyalamakla yetinmeye başlamışlardır.
Praetor Beyannameleri ve Iulianus
M.S. 130 yılına doğru imparator Hadrianus büyük hukukçu Iulianus’tan beyannamelere nihaî bir tertip vermesini istemiştir. Böylelikle Daimî Beyanname (Edictum perpetuum) ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede praetor’ların faaliyeti emperyal mevzuatla birlikte müteakip yüzyıllarda hukukî yaşamı düzenlemeyi sürdürmüştür. Geç İmparatorluk döneminin büyük hukukçuları Daimî Beyanname şerhleri (Libri ad Edictum) hazırlamışlardır. Bunlardan en meşhur olanı Ulpianus’un şerhidir.
Bona Fide Dergisi, Kırklareli Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencileri tarafından çıkarılan E-Hukuk Dergisidir. İlk sayısı 2023 yılında yayınlanmıştır. Prensip olarak her ayın 11.nde yeni sayı çıkmaktadır. Derginin önceki sayılarına web sitesinden ulaşılabilmekte ve PDF formatında okunabilmektedir. Yayına, fakülte akademisyenleri de destek vermektedir.
Dergi yayıncıları olarak Rabia Türk, Yaşar DELİÇAY, ZEYNEP ÖĞRETEN, SİMAY HEBİL, İREM ÇEBİ ve ABDÜLMALİK KURT emek vermektedir. BonaFide Ekibi çeşitli podcastlarle okuyucu kitlesine yeni nesil içerikler de sunmaktadır.
Bona Fides; hakkaniyet, dürüstlük ve iyiniyetin ilkesidir. “Adaletin temeli verilen sözlere ve anlaşmalara sadakati ifade eden Bona Fides’tir.”
[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””
]Bona Fide Dergisi, “Hukuk yok mu?” dediğinde bunu adaleti çağırmak için kullanan toplumumuzda tersine dönen erdemlerin; akılda, kalpte, hukuk sistematiğinde ve genç hukukçularda var olduğuna dair bir kıvılcımın ifadesidir. Yasalılığın, hakkaniyetin, insan onuruna saygının, doğayı anlayan bir yaşantı biçiminin imkanını savunmaktadır.
[/box]
Derginin web sitesinde yer bulan Ulusüstü Kadın Hakları, Hayvan Hakları, Deprem Özel, Çevre Hukuku, Uluslararası İnsancıl Hukuk, Tahkim Arabuluculuk ve Çocuk Hakları konulu sayılarımız okurlara hak temelli yaklaşım, hukuk bilgisi ve sağduyu vaat etmektedir.
Dergi Manifestosuna göre; “Hukuk kişisel fikirlerden bağımsız, açıkça saptanabilen, vicdana sadakatin ve doğruluğun karşılığıdır. Kurallar ve sözler yığını değildir. Yaşayanların akıllarında tezahür eden soyluluğun ruhudur. Hukuk iyi ve adil olanın sanatıdır.”
Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 1514(XV) sayılı kararıyla 14 Aralık 1960 tarihinde kabul edilmiştir. Bildiri, Birleşmiş Milletler, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ilan etmiş; bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yinelemiştir.
Sömürge İdaresi Altındaki Ülkelere ve Halklara Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildiri
Genel Kurul,
Dünya halklarının (milletlerinin) temel insan haklarına insanın vakar ve değerine, erkeklerin ve kadınların ve büyük ve küçük (bütün) milletlerin eşit haklarına olan inançlarını yeniden teyit etmek ve daha geniş hürriyet içinde sosyal gelişmeyi ve daha iyi hayat standartlarının iyileştirmek için Birleşmiş Milletler Şartı‘nda ilan ettikleri kararlılığı akılda tutarak,
İstikrar ve refahın ve bütün halkların eşit haklarına ve kendi kaderini kendi tayin etme hakkına, ve ırk, cinsiyet, dil veya din ayırımı yapmadan, herkes için insan haklarına ve temel hürriyetlerine evrensel saygı ve riayet ilkelerine dayalı, barışçı ve dostane ilişkilerin şartlarını yaratma ihtiyacının bilincinde olarak,
Bütün bağımlı halkların ihtiras halindeki hürriyet isteğini ve onların bağımsızlıklarını elde etmedeki belirleyici rolünü kabul ederek,
Bu hakların hürriyetlerinin inkarından veya onun önündeki engellerden; gittikçe artan ihtilafların ortaya çıktığını, bunun dünya barışı için ciddi bir tehlike teşkil ettiğinin farkında olarak,
Birleşmiş Milletlerin Sömürge altındaki ve Muhtar olmayan ülkelerde bağımsızlık hareketini kolaylaştırmadaki önemi rolünü göz önünde tutarak,
Dünya halklarının ateşli bir şekilde bütün tezahürleriyle sömürgeciliğin Sona ermesini arzu ettiğini kabul ederek,
Sömürgeciliğin devam etmesinin milletlerarası ekonomik işbirliğinin gelişmesini önlediğine; bağımlı halkların sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmesini engellediğine ve Birleşmiş Milletlerin evrensel barış idealine aykırı olduğuna kani olarak,
Halkların doğal zenginliklerini ve kaynaklarını, karşılıklı yararlanma ilkesi ve milletlerarası hukuka istinat eden milletlerarası ekonomik işbirliğinden doğan herhangi bir yükümlülüklerine halel gelmeksizin, serbest bir şekilde kendi amaçları için tasarruf ede- bileceklerini teyit ederek,
Kurtuluş sürecinin karşı konulmaz olduğuna ve ciddî buhranlardan sakınmak için; sömürgeciliğe ve onunla bağlantılı bütün ayırma ve ayırım yapma uygulamalarına son verilmesi gerektiğine inanarak,
Son senelerde çok sayıda bağımlı ülkenin hürriyet ve bağımsızlığa kavuşmalarını alkışlayarak ve bağımsızlığı henüz kazanmamış olan bu ülkelerde gittikçe artan güçlü hürriyet temayülünü kabul ederek;
Bütün halkların devredilmez tam hürriyet, egemenliklerini kullanma, ve millî ülkelerinin tamlığı hakkına sahip olduklarına kani olarak; sömürgeciliği bütün şekil ve tezahürleriyle çabuk ve şartsız olarak sona erdirme zaruretini resmen ilân eder.
Ve o amaçla;
Aşağıdaki hususları beyan eder;
Halkların yabancı tahakkümüne, hakimiyetine ve sömürüsüne tabi bulunması temel hakların inkârıdır. Birleşmiş Milletler Şartı’na aykırıdır ve dünya barış ve işbirliği için bir
Bütün halkların kendi kaderini kendilerinin tayin etme hakkı vardır; o hakka binaen serbest bir şekilde siyasî statülerini tespit ederler ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini serbestçe takip
Siyasî ekonomik, sosyal veya eğitsel hazırlığın yetersiz olması hiçbir surette bağımsızlığı geciktirmenin bir mazereti olmamalıdır.
Bağımlı milletlerin tam bağımsızlık haklarını barışçı bir şekilde ve serbestçe kullanmalarına imkân vermek için; onların aleyhine yöneltilmiş olan bütün silahlı hareketler veya her çeşit baskıcı tedbirler sona erecektir; ve millî ülkelerin bütünlüğüne saygı gösterilecektir.
Vesayet altındaki ve Muhtar olmayan Ülkelerde veya bağımsızlıklarını henüz elde edememiş olan diğer bütün ülkelerde tam bağımsızlık ve hürriyet haklarını kullanmalarına imkân vermek için; onların serbestçe açıklanmış irade ve arzularına uygun şekilde herhangi bir ırk, inanç veya renk ayırımı yapmadan bütün yetkilerin bu ülkelerin halklarına şartsız ve kayıtsız bir şekilde devri için acil tedbirler alınacaktır.
Bir ülkenin millî birliğinin ve ülke bütünlüğünün kısmen veya tamamen bozulmasını amaçlayan herhangi bir teşebbüs Birleşmiş Milletler Şartı’nın amaç ve ilkeleri ile bağdaşmaz.
Bütün Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı’na, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne ve bu Bildiri hükümlerine, bütün Devletlerin eşitliğine ve iç işlerine karışmama ve bütün halkların egemen haklarına ve ülke bütünlüğüne saygı esasına göre sadakatle harfiyen riayet edeceklerdir.
Orhan Hançerlioğlu 19 Ağustos 1916’da İstanbul’da doğdu.
1939 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. hukuk eğitiminin yanı sıra felsefe ve edebiyatla da yakından ilgilendi. Üniversite yıllarından itibaren şiir ve öykü denemeleri yayımlandı.
1943-1946 yıllarında, Meriç, Karaisalı, Keşan’da kaymakamlık yaptı. Kaymakamlığın akabinde İstanbul Belediye Müfettişliği görevine getirildi.
1954’ten sonra İETT Hukuk İşleri Müdürü olarak çalıştı. 1978 yılında bu kuruma iken emekliye ayrıldı.
Hukukçu, kamu idarecisi, yazar ve araştırmacı kimlikleri ile çok yönlü ve üretken bir yaşam sürdü.
Sanat hayatına şiirle girdi. 1936 yılında Kıvılcım isimli bir şiir kitabı çıkardı.
Türk Dil Kurumu üyesiydi. Dil ve düşünce alanında yaptığı çalışmalarla tanındı. 1956 yılında “Ali” adlı romanıyla Türk Dil Kurumu Ödülü’nü kazandı.
Romanlarında kırsal kesimin sorunlarını ve kent yaşamında insan ilişkilerini, kişilerin psikolojik açmazlarını irdeledi. Düşünce akımlarını, düşünce sorunlarını konu edinen ve erdem açısından ele alan eserler yazdı.
1956-58 yılları arasında TRT uzun dalga radyo yayınında akşam saatlerinde “Binbir Gece Masalları” isimli programda seslendirme yaptı.
1970’li yıllardan itibaren çok önemli bir kültür hizmeti sundu. Özellikle “Felsefe Sözlüğü” ve “Dünya İnançları Sözlüğü” gibi ansiklopedik çalışmaları, Türkiye’de felsefe, dinler tarihi ve düşünce akımlarına dair temel başvuru kaynakları arasında yer aldı. Türkiye’de felsefi kavramların Türkçeleştirilmesi ve halka ulaşması konusunda öncü bir rol oynadı. Sosyal sorunları edebiyat aracılığıyla dile getirmesi, onu aynı zamanda bir toplumcu gerçekçi yazar kimliğiyle öne çıkardı.
Yeni Ufuklar ve Yeditepe dergilerinde yazılar yazdı.
9 Temmuz 1991 tarihinde, İstanbul’da yaşamını yitirdi.
“Günümüz düşünce kültürüne temel olan kavramları açıklayan seçkin bir başvuru kaynağı!” Orhan Hançerlioğlu’nun yıllarca ve özenle üstünde çalıştığı bu sözlük, felsefe akım ve kavramlarını kuşatıcı bir biçimde açıklıyor. Bu niteliğiyle Felsefe Sözlüğü, bir yandan evrensel düşünce dünyasının panoramasını çizerken öte yandan felsefecilerin yaklaşımlarıyla ilgili önemli ayrıntıları da ele alıyor. Felsefe Sözlüğü, felsefe akım ve kavramlarının Osmanlıca, Fransızca, Almanca, İngilizce ve İtalyanca karşılıkları ile bu dillerde ayrı ayrı kavramlar dizinine ek olarak felsefe alanında geniş bir kişi diziniyle konusunda kapsamlı bir rehber…
FELSEFE ANSİKLOPEDİSİ iki bölümde düzenlenmiştir. Birinci bölüm kavram ve akımları, ikinci bölüm düşünürleri kapsar. Her bölüm, bağımsız bir bütündür. Genel dizin ve kişi adları dizininden başka Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, Almanca, İngilizce, İtalyanca, Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, Sanskritçe, İbrânice, Çince, Slavca olmak üzere on dört dilde düzenlenmiş olan özel dizinler, her bölüm ve her cilt için ayrı ayrı hazırlanmıştır. Yazarın, anlaşılmaz sanılanı anlaşılıra dönüştürmekte ve yapraklar dolusu sözle anlatılabilecek olanı birkaç satırla anlatabilmekte gösterdiği büyük yetenek, ansiklopediyi herkesin rahatça okuyabileceği bir anlatıma kavuşturmuştur
Aydınlar Dilekçesi, “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” başlığı altında 15 Mayıs 1984 salı günü Cumhurbaşkanlığı ve T.B.M.M. Başkanlığı’na verilmiştir.
Kamuoyunda “Aydınlar Dilekçesi” olarak adlandırılan yaklaşık 1383 imzalı metin, çok sayıda aydının katıldığı çeşitli toplantılarda belirtilen görüşlerin bir yazmanlar kurulunca kaleme alınmasıyla oluşturulmuştur.
Dilekçenin verildiği gün Sıkıyönetim Komutanlığı metne yayın yasağı getirmiştir. 18 Mayıs 1984’de bir yabancı gazetecinin sorusu üzerine Başbakan Turgut Özal dilekçeden çeşitli bölümler okumuştur. Başbakan’ın basın toplantısının bu bölümüne de yayın yasağı getirilmiş ancak aynı gün bu yayın yasağı ikinci bir emirle kaldırılmıştır.
Soruşturma ve Aydınlar Dilekçesi Davası
20 Mayıs’ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle Sıkıyönetim Askeri Savcılığı’nca soruşturma açılarak ve Altındağ 1. Noterliği’nde bulunan dilekçe ve imzalara el konulmuştur. 20 Haziran 1984’te 46 kişi ve iki gün sonra 10 kişinin daha eklenmesiyle toplam 56 kişi hakkında Sıkıyönetim yasaklarına aykırı olarak bildiri dağıtmak suçundan Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde dava açılmış, üç kişinin daha eklenmesiyle sanık sayısı 59’a çıkmıştır. Sanıklar hakkında, 3’er aydan 1 yıla kadar hapis cezası istenmiştir. 18 Ağustos 1984’te ilk duruşması yapılan dava 7 Şubat 1986’da tüm sanıkların beraat etmesi ile sonuçlanmıştır. YÖK ise, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Hüsnü Göksel, Prof. Bozkurt Gürel, Doç. Mehmet Haberal, Doç. Zafer Öner, Doç. Salgut Sölçün, ODTÜ’den Prof. İlhan Tekeli, Dr. Ali Gitmez ve Ankara Üniversitesi Prof. Şerafettin Turan’a sekiz öğretim görevlisine kınama cezası vermiştir. Aydınlar Dilekçesi ve Davası’nın sanık sorgulamaları, iddianame, sanıkların duruşmalardaki ifadeleri, yargılama aşamalarındaki tutanaklar, sanıkların savunmaları, mahkeme kararı ve bu konuya ilişkin belgeler Aydınlar Dilekçesi Davası isimli kitapta toplanmış ve Adam Yayınları tarafından basılmıştır.
Haklarında Dava Açılan İmza Sahipleri
Aziz Nesin, Hasan Gürsel, İlhan Tekeli, Uğur Mumcu, Erbil Tuşalp, Haluk Gerger, Bahri Savcı, Yalçın Küçük, Mahmut Öngören, Mete Tunçay, Şerafettin Turan, Yakup Kepenek, Murat Belge, Halit Çelenk, Mehmet Emin Değer, Korkut Boratav, Mustafa Ekmekçi, Tahsin Saraç, Nurkut İnan, İnci Aral, Güler Tanyolaç, Güngör Aydın, Haldun Özen, Haki Bülent Tanık, Güngör Dilmen, Gencay Gürsoy, Vedat Türkali, Özay Erkılıç, Salih Şencan, Kemal Demirel, Vecdi Sayar, Tullui Sönmez, Onat Kutlar, İlhan Selçuk, Ümit Erdoğan, Berna Moran, Minu İnkaya, Veli Lök, Emre Kapkın, Cahit Tanör, Yılmaz Tokman, Şinasi Acar, Ali Oralp Basım, Ruşen Hakkı Özpençe, Hayri Tütüncüler, Güngör Türkeli, Atıf Yılmaz, Başar Sabuncu, Orhan Ş. Balcıoğlu, Erdal Öz, Turgut Kazan, Talat Mete, Ercan Ülker, Ahmet Kocabıyık, Ali Cumhur Ertekin, Yılmaz Polat, Gürsoy Dinç, Cemal Nedret Erdem, Muhittin Yavuz Aksu
AŞAĞIDA İMZASI BULUNANLARIN TÜRKİYE’DE DEMOKRATİK DÜZENE İLİŞKİN GÖZLEM VE İSTEKLERİ
Demokrasi, kurumları ve ilkeleri ile yaşar. Bir ülkede demokrasinin temel harcını oluşturan kurum, kavram ve ilkeler yıkılırsa bunun zararlarını gidermek güçleşir.
Demokrasiyi kendi öz değer ve kurumlarına yabancılaştırmak, biçimsel olarak koruyup içeriğini boşaltmak, onu yıkmak kadar tehlikelidir. Bu nedenlerle tarihsel birikime dayalı devlet yapımızı ayakta tutan kurum, kavram ve ilkelerin korunmasını ve demokratik ortam içinde güçlenmesini savunmaktayız.
Halkımız, Çağdaş toplumlarda geçerli insan haklarının tümüne layıktır ve bunlara eksiksiz olarak sahip olmalıdır. Ülkemizin, insan haklarının güvenceleri yurt dışında tartışılır bir ülke durumuna düşürülmüş olmasını onur kırıcı buluyoruz.
Yaşam hakkı ve insanca yaşama, örgütlü ve toplumsal var olmanın çağımızda hiçbir gerekçe ile ortadan kaldırılamayacak baş amacıdır; doğal ve kutsal bir haktır. Bu hakkın anlam kazanması, düşünceyi özgürce açıklamaya, geliştirmeye ve etrafında örgütlenmeye bağlıdır. Bireylerimizin yeni ve değişik düşünce üretmelerini, gösterilmeye çalışıldığı gibi, bunalımların nedeni değil, toplumsal canlılığın gereği sayıyoruz.
İnsanların son sığınağı olan adalet, insanca yaşamın da başlıca dayanağıdır. Bun gerçekleşmesinin çağdaş hukuk devletinde geçerli yolları, adalet arayışının hiçbir şekilde engellenmemesi ve adalete ulaşmada olağanüstü yargı yollarına ve olağandışı yöntemlere başvurulmamasını gerektirmektedir. Olağanüstü yönetim bicilerinin olağan sayılan dönemlerde süreklilik kazanmasının demokrasi anlayışı ile bağdaşmayacağı görüşündeyiz.
Yargı kararı olmaksızın yurttaşların haklarının kısılması, tartışılması mümkün olmayan tek yanlı idari işlemlerle suç oluşturulması, siyasal hakların ellerden alınması ve genel suçlamalar yapılması, toplumsal yıkımlara yol açmaktadır. Dernek, kooperatif, vakıf, meslek odaları, sendika ve siyasal partilere girmenin ve açıklandığı zaman suç sayılmayan düşüncelerin sonradan egemen anlayışa göre, suç sayılması hukuk devleti kavramıyla bağdaşmaz.
Türkiye’nin yaşadığı yoğun terör eylemlerinden demokratik sistemin kendisi sorumlu tutulamaz.
Her örgütlü toplumun şiddet eylemleriyle mücadele etmesi kaçınılmaz görevidir. Ancak, devlet olmanın temel niteliği, terörle mücadelede hukuk ilkelerine bağlı kalmaktır. Terörün varlığı hiçbir zaman, devletin de aynı yöntemlere başvurmasının gerekçesi olamaz.
Varlığı yasal kararlarla da kanıtlanan işkence insanlığa karşı suçtur. İşkencesin yargısı, peşin ve ilkel bir cezalandırma alışkanlığına dönüştürülmüş olmasından endişe ediyoruz. Ayrıca, özgürlüğü sınırlama amacını aşan cezaevi koşullarını da eziyet ve işkence sayıyoruz.
İşkencenin büsbütün ortadan kaldırılması için gerekli önlemler alınmalıdır. Savunma, soruşturma ve kovuşturmada, hukuk devleti kuralları dışına çıkılır ve yargısal yöntemlerde en başta sanık makum oluncaya kadar masumdur ilkesiyle vurgulanan evrensel güvenceler yok sayılırsa, keyfilik, özellikle siyasal davalarda yargılamanın temel unsurlarından biri olur.
Terör eylemlerinin oluşmasında toplumun bütün kesimlerinin sorumluluk payı olduğu göz önüne alınarak, ölüme dayalı çözüm düşüncesinin ortadan kaldırılması için kesinleşmiş idam kararlarının infazlarının durdurulması ve ölüm cezalarının kaldırılması gereğine inanıyoruz.
Gecikmiş adaletin adaletsizlik olduğu evrensel gerçeğine dayanarak, görülmekte olan davaların bir an önce sonuçlandırılması gerektiği görüşündeyiz.
Suçları oluşturan, toplumsal ve siyasal koşullardır. Türkiye’nin içinde yaşadığı çalkantılı dönemin topluma yüklediği sorumluluk unutulmamalıdır. Bu nedenlerden ötürü ve sosyal barışa katkıda bulunmak için kapsamlı bir affı kaçınılmaz görüyoruz.
Kamu yaşamında iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmanın yolu olan siyaset, toplumun tümünün yönetime katılmasıdır. Güncel siyasetin her ülkede görülen ve kaçınılmaz olan aksaklıkları, herkese açık gereken siyaset yoluyla topluma hizmetin engellenmesinin ve belirli zümrelerin, kişinin ve kişilerin tekeline bırakılmasının nedeni olamaz. Siyaset yalnızca idari kararlara indirgenemez.
Milli irade ancak, toplumun bütün kesimlerinin özgürce örgütlenebildiği düzenlerde anlam ifade eder. Kimsenin siyasal kanı ve felsefi düşüncesinden ötürü suçlanmadığı, hiçbir yurttaşın dinsel inançlarından dolayı kınanmadığı ülkelerde milli irade en üstün güçtür. Bu üstün gücün meşruluğu, temel hak ve özgürlüklere karşı takındığı tavra bağlıdır.
Çoğunluk iradesinin özgürce belirlenmesini engelleyen koşullar demokrasiye aykırıdır. Bunun gibi, çoğunluk iradesini bahane ederek temel hakları yok etmek de demokrasi ile bağdaşmaz.
Tarihsel gelişim süreci içinde demokratik anayasaların amacı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Bireyi devlet karşısında güçsüzleştiren düzenlemeler, hangi ad altında getirilirse getirilsin, demokrasiden uzaklaşma anlamına gelir. Bu durumda, demokratik yaşamın kaynağı olması gereken anayasa, demokrasinin engeli olur.
Başta siyasi partiler olmak üzere, sendikalar, mesleki kuruluşlar ve dernekler, demokratik yaşamın vazgeçilmez dayanaklarıdır. Mesleki örgütlenmeler, üyelerin dayanışma ve ekonomik çıkarlarını savunmakla görevli oldukları kadar, siyasi partilerle birlikte, birey ve grupların demokratik özgürlüklerimi korumanın ve yönetime katılmalarının aracı ve etkeni de olmalıdır. Bu nedenle, örgütlenme ve katılım haklarının anayasal düzenlemeler içinde en geniş güvencelere kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz.
Bir toplumun yaşayışında, özgürlük, çeşitlilik ve yenilik öğelerinin bulunması, toplumun geleceği ve gelişmeye açık tutulması için zorunludur. Bu bakımdan her türlü düşünce üretimi korunmalı, yeni önerile kamuya özgürce sunulabilmelidir.
Özgür basın, demokratik düzeni bütünleyen temel öğelerden biridir. Bunun sağlanması için, bağımsız, denetimsiz ve çok yanlı olarak toplumun kendinden haberli olması, değişik düşüncelerin özgürce yansıtılması ve her türlü eleştirinin basında yer bulması zorunludur. Çok yönlü kamuoyu oluşması ve yönetimin demokratik denetimi ancak böyle bir basınla gerçekleştirilebilir. Yine bu nedenlerle ve yansızlığın önkoşulu olarak TRT’nin de özerkliğinin sağlanması gerektiğine inanıyoruz.
Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerli ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar.
Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkar etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.
Fikir ve sanat özgürlüklerinin serbestçe oluşmasını engelleyen hukuki ve fiili sınırları kaldırmak ve her yurttaşla birlikte, düşünce ve sanat adamlarını da genel güvencelerle donatmanın bir uygarlık koşulu olduğunu önemle belirtmek isteriz. Sağlıklı bir toplumsal gelişme, her türlü sanat yapıtlarının üretiminde ve yayımında özgürlüğü, kültürel yaratıyı son derece sınırlayan sansürün toptan kaldırılmasını, hiçbir konunun tabu haline getirilmemesini, ceza sorumluluğunun yalnız olağan yargı mercilerince saptanmamasını gerektirir.
Bütün bunların ışığında, topluma karşı sorumluluklarının bilincinde olan bizler, çağdaş demokrasinin, ayrı ayrı ülkelerin özel koşullarına göre uygulamadaki değişikliklere karşın, değişmeyen bir özü olduğuna bu özü oluşturan kurum ve ilkelerin bizim ulusumuzca da benimsenmiş bulunduğuna, bunlara aykırı düşen yasal düzenleme ve uygulamaların demokratik yöntemlerle ortadan kaldırılması gerektiğine, yaşadığımız bunalımdan, böylelikle, sağlıklı ve güvenli olarak çıkılacağına olanca içtenliğimizle inanmaktayız.
Hapishane Defterleri, Antonio Gramsci’nin hapiste olduğu süre boyunca 30’dan fazla defterde yazdığı toplam 3000 sayfalık tarih ve analiz yazılarının topluca yayınlanmış halidir. Antonio Gramsci’nin yazıları Hapishane Defterleri(Quaderni dal Carcere) adlandırılmıştır.
Hapishane Defterleri
Hapishane Defterleri, Gramsci’nin siyasi, kültürel, felsefi, tarihsel ve edebi konuları kapsayan araştırmalarının ve analizlerinin derlendiği bir kitaptır.
Hapishane Defterleri, Gramsci’nin İtalya tarihini ve milliyetçiliğini analiz ederken Marksist teori, eleştirel teori (critical theory) ve kendi adıyla anılan eğitim teorisiyle ilgili düşüncelerinin derlendiği kitaptır. Kitapta, kapitalist devleti inşa aracı olarak hegemonya, işçi sınıfı içinde entelektüellerinin çıkabilmesine yol açabilmek için, halk işçi eğitimi gereksinimi, egemenliğin doğrudan ya da zor yoluyla gerçekleştiği siyasi toplum, polis, ordu, yasal sistem ve benzeri yapılar analiz edilmiştir. Kitap, egemenliğin ideoloji ya da rıza yoluyla gerçekleştiği sivil toplum, aile, eğitim sistemi, sendikalar gibi kurumları incelemiştir. Hapishane Defterleri, yoğun şekilde ekonomik determinizm ve felsefi maddecilik eleştirisi yapmaktadır.
Antonio Gramsci ile ilgili 1937 tarihli gazete haberi
Gramsci, Musolini tarafından tutulduğu hapishaneden baldızına yazmış olduğu mektupta “tüm zamanlar için geçerli” bir felsefi eser yazmak istediğinden bahsetmiş, hapishane defterlerinin bu kitap olduğu anlaşılmıştır.
Kitapta metodolojik olarak sivil toplum ve devlet ayrımı yapmıştır. Gramsci’nin ulaştığı teorik açılımlar Doğu-Batı farklılığına özel bir vurgu yapmaktadır. Gramsci’ye göre doğuda sivil toplum gelişmemiştir. Batıda ise sivil tolum ve işçi sınıfı gelişmiş olduğundan; mücadele edilmeli, egemen sınıfın hegemonyasına karşı bir hegemonya kurmak için aydınların ve işçi sınıfının birlikte hareket etmesi gerekmektedir.
Gramsci, teorilerinin çoğunu İtalya’da işçi konseylerinin aldığı yenilginin nedenleri üzerinde kafa yorarken geliştirmiştir. Fikirlerindeki esin kaynağı dönemin sosyalist aydınlarından olduğu gibi Ekim Devrimidir.
Yazarın dünya tasavvurunu özetleyen kitap Türkiye’de birçok yayınevi tarafından farklı şekillerde basılmıştır. Toplam 33 defterden oluşan Hapishane Defterlerinin orijinal baskısı beş cilt olarak düzenlenmiştir.
Gramsci, devrimci örgütün demokratik merkeziyetçilik ilkesi hakkında da fikir açıcı görüşler bildirmiştir. O’na göre yüksek derecede merkezileşme zorunluyken bu; hiçbir şekilde tabanın pasif biçimde bir memur ve komuta anlayışıyla hareket etmesi anlamına gelmez; aksine parti militanlarının parti politikasının bilinçli aktif örgütleyicileri olmaları beklenir.
Gramsci, demokratiklik ve merkeziyetçilik arasındaki gerilim hakkında; “Bürokratikleşmiş hale gelme tehlikesinin var olduğu doğrudur, her organik süreklilik göz önünde tutulması gereken bu tehlikeyi yansıtır. Gene de süreksizlik ve doğaçlama tehlikesi daha büyüktür.” demektedir.
Yazar Antonio Gramsci Hakkında
Antonio Gramsci
Gramsci, İtalyan düşünür, siyasetçi ve sosyalist teorisyendir. Gramsci, 22 Ocak 1891 tarihinde İtalya’nın Sardunya adası’nda bulunan Ales’te doğmuş, 27 Nisan 1937 tarihinde Roma’da ölmüştür. Gramsci soyadının bir Arnavut kasabası Grameç ile ilişkili olduğu düşünülmektedir.
Gramsci, 1911’de Torino Üniversitesini kazanmış, edebiyat okumuş ve dil bilimi ile ilgilenmiş, 1913 sonlarında İtalya Sosyalist Partisi’ne katılmıştır. Antonio Gramsci,1916 yılında Sosyalist Parti resmi yayın organı Avanti editörü olmuş ve topluluklar karşısında konuşmalar yapmaya başlamış, 1917 Ağustos devrimci ayaklanmalarının ardından Sosyalist Parti liderlerinin tutuklanmasıyla parti Geçici Komitesine seçilmiş, Torino’da sosyalist liderlerden biri haline gelmiştir.
İşçi konseylerinin ulusal bir harekete dönüşememesi ve Sosyalist Partinin başarısız olacağına inanması nedeniyle Komünist Partinin gerekliliğine inanmış; İtalyan Komünist Partisi 21 Ocak 1921’de Livorno kentinde kurulmuştur. Gramsci, komünist lider Bordiga’nın yardımcısı olmuş, 1922 yılında yeni partinin bir temsilcisi olarak Rusya’ya gitmiştir.
İtalya Komünist Partisinin kurucu üyesidir ve bir süre liderliğini yürütmüştür. Gramsci, 1924 yılında İtalya Komünist Partisi başkanı olmuş, Venedik seçimlerinde milletvekilli seçilmiştir.
Gramsci, Faşist Musolini hükumetinin bir saldırıyı gerekçe göstererek olağanüstü hal ilan etmesinin ardndan milletvekili dokunulmazlığına rağmen 9 Kasım 1926 tarihinde tutuklanmıştır. Yapılan yargılama sırasında davanın savcısı “Yirmi yıl bu beynin işlemesini durdurmalıyız” ifadesini kullanmış, önce 5 yıl ve sonra da yıl 20 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır.
Gramsci, 1934 yılında yaşamış olduğu ağır sağlık sorunları sonucunda şartlı olarak tahliye edilmiş, özgürlüğüne kavuştuktan kısa bir süre sonra 46 yaşında Roma’da ölmüştür.
Yazar Antonio Gramsci ve Felsefe Dünyası
Antonio Gramsci, 20. yüzyılın önde gelen Marksist teorisyenlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Antonio Gramsci, siyasal kuramını oluştururken 16. yüzyıl İtalyan düşünürü Niccolò Machiavelli, Marksizmin kurucusu Karl Marx, — filozof, tarihçi, ekonomist ve Rusya’daki Ekim Devrimi’nin önderlerinden Vladimir İlyiç Lenin, İtalya’nın ilk önemli Marksist kuramcısı Antonio Labriola, Fransız sendikacı yazar Georges Sorel, Henri Bergson ve Benedetto Croce gibi isimlerden etkilenmiştir.
Antonio Gramsci’nin teorileri, ardılları olan Perry Anderson, Michael Apple, Louis Althusser, Nicos Poulantzas, David Harvey, Edward Said, Cinsiyet Belası isimli eserin yazarı Judith Butler, Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe gibi isimleri etkilemiştir.
Modern Prens/Machiavelli Siyaset ve Modern Devlet Uzerine
Hukukçu, Gıda Mühendisi ve Tarım Ekonomisti Arabulucu Aziz Orhan ÇİMEN 11 Ekim 1977’de Erzurum’da dünyaya geldi. Nazilli Atatürk Lisesi’ni bitirdi. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Ayrıca Ankara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü’nde başladığı yüksek lisansını “IPARD Programı’nın Kırsal Alanda Ekonomik Kalkınmaya ve Yararlanıcılara Katkıları ve Beklentiler Üzerine Bir Araştırma” başlığı altındaki tezi ile 2017 yılında tamamladı. Aynı yıl TODAİE Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans eğitimi aldı. Halen Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumunda İç Denetçi olarak görev yapmaktadır. Tarımsal Üretim Sözleşmelerinde Uzman Arabuluculuk eğitmeni olarak faaliyette bulunan ÇİMEN, İngilizce bilmektedir ve evlidir.
[/box]
Zeytin Hukuku
Barışı, bereketi, sağlığı ve ölümsüzlüğü temsil eden zeytin etimolojik olarak dünya dillerinde Zeta, Zai, Zertum, Zeirtum, Zait, Zaitun, Zeytun, Elaiwa, Elaia, Olea, Oliva, Olive, Oleum, Oli, Huile, Oil, Aceite kelimeleriyle ifade edilir. Tüm kutsal kitaplarda zeytin ağacı kutsallığın, bolluğun, adaletin, sağlığın, gururun, zaferin, refahın, bilgeliğin, aklın, arınmanın ve yeniden doğuşun, kısaca insanlık için en önemli erdem ve değerlerin sembolüdür. Batı medeniyetlerinden bahsedilip zeytinin geçmişini batıya dayandıran birçok inanış olmasına rağmen ne yazık ki Anadolu’dan söz edilmemektedir. Ancak mitolojinin ve kutsal kitapların kaynağı olan coğrafi alan, zeytinin mitoloji ve kutsal kitaplardaki yeri düşünüldüğünde, gerçekte zeytinin anavatanının Anadolu olduğu ve buradan Dünya’ya yayıldığı ileri sürülebilir.
Zeytin ağacına ilişkin mevcut en eski veri Ege Denizindeki Santorini Adası’nda yapılan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 39 bin yıllık zeytin fosillerdir. Zeytinyağına ilişkin en belirgin izler ise M.Ö 4500 yıllarında Akdeniz’deki Girit Medeniyetinde görülmektedir. Rallo ve arkadaşlarına göre Akdeniz’de zeytinciliğin tarihçesi ve yayılışı yanda gösterilmektedir. Günümüzde İngilizce immigrant tree (mülteci ağaç) denilen zeytin Arjantin’den Çin’e ve Avusturalya’ya kadar geniş bir alanda yetiştirilmektedir.
Türkiye açısından önemli tarım ürünlerinden biri olarak gösterilen zeytin hem sofralık olarak hem de yağlık olarak işlenmesi nedeniyle gıda piyasası için katma değeri yüksek bir tarım ürünüdür. Dünya ticaretine bakıldığında. üretim açısından ilk beş ülke arasında olduğumuz zeytinin korunması büyük önem arz etmektedir. International Olive Council (IOC) verilerine göre dünya verim ortalamasının üzerinde verime sahip olmasına rağmen Türkiye zeytin üretim alanları bakımından 5. sırada, zeytin üretiminde ise 4. sırada bulunmaktadır. Türkiye’de zeytin üretimi Marmara, Körfez, Güney Ege, Gediz, Kıyı ve Doğu Akdeniz, Doğu Karadeniz olmak üzere altı bölgeye ayrılmıştır. Dünyanın önemli zeytin üreticilerinden olan Türkiye’de özellikle 2005-2013 yılları arasında uygulanan destekleme ve tahsis etme çalışmaları ile zeytin ağaç varlığında önemli derecede artış meydana gelmiş ve ağaç sayısı yaklaşık 180 milyon olmuştur.
Yukarıda bahsedildiği üzere zeytin ve zeytinyağı hem tarihsel hem kültürel hem de ekonomik anlamda Dünya ve Türkiye açısından önemli bir tarımsal ürün olmasının yanında aynı zamanda yaşam biçimidir. Zeytin hukuku açısından bakılacak olursa, tarihte zeytin ile ilgili hukuksal geçmiş ilk olarak Atina Anayasası’nda yer almıştır. Aristotales tarafından kaleme alınan “Devlet malı veya özel mülkiyet farkı olmaksızın, zeytin ağacını kesen veya deviren herkes mahkemede yargılanacaktır eğer suçlu bulunurlarsa idam edilmek suretiyle cezalandırılacaklardır.” sözü zeytin ağacının tarihteki yerini ve önemini anlatmaktadır. Ancak tarihteki bilinen ilk zeytin koruma kanununu, aristokrat sınıfa dahil olmayan -yani soylu kanı taşımayan- orta sınıf bir Atinalı olan Solon koymuştur. Solon’un zeytin koruma kanununda bir zeytin ağacını kesen veya zarar verenin ölüm cezasına çarptırılacağı yazmaktadır. Solon ayrıca Atina ekonomisini dardan kurtarmak için, zeytin ağacı dikmeyi ve zeytinyağı ihracatını desteklemiş ve şehrin kendi kendini doyurabilmesi için diğer gıda ürünlerinin ihracatını yasaklamıştır.
Zeytin hukukunun Türkiye’deki gelişimine bakılacak olursa, 20. yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının hemen ardından zeytinciliğin geliştirilmesi için yönetim büyük bir çaba içine girmiştir. Cumhuriyet yönetimi, öncelikle 1927 yılında “Zeytincilik Kanunu Layihası” çıkararak, zeytinciliğe bir devlet politikası olarak sahip çıkmıştır. Günümüzde ise zeytin ağacı Türkiye’de 3573 Sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun (Zeytin Kanunu) ile korunmaktadır. Zeytin Kanunu bugün dahi Ülkemizdeki her hangi bir ağaca özgü ilk ve tek kanun olarak yürürlükte olmasının yanı sıra dünyada zeytinliklerin korunmasına yönelik tek kanundur. Ayrıca söz konusu kanun hükümleri 9/7/1956 tarih ve 6777 sayılı Kanun gereğince sakız ve nevileriyle harnupluklara da teşmil edilmiştir.
1939 tarihinde yürürlüğe giren Zeytin Kanunu 1995 ve 2008 yıllarında revize edilerek son haline getirilmiştir. 2002 yılından itibaren ise TBMM’ne Zeytin Kanunu’nun değişikliği hakkında yedi kanun teklifi sunulmuştur. Ancak söz konusu kanun teklifleri Genel Kurul gündemine gelmeden oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle geri çekilmiştir. Kanunun yeniden düzenlenmesi için Meclis Araştırma Komisyonları kurulmuş olmasına rağmen herhangi bir sonuç alınamamıştır.
Zeytin Kanunu’nun çoğu maddesi şu anda fiili olarak uygulanmamaktadır. Ancak özellikle Kanunun 14., 17. ve 20. maddeleri üzerinde durulması gereken maddelerdir. 14. madde hem 1995 yılında hem de 2008 yılında değiştirilmiştir. 1995 yılında yapılan değişiklikle daha önce zeytin sahalarına yapılmaması gereken ağıllar için en az 1 km. sınırı getirilerek zeytin sahalarının koyun ve keçiden daha fazla korunması amaçlanmıştır. 2008 yılı değişikliği ile de şikayet üzerine sadece adli para cezası değil hapis cezasının da verilebileceği hüküm altına alınmış ve aynı zamanda şikayete bağlı olması sebebiyle Türk Ceza Kanunu’nun 253. maddesi hükmünce uzlaştırma kapsamında olan bir suça dönüşmüştür.
1995 ve 2008 yılı değişiklikleri ile tamamen değiştirilen 17. madde ile Devlete zeytinciliğin ıslahı, yeni zeytin dikim alanlarının tespiti, zeytin dikim ve yetiştirilmesinin teşviki ile verimin artırılması, hastalık ve zararlılarla mücadele ile ürün elde etmekte masrafları azaltıcı araç ve gereçlerin imal ve ithalinde gerekli kolaylıkları sağlama konusunda ödev verilmektedir. Ayrıca zeytin hastalık ve zararlıları ile mücadele amacı ile birliklerin kurulmasının önü açılmıştır. 2008 değişikliği ile birliklerin kurulmasının yönetmelikle düzenleneceği ve zeytinliklerine bakmayan üreticiye ağaç başına on Türk Lirası idarî para cezası verileceği hükmü getirilmiştir.
Kanunun en önemli ve günümüzde en fazla tartışılan maddesi 20. maddedir. Maddenin ilk halinde zeytin sahalarında sadece yağhane ve fabrika yapımının Bakanlık iznine tabi olması gerektiği varken, 1995 değişikliği ile daha da korumacı bir şekilde zeytinlik sahalarına en az 3 km. mesafede zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılması ve işletilmesi yasaklanmıştır. 2008 değişikliği ile ancak belediye sınırları içindeki zeytin sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması hâlinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşmanın % 10’unu geçemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca madde ile zeytin ağacının sökülmesinin Bakanlık iznine tabi olduğu ve aksi durumda kişilere yönelik yaptırımların neler olacağı düzenlenmektedir.
Zeytin hukuku kapsamında önemli olan diğer bir düzenleme de Zeytin Kanunu’na dayanılarak hazırlanan Zeytinciliğin Islahı Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmeliktir. Yönetmelik ile ekolojik yönden uygun bölgelerde ve zeytin yetiştiriciliğine elverişli sahalarda zeytinlik kurulmasını sağlamak, mevcut zeytinliklerde ürünün miktar ve kalitesini yükseltmek ve maliyeti düşürmek, birim alandaki verimi artırmak, zeytinyağı ve sofralık zeytin işletmelerindeki teknolojik yapıyı günün koşullarına uygun hale getirmek üzere gerekli teknik, ekonomik, ticari ve sosyal tedbir ve organizasyonları sağlamak amaçlanmaktadır.
2012 yılında Yönetmeliğin Zeytinlik Sahalarda Sanayi Tesisi Kurulmasının Önlenmesi başlıklı 23. maddesi değiştirilmiş ve Tanımlar başlıklı 4. maddesine zeytinlik saha tanımı eklenmiştir. Yapılan değişiklikle;
Jeotermal kaynaklı teknolojik sera yatırımları,
Bakanlıklarca kamu yararı kararıalınmış plan ve yatırımlar,
Yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı elektrik üretim tesisleri,
İlgili Bakanlıkça kamu yararı kararıalınmış madencilik faaliyetleri petrol ve doğal gaz arama ve işletme faaliyetleri,
Savunmaya yönelik stratejik ihtiyaçlara yönelik yatırımların, yolu açılmaya çalışılmıştır.
Tanımlar bölümüne eklenen “Zeytinlik Saha: Orman sınırları dışında bulunan ve Devletin hüküm ve tasarrufunda olan yabani zeytinlik, antepfıstığı ve harnupluklar ve her nevi sakız çeşitleri veya şahıs arazisi olan tapuda bu şekilde kayıtlı sahalar ile orman sınırları dışında olup da 17/10/1983 tarihli ve 2924 sayılı Orman Köylülerinin Kalkınmalarının Desteklenmesi Hakkında Kanun kapsamında bulunmayan zeytin yetiştirmeye elverişli makilik ve fundalıklardan oluşan en az 25 dekarlık alan” tanımla 25 dekardan küçük alanların zeytinlik olarak sayılmaması sağlanmıştır. Söz konusu değişiklik ve ekleme ile Kanun ile korunan zeytin ağacının bir anlamda korunması yönetmelikle kaldırılmıştır. 2015 yılında Danıştay Sekizinci Dairesinin 19/2/2015 tarihli ve Esas No: 2012/6113; Karar No: 2015/998 sayılı kararı ile bahse konu düzenleme iptal edilinceye kadar yaklaşık üç yıl süre ile normlar hiyeraşisine aykırı olan düzenleme yürürlülükte kalmıştır.Zeytin hukuku açısından yukarıda açıklanan kanun ve yönetmelik dışında Zeytin Hastalık ve Zararlıları İle Mücadele Birliklerinin Kuruluş ve Çalışma Esaslarına Dair Yönetmelik, Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi Kuruluş ve Çalışma Esasları Hakkında Yönetmelik ve Çevresel Etki Değerlendirmesi Yönetmeliği önemli düzenlemeler arasında sayılabilir. Bunun dışında mevzuatımızda başta anayasa olmak üzere zeytine ve Zeytin Kanununa atıf yapılan başka düzenlemelerde bulunmaktadır.
SONUÇ
Dünya’da başka hiçbir ülkede olmayan bir şekilde 1939 yılından itibaren kanunu olan zeytin, ne yazık ki korunamamaktadır. Çünkü gelişmekte olan bir ülke olması sebebiyle Türkiye’nin özellikle sanayi, madencilik, enerji ve ulaşım alanlarında yatırım yapması gerekmektedir. Yapılan yatırımların Türkiye’nin gelişmiş illerinde, yukarıda belirtilen zeytin üretim bölgelerinde yapılması nedeniyle zeytin ile sanayi, maden, enerji ve ulaşım yatırımları karşı karşıya kalmaktadır. Bunun sonucunda ise alınan kamu yararı kararlarında zeytin kaybetmektedir. Diğer taraftan kentleşmenin plansız olması ve turizm bölgelerinin imara açılması da zeytin açısından telafisi imkansız sonuçlar doğurmuştur.
Görüldüğü üzere sürekli gündemde olan Zeytin Kanunu’nun tarım, sanayi, şehirleşme, turizm, madencilik, çevre, ulaşım gibi sektörlerdeki Ülkemiz ihtiyaçları doğrultusunda ve zeytinlik alanlarda yaşanan koruma sorunlarına çözüm üretilmesi amacıyla yeniden ele alınıp düzenlenmesi gerekmektedir. Aksi halde zeytin çoğumuzun farkında bile olmadığı, Belediye Zabıta Yönetmeliği 34. maddesinde tanımlanan kokartın yan kenarlarındaki zeytin dalı kümesi kadar değer görecektir.
Yapılacak düzenleme ile zeytin bahse konusu sektörlere yapılan yatırımlarla karşı karşıya kalmamalı ve korunmalıdır. Çünkü var olan Kanun hem ikincil mevzuatla delinmeye çalışılmakta hem de Kanun’un hükümleri doğrultusunda yapılması gereken denetimler yapılmamaktadır. Böylelikle Kanunu olmasına rağmen korunamayan zeytin gerçekten korunabilir olacaktır. Ayrıca sadece zeytin değil üretiminde Dünya’da söz sahibi olduğumuz ve stratejik olarak önemli tarım ürünleri olan özellikle incir, kayısı, fındık, çay, üzüm vd. içinde benzer şekilde koruma sağlanması gerekmektedir.
Aziz Orhan ÇİMEN / Hukukçu – Gıda Mühendisi – Tarım Ekonomisti
KAYNAKLAR
Akçiçek, E., Oran, N.T. 2015. Zeytinyağı ve Sağlık, SİDAS Yayınları, İstanbul.
Bayramer, G., Tunalıoğlu, R. 2016. Türkiye’de sofralık zeytin – zeytinyağı ihracatçılarının sorunları ve çözümüne yönelik yaklaşımlar, Adnan Menderes Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi, 13(1), 141-150.
Eğilmez, M. 2005. Hitit Ekonomisi, İstanbul: Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü Yayınları.
Göktaş, M.A. 1966. Zeytin ve Zeytinyağının Türkiye Ekonomisindeki Rolü. Doktora Tezi. Ege Üniversitesi, İzmir.
Harwood, J.L.ve Yaqoop, P. 2002. Nutritional and health aspects of olive oil. Eur.J.Lipid Sci. Technol.104, 685-697.
Özaltaş, M., Savran, M.K., Ulaş, M., Kaptan, S. Ve Köktürk, H. 2016. Türkiye Zeytincilik Sektör Raporu, ISBN: 978-605- 175-57-9, ss. 301.
Rallo, L., Escobar, F. and Barranco, D. 1999. El Cultivo del Olivo. Mundi-libro Prensa. Madrid Spain.
Tunalıoğlu, R. 2016. Türkiye Zeytinciliğinde Tarihsel ve Ekonomik Gelişmeler, Zeytin Bilimi 1 (1) 2010, 15-22.
Ünsal, A. 2007, Ölmez Ağacın Peşinde Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı. Yapı Kredi Yayınları 6. Baskı, İstanbul.
Ünsal, A. 2011 (8. Baskı). Ölmez Ağacın Peşinde-Türkiye’de Zeytin ve Zeytinyağı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Zeytin ve Zeytinyağı ile Diğer Bitkisel Yağların Üretiminde ve Ticaretinde Yaşanan Sorunların Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla oluşturulan (10/27, 34, 37, 40, 102) Esas Numaralı Meclis Araştırması Komisyonu Raporu, 2008, TBMM.
Hollanda Krallığı Anayasası, 24 Ağustos 1815 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anayasada 1831 yılında köklü değişiklikler yapılmıştır. Anayasal monarşi yönetimi altında Parlamentoya karşı sorumlu hükûmetin olduğu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrıldığı ve haklar ile özgürlüklerin açıkça tanımlandığı bir döneme girmiştir. Yasama organı olan Hollanda Parlamentosu, Temsilciler Meclisi ve Senatodan oluşmaktadır. Anayasadaki son değişiklikler 2018 ve 2023 yıllarında yapılmıştır.
Hollanda Krallığı Anayasası
Bölüm 1.
Temel Haklar
Madde 1.
Hollanda’da bulunan herkes, eşit durumlarda eşit muamele görürler. Din, hayat görüşü, politik eğilim, ırk, cinsiyet veya her ne sebeple olursa olsun, ayrımcılığa izin verilmez.
Madde 2.
Hollanda vatandaşlığı kanunla düzenlenir.
Yabancıların (ülkeye) girebilmeleri ve çıkartılmaları kanunla düzenlenir.
İade sadece antlaşmaya dayanır. İade ile ilgili kurallar kanunla düzenlenir.
Kanunun sınırladığı haller dışında, herkesin ülkeyi terk etmeye hakkı vardır.
Madde 3.
Tüm Hollanda vatandaşları ayırım yapılmadan kamu hizmetlerinde görev alabilirler.
Madde 4.
Kanuni kısıtlamalar ve istisnalar haricinde, her Hollanda vatandaşı genel temsil organlarının üyelerini seçme ve bu organların üyesi olarak seçilme hakkına sahiptir.
Madde 5.
Herkes talebini yetkili organa yazılı olarak arz etme hakkına sahiptir.
Madde 6.
Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla herkes özgürce, bireysel olarak veya toplu halde, dinini ve hayat görüşünü uygulama hakkına sahiptir.
Bu hakkı, uygulama durumunda kanun, bina ve kapalı mekânlar dışında, sağlığı korumak, trafik düzeni veya kargaşalara müdahale etmek veya kargaşaları önlemek için düzenlemeler getirebilir.
Madde 7.
Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yazılı basınla düşüncelerini ve duygularını açıklarken izin talebinde bulunmak zorunda değildir.
Radyo ve televizyonla ilgili düzenlemeler kanunla yapılır. Radyo ve televizyon yayınlarının içeriği önceden denetime tabi değildir.
Bireyin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, hiç kimse yukarıda belirtilen iletişim araçları dışındaki kanallardan düşüncelerini ve duygularını açıklarken bunların içeriği hakkında önceden izin almak zorunda değildir. On altı yaşından küçüklere gösterilecek yayınlar, ahlaki değerlerin korunması amacıyla kanunla düzenlenebilir.
Yukarıdaki fıkralar ticari reklamlara uygulanmaz.
Madde 8.
Anayasa, örgütlenme hakkını tanımaktadır. Bu hak kamu düzeni için, kanunla sınırlanabilir.
Madde 9.
Herkesin kanunlardan doğan sorumlulukları saklı kalmak kaydıyla, Anayasa, gösteri ve toplantı yapma hakkını tanır.
Sağlığın korunması, trafik düzeni veya kamu düzeninin sağlanmasına dönük kurallar kanunla düzenlenebilir.
Madde 10.
Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, birey, özel yaşantısına saygı duyulması hakkına sahiptir.
Kanun, özel hayatı korumak için, şahsi bilgilerin tespiti ve bu bilgilerin aktarılması ile ilgili kuralları düzenler.
Kanun, kişilerin kendileri hakkında tespit edilen bilgileri talep etme hakkını ve kullanılmasını ve ayrıca bu bilgilerin düzeltilmesine ilişkin kuralları belirler.
Madde 11.
Kanunun öngördüğü veya kanun uyarınca getirilen kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, herkes, vücut dokunulmazlığı hakkına sahiptir.
Madde 12.
Konut sakininin isteği dışında bir konuta girmek, sadece kanunen belirlenmiş durumlarda ve kanunun yetkili kıldığı kişiler tarafından yapılabilir.
Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde, bir önceki fıkra uyarınca konuta girilmesi halinde önceden kimlik göstermek ve eve giriş amacını bildirmek şarttır.
Konut sakinine mümkün olan en kısa sürede yazılı olarak konuta girişin raporu verilir. Devletin güvenliği veya ceza kovuşturması sebebiyle konuta girilmiş ise, kanunda belirtilen kurallara uygun olarak raporun düzenlenmesi geciktirilebilir. Raporun düzenlenmesinin devletin güvenliğine aykırı olacak, kanunda belirtilen hallerde bu rapor düzenlenmeyecektir.
Madde 13.
Kanunen belirlenmiş durumlar ve hâkim emri haricinde, mektuplaşmanın gizliliğine dokunulamaz.
Telefon ve telgraf hakkı dokunulmazdır. Kanunla belirlenen durumlarda, kanunun yetkili kıldığı veya onların yetkilendirdiği diğer kimselerce bu hakka istisnalar getirilebilir.
Madde 14.
Kamulaştırma sadece kamu yararı için, önceden belirlenmiş tazminat karşılığı ve kanunen belirlenmiş kurallar çerçevesinde yapılabilir.
Kamulaştırma acil durumun getirdiği bir emir ise tazminatın önceden belirlenmesi gerekmez.
Yetkili makam tarafından kamu yararı için mülkün tahrip edildiği, kullanılmaz hale getirildiği veya mülk sahibinin mülk üzerindeki haklarının kısıtlandığı hallerde, kanunun belirlediği şekilde tam veya kısmi tazminat hakkı mevcuttur.
Madde 15.
Kanunen belirlenmiş durumlar haricinde, hiç kimsenin özgürlüğü elinden alınamaz.
Mahkeme kararı olmadan, özgürlüğünden mahrum edilen bir kişi, serbest bırakılması için mahkemeye başvurabilir. Mahkeme, özgürlükten mahrumiyeti kanuna aykırı bulduğu takdirde, derhal serbest bırakılmasını emreder.
Yargılanma amacıyla özgürlüğünden mahrum edilen kişinin yargılanması makul bir zaman içinde yapılır.
Hukuka uygun olarak özgürlüğü kısıtlanan bir kişi, bu hakların kullanılması, özgürlüğün kısıtlanmasıyla çeliştiği ölçüde temel hakların kullanımından da kısıtlanabilir.
Madde 16.
Suçun işlendiği anda bu fiil ceza kanunda belirtilen bir suç olmadıkça, hiçbir fiil cezalandırılamaz.
Madde 17.
Hiç kimse kendi isteği dışında, kanunun kendine tayin ettiği mahkemeden alıkonulamaz.
Madde 18.
Herkes adli ve idari yargılama esnasında hukuksal yardım isteyebilir.
Dar gelirlilere yapılacak hukuksal yardıma ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Madde 19.
Yeterli iş olanaklarının yaratılması hükümetin sorumluluğundadır.
Çalışanların hukuki konumu, bununla ilgili güvenceleri ve söz hakları kanunla düzenlenir.
Kanunun öngördüğü veya izin verdiği kısıtlamalar saklı kalmak kaydıyla, her Hollandalının serbest iş seçme hakkı vardır.
Madde 20.
Halkın geçim olanaklarının sağlanması ve refahın yayılması devletin sorumluluğundadır.
Sosyal güvenlik hakkının kazanılmasına ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.
Ülkedeki kendi geçimini sağlayamayan Hollandalılar, kanunen düzenlenen devletin verdiği sosyal yardım haklarına sahipdirler.
Madde 21.
Ülkenin yaşanılabilirliği ile doğanın korunması ve geliştirilmesi hükümetin sorumluluğundadır.
Madde 22.
Hükümet halk sağlığının geliştirilmesi için önlemler alır.
Devlet sosyal ve kültürel gelişim ve boş zamanın değerlendirilmesi için olanaklar yaratır.
Madde 23.
Eğitim, hükümetin sürekli gözetimini gerektiren bir konudur.
Resmi makamların gözetim hakkı ve eğitimcilere yönelik yetenek ve ahlaki soruşturma yapma hakları saklı kalmak kaydıyla, kanunun belirlediği eğitim biçimlerinde ve kanuni düzenlemelere tabi olarak eğitim vermek serbesttir.
Kamu eğitimi, herkesin din ve yaşam biçimine saygı duyularak kanunla düzenlenir.
Devlet, her belediyede yeterli miktardaki devlet okullarında genel temel eğitim verilmesini sağlar. Kanunda belirtilen kurallarla ve bu eğitimin alınması fırsatının bulunması şartıyla, bu hükümde istisnalar olabilir.
Kısmen veya tamamen kamu kaynaklarıyla finanse edilen okulların uyması gereken standartlar, özel okulların dini inanış veya diğer hayat görüşlerine göre eğitim verme serbestisi dikkate alınarak, kanun tarafından belirlenir.
Bu şartlar genel temel eğitimde, tamamıyla kamu bütçesinden karşılanacak özel eğitim ve kamu eğitimi için kalite eşitliğini sağlayacak şekilde düzenlenir. Bu düzenlemede özellikle, inanç temelinde kurulan özel eğitimin, eğitim araçlarının seçimindeki ve öğretmen görevlendirmedeki hürriyetlerine saygı duyulur.
Kanunun getirdiği şartlara uyan özel ilköğretim kurumları, kamu bütçesinden kamu temel eğitim kurumlarıyla eşit ölçüde ödenek alır. Kanun, özel orta öğrenim ve yüksek öğrenime hazırlık için kamu bütçesinden yapılabilecek katkı şartlarını düzenler.
Hükümet, Parlamentoya eğitim durumuyla ilgili yıllık rapor sunar.
Bölüm 2.
Hükümet
.1. Kral
Madde 24.
Orange Nassau Prensi Kral Willem’in meşru füru tahtın varisidir.
Madde 25.
Kraliyet, Kral’ın vefatıyla ve veraset yoluyla yasal nesline geçer, büyük çocuk önceliklidir, aynı kural sonraki intikallerde de geçerlidir. Kralın soyundan gelenin bulunmadığı hallerde Taht, Kralın ebeveyninin meşru füruna ve daha sonra onun büyükanne ve babasının fürudan olanlardan büyük çocuğa geçer. Ancak, sabık Kral’ın kan hısımlığı bakımından üçüncü göbekten ötesine geçilmez.
Madde 26.
Kral öldüğü zaman Kral’dan hamile olan bir kadının hamile olduğu çocuk, veraset için doğmuş kabul edilir. Ölü dünyaya gelirse, hiç olmadı kabul edilir.
Madde 27.
Kraliyet’ten feragat, önceki maddelere uygun olarak gerçekleşir. Feragatten sonra doğan çocuklar ve onların nesilleri irsi intikallerden mahrumdurlar.
Madde 28.
Parlamentonun izni olmaksızın evlenen Kral, Kraliyetten feragat etmiş sayılır.
Veliaht, Parlamentonun izni dışında evlenirse, bu evlilikten doğacak çocuklar ve onların nesilleriyle birlikte irsi intikalden de mahrum olurlar.
Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda, konuya ilişkin yasa teklifini görüşür ve kararlaştırır.
Madde 29.
Olağanüstü şartların gerektirdiği hallerde, bir veya birkaç kişi verasetten kanun yoluyla mahrum bırakılabilir.
Bununla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına yapılır. Parlamentonun iki kanadı meseleyi birleşik oturumla görüşür ve kararlaştırır. Parlamento yasa teklifini, ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edebilir.
Madde 30.
Yasal halefin olmaması beklentisi durumunda, halef kanunen atanabilir. Teklif, Kral tarafından veya onun namına sunulur. Teklifin sunulmasından sonra Parlamentonun her iki meclisi de feshedilir. Yeni meclisler, birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar. Teklif ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla kabul edilebilir.
Kral öldüğünde veya Kraliyetten feragat ettiğinde halef olmadığı takdirde, Parlamentonun her iki kanadı da feshedilir. Yeni meclisler Kral’ın ölümünden veya Tahttan çekilmesinden sonra dört ay içinde birleşik oturumda yeni Kral’ı görevlendirmek üzere toplanır. Halef ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin lehte oyuyla tayin edilebilir.
Madde 31.
Tayin edilen Kral’ın veraseti sadece onun yasal nesli tarafından olabilir.
Veraset ile ilgili maddeler ve bu maddenin birinci fıkrası, henüz Krallık sıfatını kazanmamış olan bir halef için de gerekli değişikliklerle geçerlidir.
Madde 32.
Kral, Kraliyet ayrıcalıklarını kazandıktan sonra, mümkün olan en kısa süre içerisinde başkent Amsterdam’da Parlamentonun halka açık birleşik oturumunda ant içer ve merasimle Taht’a çıkar. Anayasaya sadakatle ve görevini bağlılıkla yerine getireceği sözü verir veya yemin eder. Özel kurallar kanunla belirlenir.
Madde 33.
Kral onsekiz yaşını doldurmadan Kraliyet ayrıcalıklarını kullanamaz.
Madde 34.
Reşit olmayan Kral’ın ebeveynlerinin sorumlulukları, velayeti ve gözetimine ilişkin kurallar kanunla düzenler. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karara bağlar.
Madde 35
Bakanlar Kurulu Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamayacak halde olduğu yargısındaysa, bu durumu Danıştaydan alınan tavsiyeyi de ibraz ederek Parlamentoya bildirir, bunun üzerine Parlamentonun iki kanadı da birleşik oturumda toplanır.
Parlamentonun iki kanadı da bu görüşte ise, Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı yönünde bir karar alırlar. Bu karar, Parlamentonun talimatıyla birleşik oturuma başkanlık eden Başkan tarafından halka açıklanır ve derhal yürürlüğe girer.
Kral’ın Kraliyet yetkilerini tekrar kullanabilir hale geldiği zaman, bu keyfiyet kanunen açıklanır. Parlamentonun iki kanadı birleşik oturumda konuyu görüşür ve karar alır. Bu kanunun açıklanmasından sonra Kral, Kraliyet yetkilerini tekrar kullanma yetkisini kazanır.
Kral’ın Kraliyet yetkilerini kullanamadığı bir kararla sabit ise, Kralın şahsi vesayetine ilişkin hususlar kanunla düzenlenir. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Madde 36.
Kral, Kraliyet yetkilerini icra etmeyi geçici bir süre bırakabilir ve bu icraya yasa uyarınca yeniden başlayabilir, konuyla ilgili kanun teklifi Kral tarafından veya onun namına sunulur. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Madde 37.
Kraliyet yetkileri aşağıda sayılan hallerde vekil tarafından icra edilir;
a) Kral onsekiz yaşını dolduruncaya kadar,
b) Taht henüz doğmamış bir çocuğa miras yoluyla intikal edecek ise,
c) Kral’ın Kraliyet yetkilerini uygulayamadığının bir kararla sabit olması halinde,
d) Kral yetkilerini geçici süreyle bırakmış ise,
e) Kralın vefatından ve feragatinden sonra Kral’ın halefi bulunmuyor ise.
Kralın Vekili kanunla atanır. Parlamentonun iki kanadı da konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Birinci fıkranın (c) ve (d) bendinde belirtilen hallerde, Kral’ın nesillerinden birinin halef olacağı beklentisi varsa, bu halef onsekiz yaşını doldurmuş ise Vekil olarak atanır.
Vekil, Anayasaya bağlı kalacağına ve görevlerini sadakatle yerine getireceğine birleşik oturumda toplanmış Parlamento önünde ant içer ya da söz verir. Vekâlet görevine ilişkin kurallar kanunla düzenlenecek olup bu kanun, intikal ve değiştirmeye ilişkin kuralları da düzenler.
35 ve 36’ncı maddeler gerekli değişikliklerle vekil için de geçerlidir.
Madde 38.
Kraliyet yetkileri, bu yetkinin kullanımına ilişkin başka bir yasal düzenleme yapılıncaya kadar, Danıştay tarafından kullanılır.
Madde 39.
Kimlerin Kraliyet ailesinden olduğu kanunla düzenlenir.
Madde 40.
Kral kanunlar çerçevesinde devletten yıllık ödenek alır. Bu kanun Kraliyet ailesinin hangi fertlerine devletten ödenek verileceğini ve bu ödeneklerin miktarını da düzenler.
Devletten alınan ödenek ile birlikte görevlerini yerine getirmeleri için kullanılan varlıklar kişisel vergiye tabi değildir. Ayrıca, Kral’ın ya da Tahta çıkması beklenen veliahdın miras yoluyla, ya da hediye olarak Kraliyet ailesinden aldığı şeyler veraset ve intikal vergisinden, ya da hediye vergisinden muaftır. Diğer vergi istisnaları kanunla düzenlenebilir.
Bir önceki fıkrada anılan konuları düzenleyen yasa teklifleri Parlamento tarafından ancak üçte iki oyla kabul edilebilir.
Madde 41.
Kral, kamu menfaatini göz önünde bulundurarak Kraliyet Sarayı’nı döşer.
.2. Kral ve Bakanlar
Madde 42.
Kral ve bakanlar hükümeti oluşturur.
Hükümetin işlemlerinden Kral değil bakanlar sorumludur.
Madde 43.
Başbakan ve bakanlar Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.
Madde 44.
Bakanlıklar Kraliyet kararnamesiyle kurulur. Bakanlıklar bir bakan tarafından yönetilir.
İcracı olmayan bakanlar da atanabilir.
Madde 45.
Bakanlar, Bakanlar Kurulu’nu oluşturur.
Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanıdır.
Bakanlar Kurulu, genel hükümet politikasını görüşür ve kararlaştırır ve bu politikayı bir bütün olarak gerçekleştirmeye çalışır.
Madde 46.
Devlet sekreterlikleri Kraliyet kararnamesiyle atanırlar ve görevden alınırlar.
Devlet sekreteri, bakanın gerek gördüğü durumlarda ve onun talimatlarını göz önünde bulundurarak bakana vekâlet eder. Bakanın sorumluluğu saklı kalmak kaydıyla, sorumluluk Devlet sekreterine aittir.
Madde 47.
Tüm kanunlar ve Kraliyet kararnameleri, Kral ve bir veya birkaç bakan ya da Devlet sekreteri tarafından imzalanır.
Madde 48.
Başbakanı atayan Kraliyet kararnamesi kendisinin (Başbakanın) karşı imzasını taşır. Diğer bakanların ve Devlet sekreterlerini atama ve görevden alma kararnameleri Başbakan tarafından imzalanır.
Madde 49.
Bakanlar ve Devlet sekreterleri atama kararnamesini kabul ettiklerinde, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Kral önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.
Bölüm 3.
Parlamento
.1. Kuruluş ve Oluşumu
Madde 50.
Parlamento tüm Hollanda halkını temsil eder.
Madde 51.
Parlamento; Senato (Birinci Meclis) ve Temsilciler Meclisi (İkinci Meclis) olmak üzere iki bölümden oluşur.
Temsilciler Meclisi yüzelli üyeden oluşur.
Senato yetmişbeş üyeden oluşur.
Parlamentonun her iki kanadı birleşik oturumda bir araya geldiğinde, tek bir meclis olarak kabul edilirler.
Madde 52.
Her iki meclisin görev süresi dört yıldır.
Eyalet meclisleri için görev süresi kanunen dört yıldan farklı olarak belirlenmiş ise Senatonun görev süresi de buna uygun olarak düzenlenir.
Madde 53.
Parlamentonun her iki kanadının da üyeleri kanunda belirtilen sınırlar çerçevesinde nispi temsil esasına dayalı olarak seçilir.
Seçimler gizli oylamayla yapılır.
Madde 54.
Hollanda’da ikamet etmeyen Hollandalılar müstesna, Temsilciler Meclisinin üyeleri, onsekiz yaşını dolduran Hollandalılar tarafından doğrudan oyla seçilir.
Aşağıda sayılan kişiler seçmen olamazlar;
a) Kesinleşmiş hâkim kararıyla kanunda belirtilen suçtan dolayı en az bir yıl hapis cezasına mahkûm edilen ve aynı zamanda oy kullanma hakkından men edilen kimseler.
b) Gayri mümeyyizlik sebebiyle kesinleşmiş hâkim kararı gereğince hukuki işlem ehliyeti olmayan kimseler.
Madde 55.
Senato Üyeleri Eyalet Meclisi milletvekilleri tarafından seçilir. Seçimler, Senatonun feshedilmesi durumu dışında, Eyalet Meclisi seçiminden azami üç ay sonra yapılır.
Madde 56. Parlamento üyesi olabilmek için, Hollandalı olmak, onsekiz yaşını doldurmuş olmak, seçme ve seçilme hakkı elinden alınmamış olmak gereklidir.
Madde 57.
Hiç kimse her iki meclisin aynı anda üyesi olamaz.
Bir Parlamento Üyesi, aynı zamanda bakan, Devlet sekreteri, Danıştay Üyesi, Sayıştay Üyesi, Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili, Yüksek Mahkeme Üyesi ya da Yüksek Mahkeme Başsavcılığının ya da Savunma Ofisinin Üyesi olamaz.
Bununla beraber Bakanlık ve Devlet sekreterliği görevinden istifa etmeyi teklif eden bir kişi, bu istifa karara bağlanıncaya kadar, hem söz konusu görevi hem de Parlamento üyeliğini birlikte yürütebilir.
Aynı zamanda bir Parlamento Üyesi, ya da Parlamentonun herhangi birine üye olan bir kişinin yürütemeyeceği diğer kamu görevleri kanunla düzenlenebilir.
Madde 58.
Her meclis yeni atanan üyelerin, üyelik için aranan şartları haiz olup olmadığını araştırır ve bu şartlar veya seçimlerle ilgili ihtilafları kanunda belirtilen kurallara uygun olarak karara bağlar.
Madde 59.
Bunun dışında kalan seçme ve seçilme hakkı ve seçimleri ilgilendiren her şey kanunla düzenlenir.
Madde 60.
Meclis üyeleri göreve atandıklarında, kanunda belirtilen şekle uygun olarak Parlamento önünde, göreve atanmalarını kanunen yasaklayan hiçbir edimde bulunmadıkları, Anayasaya bağlı kalacakları ve görevlerini sadakatle yerine getirecekleri yönünde ant içer veya taahhütte bulunur ve sözünü verirler.
Madde 61.
Her meclis, üyeleri arasından bir Meclis Başkanı seçer.
Her meclis, zabıt kâtibi tayin eder. Söz konusu zabıt kâtibi tıpkı meclislerin diğer memurları gibi, aynı zamanda Parlamento üyesi olamaz.
Madde 62.
Meclisler birleşik oturumda toplandıkları zaman Senato Başkanı toplantıya başkanlık eder.
Madde 63.
Parlamento üyelerinin ve sabık Parlamento üyelerinin ve onların bakmakla yükümlü oldukları aile fertlerine ödenen mali yardımlar kanunla düzenlenir. Meclisler, bu konuyla ilgili bir yasa teklifini ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edebilirler.
Madde 64.
Meclisler, Kraliyet kararnamesiyle feshedilebilir.
Feshedilme kararı, beraberinde, feshedilen Meclisin yeniden seçilmesi ve yeni seçilen Meclisin üç ay içinde toplanması yükümlülüğünü getirir.
Fesih, yeni seçilen meclisin toplandığı günden itibaren yürürlüğe girer.
Kanun, fesihten sonra oluşan yeni Temsilciler Meclisinin görev süresini belirler; bu süre beş yıldan uzun olamaz. Fesihten sonra oluşan yeni Senatonun görev süresi, feshedilen meclisin görev süresinin biteceği tarihte sona erer.
Çalışma Usulü
Madde 65.
Parlamentonun birleşik oturumunda hükümet tarafından izlenilecek politika, her yıl Eylül ayının üçüncü Salı günü veya kanunla belirlenecek daha erken bir tarihte Kral tarafından veya onun adına açıklanır.
Madde 66.
Parlamento toplantıları kamuya açıktır.
Parlamento toplantıları, üyelerin onda birinin veya Başkanın isteği üzerine halka kapalı şekilde gerçekleştirilir.
Meclislerden biri veya birleşik oturumda her bir meclis tarafından, bir konunun kamuya kapalı olarak görüşülmesi ve karara bağlanması kararlaştırılabilir.
Madde 67.
Meclisler, tek başlarına ve birleşik oturumda, sadece üyelerin yarıdan fazlası toplantıda bulunduğu takdirde bir konuyu görüşebilir ve karar alabilirler.
Kararlar oy çokluğuyla alınır.
Üyeler etki altında kalmadan, ya da herhangi bir talimata tabi olmaksızın oy verirler.
Bir üyenin istemi üzerine, şahsi olmayan konular hakkında sözlü ve kişisel çağrıyla oylama yapılır.
Madde 68.
Bu bilginin sağlanması Devlet çıkarlarına aykırı olmadığı takdirde, bakanlar ve Devlet sekreterleri bir veya birkaç üye tarafından istenilen açıklamayı sözlü veya yazılı olarak, her iki meclise ayrı ayrı şekilde veya birleşik oturumda yaparlar.
Madde 69.
Bakanlar ve Devlet sekreterlerine Parlamentonun toplantıları açıktır ve görüşmelere katılabilirler.
Her iki meclis ve birleşik oturum tarafından toplantıda bulunmak üzere davet edilebilirler.
Toplantılara kendileri tarafından belirlenecek bir yardımcı getirebilirler.
Madde 70.
Her iki meclis kanunla yapılacak düzenlemeyle tek başlarına ya da müşterek şekilde soruşturma yapma (araştırma) hakkına sahiptir.
Madde 71.
Parlamento üyeleri, bakanlar, Devlet sekreterleri ve görüşmelere katılan diğer kişiler, Parlamento veya Parlamento komisyonların toplantıları sırasında söyledikleri veya yazılı olarak sundukları metinler sebebiyle kovuşturmaya tabi tutulamaz, ya da başka bir yolla kanun önünde sorumlu tutulamazlar.
Madde 72.
Parlamentonun her bir kanadı ayrı olarak ve birleşik oturumda iç tüzük oluştururlar.
Bölüm 4.
Danıştay, Sayıştay, Kamu Denetçiliği ve
Daimi Danışma Kurulları
Madde 73.
Yasa tasarılarında, genel idari konularda ve Parlamentonun onaylayacağı antlaşmalarda, Danıştay veya Danıştayın bir dairesinin görüşü alınır. Kanunla belirlenebilecek durumlarda söz konusu görüş aranmayabilir.
Danıştay veya Danıştayın bir dairesi Kraliyet kararnamesiyle karara bağlanacak idari uyuşmazlıkları araştırmakla ve bu anlaşmazlıkla ilgili olarak verilecek karar hakkında tavsiyede bulunmakla sorumludur.
Kanun, Danıştayı veya Danıştayın bir dairesini idari uyuşmazlıklarla ilgili karar vermekle görevlendirebilir.
Madde 74.
Danıştaya Kral başkanlık eder. Kral’ın muhtemel halefi onsekiz yaşını doldurduğu anda Danıştaya üye olma hakkına sahiptir. Kraliyet ailesinin diğer mensupları da kanunla Danıştaya üye olabilirler.
Danıştay üyeleri Kraliyet kararnamesiyle ömür boyu atanır.
Kendi istekleriyle veya kanunla belirlenecek bir yaşta üyelikleri sona erer.
Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Danıştay tarafından geçici bir süre görevden alınabilirler veya üyeliklerine son verilebilir.
Üyelerin hukuki statüleri kanunla düzenlenir.
Madde 75.
Danıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
Danıştay veya Danıştayın bir dairesine kanunla başka görevler de verilebilir.
Madde 76.
Sayıştay, devletin gelir ve giderlerini incelemekle görevlidir.
Madde 77.
Her bir Sayıştay üyesi, Temsilciler Meclisi tarafından hazırlanan üç kişilik aday listeden, ömür boyu bu göreve atanır.
Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta üyelikleri son bulur.
Kanunun belirlediği durumlarda üyeler Yüksek Mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya üyeliklerine son verilebilir.
Üyelerin hukuki statüleri kanunla belirlenir.
Madde 78.
Sayıştayın teşekkülü, yapısı ve yetkileri kanunla düzenlenir.
Sayıştaya kanunla başka görevler de verilebilir.
Madde 78a.
Devletin yürütme mercilerinin ve kanunla belirlenen diğer idari mercilerin işlemleri, talep üzerine ya da resen Baş Kamu Denetçisi tarafından incelenir.
Baş Kamu Denetçisi ve Baş Kamu Denetçisi Vekili Temsilciler Meclisi tarafından kanunda belirtilen süreyle göreve atanırlar. Kendi istekleriyle veya kanunun belirleyeceği bir yaşta görevlerinden ayrılabilirler. Kanunun belirlediği durumlarda Temsilciler Meclisi tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir. Hukuki statüleri diğer bakımlardan kanunla düzenlenir.
Baş Kamu Denetçisinin yetkileri ve yöntemleri kanunla düzenlenir.
Kanun marifetiyle ya da kanun uyarınca Baş Kamu Denetçisine yeni görevler verilebilir.
Madde 79.
Devletin yasama ve yürütmeye ilişkin daimi danışma kurulları kanuni düzenlemeyle oluşturulabilir.
Kanun bu kuralların kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini belirler.
Bu kuruluşlara danışma görevlerinden başka görevler de kanunla verilebilir.
Madde 80.
Bu bölümde düzenlenen kuralların ve tavsiyelerinin açıklanması, kanunun belirleyeceği kurallarla olur.
Yasa tasarılarıyla ilgili olarak Kral tarafından veya onun namına yapılan tavsiyeler, kanunla belirlenecek durumlar haricinde, Parlamentoya sunulur.
Bölüm 5.
Yasama Erki ve Yürütme
.1. Kanunlar ve diğer düzenleyici işlemler
Madde 81.
Hükümet ve Parlamento kanunları birlikte yaparlar.
Madde 82.
Yasa teklifleri Kral tarafından veya onun namına, ya da Temsilciler Meclisi tarafından sunulur.
Parlamentonun birleşik oturumunda görüşülmesi gereken yasa teklifleri, Kral tarafından veya onun namına ve 2. Bölümün ilgili madde hükümleriyle çelişmemek kaydıyla, Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulur.
Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından sunulacak yasa teklifleri, Meclise duruma göre birleşik oturuma bir ya da birkaç üye tarafından sunulur.
Madde 83.
Kral veya onun namına sunulan yasa teklifi, Temsilciler Meclisine veya birleşik oturumda görüşülmesi gerekiyorsa, Parlamentonun birleşik oturumuna bu toplantıya gönderilir.
Madde 84.
Kral veya onun namına sunulan ve Temsilciler Meclisi veya Parlamentonun birleşik oturumu tarafından henüz onaylanmamış bir yasa teklifi, Hükümetin bir ya da daha fazla sayıdaki üyesinin teklifiyle Temsilciler Meclisi veya duruma göre birleşik oturum tarafından değiştirilebilir.
Temsilciler Meclisi veya birleşik oturumun sunacağı yasa teklifi onaylanmadığı sürece, bir ya da birkaç üyenin veya sunan üyenin veya üyelerin teklifiyle değiştirilebilir.
Madde 85.
Temsilciler Meclisi bir yasa teklifini kabul ettiği takdirde veya bir yasa teklifi vermeyi kararlaştırdığında, bu metni olduğu gibi görüşülmek üzere Senatoya gönderir. Yasa teklifinin Senatoda müdafaası için Temsilciler Meclisi bir veya daha fazla sayıda üyesini görevlendirebilir.
Madde 86.
Sunulan bir kanun teklifi Parlamento tarafından onaylanmadığı sürece, teklifi veren kişi veya vekili tarafından geri çekilebilir.
Temsilciler Meclisi veya birleşik oturum tarafından sunulan yasa teklifi kabul edilmediği sürece, bu yasa teklifini sunan üye veya üyeler tarafından geri çekilebilir.
Madde 87.
Bir yasa teklifi Parlamento tarafından kabul edildiğinde ve Kral tarafından tasdik edildiğinde kanun olur.
Kral ve Parlamento yasa teklifiyle ilgili kararlarını karşılıklı olarak birbirlerine bildirirler.
Madde 88.
Kanunların ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Kanunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe girmez.
Madde 89.
Düzenleyici idari işlemler Kraliyet kararnameleriyle belirlenir.
Cezai hükümler taşıyan düzenleyici işlemler sadece kanunla belirlenir. Verilecek cezalar kanunla düzenlenir.
Düzenleyici idari işlerin ilânı ve yürürlüğü kanunla düzenlenir. Bunlar ilân edilmeden önce yürürlüğe giremezler.
İkinci ve üçüncü fıkralar, hükümet tarafından belirlenen diğer düzenleyici işlemler için de gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra geçerlidir.
.2. Diğer Hükümler
Madde 90.
Hükümet uluslararası hukukun gelişimini destekler.
Madde 91.
Uluslararası antlaşmalar, Parlamentonun onayı olmaksızın bağlayıcı etkiye sahip olmadıkları gibi, yürürlükten de kaldırılamazlar. Parlamentonun onayını gerektirmeyen antlaşmalar kanunla belirlenir.
Antlaşmaların onama şekli kanunla düzenlenir ki, bu kanunda antlaşmaların zımni şekilde onanmasını düzenleyen hükümlere de yer verilebilir.
Anayasaya aykırılık içeren, ya da Anayasayla çelişmesi muhtemel antlaşma hükümleri ancak Parlamentonun üçte iki çoğunluğunun lehte kararıyla onaylanabilir.
Madde 92.
91’inci maddenin üçüncü fıkra hükümleri saklı kalmak üzere, yasama, yürütme ve yargı yetkisi gerektiğinde antlaşmalarla uluslararası örgütlere devredilebilir.
Madde 93.
İçerikleri gereği herkes üzerinde bağlayıcı etkisi bulunan uluslararası antlaşma hükümleri ve uluslar arası örgütlerin kararları ilân edildikten sonra bağlayıcılık kazanırlar.
Madde 94.
Hollanda Krallığının meri kanunları, uygulamanın uluslararası bağlayıcı antlaşmalara ve uluslararası örgüt kararlarına aykırı olması halinde, uygulanmazlar.
Madde 95.
Uluslararası örgütlerin antlaşma ve kararlarının ilânı kanunla düzenlenir.
Madde 96.
Kraliyet, Parlamentonun izni olmadan savaş ilân edemez.
Savaş halinin fiilen mevcut olması nedeniyle Parlamentoya danışılmasının mümkün olmadığı hallerde, bu izin gerekmez.
Parlamentonun iki kanadı savaş ilânı iznini birleşik oturumda görüşür ve kararlaştırır.
Bu maddenin birinci ve üçüncü fıkrası ateşkes kararı için de uygulanır.
Madde 97.
Krallığın menfaatlerini savunmak ve korumak ve ayrıca uluslararası hukuk düzenini muhafaza etmek ve desteklemekle görevli bir silahlı kuvvetler mevcuttur.
Silahlı kuvvetler Hükümetin üst otoritesine tabidir.
Madde 98.
Silahlı kuvvetler gönüllülerden ve askerlik yükümlülüğünü yerine getiren kişilerden oluşur.
Zorunlu askerlik hizmeti ve celp dönemlerinin ertelenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Sivil savunma amacıyla kanunda belirtilen esaslara uygun olarak görevlendirme yapılabilir.
Madde 100.
Silahlı kuvvetlerin uluslararası hukuk düzeninin korunması ve desteklenmesi amacıyla bir yerde konuşlandırılması, ya da kullanılması gerekecek ise, Hükümet bu keyfiyeti önceden Parlamentoya bildirir. Bu durum, silahlı çatışmalar sırasında insani yardım sağlanmasını da içerir.
Önceden bilgi vermeye mani olan zaruri sebepler bulunuyorsa birinci fıkra hükümleri uygulanmaz. Bu durumda bilgilendirme mümkün olan en kısa sürede yapılır.
Madde 101.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 401 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde 102.
(Bu madde 22 Haziran 2000 tarihli ve 294 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde 103.
İç ve dış güvenliğin gerektirdiği durumlarda; sonuçları kanunla düzenlemek şartıyla ve Kraliyet kararnameleriyle olağanüstü hal ilân edilebilir.
Birinci fıkrada belirtilen durumda, anayasanın, eyalet, belediye ve su işleri idaresini düzenleyen hükümlerden, 6’ncı maddede düzenlenen anayasal haklardan, belirtilen hakların bina ve kapalı mekânlar dışında uygulandığı takdirde, 7, 8 ve 9’uncu maddeler ile 12’nci maddenin ikinci fıkrası, ayrıca 13’üncü madde ile 113’üncü maddenin bir ve üçüncü fıkra hükümleri uygulanmayabilir.
Olağanüstü hal ilânını müteakiben, Kraliyet kararnameleriyle kaldırılmadığı sürece, Parlamento gerekli gördüğü her an olağanüstü halin süresini belirleyebilir. Meclisler konuyu birleşik oturumda görüşür ve karara bağlar.
Madde 104.
Devletin koyduğu vergiler kanun uyarınca toplanır. Devletin koyduğu diğer harçlar kanunla düzenlenir.
Madde 105.
Devletin gelir ve gider tahminleri kanunla düzenlenir.
Genel bütçeye ilişkin kanun tasarıları her yıl 65’inci maddede belirtilen zamanda Kral veya onun vekili tarafından Parlamentoya sunulur.
Devletin gelir ve giderlerini gösteren hesap tablosu ilgili kanun hükümlerine uygun olarak Parlamentoya sunulur. Sayıştay tarafından onaylanmış bilanço Parlamentoya sunulur.
Devlet maliyesinin yönetimine ilişkin esaslar kanunla belirlenir.
Madde 106.
Para sistemi kanunla düzenlenir.
Madde 107.
Medeni hukuk, ceza hukuku, medeni usul ve ceza usul hukuku, genel kanunla düzenlenir, bazı konuların özel kanunlarla düzenlenme yetkisi saklıdır.
İdari hukukun genel ilkeleri kanunla düzenlenir
Madde 108.
(Bu madde 25 Şubat 1999 tarihli ve 133 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Devlet Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde 109.
Memurların hukuki statüleri kanunla düzenlenir. Memurların iş güvencesi ve yönetime katılma hakları ile ilgili düzenlemeler de kanunla yapılır.
Madde 110.
Devlet kurumları görevlerini yerine getirirlerken, vatandaşların kanunda belirtilen esaslar çerçevesinde bilgi edinme haklarını gözetirler.
Madde 111.
Şeref unvanları kanunla verilir.
Bölüm 6.
Yargının İdaresi
Madde 112.
Yargı erki, medeni haklar ve alacakla ilgili uyuşmazlıkları çözümlemekle yükümlüdür.
Kanun, medeni haklardan kaynaklanmayan uyuşmazlıkların çözümünü, yargıya veya yargı sisteminde yer almayan mahkemelere verebilir. Bu davalara ilişkin muhakeme usulleri ve kararların sonuçları kanunla düzenlenir.
Madde 113.
Yargı suç teşkil eden fiilleri yargılamakla yükümlüdür.
Devlet kurumlarının başlattıkları disiplin kovuşturmaları kanunla düzenlenir.
Kişi hürriyetlerini kısıtlayıcı cezalar, sadece yargı tarafından verilir.
Hollanda dışında ve sıkıyönetim zamanında yargılanmayla ilgili olarak, kanunla farklı düzenlemeler getirebilir.
Madde 114.
Ölüm cezası verilemez.
Madde 115.
Madde 112’nci maddenin ikinci fıkrasındaki uyuşmazlıklarda idari yargı yoluna başvurulabilir.
Madde 116.
Kanun, yargı sistemini oluşturan mahkemeleri düzenler.
Kanun, yargının kuruluşunu, yapısını ve yetkilerini düzenler.
Kanun, yargıç niteliği taşımayanların da yargı mensuplarıyla birlikte yargının yönetimine katılabileceklerini düzenler.
Görevleri dâhilinde veya önceki madde uyarınca yargının yönetiminde yer alan kişilerin yargı mensupları tarafından denetlenmesine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.
Madde 117.
Yargının idaresinden sorumlu yargı mensupları ve Yargıtay Başsavcısı, Kraliyet kararnameleriyle ömür boyu atanırlar.
Kendi istekleriyle ve kanunla belirlenecek bir yaşta görevleri son bulur.
Yargı mensupları kanunda belirlenen durumlarda yargı sistemine dâhil bir mahkeme tarafından geçici bir süre görevden alınabilir veya görevlerine son verilebilir.
Hollanda Yargıtay (Yüksek Mahkeme) Üyeleri, Temsilciler Meclisi tarafından seçilen üç aday arasından atanır.
Yargıtay, kanunla belirlenen davalar ve sınırlar çerçevesinde, kanun ihlalinden dolayı mahkeme kararlarının iptalinden (kararların bozulmasından) sorumludur.
Kanun, Yargıtay’a başka görevler de verebilir.
Madde 119.
Parlamentonun mevcut ve sabık üyeleri, bakanlar ve Devlet sekreterleri görevleri esnasında işledikleri suçlardan dolayı Yargıtay tarafından yargılanacaklardır. Kraliyet kararnamesi veya Temsilciler Meclisi kararıyla bu kişiler aleyhine dava açılabilir.
Madde 120.
Kanunların ve uluslararası antlaşmaların anayasaya uygunluğu mahkemeler tarafından denetlenemez.
Madde 121.
Kanunla belirlenmiş istisnalar haricinde duruşmalar herkese açık şekilde yapılır ve kararların gerekçesi açıklanır. Kararlar topluma açık olarak duyurulur.
Madde 122.
Af, kanunun gösterdiği bir mahkemenin önerisi üzerine ve kanunla düzenlenecek hükümler göz önünde bulundurarak Kraliyet kararnameleriyle verilir.
Genel af kararı ancak kanunla alınabilir.
Bölüm 7.
Eyaletler, Belediyeler,
Su İşleri ve Diğer Kamu Kurumları
Madde123.
Eyaletler ve belediyeler kanunla kaldırılabilir ve yenisi kurulabilir.
Eyalet ve belediye sınırlarında yapılacak değişiklikler kanunla düzenlenir.
Madde 124.
Eyaletlerin ve belediyelerin kendi iç ilişkilerini düzenleme ve idare yetkileri bunların idari organlarına devredilir.
Eyalet ve belediye idari organları, kanun gereğince veya kanun uyarınca düzenleme yapmak ve idari görevlerini yerine getirmekle zorunlu tutulabilirler.
Madde 125.
Eyaletler, Eyalet meclisleri, belediyeler, belediye meclisleri tarafından yönetilir. Kanunla düzenlenmiş istisnalar haricinde, bu meclislerin toplantıları halka açıktır.
Buna ek olarak, eyalet yönetimi, eyalet icra heyeti ve Kraliyet Komiserinden (Eyalet Valisi) oluşurken, belediye yönetimi de encümenler heyeti ve Belediye Başkanından oluşur.
Kraliyet Komiseri (Eyalet Valisi), Eyalet Meclisi toplantılarının, Belediye Başkanı ise Belediye Meclisi toplantılarının başkanıdır.
Madde126.
Kraliyet Komiseri bir kanun marifetiyle, hükümet tarafından verilecek talimatları uygulamakla görevlendirilebilir.
Madde 127.
Kanunda belirlenecek istisnalar haricinde, Eyalet ve belediye talimatnameleri sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından çıkartılır.
Madde 128.
Madde 123’de belirtilen durumlar hariç olmak üzere, 124’üncü madde birinci fıkrada belirtilen yetkiler sadece sırasıyla Eyalet veya Belediye Meclisleri tarafından 125’inci maddede belirtilen organlardan başka organlara devredilebilir.
Madde 129.
Eyalet milletvekilleri ve Belediye Meclis üyeleri, o Eyalette ve belediyede ikamet eden ve Temsilciler Meclisi seçim şartlarını taşıyanlar tarafından doğrudan oyla seçilirler. Eyalet milletvekili ya da belediye meclis üyesi olmak için de aynı şartlar geçerlidir.
Üyeler, kanunen belirlenen sınırlar dâhilinde nispi temsiliyet esasına göre seçilir.
53’üncü maddenin ikinci fıkrası ve 59’uncu madde hükümleri uygulanır.
Kanunda aksi bir hüküm yer almadıkça, Eyalet Meclisi ve Belediye Meclisinin görev süresi dört yıldır.
Hangi işlerin üyelikle birlikte yürütülemeyeceği kanunla belirtilir. Kanun, akrabalıktan veya evlilikten kaynaklanan engellerin ve kanunen belirtilen eylemlerin yapılmasının üyeliğe mani haller olabileceğini de düzenleyebilir.
Üyeler herhangi bir baskıya veya talimata tabi olmaksızın oy kullanırlar.
Madde 130.
Hollanda’da ikamet eden yabancılar, aynen Hollanda vatandaşları için geçerli olan koşulları yerine getirdikleri takdirde, Belediye Meclisi seçimlerinde, seçme ve seçilme haklarını kullanabilirler.
Madde 131.
Kraliyet komiseri (Eyalet Valisi) ve Belediye Başkanı Kraliyet kararnamesiyle atanır.
Madde 132.
Kanun, eyaletlerin ve belediyelerin kuruluşunu, hem de bunların idari organlarının yapısını ve yetkilerini düzenler.
Bu idari organların denetimi kanunla düzenlenir.
Bu idari organların kararları ancak kanunla belirlenecek durumlarda, önceden denetime tabi tutulabilir.
Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
Düzenleme yapma ve yürütme yetkilerinin kullanılmasını gerektiren 124’üncü maddenin ikinci fıkrasında belirtilen konularda bu yetkilerin kullanılmaması halinde izlenecek hükümler kanunla düzenlenir. Eyalet veya belediye idari organlarının ağır görev ihmalleri halinde 125’inci ve 127’nci madde hükümlerine rağmen kanunla düzenleme yapılabilir.
Eyalet ve belediye idari organlarının koydukları vergilerinin toplanmasına ilişkin esaslar ve bu idari organların devletle mali ilişkilerine dair esaslar kanunla düzenlenir.
Madde 133.
Su kurullarının kuruluşu, feshi, görevleri, teşkilatları ve idari organlarının yapıları, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, eyalet tüzükleriyle düzenlenir.
Su kurullarının idari organlarının yasama ve diğer yetkileri ve idari organların toplantıların halka açık şekilde düzenlenmesi şartı bir kanunla düzenlenir.
Kanun, eyalet ve belediye yönetimlerinin denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
Madde 134.
Mesleki ve ticari kamu kurumları ve diğer kamu kurumları kanunla kurulur ve kapatılır.
Bu kurumların görev ve yapıları, yönetsel oluşum ve yetkileri ve de toplantılarının kamuoyuna açık oluşu kanunla düzenlenir. Bu kurumların idari organlarına kanunla yasama yetkileri tanınabilir.
Kanun, bu idari organların denetimini düzenler. Bu idari organların kararları, sadece hukuka ve kamu yararına aykırı durumlarda Kraliyet kararnameleriyle iptal edilebilir.
Madde 135.
İki veya daha fazla kamu kuruluşunu ilgilendiren meseleler, kanunla düzenlenir. Bu konuda 134’üncü maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki usullerle yeni bir kamu kuruluşu kurulabilir.
Madde 136.
Kamu kurumları arasındaki anlaşmazlıklar, yargının görev alanına girmedikçe ve kararın kanun gereği başka kurumlar tarafından verilmesi gerekmedikçe, Kraliyet kararnameleriyle çözümlenir.
Bölüm 8.
Anayasayı Değiştirme Usulü
Madde 137.
Anayasada değişiklik öngören teklifte belirtilen şekildeki bir değişikliğin görüşülebileceği bir kanunda belirtilir.
Temsilciler Meclisi, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir teklif üzerine bu amaçla sunulan Yasa Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.
Birinci fıkrada anılan yasa teklifinin ilânından sonra Temsilciler Meclisi feshedilir.
Yeni Temsilciler Meclisinin teşekkülünden sonra, Parlamentonun iki meclisi ilk fıkrada anılan Yasa Teklifini ikinci kez okunduktan sonra görüşmeye başlar. Bu yasa teklifi kullanılan oyların ancak en az üçte ikisinin oyunu almışsa kabul edilebilir.
Temsilciler Meclisi ancak kullanılan oyların en az üçte ikisinin kabulü halinde, Kral tarafından veya onun namına, ya da öteki türlü sunulan bir Anayasa Değişiklik Kanun Teklifini birden fazla sayıda yasa teklifine ayırabilir.
Madde 138.
İkinci oturumda kabul edilen önergeler Kral tarafından Anayasa değişikliği olarak onaylanmadığı sürece, kanunla:
a) Kabul edilen önergeler ve Anayasada değişmeyen maddeler, mümkün olduğu kadar uyumlu hale getirilir.
b) Bölümlerin, paragrafların, maddelerin ve başlıkların düzenleri ve yerleri değiştirilebilir.
Birinci fıkranın (a) bendinde belirtilen düzenlemeyi içeren yasa teklifi, her iki Meclis tarafından ancak kullanılan oyların en az üçte ikisiyle kabul edilebilir.
Madde 139.
Parlamento tarafından kabul edilen ve Kral tarafından onaylanan Anayasa değişiklikleri, yayımlandıktan hemen sonra yürürlüğe girer.
Madde 140.
Anayasa değişikliğine aykırı olan yürürlükteki diğer kanunlar, düzenlemeler ve kararlar, Anayasaya uygun olarak değişiklik getirilinceye kadar yürürlükte kalırlar.
Madde 141.
Değişen Anayasa metni Kraliyet kararnameleriyle ilân edilir ve paragraflar ve maddeler ve bunlara yapılan atıflar buna uygun olarak yeniden numaralandırılabilir.
Madde 142.
Anayasa, kanunla, Kraliyet Statüsüne uygun hale getirilir. Bu konuda 139, 140 ve 141’inci madde hükümleri gerekli değişikliklerle uygulanır.
Ek Maddeler
Madde I.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 402 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde II.–VIII.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde IX.
Savaş Suçları Kararnamesiyle ceza kapsamına alınan suçlar için 16’ncı madde hükümleri uygulanmaz.
Madde X.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XI.
(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XII.–XVI.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XVII.
(Bu madde 28 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XVIII.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XIX.
1972 Anayasasının 81’inci maddesinde yer alan ilân metni, 1972 Anayasasının 123, 124, 127, 128 ve 130’uncu maddelerinde yer alan, yasa teklifi beraberinde Parlamentonun bir kanadının diğerine ya da Kral’a gönderdiği mesajın lafzı, ya da Kral’ın söz konusu yasa teklifine ilişkin kararını Parlamentoya bildirdiği mesajda yer alan ifadeler, diğer düzenlemeler yapılıncaya kadar yürürlükte kalmayı sürdüreceklerdir.
Madde XX.
(Bu madde 10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXI.
(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXII.–XXIII.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXIV.–XXV.
(25 Şubat 1999 tarihli ve 135 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXVI.–XXIX.
(10 Temmuz 1995 tarihli ve 404 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile bu maddeler yürürlükten kaldırılmıştır).
Madde XXX.
(Bu madde 6 Ekim 1999 tarihli ve 454 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır).
1972 Anayasasının Halen Yürürlükte Olan Maddeleri
Madde 81.
Kanunların ilân şekli aşağıda belirtildiği gibidir;
“Biz” vb. “Hollanda Kralı” vb.
“Bunu gören ya da okunduğunu duyan herkese selam olsun! Bilinmelidir ki:
“Bizim incelemelerimiz sonucunda,” vb.
(Kanunun gerekçeleri)
“Bu şekilde, Biz, Danıştayın görüşünü aldıktan sonra ve Parlamentonun ortak görüşüyle, onayıyla ve anlayışıyla, Bizim onayımızla ve anlayışımızla açıklıyoruz” vb.
(Kanunun içeriği)
“Verilmiş” vb.
Tahtın Kraliçe’nin yönetiminde olduğu veya Kraliyet yetkilerinin bir Naip ya da Danıştay tarafından kullanıldığı zamanlarda, bu kanun lafzında gerekli değişiklikler yapılacaktır.
Madde 130.
Kral, Parlamento tarafından kabul edilmiş bir yasa teklifini onaylayıp onaylamayacağı konusundaki görüşünü mümkün olduğu kadar kısa süre içerisinde şu ifadelerle bildirir:
Ukraynalı hukukçu, devrimci ve Sovyet komünist lider Grigori Zinoviyev, 23 Eylül 1883 tarihinde, Rus İmparatorluğunda bugünkü Ukrayna’nın Herson ili Kirovograd kentine Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Ovsel Gerşon Aronov Radomıslski’dir. Babası süt danası yetiştiren bir çiftlik sahibiydi. Gençliğinden itibaren devrimci faaliyetlerine katıldı ve 1901 yılında Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisine üye oldu.
1902 yılında tutuklanmaktan kurtulmak için İsviçre’nin Bern kentine iltica etti ve Paris’te de faaliyetlerini sürdürdü. Bu dönemde Bern Üniversitesi’nde kimya ve hukuk okudu.
1903 yılında parti bölündüğünde Bolşevik’in kurucuları arasında yer aldı ve Vladimir Ilyich Lenin’in en yakın yoldaşı olarak tanındı. 1917’de Lenin ile birlikte Rusya’ya döndü. 1919’da kurulan III. Enternasyonal (Komintern) yürütme komitesinin başkanlığına getirildi. Ayrıca Parti Politbüro üyesi seçildi.
1924 yılında Lev Troçki’ye karşı cephe alıp Lev Kamenev ve Josef Stalin’le birlikte “Troika”‘yı kurdu. 1925’de Leningrad merkezli yeni bir muhalefet oluşturdu.
14. Parti Kongresi’nde Josef Stalin’in savunduğu “Tek ülkede sosyalizm” tezine karşı çıkarak Lev Troçki ile “Birleşik Muhalefet”i örgütledi. 1926’de Politbüro üyeliği ve Komintern başkanlığından alınarak partiden ihraç edildi.
1927 yılında 15. Parti Kongresi’nde öz eleştirisini yaparak tekrar partiye döndü. Kazan Üniversitesi rektörlüğü ve Komünist Partisinin organ yanını olan Bolşevik’in genel müdürlüğüne getirildi.
1932’de tekrar partiden ihraç edilerek Kaluga’ya sürgüne gönderildi. 1933’de tekrar affedilerek Moskova’ya döndü ve Moskova Tüketici Birliği Merkez Birliği kadrolarına alındı.
Yargılanması, İdamı ve İade-i İtibar
1 Aralık 1934’te suikasta uğrayan Sergey Mironoviç Kirov’un cinayetine adı karıştığı iddiasıyla partiden ihraç edilerek tutuklandı. 1935 yılında 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve siyasi mahkûm kampına gönderildi. 1936’de “Moskova Davası”nda 1932’deki Stalin’e karşı olan suikastı planladıklarına dair iddiaya dayanan “Birleşik Merkezi” olayının yanı sıra Ekim Devrimine karşı ihanet ettiği için de yargılandı. Stalin’in kendilerini öldürmeyeceğine dair sözüne inanarak kerhen suçlarını kabul etti. Ancak 25 Ağustos 1936’da idama mahkûm edilip aynı günü tüm ailesiyle beraber idam edildi. 13 haziran 1988’de SSCB Yüksek mahkemesi, 1936’da Zinovyev hakkında verilen kararı iptal etti.
Avukat, yargıç, devlet adamı ve öğretmen Mustafa Necati 1894’te İzmir’de dünyaya geldi. İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun oldu. Öğrencilik yıllarında gençlik hareketleri ve sosyal derneklerde yer aldı.
I. Dünya Savaşı yıllarında İzmir’de avukatlık, eğitimcilik, gazetecilik yaptı. 1915 yılında arkadaşı Hüseyin Vasıf Çınar Bey ile Özel Şark İdadisi adlı bir okul kurdu ve bu okulda müdürlük ile beraber edebiyat öğretmenliği yaptı.
Savaştan sonra itilaf devletlerince işlerine son verilen demiryolu işçilerinin haklarını savunmak, savaştan dönen işsiz yedek-subayların sıkıntılarını gidermek için çalışmalar yaptı ve onların haklarını savundu.
TBMM 1. Dönem Saruhan milletvekilliği sırasında önce Sivas İstiklal Mahkemesi üyesi olarak görevlendirildi. Daha sonra Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanlığı ve Amasya İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yaptı.
Kastamonu’da görevli olduğu bir yıl içinde Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu) ve Kastamonu İlim Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etti. Hilâl-i Ahmer Cemiyeti(Kızılay), Gençler Mahfeli (Derneği) ve Muallimler Derneği’nin çalışmalarına destek verdi. Tüm bu çalışmalarından ötürü belediye tarafından fahri hemşehrilik unvanı verildi.
Mübadele esnasında (1923–1924)Bayındırlık ve İskan Bakanlığı (Mübadele, İmar ve İskân Bakanlığı) yaptı. 1924 Anayasası’nın yürürlüğe konulduğu sırada Adalet Bakanlığı yaptı.
Tevhidi Tedrisat sürecinde ve Harf Devrimi esnasında Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı yaptı. (1925–1929) Yeni Türk alfabesinin uygulanması ve Millet Mekteplerinin kurulması yönündeki çalışmalarda öncü oldu. Eğitimin laikleşmesi, çağdaşlaşması ve merkeziyetçi bir yapıya kavuşması yönünde önemli adımlar attı.
1 Ocak 1929’da, henüz 35 yaşındayken Ankara’da hayatını kaybetti. Cumhuriyet’in en genç yaşta kaybedilen devlet adamlarından biridir. Kaynaklarda, ölümünden ötürü Atatürk’ün derin üzüntü duyduğu yazılmaktadır.
Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi onun adını taşımaktadır. Ayrıca okullara ve kültür merkezlerine ismi verilmiştir.
İntihal, başka bir kişinin fikirlerini, eserlerini, yazılarını, bilimsel çalışmalarını veya sanatsal ürünlerini kaynak göstermeden kısmen ya da tamamen kendi eseriymiş gibi sunma eylemidir. Türkçede genellikle “aşırma” kelimesiyle tanımlanmaktadır. Akademik dürüstlüğün ve bilimsel güvenilirliğin zedelenmesine yol açan, bilimsel ve etik açıdan ihlal oluşturan fikir hırsızlığı türündeki bir eylem biçimidir.
Fikir ve sanat eserlerini meydana getiren eser sahipleri ile bu eserleri icra eden veya yorumlayan icracı sanatçıların, seslerin ilk tespitini yapan fonogram yapımcıları ile filmlerin ilk tespitini gerçekleştiren yapımcıların ve radyo-televizyon kuruluşlarının ürünleri üzerindeki manevi ve mali haklarını belirlemek, korumak, bu ürünlerden yararlanma şartlarını düzenlemek, öngörülen esas ve usullere aykırı yararlanma halinde yaptırımları tespit etmek üzere düzenlenen Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre intihal; “failin, bir başkasının eserini kendi eseri gibi adlandırması veya bir eserden kaynak göstermeden alıntılar yapması ya da bir eserden yaptığı alıntılara ilişkin olarak yetersiz, yanlış veya aldatıcı mahiyette kaynak göstermesi” şeklinde ifade edilmektedir. Aynı kanuna göre “İntihal, eser sahibinin eserden kaynaklanan ve bu suretle sahip olduğu haklarını ihlal etmektedir.”
İntihal, Türk Hukukunda hukuki ve cezai müeyyideye tabidir. İntihal, modern hukukta bir tür sahtekârlık ve hırsızlık olarak kabul edilmektedir. iktibas(alıntı) halinin varlığı durumunda intihalden söz edilemeyecektir. Reprodüksiyon ya da ilham alma yoluyla ortaya çıkan yeni üretimler intihal kapsamına girmemektedir. Ancak, başkalarına ait fikirler alıntı yapılırken, yeni cümlelerle ifade edilseler bile kaynak gösterilmesi gerekmektedir. İntihal yasağı, etik kodların bilim dünyasındaki en temel kurallarından biridir.
Avukat sözcüğü, en genel şekliyle, avukatlık yapan kişi anlamındadır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1nci maddesinde Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslek olarak tanımlanmıştır. Aynı yasa maddesinde, Avukatın, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ettiği belirtildikten sonra, 2 nci maddede avukatlığın amacı; “hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak,” olarak belirtilmiştir. Yasada ayrıca, “Avukat bu amaçla hukukî bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder.” denilmektedir.
Görüldüğü üzere avukat, hukuksal bilgi ve deneyimlerini kişilerin yararlanmasına sunarken, aynı zamanda, adaletin gerçekleşmesine de hizmet etmektedir. Modern devlet örgütlenmesinde adalet, ancak hukukun uygulanmasıyla gerçekleşebileceğinden, avukatlık mesleğinin konusu hukuktur. Konusu hukuk olan yargıçlık, savcılık, noterlik, hukuk öğretmenliği gibi başka meslekler olduğu da bilinmektedir. Ancak, hukukçu olmak bir meslek sahibi olmak anlamına gelmemelidir. Hukukçu, hukuk konusunda genel, sistematik bir bilgiye sahip ve hukuku kültür olarak özümsemiş kişi, hukukla ilgilenen kişi anlamındadır. Türkçe’ de sonuna çı, cı, çu, cu gibi takılar alan isimler, (örneğin kitapçı, sucu, yoğurtçu.vb) aynı zamanda o işi yapan, pazarlayan anlamına geldiğinden, hukukçu sözcüğünün hukuku satan, pazarlayan kişi olarak anlaşılması hukuk kavramının özüne ve kapsamına uygun düşmemektedir. (Benzer özellikteki savcı sözcüğünün yukarıda açıklanan anlama gelmediğini belirtmemiz gerekiyor.) Bu bakımdan hukukçuyu, bir meslek mensubu olarak görmek yerine, hukuk konusunda derinliğine bilgisi olan kişi olarak kabul etmek, kişiliğe bağlı bir sıfat olarak kullanmak daha doğru bir yaklaşımdır. Aslında hukuku satmak, pazarlamak gibi bir anlam, konusu hukuk olan mesleklerin hiç birisine yakışmamaktadır. Hukuk, satılan, pazarlanan bir meta değil, toplumsal yaşam bakımından herkesin yararlanmasına sunulmuş, uyulması ve yerine getirilmesi istenilen kurallar bütünüdür. Bu yönüyle, hukuk konusunda meslek sahibi olanların hukukçu olmaları zorunludur ama, her hukukçu bir avukat, bir yargıç… olmak zorunda değildir, olması da gerekmez. Belirtmeliyiz ki, hukukçu olmayı doğrudan doğruya bir meslek sahipliği olarak gören farklı yaklaşımlar da bulunmaktadır.
Avukatlığın konusunu hak aramak, adaletin yerine getirilmesine yardımcı olmak, yargılama sürecinde görev üstlenmek oluşturduğu için; işini iyi yapmak ve aldığı ücreti “hak etmek” isteyen bir avukat, hukuksal düşünme ve anlama yöntemlerinin analizi ve hukuk olgusunun geneli üzerinde fikir sahibi olmak zorundadır. Bu ve benzeri konular hukuk felsefesinin temel sorunlarını oluşturduğundan, bir avukatın hukuk felsefesine uzak durması düşünülemez.
Felsefe, bilimlerin anası sıfatına sahip engin bir alandır. Her konunun, her kavramın bir “felsefesi” olduğu söylenebilmektedir. Bu bağlamda hukukun felsefesi de elbette vardır. Hukuk olgusu, toplumsal yaşam ilişkilerini düzenlemek üzere, bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır. Kurulan toplumsal yapının gerektirdiği kuralların oluşum süreci ve serüveni ne olursa olsun, öncelikle arzu edilen kuralları olan bir toplumsal yaşamın kurulmasıdır. Toplumsal tarih, kargaşadan, herkesin kendiliğinden hak almaya/aramaya çalıştığı ilkel ve vahşi durumdan çıkılmadan, uygarlığa ve hukuksal düzene geçmenin mümkün olmadığını göstermiştir. Kimi zaman, düzen fikriyle hukuk kavramının özdeşleşmesi bundandır. Ancak, toplumsal anomi ve kaotik durumların, toplumsal yaşam için sakıncaları açık olsa da, hukuku sadece “norm/kural” boyutuna indirgeyen kuru bir anlayış, toplumsal kabuller bakımından hiçbir zaman yeterli olmamıştır. Kuralların aynı zamanda adaleti yerine getirmeye hizmet etmesi aranmıştır. Bu noktada hukukun yardımına felsefe koşmuş, kuralların anlam kazanması ve değer ifade edebilmesi hukuk felsefesiyle mümkün olabilmiştir.
Hukuk, kişiler yönünden, önceden belirlenmiş kuralarının kendilerine doğru bir biçimde uygulanmasını isteme ve bu kurallara başkalarının da uymalarını bekleme şeklinde ortaya çıkar. Yargı sistemi, zaman içinde toplumsallaşan bu beklentiyi karşılamak için kurulmuştur. Yargı mekanizması, kuralların çiğnendiği iddiasını çözüme kavuşturarak yaşamsal bir görev üstlenir. Bu çerçevede, hukukun gerçekleşmesinin biçimi ve koşulları büyük önem taşımaktadır. Bunun içindir ki, yargılama olan yerde hukuk kendiliğinden vardır/olmalıdır. Yargılama sürecinde, bu sürecin bir öznesi olan avukatın pratiğe dönük yüzü belirgin olarak ortaya çıkar. Avukatın yargılamada üstlendiği rol, onu, hukuk olgusundan çok, hukukun sosyal yaşamda nasıl gerçekleşeceği sorunuyla daha fazla ilgilenmeye zorlar. Oysa, avukatın pratiğe yansıyan davranış kalıplarının arka planını oluşturan fon, onun hukukçu kimliğidir. Hukuk olgusunun bütün boyutlarıyla kavranması, hukuk felsefesinin özümsenmesiyle mümkün olabileceğinden, bir avukatın yargılama sürecindeki davranışları, onun hukukçu kimliğinin görüntüsünü oluşturur. Avukatın, felsefi farkındalığa sahip olup olmadığı yargılama sürecinde anlaşabilir. Bu noktaya gelmeden önce, felsefenin ne olduğu konusunda birkaç söz söylemeliyiz. Çünkü hukuk felsefesi, sahip olduğu değer ve önemi genel felsefeden alır.
FELSEFE NEDİR, NEYE YARAR
Felsefe deyimi, etimolojik olarak sevgi anlamına gelen Philia deyimiyle, bilgi anlamına gelen Sophia deyiminden meydana gelmiş olup bilgi sevgisi demektir. Felsefe, evrensel bilginin bilimi anlamındadır. Felsefenin konusunu “varlık” kavramı oluşturur. Bu nedenle, varlığı tümel olarak ve tüm boyularıyla inceleyen bilgiler sistemine felsefe denilir. Felsefe varlığı önce varlık olarak inceler, sonra varlığı tanımaya çalışır, daha sonra ise varlığı değerlendirir. Felsefe bir düşünce faaliyetidir. İnsanın soru sorabilme yeteneğine dayanır ve onu harekete geçirir. Felsefe, sorular üzerine düşünürken mantıksal argümanlara ve akıl yürütmeye önem verir. Felsefe varoluşumuzun anlamıyla ilgili temel soruları ele alarak onlara cevap bulmaya çalışır. Bireysel anlamda doğru ve açık seçik düşünebilmeyi öğretir. Sorunlara bir çok yönden bakabilmeyi, ön yargısız yaklaşabilmeyi, her şeyi eleştiri süzgecinden geçirebilmeyi sağlar. Felsefe, Hegel’in deyişiyle, kendini bilinçli hale getiren düşüncedir. Felsefe her zaman, doğruluk sevgisi ve arayışı, yaşayış, davranış ve ahlak sorunu olarak, doğru olana ve iyiye yönelmiş bir çaba olarak ortaya çıkmıştır.
Günlük dilde kullanılan “felsefe yapmak” deyimi, derin ve anlaşılmaz sözler söylemek anlamında felsefeyi hafife alan bir deyimdir. Oysa, felsefenin özelliği, karmaşık ve zor konuların üzerine giderek o konunun anlaşılır hale gelmesini sağlamaktır. Aslında en önemli felsefi yaklaşım “sadeleştirerek düşünme” yeteneğinin kişilere kazandırılmasıdır. Felsefeyi felsefe yapan şey, sorulara yanıt bulmaktan çok, sorular sorabilmek ve sorunun varlığını görebilmektir. Belli bir konuda düşünmek, günlük deyimle “felsefe yapmaktır”. Felsefe yapmak, elbette felsefi düşünme yeteneğini kazanmakla olur. Felsefe yapmak, varlığı ve bilgiyi bir bütün, insan yaşamıyla ilgili olay ve sorunları çok boyutlu olarak görmek ve her yönüyle kavramak anlamına gelir. Felsefe, yeni gerçeklere açık olan, onları irdeleyen ve eleştiren; her konuyu kökünden ele alarak aydınlığa kavuşturmak isteyen derinlemesine düşüncenin çabasıdır. Bu noktada her avukatın felsefe bilmesi, mesleğini anlaması, kavraması ve yürütmesi bakımından zorunluluktur. Felsefi akımları bilmeden, yasaların kökenini ve yargılama yöntemlerinin geçmişini ve gelişimini kavramadan, sadece onların normatif içerikleriyle sınırlı bir şekilde davranmak, içinde merak olmayan, mahkum bir anlayışı temsil eder. Felsefe bize, bütün içerisindeki parçayı, parçanın içinde olduğu bütünü görme ve anlama yeteneği kazandırır. Felsefe insana iç özgürlüğünü hissettirir. Diyalektik yöntem yoluyla esnek düşünme, kavramları zıttıyla birlikte değerlendirme becerisini kazandırır. Bu beceri, yargılama sürecinde avukatı güçlü kılar. Yargılama süreci, etkileyen ve etkilenen bir özelliğe sahiptir. Avukatı bu süreçte, hukuk teknisyeni olmaktan kurtaran yönü, hukukçuluğudur. Hukukçu teorisyendir. Toplumsal yapının sağlıklı olarak kurulup yürütülmesi bakımından, hukuksal normların sürekli olarak sorgulanması ve tartışılması önem taşımaktadır.
Avukat, yargıya yansıyan sosyal olgunun aktarıldığı ilk kişidir. Hukuk normunun sosyal olaya uygulanmasını sağlayacak yargılama sürecinde avukatın üstlendiği işlev taraflar bakımından yaşamsaldır. Avukat bu süreçte, yargılamanın bütününü değerlendirebilme ve sonucu öngörebilme yeteneğine sahip olarak, müvekkilini olası sonuçlara hazırlar. Yargılama sırasında, yürürlükteki kuralların olaya uygulanmasında hukuka uygunluğun sağlanması her zaman için bir sorundur. Bu bakımdan avukat, yargılamaya esas alınacak kabullerin felsefi temellerini sorgulayarak adil bir karara ulaşılması için çaba gösterir. Hukuk felsefesinin içselleştirmiş bir avukatın önemi burada ortaya çıkar.
HUKUK FELSEFESİ
Hukuk felsefesi, hukukun bir bütün olarak incelenmesini konu edinir. Hukuk felsefesi, hukukun ve hukuk sistemlerinin doğasını analiz ederek, hukuksal otoritenin kökenini araştırır. Adil bir hukuk sisteminin nasıl olması gerektiği sorusuna doyurucu bir yanıt getirmeye çalışır. Hukukun özünü, toplumdaki rol ve işlevini anlamaya katkıda bulunacak kavram ve teorilerin oluşturulmasını amaçlar.
Hukukun tümünün her zaman kavranması olanaklı bulunmadığından, hukuk felsefesinin sağlayacağı doğru sorular sorma yöntemiyle ve tekil olaylardan tümele doğru giderek bu amaca ulaşılabilir. Bu ise tümdengelim veya tümevarım gibi mantık yöntemlerine başvurmayı gerektirir. Öznel hukuk dallarının (ceza, borçlar, miras vb.) her birisinde geçerli olan temel ilkeleri saptamak ve bunların meşruluklarını yaratmak bir hukuk düzeninin temel sorunları arasındadır. Hukuk felsefesi, hukuk idesinin (hukuk bakımından her yerde, her zaman ve her türlü hayat koşulları altında geçerli olan anlayış ve yaklaşımın) tekil olaylara bağlı olarak gerçekleşmesinin arayışıdır. Hukuk felsefesi, sadece yargılama süreci bakımından değil, yargılama sonucunda verilen kararın doğruluğu bakımından da hukukçulara eleştirel bir bakış açısı kazandırır. Eleştirel bakış açısına sahip olmak, özellikle avukatlar bakımından önem taşır.
Hukuk felsefesi, hemen bütün hukuk düşünürleri tarafından kabul edilen şekliyle, hukuk olgusunu üç unsurun üzerine oturtur: Norm (kural), sosyal olgu ve etik değer (adalet). Hukuk konusunda ortaya çıkan değişik okullar bu üç unsurdan birine ağırlık vererek ve bunu hukukun özü kabul ederek kuramlarını geliştirmişlerdir. Hukuk felsefesi kurucu, mimari bir bilim olarak hukuk düzeninin ana planını çizer. Hukukçu içinde yaşadığı hukuk düzeninin mahiyetini bilmezse, hukuku bütün boyutlarıyla algılayıp, tasarlayamazsa, bir hukuk teknisyeni olmanın ötesine geçemez. Bu nedenle salt pozitivist bir yaklaşım hukukçuyu, hukuk teknisyeni düzeyine indirger. Sadece kurallar içerisinde kalarak ve yasa metinleri, sözcükleriyle onayarak hukukun gerçekleşmesi mümkün değildir. Hukukçu, refleksleriyle değil, bilinciyle hareket eden birisidir. Hukukçu, yürürlükteki normların gerçek adalet değerine uygun olup olmadığını araştırmalıdır. Bu nedenle, adalet kavramının içerik ve kapsamını, adalete uygun davranışın ne olduğunu metodolojik bir biçimde araştırmak hukukçunun görevidir. Yürürlükteki hukukun gerçek hukuku temsil edip etmediği ancak hukukçu tarafından irdelenebilir. Avukatı, hukuk teknisyenliğinden kurtaran özelliği hukukçu kimliğidir. Avukat, hukuk pratiğinin bizzat içinde olarak, yargılanan eylemle uygulanan norm arasında adil bir dengenin kurulmasına öncülük etmelidir. Eğer avukat, hukuksal konularda soyutlama yeteneğine sahip değilse, somut olaya hukuk felsefesi açısından yaklaşarak sorunu yerli yerine oturtamıyorsa, olayların değerlendirmesinde adalet ölçütüne uygun bir yaklaşım biçemi (üslubu) edinememiş se, hukuk teknisyenliğinden kurtulmamış demektir.
Hukuk felsefesi hukuku iki ana felsefi düşünce akımı çerçevesinde değerlendire gelmiştir: İdealizm ve materyalizm. Bazen hukuku, ideal toplum yerine koyarak değerlendiririz, bazen de, hukuku, toplumun sosyo – ekonomik yapısının bir yansıması olarak görürüz. Birincisinde gereksiz bir kutsallık, ikinci bakış açısında ise, edilgenlik vardır. Hukuk, ne idealist görüşte olduğu gibi toplumsal ilişkilerin ilk nedeni, ne de mekanik maddeci görüşte olduğu gibi onların sonucudur. Politika ile toplumsal ilişkiler arasında bir ara kademedir. Hukuk her düzenin kendini savunma silahıdır. Ama bu hukukun tümüyle tutucu olduğu anlamına gelmez. Örneğin doğal hukuk burjuvazinin kral ve feodal beylere karşı mücadelesinde silah olmuşken, daha sonra ortaya çıkan sosyal gelişmelere karşı burjuvazinin savunma silahı haline gelmiştir. Bu yüzden doğal hukuk görüşü 20. yy dan sonra değişim ve dönüşüm yaşamıştır. 20.yy bu bakımdan düşünsel alanda ide-madde uzlaşması çağıdır. 18.yüzyıl idealizmi, 19.yüzyıl materyalizmi, 20.yüzyılı gerek düşünsel gerek toplumsal planda bir senteze zorlamıştır. Aynı durum hukuk alanında da yaşanmıştır. Doğal hukuk bu süreçte sosyalleşmiştir. Hukuk öğretilerinin hangi tarihsel arka planda geliştiklerini bilmek hukukçunun (avukatın) yorum yapma ve değerlendirme yeteneğini geliştirir Avukatın felsefeyle ilgilenmesi aynı zamanda adaletin gerçekleşmesinde hangi düşünürlerin nasıl bir yöntemle amaçlarına ulaşmayı düşündüklerini öğretir. Bu ise avukatta farkında olma, farkına varma duyusunun gelişmesini sağlar.
Hukuk felsefesi, mesleğini yapmada ve hukuksal akıl yürütmede, avukatı yetkin kılar. Avukatlık mesleği, hukukun değerler sistemi ve ritüalleri içerisinde yerine getirilen bir meslektir. Hukuksal değerler, normlar (pozitif hukuk kuralları) aracılığıyla kodlanarak belirlenebilir, uygulanabilir hale getirilir. Genel normların özel olaylara uygulanması sırasında “adalet ölçütüne” aykırılıkların ortaya çıkma olasılığına karşı, avukatın hukuk felsefesine uygun davranması mesleki bir yükümlülüktür. Avukatlık, gittikçe karmaşıklaşan toplumsal düzen içinde, insanların başkalarına ve devlete karşı özgürlük, eşitlik ve güvenlik ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan bir işleve de sahiptir. Bu işlevin sağlıklı, doğru ve haklı bir çerçeve içerisinde yerine getirilmesi, meslek mensuplarında hukuk bilincinin gelişmiş olmasıyla bağlantılıdır. Bir hukukçu (avukat) için herhangi bir felsefe ile ilişki kurmaktan kaçınmak olanaksızdır. Çünkü, hukuki kararların doğru olarak nasıl temellendirileceğini bilmek, felsefi bir görüşe dayanmayı gerektirir. Bu bakımdan, avukatın hukuka hem içinden, hem dışından bakabilmesi önemli bir yetenek olarak görülmelidir.
HUKUK OLGUSU VE AVUKAT
Bir toplumun hukuk düzeni, hukuk kuralları ve bu kurallara uymayanlara karşı kullanılacak çeşitli düzeyde yaptırımlar (tazminat, aynen ifa, icra, ceza vb) ve bu yaptırımlar hakkında karar verecek ve uygulayacak zorlama örgütü (yürütme-yargı-icra-infaz) ile sağlanır. Her hukuk düzeninin ürettiği, bir hukuk kültürü vardır. Hukuk kültürünün oluşumunu ve yapısını açıklarken Prof Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından kullanılan yedi üçüzlü kurgu , diyalektik bir bakış açısı sunmaktadır. Bu yaklaşım çerçevesinde, hukuk olgusunun üç boyutunu oluşturan norm, sosyal olgu ve etik değer aşamalarında avukatın işlevinin ne olması gerektiği bir sorundur.
Avukat, gerek somut olay yargılamasında adaletin sağlanması, gerekse hukuk devletin gerçekleştirilmesindeki rolüyle bu diyalektik sürecin önemli bir öznesidir. Bilindiği üzere diyalektik süreç, tez, antitez ve sentez aşamalarını içeren bir düşünme yöntemidir. Toplumların hukuk düzenine ulaşmaları da böyle bir diyalektik süreç sonunda mümkün olabilmiştir. Hukukun üç boyutunu oluşturan norm olgusu toplumda kuralların -yasa, tüzük, yönetmelik, genelge- şeklinde konulmasıyla gerçekleşir. Toplumsal düzenin ideal biçimi, yasama organı tarafından konulan kurallarla tanımlamış olur. Böylece, o toplumsal düzenin varlık koşulları, tezi (büyük önermesi) oluşmuş olur. Bir toplumda konulmuş olan kurallara aykırı her eylem veya somut durum bir antitez oluşturur. Bu durum büyük önermeyle kurulmuş olan toplumsal düzene aykırı sosyal olguyu oluşturur. Her aykırılık büyük önermeye (tez) karşı küçük önerme (antitez) anlamındadır. Sonuçta hukuk düzeninin yeniden kurulması için bir yargılama süreci yaşanır ki, bu, toplumun kabul ettiği etik değere – adalete – ulaşma çabası olup, yargılama sonucunda bozulan denge verilecek mahkeme kararıyla yeniden kurulur ve sentez gerçekleşmiş olur.
Avukatın, hukuk olgusunun her aşamasında farklı görevleri bulunmaktadır. Avukat, hukuk olgusunun üçüncü aşaması olan yargılama süreci sonunda verilecek kararın hukuka, adalete, hakkaniyete uygun olmasını sağlamakla görevlidir. Bu profesyonelce yapılan mesleki bir görevdir. Yargılamanın amacı, gerçeğe ulaşmak, gerçeklik olgusuyla birlikte adaleti sağlamaktır. Bu bakımdan, yargılama sürecinde yer alan bir avukatın, dava kazanmayı münazara kazanmak olarak algılamaması gerekir. Sırf kazanmak uğruna, süslü püslü ancak içerikten yoksun ikna yöntemleri ve kurnazlık, bir avukatın yargılama sırasında başvuracağı üslup olamamalıdır.
Yargılama sırasında avukat, davalı veya davacı yanında yer alırken, onlara hukuksal yardımda bulunurken bağımsızlığını hissedebilmelidir. Avukatın bağımsızlığı kişisel bir talep değildir. Savunma hakkını temsil eden avukat, bağımsızlığını yitirdiğinde, adaletin gerçekleşmesine olan katkısı azalacağından, bundan toplumun olumsuz şekilde etkileneceği somut bir gerçekliktir. Avukatın müvekkiline karşı bağımsızlığı, tutuculaşan hukukun yeniden yaratılmasında ve sınırlarının genişletilmesinde önemli bir araç olmaktadır. Kuşkusuz bağımsızlığın maddi temellerinin hazırlanması gerekmektedir. Bu nedenle yargı bağımsızlığı ile avukatın bağımsızlığı birbirinden ayrılamaz. Dolayısıyla avukat, yargılamanın vazgeçilmez bir öznesi olarak haklarının, yetkilerinin ve sorumluluklarının farkında olmalıdır.
Adalet, hukukta en önde gelen göreceli bir değerdir. Zaman, mekan, sınıf ve bakış açısı yönünden adaletin göreceli oluşu, avukat (hukukçu) için yorumda esneklilik ve avantaj sağlar. Bu ise hukukun sınırlarını genişletir. Yargılama sonunda verilecek kararın öznel değer yargılarının etkisinde kalma olasılığına karşı avukat, kendi özel değer yargılarıyla hareket etmemelidir. Avukatların toplumsal kökenleri konusunda yapılan nispeten eski bir araştırmanın (1992) sonucuna göre, Türkiye’de avukatlık mesleği orta sınıftan ya da alt sınıfın üst kesimlerinden gelen hukukçular tarafından yapılmaktadır. Yapılan araştırmaya göre, İstanbul avukatlarının %91 nin annesi ev kadını olup, bunların %19 u okuma yazma bilmemektedir. Aynı özelliğin yargıç ve savcılar için de geçerli olduğu rahatlıkla söylenebilir. Geldikleri sosyal çevrenin kültür kökleri avukatlar (yargıç ve savcılar bakımından da) bakımından adaletin sağlanmasında engel oluşturabileceği gibi, bu durum, toplumsal sosyolojinin tanınması yönünden, hukukun hayata aktarılmasında bir avantaja da dönüştürülebilir.
Avukat, sosyal olgunun fiilen yaşandığı toplumun aynı zamanda aktif bir bireydir. Bir birey olarak avukat, toplum içinde yerleşik ahlaki kuralların ve etik değerlerin adalet ölçütüne, insanlık onuruna ve evrensel kabullere uygun bir düzeye yükselmesi için çalışmalıdır. Hukuk felsefesini içselleştirmiş bir yurttaş kimliği, avukata, düşünceleriyle davranışlarını aynileştirme sorumluluğu yükler. Hukukun özünü direnme hakkında gören bir anlayışla bakıldığında, yurttaş olarak avukata düşen görev, meşruluk zemininden sapan hukuk ihlallerine, sivil itaatsizlik yoluyla karşı koymaktır.
Avukatın, hukuk olgusunun büyük önermesini (tezini) oluşturan kuralların konulması aşamasında, (yasaların yapılması) hem birey olarak hem meslek örgütü aracılığıyla kamuoyu oluşturuculuğuna soyunması ve bunu bir görev olarak üstlenmesi gerekmektedir. Avukatın (baroların) hukuk konusundaki uzmanlığı, kural koyma tekelini elinde bulundurulan yasama organını etkilemek bakımından önemli bir avantaj sağlar. Bu durumu somutlaştıran örnekler, ülkemizde, yakın geçmişte yaşanmıştır. Töre cinayetlerine karşı verilen mücadelede kadın derneklerinin önemli yasal değişiklikler sağladıkları bilinen bir gerçektir. Türk Medeni Kanunun getirdiği kadın, erkek eşitliği konusundaki kazanımlarda da, bu dernekler pay sahibidirler. Derneklerin iç yapıları incelendiğinde, yöneticilerin genellikle bayan avukatlardan oluştuğunu görmek, avukatın rolünü anlamak bakımından önemlidir. TBMM de kabul edilen yeni Türk Ceza Kanunu’ndaki bir çok yenilik, bu arada zina konusunun yasada yer almaması da, öncü rol üstlenilerek oluşturulan kamu oyu sayesinde gerçekleştirilmiştir. Bilindiği üzere yasalar, TBMM onayı ile yürürlüğe girmiş olsalar da, Meclis Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında yasa tasarılarının değişme olasılıkları çok sınırlıdır. Yasalar tasarı halindeyken daha kolay değişikliğe uğrayabilmekte, yasaların teknik hazırlık sürecine etki etmek daha kolay olabilmektedir. Yasa yapma (kural koyma) yetkisi her ne kadar TBMM ne tanınmış bir yetki ise de, bu yetkinin kullanılması çoğu kez biçimsel olmaktadır. Hızlı bir yasalaşma süreci yaşayan günümüz Türkiye’sinde yasalar, ya Avrupa Birliği makamları veya IMF yetkililerinin talepleri doğrultusunda çıkartılmaktadır. Hukuk yoluyla toplum yaratma amacına dönük bu tepeden inme yöntemi, Tanzimat ve Cumhuriyetin kuruluş yıllarından sonra yeniden yaşanmaktayız. Bu süreçte avukat, yöntemin demokratik olmamasını göz ardı etmemekle birlikte, hukukun evrenselleşen temel ilkelerinin yasalaşarak hayata geçirilmesini desteklemek, yeni yasaların toplumsal kabulünde görev almak zorundadır.
Avukatın, yüksek ahlak ve güçlü bir karaktere sahip olması, hukuk felsefesinin yarattığı erdemli bir sonuçtur. Avukatın bu vasıflarının piyasa koşullarına ve başarıyı iş bitiricilik olarak algılayan güncel yaklaşıma karşı korunması şarttır. Ayrıca, meslek etiğinin oluşması ve korunmasında baroların yürüteceği çalışmalar, yozlaşmanın önüne geçmede etkili denetim yolları bulunmasına bağlıdır. Avukat ve baro, yargılamanın tüm süreçlerinde ve yargı organının her kurumunda varlığını hissettirmek zorundadır. Avukatlığın kamusal bir görev olması, kamu vicdanını yaralayan her olaya, avukatın (baronun) müdahale zorunluluğunu yüklemektedir. Tavırlı olmak avukatın hem hakkı hem görevidir. Hukuk dışı yollardan elde edilen kazanımlar karşısında, yasaya ve hukuka bağlı kalarak hak arayanlar ve mesleğini yapanlar eşit olmayan koşullarda diğer meslektaşlarıyla yarışmak zorunda kalmaktadırlar. Avukatlar arasında eşitsizliğe yol açarak toplumda adalet dengesinin bozulmasını yaratacak fırsatçılık ve eşitsizliklere imkan tanınması, aslında topluma yöneltilmiş bir tehdittir. Bu tehdidin ortadan kaldırılmasında her avukat (her yurttaş) kendisini görevli saymalıdır. Adil yargılanma, yargılama sürecinin adil olmasını da kapsayan vazgeçilmez bir hak ve yükümlülüktür. Avukat ve baro, adil yargılamaya aykırı her olayda, kimden ve nasıl gelirse gelsin karşı tavır almak zorundadır. Bu bağlamda, son dönemde yargıdaki bazı yolsuzluk iddiaları karşısında, yolsuzlukların üzerini çeşitli gerekçeler üreterek, hukuk şalıyla örtmek yerine; açıklık, saydamlık ve demokratikliği yargılama sürecine katarak, topluma güven vermek baroların (bütün yargı mensuplarının) görevi olmalıdır.
SONUÇ
Hukuk felsefesi avukata, hukukun, adaletin, dürüst ve hakça bir yargılamanın bekçiliği görevini vermektedir. Adaletin, güçlülerin kolayca delip geçtiği, yoksul ve zavallıların takılıp kaldığı bir örümcek ağına dönüşmemesi için avukat, bütün benliğiyle hukuk dışılık, yolsuzluk ve yozlaşmayla mücadele etmelidir.
“Bir köy davasında köyde keşif yapılacak, davacının tanıkları dinlenecektir. Ancak tanıklar bulunamamıştır. Mahkeme heyetinin köye yeniden gitmesi gerekmektedir. Genç yargıç davacıya kızar: ” hem dava açıyorsun hem tanıklarını getiremiyorsun, üstelik 250 liralık bir tarla için bizi buralara sürüklüyorsun, isteseydin tarlanın parasını biz sana verirdik.” Köylü bu çıkışa karşı altta kalmaz ve genç yargıca unutamayacağı bir ders verir: Hakim bey, ben para pul peşinde değil, hak peşindeyim.”
Avukat ve yargıç hak aramanın anlam ve önemini hukuk felsefesini içselleştirerek kavradığında, sağlıklı işleyen bir hukuk düzeninin kurulması ve sürdürülmesi mümkün hale gelecektir.
Av. Başar Yaltı
KAYNAKÇA
1-Aral, Vecdi. İnsan Özgür mü?, İstanbul Barosu Yayınları, İstanbul, 2004
2-Belge, Murat. Sosyalizm Türkiye ve Gelecek, Birikim Yayınları, İstanbul 2000, 3.b.
3-Cevizci, Ahmet. Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul 2000, 4.b.
4-Cirhinlioğlu, Zafer. Türkiye’de Hukuk Mesleği, Ankara 1997, Gündoğan Yayınları
5-Çeçen, Anıl. Adalet Kavramı, Gündoğan Yayınları, Ankara 19933, 2.b.
6-Güriz, Adnan. Hukuk Felsefesi, Ankara 1987, AÜHF Yayını,
7-Hakim ve Avukatların Bağımsızlığı, Belge Yayınları, 2001
8-Hançerlioğlu, Orhan. Felsefe Ansiklopedisi, Cilt 2, Remzi Kitapevi, İstanbul 1977
9-Hilav, Selahattin.100 Soruda Felsefe, K Kitaplığı, 2003,
10-Ökçesiz, Hayrettin, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi, İstanbul Barosu Yayını, İstanbul, 2004, Sayı:10
11-Öktem, Niyazi. Hukuk Felsefesi ve Hukuk Sosyolojisi, İstanbul 1985, Der Yayınları,
12-Özbilgen, Tarık. Eleştirisel Hukuk Başlangıcı Dersleri, İstanbul 1976, İÜHF Yayını
13-Yalçın, Yaşar. Hukuk Metodolojisi, Çağdaş Hukuk Felsefesi ve Hukuk Kuramı İncelemeleri, Alkım Yayınları, İstanbul 1997.
Türk Kütüphaneciler Derneği, Türk Kütüphanecilerini bir meslek örgütünün çatısı altında toplamak, seslerini duyurabilecekleri, sorunlarını tartışabilecekleri, onlara çözüm yolları arayabilecekleri, dostluk ve dayanışma topluluğu oluşturacakları bir ortam yaratmak amacıyla 19 Kasım 1949 tarihinde Adnan Ötüken öncülüğünde kurulmuştur.
Türk Kütüphaneciler Derneğinin kurulması ile kütüphaneciler bir meslek örgütüne sahip olmuş ve kütüphaneciliğin meslek olarak algılanması yolunda önemli bir adım atılmıştır. Derneğin birçok bölge ve ilde şubeleri bulunmaktadır.
İlk yıllarda etkinliklerini Ankara içinde sürdüren Dernek, 3 Haziran 1961’de yapılan ana tüzük değişikliğiyle yurt çapında il ve ilçelerde de şube açma olanağı bulmuştur. TKD kuruluşundan 26 yıl sonra, 26 Şubat 1975 tarihinde kamu yararına çalışan dernek statüsünü kazanmıştır.
Derneğin amaç ve işlevlerinin gerçekleştirilmesinde önemli bir adım olacağı düşünülerek, ilk köklü değişiklik 1983 yılında yapılmıştır. Bu dönemde yeniden yapılan tüzük değişikliğine göre derneğin çalışmaları kütüphaneler ve kütüphanecilikle sınırlı kalmayıp aynı zamanda bilgi bilim ve arşivcilik alanlarında kapsar biçimde genişletilmiştir. TKD, kütüphanecilerin yanı sıra arşivci ve bilgi bilimcileri de çatısı altında toplama yönünde önemli bir adım atmıştır.
1996 yılında yapılan genel kurulda meslek ahlak ilkeleri kabul edilerek üyelere duyurulmuştur. Aynı genel kurulda mesleğin çeşitli alanlarında çalışmalar yapmak üzere sürekli çalışma grupları oluşturulmasına karar verilmiştir.
Derneğin Yayın Organları
Dernek, kurulumu sırasında ortaya koyduğu “kütüphanecilik, bilgi bilim ve arşivcilik alanlarında bilimsel ve mesleki yayınlar” yapmak amacına, kuruluşundan 3 yıl sonra ulaşmış ve 1952 yılında Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni‘ni (TKDB) yayınlamaya başlamıştır. 1987 yılında adı Türk Kütüphaneciliği (TK) olarak değiştirilen dergi halen 3 ayda bir okuyucuları ile buluşmaktadır.
Türkiye Makaleler Bibliyografyası’nda indekslenmeye başlayan ve dünya standartlarında yayımlanan en eski 30 dergi arasında yer alan Türk Kütüphaneciliği Dergisi, 1994 yılında uluslararası platformda da yerini almış ve kütüphaneciliğin önemli bibliyografik kaynaklarından biri durumundaki LISTA (Library Information Science and Technology Absrtacts)da indekslenmeye başlanmıştır. TK dergisi 2004 yılından itibaren TÜBİTAK-ULAKBIM tarafından oluşturulmakta olan ve ulusal bilimsel literatürü içeren ULAKBIM Sosyal Bilimler Veri Tabanı’nda da taranmaya başlanmıştır.
1999 yılında elektronik olarak yayınlanmaya başlanan TK’nın, Temmuz 2010’da yayın arşivinin açık erişime sunulması ile birlikte bağımsız web sitesi işletilmeye başlamış olup, derginin makaleleri OAISTER, Google scholar vb. akademik arama motorları veya içerik harmanlayıcılar tarafından standartlar dahilinde dizinleme kapsamında dahil olmuştur. Bu gelişmelerin ardından dergi DOAJ (Directory of Open Access Journals) kapsamında da listelenmeye başlamıştır.
Türk Kütüphaneciler Derneği ; çağdaş, akılcı ve ilerici bakış açısı, yurt geneline yayılan şubeleri ve her geçen gün artan üyeleri ile birlikte çalışmalarını dünyadaki gelişmeleri yakından takip ederek sürdürmektedir.
Denek Başkanı ve Eski Başkanlar
Türk Kütüphaneciler Derneğinin 2004 yılından itibaren başkanı Ali Fuat Kartal’dır. Türk Kütüphaneciler Derneğinde, Tuncel Acar 2002 – 2004 yıllarında; Doğan Atılgan 1996-2002 yıllarında; Ali Berberoğlu 1995-96 yıllarında; Hasan Duman 1994-95 yıllarında; Selma Aslan 1993-94 yıllarında; Tülin Sağlamtunç 1992-93 yıllarında; Nail Bayraktar 1974-78 yıllarında; Necmeddin Sefercioğlu 1968-72,1978-92 yıllarında; Abdulkadir Salgır 1964-68 yıllarında; Osman Ersoy 1961-64 yıllarında; Bahri Ulaş 1959-60 yıllarında; İsmet Parmaksızoğlu 1958-59 yıllarında; Leman Şenalp 1957-58 yıllarında; Mustafa Köymen 1955-56 yıllarında; Selahattin Çetintürk 1951-55 yıllarında; Adnan Ötüken 1950-51 yıllarında ve Nazmi Şahap Coşkunlar 1949-50,1956-57,1960-1961 yıllarında başkanlık yapmıştır.
Türk Kütüphaneciler Derneği Düşünce Özgürlüğü Grubu
Türk Kütüphaneciler Derneği Düşünce Özgürlüğü Bildirgesi
Türk Kütüphaneciler Derneği Düşünce Özgürlüğü Grubu (TKD DÖG), Türkiye’de bilgi hizmetleri alanında çalışanların düşünce özgürlüğü konusundaki duyarlılıklarını geliştirme; kütüphane, arşiv ve bilgi merkezlerinde düşünce özgürlüğüne uymayan, sansür anlamına gelecek uygulamalara dikkat çekerek, bu uygulamaları azaltma ve olanaklıysa ortadan kaldırılmasına katkıda bulunma amacıyla kurulmuş olan ve bu yönde çaba harcayan gönüllü bir çalışma grubudur. 7 Mayıs 2007 tarihinde kurulan Düşünce Özgürlüğü Sürekli Çalışma Grubu 22 Şubat 2008 tarihinde kabul edilen Düşünce Özgürlüğü Bildirisi’ni hazırlamıştır. Bildiri 5 Aralık 2008 tarihinde IFLA web sayfasında Prof. Dr. Yaşar Tonta’nın Türkçe’den İngilizceye çevirisi ile yayınlanmış ve böylece Türkiye, IFLA’da Düşünce Özgürlüğü Bildirgesi yayınlanan 10 ülkeden biri olmuştur.
Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA)
Uluslararası Kütüphane Dernekleri ve Kurumları Federasyonu (IFLA) kütüphane, ve enformasyon hizmetleri ile onların kullanıcılarının çıkarlarını temsil etmek üzere liderlik yapan uluslararası bir kurumdur. Kütüphane ve enformasyon mesleğinin global sesidir.
1927’de uluslararası bir toplantı sırasında Edinburgh, İskoçya’da kurulmuştur ve 2002’de yine İskoçya’nın Glasgow şehrinde yapılan uluslararası bir konferansta 75. yılını kutlamıştır. Yaklaşık 150 ülkeden 1500’ü aşkın üyesi vardır. IFLA 1971’de Hollanda’da resmi olarak tescil edilmiştir. Hollanda Kraliyet ve Ulusal Kütüphanesi IFLA Genel Merkezi için ofis ve diğer olanakları sağlamaktadır.
IFLA bağımsız, uluslararası, kar amacı gütmeyen bir sivil toplum organizasyonudur. Amaçları, kütüphane ve enformasyon hizmetlerinin yüksek standartlarda verilmesini teşvik etmek, iyi kütüphane ve enformasyon hizmetlerinin değerinin yaygın bir şekilde anlaşılmasına çalışmak ve dünyada üyelerinin çıkarlarını temsil etmektir.
Avrupa Araştırma Kütüphaneleri Derneği(LIBER)
LIBER (Ligue des Bibliothèques EUROPEENNES de Recherche – Avrupa Araştırma Kütüphaneleri Derneği) Avrupa’da araştırma kütüphaneleri için ana ağdır.
LIBER ağı 40 ülkeden 400’den fazla ulusal, üniversite ve diğer kütüphaneleri içerir. LIBER’in köklerinin Avrupa’ya dayanmasına rağmen, Avrupa Birliği dışından araştırma kütüphanelerinin katılımı yaygın olarak teşvik edilmektedir.
LIBER Avrupa Konseyi himayesinde bir Dernek olarak 1971’de kurulmuştur. Ofisi 2008 yılında Danimarka Kraliyet Kütüphanesi’nden şu anki yeri olan Hollanda Kraliyet Kütüphanesi’ne taşınmıştır. Bunu LIBER’in 2009’da Hollanda hukuku çerçevesinde resmi Vakıf (Stichting LIBER) olarak kurulması izlemiştir.
LIBER’in amaçları, kurumlarında dünya standartlarında araştırma olanağı veren bir bilgi altyapısı oluşturmak, kullanıcıların deneyimlerinin LIBER tarafından sunulan olanak ve hizmetlerle zenginleştirilmesini sağlamak, tüm Avrupa ve ulusal platformlarda Avrupa kütüphanelerini desteklemek ve topluma liderlik yapabilecek kütüphane ve enformasyon profesyonellerini geliştirmektir.
Bilim Akademisi Derneği, Türkiye Bilimler Akademisi’nin (TÜBA) 27 Ağustos 2011 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan ve aynı gün yürürlüğe giren Kanun Hükmünde Kararname ile fiilen özerk bir kurum olmaktan çıkarıldığı ve hükumete bağlı bir kuruluş haline getirildiği ve böylece TÜBA’nin bir bilim akademisi olma vasfını yitirdiği gerekçesiyle istifa eden 17 TÜBA üyesi tarafından 25 Kasım 2011’de kurulmuştur.
Bilim Akademisi, hükumet politikalarından bağımsız, bilimsel liyakat, dürüstlük ve özgürlük ilkelerini gözeterek en başarılı bilim insanlarını bir araya getirmek üzere kurulmuştur. Dernek, bilimde mükemmeliyetin, bilimsel yöntem, gelenek ve usullerin, bilimsel özgürlük ve dürüstlüğün tanıtılmasına ve korunmasına çalıştığını ilan etmektedir. Bilimin ruhunu temsil etmek ve yaşatmak derneğin temel amacıdır.
Bilim Akademisin Faaliyetleri
Bilim akademisi, bilimsel konferanslar düzenlemekte, Sarkaç isimli bilisel dergiyi çıkarmakta, Genç BA adlı programı yürütmekte, çeşitli ödül programları tertip etmekte, bilimin gelişimi çerçevesinde yaz okulları düzenlemekte, temel mantık okulu ve ileri düzey mantık okulları açmaktadır. Dernek, tıp, fizik, arkeoloji, iktisat, hukuk, matematik, felsefe ve tarih alanlarında birçok bilimsel yayın çıkarmış ve üyeleri tarafından yazılmış kitapları yayınlamıştır. Dernek ayrıca açık ders malzemeleri yayınlamakta, video ve görsel içerik üretmektedir.
Dernek tarafından çıkarılan dergi Bilim Akademisinin popüler bilim yayınıdır. Sarkaç, Bilim Akademisi’nin çalışmalarını paylaştığı bir vitrindir. Doğa bilimleri, siyaset, mühendislik, ekonomi, matematik, tıp ve diğer tüm bilim alanlarından içerik sunmaktadır. İçerik, Sarkaç ekibi ve Bilim Akademisi üyesi olan ve olmayan akademisyenler tarafından hazırlanmaktadır. Sarkaç’ta yayınlanan içerik, uzman olmayan kişilerce de takip edilebilen yalınlıktadır. Derginin Yayın Kurulu; Ali Alpar, Canan Atılgan, Defne Üçer Şaylan (yayın yönetmeni), Ersin Yurtsever, Maral Yağyazan (sosyal medya yöneticisi), Mehmet İnhan, Reyhan Oksay, Sami Gülgöz, Şevket Pamuk ve Şevket Ruacan’dan oluşmaktadır.
Bilim Akademisi Genç Bilim İnsanları Ödül Programı (BAGEP)
Bilim Akademisi gençlerin iyi bilim yapmaya teşvik edilmelerini ve iyi örneklerin ödüllendirilmesini teşvik etmekte, en iyi genç akademisyenlerin belirlenerek ödüllendirilmeleri ve yeni araştırmalar için desteklenmeleri amacıyla 2013 yılından itibaren BAGEP projesini uygulamaktadır. Ödül 40 yaşını doldurmamış bilim insanlarına verilmektedir.
Bilim Akademisi Bilim Etiği Komisyonu
Derneğin Bilim Etiği Komisyonunda, Ersin Yurtsever, M. Ali Alpar, Yeşim M. Atamer, Ersin Kalaycıoğlu, Bertil Emrah Oder, Hakan Sedat Orer, Şevket Ruacan, Cihan Saçlıoğlu ve Tarık Tihan bulunmaktadır.
Bilim Akademisi Derneğinin Kurucuları
Prof. Dr. M. Ali Alpar – Astrofizik
Prof. Dr. Cumhur Ertekin – Tıp- Nöroloji
Prof. Dr. Ayşe Erzan – Fizik
Prof. Dr. M. Hamit Fişek – Sosyal Psikoloji
Prof. Dr. Sami Gülgöz – Psikoloji
Prof. Dr. Naci Görür – Yer Bilimleri
Prof. Dr. Metin Gürses –Fizik
Prof. Dr. Rahmi Güven (vefat 16 Eylül 2019) –Fizik
Prof. Dr. Ahmet Oral – Fizik
Prof. Dr. Şevket Pamuk – İktisat Tarihi
Prof. Dr. Önder Pekcan – Fizik
Prof. Dr. İlhan Tekeli – Planlama
Prof. Dr. Tosun Terzioğlu (vefat 26 Şubat 2016) – Matematik
Prof. Dr. Aslıhan Tolun (istifa: 29.01.2013) – Genetik
Prof. Dr. Ayhan Ulubelen – Farmakoloji, Kimya
Prof. Dr. Ersin Yurtsever – Kimya
Prof.Dr.Yücel Yılmaz – Yer Bilimleri
Bilim Akademisi, Akademik Liyakat, Özgürlük ve Dürüstlük Belgesi
Mükemmeliyet/Liyakat: Bilim insanları, bilimsel yöntemin en iyi şekilde kullanılmasına, araştırmaların bilinçli önyargılardan uzak şekilde en yüksek standartlarla yapılmasına ve değerlendirme ve ödüllendirmelerde en mükemmele ulaşmaya çalışarak sadece bilimsel liyakate göre karar verilmesine en yüksek özeni göstermelidirler.
Özgürlük: Bilim insanları doğru bilimsel yöntemlerle ulaştıkları sonuçları meslektaşlarına ve kamuoyuna duyurmakta özgürdürler. Bilimsel sonuçların yayılmasında, özgür fikir ve vicdanları ile kestirebildikleri ölçüde, kötü kullanımlara yol açmaktan kaçınmakla ve insanlığın yararına kullanılmasının bir an önce gerçekleşmesine çalışmakla sorumludurlar.
Dürüstlük: Bilim insanları, bulgularını ve yöntemlerini, açıklıkla, çarpıtmadan yayımlamalı, yararlandıkları tüm kaynakları ve alıntıları açık ve eksiksiz şekilde vermeli, kendilerinin ve başkalarının katkılarını ve sorumluluklarını titizlikle ve hakkaniyetle belirtmeli, çalışmaya katkısı olmayanları eser sahibi olarak göstermemelidirler. Bu genel ilkeler araştırma makaleleri, derlemeler, akademik yayınlar için olduğu kadar, ders kitapları, popüler yayınlar, telif veya çeviri, basılı, sözlü, görsel, internet vs. tüm ortamlardaki yayınlar için de geçerlidir.
Bilim insanları akademik ya da idarî konumlarını, unvanlarını, yetkilerini; öğrencileri, asistanları, meslektaşları, yöneticiler ve bilim camiası dışındaki kişilerle olan ilişkilerinde hiçbir şekilde kötüye kullanmamaya özen göstermelidirler. Hakemlik, jüri üyeliği gibi görevlerde değerlendirmeler sadece bilimsel ve akademik kriterlerle yapılmalıdır.