Ana Sayfa Blog Sayfa 17

5 Ocak – Hukuk Takvimi

0

5 Ocak – Hukuk Takvimi – Hukuk Tarihinde Önemli Olaylar

1548

İspanyol Cizvit rahibi, filozof ve teolog Francisco Suárez doğdu. (Ölümü: 25 Eylül 1617) 13 yaşındayken  hukuk eğitimi almak üzere Salamanca Üniversitesi’ne girdi. 1565 ve 1570 yıllarında Salamanca Üniversitesi’nde felsefe ve ilahiyat eğitimi aldı. 1571 yılında Segovia Üniversitesi’nde profesör ünvanı aldı. Segovia, Valladolid Üniversitesi, Roma Üniversitesi ve Salamanca Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. Doğal hukuk ile devletin hukuku arasındaki gözle görülür farkları ortaya koydu. Devletin hukukunun ihtiyaçlar doğrultusunda değiştirilebilir olduğunu savundu. “Devletin hukuku, insanlar belli topraklara bölünse de belli bir bütünlük var olduğundan dolayı vardır. İnsanlar doğaları gereği iletişim kurmadan veya yardımlaşmadan yaşayamazlar. Bu sebepledir ki insan ilişkilerini düzenleyen bir devlet ve devleti düzenleyen bir hukuk sistemine mecburiyet vardır” dedi.

1735

Venedikli devlet adamı ve diplomat Carlo Ruzzini öldü. (d. 11 Kasim 1653 – 5 Ocak 1735) Çok sayıda diplomatik misyona liderlik yaptı ve Osmanlı Devleti ile yapılan Karlofça Antlaşmasında da Venedik’i temsil etti. Çok sayıda ülkede elçilik yaptı ve uluslararası tecrübesi sayesinde Venedik’te aranan bir kişi olarak önemli roller oynadı. 4 Haziran 1732 – 5 Ocak 1735 döneminde Venedik Cumhuriyeti’ne “Doçe” unvanı ile devlet başkanlığı yaptı.

1767

Fransız felsefeci ve ekonomist Jean-Baptiste Say dünyaya geldi. (5 Ocak 1767 – ö. 15 Kasım 1832) Say Kanunu ya da Mahreçler Kanunu olarak bilinen teorisi ile tarihe geçti.

1809

Osmanlı-İngiliz Savaşı’nı sona erdiren Kale-i Sultaniye Antlaşması(Çanakkale Antlaşması) imzalandı. Antlaşmaya Osmanlı tarafını temsilen nişancı Mehmet Emin Vahat Efendi, Birleşik Krallık tarafını temsilen Robert Adair imza koydu. On iki maddeden oluşan bu antlaşmaya göre Birleşik Krallık’ın işgal etmiş olduğu Osmanlı toprakları Osmanlı İmparatorluğu’na geri verildi.

1846

Modern insanın, değişmez değerleri tanımadan kendini bulamayacağını savunan Alman felsefeci Rudolf Christoph Eucken dünyaya geldi. (5 Ocak 1846 – 14 Eylül 1926)

1851

Hukukçu ve bürokrat Böcüzade Süleyman Sami doğdu. (Ölümü: 30 Mayıs 1932) İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdi. hakimlik icazeti aldı. 18 yaşında kâtip oldu. Isparta’ya gitti ve orada belediye başkanlığı görevinde bulundu. II. Meşrutiyet’in ilanı ile Isparta mebusu seçilerek Meclis-i Mebûsan’a girdi. 1899’da İzmir Hizmet gazetesinde yayımlatmış olduğu Isparta Tarihi’ni yeniden elden geçirerek 1000 sayfaya yakın bir kaynak kitap haline getirdi.

1867

Yunanistan Başbakanı Dimitrios Gunaris doğdu. (Ölümü: 15 Kasım 1922) Küçük Asya Faciası’ndan sonra Yunanistan’da düzenlenen Altılar davası olarak bilinen duruşma sonrası, idama mahkûm edildi. Duruşmalardan hemen sonra Atina’da bir aşağılama şekli olarak sandalyeye ters oturtulmuş şekilde sırtından kurşuna dizilerek idam edildi.

Dimitrios Gunaris

1876

İkinci Dünya Savaşı sonrası modern ve demokratik Almanya’nın mimarı olarak sayılan hukukçu ve Alman Şansölyesi, Konrad Hermann Josef Adenauer doğdu. (Ölümü: 19 Nisan 1967) Freiburg, Münih  ve Bonn’da Hukuk ve Ekonomi Politikası tahsili gördü. Daha sonra Köln’de stajyer hakim olarak çalıştı. Köln Eyalet mahkemesinde yardımcı hakim olarak görev aldı.  1906’da Köln Belediye Meclisi üyesi oldu. 1917’de Köln Belediye Başkanlığına seçildi. 1918’de ömür boyu Prusya Senatosu’nun üyesi oldu. İşçi ve Asker Kurulu tarafından disiplin görevlisi olarak atandı. 1946’da yeni kurulan CDU’nun ilk başkanı seçildi ve 1966 yılına kadar da bu görevde kaldı. 1949’da Alman Federal Meclisi üyesi oldu ve 1966 yılına kadar bu görevini sürdürdü. 15 Eylül 1949 – 16 Ekim 1963 tarihlerinde Almanya Şansölyesi olarak görev yaptı. Batılı devletlerle diplomatik ilişkileri yeniden kurma ve uluslararası organizasyonlara üye olma hakkı tanıyan Petersberg anlaşmasını imzaladı. 1963’te De Gaulle ile Paris’te Alman-Fransız İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. 1963 sonbaharında Federal Şansölyelikten istifa etti. Köln Üniversitesi’nin kurulmasına olan katkılarından dolayı, Politika, Tıp, Hukuk ve Felsefe alanlarında Köln Üniversitesi fahri doktorluğuna layık görüldü. Son yurtdışı ziyaretini 1967 yılında İspanya’ya yaptı. 19 Nisan 1967 tarihinde Bonn yakınlarındaki Rhöndorf’ta 91 yaşında iken yaşamını yitirdi.

1895

Dreyfus Davasında, casusluk suçlamasıyla yargılanan Yüzbaşı Alfred Dreyfus ömür boyu hapse mahkûm oldu ve rütbeleri söküldü. Dreyfus’un haksız yere casusluk suçuyla yargılandığı dava, 22 Aralık 1894’te Fransa’da başladı. Dava, Alman Askeri Ataşesi’nin çöp sepetinde bulunan ve Dreyfus’ün el yazısıyla yazıldığı iddia edilen belgeye dayanarak açıldı. Dosyada başka delil bulunmamasına ve Dreyfus’un kağıttaki el yazısının kendisinin eli ürünü olmadığını ifade etmesine rağmen, bu belgenin Dreyfus’a ait olup olmadığı araştırılmak yerine Fransız İstihbaratının hazırlamış rapora göre mahkumiyet verildi. Emil Zola’nın ünlü “suçluyorum”u kamuoyunu harekete geçirdi ve Dreyfus’un yeniden yargılanarak aklanmasını sağladı.

Dreyfus Davası – Sami Selçuk

1928

Türkiye – Meksika Dostluk Antlaşmasının, onaylanmasına ilişkin kanun mecliste 5 Ocak 1928’de kabul edildi. Antlaşma 25 Mayıs 1927 tarihinde, Roma’da imzalandı, 12 Temmuz 1928’de yürürlüğe girdi.

1928

Hukukçu ve Pakistan Eski Devlet Başkanı Zülfikar Ali Butto, Sind eyaletinde doğdu. (5 Ocak 1928 – 4 Nisan 1979) Kaliforniya Üniversitesi ve Oxford Üniversitesi’nde eğitim gördü. Lincoln’s Inn’de avukatlık eğitimi aldı. Başkan İskender Mirza’nın kabine üyelerinden biri olarak siyasete girdi. 1973’ten 1977’ye kadar Pakistan’ın dokuzuncu Başbakanı, 1971’den 1973’e kadar Pakistan’ın dördüncü Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Aynı zamanda Pakistan Halk Partisi’nin (PPP) kurucusudur. 1979’da idam edilinceye kadar partinin başkanlığını yürüttü. 1979 yılında idam edildi. 

1928

Hukukçu ve siyasetçi Walter Frederick Mondale doğdu. (Ölümü: 19 Nisan 2021) Minnesota Üniversitesi‘nde hukuk bölümünü bitirdi. Bir süre Minnesota Yüksek Mahkemesi’nde kâtip olarak çalıştıktan sonra, 1960’ta Minnesota valisi tarafından eyalet başsavcılığına atandı ve 1964’e kadar görev yaptı. 1966 ve 1972’de olmak üzere iki kez Minnesota senatörü seçildi. 1976’da başkanlık seçimini kazanan Jimmy Carter’ın başkan yardımcısı oldu. 1984’te Cumhuriyetçi Parti Amerika Birleşik Devletleri Başkan Adayı oldu. Bill Clinton’ın başkanlığı döneminde Japonya’ya büyükelçi olarak atandı ve 1993–1996 arasında görev yaptı. George H. W. Bush’un ölümünden sonra hayatta olan en yaşlı ABD Başkan Yardımcısı unvanını kazandı.

1929

Anadolu-Bağdat ve Mersin-Tarsus Demiryolları ile Haydarpaşa Garı devletleştirildi.

1933

Amerika Birleşik Devletleri’nin 30. başkanı olarak görev yapan hukukçu Calvin Coolidge yaşamını yitirdi. (4 Temmuz 1872 – 5 Ocak 1933)

1960

Kim Dergisi sorumlu yazı işleri müdürü Şahap Balcıoğlu hakkında kesinleşen 16 aylık cezayı çekmek üzere günü cezaevine girdi.

1961

6-7 Eylül Katliamı davası sonuçlandı. Sanıklardan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve eski İzmir valisi Kemal Hadımlı mahkûm oldu. Aynı gün Fuad Köprülü ve Fahrettin Kerim Gökay Yassıada’dan tahliye edildi.

1963

İlk Dilekçe Kanunu, “Türk vatandaşlarının Türkiye Büyük Millet Meclisine dilekçeyle başvurmaları ve dilekçelerin incelenmesi ile karara bağlanmasının düzenlenmesine dair Kanun” adıyla 26 Aralık 1962 tarihinde kabul edildi ve Resmî Gazetenin 5 Ocak 1963  tarihli sayısında yayınlandı. Kanun, Dilekçe Hakkını düzenleyen ilk yasal düzenlemedir.

1963

Bağımsız Milletvekili Celal Kargılı’nın öncülüğünde Deniz- Yusuf-Hüseyin’in de yargılandığı “politik suçlarda idam cezasının kaldırılması” kampanyasında-aralarında Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Doğan Öz’ün de bulunduğu 1.790 kişinin imzaladığı metin Cumhurbaşkanlığı, Meclis ve Senato’ya sunuldu.

1963

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT) Yönetim Kurulu üyesi Emin Galip Sandalcı beraat etti. Emin Galip Sandalcı 4,5 aydır tutukluydu.

1973

İrlanda Anayasası‘nda yapılan değişikliklerle, oy verme yaşını 21’den 18’e düşürüldü,

1976

Demokratik Kamboçya Anayasası, Milli Kongre tarafından 14 Aralık 1975 tarihinde kabul edilmiş ve 5 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

1978

Kurucuları arasında oyuncular Fahrettin Cüreklibatur (Cüneyt Arkın) ve Semra Özdamar’ın da bulunduğu DİSK’e bağlı “Sinema Emekçileri Sendikası” SİNE-SEN) kuruldu.

1979

DİSK’in çağrısıyla Türkiye çapında 5 dakika iş bırakma eylemi (Faşizmi Lanetleme Eylemi) yapıldı.

1980

Adalet Bakanlığı, siyasal suçlara ilişkin ceza artırımını öngören Türk Ceza Kanunu (TCK) değişiklik tasarısını yılında Başbakanlığa sundu.

1981

UNESCO Atatürk Yılı, Kenan Evren’in TBMM’de yaptığı konuşmayla kutlamalara açıldı. UNESCO’nun 27 Kasım 1978’de Paris’te düzenlediği 20. Genel Kurul toplantısında UNESCO’nun 27 Kasım 1978’de Paris’te düzenlediği 20. Genel Kurul toplantısında 1981 yılının, doğumunun yüzüncü yılı olması nedeniyle, Atatürk Yılı olarak kutlanmasına karar verilmişti. “Atatürk uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş üstün kişi, UNESCO’nun yetki alanlarında yenilikler gerçekleştirmiş bir inkılapçı, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önderlerden biri, insan haklarına saygılı, insanları ortak anlayışa ve devletleri dünya barışına teşvik eden, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, din, ırk ayırımı gözetmeyen, eşi olmayan devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusudur.”

1982

Kıbrıslı Türk hukukçu, siyasetçi ve diplomat Ahmet Zaim yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1927) İngiltere’de hukuk eğitimi gördü. 1947-1955 yılları arasında Mağusa’da avukatlık yaptı. 1959-1960 yıllarında geçici Kıbrıs hükûmetinde savunma bakanlığı müsteşarı olarak görev yaptı. 25 Kasım 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bonn büyükelçiliğine atanan ilk büyükelçisi oldu. 28 Ağustos 1964’te bu görevinden azledildi. 28 Ekim 1964’te Türkiye büyükelçisi olarak atandı ve bu görevi 12 yıl boyunca sürdürdü.

1982

Seri katil William Bonin, 5 Ocak 1982’de, 10 genç erkeğe tecavüz etmek ve öldürmek suçundan idam cezasına mahkûm edildi. Hiçbir pişmanlık belirtisi göstermedi. 21 kişiyi öldürdüğü tahmin edilmekte olan Bonin, 23 Şubat 1996’da Kaliforniya’da zehirli iğne ile infaz edildi.

1983

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın 17 yöneticisi ve bir üyesi hakkında açılan davaya, Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nde başlandı. 1985’te sona eren davada Aziz Nesin, Bekir Yıldız ve Asım Bezirci gibi yazarlar yargılandı.

1983

YÖK, öğretim üyeleri ve öğrenciler için yeni bir “kılık-kıyafet genelgesi” yayınladı.

1984

İsviçre Medenî Kanununda değişiklik yapıldı. Eşlerin mal rejimini düzenleyen İsviçre Medenî Kanununun altıncı bölümü (Sechster Titel) 1 Ocak 1988 tarihinde  yürürlüğe  giren  5 Ocak 1984 tarihli bir  Kanunla yeniden düzenlenerek mal birliği yerine “Edinilmiş Mallara Katılma” (Errungenschaftsbeteiligung) olarak kabul edildi. Medeni Kanun bakımından İsviçre’yi örnek alan Türkiye ise 2002 yılında aynı değişikliği uyguladı.

1992

“Komünist Manifesto” çevirisinden yargılanması sürerken darbe sonrası 1981’de İsviçre’ye giden, 1985’de kesinleşen 7.5 yıl hapis cezası üzerine iltica başvurusu yapıp İsviçre’ye yerleşen Nur Deriş, 141-142’den mahkumiyet davaları düşürüldükten sonra Türkiye’ye geldi.

1993

Kabardey-Balkarya Cumhuriyeti ilan edildi.

1993

ABD’de 1965’ten sonra ilk kez asılarak idam gerçekleştirildi. Seri katil Westley Allan Dodd Washington’da asıldı.

1994

Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası adlı kitabından dolayı 20 ay hapis cezasına çarptırıldı.

1996

Üsküdar E Tipi (Ümraniye) cezaevi operasyonunda öldürülen 3 mahpus için Sultanahmet Adliyesi’ne yapılan suç duyurusuna polis müdahale etti: 100 gözaltı.

1997

Sabancı suikastı sanıklarından Mustafa Duyar, Şam’da Türk Büyükelçiliği’ne teslim oldu.

1998

Metin Göktepe’nin 8 Ocak 1996’da polislerce dövülerek öldürüldüğü Eyüp Kapalı Spor Salonu’nda olaydan 2 yıl sonra tanıklar ve sanık polislerle birlikte keşif yapıldı. Baret giyen gazeteciler ve Göktepe ailesi Eyüp Adliyesi önünde toplanıp spor salonunun önüne yürüdü.

1999

Adalet Bakanlığı, bir genelgeyle bekaret kontrolünü yasakladı.

2011

Yabancıların İkamet ve Seyahatleri Hakkında Kanun’dan ”çingene” tabirinin çıkarılmasına ilişkin yasa değişikliği, TBMM’de kabul edildi.

2016

Kanadalı hukukçu, liberal siyasetçi ve gazeteci Jean-Paul L’Allier yaşamını yitirdi. (Doğumu: 12 Ağustos 1938)  Ottawa Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı. Ottawa ve Outaouais’da avukatlık yaptı.  1980’lerde Le Devoir gazetesi için çalıştı. Deux-Montagnes bölgesindeki Quebec Ulusal Meclisi’ne aday oldu.  1970 yılından 1975 yılına kadar  Kültür Bakanı olarak 1975 den 1976 yılına kadar da Haberleşme Bakanı olarak görev yaptı. 1989’da şehrin 38. Belediye Başkanı olarak yemin etti. 1993 ve 1997 yıllarında yeniden seçildi.

2014

Seri katil Ali Kaya (Bebek Yüzlü Katil) hapishaneden ikinci kez firar etti. Gaziantep Hapishanesi’nden ziyaretçi kalabalığından faydalanarak kaçtığı anlaşıldı. Yokluğu akşam saatlerinde mahkûmların kontrolü sırasında fark edildi. Jandarma ekiplerince şiddetli bir çatışmanın ardından tekrar yakalandı.

2017

İzmir Adliyesi’ne bomba yüklü araç ile saldırı düzenlendi. Saldırıda Saldırıda polis memuru Fethi Sekin ile bir adliye çalışanı yaşamını yitirdi, saldırıyı düzenleyenlerden 2 kişi öldürüldü. Üçü polis, 7 kişi yaralandı.

2020

İspanyol asıllı Andorralı hukukçu, diplomat, bürokrat ve yazar Antoni Morell Mora yaşamını yitirdi. (Doğumu: 14 Aralık 1941) Universidad de Zaragoza ve Universitat de Barcelona’da hukuk eğitimi gördü.  1970’li yıllardan itibaren yerel yönetim görevlerinde bulundu. 1981’den 1984’e kadar  Birinci  Andorra Hükümeti Genel Sekreterliğini yaptı. 2005-2010 yılları arasında Andorra Büyükelçisi olarak görev aldı. Prenslik Yazarlar Derneği’nin Başkanıydı. Sosyoloji, coğrafya, tarih ve hukuk disiplinleri üzerine çok sayıda makale yazdı. Edebi faaliyetleri nedeniyle birçok ulusal ve uluslararası ödül kazandı.

2021

Brezilyalı siyasetçi, hukuk akademisyeni ve gazeteci, Bonifácio José Tamm de Andrada öldü. (Mayıs 1930 – Ocak 2021)

2023

Güney Koreli hukukçu, Kim Deok-ju öldü. (29 Eylül 1933 – 5 Ocak 2023) 29 Eylül 1933’te Güney ChungcheongGüney Kore‘de doğdu. Seul Ulusal Üniversitesi‘nden mezun oldu. 1990 ile 1993 yılları arasında Kore Yüksek Mahkemesi Başkanı olarak görev aldı. 5 Ocak 2023’te Seul, Güney Kore‘de 89 yaşında vefat etti.

2023

Güney Koreli hukukçu, Kim Deok-ju öldü. (29 Eylül 1933 – 5 Ocak 2023) 29 Eylül 1933’te Güney ChungcheongGüney Kore‘de doğdu. Seul Ulusal Üniversitesi‘nden mezun oldu. 1990 ile 1993 yılları arasında Kore Yüksek Mahkemesi Başkanı olarak görev aldı. 5 Ocak 2023’te Seul, Güney Kore‘de 89 yaşında vefat etti.

2025

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un “Bolu Belediye Başkanı Özcan hakkında Bolu Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatıldığını açıkladı. Özcan ise “Suriyelilerin işyeri ruhsatlarını hukuksuz şekilde iptal ettim” sözlerinden ötürü “Pişman değilim” açıklaması yaptı.

2026

ABD özel kuvvetlerinin düzenlediği operasyonla kaçırılan ve New York’ta gözaltında bulunan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro Maduro ve eşi Cilia Flores, ifadeleri alınmak üzere mahkemeye götürüldü. Maduro’ya “uyuşturucu terörizmi, kokain kaçakçılığı, ABD’ye karşı makineli tüfek ve yıkıcı cihazlara sahip olma” suçlamalarının yöneltiliyor. 

İsviçre Federal Konseyi, ABD’nin alıkoyduğu Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve onunla bağlantılı kişilerin ülkedeki tüm mal varlıklarını dondurma kararı aldı.

2026

İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Özden Kaboğlu ve yönetim kurulu üyeleri, “basın ve yayın yoluyla terör propagandası yapmak” ve “basın ve yayın yoluyla yanıltıcı bilgi yaymak” suçlamalarıyla yargılandıkları davanın üçüncü duruşmasının ilk gününde İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Duruşmayı, 83 farklı ülkenin hukukçularını temsil eden 30 baro ile 17 uluslararası hukuk birliğinin, aralarında çok sayıda baro başkanı ve üst düzey yöneticinin de bulunduğu temsilcileri bizzat gözlemci olarak takip etti. Silivri’deki Marmara Cezaevi Yerleşkesi’nde bulunan 1 no’lu salonda görülen ve bir hafta sürecek duruşmaların ilk gününde esas hakkında mütalaaya karşı beyanlar sunuldu. Savcılık, esas hakkındaki mütalaasını yineleyerek sanıkların terör propagandası suçundan cezalandırılmasını talep etti.

Demokratik Kamboçya Anayasası

0
Kamboçya Anayasası

Demokratik Kamboçya Anayasası, Milli Kongre tarafından 14 Aralık 1975 tarihinde kabul edilmiş ve 5 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Kamboçya Bayrağı

Kamboçya, 20. yüzyıla kadar Khmer derebeyliklerinden oluşan bir bölgedir. Angkor Khmer Krallığı dağınıklığa son vermiş ve 300 yıl civarında hükümranlık sürdürmüştür. Kamboçya, 1954 yılında Fransız sömürgesinden kurtularak bağımsızlığını kazanmıştır. 1972 yılında Khmer Cumhuriyeti ilan edilmiş, krallık Kamboçya Komünist Partisi ile iç savaş çıkmış, 14 Aralık 1975 tarihinde kabul edilen Anayasa sonucunda, 1976 yılında ülkenin adı “Demokratik Kampuçya” olarak ilan edilmiştir.

Kamboçya’da iktidarda olan Pol Pot rejimi 1977’de Vietnam’la girdiği çatışma sonucunda ülke yeniden iç savaşa sürüklenmiş, 1990 yılında Birleşmiş Milletler tarafından başlatılan müzakereler sonucunda Paris Barış Konferansı ile iç barış sağlanarak 1991’de ülke “Kamboçya Devleti” adını almıştır. Parlamento, 123 üyeli Milli Meclis ve 61 üyeli Senato’dan müteşekkildir.

Demokratik Kamboçya Anayasası birçok ülkenin anayasasına göre kısa bir anayasadır.

Kamboçya, Anayasal bir Monarşidir ve Birleşmiş Milletler Teşkilatının üyesidir.

Kamboçya Haritası

Demokratik Kamboçya Anayasası

Kampuchea İşçilerinin, Köylülerinin ve Diğer Emekçilerinin, Devrimci Ordu Savaşçı ve Kadrolarının Temel ve Kutsal Emelleri

Milli ve Halk Kurtuluş Savaşının en ağır yükünü omuzlarında taşıyan, canıyla, malıyla ve duygularıyla cephe için en büyük fedakarlıkları yapmaktan bir an bile geri durmayan ve çocuklarını, kocalarını, onbinlerle yüzbinlerle savaş alanlarına çarpışmaya gönderen, bütün Kampuchea milletinin yüzde 95’inden fazlasını oluşturan işçilerin, yoksul ve orta halli köylülerin, köy ve şehirlerdeki diğer emekçi tabakaların tayin edici nitelikte üstün bir rol oynadıklarını,

Milli ve Halk Kurtuluş Savaşının ateşi içinde, gece gündüz, kuraklık mevsimi, yağmur mevsimi demeden, yeterli ilaç, giyecek ve cephaneden yoksun olarak, her türlü zorluğa ve yoksulluğa göğüs gererek, yiğitçe çarpışan Kampuchea Devrimci Ordusunun üç kesiminin sonsuz fedakarlıklara seve seve katlandığını,

Bütün Kampuchea halkının ve bütün Kampuchea Devrimci Ordusunun emelinin, toprak bütünlüğüne sahip, bağımsız, birleşmiş, barışçı, tarafsız, bloksuz, egemen bir Kampuchea; mutluluğun, eşitliğin, adaletin ve gerçek demokrasinin hüküm sürdüğü, zengin ve yoksulun, ezen ve ezilen sınıfların olmadığı bir toplum; bütün halkın uyum ve geniş bir milli birlik içinde yaşadığı;üretime katılmak, ülkeyi elbirliğiyle kurmak ve savunmak için birleştiği bir toplum olduğunu, 25, 26, 27 Nisan 1975 günlerinde toplanan Olağanüstü Milli Kongre kararında, bütün halkın ve bütün Kampuchea Devrimci Ordusu’nun, yukarıda belirtilen emellerin benimsenip, bunlara bağlı kalınacağını açıkladığını göz önünde tutan Kampuchea Anayasası şunları öngörür:

I. BÖLÜM
DEVLET DÜZENİ

Madde 1: Kampuchea devleti, toprak bütünlüğüne sahip, bağımsız, birleşmiş, barışçı, tarafsız, bloksuz, egemen, demokratik bir devlettir.

Kampuchea devleti, Kampuchea’nın işçi, köylü ve diğer emekçilerinin devletidir.

Kampuchea devletinin resmi adı “DEMOKRATİK KAMPUCHEA”dır.

II BÖLÜM
EKONOMİK DÜZEN

Madde 2 Bütün önemli üretim araçları, halk devletinin kolektif mülkiyetinde ve halk topluluğunun kollektif mülkiyetindedir.
Günlük kullanım malları ise tek tek kişilerin özel mülkiyetinde kalmaya devam eder.

III.BÖLÜM
KÜLTÜR

Madde 3. Demokratik Kampuchea kültürü, günden güne müreffeh bir Kampuchea inşa etme ve onu savunma görevlerine hizmet eden, milli, halkçı, ilerici ve saf bir kültür niteliği taşır.
Bu yeni kültür, Kampuchea’da hakim sınıfların, sömürgeciliğin ve emperyalizmin yoz ve gerici kültürüne karşı kararlılıkla mücadele eder.

IV. BÖLÜM

Madde 4. Demokratik Kampuchea, kollektif yönetim ve kollektif çalışma ilkesini uygular.

V. BÖLÜM
YASAMA YETKİSİ

Madde 5. Yasama yetkisi, işçilerin, köylülerin ve diğer emekçilerin temsilcilerinin Meclisine aittir.
Bu Meclisin resmi adı “Kampuchea Halk Temsilciler Meclisi”dir.
Kampuchea Halk Temsilciler Meclisi , işçileri, köylüleri, diğer emekçileri ve Kampuchea Devrimci Ordusunu temsil eden toplam 250 üyeden oluşur. Bu üyelerin dağılımı şöyledir.
Köylü temsilcileri……………………………………150
İşçi ve diğer emekçilerin temsilcileri……………………50
Devrimci Ordu Temsilcileri…………………………… 50

Madde 6. Kampuchea Halk Temsilcileri Meclisi üyeleri halk tarafından genel seçimle, doğrudan ve gizli oyla, beş yılda bir seçilirler.

Madde 7. Halk Temsilcileri Meclisi yasaları yapar. Demokratik Kampuchea’nın iç ve dış siyasetlerini belirler.

VI. BÖLÜM
YÜRÜTME ORGANI

Madde 8.  Hükümet, Kampuchea Halk Temsilciler Meclisi’nin koyduğu yasaları ve belirlediği bütün siyasetleri uygulamakla yükümlü bir organdır.
Hükümet Kampuchea Halk Temsilciler Meclisi tarafından atanır. Yurt içindeki ve dışındakibütün faaliyetlerinden ötürü sadece ona karşı sorumludur.

VII. BÖLÜM
YARGI ORGANI

Madde 9.  Adalet, halk tarafından gerçekleştirilir. Halk Mahkemeleri, halkın adaletini temsil eder ve korurlar.Halkın demokratik özgürlüklerini savunur ve halk devletine yönelen ya da halk devletinin yasalarını çiğneyen her eylemi cezalandırırlar.
Her düzeydeki mahkemeler, Halk Temsilciler Meclisi tarafından seçilir ve atanırlar.

Madde 10.  Halk devletinin yasalarını çiğneyen hareketler şunlardır:
Halk devletini tehlikeye düşüren düşmanca ve yıkıcı sistemli eylemler: Bunlar en ağır şekilde cezalandırılır.
Yukarıda belirtilenler dışında kalan eylemler:
Bunlar, devlet ya da halk örgütleri bünyesinde yeniden eğitim yöntemiyle ele alınır.

VIII. BÖLÜM
DEVLET BAŞKANLIK DİVANI

Madde 11.  Demokratik Kampuchea Devlet Başkanlık Divanı, beş yılda bir, Kampuchea Halk Temsilciler Meclisi tarafından seçilir ve atanır.
Devlet Başkanlık Divanının görevi, Demokratik Kampuchea Devletini, Demokratik Kampuchea Anayasası çerçevesinde ve Kampuchea Halk Temsilciler Meclisi’nin koyduğu yasalar ve belirlediği siyasetlere uygun olarak ülke içinde ve dışında temsil etmektir.
Devlet Başkanlık Divanı şu kişilerden oluşur:
Başkan
Başkan Birinci Yardımcısı
Başkan İkinci Yardımcısı

IX. BÖLÜM
HER KAMPUCHEA VATANDAŞININ HAK VE ÖDEVLERİ

Madde 12.  Her Kampuchea vatandaşı, sürekli geliştirilecek maddi ve kültürel hayat şartlarında tam olarak yararlanma hakkına sahiptir. Her Kampuchea vatandaşının geçimi güvence altına alınmıştır.
Her işçi fabrikanın efendisidir.
Her köylü çeltik tarlalarının ve toprakların efendisidir.
Bütün diğer emekçiler de çalışma hakkına sahiptir.
Demokratik Kampuchea’da işsizlik aslaolamaz.

Madde 13.  Geniş bir milli birlik içinde bulunan ve eşitliğin, adaletin, demokrasinin, uyumun, mutluluğun hüküm sürdüğü bir toplumda hep birlikte ülkeyi savunmak ve inşa etmek için bütün Kampuchea vatandaşları eşit olmalıdır.
Kadın ve erkek her alanda eşittir.
Birden fazla kadınla ve birden fazla erkekle evlenmek yasaktır.

Madde 14.  Her Kampuchea vatandaşı, yetenekleri ve imkanları ölçüsünde ülke savunmasına ve inşasına katılmakla yükümlüdür.

X BÖLÜM
BAŞKENT

Madde 15.  Demokratik Kampuchea’nın başkenti PHNOM PENH’tir.

XI BÖLÜM
MİLLİ BAYRAK

Madde 16.  Kampuchea’nın Milli Bayrağının biçim ve anlamı şöyledir: Zemini kırmızıdır. Ortasında sarı renkte üç kuleli bir anıt figürü vardır. Kırmızı zemin, devrimci hareketi, Kampuchea halkının Milli Kurtuluş, milli savunma ve inşa uğruna verdiği kararlı ve kahramanca mücadeleyi simgeler.
Sarı renkli anıt da, milli geleneği ve her gün daha şanlı bir ülke inşa eden, onu savunan Kampuchea halkını simgeler.

XII. BÖLÜM
MİLLİ ARMA

Madde 17.  Milli arma üzerinde, modern tarımı simgeleyen bentler ve sulama kanalları, sanayinin simgesi bir fabrika ve bunları çevreleyen iki çentik filizi, aşağısında da “Demokratik Kampuchea” yazısı bulunmaktadır.

XIII. BÖLÜM 
MİLLİ MARŞ

Madde 18.  Demokratik Kampuchea’nın milli marşı “Şanlı 17 Nisan”dır.

XIV BÖLÜM
KAMPUCHEA DEVRİMCİ ORDUSU

Madde 19. Düzenli kesim, yerel kesim ve gerilla kesimi olmak üzere,üç kesimden oluşan Kampuchea Devrimci Ordusu, halk ordusudur. Bu ordudaki kadın ve erkek savaşçılar ve kadrolar işçilerin, köylülerin ve emekçilerin oğulları ve kızlarıdır. Kampuchea Devrimci Ordusu, Kampuchea halk iktidarını korur; toprak bütünlüğüne sahip, bağımsız, birleşmiş,barışçı, tarafsız, bloksuz, egemen ve demokratik Kampuchea’yı savunur. Aynı zamanda, her gün daha şanlı bir ülke inşa etme ve halkın günden güne iyileşen hayat düzeyini durmadan yükseltme mücadelesine katılır.

XIV. BÖLÜM
İNANÇ VE DİN

Madde 20. İnanç sahibi olmak ve bir dine inanmak her Kampuchea vatandaşının hakkı olduğu gibi inanç sahibi olmamak ve dinsiz olmak da onun hakkıdır.
Demokratik Kampuchea’ya ve halka zarar veren her türlü gerici din kesinlikle yasaklanmıştır.

XV. BÖLÜM
DIŞ SİYASET

Madde 21.  Demokratik Kampuchea, bütün sınır komşusu ülkelerle, yakın ya da uzak bütün dünya ülkeleriyle, egemenliğe ve toprak bütünlüğüne karşılıklı saygı temelinde sıkı dostluk ilişkileri kurma arzusuyla doludur ve bunu gerçekleştirmeye kesinlikle kararlıdır.
Demokratik Kampuchea, bağımsızlık, barış, tarafsızlık, bloksuzluk siyzsetine sıkı sıkıya bağlıdır. Hiçbir şart altında yabancı bir ülkenin, toprakları üzerinde askeri üsler kurmasına izin vermez; iç işlerine yapılacak her türlü dış müdahaleye kararlılıkla karşı çıkar; ister askeri, siyasal, kültürel, ekonomik ve sosyal, diplomatik olsun, ister sözde insancıl bir biçime bürünsün, dıştan gelecek her türlü yıkıcı ve saldırgan eylemlere karşı mücadele eder.
Demokratik Kampuchea başka ülkelerin iç işlerine hiçbir şekilde karışmaz. “Her ülke kendinin efendisidir, kendi işlerini dış müdahale olmaksızın kendisi tayin eder ve kendisi düzenler” şeklindeki ilkeye titizlikle uyar.
Demokratik Kampuchea, bloksuz ülkelerin oluşturduğu büyük ailenin içinde kararlılıkla yer alır.
Demokratik Kampuchea; Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki Üçüncü Dünya halklarıyla ve dünyanın barışa ve adalete tutkun bütün halklarıyla dayanışmasını geliştirmek için; emperyalizme, sömürgeciliğe, yeni-sömürgeciliğe karşı verilen mücadelede karşılıklı aktif yardım ve desteğin gerçekleştirilmesi için; dünyada gerçek bağımsızlığın, barışın, dostluğun, demokrasinin, adaletin ve ilerlemenin egemen olması için elinden gelen her şeyi yapar.

Mississippi Yanıyor

0

Mississippi Yanıyor (orijinal adıyla Mississippi Burning), 1988 yapımı bir Amerikan suç drama filmidir. Film, gerçek bir olaya dayanmakta ve 1964 yılında Mississippi’de meydana gelen ırkçı şiddeti ve sivil haklar hareketini konu almaktadır.

Filmin yönetmenliğini Alan Parker yapmıştır, başrollerde ise Gene Hackman ve Willem Dafoe gibi ünlü oyuncular yer almaktadır.

Mississippi Yanıyor, iki FBI ajanının (Hackman ve Dafoe) üç sivil haklar savunucusunun kaybolmasını araştırmaları etrafında gelişmektedir. Bu kaybolma olayının, siyah Amerikalılara karşı ayrımcılık ve Ku Klux Klan’ın vahşi eylemleriyle bağlantılı olduğu tespit edilmiştir.

Mississippi Yanıyor filminin konusu 

Film, özellikle ırkçılık, adalet ve insan hakları üzerine sert mesajlar vermekte ve dönemin Amerika’sındaki toplumsal gerilimleri ele almaktadır. Dönemin atmosferini yansıtan sahneler, filmi unutulmaz kılmıştır.

Irkçı geçmişiyle tanınan, ABD’nin güney eyaleti Mississipi’de, 60’lı yıllarda bir zenci için yaşam hiç de kolay değildir. Bunu değiştirmek için çalışan 3 insan hakları eylemcisinin ortadan kaybolması iki FBI ajanının bölgeye gelmesiyle sonuçlanır.

Kendisi de bir Güneyli olan tecrübeli ajan Anderson, oralılarla nasıl iletişim kurulacağını gayet iyi bilmektedir ve soruşturmayı kendine has yöntemlerle yürütür. Genç Ajan Ward ise daha çok idealisttir ve delilleri ince eleyip sık dokumaktadır. İki ajanın yanı sıra valiyi, şerifin bürosunu, Ku Klux Klan’ı ve göründüğünden daha fazlasını barındıran esrar perdesini kaldırmak kolay olmayacaktır.

Film, En İyi Film kategorisi dahil olmak üzere 7 dalda Oscar’a aday gösterilmiştir.

Eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan film, özellikle oyunculuk performansları, atmosferi ve sinematografisi ile beğeni toplamıştır. Ancak, tarihsel olayları yeniden canlandırma şekli bazı kesimlerden eleştiriler almıştır. Çünkü olaylar FBI’ın kahramanlığına odaklanarak sunulmuş, sivil haklar hareketinin kendi iç dinamikleri ve aktivistlerin katkılarının geri planda bırakıldığı düşünülmüştür.

Yönetmen Alan Parker
Yapımcı Frederick Zollo
Robert F. Colesberry
Yazar Chris Gerolmo
Oyuncular

Gene Hackman

Willem Dafoe

Müzik Trevor Jones
Görüntü yönetmeni Peter Biziou
Kurgu Gerald Hambling
Dağıtıcı Orion Pictures
Çıkış tarih(ler)i 2 Aralık 1988 (Washington)
9 Aralık 1988 (ABD)
Süre 128 dakika
Menşei Ülke ABD
Dil İngilizce
Bütçe 15 milyon $
Hasılat 34,6 milyon $ (ABD)
Filme Dönük Eleştiriler ve Sinematografi 

Mississippi Yanıyor filmi, Amerikan sinemasında toplumsal meseleleri güçlü bir şekilde ele alan yapımlar arasında yer almaktadır.

Tarihsel bir olayı dramatize etmesine rağmen, film önemli eleştiriler almıştır. Eleştirmenler, gerçek olayların yakın tarihte geçtiğine vurgu yaparak hikayenin abartılı ve değiştirilmiş yönlerine dikkat çekmiştir. Gerçek olayda kaybolan üç sivil haklar savunucusundan ikisi beyaz, biri ise siyah Amerikalıdır (James Chaney, Andrew Goodman, Michael Schwerner). Ancak film, bu olayın çözümünde FBI’ın katkısını vurgularken, sivil haklar hareketinin yerel halk üzerindeki etkisini ve aktivistlerin rolünü arka plana atmakla eleştirilmiştir.

Filmdeki karakter dinamikleri de dikkat çekicidir. Gene Hackman’ın canlandırdığı tecrübeli ve sert FBI ajanı ile Willem Dafoe’nun oynadığı idealist ve kuralcı genç ajan arasındaki çatışma, gerilimi artırmıştır. Hackman’ın karakteri şiddet ve tehditlerle mücadelede sert yöntemler kullanırken, Dafoe’nun karakteri kanunlara bağlı kalmayı tercih etmektedir. Bu durum, adaletin nasıl sağlanması gerektiğine dair derin bir ahlaki tartışma yaratmaktadır.

Sinematografi ve müzik de filmin güçlü yanları arasındadır. Güney’in kasvetli atmosferi, izleyiciye gerilim ve tehdit duygusunu hissettirirken Trevor Jones’un müzikleri, sahnelerin duygusal yoğunluğunu artırarak filmin etkileyiciliğini güçlendirmektedir.

Martin Luther King: Bir hayalim var

İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun

0

İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun, 10 Nisan 1926 tarihinde kabul edilerek 22 Nisan 1926 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı ve aynı gün yürürlüğe girdi.

Kanun gereğince, ekonomi dünyasında Türkçeyi kullanma zorunluluğu getirildi. Her türlü şirket ve ticari faaliyet yürütün kurumların, Türkiye’deki faaliyetlerinde, her türlü iş ve işleminde, sözleşme, yazışma, hesap ve defter tutma usulünde Türkçe dilini kullanmak zorunlu hale getirildi. İmzaların Türkçe metin üzerine atılması esası kabul edildi. Kanun hükümlerine aykırı davrananlar hakkında çeşitli yaptırımlar getirildi.

Cumhuriyet Devrimlerinin bir parçası olan Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun, şirket ve tüm özel kuruluşlara Türk harflerini kullanma zorunluğu getirdi. Türk Ticaret Kanunu ile Vergi Usul Kanununun ilgili maddeleri ‘İktisadi Müesseselerde Mecburi Türkçe Kullanılması Hakkında Kanun’a uygun hükümler taşımaktadır.

İKTİSADİ MÜESSESELERDE MECBURİ TÜRKÇE KULLANILMASI HAKKINDA KANUN

Kanun Numarası : 805
Kabul Tarihi : 10/4/1926
Yayımlandığı R.Gazete : Tarih : 22/4/1926 Sayı : 353
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 7 Sayfa : 9

Madde 1

Türk tabiiyetindeki her nevi şirket ve müesseseler, Türkiye dahilindeki her nevi muamele, mukavele, muhabere, hesap ve defterlerini Türkçe tutmağa mecburdurlar.

Madde 2

Ecnebi Şirket ve müesseseler için bu mecburiyet Türk müessesatı ile ve Türkiye tebaasından olan efrat ile muhabere, muamele ve temaslarına ve devair ve memurini Devletten birine ibraz mecburiyetinde bulundukları evrak ve defterlerine hasredilmiştir.

Madde 3

İkinci maddede mezkür şirket ve müesseseler muamelatında Türkçeden başka bir lisanı dahi ilaveten kullanabilirlerse de asıl olan Türkçe olup mesul imzaların Türkçe metin zirine vaz’ı mecburidir. Bu memnuiyete rağmen imza diğer lisanla yazılmış kısım veya nüshanın altına mevzu olsa dahi Türkçesi
muteberdir.

Madde 4

Bu kanunun mevkii meriyete vaz’ından sonra birinci ve ikinci maddeler ahkamına muhalif olarak tanzim kılınmış olan evrak ve vesaik şirket ve müesseseler lehine nazarı itibara alınmaz.

Madde 5

Yukarıdaki maddeler ahkamı 1 kanunusani 1927 tarihinden itibaren tatbik edilir.

Mezkür müddetin hulülüne kadar 10 mart 1332 tarihli kanunun 1, 2, 3, 4, 5 inci maddeleri ahkamı caridir. Bu maddeler 1 kanunusani 1927, diğer maddelerde işbu kanunun neşri tarihinden itibaren mülgadır

Madde 6

Bu kanunun hilafına hareket edenler hakkında ait oldukları vekaletler memurini mahsusasının tutacakları zabıt varakaları hilafı sabit oluncaya kadar muteberdir.

Madde 7

(Değişik: 23/1/2008-5728/5 md.)

Bu Kanun hükümlerine aykırı hareket eden kişi, yüz günden az olmamak üzere adlî para cezasıyla cezalandırılır.

Madde 8

Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 9

Bu kanunun icrasına Ticaret, Adliye ve Nafıa Vekilleri memurdur.

Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları Örgütü Etik İlkeleri

0

Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları Örgütü Etik İlkeleri; Sermaye Piyasası Kurulunun 1988 yılından beri üye olduğu Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları tarafından kabul edilmiştir.

International Organization of Securities Commissions-IOSCO); sermaye piyasaları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sermaye piyasalarını düzenleyici otoritelerinin uluslararası alanda koordinasyon ve işbirliğini geliştirmek ¸zere oluşturdukları bir kuruluştur.

1990 yılı başlarında IOSCO Teknik Komitesi (Komite) sermaye piyasaları alanında t¸m ¸lkelere yol gˆsterici nitelikte olacak uluslararası ìEtik Davranışî ilkelerinin belirlenmesi amacıyla bir Áalışma grubu oluşturmuştur. Etik davranış kavramını kullanırken Komitenin amacı piyasanın b¸t¸nl¸ğ¸n¸ ve m¸şterileri Áıkarlarının ˆnceliğini korumak ¸zere oluşturulacak ve finansal aracılara
uygulanacak kuralların oluşturulması olmuştur.

«alışma grubunun hazırladığı raporda yer alan ˆnemli hususlara aşağıda ˆzet olarak değinilmektedir. İş ahlakı kurallarının uluslararası d¸zeyde ˆnem kazanmasının temel nedeninin 1970ílerden bug¸ne finansal piyasalarda meydana gelen değişimle birlikte ortaya Áıkan uluslarasılaşma olgusu olduğu ifade edilmekte, uluslarasılaşma olgusuna paralel bir başka değişim olarak da kurumsal yatırımcıların piyasalardaki payında ˆnemli artışlar ve bunların uluslararası d¸zeyde yatırımda bulunması belirtilmektedir.

«alışma grubu esas olarak finansal hizmet sunanlara yˆnelik ilkeler belirlemiştir. Bu ilkeler piyasanın g¸venliğini sağlamaya yˆnelik finansal yeterlilik ilkelerinden ayrı olmakla beraber yatırımcıların g¸veninin ve piyasanın işleyişinin geliştirilmesinde birbirini tamamlamaktadır. ÷nerilen ilkeler menkul kıymetler ile t¸m t¸rev araÁların alım satımı ile uğraşan ve bunlara yˆnelik tavsiyelerde bulunan
firmalara, bu firmaların Áalışanlarına ve temsilcilerine uygulanacaktır.

«alışma Grubuínun ˆnerileri 1990 yılının Kasım ayında bir IOSCO ÷nergeísi şeklinde IOSCO Başkanlar Komitesiínde kabul edilmiştir. Eyl¸l 2000 itibarıyla 58 IOSCO ¸yesi sˆzkonusu ˆnergeyi kabul etmiş olup T¸rkiyeíyi temsilen Kurulumuz bu 58 ¸ye arasında yer almamaktadır. ÷nergeíde yer alan ilkeler aşağıda verilmektedir;

1. Dürüst ve Adil Davranma

Firma faaliyetlerini yürütürken müşterilerinin çıkarlarını ve piyasaların  bütünlüğünü göz önünde tutacak şekilde dürüst ve adil bir şekilde davranmalıdır.

2. Özen

Firma faaliyetlerinin yürütülmesinde müşterinin en fazla yararına olabilecek ve piyasanın dürüst biçimde işlemesini sağlayacak şekilde gereken ˆzen , titizlik ve dikkati göstermelidir.

3. Yetenek (Capabilities)

Firma faaliyetlerinde başarılı olabilmesi için gerekli olan prosedür ve kaynakları etkin olarak kullanabilme yeteneğine sahip olmalıdır.

4. Müşterilere İlişkin Bilgi

Firma, müşterilere verilen hizmetlere ilişkin olarak müşterilerinin yatırım ama.ları, yatırım deneyimleri ve mali durumları hakkındaki bilgileri araştırmalı ve söz konusu bilgileri müşterilerden temin etmelidir.

5. Müşteriler İçin Bilgi

Firma, müşterileri ile olan ilişkilerinde ilgili belgelere ilişkin yeterli açıklamada bulunmalıdır.

6. Çıkar  Çatışması

Firma, müşterileri ile çıkar çatışmasından uzak durmaya çalışmalı ve eğer çıkar çatışması ile karşı karşıya kalınır ise müşterilerine adil davranmalıdır.

7. Uyum

Firmanın, müşterilerin çıkarlarını en iyi şekilde korumak ve piyasanın dürüst şekilde işlemesini sağlamak için tüm mesleki davranış kurallarına uyum konusunda gerekli ˆzeni göstermesi gerekmektedir

Türkiye’de İlk Banka Soygunu

0
Türkiye’de İlk Banka Soygunu

Türkiye’de ilk banka soygunu 1961 yılında gerçekleşti.

Necdet Elmas, 7 Temmuz 1961’de İstanbul Çemberlitaş’taki Buğday Bankası şubesine girerek “Kimse kıpırdamasın! Bu bir soygundur” diyerek Türkiye’deki ilk banka soygununu gerçekleştiren isimdir. Bankadan yaklaşık 2,900 lira (o dönemdeki değerine göre önemli bir meblağ) çaldı ve 1959 model Chevrolet marka arabasıyla olay yerinden kaçarak izini kaybettirdi. Ahlak anlayışıyla dikkat çeken bir anı olarak, bankada soygun sırasında işçi olduğunu söyleyen bir müşteriye “Ben işçinin parasını almam” diyerek parasını iade etmiştir. Bu davranışı onu halk nezdinde bir “Robin Hood” figürüne dönüştürmüştür.

İlk soygundan 12 gün sonra, 18 Ağustos 1961’de Kazlıçeşme’de bir İş Bankası şubesi soyuldu ve bu soygunu da Necdet Elmas gerçekleştirdi. Çaldığı tutar ise farklı kaynaklara göre 165,850 lira olarak geçmektedir.

Bankayı soyan Necdet Elmas arkadaşı olan Muzaffer Balçık’ın ihbarıyla 30 Ağustosta Darıca’da yakalandı. Mahkemede “Suç bir kir, ceza ise bir banyodur…” gibi çarpıcı savunmalar yaptı, duygu yüklü beyanlarda bulundu. 20 yıl hapse mahkûm edildi ve cezaevinde saygın biri haline geldi. Kütüphane kurdurdu, kitaplarla ilgilendi, sosyal işlerde görev aldı ve mahkumlar arasında arabuluculuk yaptı. 1974 yılında çıkan genel af ile serbest bırakıldı.

Serbest kaldıktan sonra Beşiktaş Belediyesi tarafından verilen büfeyi işletti. Ardından memleketi Konya’ya dönerek sessiz bir yaşam sürdürdü. 15 Ocak 2017’de Antalya’da vefat etti.

Yoksul bir ailenin çocuğu olarak 9 Ocak 1935′t3e Konya‘da doğan Necdet Elmas 12 yaşında evden kaçmış, çeşitli işlere girerek para kazanmaya çalışmıştı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni ikinci sınıfta bırakmış, bir süre memurluk yapmış, yedi yaşındaki çocuğunu kanser nedeniyle kaybettikten sonra yaşa dışı işlere yönelmişti.

Necdet Elmas

Amerikan İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirisi – Bogota Bildirisi

0
Amerikan İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirisi - Bogota Bildirisi

İnsan Hakları ve Ödevleri Amerikan Bildirisi (American Declaration of the Rights and Duties of Man),Amerikan Devletleri Örgütü (Organization of American States) tarafından düzenlenen Dokuzuncu Amerikan Devletleri Uluslararası Konferansında, Kolombiya’nın Bogota kentinde, 2 Mayıs 1948 tarihinde kabul edilmiştir. Konferansa; Arjantin, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kosta Rika, Küba, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Guatemala, Haiti, Honduras, Nikaragua, Panama, Paraguay, Peru, Amerika Birleşik Devletleri, Uruguay, Venezuela ve Meksika katılmıştır.

10 Aralık 1948’de, BM Genel Kurulu’nun Paris’te yapılan 183. oturumunda kabul edilen 30 maddelik İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi‘ne öncül olan belgelerdendir.

Bildiri, Türkçe’ye Prof. Dr. Mehmet Semih Gemalmaz tarafından tercüme kazandırılarak “İnsan Hakları Belgeleri –Bölgesel Sistemler”adlı eserde ilk olarak yayınlanmıştır. 

Amerikan İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirisi

Giriş

Bütün insanlar, doğalarının onlara bahşettiği akıl ve vicdanla donatılmış olarak, özgür ve onurda ve haklarda eşit şekilde doğarlar; her teki bir diğerine kardeşçe davranır.

Her bir bireyin ödevlerini yerine getirmesi herkesin sahip olduğu hakların ön koşuludur. İnsanın her sosyal ve siyasal faaliyetinde haklar ve ödevler birbiriyle ilişkilidir. Haklar bireysel özgürlüğü yüceltirken, ödevler o özgürlüğün onurunu ifade eder.

Yargısal nitelikteki ödevler, ilke olarak onları destekleyen ve dayanağını oluşturan ahlaki nitelikteki ödevleri öngörür.

Manevi gelişmenin insan varlığının en üstün amacı ve onun en yüksek ifadesi olduğunu göz önünde bulundurarak, bütün gücü ve kaynaklarıyla bu amaca hizmet etmesi insanın ödevidir.

Manevi gelişmenin en yüksek sosyal ve tarihsel ifadesi olduğundan, kudreti ölçüsünde her yolla onu muhafaza etmek, uygulamak ve güçlendirmek insanın ödevidir.

Ve, kültürün kemale ermiş en asil halini ahlaki davranış oluşturduğundan, ona daima yüksek derecede saygı göstermek her insanın ödevidir.

Bölüm I
Haklar
Madde 1 – Yaşam, Özgürlük ve Kişi Güvenliği Hakkı

Her insanın yaşam, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı vardır.

Madde 2 – Yasa Önünde Eşitlik Hakkı

Bütün kişiler yasa önünde eşittir ve ırk, cinsiyet, dil, inanç ya da herhangi bir başka etken farklılığı olmaksızın, bu Bildiride düzenlenen hakların ve ödevlerin sahibidir.

Madde 3 – Dinsel Özgürlük ve İbadet Hakkı

Her kişinin dinsel inancını özgürce ifade etme ve aleni ya da özel, dinsel inancı özgür olarak açıkça belirtme ve uygulamasını yapma hakkı vardır.

Madde 4 – Araştırma, Görüş Sahibi Olma, İfade Etme ve Yayma Özgürlüğüne Hak

Her kişinin araştırma yapma, bir görüşe sahip olma ve herhangi bir iletişim aracı ile düşünceleri ifade etme ve yayma özgürlüğüne hakkı vardır.

Madde 5 – Şerefin, Bireysel Şöhretin ve Özel ve Aile Yaşamının Korunması Hakkı

Her kişinin şerefine, şöhretine ve özel ve aile yaşamına yönelen hukuka aykırı saldırılara karşı yasa ile korunma hakkı vardır.

Madde 6 – Aile Kurma ve Ailenin Korunması Hakkı

Her kişinin, toplumun temel öğesi olan, bir aile kurma ve ailenin korunmasını elde etme hakkı vardır.

Madde 7 – Annelerin ve Çocukların Korunmasına Hak

Hamilelik ve loğusalık sırasında bütün kadınların ve bütün çocukların özel olarak korunma, bakım görme ve yardım alma hakkı vardır.

Madde 8 – Yerleşme ve Seyahat Hakkı

Her kişinin, vatandaşı olduğu Devletin ülkesinde yerleşme yerini belirleme, o ülke içinde serbestçe seyahat etme ve kendi istenci ile olması hali hariç o ülkeden ayrılmama hakkı vardır.

Madde 9 – Konut Dokunulmazlığı Hakkı

Her kişi, konutunun dokunulmazlığına hak sahibidir.

Madde 10 – Haberleşmenin Dokunulmazlığı ve Nakledilmesi Hakkı

Her kişi, haberleşmesinin dokunulmazlığına ve nakledilmesine hak sahibidir.

Madde 11 – Sağlığın ve Refahın Korunması Hakkı

Her kişi, kamunun ve toplumun kaynaklarının elverdiği ölçüde, beslenme, giyim, barınma ve tıbbi bakıma ilişkin sağlık ve sosyal alanlardaki önlemler yoluyla, sağlığın korunmasına hak sahibidir.

Madde 12 – Eğitim Hakkı

Her kişi, özgürlük, ahlak ve insan dayanışması ilkelerine dayanan bir eğitim görme hakkına sahiptir. Bunun gibi, her kişi, onurlu bir yaşamı sağlamaya, yaşama standartlarını yükseltmeye ve toplumun yararlı bir üyesi olmasına kendisini hazırlayacak olan bir eğitim görme hakkına sahiptir.

Bir eğitim görme hakkı, devletin ve toplumun temin etmek durumunda bulunduğu kaynaklardan yararlanarak, doğal yetenekler, marifetler ve arzular uyarınca, her vakada fırsat eşitliği hakkını da kapsar. Her kişinin, ücretsiz olarak, en azından ilköğretim görmeye hakkı vardır.

Madde 13 – Kültürden Yararlanma Hakkı

Her kişinin, toplumun kültürel yaşamında yer alma, sanattan yararlanma ve özellikle bilimsel buluşlar olmak üzere, entelektüel ilerlemenin sonuçlarından yararlanma hakkı vardır.

Her kişi, keza, üreticisi bulunduğu edebi, bilimsel yahut sanatsal çalışmalarının ya da buluşlarının doğurduğu maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hak sahibidir.

Madde 14 – Çalışma ve Adil Ücret Hakkı

Her kişi, uygun koşullar altında çalışma ve mevcut istihdam koşullarının izin verdiği ölçüde, mesleki eğitimini serbest olarak yapma hakkına sahiptir.

Çalışan her kişinin, kendisi ve ailesi için uygun yaşama standartlarını temin edecek, yeteneğine ve kapasitesine orantılı olarak, bir ücret alma hakkı vardır.

Madde 15 – Dinlenme Zamanı ve Bundan Yararlanma Hakkı

Her kişi, kendisini tazeleyebilmesi için dinlenme zamanına ve serbest zamanını manevi, kültürel ve fiziksel yararları için kullanma fırsatına hak sahibidir.

Madde 16 – Sosyal Güvenlik Hakkı

Her kişi, işsizlik, yaşlılık halinin ve kendi denetimi dışında açığa çıkıp geçimi için bir kazanç elde etmesini fiziksel ya da zihinsel açıdan olanaksız kılan nedenlerden kaynaklanan herhangi bir malûliyetin sonuçlarına karşı onu koruyacak olan sosyal güvenlik hakkına sahiptir.

Madde 17 – Hukuksal Kişiliğin ve Medeni Hakların Tanınmasına Hak

Her kişinin, her yerde, haklara ve yükümlülüklere sahip bir kişi olarak tanınma ve temel medeni haklardan yararlanma hakkı vardır.

Madde 18 – Adil Yargılanma Hakkı

Her kişi, yasal haklarına saygı gösterilmesini temin etmek üzere mahkemeye başvurabilir. Keza, her kişiye, herhangi bir temel anayasal hakkını ihlal ederek ona zarar veren kamusal makamların tasarruflarına karşı onu koruyacak olan mahkemeler önünde, basit ve kısa usuller sağlanmış olmalıdır.

Madde 19 – Vatandaşlık Hakkı

Her kişi, yasa tarafından yetkili kılındığı bir vatandaşlığı elde etmek ve eğer diliyorsa, ona bunu tanımak isteyen bir başka devletin vatandaşlığını edinmek üzere vatandaşlığını  değiştirmek hakkına sahiptir.

Madde 20 – Oy Kullanma ve Yönetime Katılma Hakkı

Yasal yeterliliğe sahip her kişinin, doğrudan ya da temsilcileri aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma ve gizli oy usulü ve dürüst, düzenli aralıklarla ve serbest olarak yapılan seçimlerde yer alma hakkı vardır.

Madde 21 – Toplanma Hakkı

Her kişi, herhangi bir konudaki ortak çıkarlara ilişkin meselelerle bağlantılı olarak, başka insanlarla resmi kamuya açık toplantılar yahut gayri resmi bir araya gelmeler şeklindeki barışçıl nitelikli toplanma hakkına sahiptir.

Madde 22 – Örgütlenme Hakkı

Her kişi, başka insanlarla, siyasal, ekonomik, dinsel, sosyal, kültürel, mesleki, sendikal yahut başka mahiyetteki meşru çıkarları geliştirmek, uygulamak ve korumak üzere örgütlenme hakkına sahiptir.

Madde 23 – Mülkiyet Hakkı

Her kişinin, iyi bir yaşamın zorunlu gereklerini karşılayacak ve kişinin onurunun ve konutunun muhafaza edilmesine yardımcı olacak türdeki özel mülkiyete sahip olma hakkı vardır.

Madde 24 – Dilekçe Hakkı

Her kişi, genel ya da özel çıkarlara ilişkin çıkarları için, herhangi bir yetkili makama saygılı içerikte dilekçe vermek, ve bu dilekçesine ilişkin olarak derhal bir karar elde etmek hakkına sahiptir.

Madde 25 – Keyfi Gözaltına Alınmaya Karşı Korunma

Hiç kimse, daha önce yürürlüğe konmuş yasayla öngörülen hallerde ve usullere uygun olması hali hariç özgürlüğünden yoksun bırakılmaz.

Hiç kimse, yalnızca medeni hukuk/sözleşmesel nitelikle yükümlülüklerin yerine getirilmemesinden ötürü, özgürlüğünden yoksun bırakılmaz.

Özgürlüğünden yoksun bırakılan her bireyin, bir mahkeme tarafından gecikmeksizin gözaltına alınmasının yasallığını netleştirme ve uygun olmayan bir gecikmeye mahal vardır. Her birey aynı zamanda, gözaltında tutulduğu sürede insanca muamele görmeye de hak sahibidir.

Madde 26 – Usulüne Uygun Yargılanma Hakkı

Kendisine suçlama yöneltilen her kişi, suçu kanıtlanana dek masum sayılır.

Bir suç işlediği isnadı yapılan her kişinin, daha önce yürürlüğe konmuş yasalar uyarınca önceden kurulmuş ve tarafsız ve aleni yargılama yapan mahkemeler tarafından yargılanma ve zalimane, küçültücü ya da mutat olmayan cezaya çarptırılmama hakkı vardır.

Madde 27 – Sığınma Hakkı

Her kişi, olağan suçlardan kaynaklanmayan takibat durumunda, her bir ülkenin yasalarına ve uluslararası anlaşmalara uygun olarak, bir yabancı ülkeye sığınma ve sığınmacı statüsü elde etme hakkına sahiptir.

Madde 28 – İnsan Haklarının Kapsamı

İnsan hakları, başkalarının hakları, herkesin güvenliği, genel refahın adil gerekleri ve demokrasinin yetkinleştirilmesi ölçüleriyle sınırlandırılmıştır.

Bölüm II  
Ödevler
Madde 29 – Topluma Karşı Ödevler

Başkalarıyla olan ilişkisinde kendisine, her bir insanın kişiliğini tam olarak oluşturacağı ve geliştireceği şekilde davranması, bireyin ödevidir.

Madde 30 – Çocuklara ve Ana-Babaya Yönelik Ödevler

Kendi küçük çocuğuna yardımcı olmak, desteklemek, onu eğitmek ve korumak her kişinin ödevidir, ve ana-babasına her zaman saygı göstermek ve gereksinim duydukları zaman onlara yardım etmek, desteklemek ve korumak çocukların ödevidir.

Madde 31 – Öğretim Görme Ödevi

En azından ilköğretimi görme her kişinin ödevidir.

Madde 32 – Oy Verme Ödevi

Yasal olarak yeterli duruma geldiğinde, vatandaşı bulunduğu ilkede yapılan ve herkesin oy kullandığı seçimlerde oy vermek her kişinin ödevidir.

Madde 33 – Yasalara Uymak Görevi

Ülkesinin ve bulunabileceği bir ülkenin yasalarına ve yetkili makamların verdiği diğer meşru emirlere uymak her kişinin ödevidir.

Madde 34 – Topluma ve Ulusa Hizmet Etmek Ödevi

Ülkesinin savunulması ve korunması gerektirdiği her tür sivil ya da askeri hizmeti vermek ve kamusal felaket durumunda kendi yapabilirlik gücü dahilinde olan bu tür hizmetleri yerine getirmek, bunları yapmaya muktedir her kişinin ödevidir.

Keza, vatandaşı bulunduğu devlette genel seçimle seçilmiş bulunduğu herhangi bir kamu görevini ifa etmek de her kişinin ödevidir.

Madde 35 – Sosyal Güvenlik ve Refaha İlişkin Ödevler

Sosyal güvenlik ve refaha ilişkin hususlarda, kendi yeteneklerine ve mevcut koşullara uygun olarak, devlet ve toplumla işbirliği yapmak her kişinin ödevidir.

Madde 36 – Vergi Ödeme Ödevi

Kamusal hizmetleri desteklemek üzere yasanın öngördüğü vergileri ödemek her kişinin ödevidir.

Madde 37 – Çalışma Ödevi

Yaşamını sürdürmek ve topluma yararlı olmak amacıyla, kapasitesinin ve olanaklarının elverdiği ölçüde çalışmak her kişinin ödevidir.

Madde 38 – Yabancı Bir Ülkede Siyasal Faaliyetlerden Kaçınma Ödevi

Bir yabancı olarak bulunduğu ülkede, yasanın münhasıran o devletin vatandaşları için tanıdığı siyasal faaliyetlerde yer almaktan kaçınmak her kişinin ödevidir.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme

0

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye, Sözleşmeyi 13 Ekim 1972 tarihinde imzalamış, sözleşmenin onaylanmasını uygun bulan 3 Nisan 2002 tarih ve 4750 sayılı Kanun, 9 Nisan 2002 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesinin onaylanmasına ilişkin 13 Mayıs 2002 tarihli ve 2002/4171 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve resmi Türkçe çeviri, 16 Haziran 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. Sözleşmenin onay belgeleri 16 Eylül 2002 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmiş; sözleşme Türkiye’de 16 Ekim 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye sözleşmeye çekince koyarak, sözleşmenin yorum veya uygulanmasıyla ilgili uyuşmazlıkların Uluslararası Adalet Divanı’nda çözümlenmesini kabul etmemiştir. Ayrıca, sözleşme hükümlerinin sadece Türkiye ile diplomatik ilişkisi bulunan taraf devletlere karşı uygulanacağını bildirmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme – 21 Aralık 1965

 Bu Sözleşmeye Taraf Devletler; Birleşmiş Milletler Antlaşmasının, tüm insanların niteliğindeki onur ve eşitlik ilkelerine dayalı olduğunu, tüm üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerin amaçlarından biri olan ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı yapılmaksızın herkes için insan hakları ve temel özgürlüklerin evrensel saygı görerek gözetilmesini geliştirmeyi ve özendirmeyi gerçekleştirmek üzere örgütle işbirliği içinde topluca ve ayrı ayrı eylemde bulunma yükümlülüğü üstlendiklerini gözönüne alarak,

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin, tüm insanların özgür ve onur ve haklar bakımından eşit doğduğunu ve herkesin başta ırk, renk ve ulusal köken olmak üzere herhangi bir ayrım yapılmaksızın bu Bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere yetkili olduğunu ilan etmiş bulunduğunu göz önünde bulundurarak,

Tüm insanların yasa önünde eşit olduğunu ve herhangi bir ayrımcılığa ve ayrım kışkırtıcılığına karşı yasalarca eşit olarak korunma hakkı bulunduğunu gözönüne alarak,

Birleşmiş Milletlerin, ne türden ve nerede olursa olsun, sömürgecilik ve bununla ilgili tüm ayrımcılık uygulamalarını kınadığını ve 14 Aralık 1960 tarihli Sömürge Ülkelere Bağımsızlık Tanıma Bildirgesinin bu uygulamalara ivedi ve koşulsuz bir son vermenin gereğini yineleyip açıkça ilan ettiğini gözönünde bulundurarak,

20 kasım 1963 tarihli Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Birleşmiş Milletler Bildirgesinin tüm dünyada her biçim ve görünüşüyle ırk ayrımcılığının ivedi kaldırılmasını ve insan kişiliğinin onurunu tanıyıp ona saygı gösterilmesini sağlama gereğini açıkça vurguladığını gözönüne alarak,

Irk ayrımlarına dayalı üstünlük öğretilerinin bilimsel bakımdan yanlış, ahlakça kınanması gereken, toplumsal bakımdan haksız ve tehlikeli olduğuna ve herhangi bir kuram ve uygulamada ırk ayrımcılığını haklı gösterecek hiçbir dayanak bulunmadığına inanarak,

İnsanlar arasında ırk, renk ve etnik köken gerekçeleriyle ayrım gözetmenin Uluslararasında dostça ve barışçı ilişkiler kurmaya engel olduğunu ve halklar arasında barış ve güvenliği ve bir ve aynı Devlette yanyana yaşayan kişilerin uyumunu bozacak bir nitelik taşıdığını yeniden belirterek,

Irk engellerinin insan toplumu ideallerine ters düştüğüne inanmış olarak,

Dünyanın kimi bölgelerinde hala göze çarpan ırk ayrımcılığı uygulamalarıyla kurumlaşmış ırk ayrımcılığı (apartheid), ayırıcılık ve ayrımcılık gibi ırk üstünlüğü ve düşmanlığına dayalı hükümet politikalarından kaygı duyarak,

Her biçim ve görünüşüyle ırk ayrımcılığının hızla kaldırılması için tüm gerekli önlemleri benimsemeye ve ırklar arasında anlayışı geliştirmek ve her türlü ırk ayırıcılık ve ırk ayrımcılığından arınmış bir Uluslararası topluluk kurmak için ırkçı öğreti ve uygulamaları önlemeye ve bunlarla savaşmaya kararlı olarak,

Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından 1958’de kabul edilmiş olan Çalışma ve Meslek Ayrımcılığına İlişkin sözleşmeyi ve Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütünün 1960’da kabul ettiği Eğitimde Ayrımcılığa Karşı Sözleşmeyi anımsayarak,

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Birleşmiş Milletler Bildirgesinde yeralan ilkelere işlerlik kazandırmaya ve bu amaçla uygulama önlemlerinin ivedi benimsenmesini sağlamaya istekli olarak; aşağıdaki hükümlerde anlaşmıştır:

BÖLÜM I
Madde 1
  1.  Bu Sözleşmede “ırk ayrımcılığı” deyimi, siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel alanda ya da toplum yaşamının başka bir alanında, insan hakları ve temel özgürlüklerin eşitlik temeli üzerinde tanınmasını, kullanılmasını ve bunlardan yararlanmayı önlemek ya da zedelemek amaç ya da sonucuyla ırk, renk, soy ya da ulusal ya da etnik kökene dayalı herhangi bir ayrım, dışlama, kısıtlama ya da üstün tutma bulunma anlamına gelir.
  2.  Bu Sözleşme, Taraf bir Devletçe, uyruğu olanlarla olmayanlar arasında gözetilen ayrımlar, dışlamalar, sınırlamalar ya da üstün tutmalara uygulanmaz.
  3.  Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, Taraf Devletlerin belli bir uyrukluğa karşı ayrım gözetmemek koşuluyla, uyrukluk, yurttaşlık ya da uyrukluğa alma konularında hükümler koymasına engel olması biçiminde yorumlanamaz.
  4.  İnsan hakları ve temel özgürlüklerden eşit yararlanabilmeleri için gerekli korunmaya gereksinme gösteren belli ırk grubu ya da etnik grup ya da bireylerin sadece yeterli gelişmesini sağlamak amacıyla alınabilecek özel önlemler, sonuç olarak ayrı ırk grupları için ayrı hakların tanınmasına yol açmaması ve amaçları gerçekleştikten sonra sürdürülmemesi koşuluyla ırk ayrımcılığı sayılmaz.
Madde 2
  1.  Taraf Devletler, ırk ayrımcılığını kınayarak tüm uygun yöntemlerle ve gecikmeksizin her biçimiyle ırk ayrımcılığını ortadan kaldırma ve tüm ırklar arasında anlayış gelişme yolunda bir politika izlemeyi üstlenir. Bu amaçla:
  2.  Taraf her Devlet, kişilere, kişi gruplarına karşı ırk ayrımcılığı eylem ve uygulamasına girişmemeyi ve ulusal ya da yerel tüm resmi makamların ve kamu kurumlarının bu yükümlülüğe uygun davranmasını sağlamayı üstlenir.
  3.  Taraf her Devlet, kişiler ya da örgütlerce ırk ayrımı yapılmasını arka çıkma, koruma ya da desteklemekten kaçınmayı yükümlenir.
  4.  Taraf her Devlet, hükümet politikasıyla ulusal ve yerel politikalarını gözden geçirmek ve nerede ırk ayrımcılığı yaratan ya da bunu sürdüren yasa ya da düzenlemeler varsa bunları değiştirmek, kaldırmak ya da hükümsüz kılmak üzere etkin önlemler alır.
  5.  Taraf her Devlet, tüm uygun yollarla, koşullar gerektiriyorsa yasa yoluyla kişiler, gruplar ya da örgütlerce ırk ayrımcılığı yapılmasını yasaklar ve sona erdirir.
  6.  Taraf her Devlet, gereğinde, bütünleştirici ve çok ırklı örgütlenme ve hareketleri ve ırklar arasındaki engelleri kaldırmak üzere benzeri girişimleri özendirir ve ırk ayırımına dayalı bölünmeyi güçlendirme eğilimindeki her girişimi caydırır.
  7.  Taraf Devletler, koşullar haklı gösterdiğinde, insan hakları ve temel özgürlüklerden tam ve eşit olarak yararlanabilmelerini güvenceye almak amacıyla belli ırk gruplarının ya da gruplarının üyesi olan bireylerin yeterince gelişmesi ve korunmasını sağlamak üzere toplumsal, ekonomik, kültürel ve başka alanlarda özel ve somut önlemler alır. Bu önlemler, hiçbir durumda, alınma amaçları gerçekleştikten sonra ayrı ırk grupları için hak eşitsizliği ya da değişik hakların tanınması sonucu doğuramaz.
Madde 3

Taraf Devletler, ırk ayrıcılığını ve ırk ayrımcılığını kınayarak yargı yetkileri içinde bulunan ülkelerde bu nitelikteki tüm uygulamaları yasaklar ve kökten yok eder.

Madde 4

Taraf Devletler, belli bir ırkın ya da belli bir renk ya da etnik kökenden kişiler grubunun üstünlüğü düşünceleri ya da kuramları üzerine dayalı olan ya da herhangi bir biçimde ırk düşmanlığı ve ayrımcılığını haklı göstermeye ya da geliştirmeye kalkışan tüm propaganda ve tüm örgütlenmeleri kınar ve böyle bir ayrımcılığa yönelik tüm kışkırtma ya da eylemeleri yok etmek için ivedi ve olumlu önlemler almayı ve bu amaçla, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer alan ülkeler ve bu Sözleşmenin 5. maddesinde açıkça öne sürülmüş olan haklara gereken saygıyı göstererek, başka önlemlerin yanısıra:

  1.  Irk ayırımına dayalı üstünlük ya da düşmanlık temeline dayalı düşüncelerin yayılmasını, ırk ayrımcılığı kışkırtıcılığını ve herhangi bir ırkı ya da başka bir renk ya da etnik kökenden kişiler grubuna karşı şiddet eylemi ya da bu gibi eylem kışkırtıcılığına ve ırkçı etkinliklere para yardımı yanında herhangi bir yardım sağlamayı, yasalara göre cezayı gerektiren bir suç saydığını ilan eder;
  2.  Irk ayrımcılığını geliştiren ya da kışkırtan örgütleri ve örgütlü ya da başka propaganda etkinliklerini yasa dışı ilan ederek yasaklar ve bu örgütlere ve etkinliklere katılmayı yasaya göre cezalandıracak bir suç sayar;
  3.  Ulusal ya da yerel resmi makamların ya da kamu kuruluşlarının, ırk ayrımcılığını özendirmesine ya da kışkırtmasına izin vermez.
Madde 5

Bu Sözleşmenin 2. maddesinde konmuş olan temel yükümlülükler uyarınca Taraf Devletler, ırk ayrımcılığını her biçimiyle yasaklamayı ve kaldırmayı ve ırk, renk ya da ulusal ya da etnik köken ayrımı yapmaksızın, herkes için yasa önünde eşitlik sağlamayı ve öncelikle aşağıdaki hakları güvence altına almayı yükümlenir:

a- Mahkemeler ve tüm öteki adli organlar önünde eşit davranılma hakkı;

b- Kişi güvenliği hakkıyla ister resmi görevliler, ister bir birey, grup ya da kurumca işlensin şiddet eylemine ya da bedence zarara karşı Devletçe korunma hakkı;

c- Siyasal haklar, özellikle genel ve eşit oy temeli üzerinde seçimlere katılma, seçme ve seçilme hakkı ve her düzeydeki kamu yönetiminde ve Hükümette görev alma ve eşit koşullarda kamu hizmetine girme hakkı;

d- Öteki kişisel haklar, özellikle:

i. Bir Devletin sınırları içinde yer değiştirme ve oturma hakkı,

ii. Kendi ülkesi dahil bir ülkeden ayrılma ve ülkesine geri dönme hakkı,

iii Vatandaşlık hakkı,

iv. Evlenme ve seçme hakkı,

v. Tek başına ya da başkalarıyla birlikte mülk edinme hakkı,

vi. Miras hakkı,

vii.  Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü,

viii.   Görüş ve görüşünü açıklama özgürlüğü,

ix. Barışçı toplanma ve dernek kurma hakkı,

e-Ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar, özellikle;

i.Çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli ücret hakkı,

ii. Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı,

iii. Konut edinme hakkı,

iv. Halk sağlığı, tıbbi bakım, toplumsal güvenlik ve toplumsal hizmet hakkı,

v. Eğitim görme ve yetişme hakkı,

vi. Kültürel etkinliklere eşit katılma hakkı,

f.    Ulaşım araçları, otel, lokanta, kahve, tiyatro ve park gibi kamunun kullanımına açık herhangi bir hizmet yerinden eşit yararlanma hakkı.

Madde 6

Taraf Devletler, yargı yetkileri içindeki herkese, bu Sözleşmeye aykırı olarak insan haklarını ve temel özgürlükleri çiğneyen herhangi bir ırk ayrımcılığı eylemine karşı, yetkili ulusal mahkemeleri ve öteki Devlet kuruluşları eliyle etkin korunma ve yargı yolu sağladığı gibi, bu mahkemelerden böyle bir ayrımcılık sonucu olarak uğradığı zararın adilce ve yeterince giderilmesini isteme hakkı sağlar.

Madde 7

Taraf Devletler, ırk ayrımcılığına yol açan önyargılarla savaşmak ve uluslar ve ırk ya da etnik gruplar arasında hoşgörü ve dostluğu geliştirmek, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Antlaşması, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Birleşmiş Milletler Bildirgesinin amaç ve ilkelerini yaymak üzere özellikle öğretim, eğitim, kültür ve bildirişim alanlarında ivedi ve etkin önlemler benimsemeyi yükümlenir.

BÖLÜM II
Madde 8
  1.  Taraf Devletlerce kendi uyrukları arasından seçilen, ahlak nitelikleri yüksek ve yansızlığıyla tanınmış olan onsekiz uzmandan oluşmuş (bundan böyle Komite olarak anılacak olan) bir Irk Ayrımcılığını Kaldırma Komitesi kurulur. Kendi adlarına hizmet verecek olan bu uzmanların seçiminde, eşit bir coğrafi dağılımın sağlanması ve çeşitli uygarlık biçimleriyle ana hukuk sistemlerinin temsil edilebilmesi öngörülür.
  2.  Komite üyeleri, Taraf Devletlerce gösterilen adaylar listesinden gizli oyla seçilir. Taraf her Devlet, kendi vatandaşları arasından bir aday gösterebilir.
  3.  İlk seçim, bu Sözleşmenin yürürlüğe girdiği tarihten altı ay sonra yapılır. Her seçim tarihinden en az üç ay önce, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Taraf Devletlere iki ay içinde adaylarını sunmaları çağrısında bulunan bir yazı gönderir. Genel Sekreter, bu yolla gösterilmiş tüm adayların, onları aday gösteren Taraf Devletleri de belirterek alfabetik bir listesini hazırlar ve bunu Taraf Devletlere sunar.
  4.  Komite üyelerinin seçimi Genel Sekreterin çağrısıyla Taraf Devletlerin Birleşmiş Milletler Merkezindeki toplantısında yapılır. Taraf Devletlerden üçte ikisinin yeter çoğunluğu oluşturduğu bu toplantıda, en çok oyu alan ve hazır bulunan ve oy veren temsilcilerin oylarının salt çoğunluğunu sağlayan adaylar, Komiteye seçilmiş olur.
  5.  a. Komite üyeleri, dört yıllık bir süre için seçilir. Bununla birlikte, ilk seçimde seçilmiş olan, üyelerden dokuzunun süresi iki yılın bitiminde sona erer. İlk seçimden hemen sonra bu dokuz üye, Komite Başkanı tarafından ad çekmeyle belirlenir.
  6.  Boşalan bir üyeliği doldurmak için, uzmanı Komite üyesi olarak görev yapamayan Taraf Devlet, Komitenin onayına bağlı olmak üzere kendi vatandaşları arasından bir başka uzman atar.
  7.  Komite üyeleri görevlerini yerine getirirken giderlerinden Taraf Devletler sorumludur.
Madde 9
  1.  Taraf Devletler, benimsemiş oldukları ve bu Sözleşmenin hükümlerine işlerlik kazandıran yasal, yargısal, yönetsel ve öteki önlemler konusunda, Komite tarafından incelenmek üzere;
  2.  İlgili Devlet için Sözleşmenin yürürlüğe girişinden sonraki bir yıl içinde, ve
  3.  Bundan sonra her iki yılda bir ve Komite istediğinde, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bir rapor sunmayı üstlenir. Komite, Taraf Devletlerden başka bilgileri de isteyebilir.
  4.  Komite, her yıl Genel Sekreter aracılığıyla etkinlikleri konusunda Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna rapor sunar ve Taraf Devletlerden alınan rapor ve bilgilerin incelenmesine dayalı önerilerde ve genel tavsiyelerde bulunabilir. Bu öneriler ve tavsiyeler, Taraf Devletlerin –varsa- görüşleriyle birlikte Genel Kurula bir rapor olarak sunulur.
Madde 10
  1.  Komite, kendi çalışma kurallarını belirler.
  2.  Komite, görevlilerini iki yıllık bir süre için seçer.
  3.  Komitenin sekreterlik hizmetleri, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri tarafından sağlanır.
  4.  Komite toplantıları normal olarak Birleşmiş Milletler Merkezinde yapılır.
Madde 11
  1.  Bir Taraf Devlet, bir başka Taraf Devletin bu Sözleşmesinin hükümlerine işlerlik kazandırmadığını görürse, konuyu komitenin dikkatine sunabilir. Bunun üzerine Komite, bu duyuruyu ilgili Taraf Devlete iletir. Duyuruyu alan Devlet, üç ay içinde Komiteye, konuyu açığa kavuşturan ve –varsa- başvurduğu yargı yolunu belirten yazılı bir açıklama ya da bildirimde bulunur.
  2.  Konu, ilgili görüşmelerle ya da taraflara açık başka bir yöntemle ilk duyurunun alıcı Devlet tarafından alınmasından sonraki altı ay içinde ilgili Taraf Devletlerin her ikisinin de yeterli bulacağı bir sonuca bağlanamazsa Devletlerden herbiri; Komiteye ve öteki Devletlere bildirimde bulunarak konuyu yeniden Komiteye götürebilir.
  3.  Komite, bu maddenin 2. fıkrası uyarınca kendisine iletilen bir konuyu, Uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilkelerine göre tüm iç yargı yollarının elden geldiğince kullanıldığı kanısına vardıktan sonra ele alır. Yargı yollarını uygulamanın makul olmayan bir ölçüde geciktirildiği durumlarda bu bir kural değildir.
  4.  Komite, kendisine iletilen bir konuda, başka ilgili bilgileri sağlamak amacıyla ilgili Taraf Devletlere çağrıda bulunabilir.
  5.  Bu maddeye göre ortaya çıkan herhangi bir konu Komite tarafından incelenirken, ilgili Taraf Devletler; konunun incelenmesi sırasında, oy hakkı olmaksızın komitenin çalışmalarına katılmak üzere bir temsilci göndermeye yetkilidir.
Madde 12
  1.  a. Komite gerekli gördüğü tüm bilgileri sağlayıp derledikten sonra, salt bu amaçla; Komite üyesi olabileceği gibi, Komite dışından da seçilebilecek beş kişilik (bundan böyle Komisyon olarak anılacak olan) bir Uzlaştırma Komisyonu oluşturur. Komite üyeleri anlaşmazlığa taraf olanların görüş birliğiyle kurulur ve bu Sözleşmeye saygı temeli üzerinde konunun dostça bir çözüme bağlanması amacıyla ilgili Devletlere arabuluculuk yapar.
  2. Antlaşmazlığa Taraf Devletler, üç ay içinde Komisyon üyelerinin tümü ya da bir bölümü üzerinde uzlaşmaya varamazlarsa; anlaşmazlığa taraf Devletlerin üzerinde uzlaşamadığı Komisyon üyeleri yerine, Komite tarafından ve kendi içinden gizli oyla ve üçte iki çoğunlukla üye seçilir.
  3.  Komisyon üyeleri, kendi adlarına görev yapar. Anlaşmazlığa taraf Devletlerin ya da bu Sözleşmeye Taraf olmayan bir Devletin vatandaşı olamazlar.
  4.  Komisyon kendi Başkanını seçer ve kendi çalışma kurallarını belirler.
  5.  Komisyonun toplantıları olağan olarak Birleşmiş Milletler Merkezinde ya da kendisince belirlenecek başka uygun bir yerde yapılır.
  6.  Bu Sözleşmenin 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca sağlanan Sekreterlik hizmeti; Taraf Devletler arasındaki bir anlaşmazlık sonucu Komisyon kurulduğunda bu Komisyona da sunulur.
  7.  Anlaşmazlığa taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterince yapılacak tahminlere göre komisyon üyelerinin tüm giderlerini eşit olarak paylaşır.
  8.  Genel Sekreter, bu maddenin 6. fıkrası uyarınca anlaşmazlığa taraf Devletlerce ödenmesinden önce, gerektiğinde, Komisyon üyelerinin giderlerini karşılamaya yetkilidir.
  9.  Komite tarafından sağlanan ve derlenen bilgiler, Komisyona sunulur ve Komisyon ilgili Devletlerden konuyla ilgili başka bilgileri vermelerini de isteyebilir.
Madde 13
  1.  Komisyon konuyu enine boyuna inceledikten sonra, taraflar arasındaki soruna ilişkin tüm olaylara dayalı bulgulara yer veren ve anlaşmazlığın dostça çözümü için uygun bulabileceği tavsiyeleri içeren bir rapor hazırlayarak Komite Başkanına sunar.
  2.  Komite Başkanı, Komisyon raporunu anlaşmazlığa taraf Devletlerin herbirine duyurur. Bu Devletler, üç ay içinde, Komisyon raporunun içerdiği tavsiyeleri kabul edip etmediklerini Komite Başkanına bildirirler.
  3.  Bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen süreden sonra, Komite Başkanı, Komisyon raporunu ve ilgili Taraf Devletlerin bildirimlerini bu Sözleşmeye Taraf öteki Devletlere duyurur.
Madde 14
  1.  Bir Taraf Devlet, herhangi bir alanda Komitenin, kendi yargı yetkisi içindeki bireylerden ya da birey gruplarından bu Sözleşmede tanınan haklarından herhangi birinin bu Taraf Devletçe çiğnendiğini ileri süren duyurular alma ve inceleme yetkisini tanıdığını bildirebilir. Komite, böyle bir bildirimde bulunmamış olan bir Taraf Devlete ilişkin herhangi bir duyuruyu kabul etmez.
  2.  Bu maddenin 1. fıkrasında öngörülen bir bildirimde bulunmuş olan bir Taraf Devlet, yargı yetkisi içinde bu Sözleşmede öne sürülen haklarından herhangi birinin çiğnendiğini ileri süren ve öteki yerel yargı yollarının tümünü kullanmış olan bireylerden ya da birey gruplarından dilekçeler almaya  ve incelemeye yetkili olmak üzere kendi ulusal hukuk düzeni içinde bir organ kurabilir ya da gösterebilir.
  3.  Bu maddenin 1. fıkrası uyarınca yapılan bildirimle bu maddenin 2. fıkrası uyarınca kurulan ya da gösterilen organın adı, ilgili Taraf Devletçe Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine verilir. Genel Sekreter, bunların örneklerini öteki Taraf Devletlere gönderir. Yapılan bir bildirim Genel Sekretere bildirilerek herhangi bir anda geri alınabilir, ancak bildirimin geri alınması, Komitenin ele aldığı duyuruların incelenmesini önlemez.
  4.  Bu maddenin 2. fıkrası uyarınca kurulmuş ya da gösterilmiş organ tarafından bir dilekçeler kütüğü tutulur. Bu kütüğün onaylı örnekleri, içeriği gizli kalmak üzere, her yıl uygun yollardan Genel Sekretere gönderilir.
  5.  Bu maddenin 2. Fıkrası uyarınca kurulmuş ya da gösterilmiş organdan sonuç alamaması durumunda, dilekçe sahibinin konuyu altı ay içinde Komiteye duyurma hakkı vardır.
  6.  a. Komite,  kendisine verilen herhangi bir duyuruyu, gizli olarak, bu Sözleşmenin herhangi bir hükmünü çiğnediği ileri sürülen Taraf Devletin dikkatine sunar; ancak ilgili bireylerin ya da birey gruplarının kimlikleri kendi açık olurları alınmaksızın açıklanamaz. Komite, imzasız duyuruları kabul etmez.
  7. Duyuruyu alan Devlet, üç ay içinde Komiteye, konuyu açığa kavuşturan ve –varsa- uyguladığı yargı yolunu belirten yazılı açıklamalar ya da bildirimlerde bulunur.
  8.  a. Komite, ilgili Taraf Devlet ve dilekçe sahibinin sağladığı tüm bilgilerin ışığında duyuruları inceler. Komite, dilekçe sahibinin tüm iç yargı yollarının tümünü kullanmış olduğu kanısına varmadıkça herhangi bir duyuruyu incelemez. Bununla birlikte, yargı yollarına başvurmanın akılcı olmayan bir ölçüde geciktirildiği durumlarda bu bir kural değildir.
  9. Komite, -varsa- önerilerini ve tavsiyelerini ilgili taraf Devlete ve dilekçe sahibine bildirir.
  10.  Komite yıllık raporunda, bu duyuruların bir özetiyle uygun gördüğünde; ilgili Taraf Devletlerin yaptığı açıklama ve bildirimlerle kendi öneri ve tavsiyelerinin bir özetine de yer verir.
  11.  Komite, ancak bu Sözleşmeye Taraf en az on devletin bu maddenin 1. fıkrası uyarınca yapacağı bildirimlerle kendini bağlı sayması üzerine, bu maddede öngörülen görevleri yerine getirmeye yetkilidir.
Madde 15

1. 14 Aralık 1960 tarihli Genel Kurul Kararının içerdiği Sömürge ülkelere ve Halklarına Bağımsızlık Tanıma Bildirgesinin amaçları gerçekleşene kadar, bu Sözleşmenin hükümleri; başka Uluslararası belgeler ya da Birleşmiş Milletler ya da uzmanlık kuruluşları tarafından bu halklara tanınmış olan dilekçe hakkını hiçbir biçimde sınırlamaz.

2.     a.Bu Sözleşmenin 8. maddesinin 1. fıkrasına göre kurulmuş olan Komite, bu Sözleşmenin ilke ve amaçlarıyla doğrudan ilgili konuları ele alan Birleşmiş Milletler organlarından, Vesayet Altında Bulunan ve Kendini Yönetmeyen ülkelerin ya da 1514 (XV) sayılı Genel Kurul Kararının uygulandığı tüm öteki ülkelerin haklarından alınan ve bu Sözleşmenin kapsamına girdiği gibi bu organlar önünde bulunan konulara ilişkin dilekçeleri incelemeleri sırasında dilekçe örnekleri alır ve bu organlara bu dilekçeler üzerindeki görüş ve tavsiyelerini bildirir.

        b.Komite, Birleşmiş Milletlerin yetkili organlarından, bu fıkranın (a) bendinde sözü geçen ülkelerdeki yönetici otoriteler    tarafından uygulanan ve bu Sözleşmenin ilke ve amaçlarıyla doğrudan ilgili olan yasama, yargı ve yönetim önlemleriyle öteki önlemlere ilişkin raporların örneklerini alır ve bu organlara görüş bildirerek tavsiyelerde bulunur.

3. Komite, Genel Kurula sunduğu raporunda Birleşmiş milletler organlarından aldığı dilekçe ve raporların bir özetiyle bu dilekçe ve raporlara ilişkin kendi görüş ve tavsiyelerine de yer verir.

4. Komite, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden bu Sözleşmenin amaçlarıyla ilgili olan ve bu maddenin 2. fıkrasının (a) bendinde sözü geçen ülkelere ilişkin olarak elinde bulunan her türlü bilgiyi ister.

Madde 16

Bu Sözleşmenin, anlaşmazlık ve şikayetlerin sonuca bağlanmasına ilişkin hükümleri, Birleşmiş Milletler ve uzmanlık kuruluşlarının kuruluş belgelerinde ya da onlarca kabul edilmiş sözleşmelerde öngörülen ve ayrımcılık konusundaki anlaşmazlık ve şikayetleri çözüme bağlamayı amaçlayan öteki işlemleri zedelemeden uygulanır ve Taraf Devletleri, bir anlaşmazlığı çözmek üzere aralarında yürürlükte olan genel ya da özel Uluslararası sözleşmeler uyarınca başka işlemlere başvurmaktan alıkoymaz.

BÖLÜM III
Madde 17
  1.  Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletlerin ya da uzmanlık kuruluşlarının üyesi herhangi bir Devletin, Uluslararası Adalet Divanı Statüsüne Taraf herhangi bir Devletin ve Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca bu Sözleşmeye taraf olmaya çağrılmış olan herhangi bir başka Devletin imzasına açıktır.
  2.  Bu Sözleşme onaya bağlıdır. Onay belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine verilir.
Madde 18
  1.  Bu Sözleşme, 17. maddesinin 1. fıkrasında anılan herhangi bir Devletin katılmasına açıktır.
  2.  Katılma, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bir katılma belgesinin verilmesiyle olur.
Madde 19
  1.  Bu Sözleşme, yirmiyedinci onay belgesi ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine veriliş tarihinden sonraki otuzuncu gün yürürlüğe girer.
  2.  Yirmiyedinci onay belgesi ya da katılma belgesinin verilişinden sonra bu Sözleşmeyi onaylayan ya da ona katılan her Devlet için bu Sözleşme; kendi onay belgesi ya da katılma belgesini verdiği tarihten sonraki otuzuncu gün yürürlük kazanır.
Madde 20
  1.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, onay ya da katılma sırasında Devletler tarafından konulan çekinceleri alır ve bu Sözleşmeye Taraf olan ya da olabilecek tüm Devletlere iletir. Bu çekinceye karşı çıkan herhangi bir Devlet, sözügeçen duyuru tarihinden başlayarak doksan günlük bir süre içinde, Genel Sekretere bunu kabul etmediğini bildirir.
  2.  Bu Sözleşmenin içerik ve amacıyla bağdaşmaz bir çekince konulamaz. Bu Sözleşmeye kurulan organlardan herhangi birinin işlemesini engelleme sonucu doğacak bir çekinceye izin verilemez. Bu Sözleşmeye Taraf Devletlerin en az üçte ikisinin karşı çıktığı bir çekince, Sözleşmeyle bağdaşmaz ve engelleyici sayılır.
  3.  Bu çekinceler, bu amaçla Genel Sekretere yapılacak bir bildirimle herhangi bir tarihte geri alınabilir. Bu bildirimler alındığı tarihte hüküm kazanır.
Madde 21

Taraf bir Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yazılı bir bildirimde bulunarak bu Sözleşmeyi yürürlükten kaldırabilir. Sözleşmenin yürürlükten kaldırılması, bu bildirimin Genel Sekreterce alınış tarihinden bir yıl sonra hüküm kazanır.

Madde 22

İki ya da daha çok Devlet arasında bu Sözleşmenin yorumlanması ve uygulanması bakımından doğan ve görüşmelerle ya da bu Sözleşmede açıkça öngörülmüş işlemlerle çözüme bağlanamayan herhangi bir anlaşmazlık, taraflar bir başka çözüm yolunda uzlaşamazlarsa;, bu anlaşmazlığın taraflarından herhangi birinin isteği üzerine, karar için Uluslararası Adalet Divanına sunulur.

Madde 23
  1.  Herhangi bir Taraf Devlet, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine yapacağı yazılı bir bildirimle herhangi bir anda bu Sözleşmenin değiştirilmesini isteyebilir.
  2.  Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu istek konusunda –varsa- yapılacak işlemler kararlaştırılır.
Madde 24

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin 17. maddesinin 1. fıkrasında değinilen tüm Devletlere;

  1.  17 ve 18. maddelere göre olan imza, onay ve katılmaları;
  2.  19. madde uyarınca bu sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini;
  3.  14, 20 ve 23. maddelere göre alınan duyuru ve bildirimleri, ve
  4.  21. maddeye göre yapılan bozma bildirimlerini bildirir.
Madde 25

Çince, İngilizce, Fransızca, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı ölçüde özgün olan bu Sözleşme Birleşmiş Milletler arşivine konur.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşmenin onaylı birer örneğini; bu Sözleşmenin 17. maddesinin 1. fıkrasında adı geçen gruplara giren tüm Devletlere gönderir.

Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi

0
ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi

Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, 2 Haziran 1982  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edilmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999  sayılı yasa ile onaylanmış, Resmi Gazetenin 12 Ekim 1994 tarihli sayısında yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi
ILO Kabul Tarihi: 2 Haziran 1982 
Kanun Tarih ve Sayısı: 9 Haziran 1994 / 3999 
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 18 Haziran 1994 / 21964 
Bakanlar Kurulu Kararı Tarih ve Sayısı: 10 Ağustos 1994 / 94-5971 
Resmi Gazete Yayım Tarihi ve Sayısı: 12 Ekim 1994 / 22079 
Türkiye’de Yürürlüğe Girdiği Tarih: 4 Ocak 1995

Uluslararası Çalışma Teşkilatı Genel Konferansı Çalışma Bürosu Yönetim Kurulunca 2 Haziran 1982 tarihinde Cenevre’de Toplanmaya çağrılmış ve düzenlediği 68 inci oturumunda,

Hizmet İlişkisinin Sona Ermesi Hakkında Tavsiyede (1963) mevcut uluslararası normları not ederek,

Hizmet ilişkisinin sona ermesi hakkında tavsiyenin (1963) kabulünden sonra bir çok üye devletin mevzuatında ve uygulamasında alınan Tavsiye’de sözü edilen sorunlarla ilgili olarak meydana gelen önemli gelişmeleri not ederek,

Bu konuda özellikle şu son yıllarda bir çok ülkede meydana gelen ekonomik güçlükler ve teknolojik değişiklikler sonucunda bu alanda karşılaşılan sorunlar çerçevesinde yeni uluslararası normları kabul etmenin uygun olacağına dikkate alarak,

Oturum gündeminde beşinci maddeyi teşkil eden “işverenin girişimiyle hizmet ilişkisinin sona ermesine” ilişkin çeşitli önerilerin kabulüne karar verdikten sonra,

Bu önerilerin uluslararası bir sözleşme şeklini almasına karar vererek,

Aşağıda Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Hakkında Sözleşme (1982) olarak adlandırılacak olan bu sözleşmeyi 1982 yılı Haziran ayının 22 nci gününde kabul etmiştir.

BÖLÜM I 

UYGULAMA METODLARI 

UYGULAMA ALANLARI VE TANIMLAR 

MADDE 1

Bu sözleşme hükümlerinin, toplu iş sözleşmeleri, hakem kararları veya mahkeme kararları ile veya ulusal uygulamaya uygun başka bir yöntemle geçerlik kazanmadığı hallerde, yürürlüğe girmesi ulusal mevzuatla sağlanır.

MADDE 2

Bu sözleşme tüm ekonomik faaliyet alanlarına ve hizmet sözleşmesi ile istihdam olunanlara uygulanır.

Bir üye devlet hizmet ilişkisi içinde çalışanlardan aşağıdaki kategorilerde bulunanları iş bu sözleşme hükümlerinin tamamının veya bir kısmını uygulama alanı dışında bırakabilir

Belirli süreli veya belirli bir işin tamamlanması ile ilgili hizmet sözleşmesiyle çalıştırılan işçiler,

Süresi önceden ve makul olarak belirlenmiş deneme süreli hizmet sözleşmesi ile çalışan işçilerden deneme süresi içinde bulunanlar,

Süreksiz hizmet ilişkisi içinde çalışan işçiler.

Bu sözleşmenin koruyucu hükümlerinden kaçınmak amacıyla belirli süreli hizmet sözleşmeleri yapılmasına karşı yeterli güvenceler alınmalıdır.

Kendilerine en az bu sözleşmedekilere eşit güvenceler sağlayan özel bir istihdam rejiminin kurallarına tabi olarak çalışanların, gerektiğinde bu sözleşmenin tamamının veya bazı hükümlerinin kapsamı dışında bırakılması bir ülkedeki yetkili makamca veya uygun bir mekanizma aracılığıyla varsa işçi ve işveren kuruluşlarına danışıldıktan sonra kararlaştırılabilir.

İşçilerin özel istihdam şartları bakımından veya istihdam eden işletmenin büyüklüğü veya niteliği açısından esaslı sorunlar bulunan durumlarda hizmet sözleşmesiyle istihdam olunanlardan sınırlı bir kategori, gerektiği taktirde, bir ülkedeki yetkili makam veya uygun bir kuruluşça, varsa, işçi ve işveren kuruluşlarına danışıldıktan sonra bu Sözleşme hükümlerinin tamamı veya bazı hükümlerinin kapsamı dışında bırakabilir.

Bu Sözleşmeyi onaylayan her üye devlet, Uluslararası Çalışma Teşkilatı Anayasasının 22 nci maddesi uyarınca, Sözleşmenin uygulanması üzerinde vereceği ilk raporunda, bu maddenin 4 üncü ve 5 inci bentleri çerçevesinde kapsamdışı bırakılan işçi kategorilerini gerekçe göstererek belirtir ve sonraki raporlarında bunları kapsam dışı bırakan mevzuat hükümleri ve uygulama hakkında, bu Sözleşmenin bu işçi kategorilerini de kapsaması için ne ölçüde etkili olduğunu veya etkili olmada ne gibi önerilerde bulunulduğunu belirterek, bilgi verir.

MADDE 3

Bu sözleşmenin uygulanmasında, “son verme” ve “hizmet ilişkisine son verme” deyimleri hizmet ilişkisine işveren tarafından son verilmesi anlamına gelir.

BÖLÜM II. 

GENEL UYGULAMA STANDARTLARI 

KESİM A. 

SON VERMENİN HAKLI NEDENE DAYANDIRILMASI 

MADDE 4

İşçinin kapasitesine veya işin yürütümüne veya işyeri gereklerine dayalı geçerli bir son verme nedeni olmadıkça hizmet ilişkisine son verilemez.

MADDE 5

Özellikle aşağıdaki hususlar son verme için geçerli bir neden teşkil etmezler:

Sendika üyeliği veya çalışma saatleri dışında veya işverenin rızasıyla çalışma saatlerinde sendikal faaliyetlere katılma,

İşçi temsilciliği yapmış olmak, yapmak veya işçi temsilciliğine talip olmak,

İşvereni şikayet etmek veya işveren aleyhine mevzuata aykırılık iddiasıyla başlatılmış sürece katılım veya işveren aleyhine idari makamlar nezdinde müracaatta bulunmak,

Irk, renk, cinsiyet, medeni hal, aile sorumlulukları, hamilelik, din, siyasi görüş, etnik veya sosyal köken,

Doğum izni esnasında işe gelmeme,

MADDE 6

Hastalık veya kaza nedeniyle geçici devamsızlık işten çıkarma için geçerli neden değildir.

Hangi hallerin geçici olarak işe gelmeme sayılacağı hangi hallerde tıbbi raporun gerekli olacağı ve bu maddenin 1 inci bendinin uygulanmasına getirilebilecek sınırlamalar, sözleşme’nin 1 inci maddesinde belirtilen uygulama yöntemlerine göre belirlenir.

KESİM B. 

SON VERMEDEN ÖNCE VEYA SON VERME 

SIRASINDA İZLENECEK USÜLLER 

MADDE 7

İşveren den makul ölçülere göre beklenemeyecek haller hariç, hakkındaki iddialara karşı savunma fırsatı verilmeden bir işçinin hizmet ilişkisi, o işçinin tutumu ve verimi ile ilgili nedenlerle sona erdirilemez.

KESİM C. 

SON VERMEYE KARŞI İTİRAZ USULU 

MADDE 8

Hizmet ilişkisine haksız olarak son verildiği kanısında olan bir işçinin mahkeme, iş mahkemesi, hakemlik kurulu veya hakem gibi tarafsız bir merci nezdinde itirazda bulunma hakkı vardır.

Son verme işlemine yetkili merci tarafından izin verilmesi halinde, bu maddenin 1 inci bendi, ulusal mevzuat veya uygulamaya göre değişik şekillerde uygulanabilir.

Bir işçi hizmet ilişkisine son verme işlemine karşı makul bir süre içinde itirazda bulunmamışsa bu hakkını kullanmaktan vazgeçmiş sayılır.

MADDE 9

8 inci maddede belirtilen merciler, son verme nedenlerini ve davayla ilgili diğer vakaları incelemeye ve son vermenin haklı olup olmadığına dair bir karar vermeye yetkili kılınacaklardır.

İşçinin, son verme işlemine ilişkin ispat yükünü tek başına üstlenmemesi için, bu sözleşmenin 1 inci maddesinde belirtilen uygulama yöntemleri aşağıdaki olanaklardan birini veya her ikisini sağlamalıdır.

Bu Sözleşme’nin 4 üncü maddesinde tanımlandığı üzere, geçerli bir nedeninin bulunduğunu ispat yükü işverene ait olmalıdır.

Bu Sözleşmenin, 8 inci maddesinde belirtilen merciler, taraflarca getirilen kanıtlar ve ulusal mevzuat ve uygulamaların öngördüğü usuller çerçevesinde son verme nedeni üzerinde bir sonuca varmaya yetkili kılınmalıdırlar.

Son verme işleminin, işletmenin, işyerinin veya hizmetin yürütümü gereklerine dayandığının ileri sürülmesi halinde, bu Sözleşmenin 8 inci maddesinde belirtilen merciler son vermenin gerçekten bu nedenlere bağlı olup olmadığını belirlemeye yetkilidirler, bununla beraber bu sebeplerin söz konusu sona erdirmeyi haklı kılıp kılmadığına karar vermeye ne ölçüde yetkili kılınacakları işbu Sözleşmenin 1 inci maddesindeki uygulama yöntemlerine göre belirlenecektir.

MADDE 10

Bu sözleşme’nin 8 inci maddesinde belirtilen merciler son verme işlemini haksız bulurlarsa ve son verme işlemini iptale veya işçinin işe iadesini öngörmeye ya da önermeye ulusal mevzuat ve uygulamalara göre yetkili değillerse veya bunları uygulanabilir bulmazlarsa yeterli bir tazminat veya uygun addolunan bir diğer telafi biçimini kararlaştırmaya yetkili kılınacaklardır.

KESİM D. 

BİLDİRİM SURESİ 

MADDE 11

Hizmet ilişkisine son verilecek bir işçi,ciddi bir hizmet kusuru yani işverenin kendisini bildirim süresi zarfında çalıştırmaya devam etmesini istemenin makul sayılamayacağı türden bir hizmet kusuru atfedilmedikçe, makul bir bildirim süresine veya onun yerine bir tazminata hak kazanacaktır.

KESİM E. 

KIDEM TAZMİNATI VE GELİRİN KORUNMASINA 

İLİŞKİN DİGER ŞEKİLLER 

MADDE 12

Hizmet ilişkisine son verilen bir işçi, ulusal mevzuat ve uygulamaya uygun olarak aşağıdaki haklardan yararlanır;

Miktarı, diğer unsurların yanısıra, hizmet süresine ve ücret seviyesine göre belirlenecek ve doğrudan işveren tarafından veya işverenlerin katkısıyla oluşturulmuş bir fondan ödenecek bir kıdem tazminatı veya işten ayrılma nedeniyle doğan başka haklar, veya

Tabi oldukları koşullar çerçevesinde, işsizlik sigortası veya yardımından doğan haklar veya yaşlılık yahut malüllük gibi diğer sosyal güvenlik türleri yahut,

Bu tazminat ve ödeneklerin birleşimi.

Genel kapsamlı bir rejimde, bir işçi işsizlik sigortasından veya yardımlarından yararlanmak için aranan koşulları taşımıyor ise salt 1 inci bendin (b) alt bendinde işsizlik haklarından yararlanamaması nedeniyle aynı bendin (a) alt bendindeki tazminat ve hakların ödenmesi gerekmez.

Ciddi hizmet kusuru nedeniyle hizmet ilişkisine son verilme durumunda bu maddeııin 1 inci bendinin (a) alt bendinde bahsedilen tazminat veya haklardan yoksun kalınması bu sözleşmenin 1 inci maddesindeki uygulama yöntemleri ile öngörülebilir.

BÖLÜM III. 

EKONOMİK, TEKNOLOJİK, YAPISAL VEYA BENZER NEDENLERLE 

HİZMET İLİŞKİLERİNE SON VERME HAKKINDA EK HÜKÜMLER 

KESİM A. 

İŞÇİ TEMSİLCİLERİNE DANIŞMA 

MADDE 13

Ekonomik, teknolojik, yapısal veya benzer nedenlerle hizmet ilişkilerine son vermeyi düşünen işveren:

İlgili işçi temsilcilerine, düşünülen son verme işlemlerinin nedenleri, bu işlemden etkilenecek işçi sayısı ve grupları ve son verme işlemlerinin ne kadarlık bir zaman diliminde gerçekleştirileceği de dahil olmak üzere gerekli tüm bilgileri zamanında sağlar.

İlgili işçi temsilcilerine, ulusal mevzuat ve uygulamaya uygun olarak, mümkün olduğunca önceden, ilgili işçiler için her nevi son verme işlemini önlemek veya asgariye indirmek amacıyla alınacak önlemleri ve bu işlemlerin işçiler üzerindeki olumsuz etkilerini, başka iş bulmak gibi önlemlerle hafifletmek amacıyla alınacak önlemleri danışma fırsatı tanır.

Bu maddenin 1 inci bendinin uygulanması, bu Sözleşmenin 1 inci maddesinde belirtilen uygulama yöntemleriyle, hizmet ilişkisine son verilmesi düşünülen işçi sayısının, en azından belirli bir sayıya veya personel sayısının belirli bir yüzdesine ulaştığı hallerde sınırlandırılabilir.

Bu maddenin uygulanmasında “İLGİLİ İŞÇİ TEMSİLCİLERİ” deyimi, işçi Temsilcileri Hakkında 1971 tarihli Sözleşmeye uygun olarak ulusal mevzuat ve uygulamada benimsendiği şekliyle işçi temsilcileri anlamına gelir.

KESİM B. 

YETKİLİ MAKAMA BİLDİRİM 

MADDE 14

İşveren; ekonomik, teknolojik, yapısal ve benzer nedenlerle hizmet ilişkilerine son vermeyi düşündüğünde, ulusal mevzuat ve uygulamaya uygun olarak, son verme işlemlerini mümkün Olduğu kadar önceden yetkili makama bildirir ve bildirimde söz konusu son verme işlemlerinin yazılı gerekçeleri dahil bu işlemlerden etkilenecek işçi sayısı ve kategorileri ve son vermenin uygulanacağı süre hakkında bilgiler verir.

Ulusal mevzuat, bu maddenin 1 inci bendinin uygulanmasını, hizmet ilişkisine son verilmesi düşünülen işçi sayısının en azından belirli bir sayıya veya personel sayısının belirli bir yüzdesine ulaştığı hallerde sınırlandıralabilir.

İşveren, yetkili makamı, bu maddenin 1 inci bendinde belirtilen son vermelerden, son verme işlemlerine başlanmadan ve ulusal mevzuatla belirlenecek asgari bir süre öncesinden haberdar eder.

KISIM IV. 

SON HÜKÜMLER 

MADDE 15

Bu sözleşme’nin kesin onama belgeleri Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne gönderilir ve onun tarafından kaydedilir.

MADDE 16

Bu Sözleşme, ancak onama belgeleri Genel Müdür tarafından kaydedilmiş olan Uluslararası Çalışma Örgütü üyelerini bağlar.

Bu Sözleşme, iki üyenin onama belgesi Genel Müdür tarafından kaydedildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girer.

Daha sonra bu Sözleşme onu onaylayan her üye için, onama belgesi kaydedildiği tarihten oniki ay sonra yürürlüğe girer.

MADDE 17

Bu Sözleşmeyi onayan her üye onu ilk yürürlüğe girdiği tarihinden itibaren on yıllık bir süre sonunda Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürüne göndereceği ve bu Müdürün kaydedeceği bir belge ile feshedebilir. Fesih, kayıt tarihinden ancak bir yıl sonra geçerli olur.

Bu Sözleşmeyi onaylamış olup da, onu bundan önceki fıkrada sözü edilen on yıllık devrenin bitiminden itibaren bir yıl süresince bu madde gereğince feshetme seçeneğini kullanmayan her üye yeniden on yıllık bir süre için bağlanmış olur ve bundan sonra bu sözleşmeyi, her on yıllık süre bitince, bu maddenin içerdiği koşullar içinde feshedebilir.

MADDE 18

Uluslararası Çalışma Bürosu Müdürü, Örgüt üyeleri tarafından kendisine bildirilen bütün onama ve fesihlerin kaydedildiğini Uluslararası Çalışma Örgütünün bütün üyelerine duyurur.

Genel Müdür, kendisine gönderilen Sözleşme’nin ikinci onama belgesinin kaydedildiğini teşkilat üyelerine duyururken bu Sözleşmenin yürürlüğe gireceği tarih hakkında Örgüt üyelerinin dikkatini çeker.

MADDE 19

Uluslararası Çalışma Bürosu Genel Müdürü, yukarıdaki maddeler gereğince, kaydetmiş olduğu bütün onama ve fesihlere ilişkin tam bilgileri, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının 102 nci maddesi uyarınca tescil edilmek üzere, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine ulaştırır.

MADDE 20

Milletlerarası Çalışma Bürosu Yönetim Kurulu, gerekli gördüğü zaman bu Sözleşmenin, uygulanması hakkındaki bir raporu Genel Konferansa sunar ve onun tamamen veya kısmen değiştirilmesi konusunun konferans gündemine alınması gereği hakkında karar verir.

MADDE 21

Konferansın bu Sözleşmeyi tamamen veya kısmen değiştiren yeni bir Sözleşme kabul etmesi halinde ve yeni sözleşme aksini öngörmediği takdirde;

Değiştirici yeni sözleşme’nin bir üye tarafından onanması durumu, yukarıdaki 16 ncı madde dikkate alınmaksızın ve değiştirici yeni Sözleşme yürürlüğe girmiş olmak kayıt ve şartı ile, bu Sözleşmenin derhal ve kendiliğinden feshini gerektirecektir.

Değiştirici yeni sözleşmenin yürürlüğe girmesi tarihinden itibaren bu sözleşme üyelerin onamasına artık açık bulundurulamaz.

Bu sözleşme, onu onayıp da değiştirici sözleşme’yi onamamış bulunan üyeler için, herhalde şimdiki şekil ve içerliğiyle geçerli olmakta devam eder.

MADDE 22

Bu Sözleşmenin Fransızca ve İngilizce metinleri aynı derecede geçerlidir.

4 Ocak – Hukuk Takvimi

0
4 Ocak – Hukuk Takvimi
1643 İngiliz matematikçi ve modern fiziğin kurucusu Isaac Newton, doğdu. (Ölümü: 1727) evrensel kütleçekimini ve hareketin üç kanununu ortaya koydu ve sonraki üç yüzyıl boyunca bu bakış açısı bilim dünyasına egemen oldu.
1786

‘Yahudi Aydınlanması’ olan Haskala’ın temel fikirlerini yaratan Yahudi filozof, Moses Mendelssohn yaşamını yitirdi. (Doğumu: 6 Eylül 1729)

809 Fransız eğitimci ve mucit Louis Braille doğdu. (Ölümü: 6 Ocak 1852) Görme engelli olan Louis Braille, görme engelliler için dünya çapında okuma ve yazmada kullanılan “körler alfabesi” sistemini icat etti. Braille alfabesi, 1’den 6’ya kadar belli bir düzen içinde sıralanmış kabartmalı noktaları parmaklarla üstünden geçerek okunan bir alfabedir. Özel karakterler içeren Asya dilleri dışında hemen her dile uyarlandı.
1873 Eğitimci, tarihçi ve siyasetçi Avram Galanti Bodrumlu doğdu. (Ölümü: 8 Ağustos 1961) 1915 ile 1933 yılları arasında Darülfünun’da eğitimci ve profesör olarak çalıştı. 1944-46 yıllarında Niğde milletvekilliği yaptı. Cumhuriyetle birlikte kültürel devamlılığı savundu. Harf ve Dil Devrimlerine karşı çıktığı için üniversite kadrosunun dışında kaldı. Yabancı dilde eğitime karşı çıkanların öncüsü oldu. Galanti, bu konuda yazdıkları bağlamında yabancı dilde eğitimi ilk eleştiren ve karşı çıkan kişi olarak bilindi. Döneminde önemli fikir ayrılıklarından biri de Latin harflerine muhalif olmasıydı. Üç Sami Kanun Koyucu, Asur Kanunları, Hitit Kanunu ve Hamurabi Kanunu gibi hukuk tarihine ilişkin çalışmalarının dışında 50’ye yakın eser bıraktı.
1891 Belçikalı hukukçu ve politikacı Pierre de Decker yaşamını yitirdi. (Doğumu: 25 Ocak 1812) Paris’te hukuk okudu. Revue de Bruxelles’in editörlerinden biri oldu 1839’dan 1866’ya kadar parlamento üyeliği yaptı. 1855’te İçişleri Bakanlığı görevinde bulundu. Belçika’nın onuncu Başbakanı oldu ve  1830 devriminden bu yana hükûmetin ilk lideri konumuna geldi.  Katolik ve Liberal partilerin ılımlı unsurlarını birleştirdi. Belçika’nın eğitim ve diğer sorularını çözmek için çaba harcadı.
1892 Dil bilgini, mütercim, sözlük yazarı, Sir James William Redhouse, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 30 Aralık 1811, Londra) Ülkesinden ayrıldıktan sonra, İstanbul’da Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun(Deniz Mühendishanesi)’da teknik ressam olarak çalıştı. İstanbul’da kaldığı 8 yıllık sürede Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca öğrendi. Ünlü Redhouse Sözlüğü’nü yazdı.
1896 Utah, Amerika Birleşik Devletleri’nin 45. eyaleti oldu.
1910 Yeni Güney Galler’in altıncı Yüksek Yargıcı Frederick Matthew Darley yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Eylül 1830) Trinity College‘de hukuk eğitimi gördü. 1862’de NSW Barosuna kabul edildi ve 1878’de Queens Counsel (QC) olarak atandı. 1868’de Yeni Güney Galler Yasama Konseyi’ne atandı. 1881’de, üçüncü Henry Parkes bakanlığında Yürütme Konseyinin Başkan Yardımcısı  ve Yasama Konseyinde Hükümetin Temsilcisi oldu. Darley parlamentoda eşitlik yasasını, kadına kocası ile aynı hakları veren bir boşanma yasasını ve ölen eşin kız kardeşiyle evlenmeye izin veren yasayı tanıttı. 7 Aralık 1886’da yargıç oldu. 1891’de Sir Alfred Stephen’ın emekli olması üzerine, New South Wales Valisi olarak atandı.
1918 Rusya, Finlandiya’nın bağımsızlığını tanıdı.
1918 Fransız hukukçu ve senatör Étienne Dailly doğdu. (Ölümü: 24 Aralık 1996) Paris Bayındırlık, Konut ve Endüstri Yüksek Okulundan mezun oldu. İş hukuku alanında yükseköğrenimini tamamladı ve bu alanda uzmanlaştı. Çeşitli kurum ve kuruluşlarda yöneticilik yaptı. 1957-1965 yıllarında Montcourt-Fromonville ve 1965-1977 yılları arasında Nemours belediye başkanlığı yaptı. 1959-1995 yılları arasında Seine-et-Marne senatörü oldu ve 1967-1979 yıllarında da Seine et-Marne genel konseyi başkanlığı görevini yürüttü. 1968-1995 yılları arasında Senato başkanvekilliği yaptı. 1995 yılında Senato Başkanı René Monory tarafından Anayasa Konseyi üyeliğine atandı.
1919 Felsefe Profesörü ve eski Alman Şansölyesi, Georg Friedrich Karl Freiherr von Hertling, yaşamını yitirdi. (Doğumu: 31 Ağustos 1843) Münih Üniversitesi’nde felsefe profesörü oldu ve Aristoteles ve Albertus Magnus üzerine kitaplar yayınladı. 1 Kasım 1917 – 30 Eylül 1918 arasında Şansölye olarak görev yaptı.
1932 Hindistan’da Mahatma Gandhi tutuklandı.
1941 Hukukçu Johan Wilhelm (Jukka) Rangell, Finlandiya Başbakanlığına seçildi. Rangell, 25 Ekim 1894’te, Hauho’da doğdu. (Ölümü: 12 Mart 1982, Helsinki) Helsinki Üniversitesinde hukuk eğitimi gördü. Hâkim Yardımcısı olarak görev aldı. 1922-1925 yıllarında avukatlık yaptı. Finlandiya Bankasında önce yönetim kurulu üyesi sonra da yönetim kurulu başkanı oldu. 4 Ocak 1941 – 5 Mart 1943 tarihlerinde başbakan olarak görev yaptı.
1941 Fransız filozof, Henri-Louis Bergson yaşamını yitirdi. (Doğumu: 18 Ekim 1859, Paris)
1948 İngiliz Sömürgesi Burma(Myanmar Birliği Cumhuriyeti-Birmanya), Birleşik Krallık’tan bağımsızlığını kazandı. 4 Ocak, Myanmar Bağımsızlık Günü olarak kutlanmaktadır.
1954 Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Kayseri’de Türkiye’nin ilk İşçi Bankasını açtı.
1960 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Fransız filozof Albert Camus, yaşamını yitirdi. (Doğumu:7 Kasım 1913)
1969 Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme, 4 Ocak 1969 tarihinde yürürlüğe girdi. Sözleşme, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 21 Aralık 1965 tarihli kararıyla kabul edildi. Türkiye, Sözleşme’yi 13 Ekim 1972 tarihinde imzaladı, sözleşmenin onaylanmasını uygun bulan 3 Nisan 2002 tarih ve 4750 sayılı Kanun, 9 Nisan 2002 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
1984 Kenan Evren, Bakanlar Kurulu toplantısında konuştu: “Memleketimiz için komünizm ne kadar tehlikeli ise faşizm ve dine dayalı veya onlara taviz veren rejimler de o kadar zararlıdır.”
1995 ILO 158 No’lu Hizmet İlişkisine Son Verilmesi Sözleşmesi, Türkiye’de 4 Ocak 1995’te yürürlüğe girdi. Sözleşme, 2 Haziran 1982  tarihinde Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO) tarafından kabul edildi. Türkiye tarafından 9 Haziran 1994 tarihinde 3999  sayılı yasa ile onaylandı.
1996 Ümraniye E-Tipi Cezaevi’nde çıkan olaylara askerlerin müdahalesi sonucu 3 kişi öldü, 67 kişi yaralandı.
2000 Hukukçu ve Yunanistan eski başbakanı Spyros Markezinis yaşamını yitirdi.(Doğumu:22 Nisan 1909)  Atina Üniversitesinde, hukuk ve siyaset bilim eğitimi aldı. 8 Ekim 1973 – 25 Kasım 1973 tarihlerinde başbakanlık yapmış ve cunta rejimine karşı demokrasi mücadelesi vermiş, cunta yönetimi altında görev üstlenmesi tartışma konusu olmuştu. Yaşamının son kısmını, anılarını ve çağdaş Yunanistan siyasi tarihini yazarak geçirdi.
2004 Afganistan’da büyük meclis Loya Jirga, yeni anayasayı kabul etti.
2004 Gürcistan’da “Kadife Devrim” öncülerinden Mihail Saakaşvili, devlet başkanı seçildi.
2006 İsrail Başbakanı Ariel Şaron beyin kanaması geçirerek komaya girdi. Yeni parti Kadima’nın 28 Mart’taki seçim zaferinden sonra hukukçu ve Felsefeci Ehud Olmert, İşçi Partisi lideri Amir Peretz ile yeni hükûmeti kurdu ve başbakan oldu.
2018

Amerikalı hukukçu ve politikacı Brendan Thomas Byrne yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1 Nisan 1924) 1951 yılında Harvard Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden hukuk diploması almaya hak kazandı. Hukuk  kariyerine serbest avukat olarak başladı. Kamu hizmetine girmeden önce, özel hukuk şirketlerinde çalıştı. Uzun bir süre savcı ve yargıç olarak görev yaptı. Valiliğe aday olmak için hukuk kariyerini bıraktı. 1974’ten 1982’ye kadar, iki dönem, New Jersey’nin 47. valisi olarak görev yaptı. Yüksek etik standartlara sahip olması ile bilinen Byrne, 2011 yılında, eyalete yaptığı hizmetlerden dolayı New Jersey Onur Listesi’ne girdi.

Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme

4 Ocak – Hukuk Takvimi

Drakon Kanunları

1

Drakon Kanunları, Atina’nın ilk kanun koyucusu olarak kabul edilen ve Atina’da M.Ö. VII. yüzyılda altı yargıçtan (arhon) biri olarak kabul edilen Drakon (Δράκων) tarafından yazılmıştır.

Batı dillerinde aşırı katı bir kural veya tedbiri nitelemek için kullanılan “draconian/draconien” sıfatı aracılığıyla ününü korumuştur.  Daha önce, Atina’da yazılı kanunlar bulunmadığından soylular, eski töre ve gelenekleri kendi çıkarlarına göre uygulamakta ve keyfi davranmaktaydı. Bu nedenle Drakon, toplumsal düzeni sağlayacak sistemli kurallar ve kanunlar oluşturmakla görevlendirilmiştir. Drakon, kan davalarını sona erdirmek için önlemler almış, çok sert ve şiddetli cezalar içeren bir ceza kanunu oluşturmuştur. Ancak toprakların ve idarenin çoğunu elinde tutan soyluların haklarını gözeten ve diğer sınıflara eşit şekilde uygulanması mümkün olmayan, küçük suç işleyenlere dahi ölüm cezası öngören bu kanunlar halkın diğer kesimlerini hoşnut etmemiş ve eleştirilmiştir. Drakon Kanunları, alt tabakaya çok ağır cezalar getirmesi ve soyluları koruması ile belleklere kazınmıştır.

Drakon kanunları esas itibariyle ceza alanını ilgilendirmektedir. Sadece kasten cinayet için değil, düşük önemdeki hırsızlık suçları için dahi idam cezası öngörülmektedir. Plutarkhos (Πλούταρχος) Yunanlıların Drakon’un kanunlarını mürekkeple değil kanla yazdığını söylediklerini nakletmektedir. Bununla birlikte bu kanunlar -bilhassa taammüden cinayet, kasten öldürme ve taksirle öldürme arasında ayrıma gitmeleri sebebiyle- ailevî intikama dayalı önceki hukuka nazaran bir iyileştirme getirmekteydiler. Dahası alenen ilân edilen bir yazılı hukuk olması sayesinde tüm Atinalılar kanunu bilebilecek duruma gelmekteydiler. Soylu bir aileden gelen Atinalı yasa koyucu Drakon atalardan kalma töresel yasaları kaldırarak işlenen suç karşılığında para ödeyerek kurtulma yöntemini uygulamadan kaldırmış, irade dışında adam öldürme ile bile bile adam öldürme ayrımını getirerek, kişisel sorumluluk kavramını yürürlüğe sokmuş, modern yasalarda da yer alan kasıt ve kusur kavramlarına tarihsel bir kapı aralamıştır. Drakon kanunları cezaî hükümlerin yanı sıra özel hukuk kuralları da içermekle beraber bunların somut içeriği belirsiz ve tartışmalıdır.

Drakon kanunlarının yerini M.Ö. VI. yüzyıl başlarında Solon Kanunları almıştır. Solon’un hazırladığı kanunlar Drakon kanunlarından daha esnek ve yumuşak olmakla bilinmektedir. Solon, köylülerin bütün borçlarını silmiş, borçlarını ödeyemedikleri için köle durumuna düşmüş kişileri bu durumdan kurtararak bu yöntemle kölelik uygulaması yapılmasını kaldırmış, doğuştan gelen soyluluğa son vermiş ancak sınıf ayrımını ortadan kaldırmayarak gelir durumuna göre halk sınıflandırması yapmış, halkı gelir düzeyine göre ”Dörtyüzler Meclisi” veya “Halk Meclisleri”’nde yönetime katılmaya hak sahibi kılmıştır.

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir

0
Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir

Bu görselin Alt özniteliği boş. Dosya adı: URKIYEDE-YARGI-BAGIMSIZ-VE-TARAFSIZDIR-1024x378.jpg

Etik Kavramı, Yargı Etiği İlkeleri ve Bu İlkelerin Yaşama Geçirilmesi Üzerine Bir Çalışma

“Yargı Etiği konusunda Türkiye olarak bizim keşfedeceğimiz veya keşfedebileceğimiz herhangi bir şey yoktur. Yoktur, çünkü bu ilkelerin hemen hepsi vazedilmiştir ve bellidir. O halde, bu konuda bizim yapacağımız şey, sadece ve sadece bu ilkeleri hayata geçirmekten ibarettir.”

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -1 

Etik Kavramı, Yargı Etiği İlkeleri ve Bu İlkelerin Yaşama Geçirilmesi Üzerine Bir Çalışma

İbralaşmayı Yoksayan Etik İlişki – Yozlaşan Gerekçe

“Etik bir ilişki olarak yargılamanın meşru sayılabilmesi için, yargının etik değerlerini hatırda tutması, bu değerlere sadık kalması ve bu değerler üzerinde ayaklanarak hukuk ya da adalete yürümesi gerekir.”

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -2

İbralaşmayı Yoksayan Etik İlişki – Yozlaşan Gerekçe

Yargı Etiği: Adı Var, Kendisi Yok (mu?)

“Kuvvetler ayrılığı ilkesi koşulsuz biçimde uygulanmalı; yargının bağımsı ve tarafsız olması sağlanmalıdır. Adalet Bakanının Hakimler ve Savcılar Kurulunun başkanı olması uygulamasına son verilmeli, bu uygulamadan vazgeçilemiyorsa oy hakkı kaldırılanıdır. HSK kararlarının tamamına karşı yargı yolunun açılması gerekir.”

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -3

Yargı Etiği: Adı Var, Kendisi Yok (mu?)

Yargı etiği mi o da ne?

“Yargı Etiği İlkelerini Nasıl Yaşama Geçirebiliriz?” sorunu, daha doğrusu sorunsalı bana hayli zorlayıcı geldi. Nasıl olmasın ki, yaklaşık 45 yılını yargıya vermiş biri olarak, çalıştığım süre boyunca yargı etiğinin, bırakın gerektiği gibi uygulanmasını, asgari düzeyde bile bunun gerçekleştiğini hatırlamıyorum.

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -4

Yargı etiği mi o da ne?

Yargı Etiği İlkeleri: Samimiyete ve Liyakate Davet

Yargı Etiği İlkeleri olarak ilan edilen değerlerin hayata geçmesi için öncelikle samimi ve liyakati önceleyen bir irade olması gerekir. Liyakati gözetmediği sürece etik kurallar sadece kağıt üzerinde kalmaya mahkumdur.

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -5

Yargı Etiği İlkeleri: Samimiyete ve Liyakate Davet

Avukatlıkta Meslek Etiği

“Henüz demokrasimizi kurumlaştıramadık, eksiklerimizi gideremedik. Erkler ayrımını yerleştirip, içselleştiremedik. Gerçek demokrasiye ulaşamayınca “hukuk devleti” de olamadık. Hukuk devletini oluşturamayınca yargımız bağımsız ve tarafsız olamadı ve böyle bir yargı organı içinde savunmamız da bağımsız değil.”

“Güçlü ve bağımsız savunma mesleği; hukukun üstünlüğünün, hukuksal uzlaşmanın, adil yargılanma duygusunun ve toplumsal barışın güvencesidir.“

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -6

Avukatlıkta Meslek Etiği

Türk Yargısı ve Etik Değerler: Kaf Dağının Ardı

“Cumhuriyet tarihimiz olağanüstü yargı uygulamaları ile geçmiştir ve bu durum halen devam etmektedir.”

“Türk yargısı kahir ekseriyetiyle hukukun evrensel değerlerini bugün dahil hiçbir şekilde içselleştirememiştir.”

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -7

Türk Yargısı ve Etik Değerler: Kaf Dağının Ardı

Bangalore Yargı Etiği İlkelerinde İlkelilik Değeri Üzerine Mülahazalar

Adalete yönelmiş yargı etiği ilkeleri çerçevesinde ortaya konulan bu “neredeyse kusursuz davranış biçimi” bir hedef olarak alınırsa, her bir hâkimin sorumluluğunun farkında olması, sorumluluğunu bildiği halde göz ardı etmemesi, sorumluluğu için çabalaması ve eyleme geçmesi hem toplumun hem de yargı sisteminin ihyası ve inkişafı için elzemdir. Sorumluluktan verilen her tavizin sadece yargı sistemini değil; aynı zamanda kaderdaşlığımıza işaret eden ve birbirimize kulak verme, birbirimizi önemseme irademizin ürünü olan toplumu da yozlaştırdığı unutulmamalıdır.

#YargıEtiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir -8

Bangalore Yargı Etiği İlkelerinde İlkelilik Değeri Üzerine Mülahazalar

Uzlaşı Hukuku ve Etik 

“Yargıç, savcı, avukat ilişkilerini eşit ve saygın bir düzeye getirmeden tam anlamıyla yargı etiğinden; yargı etiği olmadan adaletten; adalet olmadan hukuktan, uzlaşıdan, barıştan söz edemeyiz.”

“Yargının sorunları çözülmeden diğer ekonomik, sosyal, siyasal sorunların da layıkıyla çözülemeyeceğini biliyoruz.”

“Sadece yargıç, savcı ve avukatın değil adalet hizmetinde olan tüm görevlilerin birbiriyle iletişim kurmaya ve birlikte fikir ve emek üretmeye ihtiyaçları var.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir-9

Uzlaşı Hukuku ve Etik

Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme

“Hukuk devleti ilkesinin bile tam oturmadığı Orta Doğu ya da Doğu Avrupa coğrafyasında yargı etiği ilkelerine daha sıkı ve daha güçlü bağlarla hukuk sisteminin içinde yer verilmesi yerinde olacaktır.”
“Yargı etiği ilkeleri ve yargı etiğinin sağlıklı bir şekilde uygulanabilmesi, eylemlerin değere yönelebilmesi için başta hukuk uygulayıcıları arasında bu konuda farkındalık yaratılması, değer yargılarından arınmış bağımsız yargı organı mensuplarının yetiştirilmesi önemlidir.”
“Her bireyin öğretim hayatı başlar başlamaz etik disiplini ile tanıştırılması gerekmektedir.”
“Etik kültürü oturan bir toplumun içinden yetişen yargı mensupları elbette değere yönelerek etik değeri temel alan kararlara imza atacaklardır.”
“Türk hukuk zihniyetinin geçmişi ve günümüzdeki yargılama refleksi göz önüne alındığında, yargıyı geliştirme ve hukuk uygulayıcılarında farkındalık oturtmak için hangi düzenlemeler yapılırsa yapılsın, bu düzenleme ve reformların kağıt üstünde kaldığı gerçeği değişmemektedir.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir-10

Yargı Etiği Konusunda Türkiye’deki Güncel Gelişmeler Üzerine Bir Değerlendirme

Ülkemizde Yargı Etiği Sorunları ve Çözüm Yolları 

“Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği ortamda hukuk devletinden söz edilemez.”

“Anayasalarında hukukun üstünlüğü ilkesi yer alan devletlerin karşılaşabileceği en problemli konu devlet yöneticilerinin kendilerini söz konusu kuralların üzerinde görmesi ve bu kuralların kendilerini sınırlayamayacağı düşüncesinde olmalarıdır”

“Köklü bir demokrasi ve hukuk kültürünü haiz olmayan yeni demokrasilerde, yargı bağımsızlığının korunması bakımından en iyi model, hakimlerin yasama ve yürütmemeden ayrışmış tam bağımsız bir kurul tarafından atanmaları ve özlük haklarının bu kurulca yerine getirilmesidir. Bu kurulun üyelerinin tamamı hakimlerden oluşmalıdır.”

“Yargı Bağımsızlığı ve Hakimlik Teminatı; hâkimin üstünlüğünü ve ayrıcalığını sağlamak için değildir. Bu ilkeler, egemen olan iktidar gücüne, devlete, sermayeye ve başkaca güçlere karşı hak arama özgürlüğünün sigortasıdır.”

“Mahkemeden adil bir karar çıkmasının ön koşulu hâkimin ekonomik, coğrafi ve mesleki güvencesinin varlığı hakimlik teminatı ile doğru orantılıdır.”

“Eğer liyakat ve yeterlik ilkeleri dışında başka etkilerle bir hâkim o göreve gelmişse burada bir bağımsızlıktan ve hukuk devletinden asla söz edilemez.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir-11

YARGI ETİĞİ İLKELERİ, ÜLKEMİZDE YARGI ETİĞİ SORUNLARI VE ÇÖZÜM YOLLARI

Yargı Etiği ya da Yargıda Etik: Yargı Nasıl Etik Olur?

“Yargı, etik olmadan yargı olamaz”

“Etik olmak yargının önkoşuludur”

“İnsan onurunu göz ardı eden ya da çiğneyen kararlardan ancak etik bir yargılama yaparak uzak durabiliriz.”

“Olması gereken adil yargılamanın kahramanlık gerektiren bir etkinlik değil, normal insanların, normal davranışla başarabilecekleri bir etkinlik olmasıdır.”

“Totaliter yönetimlerin kuvvetler ayrılığı veya yargı bağımsızlığı gibi bir sorunu yoktur.” “Demokrasilerin, anayasal veya siyasal demokrasilerin yargıya bakışı ise tümüyle farklıdır.”

“Amacına uygun işleyen, özerk ve bağımsız olan, adil olan bir yargı yürütmenin başarısının –işini amacına uygun yapabilmesinin- teminatıdır.”

“Yargının devletten ya da yurttaştan yana olması, ikisinden birini seçmesi değildir yapması gereken. Kimin haklı kimin haksız olduğunu bulmak, adil kararlar vererek ülkede adaletin tesisini sağlamasıdır. Yargının işini yapması devletin varlık amacına uygun bir kurum olarak işlemesini de sağlayacaktır.”

“Adil yargılama öncelikle adil olma isteğine sahip olmayı gerektirir. Yargıcın böyle bir iradesi, doğru karar verme ya da adil olma iradesi varsa ve bunun için gerekeni yapmaya hazırsa bu durumda aşılması gereken başka aşamalar vardır.”

“Genel olarak ilkeler bize değerlerin nasıl hayata geçirileceğini, değerlere uygun bir işleyişin nasıl olacağını söylerler.”

“Etik davranış ilkeleri geliştirilip meslek mensupları “normlara uygun davranmaya zorlanabilirler, ama etik eylemde bulunmaya zorlanamazlar. Bu, her kişinin ancak kendi hesabına öğrenebileceği bir şeydir”

“Normlar, Kuçuradi’nin dediği gibi, sadece negatif belirlemelerde bulunabilirler, yargıca ne yapmaması gerektiğini, nasıl karar vermemesi gerektiğini söylerler, nasıl doğru karar vereceğini bulmak yargıca kalmaktadır.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 12

Yargı Nasıl Etik Olur?

Türkiye’de Hukuk ve Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakâr Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi? 

“Ülkemizde demokrasi, ağırlıklı olarak toplumsal kesimlerden birinin sadece kendi egemenliği için talep ettiği, kendisine layık gördüğü demokrasiden ibarettir.”

“Türkiye’de dar bir azınlık dışında demokratik hukuk devletini samimi olarak isteme arzusu bulunmuyor.”

“Türkiye’de cumhuriyetçi siyasi rejimden yana olanların azımsanmayacak bir oranının bakış açısının sırtını özgürlüğe değil devlete dayaması önemli bir sorundur.”

“Karşı karşıya olduğumuz sorun saf siyasi bir sorundur.”

“Hep beraber nasıl bir toplum içinde yaşamak istiyoruz?” sorusu asgari değerleri tespit açısından daha birleştirici bir sorudur.”

“Sağ muhafazakâr kesimin dışında kalanları bir bütün olarak “sol” ya da demokrat olarak kabul etmek mümkün değil. Bu kesimlerin tüm farklılıklarına rağmen insan haklarına dayalı bir hukuk üzerinde anlaşması nispeten daha kolay. Yine de bu kesimin henüz laiklik konusunda bile ortak bir görüşü olmadığını ifade etmeliyim.”

“Yasalar hukuki değerlere dayanır, hukuki değerler ise toplumsal değerler üzerinde şekillenir.”

“Toplumumuzda tasavvur dünyasının kontrolünü elinde tutan muhafazakâr zihniyetin belirlediği hukuki değer hiyerarşisi; insan hak ve özgürlükleri alanında evrensel kazanımları kendi içine dâhil etme yerine, buna karşı ciddi direnç göstermekte hatta set örmektedir.”

“…hukukun ve yargının demokratikleşmesi; seküler dünya anlayışından beslenen iktidar bloğu kesimleri ile iktidar dışında kalan muhafazakarların iç muhasebe yapmalarını gerektirmektedir.”

“Türkiye’nin %70 sini temsil ettiği söylenen ve şu an bir kısmının ülkeyi yönettiği muhafazakâr kesimin önünde büyük bir siyasi-ahlaki-vicdani muhasebe durmaktadır.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 13

Türkiye’de Hukuk ve Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakar Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi?

Ahlâksız Hukuk: Ahlâki Anomi, Amoral Bireycilik ve Siyâsi Otoriter Zihniyet Karşısında Yargı Etiği İlkeleri Hayata Geçebilir mi?  

“Türk toplumu ahlâken çocuk toplumdur. Topluma hâkim olan otoriter zihniyet de bu özellikleri destekler. Toplumdaki otoriter eğilim ve ahlâki yapı, olduğu gibi Türkiye’nin siyasi rejimine, hukuk sistemine, meslek örgütlenmelerine yansımıştır.”

“Yürütmeye bağımlı hale getirilen yargının bağımsızlık ilkesinden bahsetmek hukuksal oksimorondur. Türk Yargısı, dün askeri otoritenin önünde esas duruşa geçerken, bugün yürütmenin başıyla çay toplama partisi yapmaktadır. Yargı Etiği İlkeleri, daha ilk maddesinde inandırıcılığını ve uygulanabilirliğini yitirmiş durumdadır.”

“Kuvvetler ayrılığı yoksa hürriyet de yoktur (…) Kuvvetler ayrılığı yoksa Anayasa da yoktur.”  “Bunlar yoksa yargı etiği ilkeleri de yaşaması mümkün olmayan kâğıttan ilkelerdir.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 14

Ahlâksız Hukuk: Ahlâki Anomi, Amoral Bireycilik ve Siyâsi Otoriter Zihniyet Karşısında Yargı Etiği İlkeleri Hayata Geçebilir mi?

Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler

Yargının Geleceği: Yapay Zekâ, Adil Yargılanma ve Etik Değerler İlişkisi

Hukuk dünyası, yapay zekâ devriminin etkisi altında! Yargıda yapay zekanın kullanımı, daha hızlı, adil ve etkili kararlar alınmasına yardımcı olabilir mi? Yeni etik sorunlar doğar mı? Adaletin geleceği nasıl şekillenecek? İnsan ve yapay zekâ iş birliği ile neler başarılabilir?

“Yapay zekanın yargı sistemindeki kullanımı etik ve yasal sorunları beraberinde getirebilir ve bu nedenle dünya genelinde dikkatle incelenmektedir.”

“Yapay zekanın yargı alanındaki kullanımı, olumlu ve olumsuz yönleri, hukuk sistemlerinin dijitalleşme sürecinde ortaya çıkan zorluklar ve fırsatlar dikkatlice ele alınmalıdır.”

“Yapay zekâ, benzer olayların yaşandığı veya kararların verildiği davalara dayalı olarak mahkeme kararlarını da önceden tahmin edebilir. Yapay zekâ, bir suçlu için uygun cezanın hesaplanmasına yardımcı olabilir. Ceza hesaplamalarında tarafsızlığı ve adilliği artırabilir.”

“Hakimler de karar verirken bu tür yazılımlardan faydalanabilir veya yazılımlar robothakim olarak görev yapabilir. Zira geliştirilen algoritmalar, artık davaları hem yasal hem ahlaki boyutlarıyla inceleyebilir hale gelmiştir.”

“Yapay zekâ kullanılarak yargılama süreçlerinin adil, bağımsız ve güvenilir olmasını sağlamak için, yapay zekanın kötüye kullanımını ve olumsuz sonuçlarını önlemek, temel insan haklarına saygı göstermek, ayrımcılığı engellemek, veri işleme yöntemlerini şeffaf, tarafsız ve anlaşılır hale getirmek ve denetlenebilir kılmak gereklidir. Bu önlemler alındığında, yargı sistemi içinde güvenilir bir yapay zekâ geliştirilebilir.”

“Yapay zekâ, bir suçlu için uygun cezanın hesaplanmasına yardımcı olabilir. Ceza hesaplamalarında tarafsızlığı ve adilliği artırabilir.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir – 15

Yargıda Yapay Zekanın Kullanımı ve Etik Değerler

Yargıcın Davranış İlkeleri / Dr. Enver Kumbasar, Yargıç

“Adaleti sağlamak için evrensel ilkelere uygun bir hukuk düzeninin kurulması, yargı bağımsızlığı ve yargıçların (mahkemelerin) tarafsızlığının sağlanması ön koşuldur.”
“Yargıda etik ilkeler, avukatlık ve savcılık mesleğini de kapsar biçimde iddia ve savunmanın etik ilkeleri ile bir bütün olarak değerlendirilmelidir ve bu ilkelerin yaşama geçirilmesi yargıç, avukat ve savcının ortaklaşa çalışması ve mücadelesi ile olanaklı olabilir”
“Mecelle’de Yargıç: Bilgin, zeki, doğru, güvenilir, vakar sahibi ve sağlam”
“Yargıda korunması gereken temel değerler: Bağımsızlık, tarafsızlık, dürüstlük, mesleğe yaraşırlık, eşitlik, ehliyet ve özen”
“Hukuk fakültelerinde “Yargı Etiği İlkeleri” dersi, hiç değilse seçimlik ders olarak okutulması gerekir.”
“Yargıç adayları, yargıda etik ilkeleri içselleştirmekten uzak, adeta bürokratik hiyerarşik yapının bir parçası gibi yetiştirilmektedir.”
“Adalet, toplumsal barış ve huzurun da temelidir. Dürüst yargıç, adil davranan yargıçtır.”
“Kanun önünde eşitliği bir yargıç, hukuk önünde eşitlik olarak değerlendirmelidir. Hukuktaki evrensel gelişmeler ve insanlığın ulaştığı yeni değerler eşitlik ilkesinin uygulanmasında yargıca yol göstermelidir.”
“Hukuk canlı bir varlık gibi sürekli değişme ve gelişme göstermektedir. Yargıç, bütün bu süreçleri yakından takip etmelidir.”
“Yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilebilmesi için, yargının bütün öznelerinin, dahası bütün toplumsal güçlerin örgütlü ortak mücadelesi kaçınılmaz gözükmektedir.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 16

Yargıcın Davranış İlkeleri

HER ŞEYİN BAŞI: ETİK  / Av. Murat Fatih Ülkü

“Yakındığımız konuların hepsi geliyor, sonunda etiğe dayanıyor; zaten orada da bitiyor, kalıyor, tıkanıyor:”“Yargı etiği ilkelerini uygulayacak yargı ögelerinin, özellikle de yargıçların temel ve asgari bir erdemlilikle donatılmadıkça, yargı etiği ilkelerinin yaşama geçirilmesini beklemek boşuna olacaktır.”

“Kötü kanun iyi uygulayıcının elinde en iyi kanun, iyi kanun kötü uygulayıcının elinde en kötü kanun haline gelebilir”

“Yinelene yinelene sıradanlaşmış, yasak savmak için söylenir hale gelmiş, böyle olduğu her halinden belli olduğu için değerini oldukça yitirmiş bir klişe artık bu söz: Yargının üç sacayağı vardır, bunlardan biri de avukatlıktır.”

“Avukatlara verilmek istenen bir duygu var hep: Dışlanmışlık.”

“Belki de artık klişe “sacayağı” söyleminden uzaklaşıp, avukatlığı sacayağının bir parçası olmaktan çıkarıp ayrı bir yerde tanımlamamız daha doğru olacak.”

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 17

Her Şeyin Başı Etik

GRECO: Türk Yargı Etiği İlkelerine Uluslararası Bir Bakış ve HSK Açmazı / Av. Dr. Ersoy Zırhlıoğlu

“Adalette atalet baş gösterirse, yalnızca yukarıda saydıklarımızın hiçbiri gerçekleşmemekle kalmaz; aynı zamanda hukuk sistemine gölge düşer, yargıya dair ümitler ve umutlar tükenir. Adalet, adalet saraylarında aranmaktan çıkar ve ihkak-ı hak, hak olarak algılanmaya başlanılır. Toplumdaki adalet ahlakı ile adaletteki ahlaka dair inanış; dolayısıyla topyekûn ahlak sükût eder.”

“Hukuken, bir insan bir başkasının haklarını ihlal ettiğinde suçludur. Etik konusunda ise sadece bunu yapmayı düşünüyorsa dahi suçludur.”

“Etik bir yargılama sürecinde ne hâkimin ne de avukatın, bir üste yahut asta ihtiyacı olmamalıdır; yargılamanın bütün tarafları eşit güçler ile donatılmış olmalıdır.”

“İnsanı insan yapan yahut tam ve iyi, erdemli bir insan yapan, onun etik değerleri ve bu değerlere bağlılığıdır.”

“Etik kurallar, hâkimlerin bağımsızlığını, tarafsızlığını, dürüstlüğünü ve adaletin gerçekleşmesini sağlamak amacıyla oluşturulmuştur.”

“Sistemik bozukluklar giderilmeden, bireysel etik değerlere uyumun arttırılması ancak bir noktaya kadar etkili olacaktır. Düzgün sistem, bozuk elemanını ayıklamayı ve düzeltmeyi becerme kuvvetine haizdir.”

“Hâkimler ve Savcılar Kurulu (“HSK”), tıpkı hâkimler ve savcıların yargılamalarda yan yana oturmasında olduğu gibi, halen adalet sistemimizin yan yana bulunması hatalı olan yapılarından birisidir”

“HSK varlığını sürdürdüğü ve hâkimlik ile savcılık arasındaki ayrım netleşmediği sürece, yargı etiğinin ülkemizdeki esaslarından bahsetmek hayaldir.”

“Bütün adalet sistemimizin HSK ile vedalaşma vakti gelmiştir.”

Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 18

Greco: Türk Yargı Etiği İlkelerine Uluslararası Bir Bakış ve HSK Açmazı

YAPAY ZEKA ve YARGI ETİĞİ İLİŞKİSİ / Av. Gizem Yılmaz

“Yapay zekânın insanlığa hizmet edebileceği en önemli alanlardan biri, adaletin sağlanması için gerçekleştirilen yargılama faaliyeti olarak kendini göstermektedir.”

“Hukuk dünyası açısından Yapay Zeka alanındaki en önemli gelişme, Avrupa Birliği tarafından 2018 yılında kabul edilen “Yapay Zekânın Yargı Sisteminde Kullanılmasına Dair Avrupa Etik Şartı”dır.”

“Yapay zekâ hizmetlerinin Türkiye’de yargı sistemlerinde güvenle kullanılabilmesi için, öncelikle “insan odaklı etik” anlayışıyla hareket edilmesi gerekmektedir.”

“Dijital mühendisler ve hukukçular birlikte çalışarak yargı sistemini ileri taşıyacak ve hatta dünyaya örnek oluşturacak atılımlar yapabilir.”

“Yapay zekâ teknolojilerinin etik kurallar çerçevesinde kontrol altında tutulması gerekmektedir.”

“Yapay zekâ yazılımlarının amacı, insanın yeteneklerini ve potansiyelini artırmak olmalıdır”

“Yapay zekânın etik kullanımı konusunda insanlar denetimi ve kontrolü elden bırakmayacak, insan haklarına ve değerlerine saygılı, şeffaf, güvenilir ve hesap verebilir bir sistem oluşturma hedefinde olunacaktır.”

“Teknoloji çağının sunduğu imkânlardan en üst seviyede faydalanabilmek için riskleri en aza indirmek gerektiği açıktır.”

“Adil ve bağımsız bir yargı için güvenilir yapay zekâ uygulamalarının kullanılmasına bir an önce başlanması gerekliliği de ortadadır.”

#YargıEtiği #HukukFelsefesi #Bangalore #YargıSistemi #Adalet #MeslekKuralları #BağımsızYargı #Tarafsızlık #Dürüstlük #Eşitlik #Ehliyet #Liyakat #Özen #HukukEğitimi #OnarıcıAdalet #SosyalAdalet #YapayZeka

Yargı Etiği İlkeleri Nasıl Yaşama Geçirilebilir? – 19

Yapay Zeka ve Yargı Etiği İlişkisi

AVUKATLIK MESLEĞİ VE MESLEK ETİĞİ

#YargıEtiği #HukukFelsefesi #Bangalore #YargıSistemi #Adalet #MeslekKuralları #BağımsızYargı #Tarafsızlık #Dürüstlük #Eşitlik #Ehliyet #Liyakat #Özen #HukukEğitimi #Avukat #Hakim #Savcılık #Uzlaştırma #Arabuluculuk #Bilirkişi #Hakem #Uzlaşma  #OnarıcıAdalet #SosyalAdalet #YapayZeka

Murat Sevinç

0

Doç. Dr. Murat Sevinç, 1970 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.

1988 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak lisans eğitimini burada tamamladı.

Mülkiye’den mezun olmasının ardından dil eğitimi için Londra’ya gitti. Üniversite yıllarında, yaz tatillerinde çeşitli işlerde ve Beyoğlu Sineması’nın büfesinde çalıştı.

Londra’da iken garsonluk yaptı. Yurda döndükten akademik faaliyetlere yoğunlaştı.  Yüksek lisans eğitimini aynı fakültede tamamladı.

Akademik Çalışmaları

Sevinç, 1995 Aralık ayı sonunda Anayasa Hukuku Kürsüsüne asistan oldu. Prof. Dr. Cem Eroğul’un asistanı olarak görev yaptı.

Doktora eğitiminden sonra da siyaset bilimi ve anayasa hukuku alanında çalışmalarına devam ederek doçent unvanını kazandı.

Türkiye’nin Anayasal Düzeni, Anayasa Hukuku, Anayasa Tarihi, Anayasa Hukukuna Giriş ve Çağdaş Devlet Düzenleri derslerini verdi.

Mülkiye’de vermiş olduğu derslerin yanı sıra Boğaziçi Üniversitesi’nde de Anayasa Hukukuna Giriş derslerini yürüttü.

Öğrencileri tarafından hukukçu kimliği yanında sanata, edebiyata, şiire sinemaya ve tiyatroya değer veren bir akademisyen olarak tanımlanmaktadır.

Doç. Dr. Murat Sevinç, Siyasal Bilgiler Fakültesi(Mülkiye) Anayasa Hukuku kürsüsünde öğretim üyesi olarak görev tapmakta iken 7 Şubat 2017 tarihli ve 29972 mükerrer sayılı Resmî Gazetede yayınlanan 686 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnameyle üniversitedeki akademisyenlik görevinden ihraç edilmiştir. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki son dersine Skype aracılığıyla katılmış, öğrencileri tarafından alkışlarla uğurlanmıştır. Sevinç, “Gün gelecek bize bu haksızlıkları yapanların hakkını da biz savunacağız” demiştir.

Mahatma Gandi’nin Tuz Yürüyüşü ile kıyaslanan ve 2017 yılında Ankara’dan İstanbul’a kadar devam eden Adalet Yürüyüşü’ne katılmıştır.

Üniversiteden ihraç edildikten sonra çok sayıda sivil toplum kuruluşunda Anayasa Hukuku dersleri vermiştir. Ankara 22. İdare Mahkemesi tarafından görevine iade kararı verilmiştir.

İnsan Hakları Okulu programında Anayasa Tarihi atölyesini yürütmüştür.

Açık Radyo’da ve birçok medya kuruluşunda röportajları ve yazıları yayınlanmıştır.

Kadıköy Moda Sahnesinde, halka açık Anayasa Tarihi dersleri vermektedir.

Akademik dünyada ve medyada açıkladığı görüşleriyle dikkat çekmiştir.

Sabahattin Ali‘yi hapislerde çürüten ülke Sevinç’in de saçlarını ağartmıştır.

Eserleri ve Makaleleri 

Doç. Dr. Murat Sevinç, Gazete Duvar, Diken, Radikal, Toplum ve Bilim, Birikim Dergisi, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi ile birçok dergi ve gazetede makale ve yazıları yayınlanmıştır.

Mümtaz Soysal’a Armağan kitabının hazırlanmasına katkıda bulunarak “Prof. Mümtaz Soysal’ın Dinamik Anayasa Anlayışı ve Kuruluş Anayasalarını Yeniden Okumak” isimli bölümü yazmıştır.

Gazete Duvar için yazdığı yazıların bir kısmını “Hey Garson!” adı altında kitaplaştırmıştır.

“Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası 1921 Anayasası ve Tutanakları”; “Türkiye’nin Anayasa İmtihanı, Cumhurbaşkanlığı – Başkanlık Tartışması”; “Türkiye’de Milletvekillerinin Dokunulmazlıkları” ve “Anayasa Yazıları” başlıkları ile kitapları vardır.
Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası 1921 Anayasası ve Tutanakları – Kitabın Sunumu

“Murat Sevinç ve Dinçer Demirkent’in etraflı bir yorum ve analizle sundukları 1921 Anayasası deneyimi, sadece ürünü olan belgeyle değil, asıl, müzakereleriyle dikkate değer. Bu müzakereler, anayasa ilkeleri ve kavramları hakkında, canlı ve zengin bir tartışma ortamını ortaya koyuyor. Aslında bütün temel politik meseleler hakkında – ve hâlâ canlılığını koruyan bir tartışma…

Kuruluşun İhmal Edilmiş İstisnası – İlk Bölüm

“Ne kadar daire küçülürse o kadar büyük salâhiyet veriniz, korkmayınız. Bahusus bu millet; kardaşlarım bu millet Türklük itibariyle asırlardanberi minelevvel demokratlıktan ruhunu almış ve islâmiyetin inzimamiyle bütün diğer anasırı muhtelife (çeşitli unsurlar) etrafına toplanarak bu dünyada demokratlığı, müsavatı (eşitliği) tesis etmiş bir millettir. Bundan hiç korkmayınız. Yalnız kardaşlarım asırlardanberi bu milletin hukuku şahsiyesi, hukuku milliyesi, hukuku umumiyesi istibdadın, kahrın altında zebun oldu, inledi, bitti. Arkadaşlar; bunun hukuki dairesi büyüdükçe emin olunuz kendi tarafından idare edilemez…”

Türkiye’nin Anayasa İmtihanı / Cumhurbaşkanlığı – Başkanlık Tartışması : Kitabın Sunumu

“Üretken anayasa hukukçusu Murat Sevinç, anayasa değişikliği teklifinin etraflı bir analizini yapıyor. Başkanlık, yarı başkanlık ve parlamenter sistem modellerinin hiçbirine uymayan bu “Cumhurbaşkanlığı sistemi”nin kendi içindeki analiziyle yetinmiyor. Bu modeli, içinden çıkıp geldiği anayasa tartışmaları ve Türkiye sağının “millî iradeci” arayışı içinde konumlandırıyor.

Hiçbir anayasa boşlukta durmaz. Ait olduğu ülkenin toprağından çıkar ve o toprağın niteliklerini barındırır. Yeşerdiği ülkede hangi sınıfın hâkim olduğu ve diğerleriyle ilişkisi, o ülkenin siyasal kültürü, tarihi, ekonomik ve kültürel gelişmişlik seviyesi, yaygın inanç ya da inançlar, anayasanın sözcükleri ve onların yorumlanması üzerinde belirleyici olur. (…) Buradan evrensel hukuk kural ve ilkeleri olmadığı, olamayacağı sonucu çıkmaz elbet. Birkaç bin yıldır tarih içinde oluşan ve çeşitli isimlerle adlandırılmış hukuk ekollerinin eleğinden geçip genel kabul görmüş temel ilkeler, evrensel kurallar var. Yüzyıllar içinde, çeşitli mücadeleler sonucunda ortaya çıkmış yönetim ilkeleri, hükümet biçimleri olduğu gibi.

2017 Nisan’ında halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği teklifi, Türkiye’nin yönetim sisteminde köklü değişiklikler getiriyor. “Rejim değişikliği” ölçeğinde tartışmalara veya tehdit algılamalarına zemin oluşturan bir değişim…

Üretken anayasa hukukçusu Murat Sevinç, bu anayasa değişikliği teklifinin etraflı bir analizini yapıyor. Başkanlık, yarı başkanlık ve parlamenter sistem modellerinin hiçbirine uymayan bu “Cumhurbaşkanlığı sistemi”nin kendi içindeki analiziyle yetinmiyor. Bu modeli, içinden çıkıp geldiği anayasa tartışmaları ve Türkiye sağının “millî iradeci” arayışı içinde konumlandırıyor. Ülkenin 150 yıla yaklaşan modern anayasa tarihinin serüvenini, öncelikle 2017 değişiklik teklifinin merkezinde yer alan cumhurbaşkanlığının konumuna odaklanarak, yeniden hatırlamamızı ve değerlendirmemizi sağlıyor. Sahici bir tartışmanın pek mümkün olamadığı bir ortamda, eleştirel tutumunu, sakin, serinkanlı, bilimsel olma sorumluluğuyla bağdaştıran bir çalışma.

Kitabında ‘partili cumhurbaşkanlığı’nı esas alan anayasa değişikliği teklifini analiz eden Sevinç, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve hükümetin ‘Türkiye’ye özgü’ diye nitelediği yeni sistemin hangi anayasa tartışmaları içinden çıktığı ve sağın ‘milli iradeci’ arayışında nereye oturduğu sorularının yanıtını arıyor. Sevinç, giriş bölümünde kitabı yazma amacını “Gürültüden duyulmayan seslerden biri daha olmak” diye açıklıyor.”

Anayasa Yazıları – Kitabın Önsözü

“Anayasa Yazıları, 1920-2011 arası anayasal kurumların anlatıldığı kısım dışında, geçmiş yıllarda kaleme alınmış ve çoğu A.Ü. SBF Dergisi’nde olmak üzere yayımlanmış makalelerden oluşuyor. Makalelerin tümünü gözden geçirip gerektiğince güncelleştirmeye çalıştım. SBF Dergisi dışında bir yazı Birikim’de, bir diğeri AKP Kitabı’nda yayımlanmıştı.

Yazıların seçilmesinde birkaç ölçüt göz önünde bulundurmaya çalıştım. Bu derleme, öncelikle öğrencilerden derste okumalarını talep ettiğim makalelerden oluşuyor. Aralarında bir seçim yapıp güncel siyasi tartışmaları yakından ilgilendiren anayasa konuları hakkında yazılmış olanları; anayasanın sistematiğini göz önünde bulundurarak bir araya getirdim.

İlk yazı Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne anayasal gelişmeleri içeriyor. Bu zaman zarfında yürürlüğe giren anayasaları çok kısa da olsa; temel ekonomik tercihler, başta asker-sivil olmak üzere hakim toplumsal katmanlar arasındaki ilişkiler bağlamında anlatmaya ve ayrıca her dönemin sonunda milletvekili genel seçim sonuçları ile seçim sistemindeki bazı değişiklikleri aktarmaya çalıştım. Sonraki yazıları, anayasanın sistematiği doğrultusunda; temel haklar, yasama, yürütme ve yargı organlarını göz önünde bulundurularak seçtim. Açlık grevleri, bayrağa saygısızlık ve vicdani retçilik gibi konular başta olmak üzere seçilen makalelerin ortak özelliği, Türkiye’de canlı siyasi tartışma ve kimi zaman yoğun duygusal tepkilere neden olmuş sorunların, anayasal açıdan, soğukkanlılıkla ele alınma çabasına ilişkin olmalarıdır. Öğrencilere olduğu kadar, söz konusu anayasal sorunlarla ilgilenen okuyucuya da hitap etmesini umduğum derlemenin içeriği anayasal gelişmelere bağlı olarak değişecektir.

Okuyacağınız makalelerin yazılması uzun yıllara yayıldı. Her birinde, burada isimleri anılması mümkün olmayan çok sayıda kişinin katkısı var. Ancak katkıda bulunanlardan ikisinin adını anmadan geçmem olanaksız. İlki, yitirdiğimiz Hocam Prof. Dr. Yavuz Sabuncu. İki Kürsü hocamdan biri olan Yavuz Sabuncu’nun benim ve Mülkiye’nin üzerinde emeği çoktur; nur içinde yatsın. Diğer Kürsü Hocam emekliye ayrılan Prof. Dr. Cem Eroğul. Hocamın, buradaki yazılarda, tezlerimde ve derslerde sarf ettiğim her sözcükte anlatılmaz emeği var. Üstelik yalnızca benim için değil, kendisinden akademik destek talep eden herkes için aynı özveriyi göstermiştir. Prof. Eroğul, gerek benim gerekse Mülkiye için, emektir. Kendisine kuru bir teşekkürden fazlasını borçluyum.” Murat Sevinç

Murat Sevinç’in Bazı Makaleleri

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARININ RESMİ GAZETE’DE YAYIMI İLE BAĞLAYICILIĞI ARASINDAKİ İLİŞKİ

TÜRKİYE’DE BAYRAĞA SAYGISIZLIK KONUSU

KRONİK / Öncesi ve Sonrasıyla 29 Mart 2009 Yerel Seçimi

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ KAPATMA DAVASI VE DEVLET YARDIMINDAN MAHRUM BIRAKMA YAPTIRIMI

Kronik: Devletin Siyasal Partilerle Sınavı: AKP’nin Kapatılması Davası

1995 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNİN SİYASAL PARTİLER TÜZEMİZE ETKİLERİ

2010 Anayasa Değişiklikleri: Yöntem ve İçerik Eleştirisi

Kronik: Hrant Dink Cinayetinin Düşündürdükleri

22. YASAMA DÖNEMİ’NİN (2002-2007) ARDINDAN, YASAMA BAĞIŞIKLIKLARI KONUSU

Kitap İncelemesi: Fazıl Sağlam, Siyasal Partiler Hukukunun Güncel Sorunları

Bir İnsan Hakları Olarak: Açlık Grevi

Güncel Gelişmelerin Işığında, 1982 Anayasasına Göre Cumhurbaşkanı

Kitap İncelemesi: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Önerisi

AMERİKAN YÜCE MAHKEMESİ

Prof. Mümtaz Soysal’ın Dinamik Anayasa Anlayışı ve Kuruluş Anayasalarını Yeniden Okumak

Gizem Yılmaz

0

Avukat Gizem Yılmaz, Bursa’da dünyaya geldi. Lise eğitimi sırasında “1982 Anayasası’nın 14.Maddesi” hakkında 2007 yılında yapılan makale yarışmasında yazdığı makale ile Bursa Atatürk Anadolu Lisesi’nde okul birincisi oldu. 2008 yılında Yahya Kemal Beyatlı’yı Anma şiir yarışmasında Bursa birincisi oldu.

2013 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu.

Marmara Üniversitesi Avrupa Araştırmaları Enstitüsü’nde Avrupa Birliği Hukuku üzerine yüksek lisansını tamamladı. “Avrupa Birliği Ortak Pazarında Miktar Kısıtlamalarına Eş Etkili Önlemler” başlıklı yüksek lisans teziyle Avrupa Birliği Antlaşmasına yeni bir taslak madde önerisi sundu. Tezi, kitap haline getirildikten sonra T.C. Ticaret Bakanlığı’na sunuldu ve Avrupa Komisyonu’nun konuyla ilgili hazırlık aşamasında olduğu yeni Tüzük hakkında devlet kurumları bilgilendirildi. Yılmaz, akademik kariyerine Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesindeki özel hukuk programında doktora yaparak devam etmekte ve “Milletlerarası İnşaat Sözleşmelerinde Çok Taraflı ve Birden Fazla Sözleşmeyle İlişkili (Kompleks) Tahkim” başlıklı tezini tamamlama  aşamasındadır. Eş zamanlı olarak Londra Queen Mary Üniversitesi Ticari Araştırmalar Merkezi bünyesindeki Uluslararası Tahkim Merkezinde ziyaretçi doktora araştırmacısı pozisyonuyla akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Mesleki Faaliyetleri, Sivil Toplum Çalışmaları, Projeleri ve Ödülleri  

İstanbul Barosu’na kayıtlı avukat olan Yılmaz arabuluculuk ve bilirkişilik faaliyetleri de yapmaktadır. Uluslararası sözleşmeler hukuku, inşaat ve gayrimenkul hukuku, tahkim ve uyuşmazlık çözümleri, milletlerarası özel hukuk, ticaret hukuku, borçlar hukuku, eşya hukuku, yabancılar ve aile hukuku, miras hukuku, alanlarında faaliyet mesleki faaliyet göstermektedir.

İstanbul Tahkim Derneği’nin (İSTA) ve İstanbul Barosu Tahkim Merkezi’nin üyesidir.

Avrupa Birliği’ne “Domestic Violence Suffered by Women Migrants Living Abroad” konulu bir proje yazarak aldığı fon ile Almanya’daki göçmen ailelerin yaşadığı sorunları incelemek ve raporlamak üzere yurt dışında proje gerçekleştirmiştir. Altı ay süren bu çalışmada, Avrupa’daki göçmenlerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerden biri olan Almanya’da, kadın haklarının hukuki ve dini boyutu, göçmenlik statüsü, göçmenlerin yaşadığı problemlerin aile hayatına yansıması, asimilasyon ve entegrasyon süreçleri değerlendirilmiş, çeşitli toplumsal gruplar, uzmanlar ve halk ile söyleşiler, röportajlar ve paneller gerçekleştirilmiş, projenin sonuçları üzerine nihai bir rapor oluşturularak AB Bakanlığı ile Türkiye’deki Ulusal Ajans’a sunulmuştur.

NATO, Navarino Network ve Kadir Has Üniversitesi iş birliğiyle Yunanistan’da gerçekleştirilen “Türk – Yunan Genç Liderler” çalışmasına katılmış, farklı disiplinlerde çalışan genç uzmanların bir araya getirildiği bu projede iki ülkenin geleceğine ışık tutacak çalışmalar geliştirilmesi hedeflenmiştir.

2021 yılında, Avrupa Konseyi Siyaset Okulu üyesi olarak Strazburg’da gerçekleştirilen Demokrasi Forumu’na katıldı ve AİHM ziyaretinde bulundu. TRT Radyo-1’de Prof. Dr. Murat Topuz’un sunduğu “Hukuk ve Hayat” konulu programın daimi konukları arasında yer almaktadır.

2024’te Delhi’de gerçekleştirilecek LexTalk World Conference serisinin “Lex -Falcon Global Awards” Hukuk Ödüllerine, ilk on yıllık kıdem kategorisinde yılın tahkim hukukçusu olarak aday gösterilmiştir.

Lisanslı yüzücü olarak katıldığı müsabakalarda kazandığı sekiz adet altın madalyası bulunmaktadır.

Avukat Gizem Yılmaz’ın Eserleri

Yılmaz’ın iki kitabı, çeşitli kitap bölümleri, tebliğleri ve hakemli dergilerde yayınlanmış bilimsel makaleleri bulunmaktadır.

Uluslararası Çocuk Kaçırmanın Hukuki Veçhelerine Dair Lahey Sözleşmesi Çerçevesinde Aile İçi Çocuk Kaçırma: Uygulanması – Güncel Sorunlar ve İlgili Mevzuat” başlıklı kitabı, 2021 yılı Kasım ayında Seçkin Yayınlarından basılmıştır.

Milletlerarası Özel Hukuk Sözleşmelerinin Anayasa Madde 90 Uyarınca Türk Hukukunda Uygulanması Sırasında Karşılaşılan Sorunlar başlıklı kitap bölümü ile Milletlerarası Özel Hukukta Yetki Sözleşmeleri başlıklı kitap bölümünün yazarıdır.

6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’na Göre Ticaret Ortaklıklarında Bölünme Süreci”; “Hukuk Muhakemeleri Kanunu Kapsamında Hakem Kararlarının İptali Sebepleri ve Hâkimin Karara Müdahalesi”; “Yargıtay Kararları Işığında İş Sözleşmesinin Performans Düşüklüğü Nedeniyle Feshi”; “Haksız Fiil Sorumluluğunun Metodolojik Serüveni; Kanunlar İhtilafı ve AB Roma II Tüzüğü Kapsamında Haksız Fiil Sorumluluğuna Uygulanacak Hukuk”; “AB Hukuk Düzleminde Irk Ayrımcılığı ve Ayrımcılık Yasağı”; “Özgür Basın Ütopyası – 4. Erk Olarak Basın” başlıklı hakemli makaleleri bulunmakta, ayrıca Anonim Şirketler, Avrupa Birliği Hukuku ve İngiltere Tahkim Hukukuna ilişkin çeşitli araştırma ve inceleme yazıları yayınlamaktadır. Gelişmekte olan yapay zekâ hukuku ve etik konularında da mikro seviyede akademik çalışmalar yürütmekte olan Yılmaz’ın, “Yapay Zekâ ve Robotların Sebep Olduğu Zararlardan Doğan Sorumluluğun Kusursuz Sorumluluk Hükümleri Çerçevesinde İncelenmesi” ve “Yapay Zekanın Yargı Sistemlerinde Kullanılmasına İlişkin Avrupa Etik Şartı” başlıklı çalışmaları da makale olarak yayımlanmıştır.

Mobbing Hukuku

0

Mobbing, kelime anlamı olarak, psikolojik şiddet, baskı, kuşatma, taciz, rahatsız etme, bezdirme ve sıkıntı verme anlamlarına gelmektedir. Günümüzde mobbing kavramı, iş hayatında yaygın olarak kullanılmakta, yıldırma ve iş yerinde psikolojik baskılama anlamında kullanılmaktadır. Hiyerarşik düzenin hakim olduğu kurum ve iş yerlerinde özellikle daha güçlü olanların zayıf olanları yıldırmak, psikolojik olarak baskı altına almak ve sistematik baskı uygulaması mobbing olarak tanımlanmaktadır.

Mobbing, genellikle çalışanların şerefine, doğruluğuna, güvenilirliğine ve mesleki yeterliliğine yapılan saldırı olarak gerçekleşmekte; mobbing uygulayan amirlere en büyük desteği nevrotik, korkak ve iktidar hırsı olan kişiler vermektedir. İletişim dili, negatif, küçük düşürücü, taciz edici ve baskı kurucu olup çoğunlukla aynı anda birden fazla kişi tarafından uygulanmaktadır.

Mobbing, öncelikle psikologlar tarafından bilimsel incelemelere tabi tutulmuş, ardından hukuki bir kavram olarak kullanılmaya başlanmış, yargı kararlarına konu olmaya başlamıştır. Türkiy’de mobbinge uğrayan kişilerin korumaya alınmasının yolu 2011 tarihide kabul edilen yeni Türk Borçlar Kanunu ve 2016 yılında kabul edilen Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu ile açılmıştır. 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasındaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Anayasa 125. madde: “İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolu açıktır…”

Anayasa 129. madde: “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler. Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez. Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.”

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunundaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Türk Ceza Kanunu 94. madde: “Bir kişiye karşı insan onuruyla bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine, aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasına hükmolunur…. Bu suçun işlenişine iştirak eden diğer kişiler de kamu görevlisi gibi cezalandırılır. Bu suçun ihmali davranışla işlenmesi halinde, verilecek cezada bu nedenle indirim yapılmaz.”

2011 Yılında Çıkarılan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunundaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Türk Borçlar Kanunu 417.madde: “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.”

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunundaki Mobbing Yasağı ile İlişkili Maddeler

Devlet Memurları Kanunu 10. madde: “…Amir, maiyetindeki memurlara hakkaniyet ve eşitlik içinde davranır. Amirlik yetkisini kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirtilen esaslar içinde kullanır…”

Devlet Memurları Kanunu 11. madde: “Devlet memurları kanun, tüzük ve yönetmeliklerde belirtilen esaslara uymakla ve amirler tarafından verilen görevleri yerine getirmekle yükümlü ve görevlerinin iyi ve doğru yürütülmesinden amirlerine karşı sorumludurlar.”

Devlet Memurları Kanunu 17. madde: “Devlet memurları, bu kanun ve bu kanuna dayanılarak yayınlanan tüzük ve yönetmeliklere göre tayin ve tespit olunup yürürlükte bulunan hükümlerin kendileri hakkında aynen uygulanmasını istemek hakkına sahiptirler.”

Devlet Memurları Kanunu 21. madde: “Devlet memurları kurumlarıyla ilgili resmi ve şahsi işlerinden dolayı müracaat; amirleri veya kurumları tarafından kendilerine uygulanan idari eylem ve işlemlerden dolayı şikayet ve dava açma hakkına sahiptirler.”

Mobbing Hukuku Kitabı 
Mobbing Hukuku – Dr. Ferhat Uslu, Prof. Dr. Hasan Tutar

Mobbing Hukuku isimli eser Dr. Ferhat Uslu ve Hasan Tutar tarafından yazılmış, Adalet Yayınevi tarafından 2018 yılında basılmıştır. Eser, Mobbing ve Mobbing Hukuku alanında yazılmış istisnai eserlerdendir.

Mobbing Hukuku Kitabının tanıtım yazısı şu şekildedir:

“Örgütlenmenin olduğu her yerde mobbing olgusu her zaman vardı; ancak mobbing konusunda bilinç veya farkındalık “mobbing” kavramının tanımlandığı ve çerçevesinin çizildiği 1980’li yıllara gelinceye kadar bulunmamaktaydı. Bu yüzden mobbing, eski dönemlerden beri bir olgu olarak mevcudiyetini korumakla birlikte, 1980’li yıllardan önce kavram olarak ortaya çıkmamıştı. Mobbing olgusunun kavramsallaştırılması önce örgüt psikologlarının, sonra da hukukçuların çabalarıyla mümkün olmuştur.

Mobbingin çerçevesinin ortaya çıkıncaya kadar neyin mobbing neyin kötü muamele, neyin haksızlık olduğunun ayırımına varılamaması bu alanda önemli karmaşalara neden olmaktaydı. Önce Batıda daha sonra Türkiye’de ve dünyanın özellikle endüstri ilişkilerinin ve iş hukukun gelişmiş olduğu ülkelerinde mobbing olgusu üzerinde, teorik ve hukuksal düzeyde önemli somut gelişmeler yaşanmaya başlandı. Günümüzde mobbing hukuksal düzenlemelerin konusunu oluşturduğu gibi, ayrıca yargı organlarının kararlarında da kendisine sıklıkla yer bulmaktadır. Mobbingle mücadele için uluslararası ve ulusal hukuk düzeyinde önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Ülkemizde bu konuda en önemli adım, 11.01.2011 tarih ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ile 06.04.2016 tarih ve 6701 sayılı Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu Kanunu’nun kabul edilmesiyle atılmıştır.

Son zamanlarda sıklıkla gerek ilk derece mahkemeleri gerekse de istinaf ve yüksek yargı kararlarına konu olan mobbing, kamu-özel, kadın-erkek, yüksek eğitimli-ilk ya da orta eğitimli olmasına bakılmaksızın her yerde ve herkesin yaşayabileceği bir örgütsel sorun sarmalı olarak devam etmektedir. Ne var ki mobbingle ilgili, kimi bireysel, kurumsal ve hukuksal mücadele yolları da yok değildir. Bu çalışma mobbing olgusuyla hukuksal açıdan mücadele etmek amacıyla ele alınmıştır. Esas olan hukuksal yollara başvurmadan önleyici mekanizmalarla mobbingin önlenmesidir; ancak her şeye rağmen mobbing devam ediyor ise hukuksal başvuru yollarının var olduğunu unutmamak gerekir. “Mobbing Hukuku” adlı bu çalışmamızın, mobbingten kaynaklanan sorunların çözümünde yararlı olmasını dileriz.”

Mobbing Hukuku Kitabının Yazarı Dr. Ferhat Uslu
Dr. Ferhat Uslu

Ferhat Uslu, 27 Eylül 1979 Tarihinde Bursa ili, İnegöl ilçesi, Gündüzlü (Muzal) Köyü’nde dünyaya gelmiş, 1990 yılında Gündüzlü Köyü İlkokulu’ndan; 1993 yılında İnegöl Sinanbey Ortaokulu’ndan; 1996 yılında İnegöl Ticaret Meslek Lisesi’nden; 2000 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Meslek Yüksekokulu’ndan; 2004 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Anayasa Hukuku akademisyeni olan Uslu, 2008 yılında Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Hukuk Anabilim Dalı, Kamu Hukuku Bilim Dalı Tezli Yüksek Lisans Programı’nı, “Anayasa Yargısının Meşruluğu Sorunu Işığında Türk Anayasa Mahkemesi” adlı yüksek lisans teziyle; 2013 yılında İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kamu Hukuku Anabilim Dalı Doktora Programı’nı “Anayasa Yargısının Sınırları Sorunu” adlı doktora teziyle tamamlamıştır.

Dr. Ferhat Uslu, 2007-2009 ve 2012-2014 yılları arasında Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Anayasa Hukuku Anabilim Dalında ve 2009-2012 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Anayasa Hukuku Anabilim Dalında Araştırma Görevlisi olarak görev yapmıştır.

Uslu, 18 Ağustos 2014 tarihinde Sakarya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku Bölümü Anayasa Hukuku Anabilim Dalı’na Yardımcı Doçent Doktor unvanıyla Öğretim Üyesi olarak atanmıştır.

Uslu, Mayıs-Ağustos 2016 tarihleri arasında Harvard Law School’da (ABD-Boston-Massachusetts) bilimsel araştırmalarda bulunmuştur.

Ferhat USLU, halen Sakarya Üniversitesi’nin çeşitli fakültelerinde Hukuka Giriş, Anayasa Hukuku Genel Esaslar, Anayasa Yargısı, Türk Anayasa Hukuku, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru, Siyasi Partiler Hukuku, İnsan Hakları Hukuku, Genel Kamu Hukuku ve Spor Hukuku dersleri vermektedir.

Uslu, İngilizce bilmektedir.

49’lar Davası

0

49’lar Davası, İleri Yurt gazetesini çıkaran Musa Anter, Canip Yıldırım ve Yusuf Azizoğlu’nun yayımladığı Kürtçe şiiri Qimil/Kımıl sebebiyle 1961 yılında açılan davadır. Sanıkların 16’sı hukukçulardan oluşmaktadır.

Musa Anter’e destek veren 50 kişi gözaltına alınmış, 22 eylül 1959’da tutuklamalar başlamıştır. Gözaltına alınanlardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kalmış ve dava bu sayıyla anılır olmuştur. Sanıklar 14 ay tutuklu kalıp mahkemeye çıkarılmayı bekmiş, bu sırada 27 Mayıs Darbesi gerçekleşmiş ve 3 Ocak 1961 tarihinde yargılama başlamıştır.

Cumhuriyet Savcılığı, 49 sanığın 24 ‘ü hakkında TCK’nun 125. maddesinin “Türkiye Cumhuriyeti topraklarının tamamını veya bir kısmını bir ecnebi devlet idaresine geçirmeğe veya devletin istiklalini tenkise veyahut memleketin bir parçasını hükümet idaresinden çıkarmağa teşebbüs eden kimse idama mahkum olur.” hükmüne göre yargılanması istemiştir.  Yargılananlardan; Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Nami Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’in idamı talep edilmiştir.

14 ay tutuklu kaldıktan sonra sanıklar mahkemeye çıkarılmayı beklerken 27 Mayıs Darbesi gerçekleşmiş, Bağımsız bir Kürt devleti kurmayı amaçlamakla suçlanan 49 kişinin yargılanmasına Ankara’da, 3 Ocak 1961 tarihinde başlamıştır.

49’lar Davasında yargılanan kişiler şu isimlerden oluşmaktadır:

  1. Şevket Turan, (Mardin – Gülhane Tıp Akademisi Maliye Şube müdürü ve levazım binbaşısı)
  2. Naci Kutlay, (Kars – Çamlıdere Devlet Hastanesi’nde uzman doktor)
  3. Ali Karahan, (Siverek – Avukat)
  4. Koço Elbistan, (Hassa – Kırıkhan’da ilçe doktoru)
  5. Yavuz Çamlıbel, (Doğubayazıt – Yedek topçu asteğmen)
  6. Mehmet Ali Dinler, (Cizre – Ankara Hukuk Fakültesi birinci sınıf öğrencisi)
  7. Yusuf Kaçar, (Dersim, Nazimiye – Birinci İnşaat Tekniker Okulu öğrencisi)
  8. Nurettin Yılmaz, (Cizre – Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi)
  9. Ziya Nami Şerefhanoğlu, (Bitlis – Avukat)
  10. Medet Serhat, (Iğdır – İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi)
  11. Hasan Akkuş, (Urfa – İktisat Fakültesi öğrencisi)
  12. Örfi Akkoyunlu, (Pötürge – Madeni eşya fabrikatörü)
  13. Selim Kılıçoğlu, (Varto – Kıdemli üsteğmen)
  14. Şahabettin Septioğlu, (Palu – Yüksek Ziraat Mühendisi, Levazım Asteğmeni)
  15. Said Elçi, (Bingöl – Muhasebeci)
  16. Sait Kırmızıtoprak, (Dersim, Nazımiye – İstanbul Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi)
  17. Yaşar Kaya, (Iğdır – İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi)
  18. Faik Savaş, (Genç – İstanbul Hukuk Fakültesi Öğrencisi)
  19. Haydar Aksu, (Kiğı – Stajyer Avukat)
  20. Ziya Acar, (Kulp – İstanbul Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi
  21. Fadıl Budak, (Diyarbakır – İstanbul Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi)
  22. Halil Demirel, (Islahiye – Yardımcı topçu asteğmen)
  23. Ferit Bilen, (Diyarbakır – Kundura mağazası sahibi)
  24. Esat Cemiloğlu, (Diyarbakır – Yüksek Ziraat Mühendisi)
  25. Mustafa Nuri Direkçigil, (Diyarbakır – Sağlık Müfettişi)
  26. Fevzi Avşar, (Kars – İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi)
  27. Necati Siyahkan, (Siverek – İstanbul Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi)
  28. Hasan Ulus, (Erzurum)
  29. Nazmi Balkaş, (Lice – İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi öğrencisi)
  30. Hüseyin Oğuz Üçok, (Diyarbakır – İstanbul Tıp Fakültesi Diş Hekimliği öğrencisi)
  31. Mehmet Nazım Çiğdem, (Ankara – Boya ve inşaat işleri ustası)
  32. Fevzi Kartal, (Van – Yedek asteğmen)
  33. Mehmet Aydemir, (Siverek – İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi)
  34. Abdurrahman Efem Dolak, (Diyarbakır – İleri Yurt Gazetesinin sahibi ve Güven Gazetesinin ortağı)
  35. Musa Anter, (Nusaybin)
  36. Canip Yıldırım, (Diyarbakır – Avukat)
  37. Emin Kotan, (Muş – Elektrik Muhasibi)
  38. Ökkeş Karadağ, (Maraş)
  39. Muhsin Şavata, (Malatya – Hayvan Tüccarı)
  40. Turgut Akın, (Ergani – Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi üçüncü sınıf örgencisi)
  41. Sıtkı Elbistan, (Hassa – Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi)
  42. Şerafettin Elçi, (Cizre – Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi)
  43. Mustafa Ramanlı, (Beşiri – Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi)
  44. Mehmet Özer, (Siverek – Ankara Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi)
  45. Feyzullah Demirtaş, (Palu – Ziraat teknisyeni)
  46. Cezmi Balkaş, (Lice – Orman Fakültesi öğrencisi)
  47. Halis Yokuş, (Kars – İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi öğrencisi)
  48. İsmet Balkaş, (Lice – Tıp Fakültesi öğrencisi)
  49. Sait Bingöl, (Bingöl – İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi)

49’lar Davasında idamla yargılanan 25 sanıktan 10’u beraat etmiş, 15’i ise 1965 yılında TCK’nun 141 ve 142. maddelerinden 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası almıştır.

İdam hükmü öngören TCK maddesi 2004 yılında AB düzenlemeleri kapsamında müebbet hapis öngören düzenleme ile değiştirilmiştir.

Sanıklardan Ali Karahan, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. 1956’da kısa süreliğine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı yardımcılığı yapıştır. Hakkari ve ilçelerinde hakimlik yaptıktan sonra 1959’da 49’lar Davası‘nda en yaşlı sanık olarak tutuklanmıştır. 

Sanıklardan hukukçu da olan Şerafettin Elçi, TKDP kurucusudur ve daha sonra Bayındırlık Bakanlığı yapmıştır. 

Davada yargılananlardan Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı kurucu üyesi Avukat Medet Serhat’ 12 Kasım 1994 yılında İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmiştir.

Musa Anter, 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’ın Seyrantepe mahallesinde uğradığı silahlı saldırıda sol bacağına iki, kalbi ve kafasına birer kurşun sıkılarak öldürülmüştür. Ölümü, TRT 6 ekranlarında yayınlanan JAN (Sızı) dizisine konu edilmiştir.

Kırkdokuzlar Olayı ya da 49’lar Davası olarak tarihe geçen yargılamalar,  Yavuz Çamlıbel  tarafından bir kitap incelemesine konu edilmiş, “49’lar Davası: Bir garip ülkenin idamlık Kürtleri” isimli kitap Algı Yayıncılık tarafından 2007 yılında yayınlanmıştır.

Olayın tarihçesi, TRT6 televizyon kanalında Fetullah Kaya tarafından belgesel formatında yayınlanmış, Askeri Mahkemenin tüm iddianame, ifade ve kararlarına ulaşılmış, geniş bir arşiv taraması yapılmış, davanın son yaşayan mahkumları ile yapılan röportajlara yer verilmiştir.

Yargılananlardan, Avukat Medet Serhat Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV) kurucu üyesidir ve 12 Kasım 1994 tarihinde İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirmiştir. 

 

“Diyorum ki; kamera şöyle bir kare ile başlasa! Ülke, istibdada hâlâ meyilli birilerinin “Artık yeter. Söz milletin” sloganına güvenip oy vererek yeni bir sürece girmiştir. Bolluk, refah ve hürriyet vaadi vardır söylemlerde. Bir gün gelmiştir ki; bu vaatleri paylaşanlar imtina etmişlerdir sözlerinden. Bu kez kamera kerli felli bir adamın dudaklarından dökülen kelimelere takılı kalmıştır: Üstelik zat ülkenin cumhurbaşkanıdır; “Kürtlerden bin tanesini Taksim Meydanında sallandıralım ki diğerlerine ibret-i âlem olsun” demektedir. Yetmemiştir muhterem zatın söyledikleri, ülkenin Başbakanı da teyit etmektedir: “Sallandıralım. Ama dış kamuoyuna da Komünist Kürtçü bir hareket olarak yansıtalım ki ekonomik anlamda bunu bir avantaja dönüştürelim”. Ve sonra kurulur tezgâh. 50 kişilik onay alınır. İsimlerin yazılacağı yerler boş bırakılıp sonra doldurulmak kaydıyla. Toparlanır 50 Kürt şahsiyeti. Mekân, İstanbul Harbiye Merkez Kumandanlığı olarak seçilir. Hücre sayısı 40 kişilik olduğundan 10 kişi duruşmalara dışarıdan katılır. Ve ülke 1959 senesinde Kürt şahsiyetler hakkında savcının idam istemiyle gündem tutar. Çok acı çeker içerdekiler. Biri ölür. İçerdekilerin yakınları perişan olur. Dört yıl sonra tümü beraat eder. Ama olayın yaşandığı tarihten tam 50 yıl sonra biri, Yavuz Çamlıbel çıkar ve bir kez daha 49’lar dosyasını, kendi tanıklığında yeniden açar.”

Mehmet Emin Artuk

0
Yazar Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk

Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, 1948 yılında İstanbul’da Aksaray semtinde doğmuş, orta ve lise eğitimini Saint-Benoit Fransız Erkek Lisesinde tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırarak hukuk kariyerine başlamıştır. Artuk’un babası, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun olan tarihçi, İslami Nümizmat, Epigraf İbrahim ARTUK, annesi ise Ankara Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesinde okuyan Türkiye’nin ilk arkeologlarından Cevriye ARTUK’dur. Artuk’un ilk çocukluk yılları anne ve babasının görevlerinden ötürü İstanbul’da geçmiş, akabinde Ankara’da bulunmuştur.

Emin Artuk:  “Bir fakültenin kütüphanesi o fakültenin kalbidir.”
Akademik Kariyeri

Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra 1972 yılında Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Doktora öğrenimine başlamış, doktora tezini Prof. Dr. Dietrich Oehier’in akademik danışmanlığında hazırlamıştır. “Sinn und Zweck der Strafe und die Massnahmen zur Sicherung und Besserung im türkischen Strafrecht” (Cezanın Anlam ve Gayesi ve Türk Ceza Hukukunda Emniyet Tedbirleri) adıyla hazırladığı doktora tezi Magna Cum Laude (Pekiyi) derecesiyle 20.12.1977 tarihinde kabul edilmiş ve Hukuk Doktoru unvanını kazanmıştır. 

Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk’un doktora tezi Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından “Neue Kölner Rechtswissenschaftliche Abhandlungen” adlı bilimsel seriye alınarak yayınlanmıştır.
.
Türkiye’de ceza hukukunun duayenlerinden kabul edilen Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, 1978-1979 yıllarında Köln Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Ceza Hukuku Enstitüsünde çalışmalarını sürdürmüş, Türkiye’ye dönerek 7.1.1980 tarihinde İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Siyasal Bilgiler Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Öğretim görevliliğine atanmıştır.
Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, 19 Ekim 1982’de yardımcı doçent olarak görevine devam etmiş, 1984 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyeliği görevine başlamıştır. Uzun yıllar boyunca Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde akademik faaliyet yürütmüş, bir çok idari ve bilimsel görev üstlenmiş, binlerce öğrenci yetiştirmiştir.  Artuk, 1984-85 ders yılında rotasyonla gönderildiği Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde Ceza Hukuku Genel ve Özel Hükümler derslerini yürütmüş, buradaki çalışması takdirname ile ödüllendirilmiştir.
Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk-İstanbul Barosunun düzenlemiş olduğu bir sempozyumda
Artuk, 02 Kasım 1987 tarihinde Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde “Mukayeseli Çocuk Muhakemesi Hukuku” adlı çalışmasıyla doçentliğe atanmış, Ceza ve Ceza Usulü Hukuku Doçenti unvanını kazanmış, 21 Eylül 1993 tarihinde Hukuk Profesörü olmuştur.
Bilimsel ve İdari Görevleri 
İyi derecede Almanca ve Fransızca bilen Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki Lisans derslerini yürütürken bir yandan da Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans ve Doktora dersleri vermiştir.
Medipol Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Beykent Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Doğuş Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Şehir Üniversitesi Hukuk Fakültesinde ceza hukuku dersleri vermiştir.
Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, hukuk fakültelerinde vermiş olduğu dersler yanında, Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi Bölümü, Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü, Marmara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Marmara Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü, Şükrü Balcı Polis Meslek Yüksekokulu, Adile Sadullah Mermerci Polis Meslek Yüksekokulu, Etiler Polis Eğitim Merkezi gibi kurumlarda ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora derslerine katılmış, yüksek lisans ve doktora tez jürilerinde görev almıştır.

Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığını yürütmüş, 2008 ile 2015 yılları arasında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı görevinde bulunmuştur.

Artuk, birçok ceza hukuku öğretim üyesine hocalık yapmış, ceza kanun taslaklarının hazırlandığı komisyonlarda görev yapmıştır. 1997 ve 2000 Ceza Kanunu tasarılarını hazırlayan bilimsel komisyonun üyeleri arasında yer almıştır. Emin Artuk, avukatlık yapmamıştır.

Ceza Hukuku alanında yazmış olduğu birçok eseri hukuk fakültesinde kaynak olarak kullanılan Artuk’un Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Baro dergileri ve diğer dergilerde yayınlanmış birçok bilimsel makalesi bulunmaktadır. Sayısız konferans ve panele katılan Artuk, Ceza Hukuku Dergisinin düzenlediği makale yarışmalarında jüri üyeliği yapmıştır.

Mehmet Emin Artuk-Medipost Röportajı
Ceza Hukuku Anlayışı ve Eserleri

Medipol Üniversitesi Dergisi Medipost’a vermiş olduğu bir röportajda Artuk, hukuk okumasının tamamen bir tesadüf olduğunu, babasından ötürü tarihe olan ilgisi sebebiyle üniversite sınavında tercihini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü olarak yaptığını; tarih okumak için kayda gittiğinde askerlik şubesinden evrak istenmesi üzerine Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdığını ifade etmiştir.

Türk Ceza Kanununun iktibas edildiği İtalyan Ceza Kanununda ölüm cezası olmamasını da dikkate alarak ölüm cezasına karşı olan Artuk, Türk Hukukunda, Prof. Dr. Faruk Erem‘in yaşamı boyunca savunduğu hümanist doktrinin yaşayan temsilcisidir.

Cesare Beccaria Bonesana, Artuk’un referans verdiği önemli hukukçulardandır.

Artuk, popüler olma gayesi gütmeyen, kitaplarının arasında yaşamını devam ettiren ve eserleri ile ön plana çıkan bir hukukçu olması yanında öğrencileri tarafından Einstein’a benzetilen bir teorisyendir.

Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk’un Eserleri

Prof. Dr. Mehmet Emin Artuk’un eserleri sade ve yalındır. Kitaplarını sade dilde yazmasının nedenini ”Bir çok hukuk kitaplarının dili oldukça ağır, önemli olan burada hukuk öğrencisinin dersi anlaması ve kavramasıdır. Bazı yazarlar, kitaplarının ağdalı bir dille yazılmış olmasını marifet sanırlar bu doğru değildir.” şeklinde açıklamıştır.

Uluslararası Adalet Divanı Statüsü

0
Uluslararası Adalet Divanı Statüsü

Uluslararası Adalet Divanı(The International Court of Justice), Birleşmiş Milletler’in (BM) başlıca yargı organı olan ve problemleri çözmede kullanılan uluslararası bir mahkemedir. Görevi, devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözüme kavuşturmak ve birleşmiş Milletler ve ona bağlı özel teşkilatlara hukuk müşavirliği hizmeti vermektir. Birleşmiş Milletlere üye olan devletlere açık olan Uluslararası Adalet Divanı kişi ve uluslararası örgütlere açık değildir.

Lahey Divanı olarak bilinen divanın kuruluşu, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının ayrılmaz parçası olan Statü’nün 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanması ve 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmesi ile gerçekleşmiştir. Türkiye Antlaşmayı, BM Kuruluş Antlaşması ile birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamıştır. Antlaşmanın kabulüne dair onay kanunu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

Uluslararası Adalet Divanının Faaliyet Alanı Divanın yetki alanı, uluslararası uyuşmazlıklarda taraf olan ülkelerin çözülmesi için kendisine getirdikleri davalardan oluşur. BM Antlaşmasında ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda öngörülmüş konular divanın görev alanına girmektedir. Mahkemenin görevi BM tarafından tanınan ülkeler arasında, uluslararası hukuka aykırı sorunları çözmek ve BM organları tarafından çözülemeyen problemlere çözüm önerileri getirmektir. Uluslararası Adalet Divanı (UAD), ceza mahkemesi değildir.

Uluslararası Adalet Divanı’nın merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden seçilen 15 yargıçtan oluşmaktadır. Yargıçlar değişik ülkelerden seçilmekte, böylece dünyadaki değişik hukuk sistemlerinin temsil edilmesi sağlanmaya çalışılmaktadır.

Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşması’nın (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanı’nın çalışma esaslarını belirler.

Uluslararası Adalet Divanı

Uluslararası Adalet Divanı Statüsü
1. Madde

Birleşmiş Milletler Antlaşması ile, Birleşmiş Milletler’in başlıca adli organı olarak kurulan Uluslararası Adalet Divanı, işbu Statü hükümleri uyarınca oluşturulacak ve işlev görecektir.

I. BÖLÜM: 
Divan’ın Kuruluşu
2. Madde

Divan, yüksek ahlaki karaktere sahip, kendi ülkelerinde en yüksek adli görevlerin yerine getirilmesi için gerekli koşulları benliklerinde toplayan ya da uluslararası hukuk alanında yetkileri herkesçe kabul edilmiş birer hukukçu niteliğinde olan kişiler arasından uyruklarına bakılmaksızın seçilen bağımsız yargıçlardan oluşan bir kuruldur.

3. Madde

Divan 15 üyeden oluşur. Aynı devletin birden çok uyruğu aynı zamanda Divan’da yargıç olamaz. Divan’a üyelik açısından, birden fazla devletin uyruğu olarak kabul edilebilecek bir kişi kamusal ve siyasal haklarını olağan olarak hangi devlette kullanıyorsa, o devletin uyruğu sayılacaktır.

4. Madde

1. Divan üyeleri, Sürekli Hakemlik Mahkemesi ulusal hükümlerinin aday gösterdiği kişiler listesinden Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi tarafından, aşağıdaki hükümler uyarınca seçilir.

2. Sürekli Hakemlik Mahkemesi’nde temsil edilmeyen Birleşmiş Milletler üyelerinin durumunda ise, adaylar, uluslararası uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesine ilişkin 1907 La Haye Sözleşmesi’nin 44. Madde’sinde öngörülen koşullar aynen uygulanarak, hükümetlerince bu amaçla atanmış ulusal kümeler tarafından gösterilecektir.

3. İşbu Statü’ye taraf olup da Birleşmiş Milletler üyesi olmayan bir devletin Divan üyelerinin seçimine hangi koşullar altında katılabileceği, bu konuda özel bir anla manın bulunmaması durumunda, Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından belirlenir.

5. Madde

1. Seçim tarihinden en az üç ay önce, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, işbu Statü’ye taraf olan devletlerin Sürekli Hakemlik Mahkemesi’ndeki üyelerini ve 4. Maddenin 2. fıkrası uyarınca atanmış olan ulusal küme üyelerini, ulusal kümeler halinde, Divan üyeliği görevini kabul edebilecek durumda olan kişileri belirli bir süre içinde aday göstermeye yazılı olarak çağırabilir.

2. Hiçbir küme, en çok ikisi kendi uyrukluğunda olmak üzere dörtten çok aday gösteremez. Hiçbir durumda, doldurulacak yer sayısının iki katından çok aday gösterilemez.

6. Madde

Bu aday gösterme işlemine geçilmeden önce her ulusal kümenin, ülkesindeki en yüksek mahkemeye, hukuk fakülte ve okullarına, hukukun incelenmesi ile uğraşan ulusal akademilerle uluslararası akademilerin ulusal kollarına danışması tavsiye edilir.

7. Madde

1. Genel Sekreter, böylece saptanmış tüm adayların alfabe sırasına göre bir listesini hazırlar; 12. Maddenin 2. fıkrasında öngörülen durum dışında, yalnızca bu kişiler seçilebilir.

2. Genel Sekreter bu listeyi Genel Kurul’a ve Güvenlik Konseyi’ne sunar.

8. Madde

Genel Kurul ile Güvenlik Konseyi, Divan üyelerinin seçimini birbirlerinden bağımsız olarak yürütürler.

9. Madde

Her seçimde seçmenler Divan’a seçilecek kişilerin yalnızca istenen koşulları benliklerinde toplamış olmalarını değil, aynı zamanda kurul olarak belli başlı uygarlık biçimlerini ve dünyanın başlıca hukuk sistemlerini temsil etmelerini de göz önünde bulunduracaktır.

10. Madde

1. Genel Kurul’da ve Güvenlik Konseyi’nde oyların salt çoğunluğunu elde etmiş olan adaylar seçilmiş olurlar.

2. Gerek yargıçların seçimi, gerekse aşağıdaki 12. Madde’de öngörülen komisyon üyelerinin atanması konusunda Güvenlik Konseyi’nde yapılacak oylamada, Güvenlik Konseyi’nin sürekli olmayan üyeleri arasında hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.

3. Aynı devletin birden çok uyruğunun hem Genel Kurul’un hem de Güvenlik Konseyi’nin oylarının salt çoğunluğunu elde etmesi durumunda, bunlardan yalnızca en yaşlısı seçilmiş sayılır.

11 . Madde

İlk seçim oturumu sonucunda bir ya da daha çok üyelik boş kalırsa, ikinci ve gerekirse üçüncü bir oturum yapılır.

12. Madde

1. Üçüncü seçim oturumundan sonra, yine boş üyelikler kalırsa, ya Genel Kurul’un ya da Güvenlik Konseyi’nin isteği üzerine, her boş üyelik için salt çoğunlukla bir ad seçip Genel Kurul’un ve Güvenlik Konseyi’nin ayrı ayrı kabullerine sunmak üzere, üçü Genel Kurul’ca üçü de Güvenlik Konseyi’nce atanan altı üyeli bir arabulma komisyonu her zaman kurulabilir.

2. Arabulma komisyonu, aranan koşulları yerine getiren bir kişi üzerinde oybirliğine varırsa, 7. Madde’de öngörülen aday listesinde yer almamı olsa bile, o kişinin adını listeye koyabilir.

3. Arabulma komisyonu, seçimi başaramayacağı yolunda kesin bir kanıya varırsa, Divan’ın önceden seçilmiş üyeleri, Güvenlik Konseyi’nce saptanacak bir süre içinde, ister Genel Kurul’da, isterse Güvenlik Konseyi’nde oy almış adaylar arasında bir seçme yaparak boş üyelikleri doldururlar.

4. Yargıçlar arasında oyların eşit bölünmesi durumunda en yaşlı yargıcın oyu üstün sayılır.

13. Madde

1. Divan üyeleri dokuz yıl için seçilirler ve yeniden seçilebilirler; bununla birlikte, ilk seçimde seçilen yargıçlardan beşinin görev süreleri üç yıl, beşininki ise altı yıl sonunda bitecektir.

2. Yukarıda belirtilen üç ve altı yıllık başlangıç dönemlerinin sonunda görev süreleri bitecek olan yargıçlar, ilk seçimin tamamlanmasından hemen sonra Genel Sekreter tarafından ad çekme yöntemi ile belirlenecektir.

3. Divan üyeleri yerlerine yenileri gelinceye dek görev başında kalırlar. Yerlerine yenileri seçilse dahi, ellerindeki işlere bakmayı sürdürürler.

4. Divan üyelerinden birinin görevden çekilmesi durumunda, çekilme mektubu, Genel Sekreter’e iletilmek üzere Divan Başkanı’na verilecektir. Bu son bildirimle birlikte üyelik makamı boşalmış olur.

14. Madde

Boşalan üyelikler ilk seçimde izlenen yönteme göre doldurulur; ancak, aşağıdaki hüküm saklıdır : üyeliğin boşalmasından sonra bir ay içinde Genel Sekreter, 5. Madde’de öngörülen çağrıyı yapacak, seçim tarihi de Güvenlik Konseyi’nce saptanacaktır.

15. Madde

Görev süresi bitmemi bir üyenin yerini doldurmak üzere seçilen bir Divan üyesi, öncekinin süresini tamamlar.

16. Madde

1. Divan üyeleri, siyasal ve idari herhangi bir görev yapamayacakları gibi, mesleki nitelikte herhangi bir başka işle de uğraşamazlar.

2. Bu konuda herhangi bir kuşku doğması durumunda, Divan karar verir.

17. Madde

1. Divan üyeleri hiçbir işte temsilcilik, danışmanlık ya da avukatlık yapamazlar.

2. Divan üyeleri, daha önce taraflardan birinin temsilcisi, danışmanı ya da avukatı, ulusal ya da uluslararası bir mahkemenin veya bir uluslararası soruşturma komisyonunun üyesi olarak ya da her hangi bir başka sıfatla karışmış oldukları hiç bir işin çözümüne katılamazlar.

3. Bu konuda herhangi bir kuşku doğması durumunda, Divan karar verir.

18. Madde

1. İstenen koşulları artık taşımadıklarına öteki üyeler tarafından oybirliğiyle hükmedilmedikçe, Divan üyeleri görevden alınamazlar.

2. Böyle bir görevden alma durumu Divan Yazmanı tarafından Genel Sekreter’e bildirilir.

3. Bu bildirimle birlikte üyelik makamı boşalmış olur.

19. Madde

Divan’ın üyeleri, görevlerini yaptıkları sırada diplomatik ayrıcalık, bağışıklık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.

20. Madde

Divan’ın her üyesi, görevine başlamadan önce, açık celsede yetkilerini tam bir tarafsızlık ve vicdan bütünlüğü içinde kullanacağını resmen bildirir.

21. Madde

1. Divan kendisine üç yıl için bir Başkan, bir de Başkan Yardımcısı seçer; bu kişiler yeniden bu görevlere seçilebilirler.

2. Divan, Yazmanı’nı atar ve gerekli olabilecek başka memurların atamasını yapabilir.

22. Madde

1. Divan’ın merkezi Lahey olarak saptanmıştır. Bununla birlikte Divan, uygun gördüğü takdirde başka bir yerde toplanarak görevini yapabilir.

2. Başkan ve Yazman, Divan’ın merkezinde otururlar.

23. Madde

1. Divan, tarih ve süreleri kendisince saptanacak olan adli tatiller dışında, sürekli olarak görev halinde bulunur.

2. Divan üyelerinin belirli dönemlerde izne çıkma hakkı vardır; bunun tarih ve süreleri, her yargıcın eviyle Lahey arasındaki uzaklık gözönüne alınarak Divan’ca saptanır.

3. Divan üyeleri, izinde olmadıkça ya da hastalık veya Başkan’a gereğince açıklanan başka ciddi nedenler yüzünden mazeretli olmadıkça, her an Divan’ın hizmetine hazır olmakla yükümlüdürler.

24. Madde

1. Divan üyelerinden biri, özel bir neden dolayısıyla belirli bir işin karara bağlanmasına katılmaması gerektiği görüşüne varırsa, bunun Başkan’a bildirir.

2. Başkan, Divan üyelerinden birinin özel bir neden dolayısıyla belirli bir davanın görülmesinde bulunmaması gerektiği görüşüne varırsa, durumu üyeye duyurur.

3. Bu gibi durumlarda divan üyesi ile Başkan arasında görüş ayrılığı olursa, bunu Divan karara bağlar.

25. Madde

1. Divan, işbu Statü’de açıkça aksi öngörülmedikçe, toplantılarını genel kurul halinde yapar.

2. Divan oluşturmak için hazır bulunacak yargıç sayısının onbirin altına düşmemesi koşuluyla, Divan içtüzüğü, duruma göre ve sırayla, bir ya da birkaç yargıcın oturumda bulunma zorunluluğundan affedilebileceğini öngörmektedir.

3. Divan’ın oluşması için yetersayı dokuzdur.

26. Madde

1. Divan, zaman zaman, belirli türde işlere, örneğin çalışmaya ilişkin işlere ya da transit ve ulaştırma işlerine bakmak için, Divan’ın kendi kararına göre üç ya da daha çok yargıçtan oluşan bir ya da daha çok daire kurabilir.

2. Divan, her zaman, belirli bir işe bakmak üzere bir daire kurabilir. Bu dairenin yargıç sayısı, tarafların onayı ile, Divan tarafından saptanır.

3. Bu Madde’de öngörülen daireler, taraflar isterse yargılayıp hüküm verebilirler.

27. Madde

26 ve 29. Madde’lerde öngörülen dairelerce verilen her hüküm, Divan’ca verilmiş kabul edilecektir.

28. Madde

26. ve 29. Madde’lerde öngörülen daireler, tarafların uygun görmesi ile, Lahey’den başka bir yerde de toplanarak görevlerini yapabilirler.

29. Madde

Divan, işlerin çabuk bitirilmesi için her yıl, taraflar istediği takdirde basit yargılama yapacak beş yargıçlı daireler kurar. Yargılamaya katılmalarının olanaksızlığını ileri sürecek yargıçların yerini doldurmak üzere ayrıca iki yargıç daha atanır.
30. Madde

1. Divan, yetkilerini ne yolda kullanacağını bir içtüzükle belirler. Divan, özellikle, izleyeceği yargılama usulünü düzenler.

2. Divan içtüzüğü Divan’da ya da dairelerinden herhangi birinde, oy hakkı olmaksızın oturumlara katılacak yardımcı yargıçlar bulunmasını öngörebilir.

31. Madde

1. Taraflardan her birinin uyrukluğunda bulunan yargıçlar, Divan önüne getirilen davanın görülmesine katılma hakkını korurlar.

2. Divan’da taraflardan birinin uyrukluğunda bir yargıç bulunuyorsa, herhangi bir başka taraf, yargıç sıfatıyla oturuma katılmak üzere dilediği kişiyi atayabilir.

3. Divan’da taraflardan hiçbirinin uyrukluğunda yargıç yoksa, taraflardan her biri, bu maddenin 2. fıkrasında öngörülen usul gereğince bir yargıç atayabilir.

4. İş bu madde, 26. ve 29. Madde’lerdeki duruma da uygulanır. Bu gibi durumlarda Başkan, daireyi oluşturan Divan üyelerinden birinden ya da gerektiğinde ikisinden, yerlerini ilgili tarafların uyrukluğunda bulunan Divan üyelerine, böylesi yoksa ya da bu üyelerin hazır bulunmaları olanaksızsa, taraflarca özel olarak atanmış yargıçlara bırakmalarını ister.

5. Aynı davada ortak hareket eden birkaç taraf varsa, bunlar yukarıdaki hükümlerin uygulanması bakımından tek bir taraf sayılırlar. Bu konuda herhangi bir kuşku doğması durumunda, Divan karar verir.

6. İş bu maddenin 2, 3 ve 4. fıkralarında gösterilen biçimde atanan yargıçlar, işbu Statü’nün 2. Madde’sinde, 17. Madde’sinin 2. fıkrasında, 20 ve 24. Madde’lerinde öngörülen koşulları yerine getirmelidirler. Bu yargıçlar karara, öteki meslektaşlarıyla tam eşitlik koşullarında katılırlar.

32. Madde

1. Divan üyeleri yıllık maaş alırlar.

2. Başkan yıllık özel bir ödenek alır.

3. Başkan Yardımcısı, Başkanlık görevi yaptığı her gün için özel bir ödenek alır.

4. Divan üyesi olmayıp, 31. Madde uyarınca atanan yargıçlar, görev yaptıkları her gün için ödence alır.

5. Bu maaş, ödenek ve ödenceler Genel Kurul’ca saptanır. Görevin devamı süresince bunlarda bir azaltma yapılamaz.

6. Yazman’ın maaşı, Divan’ın önerisi üzerine Genel Kurul’ca saptanır.

7. Divan üyeleri ile Yazman’a emekli maaşlarının hangi koşullar altında bağlanacağı ve Divan üyeleri ile Yazman’ı yolluklarının ödenme koşulları, Genel Kurul’ca kabul edilen bir tüzükle saptanır.

8. Sözügeçen maaş, ödenek ve ödenceler her türlü vergiden bağışıktır.

33. Madde

Divan’ın giderleri, Genel Kurul’un kararlaştıracağı biçimde Birleşmiş Milletler tarafından karşılanır.

II. BÖLÜM:
Divan’ın Yetkileri
34. Madde

1. Divan önündeki davalarda yalnız devletler taraf olabilirler.

2. Divan, önüne getirilen işlere ilişkin olarak, uluslararası kamu kuruluşlarından, kendi içtüzüğünün öngördüğü koşullar içinde bilgi isteyebilecek, ayrıca bu kuruluşların kendi girişimleriyle sunacakları bu gibi bilgileri kabul edecektir.

3. Bir uluslararası kamu kurulu unun kurucu belgesinin ya da bu belge uyarınca kabul edilen bir uluslararası sözle menin yorumlanması, Divan’a sunulmuş bir davada sözkonusu olursa, Yazman, bu uluslararası kamu kuruluşuna durumu bildirir ve tüm yazılı işlemleri ona iletir.

35. Madde

1. Divan, işbu Statü’ye taraf olan devletlere açıktır.

2. Divan’ın hangi koşullarda öteki devletlere de açık olacağı, yürürlükteki antlaşmaların özel hükümleri saklı kalmak üzere Güvenlik Konseyi’nce belirlenir; ancak bu koşullar hiçbir durumda tarafları Divan önünde eşitsiz bir konuma sokmayacaktır.

3. Birleşmiş Milletler üyesi olmayan bir devlet, bir davada taraf ise, bu tarafın Divan
giderlerine katılma payını Divan saptar. Ancak, bu devlet Divan giderlerine katılıyorsa bu hüküm uygulanmaz.

36. Madde

1. Divan’ın yetki alanı tarafların kendisine sunacağı bütün işlerle Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda ya da yürürlükteki antlaşma ve sözleşmelerde özel olarak öngörülmüş bütün durumları kapsar.

2. İş bu Statü’ye taraf olan devletler, herhangi bir anda, aynı yükümlülüğü kabul eden herhangi bir başka devlete karşı, konusu hepsine ilişkin olarak Divan’ın yargı yetkisini fiilen ve özel anlaşma olmaksızın zorunlu olarak tanıdıklarını bildirirler :

a. bir antlaşmanın yorumlanması;
b. uluslararası hukuka ilişkin her konu;
c. saptandığı takdirde, uluslararası bir yükümlülüğe aykırılık oluşturabilecek her olayın gerçekliği;
d. uluslararası bir yükümlülüğe aykırı bir davranışın gerektirdiği zarar giderimin niteliği ya da kapsamı.

3. Yukarıda sözü edilen bildirimler hiçbir koşula bağlı olmadan yapılabileceği gibi, birkaç devlet ya da belirli devletler bakımından karşılıklı olma koşuluna bağlı olarak, ya da belirli bir süre için yapılabilir.

4. Bu bildirimler Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilir, o da bunların birer örneğini işbu Statü’nün taraflarına ve Divan Yazmanı’na iletir.

5. Uluslararası Sürekli Adalet Divan Statüsü’nün 36. Madde’si uyarınca yapılmış ve  süresi henüz bitmemiş bildirimler, işbu Statü’nün tarafları arasındaki ilişkilerde, sözkonusu bildirimlere göre geri kalan süre için ve bu bildirimlerin koşulları uyarınca Uluslararası Adalet Divanı’nın zorunlu yargısının kabulünü içerir sayılacaklardır.

6. Divan’ın yetkili olup olmadığı konusunda bir uyuşmazlık çıkması durumunda, Divan karar verir.

37. Madde

Yürürlükte bulunan bir antlaşma ya da sözleşme bir davanın Milletler Cemiyeti tarafından kurulmuş olması gereken bir mahkemeye ya da Uluslararası Sürekli Adalet Divanı’na gönderilmesini öngörmekteyse, işbu Statü’nün tarafları arasında söz konusu davanın bakılacağı yargı organı Uluslararası Adalet Divanı olacaktır.

38. Madde

1. Kendisine sunulan uyuşmazlıkları uluslararası hukuka uygun olarak çözmekle görevli olan Divan:

a. uyuşmazlık durumundaki devletlerce açık seçik kabul edilmiş kurallar koyan, gerek genel gerekse özel uluslararası antlaşmaları;
b. hukuk olarak kabul edilmiş genel bir uygulamanın kanıtı olarak uluslararası yapılagelmiş kurallarını;
c. uygar uluslarca kabul edilen genel hukuk ilkelerini;
d. 59. Madde hükmü saklı kalmak üzere, hukuk kurallarının belirlenmesinde yardımcı araç olarak adli kararları ve çeşitli ulusların en yetkin yazarlarının öğretilerini uygular.

2. Bu hüküm, tarafların görü birliğine varmaları halinde, Divan’ın hakça ve eşitçe karar verme yetkisini zedelemez.

III. BÖLÜM: 
Divan’ın Kuruluşu
39. Madde

1. Divan’ın resmi dilleri Fransızca ve İngilizce’dir. Taraflar tüm yargılama usulünün Fransızca yürütülmesi konusunda görüş birliğine varmışlarsa, hüküm bu dilde verilecektir. Taraflar tüm yargılama usulünün İngilizce yürütülmesi konusunda görü birliğine varmışlarsa, hüküm bu dilde bildirilecektir.

2. Hangi dilin kullanılacağı konusunda bir anlaşma yoksa taraflar savunmalarında bu iki dilden hangisini yeğliyorlarsa onu kullanabilecekler, Divan’ın kararı da Fransızca ve İngilizce olarak bildirilecektir. Bu durumda, Divan ayrıca iki metinden hangisinin geçerli olacağını da belirleyecektir.

3. Divan, taraflardan herhangi birinin dileği üzerine, bu tarafın Fransızca ya da İngilizce’den başka bir dil kullanılmasına izin verecektir.

40. Madde

1. Davaların Divan önüne getirilmesi, duruma göre, ya varılan özel anlaşmanın bildirilmesi ile ya da Yazman’a yapılacak yazılı bir başvuru ile olur. Her iki durumda da uyuşmazlığın konusu ile taraflar gösterilmiş olmalıdır.

2. Yazman başvuruyu hemen bütün ilgililere iletir.

3. Yazman, Genel Sekreter aracılığıyla durumu Birleşmiş Milletler üyelerine ve Divan önünde dava açabileceği kabul edilen öteki devletlere de bildirir.

41 . Madde

1. Divan durumun gerektirdiğine hükmederse, tarafların her birinin haklarını korumak için hangi geçici önlemlerin alınması gerektiğini belirtme yetkisine sahiptir.

2. Öngörülen bu önlemler, kesin karardan önce hemen taraflara ve Güvenlik Konseyi’ne bildirilir.

42. Madde

1. Taraflar, temsilcileri aracılığı ile temsil edilirler.

2. Taraflar, Divan önünde danışman ya da avukatların yardımından da yararlanabilirler.

3. Divan önündeki tarafların temsilcileri, danışmanları ve avukatları, görevlerini bağımsız bir biçimde yerine getirmeleri için gerekli ayrıcalık ve dokunulmazlıklardan yararlanırlar.

43. Madde

1. Yargılama usulü iki evreden oluşur : yazılı ve sözlü evreler.

2. Yargılama usulünün yazılı evresi muhtıraların, karşı-muhtıraların, gerekiyorsa, yanıtların ve ayrıca savları destekleyecek her türlü evrak ve belgenin Divan’a ve taraflara iletilmesini kapsar.

3. Bu iletme işlemi, Divan’ca saptanan sıra ve süre içinde Yazman arcılığıyla yapılır.

4. Taraflardan birinin ileri sürdüğü her belgenin onaylanmış örneği öteki tarafa iletilecektir.

5. Yargılama usulünün sözlü evresi, Divan’ın tanıkları, bilirkişileri, temsilcileri, danışmanları ve avukatları dinlemesini kapsar.

44. Madde

1. Temsilciler, danışmanlar ve avukatlar dışında kalan kişilere yapılacak her bildirim için Divan, bu bildirim hangi devletin ülkesinde sonuç doğuracaksa o ülkenin devletine doğrudan başvurur.

2. Kanıtların yerinde saptanması gerektiği zaman da aynı hüküm uygulanacaktır.

45. Madde

Duruşmalar Başkan tarafından, Başkan’ın yokluğunda Başkan Yardımcısı tarafından yönetilir; her ikisinin de başkanlık edememesi durumunda yargıçların en kıdemlisi başkanlık eder.

46. Madde

Divan aksine karar vermedikçe ya da taraflar dinleyici alınmasını istemedikçe oturum açık olur.

47. Madde

1. Her oturumda bir tutanak tutulur ve bu, Yazman ile Başkan tarafından imzalanır.

2. Yalnızca bu tutanak resmi nitelik taşır.

48. Madde

Divan, davanın yönetilmesi ve tarafların savlarını hangi biçim ve sürede ortaya koyacaklarını belirlemek için kararlar çıkarır; kanıtların ortaya konması için gerekli tüm önlemleri alır.

49. Madde

Divan, duruşmaların başlamasından önce de temsilcilerden herhangi bir belgenin verilmesini ya da herhangi bir açıklama yapılmasını isteyebilir. Reddedilmesi halinde bunu resmen kayda geçirir.

50. Madde

Divan, her zaman seçeceği herhangi bir kişiyi, kurulu, büroyu, komisyonu ya da kuruluşu, bir soruşturmayı yürütmekle ya da bilirkişilik yapmakla görevlendirebilir.

51. Madde

30. maddede öngörülen içtüzükte Divan’ın saptayacağı koşullara göre, duruşmalar sırasında tanıklarla bilirkişilere yararlı görülecek her türlü soru yöneltilebilir.

52. Madde

Divan, kendisince saptanan süreler içinde kanıtları elde ettikten ve tanıkları dinledikten sonra, taraflardan birinin kendisine, öteki tarafın onayı olmaksızın, sunmak isteyebileceği sözlü ya da yazılı tüm yeni kanıtları reddedebilir.

53. Madde

1. Taraflardan biri Divan önüne çıkmaz ya da davasını savunmaktan kaçınırsa, öteki taraf Divan’dan kendi savları doğrultusunda karara varmasını isteyebilir.

2. Divan, bu isteği yerine getirmeden önce, yalnızca 36 ve 37. maddeler uyarınca yetkili olduğuna değil, aynı zamanda savların fiilen ve hukuken sağlam esaslara dayandığından emin olmalıdır.

54. Madde

1. Temsilciler, danışmanlar ve avukatlar Divan’ın denetimi altında savlarını sunmayı tamamladıktan sonra, Başkan duruşmaların bittiğini bildirir.

2. Divan, hükmü görüşmek üzere odasına çekilir.

3. Divanın görüşmeleri gizlidir ve gizli kalır.

55. Madde

1. Divan kararları, hazır bulunan yargıçların oyçokluğu ile alınır.

2. Oyların eşit bölünmesi durumunda Başkan’ın ya da onun yerini dolduran yargıcın oyu üstün sayılır.

56. Madde

1. Hüküm gerekçelidir.

2. Hükümde, ona katılan yargıçların adları belirtilir.

57. Madde

Hüküm, tümüyle ya da bir bölümü bakımından yargıçların oybirliğini yansıtmıyorsa, yargıçlardan her birinin hükme kişisel görüşünü ekleme hakkı vardır.

58. Madde

Hüküm, Başkan ve Yazman tarafından imzalanır. Temsilcilere yöntemine uygun olarak bildirildikten sonra, açık olarak yapılan oturumda okunur.
59. Madde

Divan’ın kararı ancak uyuşmazlığın tarafları bakımından ve karar verilen dava için bağlayıcıdır.

60. Madde

Hüküm kesindir ve buna karşı başvurma yolu yoktur. Hükmün anlam ya da kapsamı üzerinde uyuşmazlık çıkması durumunda, taraflardan herhangi birinin isteği üzerine Divan hükmü yorumlar.

61. Madde

1. Hükmün yenilenmesi isteği ile Divan’a başvurulması ancak, kesin bir etki yapabilecek nitelikte olup hükmün açıklanmasından önce Divan’ca ve hükmün yenilenmesini isteyen taraflarca bilinmeyen bir olayın keşfedilmiş olması nedeniyle ve olayın bilinmemesi anılan tarafın kusurundan ileri gelmemişse mümkündür.

2. Hükmün yenilenmesi usulü, yeni olayın varlığını açıkça ortaya koyan, bu olayın yenilenmeyi gerekli kılan nitelikleri bulunduğunu kabul eden ve yenilenme isteğinin bu nedenle kabul edilebilir olduğunu bildiren bir Divan kararı ile başlar.

3. Divan, hükmün yenilenmesi yöntemine geçmeden önce, hükmün koşullarına uyulmasını isteyebilir.

4. Yenileme istemi, yeni olayın keşfedilmesinden başlayarak en geç altı ay içinde yapılır.

5. Hüküm tarihinden başlayarak en geç on yıllık bir sürenin geçmesinden sonra hiçbir yenileme isteminde bulunulamaz.

62. Madde

1. Bir devlet, bir uyuşmazlıkta kendisi bakımından hukuksal nitelikte bir çıkarın söz konusu olduğunu görürse, davaya katılmak amacıyla Divan’a başvurabilir.

2. Bu istemi karara bağlamak Divan’a düşer.

63. Madde

1. Uyuşmazlığın taraflardan başka devletlerin de katıldığı bir antlaşmanın yorumlanması sözkonusu olduğu zaman, Yazman bu devletlere hemen durumu bildirir.

2. Kendisine duyuruda bulunulan her devlet yargı sürecine katılma hakkına sahiptir; ancak bu hakkı kullanırsa, yargının varacağı hüküm o devlet için de aynı ölçüde bağlayıcı olur.

64. Madde

Divan başka türlü karar vermemişse, taraflardan her biri mahkeme giderlerini kendisi karşılar

IV. BÖLÜM:
Danışma
65. Madde

1. Divan, Birleşmiş Milletler Antlaşması gereğince ya da bu Antlaşma hükümlerine uygun olarak görü istemeye yetkili kılınmış her organ ya da kuruluşun isteği üzerine her türlü hukuksal sorun konusunda görüş verebilir.

2. Divan’dan görüş istenen sorunlar, görüş verilmesi istenen sorunu açık ve kesin bir dille belirten yazılı bir dilekçe ile Divan’a sunulur. Bu dilekçeye sorunu aydınlatabilecek tüm belgeler eklenir.

66. Madde

1. Yazman, görüş istemini, Divan önünde dava açma hakkına sahip olan bütün devletlere hemen bildirir.

2. Ayrıca, Divan önünde dava açma hakkına sahip olan devletlerden ve uluslararası örgütlerden hangilerinin sorunla ilgili bilgi verebileceği, Divan tarafından ya da Divan toplantı halinde değilse Başkan tarafından düşünülüyorsa, bu devlet ve örgütlere Yazman özel olarak ve doğrudan doğruya saptanacak bir süre içinde yazılı açıklamaları dinlemeye hazır olduğunu bildirir.

3. Bu devletlerden biri, işbu Madde’nin 2. fıkrasında öngörülen özel bildirimi almamış olur ya da yazılı açıklama sunma ya da Divan tarafından dinletilmesi isteğini belirtirse, bu konuda Divan karar verir.

4. Yazılı ya da sözlü açıklamalarda bulunmuş olan devletlerin ya da örgütlerin, başka devletlerle örgütler tarafından yapılmış açıklamalar konusunda görüş bildirmelerine, ele alınan her soruna göre, Divan tarafından ya da Divan toplantı halinde değilse Başkan tarafından saptanacak biçim, ölçü ve süreler içinde izin verilir. Bu amaçla Yazman, yazılı açıklamaları, kendileri de böyle açıklamalarda bulunmuş olan devletlere ve örgütlere zamanında iletir.

67. Madde

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne Birleşmiş Milletler üyelerinin temsilcilerine ve doğrudan doğruya ilgili öteki devletlerle uluslararası örgütlerin temsilcilerine bildirim yapıldıktan sonra Divan, danışma görüşlerini açık olarak yapacağı oturumda bildirir.

68. Madde

Divan, danışma görevlerinin yerine getirilmesi, uygulanabilir gördüğü ölçüde, işbu Statü’nün hukuksal uyuşmazlıklara uygulanan hükümlerinden de esinlenecektir.

V. BÖLÜM: 
Değişiklikler
69. Madde

İş bu Statü’de yapılacak değişiklikler, Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda yapılacak değişiklikler için öngörülen yönteme göre gerçekleştirilir; şu kadar ki, Divan Statüsü’ne taraf olmakla birlikte Birleşmiş Milletler üyesi olmayan devletlerin bu yönteme katılmalarını sağlamak için Güvenlik Konseyi’nin tavsiyesi üzerine Genel Kurul’un kabul edeceği hükümler saklıdır.

70. Madde

Divan, işbu Statü’de gerekli gördüğü değişiklikleri 69. Madde hükümlerine uygun olarak incelemek üzere, Genel Sekreter’e yazılı bildirim yoluyla önerme yetkisine sahiptir.

Birleşmiş Milletler Antlaşmasını ve Uluslararası Adalet-Divanı Staütüsü Antlaşması PDF versiyonu
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Birleşmiş Milletler Antlaşması

0

Birleşmiş Milletler Antlaşması, 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da, Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca dillerinde imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmiştir. Yürürlüğe giriş tarihi anı zamanda Bileşmiş Milletler’in kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.

Türkiye Antlaşmayı, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüyle birlikte 15 Ağustos 1945 tarihinde onaylamıştır. Antlaşmanın kabulüne dair onay kanunu 24 Ağustos 1945 tarihli ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. 

Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 24 Ekim tarihi, her yıl Birleşmiş Milletler Günü olarak kutlanmaktadır.

Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü, Birleşmiş Milletler Antlaşmasın ayrılmaz parçasıdır.

Uluslararası Adalet Divanı Statüsü

Antlaşmanın 23., 27. ve 61. maddelerinde 17 Aralık 1963 tarihinde değişiklik yapılmış ve bu değişiklikler 31 Ağustos 1965 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 23. maddede yapılan değişiklik ile Güvenlik Konseyi’nin üye sayısı on birden on beşe çıkarmıştır. 61. maddede 20 Aralık 1971 tarihinde yeniden değiştirilmiş, 24 Aralık 1973’de yürürlüğe girmiş, 109. maddede yapılan değişiklik ise 20 Aralık 1965 tarihinde kabul edilerek 12 Haziran 1968’de yürürlüğe girmiştir.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Birleşmiş Milletler Antlaşması

Bir insan ömrü içinde iki kere beşeriyete tarif olunmaz acılar yükleyen harb belâsından, geleceğin nesillerini korumaya, insanın ana haklarına, şahsın haysiyet ve değerine, erkek ve kadınlar için olduğu gibi büyük ve küçük milletler için de hak eşitliğine olan imanımızı yeniden ilân etmeğe,

Adaletin muhafazası ve andlaşmalarla devletlerarası hukukunun diğer kaynaklarından doğan vecibelere saygı gösterilmesi için gerekli şartları yaratmağa,

Sosyal ilerlemeyi kolaylaştırmağa ve daha büyük bir serbestlik içinde daha iyi yaşama şartları ihdas etmeğe,

Ve bu maksatla,

Tesamühle hareket etmeğe, iyi komşuluk zihniyeti içinde birbirimizle barışık yaşamağa,

Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için kuvvetlerimizi birleştirmeğe,

Müşterek menfaatin icapları dışında, silâh kuvvetinin kullanılmamasını sağlayan prensipleri kabule ve usulleri tesise,

Bütün milletlerin ekonomik ve sosyal ilerlemesini kolaylaştırmak için milletlerarası müesseselere başvurmağa,

Azmetmiş olan, biz, Birleşmiş Milletler Halkı,

Bu amaçları gerçekleştirmek için, gayretlerimizi beraberce sarfetmeğe karar verdik.

Buna binaen, Sanfransisko şehrinde toplanıp, usulüne uygun görülen yetki mektuplarını hâmil bulunan temsilcileri vasıtasiyle, metbu Hükümetlerimiz, işbu Birleşmiş Milletler Andlaşmasını kabul etmişler ve aşağıdaki vesikalarla Birleşmiş Milletler adını alacak olan Milletlerarası bir Teşkilât kurmuşlardır

BOLÜM  I
Amaçlar ve Prensipler
Madde 1

Birleşmiş Milletlerin amaçları şunlardır:

1. Milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza etmek, ve bu maksatla : Barışın uğrayacağı tehditleri önlemek ve uzaklaştırmak ve her türlü saldırma fiilini veya barışın başka suretle bozulması halini ortadan kaldırmak üzere, müessir müşterek tedbirleri almak; barışın bozulmasını intaç edebilecek milletlerarası mahiyette uyuşmazlıkların veya durumların düzeltilmesini veya çözülmesini, adalet ve devletlerarası hukuku prensiplerine uygun olarak barış yollariyle gerçekleştirmek;

2. Milletlerarasında, milletlerin hak eşitliği prensibine ve kendi mukadderatlarını kendilerinin tâyin hakkına saygı üzerine kurulmuş dostane münasebetler geliştirmek ve dünya barışının sağlamlaştırılması için elverişli her türlü diğer tedbirleri almak;

3. Ekonomik, sosyal, fikrî ve insani mahiyetteki milletlerarası dâvaları çözerek ve, ırk, cins, dil veya dm farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine karşı saygıyı geliştirerek ve teşvik ederek, milletlerarası işbirliğini gerçekleştirmek,

4. Milletlerin bu müşterek amaçlara doğru sarfettikleri gayretlerin ahenkleştiği bir merkez olmak.

Madde 2

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı ve Üyeleri, birinci maddede beyan edilen amaçlara ulaşmak için aşağıdaki prensiplere uyarak hareket edeceklerdir;

1. Teşkilât bütün Üyelerinin egemen eşitliği prensibi üzerine kurulmuştur.

2. Teşkilâtın Üyeleri, üyelik sıfatından doğan hak ve menfaatlerden her birinin faydalanmasını sağlamak için, işbu Andlaşma müfadı gereğince üzerlerine aldıkları bütün vecibeleri iyi niyetle yerine getireceklerdir.

3. Teşkilâtın Üyeleri, milletlerarası mahiyetteki uyuşmazlıklarım, milletlerarası barış ve güvenliği ve adaleti tehlikeye koymayacak şekilde barış yollan ile çözerler.

4. Teşkilâtın Üyeleri, milletlerarası münasebetlerinde gerek herhangi bir başka Devletin toprak bütünlüğüne veya siyasî bağımsızlığına karşı, gerekse Birleşmiş Milletlerin amaçları ile telif edilemeyecek herhangi bir surette, tehdide veya kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.

5. Teşkilâtın Üyeleri, işbu Andlaşma hükümleri gereğince, Teşkilâtın giriştiği herhangi bir teşebbüse her türlü yardımda bulunurlar ve Teşkilâtça aleyhinde önleyici veya zorlayıcı tedbir alınan Devlete yardım etmekten kaçınırlar.

6. Teşkilât, Birleşmiş Milletler Üyesi olmayan Devletlerin, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasının icabettirdiği ölçüde, işbu esaslara uygun olarak hareket etmesini sağlar.

7. İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, ne özü itibariyle bir Devletin millî yetkisi içinde bulunan işlere, Birleşmiş Milletlerin karışmasına cevaz verir, ve ne de Üyeleri, bu gibi işleri, işbu Andlaşma gereğince bir çözme tarzına bağlamaya İcbar eder; bununla beraber, VII nci bölümde derpiş edilen zorlama tedbirlerinin uygulanmasına bu prensip hiçbir suretle halel getirmez.

BÖLÜM : II
Üyeler
Madde 3

Milletlerarası Teşkilâtı kurmak İçin Sanfransisko’da toplanan Birleşmiş Milletler Konferansına iştirak etmiş veya 1 Ocak 1942 tarihli Birleşmiş Milletler Demecini önceden imzalamış bulunan ve işbu Andlaşmayı imzalayarak 110 uncu madde gereğince onayan Devletler, Birleşmiş Milletlerin aslî Üyeleridir.

Madde 4

1. işbu Andlaşma vecibelerini kabul edip bunları yerine getirmeğe muktedir ve istekli olduklarına Teşkilâtça hükmedilen bütün diğer barışsever Devletler Birleşmiş Milletler Üyesi olabilirler. 2. işbu şartları haiz olan her Devletin, Birleşmiş Milletler Üyeliğine kabulü, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine, Genel Kurul kararıyla olur.

Madde 5

Güvenlik Meclisi tarafından aleyhinde önleyici veya zorlayıcı bir teşebbüse girişen bir Teşkilât Üyesi, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine Üyelik sıfatından doğan hak ve imtiyazları kullanmaktan, Genel Kurulca men edilebilir. İşbu hak ve imtiyazların yeniden kullanılmasına Güvenlik Meclisi müsaade edebilir.

Madde 6

Bir Teşkilât Üyesi işbu Andlaşma’da beyan olunan prensipleri devamlı şekilde ihlâl etmekte ısrar ederse, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine, Genel Kurulca Teşkilattan ihraç edilebilir.

BÖLÜM : III
Uzuvlar
Madde 7

1. Birleşmiş Milletler Teşkilâtının başlıca uzuvları olarak : Bir Genel Kurul, bir Güvenlik Meclisi, bir Ekonomik ve Sosyal Meclis, bir Vesayet Meclisi, bir Milletlerarası Adalet Divanı ve bir Sekreterlik ihdas edilmiştir.

2. Gerekli görülebilecek tâli uzuvlar işbu Andlaşmaya uygun olarak ihdas edilebilecektir.

Madde 8

Teşkilâtın başlıca ve tâli uzuvlarında, erkeklerin ve kadınların bütün görevlere, eşit şartlar İçinde, seçilebilmelerine, Teşkilâtça hiçbir kayıtlama konmayacaktır.

BÖLÜM : IV
Genel Kurul
Terekküp Tarat
Madde 9

1. Genel Kurul Birleşmiş Milletlerin bütün Üyelerinden terekküp eder.
2. Her Üyenin Genel Kurul’da en çok beş temsilcisi bulunur.

Görevler ve Yetkiler
Madde _ 10

Genel Kurul, işbu Andlaşma çerçevesine giren veya işbu Andlaşmada derpiş edilen uzuvlardan herhangi birinin yetki ve görevlerini ilgilendiren, her türlü mesele veya işleri görüşebilir ve 12 nci madde hükümleri mahfuz kalmak şartiyle, işbu mesele veya işler hakkında, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı Üyelerine, Güvenlik Meclisine veya Teşkilât Üyeleri ile beraber Güvenlik Meclisine tavsiyelerde bulunabilir.

Madde _ 11

1. Genel Kurul, silahsızlanmada ve silahlanmanın düzenlenmesinde hâkim olan prensipler dâhil olmak üzere, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası hususundaki işbirliğinin genel prensiplerini tetkik ve bu prensipler hakkında ya Teşkilât Üyelerine, ya Güvenlik Meclisine veya Teşkilât Üyeleri ile beraber Güvenlik Meclisine tavsiyelerde bulunabilir.

2. Genel Kurul, Birleşmiş Milletlerden her hangi biri, veya Güvenlik Meclisi veyahut Teşkilât Üyesi olmayan bir Devlet tarafından, 35 inci maddenin ikinci fıkrası hükümlerine göre kendisine sunulan ve milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını ilgilendiren her türlü meseleleri görüşebilir ve 12 nci madde hükmü mahfuz kalmak üzere, bu gibi her türlü meseleler hakkında ya ilgili Devlet veya Devletlere, ya Güvenlik Meclisine veyahut da Devletler ile beraber Güvenlik Meclisine tavsiyelerde bulunabilir. Bir teşebbüse lüzum gösteren bu neviden her mesele Genel Kurul tarafından görüşülmezden önce veya görüşüldükten sonra, Güvenlik Meclisine havale edilir

3. Genel Kurul, milletlerarası barış ve güvenliği tehlikeye koyacak gibi görünen durumlara, Güvenlik Meclisinin dikkatini çekebilir.

4. Genel Kurulun, işbu maddede sayılan yetkileri 10 uncu maddenin şümulünü tahdit etmez.

Madde 12

1. Güvenlik Meclisi, bir uyuşmazlık veya herhangi bir durum karşısında, işbu Andlaşmanın kendisine yüklediği görevleri yaptığı müddetçe, Genel Kurul bu uyuşmazlık veya durum hakkında hiçbir tavsiyede bulunmamalıdır, meğerki, Güvenlik Meclisi bunu ondan isteye..

2. Genel Sekreter, Güvenlik Meclisinin rızası ile her devrede, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına müteallik olup, Güvenlik Meclisinin meşgul bulunduğu işleri Genel Kurulun ıttılaına sunar, keza Güvenlik Meclisi sözü geçen işlerle meşgul olmayı bıraktığı anda, Sekreterlik bundan Genel Kurulu veya, Genel Kurul toplantı halinde değilse, Teşkilât Üyelerini haberdar eder.

Madde _ 13

1. Genel Kurul;

a) Siyasî sahada milletlerarası iş birliğini geliştirmek ve devletlerarası hukukunun tedricî gelişmesi ile takninıni teşvik etmek

b) Ekonomik, sosyal alanlar ile fikrî kültür ve eğitim ve sağlık alanlarında milletlerarası işbirliğini geliştirmek ve ırk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarından ve ana hürriyetlerden faydalanmasını kolaylaştırmak için tetkiklere yol açar ve tavsiyelerde bulunur.

2, Genel Kurulun, yukarıdaki 1 b fıkrasında sözü geçen meselelerle ilgili diğer sorum, görev ve yetkileri IX ve X uncu bölümlerde beyan edilmiştir.

Madde — 14

12 ncı madde hükümleri mahfuz kalmak şartiyle, Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerini beyan eden işbu Andlaşma’ hükümlerinin İhlâlinden doğan durumlar da dâhil olmak üzere, Genel Kurulca umumun
iyiliğine zarar verecek veya milletler arasındaki dostane •münasebetleri tehlikeye koyacak mahiyette görülen, menşei ne olursa olsun, herhangi bir durumun, barış yoluyla düzeltilmesini temin edebilecek tedbirler tavsiye olunabilir.

Madde _ 15

1. Genel Kurul, Güvenlik Meclisinin yıllık raporları ile mahsus raporlarını kabul eder ve inceler, bu raporlar Güvenlik Meclisinin milletlerarası barış ve güvenliği muhafaza için kararlaştırdığı veya aldığı tedbirler hakkında malûmat ve izahat ihtiva eder.

2. Genel Kurul, Teşkilâtın diğer uzuvlarının raporlarım kabul eder ve inceler.

Madde _ 16

Genel Kurul, milletlerarası Vesayet rejimi hususunda, XII ve XIII üncü bölümler gereğince kendisine düşen görevleri yerine getirir; ezcümle, stratejik bölge olarak gösterilmemiş bulunan bölgelere müteallik Vesayet anlaşmalarını tasvip eder.

Madde _ 17

1. Genel Kurul, Teşkilâtın bütçesini inceler ve tasvip eder.

2. Teşkilâtın giderlerini, Genel Kurulun yaptığı taksim gereğince Üyeler üzerlerine alırlar.

3. Genel Kurul, 57 nci maddede bahis mevzuu olan ihtisas müesseseleri ile yapılan bütün malî ve bütçeye müteallik anlaşmaları inceler ve tasvip eder ve anılan müesseselerin idarî bütçelerini, kendilerine tavsiyelerde bulunmak üzere, inceler.

Oy
Madde _ 18

1. Genel Kurulun her Üyesi bir oya sahiptir.

2. önemli meseleler hakkında Genel Kurul, hazır bulunan ve oy veren üyelerin üçte iki çoğunluğu ile karar verir.

Önemli sayılan meseleler şunlardır: Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına taallûk eden tavsiyeler, Güvenlik Meclisinin süresiz üyelerinin seçimi, Ekonomik ve Sosyal Meclis Üyelerinin seçimi, 86 ncı maddenin l c fıkrası gereğince,

Vesayet Meclisi Üyelerinin seçilmesi, Teşkilata yeni Üyeler kabulü, Üyelerin hak ve imtiyazlarının taliki,

Üyelerin ihracı, Vesayet rejiminin işlemesine müteallik meseleler ve bütçe meseleleri.

3. Üçte iki çoğunlukla! çözülecek yem mesele nevilerinin tespiti de dâhil olmak üzere, başka meseleler hakkındaki kararlar, hazır bulunan ve oy veren üyelerin çoğunluğu ile alınır.

Madde _ 19

Teşkilât giderlerine iştirak hissesinin ödenmesinde geciken bir Birleşmiş Milletler Üyesi, gecikmiş ödemelerinin tutarı, geçen tam iki senelik hissesine eşit veya bundan fazla ise, Genel Kurulda oya iştirak edemez.

Bununla beraber Genel Kurul, bu gecikmenin Üyenin iradesi dışında olan durumlardan ilen geldiğini görürse, bu Üyenin oya iştirakine müsaade edebilir.

Usûl
Madde _ 20

Genel Kurul yılda bir olağan toplantı ve durum icabettirince, olağanüstü toplantılar yapar. Olağanüstü toplantılar, Güvenlik Meclisinin veya Birleşmiş Milletler Üyelerinin çoğunluğunun isteği üzerine Genel Sekreterin daveti İle yapar.

Madde 21

Genel Kurul İçtüzüğünü kendi tesbit eder. Her toplantı için Başkanını seçer.

Madde _ 22

Genel Kurul görevlerinin yapılması için gerekli gördüğü tâli uzuvları vücuda getirebilir.

BÖLÜM: V
Güvenlik Meclisli
Terekküp Tarzı
Madde __ 23

1. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletlerin onbeş üyesinden oluşur. Çin Cumhuriyeti, Fransa, Rusya Federasyonu, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Krallığı ve Amerika Birleşik Devletleri Güvenlik Konseyinin sürekli üyeleridir. Genel Kurul, her şeyden önce Birleşmiş Milletler üyelerinin uluslararası barış ve güvenliğin korunmasına ve örgütün öteki amaçlara katkılarını, aynı zamanda da hakça bir coğrafi dağılımı gözönünde tutarak, Birleşmiş Milletlerin öteki on üyesini de Güvenlik Konseyinin geçici üyeleri olarak seçer.

2. Güvenlik Konseyinin geçici üyeleri iki yıllık bir dönem için seçilirler. Güvenlik Konseyi üyelerinin sayısı onbirden onbeşe çıkarıldıktan sonra geçici üyeler için yapılacak ilk seçimde, dört yeni üyeden ikisi bir yıllık dönem için seçilecektir. Süresi biten bir üye hemen yeniden seçilemez.

3. Güvenlik Konseyinin her üyesinin Konsey’de bir temsilcisi vardır.

Görevler ve Yetkiler
Madde _ 24

1. Teşkilâta çabuk ve tesirli hareketinin temini için, Üyeleri, Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasının başlıça sorumunu Güvenlik Meclisine verirler ve Güvenlik Meclisinin, bu sorumun kendisine yüklediği görevleri yerine getirirken, kendi adlarına hareket ettiğini kabul
ederler.

2. Bu görevlerin yapılmasında, Güvenlik Meclisi, Birleşmiş Milletler amaç ve prensiplerine uygun olarak hareket eder. Güvenlik Meclisine işbu görevleri yerine getirebilmesi için verilen muayyen ve mahsus yetkiler VI, VII, VIII, ve XII nci bölümlerde gösterilmiştir.

3. Güvenlik Meclisi, Genel Kurulun incelemesine yıllık raporlar ve İcabı halinde mahsus raporlar sunar.

Madde 25

Teşkilât Üyeleri işbu Andlaşma gereğince, Güvenlik Meclisinin kararlarım kabul etmek ve uygulamak hususunda mutabıktırlar.

Madde _ 26

Dünya insan ve ekonomi kaynaklarının yalnız en küçük kısmım silahlanmaya ayırarak, milletlerarası barış ve güvenliğin kurulmasını ve muhafazasını kolaylaştırmak için, Güvenlik Meclisi 47 nci maddede derpiş edilen Kurmay Komitesinin yardımıyla bir silahlanmayı tanzim sistemi kurmak üzere Teşkilât Üyelerine sunulacak plânları hazırlamakla mükelleftir.

Oy
Madde _ 27
  1. Güvenlik Konseyinin her üyesinin bir oyu vardır.
  2. Güvenlik Konseyinin usule ilişkin konulardaki kararları dokuz üyesinin olumlu oyu ile alınır.

3. Güvenlik Konseyinin yöntem sorunlarındaki kararları dokuz üyenin olumlu oyu ile alınır; ancak, VI. Bölüm ile 52. maddenin 3. fıkrası hükümleri uyarınca alınan kararlarda bir uyuşmazlığa taraf olan oylamaya katılamaz

Usul
Madde _ 28

1. Güvenlik Meclisi, görevlerini süreli olarak yerine getirebilecek surette teşkilatlandırılmıştır. Bu maksatla, Güvenlik Meclisinin her Üyesi Teşkilâta makarrında her zaman bir temsilci bulundurmalıdır.

2. Güvenlik Meclisi, muayyen zamanlarda, her bir Üyesinin, dilerse, kendisini Hükümetinin bir Üyesi veya bilhassa tâyin edilen başka bir temsilci tarafından temsil ettirebileceği toplantılar yapar.

3. Güvenlik Meclisi, Teşkilâtın makarrından başka, ödevini kolaylaştırmak için en elverişli gördüğü herhangi bir yerde toplantılar yapabilir.

Madde _ 29

Güvenlik Meclisi görevlerinin yapılabilmesi için gerekli gördüğü tâli uzuvları vücuda getirebilir.

Madde _ 30

Güvenlik Meclisi Başkanının seçim şeklini de tâyin eden içtüzüğünü kendi tesbit eder.

Madde _ 31

Güvenlik Meclisi Üyesi olmayan her Teşkilat Üyesi, Güvenlik Meclisine sunulan ve işbu Üyenin menfaatlerine hassaten dokunduğu Meclisçe mütalâa olunan her meselenin görüşülmesine, oy sahibi olmaksızın, iştirak edebilir.

Madde _ 32

Güvenlik Meclisi Üyesi olmayan her hangi bir Birleşmiş Milletler Üyesi veya Birleşmiş Milletler Üyesi olmayan her hangi bir Devlet, Güvenlik Meclisince incelenen bir uyuşmazlıkta taraf olduğu takdirde, işbu uyuşmazlığın görüşülmesine oy sahibi olmaksızın iştirake davet edilir.

Güvenlik Meclisi Teşkilât Üyesi olmayan bir Devletin iştirakine koymayı uygun bulduğu şartları tâyin eder,

BÖLÜM : VI
Uyuşmazlıkların Barış Yolu ile Çözülmesi
Madde _33

1. Uzaması, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehdit edebilecek mahiyette bir uyuşmazlıkta taraf olanlar, bu uyuşmazlığın çözülmesini her şeyden önce görüşme, soruşturma, ara bulma, uzlaşma, tahkim ve yargı yollarıyla veya bölge teşkil veya anlaşmalarına başvurarak veyahut kendi seçecekleri başka barış yollarıyla aramalıdırlar.

2. Güvenlik üyelisi, gerekli görürse tarafları, aralarındaki uyuşmazlığı bu gibi yollarla çözmeğe davet eder.

Madde _ 34

Güvenlik Meclisi, her hangi bir uyuşmazlık veya milletler arasına bir anlaşmazlıkla neticelenebilecek veya uyuşmazlık doğurabilecek durum hakkında; bu uyuşmazlığın veya durumun uzamasının milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehdit etmek istidadında olup olmadığını tesbit için soruşturmada bulunabilir.

Madde _ 35

1. Her Teşkilât Üyesi 34 üncü maddede kastolunan mahiyette bir uyuşmazlık veya durum üzerine Güvenlik Meclisinin veya Genel Kurulun dikkatini çekebilir.

2. Teşkilât Üyesi olmayan bir Devlet, taraf olduğu her hangi bir uyuşmazlık üzerine, Andlaşmada derpiş edilen barış yoluyla çözme mükellefiyetini, bu uyuşmazlık için önceden kabul etmek şartıyla, Güvenlik Meclisinin veya Genel Kurulun dikkatini çekebilir.

3. İşbu madde gereğince dikkatine sunulan meseleler hakkında Genel Kurulun hareketleri 11 ve 12 ncı maddeler hükümlerine tabıdır.

Madde 36

1. Güvenlik Meclisi, 33 üncü maddede zikredilen mahiyette bir uyuşmazlığın veya buna benzer durumun gelişmesinin her hangi bir safhasında, uygun düşen düzeltme usul veya tarzlarını tavsiye edebilir.

2. Güvenlik Meclisi, bu uyuşmazlığın çözülmesi için taraflarca önceden kabul edilmiş olan bütün usulleri gözönünde tutacaktır.

3. İşbu maddede derpiş edilen tavsiyelerde bulunurken, Güvenlik Meclisi, hukukî mahiyette uyuşmazlıkların umumiyet itibariyle taraflarca Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü hükümlerine göre Divana sunulması lâzım geldiğini de nazara alacaktır.

Madde 37

1. 33 üncü maddede zikredilen mahiyette bir uyuşmazlıkta taraf olanlar onu, anılan maddede gösterilen yollarla çözmeğe muvaffak olamazlarsa, Güvenlik Meclisine sunarlar.

2. Güvenlik Meclisi bir uyuşmazlığın uzamasının filhakika, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehdit eder göründüğüne hükmederse, 36 ncı madde gereğince mi hareket edeceğine yoksa uygun gördüğü başka çözme şekilleri mi tavsiye edeceğine karar verir.

Madde _ 38

33 ilâ 37 nci maddeler hükümlerine halel gelmemek üzere, Güvenlik Meclisi, bir uyuşmazlıkta taraf olanların hepsi arzu ettikleri takdirde, işbu uyuşmazlığın barış yolu Ue çözülmesi için taraflara tavsiyelerde bulunabilir.

BÖLÜM : VII
Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırma Fiili Halinde
Yapılacak Hareket
Madde _ 39

Güvenlik Meclisi, bansın tehdit edildiğini, bozulduğunu veya bir saldırma fiilinin vuku bulduğunu tesbit eder ve milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası veya yeniden tesisi için tavsiyelerde bulunur veya
41 ve 42 nci maddeler gereğince hangi tedbirler alınacağını kararlaştırır.

Madde 40

Durumun vahimleşmesine mâni olmak üzere, Güvenlik Meclisi, 39 uncu madde gereğince tavsiyelerde bulunmazdan veya alınacak tedbirleri kararlaştırmazdan evvel, ilgili tarafları, gerekli veya temenniye değer gördüğü geçici tedbirlere riayete davet edebilir. Bu geçici tedbirler her hangi bir şekilde, ilgili tarafların haklarına, iddialarına veya durumlarına halel getirmez, işbu geçici tedbirlerin yerine getirilmemesi halinde, Güvenlik Meclisi bu noksanı gereği gibi nazara alacaktır.

Madde 41

Güvenlik Meclisi, kararlarını yürütmek için silahlı kuvvet kullanılmasını gerektirmeyen ne gibi tedbirlerin alınması lâzım geleceğini tesbit ve Birleşmiş Milletler Üyelerini bu tedbirleri uygulamağa davet edebilir.

Bu tedbirlere, ekonomik münasebetlerin ve demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer ulaştırma vasıtalarının tamamen veya kısmen kesilmesi ile siyasi münasebetlerin kat’ı da dâhil olabilir.

Madde _ 42

Güvenlik Meclisi 41 nci maddede derpiş olunan tedbirlerin uygun olmayacaklarına veya uygun olmadıklarının sabit olduğuna hükmederse, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası veya yeniden tesisi için, hava, deniz veya kara kuvvetleri vasıtasıyla gerekli addettiği her türlü teşebbüse geçebilir. Bu teşebbüse, nümayişler, abluka tedbirleri ve Birleşmiş Milletler Üyelerinin hava, deniz veya kara kuvvetleri tarafından yapılacak başka hareketler dâhil olabilir.

Madde _ 43

1. Birleşmiş Milletlerin bütün Üyeleri milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını desteklemek üzere, Güvenlik Meclisinin daveti ile ve mahsus bir anlaşma veya mahsus anlaşmalar gereğince, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için Kurulun emrine gerekli silahlı kuvvetleri vermeği ve geçit hakkı da dâhil olmak üzere yardım ve kolaylıklarda bulunmayı taahhüt ederler.

2. Yukarda kastolunan anlaşma veya anlaşmalar bu kuvvetlerin miktar ve mahiyetini, hazırlık derecelerini ve genel mevkileri ile gösterilecek kolaylık ve yardımın mahiyetini tesbit edecektir.

3. Anlaşma veya anlaşmalar Güvenlik Meclisinin teşebbüsü üzerine, kabil olur olmaz müzakere edilecektir. Bu anlaşmalar, Güvenlik Meclisi ile Teşkilat Üyeleri veya Güvenlik Meclisi ile Teşkilât Üyelerinden mürekkep guruplar arasında aktedilecek ve İmzalayan Devletler tarafından, her birinin anayasası usûlleri gereğince onanacaktır.

Madde 44

Güvenlik Meclisi kuvvete başvurmağa karar verınee, Mecliste temsil edilmeyen bir Üyeyi 43 ncü madde gereğince kabul edilen taahhütlerin yerine getirilmesi için Silâhlı kuvvet vermeğe davet etmezden once,
işbu Üyeyi silâhlı kuvvetlerine mensup birliklerin kullanılması hususundaki Güvenlik Meclisinin kararlarına, isterse, iştirake davet edecektir

Madde — 45

Teşkilatın süratle askerî mahiyette tedbirler alabilmesini mümkün kılmak üzere Birleşmiş Milletler Üyeleri milletlerarası zorlayıcı bir hareketin müşterek olarak yapılabilmesi için derhal kullanılabilecek millî hava kuvvetleri birlikleri bulunduracaklardır. 43 ncü maddede zikredilen mahsus anlaşma veya mahsus anlaşmalarla çizilen hadler içinde Güvenlik Meclisi, Kurmay Komitesinin yardımı ile, bu birliklerin kuvvetini ve hazırlık derecelerini tâyin ve bunların müşterek hareketlerini derpiş eden plânları tesbit eder.

Madde _ 46

Silâh kuvvetinin kullanılması için plânları Kurmay Komitesinin yardımı ile, Güvenlik Meclisi tesbit eder.

Madde 47

1. Milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası, Güvenlik Meclisinin emrine verilen kuvvetlerin kullanılması ve komutası, silahlanmanın düzenlenmesi ve muhtemel silahsızlanma için Meclisin muhtaç olduğu askerî vasıtalarla ilgili her hususta Meclise tavsiyelerde bulunacak ve onu destekleyecek bir Kurmay Komitesi kurulmuştur.

2. Kurmay Komitesi, Güvenlik Meclisinin süreli Üyelerinin Kurmay Başkanlarından veya bunların temsilcilerinden terekküp eder. Komitede süreli olarak temsil edilmeyen herhangi bir Birleşmiş Milletler Üyesinin iştiraki, Komitenin ödevini iyi yapabilmesi hususunda çalışmaları için lüzumlu olduğu zaman Komite işbu Üyeyi kendisine katılmağa davet eder.

3. Kurmay Komitesi, Güvenlik Meclisinin emrine verilen bütün silahlı kuvvetlerin strateji bakımından idaresinden, işbu Meclise tabi olarak sorumludur. İşbu kuvvetlerin komutasına ait meseleler sonradan çözülecektir.

4. Kurmay Komitesi tarafından, Güvenlik Meclisinin izni ile ve ilgili bölge teşkillerine danıştıktan sonra tâli bölge komiteleri vücuda getirilebilir.

Madde _ 48

1. Güvenlik Meclisinin milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası hususundaki kararlarının yürütülmesi için gerekli tedbirler, Meclisin takdirine göre Birleşmiş Milletlerin bütün Üyeleri veya bunlardan bazdan tarafımdan alınır.

2. İşbu kararlar, Birleşmiş Milletler Üyeleri tarafından doğrudan doğruya ve iştirak ettikleri milletlerarası teşkillerdeki hareketleri ile yürütülür.

Madde _ 49

Birleşmiş Milletler Üyeleri, Güvenlik Meclisi tarafından kararlaştırılan tedbirlerin yürütülmesinde karşılıklı olarak destekleşmek üzere birbirlerine katılırlar.

Madde __ 50

Bir Devlet, Güvenlik Meclisi tarafından alman önleyici veya zorlayıcı tedbirlerin mevzuu olursa, başka herhangi bir Devletin, Birleşmiş Milletler Üyesi olsun veya olmasın, işbu tedbirlerin yürütülmesi yüzünden özel ekonomik zorluklar karşısında kaldığı takdirde, bu zorlukların çözülmesi için Güvenlik Meclisine danışmaya hakkı olacaktır.

Madde 51

İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler Üyelerinden birinin silahlı bir saldırmaya hedef olması halinde, Güvenlik Meclisi milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar, tabu olan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Bu meşru müdafaa hakkım kullanarak Üyelerin aldığı tedbirler derhal Güvenlik Meclisine bil dirilir ve Meclisin, işbu Andlaşmaya dayanarak milletlerarası barış ve güvenliğin muhafaza veya iadesi için lüzumlu göreceği şekilde her an hareket etmek yetki ve ödevine hiçbir veçhile tesir etmez.

BÖLÜM : VIII
Bölge Anlaşmaları
Madde 52

1. İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına müteallik olup, mevziî mahiyette bir harekete müsait bulunan işlerin çözülmesi amacım güden bölge anlaşma veya teşkillerinin mevcudiyetine mâni değildir; yeter ki işbu anlaşma veya teşkillerin ve bunların faaliyetinin Birleşmiş Milletler amaç ve prensipleri ile telifi kabil olsun.

2. Bu Anlaşmaları akdeden veya bu teşkilleri vücuda getiren Birleşmiş Milletler Üyeleri, mevzii mahiyette uyuşmazlıkları, Güvenlik Meclisine arzetmeden önce, işbu Anlaşma veya teşkiller vasıtasıyla, barış yoluyla çözmek hususunda bütün gayretlerini sarfetmelidir.

3. Güvenlik Meclisi, mevzu mahiyette uyuşmazlıkların, bu bölge anlaşmaları veya teşkilleri vasıtasıyla, barış yolu ile çözülmesinin gelişmesini, ister ilgili Devletlerin teşebbüsü, ister Meclisin havalesi üzerine,  teşvik eder.

4. İşbu madde, 34 ve 35 nolu maddelerin uygulanmasına hiçbir veçhile halel vermez.

Madde _ 53

1. Güvenlik Meclisi, icabederse, kendi yetkisi altında alman zorlayıcı tedbirlerin uygulanması için bölge anlaşmalarım veya teşkillerini kullanır. Bununla beraber, Güvenlik Meclisinin müsaadesi olmaksızın, bölge anlaşmaları gereğince veya bölge teşkilleri tarafından hiçbir zorlayıcı harekete teşebbüs edilmeyecektir; işbu maddenin ikinci fıkrasındaki tarife göre düşman Devlet sayılanlara karşı, 107 nci madde gereğince alman veya böyle bir Devlet tarafından yeniden saldırma siyasetine başlanmasına karşı tevcih olunan bölge anlaşmalarında derpiş edilen tedbirler, ilgili Hükümetlerin isteği üzerine, böyle bir Devlet tarafından yapılacak yeni bir saldırmayı önlemek ödevinin Teşkilâta verilmesi kabil oluncaya kadar, bundan müstesnadır.

2. İşbu maddenin birinci fıkrasında kullanılan «düşman Devlet» tâbiri, ikinci Dünya Harbinde, işbu Andlaşmayı imza edenlerden herhangi birinin düşmanı bulunan her Devlete şâmildir

Madde 54

Güvenlik Meclisi, her zaman milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için bölge anlaşmaları gereğince veya bölge teşkilleri tarafından girişilen veya tasarlanan her hareketten tamamıyla haberli bulundurulmalıdır.

BÖLÜM : IX
Milletlerarası Ekonomik ve Sosyal İşbirliği
Madde 55

Milletler arasında hak eşitliği prensibine ve her milletin kendi mukadderatını kendisinin tayin etmesi hakkına saygı gösterilmesine dayanan barış ve dostluk münasebetlerini sağlamak için lüzumlu istikrar ve refah şartlarını yaratmak üzere, Birleşmiş Milletler:

a) Hayat seviyelerinin yükselmesini, tam çalıştırmayı ve ekonomik ve sosyal alanda ilerleme ve gelişme şartlarım;

b) Ekonomik, sosyal alanlarla sağlık alanındaki milletlerarası dâvaların ve bunlara bağlı başka dâvaların çözülmesini; fikrî kültürle eğitim alanında milletlerarası işbirliğini;

c) Irk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine bütün dünyada bilfiil saygı gösterilmesini, kolaylaştıracaktır.

Madde 56

Üyeler, 55 nci maddede beyan olunan amaçlara erişmek için gerek beraberce gerek tek başlarına, Teşkilâtla işbirliği halinde hareket eylemeyi taahhüt ederler.

Madde 57

1. Hükümetlerarası anlaşmalarla kurulan ve statüleri hükümleri gereğince ekonomik, sosyal, fikrî kültür ve eğitim, sağlık ve sair bunlara bağlı alanlarda milletlerarası geniş yetkileri bulunan muhtelif ihtisas müesseseleri 63 üncü madde gereğince Teşkilâta bağlanmıştır.

2. Teşkilâta bu suretle bağlanan müesseseler aşağıda «ihtisas müesseseleri» diye anılacaklardır.

Madde 58

Teşkilât, ihtisas müesseselerinin programlarıyla faaliyetlerini ahenkleştirmek için tavsiyelerde bulunur

Madde 59

Teşkilât, 55 mci maddede beyan edilen amaçlara varmak üzere gerekli her türlü yeni ihtisas müesseselerinin kurulması için, icap edince, ilgili Devletler arasında görüşmeler yapılmasına önayak olur.

Madde _ 60

Genel Kurul ve ona tabı olarak, X ncu bölüm hükümleriyle kendisine bahşedilen yetkilere malik bulunan Ekonomik ve Sosyal Meclis, Teşkilâtın işbu bölümde beyan edilen görevlerim yerme getirmekle mükelleftir.

BÖLÜM X
Ekonomik ve Sosyal Meclis
Terekküp Tarzı
Madde 61

1. Ekonomik ve Sosyal Konsey, Genel Kurul’ca seçilen ellidört Birleşmiş Milletler üyesinden oluşur.

2. 3. fıkra hükümleri saklı kalmak üzere, her yıl Ekonomik ve Sosyal Konsey’inn ellidört üyesi bir yıllık bir süre için seçilir. Süresi biten üye hemen yeniden seçilebilir.

3. Ekonomik ve Sosyal Konsey ¸yelerinin sayısı yirmi yediden ellidörde çıkarıldıktan sonra yapılacak ilk seçimde, görev süreleri o yılın sonunda bitecek olan dokuz üyenin yerine yirmiyedi yeni üye seçilecektir. Genel Kurul’ca yapılan düzenlemelere uygun olarak, bu yirmiyedi yeni üyeden, bu şekilde seçilmiş dokuz tanesinin görev süresi bir yılın sonunda, öteki dokuz üyenin görev süresi de iki yılın sonunda sona erecektir.

4. Ekonomik ve Sosyal Konsey’in her üyesinin Konsey’de bir temsilcisi vardır.

Görevler ve Yetkiler
Madde 62

1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, ekonomik, sosyal, fikrî kültür ve eğitim, sağlık ve diğer bunlara bağlı alanlarda milletlerarası meseleler üzerinde incelemeler ve raporlar yapabilir veya yaptırabilir ve bütün bu meseleler hakkında Genel Kurula, Teşkilât Üyelerine ve ilgili ihtisas müesseselerine tavsiyelerde bulunabilir.

2. Meclis, herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine bilfiil saygı gösterilmesini sağlamak üzere tavsiyelerde bulunabilir.

3. Meclis, yetkisine giren meseleler hakkında Genel Kurula sunulmak üzere anlaşma projeleri hazırlayabilir.

4. Meclis, Teşkilât tarafından konulan kaidelere uygun olarak yetkisine giren meseleler hakkında milletlerarası konferanslar toplayabilir.

Madde _ 63

1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, 57 nci maddede kastedilen müesseselerin herhangi birisi ile, işbu müessesenin Teşkilâta hangi şartlarla bağlanacağını tesbit edecek anlaşmalar yapabilir, işbu anlaşmalar Genel Kurulun tasvibine sunulur.

2. Ekonomik ve Sosyal Meclis, ihtisas müesseselerine danışarak, onlara tavsiyelerde bulunarak ve Genel Kurulla Birleşmiş Milletler Üyelerine tavsiyeler yaparak işbu müesseselerin çalışmalarını ahenkleştirebilir.

Madde 64

1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, ihtisas müesseselerinden muntazam raporlar alabilmek için her türlü faydalı tedbirlere başvurabilir. Ekonomik ve Sosyal Meclis, kendi yaptığı tavsiyeler ve işbu Meclisin yetkisine giren konular hakkında Genel Kurul tarafından yapılan tavsiyeleri yürütmek üzere başvurulan tedbirler hususunda raporlar almak için Teşkilât Üyeleri ile ve ihtisas müesseseleri ile anlaşabilir.

2. Meclis, işbu raporlar hakkındaki mülâhazalarım Genel Kurula bildirebilir.

Madde 65

Ekonomik ve-Sosyal Meclis, Güvenlik Meclisine malûmat verebilecek ve bunun isteği üzerine kendisine yardım edecektir.

Madde — 66

1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, Genel Kurulun tavsiyelerini yürütmek hususunda yetkisine giren bütün görevleri yerine getirir.

2. Meclis, Genel Kurulun tasvibi ile Teşkilât Üyelerinin veya ihtisas müesseselerinin kendisinden isteyecekleri hizmetleri yapabilir.

3. Meclis işbu Andlaşmanın diğer kısımlarında kendisine gösterilen veya Genel Kurulca kendisine verilebilecek olan ödevleri yerine getirir.

Oy
Madde — 67

1. Ekonomik ve Sosyal Meclisin her Üyesi bir oya sahiptir.

2. Ekonomik ve Sosyal Meclisin kararları, hazır bulunan ve oy veren Üyelerin çoğunluğu ile alınır.

Usul
Madde — 68

Ekonomik ve Sosyal Meclis, ekonomik ve sosyal meseleler ve insan haklarının gelişmesi için komisyonlar ile görevlerinin yapılmasına yarayacak her türlü başka komisyonlar kurabilir.

Madde — 69

Ekonomik ve Sosyal Meclis, Teşkilâtın bir Üyesini önemle ilgilendiren bir meseleyi incelerken, işbu Üyeyi oy hakkı olmaksızın görüşmelerine iştirake davet eder.

Madde — 70

Ekonomik ve Sosyal Meclis, ihtisas müesseseleri temsilcilerinin oy hakkı olmaksızın, Meclisin ve ihdas ettiği komisyonların görüşmelerine iştirak etmeleri, kendi temsilcilerinin de ihtisas müesseselerinin görüşmelerine iştirak etmeleri için bütün tedbirleri alabilir.

Madde — 71

Ekonomik ve Sosyal Meclis, yetkisine giren meselelerle uğraşan Hükümet dışı teşkillere danışmağa yarayan bütün tedbirleri alabilir. İşbu hükümler milletlerarası teşkillere ve, gereği halinde Teşkilâtın ilgili Üyesine danışıldıktan sonra, millî teşkillere tatbik edilebilir.

Madde — 72

1. Ekonomik ve Sosyal Meclis, Başkanının tâyin şeklini de tesbit eden içtüzüğünü kabul eder.

2. Meclis, tüzüğü uyarınca ihtiyaca göre toplanır; tüzükte, Meclisin, Üyelerinin çoğunluğunun isteği üzerine, toplanmasını derpiş eden hükümler bulunacaktır.

Bölüm : XI
Muhtar Olmayan Ülkeler hakkında Demeç
Madde — 73

Halkının kendi kendini henüz tamamen idare etmediği ülkeleri idare etmekle sorumlu olan veya bu sorumu yüklenen Birleşmiş Milletler Üyeleri, işbu ülkeler ahalisinin menfaatlerinin başta gelmesi prensibini tanırlar.

Birleşmiş Milletler Üyeleri bu ahalinin, işbu Andlaşma ile kurulan milletlerarası barış ve güvenlik sisteminin çerçevesi içinde, refahını imkânın son haddine kadar kolaylaştırmak mükellefiyetini kutsal bir ödev bilirler ve bu amaçla:

a) Sözü geçen ahalinin kültürüne saygı göstererek siyasî, ekonomik ve sosyal ilerlemesi ile eğitiminin gelişmesini sağlamağı, bu ahaliye hakkaniyetle muamele etmeyi ve onu suiistimallere karşı korumağı;

b) Her ülkenin ve ahalisinin ve bunun gelişmesindeki muhtelif derecelerin özel şartlarına uyar ölçüde, bu ahalinin kendi kendini idare edebilmek kabiliyetini geliştirmeyi, siyası emellerini göz önünde tutmayı ve hür siyasî müesseselerinin tedrici gelişmesine yardım etmeyi,

c) Milletlerarası barış ve güvenliği kuvvetlendirmeyi;

d) işbu maddede beyan edilen sosyal, ekonomik ve ilmî amaçlara bilfiil erişmek üzere yapıcı gelişme tedbirlerini kolaylaştırmayı, ilmî araştırmaları teşvik etmeyi, kendi aralarında ve şartlar müsaüt oldukça, Milletlerarası ihtisas müesseseleri ile işbirliği yapmayı,

e) Güvenlik icapları ve anayasalara müteallik mülâhazalar mahfuz kalmak üzere, sorumlu bulundukları ülkelerin ekonomik, sosyal ve eğitim şartları hakkında, XII ve XIII ncü bölümlerin mevzuu olanlardan gayri istatistik vesair teknik mahiyetteki malûmatı, bilgi İçin muntazaman Genel Sekretere vermeyi;

kabul ederler.

Madde — 74

Teşkilât Üyeleri, ana vatan ülkelerinde olduğu kadar işbu bolumun mevzuu olan ülkelerde de siyasetlerinin, dünyanın diğer kısımlarının menfaatleri ve refahı göz önünde tutulmak şartıyla, sosyal, ekonomik ve ticarî alanlarda iyi komşuluk genel prensibi üzerine kurulmuş olması gerektiği hususunda dahi mutabıktırlar.

BÖLÜM : XII
Milletlerarası Vesayet Rejimi
Madde _ 75

Birleşmiş Milletler Teşkilâtı, kendi yetkisi altında muahhar özel anlaşmalar gereğince Vesayet Rejimine tabi kılınabilecek ülkelerin idare ve murakabesi için, milletlerarası bir Vesayet Rejimi tesis edecektir. Bu gibi ülkeler aşağıda «Vesayet altında ülke» tabiri ile gösterilmiştir.

Madde _ 76

Vesayet rejiminin öz gayeleri, işbu Andlaşmanın birinci maddesinde beyan edilen Birleşmiş Milletler amaçlarına uygun olarak şunlardır:

a) Milletlerarası barış ve güvenliği kuvvetlendirmek;

b) Vesayet altındaki ülkeler halkının siyasi, ekonomik ve sosyal ilerlemesini ve eğitiminin gelişmesini kolaylaştırmak, her ülke ve ahalisine has şartları, ilgili ahalinin serbestçe izhar edilen emellerini ve her Vesayet anlaşmasında derpiş edilebilecek hükümleri de göz önünde tutmak şartıyla, işbu ülkeler halkının kendi kendilerini idare kabiliyetine veya bağımsızlığa doğru tedrici gelişmelerim de kolaylaştırmak;

c) Irk, cins, dil veya din farkı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana hürriyetlerine saygı gösterilmesini teşvik etmek ve dünya milletlerinin birbirlerine bağlı oldukları duygusunu geliştirmek;

d) Sosyal, ekonomik ve ticarî alanda bütün Teşkilât Üyeleri ile uyruklarına, eşit muamele yapılmasını sağlamak ve İşbu uyruklara adaletin tevziinde de, yukarda beyan edilen amaçların gerçekleştirilmesine halel gelmemek ve 80 inci madde hükümleri mahfuz kalmak şartıyla, keza eşit muamele yapılmasını sağlamak.

Madde _ 77

1. Vesayet rejimi aşağıdaki nevilerden olup, Vesayet anlaşmaları gereğince bu rejime tabi kılınabilecek olan ülkelere tatbik edilecektir:

a) Halen manda altında bulunan ülkeler;
b) ikinci Dünya Harbi neticesinde düşman Devletlerden ayrılabilecek ülkeler;
c) idarelerinden sorumlu Devletlerce, isteyerek bu rejime tabi kılınan ülkeler.

2. Yukarda zikredilen nevilere giren hangi ülkelerin hangi şartlar altmda vesayet rejimine tabi kılınacağını sonradan yapılacak bir anlaşma tesbit edecektir.

Madde _ 78

Birleşmiş Milletler Üyesi olan memleketlere, bunlar arasındaki münasebetlerin temeli eşit egemenlik prensibine saygı olmak gerektiğine göre, Vesayet rejimi tatbik edilmeyecektir.

Madde 79

Vesayet rejimine tâbi kılınacak her ülke için, işbu rejimin hükümleri ve bu rejimde yapılabilecek değişiklikler ve tashihler Birleşmiş Milletlerin bir Üyesinin mandasına tabi ülkelerde, manda sahibi Devlet de dâhil olmak şartıyla, doğrudan doğruya ilgili Devletler arasında yapılacak bir anlaşmaya mevzu olacak ve 83 ve 85 inci maddeler gereğince onanacaktır.

Madde _ 80

1. 77, 79 ve 81 inci maddelere uygun olarak yapılacak ve ülkelerden her birini Vesayet rejimi altına koyacak olan özel Vesayet anlaşmaları ile tesbit edilebilecek hususlar dışında ve sözü geçen anlaşmalar yapılıncaya kadar, işbu bölümün hiçbir hükmü, her hangi bir devletin veya herhangi bir milletin haklarını, yahut yürürlükte olup bazı Teşkilât Üyelerinin taraf bulunabilecekleri milletlerarası akitlerin hükümlerini herhangi
bir şekilde doğrudan doğruya veya dolayısıyla değiştirir gibi yorumlanmayacaktır.

2. işbu maddenin birinci fıkrası, 77 nci maddede derpiş edildiği üzere, manda altındaki ülkeleri veya başka ülkeleri Vesayet rejimi altına koymağa matuf anlaşmaların görüşülmesinin ve akdinin gecikmesini veya talikim haklı gösterecek şekilde yorumlanmamalıdır.

Madde _ 81

Vesayet anlaşması, herhalde, Vesayet altındaki ülkenin hangi şartlarla idare edileceğini ihtiva eder ve idareyi üzerine alacak makamı gösterir. Aşağıda «idare ile görevlendirilmiş makam» tabiri ile anılacak olan işbu makam bir veya birkaç devlet veya bizzat Teşkilât olabilir.

Madde _ 82

43 üncü maddeye uygun olarak akdedilen herhangi bir mahsus anlaşmaya veya mahsus anlaşmalara halel vermeksizin bir Vesayet anlaşmasının, tatbik edildiği Vesayet altındaki ülkenin tamamına veya bir kısmına şâmil, bir veya birkaç stratejik bölgeyi işbu anlaşma gösterebilir.

Madde 83

1. Stratejik bölgeler hususunda, Teşkilâta verilen bütün görevler, Vesayet anlaşmaları hükümlerinin tasvibi ve bunların muhtemel değişmeleri veya tashihleri de dahil olmak üzere, Güvenlik Meclisince görülür.

2. 76 nci maddede beyan edilen öz amaçlarını her stratejik bölge ahalisi için de tatbiki kabildir.

3. Güvenlik Meclisi, Vesayet anlaşmaları hükümleri hususunda ve güvenlik icapları mahfuz kalmak şartıyla, stratejik bölgelerde Teşkilâtın, Vesayet rejimi bakımından yüklendiği siyası, ekonomik ve sosyal mahiyette ve eğitime müteallik görevlerinin ifasında Vesayet Meclisinin yardımına başvuracaktır.

Madde 84

İdare ile görevlendirilmiş makam, Vesayet altındaki ülkenin milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasına iştirak etmesine itina etmekle mükelleftir. Bu maksatla, Güvenlik Meclisine karşı giriştiği taahhütleri yerine getirmek ve mahallî müdafaayı ve ülke dâhilinde asayişin muhafazasını sağlamak için, işbu ülkeden gönüllü birlikler, kolaylıklar ve yardım temin edebilir.

Madde _ 85

1. Stratejik bölge olarak gösterilmemiş olan bütün bölgeler hakkındaki Vesayet anlaşmaları hususunda, Vesayet Anlaşmaları hükümlerinin tasvibi ve bunların değiştirilmesiyle tashihi de dâhil olmak üzere, Teşkilâtım görevlerini Genel Kurul yapar.
2. Genel Kurulun yetkisi altında hareket eden Vesayet Meclisi görevlerinin yapılmasında Genel Kurula yardım eder

BÖLÜM : XIII
Vesayet Meclisi
Terekküp Tarzı
Madde _ 86

1. Vesayet Meclisi Birleşmiş Milletlerin aşağıdaki Üyelerinden terekküp eder:

a) Vesayet altındaki ülkelerin idaresiyle görevlendirilmiş Üyeler,
b) 23 üncü maddede adları ile anılmış olupta Vesayet altında ülke idare etmeyen Üyeler,
c) Vesayet Meclisinin, eşit sayıda Vesayet altında ülke idare eden ve etmeyen Birleşmiş Milletler Üyelerinden müteşekkil olmasını sağlamak üzere, Genel Kurulca üç yıl için seçilecek gereken sayıda başka Üyeler,

2. Vesayet Meclisi Üyelerinden her biri kendisini Mecliste temsil etmek üzere özel ehliyette bir şahsı tâyin eder.

Görevler ve Yetkiler
Madde _ 87

Genel’ Kurul ve, onun yetkisi altında, Vesayet Meclisi görevlerini yerine getirirlerken:

a) İdare ile görevlendirilmiş makamın sunduğu raporları tetkik;
b) Dilekçeleri kabul ve bunları anılan makamla-danışarak tetkik;
c) Anılan makamca idare edilen ülkelerde, işbu makamla tesbit edilecek tarihlerde, zaman zaman teftişler tertip;
d) Vesayet anlaşmaları hükümleri gereğince işbu tedbirleri veya başka tedbirleri ittihaz, edebilir.

Madde _ 88

Vesayet Meclisi, Vesayet altındaki her ülke ahalisinin siyasi, ekonomik, ve sosyal alanlarla eğitim alanındaki ilerlemeleri hakkında bir soru
cetveli tanzim eder; Genel Kurulun yetkısme tabı Vesayet altındaki her
hangi bir ülkenin idaresiyle görevlendirilmiş makam, Genel Kurula, yukarıda zikredilen soru cetvelini esas tutan bir yıllık rapor sunar.

Oy
Madde _ 89

1. Vesayet Meclisinin her Üyesi bir oya sahiptir;

2. Vesayet Meclisinin kararları hazır bulunan ve oy veren Üyelerin çoğunluğu ile alınır.

Usul
Madde 90

1. Vesayet Meclisi, Başkanının tâyin şeklini de tesbit eden, içtüzüğünü kabul eder.

2. Meclis, İhtiyaca göre tüzüğü gereğince toplanır; tüzükte, Üyelerinin çoğunluğunun isteği üzerine Meclisin toplanmasını derpiş eden hükümler vardır.

Madde _ 91

Vesayet Meclisi, icabında, her birinin yetkisi* İçinde bulunan meselelerde, Ekonomik ve Sosyal Meclisle ihtisas müesseselerinin yardımına başvurur.

BÖLÜM : XIV
Milletlerarası Adalet Divanı
Madde _ 92

Milletlerarası Adalet Divanı, Birleşmiş Milletlerin başlıca adalet uzvu olacaktır Divan, Milletlerarası Daimî Adalet Divanının Statüsü esasına dayanan ve ayrılmaz bir cüzü olduğu işbu Andlaşmaya ekli bulunan bir Statüye göre çalışır.

Madde _ 93

1. Bütün Birleşmiş Milletler Üyeleri, ipso facto, Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüne taraftırlar.

2. Teşkilât Üyesi olmayan Devletlerin Milletlerarası Adalet Divanı Statüsüne taraf olabilmeleri şartları, her bir halde, Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından tâyin edilir.

Madde _ 94

1 Birleşmiş Milletlerin her Üyesi, taraf olduğu bütün uyuşmazlıklarda, Milletlerarası Adalet Divanının kararma uymağı taahhüt eder.

2. Bir uyuşmazlıkta taraf olan Devletlerden biri, Divanın verdiği bir hükme göre kendisine düşen vecibeleri yerine getirmezse, öbür taraf, Güvenlik Meclisine başvurabilir ve işbu Meclis, lüzum gördüğü takdirde hükmün yerine getirilmesi İçin tavsiyelerde bulunabilir veya alınacak tedbirleri kararlaştırabilir.

Madde __ 95

işbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Teşkilât Üyelerinin, uyuşmazlıklarının çözülmesini, zaten mevcut olan veya İleride akdedilebilecek olan anlaşmalar gereğince, başka mahkemelere tevdi etmelerine mâni değildir.

Madde 96

1. Genel Kurul veya Güvenlik Meclisi, Milletlerarası Adalet Divanından hukukî her hangi bir mesele hakkında iştişari rey isteyebilir.

2. Genel Kurulca bu hususta her hangi bir anda yetkili kılınabilecek olan Teşkilâtın bütün diğer uzuvları ve ihtisas müesseseleri, çalışmaları alanında karşılarına çıkacak hukuki meseleler hakkında keza Divandan iştişari rey isteyebilirler,

BÖLÜM : XV
Sekreterlik
Madde 97

Sekreterlik bir Genel Sekreter ile Teşkilâtın icabettirebileceği memurları ihtiva eder. Genel Sekreter Güvenlik Meclisinin tavsiyesi üzerine Genel Kurul tarafından tâyin edilir. Genel Sekreter Teşkilâtın en yüksek memurudur.

Madde_ 98

Genel Sekreter, Genel Kurulun, Güvenlik Meclisinin, Ekonomik ve Sosyal Meclisin, ve Vesayet Meclisinin bütün toplantılarında işbu sıfatla hareket eder. Bu uzuvlar tarafından kendisine yükletilen görevleri yapar. Teşkilâtın çalışması hakkında Genel Kurula bir yıllık rapor sunar.

Madde 99

Genel Sekreter, fikrince milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazasını tehlikeye koyabilecek her hususa Güvenlik Meclisinin dikkatini çekebilir.

Madde _ 100

1. Genel Sekreter ve sekreterlik memurları ödevlerinin görülmesinde her hangi bir Hükümetten veya Teşkilât dışında, her hangi bir makamdan ne talimat isterler ve ne de kabul ederler. Milletlerarası memurlukları durumu ile telif edilemeyecek her hareketten kaçınırlar ve yalnız Teşkilâta karşı sorumlu olurlar.

2. Teşkilâtın her Üyesi, Genel Sekreterin ve memurların görevlerinin milletlerarası mahiyetine saygı göstermeği ve kendilerine, ödevlerinin yerine getirilmesinde tesir etmeğe çalışmamağı taahhüt eder.

Madde _ 101

1 Memurlar, Genel Kurulca tesbit edilen kaidelere göre Genel Sekreter tarafından tâyin edilirler.

2. Ekonomik ve Sosyal Meclise, Vesayet Meclisine ve gerekiyorsa, Teşkilatın başka uzuvlarına süreli olarak mahsus memurlar verilir. İşbu memurlar Sekreterlik kadrosuna dâhildir.

3 Memurların alınmasında ve kullanılma şartlarının tespitinde hâkim mülâhaza, Teşkilâta en yüksek çalışma, ehliyet ve dürüstlük vasıflarını haiz kimselerin hizmetini sağlamak lüzumu olmalıdır. Memur alınırken mümkün olduğu kadar geniş bıu coğrafi taksim esasına uyulmasının önemi, gereği gibi göz önünde bulundurulacaktır

BÖLÜM : XVI
Çeşitli Hükümler
Madde 102

1 İşbu Andlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra Birleşmiş Milletlerin bir Üyesi tarafından akdedilen her milletlerarası andlaşma veya anlaşma, mümkün olan en kısa zamanda Sekreterlikte tescil edilecek ve Sekreterlikçe neşredilecektir.

2. İşbu maddenin birinci fıkrası hükümlerine uygun olarak tescil edilmemiş olan bir milletlerarası andlaşma veya anlaşmanın taraflarından hiçbiri, Teşkilâtın bir uzvu önünde anılan andlaşma veya anlaşmayı ilen süremez.

Madde _ 103

Birleşmiş Milletler Üyelerinin işbu Andlaşmadan doğan vecibeleri ile başka her hangi bir milletlerarası anlaşmadan doğan vecibelerinin çatışması halinde Andlaşma vecibeleri üstün gelecektir.

Madde _ 104

Teşkilât, Üyelerinden her birinin ülkesinde, görevlerini yerme getirmesi ve amaçlarına erişmesi için gerekli hukuki ehliyeti haizdir

Madde _ 105

1. Teşkilât, Üyelerinden her birinin ülkesinde amaçlarına erişmek için gerekli olan imtiyaz ve dokunulmazlıklardan faydalanır.

2. Birleşmiş Milletler Üyelerinin temsilcileri ve Teşkilâtın memurları Teşkilât ile ilgili görevlerini tam bağımsızlık içinde yapabilmek için gerekli imtiyaz ve masuniyetlerden faydalanır.

3. Genel Kurul, işbu maddenin birinci ve ikinci fıkralarının uygulanması teferruatının tesbiti için tavsiyeler yapabilir veya Birleşmiş Milletler Üyelerine bu maksatla anlaşmalar teklif edebilir.

BÖLÜM • XVII
Güvenliğe müteallik Geçici Hükümler
Madde _ 106

Güvenlik Meclisine, kanaatince, 42 ncı maddeye göre kendisine düşen sorumları yüklenmeğe başlamak imkânını verecek olan ve 43 üncü maddede anılan mahsus anlaşmaların yürürlüğe girmesine deyin, 30 Ekim 1943 tarihinde Moskova’da imzalanan Dört Millet Demeci akitleri ile Fransa, aralarında ve gerekirse başka Teşkilât Üyeleri ile işbu Demecin 5 nci fıkrası hükümlerime uygun olarak Birleşmiş Milletler adına, milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için gerekli her türlü hareketin birlikte yapılması zımnında danışacaklardır.

Madde _ 107

İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Andlaşmayı imzalayan her hangi bir Devletin ikinci Dünya Harbinde düşmanı bulunmuş olan bir Devlete karşı, bu husustaki sorumluluğu haiz olan Hükümetler tarafından, bu harbin bir neticesi olarak girişilmiş veya tecviz edilmiş bir harekete ne tesir eder, ne de mâni olur.

BÖLÜM : XVIII
Değişiklikler
Madde _ 108

İşbu Andlaşmada yapılacak değişiklikler, Genel Kurul Üyelerinin üçte iki çoğunluğu ile kabul edilir ve Güvenlik Meclisi süreli Üyelerinin hepsi dâhil olmak üzere, Teşkilât Üyelerinin üçte ikisi tarafından her birinin anayasası hükümleri gereğince onandığı zaman, bütün Birleşmiş Milletler Üyeleri için yürürlüğe girer.

Madde 109
  1. İşbu Antlaşma’nın gözden geçirilmesi amacıyla, Genel Kurul’un üçte iki çoğunluğunun ve Güvenlik Konseyi’nin herhangi dokuz üyesinin oylarıyla saptanacak yer ve tarihte Birleşmiş Milletler üyelerinin bir Genel Konferansı düzenlenebilecektir. Konferansta Birleşmiş Milletler’in her üyesinin bir oyu olacaktır.

2. Konferansta üçte iki çoğunluk tarafından işbu Antlaşma’da yapılması tavsiye edilen her değişiklik, Güvenlik Konseyi’nin sürekli üyelerinin tümünü kapsamak üzere Birleşmiş Milletler üyelerinin üçte ikisi tarafından her birinin anayasa kuralları gereğince onaylandığında geçerlilik kazanacaktır.

3. Genel Kurul’un, işbu Antlaşma’nın yürürlüğe girmesini izleyen onuncu yıllık toplantısından önce bu konferans henüz yapılmamışsa, sözkonusu toplantının gündemine bu konferansın toplanması konusunda bir öneri konacak ve Genel Kurul çoğunluğunun ve Güvenlik Konseyi’nin herhangi yedi üyesinin oyuyla kararlaştırılırsa konferans yapılacaktır.

BÖLÜM . XIX
Onanma ve imza
Madde — 110

1. İşbu Andlaşma, imza eden Devletler tarafından her birinin anayasa kaideleri gereğince onanacaktır

2. Tasdiknameler, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti nezdine tevdi edilecek ve her tevdi işbu Hükümetçe bütün imza eden Devletlere ve tâyin edildiği zaman, Teşkilât Genel Sekreterine bildirilecektir.

3 İşbu Andlaşma, Çın Cumhuriyeti, Fransa, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Kıratlığı Amerika Birleşik Devletleri ve imza eden diğer Devletlerin çoğunluğu tarafından tasdiknamelerin tevdiinden sonra yürürlüğe girecektir. Bundan sonra, Amerika Birleşik Devletleri Hükümetince tasdiknamelerin tevdiine dair bir mazbata tanzim edilerek bunun birer örneği bütün imza eden Devletlere verilecektir.

4 İşbu Andlaşmayı imzalamış olup yürürlüğe girmesinden sonra onayacak olan Devletler, her birinin tasdiknamesinin tevdii tarihinden itibaren Birleşmiş Milletler aslî Üyesi olacaklardır.

Madde — 111

Çince, Fransızca, Rusça, İngilizce ve İspanyolca metinleri aynı derecede muteber sayılacak olan işbu Andlaşma, Amerika Birleşik Devletleri Hükümeti arşivine tevdi edilecektir, işbu Hükümetçe, bütün diğer imza eden Devletler Hükümetlerine aslına uygunluğu usulünce tasdik edilmiş nüshalar verilecektir.

Yukarıdaki hükümleri tasdiken Birleşmiş Milletler Hükümetleri temsilcileri işbu Andlaşmayı imzalamışlardır.

Sanfransısko’da yirmi altı Haziran bin dokuzyüz kırkbeşte yapılmıştır

Schengen Yürütme Anlaşması

0

Schengen Yürütme Anlaşması, 14 Haziran 1985 tarihinde beş Avrupa ülkesi arasında imzalanan Schengen Anlaşması‘nın uygulama biçimini göstermek üzere hazırlanmıştır.  Anlaşma, 26 Mart 1995’te yürürlüğe girmiştir. Temel amacı, katılımcı ülkeler arasındaki sınır kontrollerini kademeli olarak kaldırarak insanların, malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımını sağlamaktır.

Schengen Anlaşması’nın Uygulama Sözleşmesi (resmi adıyla “Benelüks Ekonomik Birliği Ülkeleri Hükümetleri, Almanya Federal Cumhuriyeti Hükümeti ve Fransa Cumhuriyeti Hükümeti Arasındaki Müşterek Sınırlarda Kontrollerin Kademeli Olarak Kaldırılmasına İlişkin 14 Haziran 1985 Tarihli Schengen Anlaşması’nın Uygulama Sözleşmesi”), Avrupa’da sınır kontrollerinin kaldırılması ve serbest dolaşım bölgesinin oluşturulması amacıyla imzalanan Schengen Anlaşması’nın somut uygulama adımlarını belirlemektedir.

 

Ana Hatları:

  1. Sınır Kontrollerinin Kaldırılması: Anlaşma, iç sınırların kaldırılmasını ve buna karşılık dış sınırlarda daha sıkı kontrollerin yapılmasını öngörür. Schengen ülkeleri arasında vizesiz seyahat edilebilir hale gelmektedir.

  2. Polis ve Hukuki İşbirliği: Ülkeler arasında suçla mücadele ve güvenlik konularında daha fazla işbirliği yapılmasını sağlar. Ülkeler arasında bilgi paylaşımı, suçluların takibi ve iadesi gibi düzenlemeler yapılmıştır.
  3. Schengen Bilgi Sistemi (SIS): Sınırların kaldırılmasıyla doğabilecek güvenlik açıklarını gidermek için katılımcı ülkeler arasında ortak bir veri tabanı olan Schengen Bilgi Sistemi (SIS) kurulmuştur. Bu sistem, suçluların ve aranan kişilerin takibi gibi önemli güvenlik bilgilerini paylaşmak için kullanılacaktır.
  4. Dış Sınırların Yönetimi: İç sınırlar kalksa da dış sınırlarda daha sıkı kontroller öngörülür. Dış sınırdan giriş yapacak olan kişiler için ortak bir vize politikası uygulanacaktır.

Schengen Yürütme Anlaşması

BENELÜKS EKONOMIK BIRLIĞI ÜLKELERI HÜKÜMETLERI, ALMANYA FEDERAL CUMHURIYETI HÜKÜMETI VE FRANSA CUMHURIYETI HÜKÜMETI ARASINDAKI MÜŞTEREK SINIRLARDA KONTROLLERIN KADEMELI OLARAK KALDIRILMASINA ILIŞKIN 14 HAZIRAN 1985 TARIHLI SCHENGEN ANLAŞMASI’NIN UYGULAMA SÖZLEŞMESI

(Schengen Yürütme Anlaşması)
(19 Haziran 1990)

Belçika Krallığı, Almanya Federal Cumhuriyeti, Fransa Cumhuriyeti, Lüksembourg Büyük Dükalığı, ve Hollanda Krallığı bundan böyle Sözleşmeci Taraflar şeklinde anılarak,

Müşterek sınırlarda uygulanan kontrollerin kademeli olarak kaldırılmasına ilişkin 14 Haziran 1985 tarihli Schengen Anlaşmasını temel alarak,

Bu antlaşmada amaç olarak belirtilen müşterek sınırlardaki insan hareketlerine ilişkin kontrollerin kaldırılmasını gerçekleştirmek, ve mal taşımacılığını ve hareketini kolaylaştırmak yönündeki niyetin yerine getirilmesini kararlaştırarak,

Tek Avrupa Senediyle ekleme yapılan Avrupa Topluluğunu kuran Antlaşmanın, iç pazarın, iç sınırları bulunmayan bir alanı kapsamasını öngörmesine dayanarak,

Sözleşmeci Taraflar tarafından güdülen amacın bu hedefle, Antlaşmanın hükümlerini yerine getirmek için alınacak önlemlere aykırı olmayan bir biçimde çakışmasına dayanarak,

Bu niyetin uygulamasının bir dizi uygun önlemlerin alınmasına ve Sözleşmeci Tarafların yakın işbirliğini gerektirmesine dayanarak,

AŞAĞIDAKI MADDELERI KABUL ETMIŞTIR:
(…)

II. BAŞLIK
IÇ SINIRLARDA KONTROLLERIN KALDIRILMASI VE INSAN HAREKETLERI
7. BÖLÜM
Sığınma başvurularının incelenmesi sorumluluğu
28. Madde

Sözleşmeci Taraflar 31 Ocak 1967 New York Protokolü ile değişikliğe uğrayan Mülteciler Statüsüne ilişkin 28 Temmuz 1951 Cenevre Sözleşmesi’ndeki yükümlülüklerini, bu belgelerin kapsamına herhangi bir coğrafi sınırlama getirmeden
tekrar teyit ettikleri gibi, bu belgelerin uygulanmasında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği yapmaya dair taahhütlerini burada tekrar teyit ederler.

29. Madde

1. Sözleşmeci Taraflar, bir yabancının herhangi bir Sözleşmeci Tarafın topraklarında yapacağı sığınma başvurusunu incelemeyi taahhüt ederler.
2. Bu yükümlülük Sözleşmeci Tarafın iltica için başvuran herkesin ülkeye girişine ya da ülkede kalmasına izin vermesini zorunlu kılmaz.
3. Her Sözleşmeci Taraf kendi ulusal yasalarına dayanarak ve uluslararası taahhütlerine uygun olarak, sığınma başvurusunda bulunan bir kişiyi sınırdan geri çevirme ya da Üçüncü bir ülkeye sınır dışı etme hakkını elinde tutar.
4. Yabancının sığınma için başvurduğu Sözleşmeci Taraf hangisi olursa olsun başvuruyu tek bir Sözleşmeci Taraf inceler. Bu ülke 30. maddede belirtilen kıstaslara göre belirlenecektir.
5. 3. Paragrafa rağmen her Sözleşmeci Taraf, bu Sözleşmeye bağlı olarak sığınma başvurusunu inceleme yükümlülüğü başka bir Sözleşmeci Tarafa verilmiş olsa bile, özellikle kendi ulusal hukukunu ilgilendiren özel nedenlerden dolayı bir sığınma başvurusunu incelemek hakkını saklı tutabilir.

30. Madde

1. Sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olacak Sözleşmeci Tarafın belirlenmesi aşağıdaki kıstaslara göre yapılır:
(a) Eğer bir Sözleşmeci Taraf sığınma başvurusu yapan bir kişiye herhangi türde bir vize ya da oturma izni vermiş ise başvuruyu incelemekten kendisi sorumlu olur. Bu vizenin başka bir Sözleşmeci Tarafın onayına dayanarak verilmesi durumunda ise bu onayı veren ülke başvuruyu incelemekten sorumlu olur.
(b) Sığınma başvurusunda bulunan kişiye iki ya da daha fazla Sözleşmeci Tarafın, herhangi tür bir vize ya da oturma izni vermesi durumunda, bu belgelerden geçerlik süresi en geç sona ereni veren Sözleşmeci Taraf, başvuruyu incelemekten sorumlu olur.
(c) Sığınma başvurusunda bulunan kişi Sözleşmeci Tarafların topraklarını terk etmediği sürece, (a) ve (b) alt-paragraflarına uygun olarak tanımlanan sorumluluklar, herhangi bir tür vizenin ya da oturma izninin geçerlilik süresinin bitmesi durumunda bile devam eder. Eğer sığınma başvurusunda bulunan kişi vize verilmesi ya da oturma izninin sağlanmasından sonra Sözleşmeci Tarafların topraklarını terk etmiş ise, bu arada ulusal kanuni hükümlere bağlı olarak geçerlik süreleri sona ermedikçe bu belgeler paragraf (a) ve (b) deki sorumlulukların temelini oluşturur.
(d) Sözleşmeci Tarafların sığınma başvurusunda bulunan kişiye vize muafiyeti uygulamaları durumunda, sığınma başvurusunda bulunan kişinin Sözleşmeci Tarafların topraklarına dış sınırlarını kullanarak girdiği Sözleşmeci Taraf sorumlu olur.
Vize politikalarının uyumu tamamlanıncaya kadar, ve sığınma başvurusunda bulunan kişiye sadece bazı Sözleşmeci Taraflar tarafından vize muafiyeti verilmesi durumunda, sığınma başvurusunda bulunan kişinin, Sözleşmeci Tarafların
topraklarına vize muafiyeti sayesinde dış sınırlarını kullanarak girdiği Sözleşmeci Taraf, (a), (b) ve (c) alt-paragraflarına tabi olmak kaydıyla, sorumlu olur.
Eğer sığınma başvurusu başvurana geçiş vizesi veren bir Sözleşmeci Tarafa yapılmış ise -başvuranın sınır kontrollerinden geçip geçmemesine bakılmaksızın- ve eğer geçiş vizesi geçiş ülkesi Sözleşmeye Taraf olan varış ülkesinin diplomatik ya da konsolosluk kanallarından bu kişinin varış ülkesine giriş şartlarını yerine getirdiğine ilişkin bilgiyi sağlamasından sonra verildi ise, Sözleşmeye Taraf olan varış ülkesi sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olur.
(e) Eğer sığınma başvurusunda bulunan kişi Sözleşmeci Tarafların topraklarına Yürütme Komitesi tarafından kararlaştırılan ve sınırdan geçişi sağlayan bir ya da daha fazla belgeye sahip olmadan girmiş ise bu kişinin Sözleşmeci Tarafların topraklarına dış sınırlarını kullanarak girdiği Sözleşmeci Taraf sorumlu olur.
(f) Sığınma başvurusu Sözleşmeye Taraf olan bir Devletçe incelenen bir yabancı yeni bir başvuruda bulunursa sorumlu Sözleşmeci Taraf ilk başvuruyu incelemekte olandır.
(g) yaptığı önceki sığınma başvurusu bir Sözleşmeci Taraf tarafından nihai sonuca başlanan bir yabancının yeni bir başvuruda bulunması durumunda, başvuranın Sözleşmeci Tarafların topraklarını terk etmemesi halinde, sorumlu Sözleşmeci Taraf önceki talebi incelemiş olandır.
2. Bir Sözleşmeci Tarafın Madde 29 (4) uyarınca bir sığınma başvurusunu incelemesi durumunda, bu Maddenin 1. paragrafına bağlı olarak sorumlu olan Sözleşmeci Tarafın yükümlülükleri ortadan kalkar.
3. Sorumlu Sözleşmeci Taraf 1. ve 2. paragraflarda belirtilen kıstaslar aracılığıyla belirlenemiyorsa sığınma başvurusunun yapıldığı Sözleşmeci Taraf başvurudan sorumlu olur.

31. Madde

1. Sözleşmeci Taraflar bir sığınma başvurusunu inceleme sorumluluğunun aralarından hangisine ait olduğunu en hızlı şekilde kararlaştırmak için gayret gösterirler.
2. Eğer bir sığınma başvurusu 30. Maddeye göre sorumlu olmayan Sözleşmeci Taraf bir ülkeye, halen ülke topraklarında ikamet eden bir yabancı tarafından yapılmış ise, bu Sözleşmeci Taraf sorumlu olan Sözleşmeci Taraftan başvuranın sığınma başvurunu inceleme sorumluluğunu yüklenmesini isteyebilir.
3. Isteğin sığınma başvurusunun yapılmasından sonraki 6 ay içinde iletilmesi durumunda, sorumlu Sözleşmeci Taraf paragraf 2’de bahsedilen sığınma için başvuran kişinin sorumluluğunu üstlenir. Isteğin belirtilen süre içinde yapılmaması durumunda sığınma başvurusunun yapıldığı Sözleşmeci Taraf sığınma başvurusundan sorumlu olur.

32. Madde

Sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olan Sözleşmeci Taraf başvuruyu ulusal hukukuna göre inceler.

33. Madde

1. Sığınma için başvuran bir kişinin, sığınma işlemlerinin yapıldığı süre içinde başka bir Sözleşmeci Taraf topraklarında yasadığı yollarla bulunması durumunda, başvuruyu incelemekten sorumlu olan Sözleşmeci Taraf kendisini geri almaya
zorunludur.
2. Paragraf 1, diğer Sözleşmeci Tarafın sığınma başvurusunda bulunan kişiye bir yıl ya da daha fazla süreli oturma izni vermesi durumunda uygulanmaz. Bu durumda başvuruyu inceleme sorumluluğu diğer Sözleşmeci Tarafa devredilir.

34. Madde

1. Sorumlu Sözleşmeci Taraf, kendisi tarafından başvurusu kesin olarak reddedilen ve bir başka Sözleşmeci Tarafın topraklarına oturma izni olmaksızın giren bir yabancıyı geri almak zorundadır.
2. Paragraf 1 başvurudan sorumlu Sözleşmeci Tarafın yabancıyı Sözleşmeci Tarafların topraklarından sınır dışı ettiği durumlarda uygulanmaz.

35. Madde

1. Bir yabancıya mülteci statüsü tanıyan ve kendisine oturma izni veren Sözleşmeci Taraf, ilgili kişilerin onayı halinde, kişinin aile üyeleri tarafından yapılan sığınma başvurularını incelemekten sorumludur.
2. Paragraf 1’de belirtilen aile üyeleri, mültecinin eşi ve henüz evlenmemiş 18 yaşından küçük çocuğu, ya da eğer mülteci 18 yaşından küçük evlenmemiş bir çocuk ise mültecinin annesi ya da babasıdır.

36. Madde

Bir sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu olan Sözleşmeci Taraf, eğer ilgili kişi isterse, ailevi ya da kültürel nedenlere bağlı insancıl temellere dayanarak diğer bir Sözleşmeci Taraftan bu sorumluluğu üstlenmesini isteyebilir. Kendisine talepte bulunulan Sözleşmeci Taraf bu isteğin yerine getirilip getirilemeyeceğini değerlendirir.

37. Madde

1. Sözleşmeci Tarafların yetkili mercileri aşağıdaki konulara ilişkin bilgilerin ayrıntılarını en kısa zamanda birbirlerine gönderirler:
(a) yürürlüğe giriş tarihlerinden daha geç olmamak üzere, mülteci hukuku ya da başvuran kişilere ilişkin muamelelerle ilgili yeni kurallar ve önlemler;
(b) sığınma başvurusunda bulunanların, menşe ülkelerini belirten aylık varışlarına ilişkin istatiksel bilgi, ve mümkün olduğu ölçüde sığınma başvurularında verilen kararlar;
(c) belli bazı grupların sığınma başvurularının ortaya çıkması ya da önemli artışlar göstermesi ile bu konuda eldeki her türlü bilgi;
(d) mülteci hukuku ile ilişkili her türlü önemli karar.
2. Sözleşmeci Taraflar, ortak bir değerlendirmeye varma hedefini gözeterek, sığınma başvurusunda bulunanların menşe ülkelerinin durumuna ilişkin bilgi toplamada yakın işbirliğini taahhüt ederler.
3. Herhangi bir Sözleşmeci Tarafın ilettiği bilgilerin tabi tutulduğu gizli işlemlere dair talimatlara diğer Sözleşmeci Taraflarca uyulmalıdır.

38. Madde

1. Bütün Sözleşmeci Taraflar, sığınma başvurusunda bulunan kişiyle ilgili olarak ellerinde bulunan bilgileri, aşağıdaki nedenlerle isteyen diğer bütün Sözleşmeci Taraf ülkelere gönderirler:
* sığınma başvurusunu incelemekten sorumlu Sözleşmeci Tarafın belirlenmesi;
* sığınma başvurusunun incelenmesi;
* bu bölümde belirtilen yükümlüklerin yerine getirilmesi;
2. Bu bilgiler yalnızca aşağıdaki konuları kapsayabilir:
(a) kimlik bilgileri (sığınma başvurusunda bulunanın, ve uygun durumlarda aile üyelerinin soyadı, adı, ve daha önceki adları, unvan ve lakapları, doğum tarihi ve yeri, şimdiki uyruğu ve daha önceki uyrukları);
(b) kimlik ve yolculuk belgeleri (referanslar, geçerlik süreleri, veriliş tarihleri, veren makam, verildiği yer vs.);
(c) başvuru sahibinin kimliğini tespit etmek için gerekebilecek diğer bilgiler,
(d) ikamet ettiği yerler ve yolcululuklarında kullandığı güzergahlar hakkında bilgiler;
(e) bir Sözleşmeci Taraf tarafından verilmiş oturma izinleri ve vizeler;sığınma başvurusunun yapıldığı yer;
(f) uygun durumlarda, daha önce sığınma için yapılan bütün başvuruların tarihleri; şimdiki başvurunun yapıldığı tarih, başvuruyu inceleme işlemlerinde gelinen nokta ve alınan bu kararların doğurduğu sonuçlar.
3. Bir Sözleşmeci Taraf diğer bir Sözleşmeci Taraftan sığınma başvurusunda bulunan kişinin başvurusunu desteklemek amacıyla öne sürdüğü dayanaklar ve uygun olduğu yerlerde başvuru hakkında verilen kararla ilgili dayanaklara ilişkin bilgi talep edebilir.
Bilgi istenen Sözleşmeci Taraf kendinden istenilen bu talebe uyup uyamayacağına karar verir. Her durumda, bu bilgilerin aktarımı, sığınma başvurusunda bulunan kişinin rızasına bağlıdır.
4. Bilgi alışverişi bir Sözleşmeci Tarafın isteği üzerine ve yalnızca her Sözleşmeci Tarafın Yürütme Komitesine bildirmiş olduğu yetkili merciler arasında gerçekleştirilir.
5. Değiş-tokuş edilecek bilgiler ancak 1. paragrafta belirtilen amaçlar için kullanılabilir. Bu bilgiler ancak aşağıda belirtilen konularda sorumlu olan yetkili ve adli makamlara iletilir:
* bir sığınma başvurusunu inceleyecek Sözleşmeci Tarafın belirlenmesi;
* sığınma başvurusunun incelenmesi;
* bu Bölümden kaynaklanan yükümlülüklerin yerine getirilmesi.
6. Bir Sözleşmeci Taraf bilgi verirken bu bilgilerin doğru ve güncel olmasını sağlayacaktır.
Bir Sözleşmeci Tarafın gerçek olmayan ya da iletilmemesi gereken bilgi sağladığı anlaşılırsa, bilgiyi alan Sözleşmeci Tarafların vakit geçirmeksizin haberdar edilmesi gerekir. Bu durumda bilgiyi alan Sözleşmeci Tarafların bu bilgileri düzeltmeleri ya da tamamen iptal etmeleri zorunludur.
7. Sığınma başvurusunda bulunan kişinin, kendi başvurusu üzerine, mümkün olduğu süre boyunca, kendi hakkındaki değiş-tokuş edilen bilgiden haberdar olma hakkı vardır. Kişinin bilginin yanlış olduğu ya da taraflara iletilmemesi gerektiği konusunda kanaate varması durumunda, bilginin düzeltilmesini ya da silinmesini isteme hakkı saklıdır. Düzeltmeler 6. paragrafta belirtildiği şekilde yapılır.
8. Ilgili her bir Sözleşmeci Taraf ilettiği ve aldığı bilgilerin kaydını tutar.
9. Iletilen bilgiler iletildikleri amacın gerektirdiği süreden daha fazla saklı tutulmazlar. Bilgilerin saklanma gereksinimi ilgili Sözleşmeci Tarafça koşullara uygun olarak belirlenir.
10. Iletilen bilgiler, her durumda, en az aktarıldıkları Sözleşmeci Tarafın kanunlarında belirtilen benzeri bilgilere sağlananki kadar korumaya sahip olacaktır.
11. Bilgi aktarımının otomatik değil de başka yöntemlerle yapılması durumunda, her Sözleşmeci Taraf etkin denetlemeler vasıtasıyla bu Maddenin uygulanmasını temin etmek için gerekli önlemleri almalıdır. Bir Sözleşmeci Tarafın 12. paragrafta
belirtilen bir hizmete sahip olması durumunda, bu hizmete gerekli denetlemeleri sağlaması talimatını verebilir.
12. Sözleşmeci Taraflardan biri ya da birkaçının 2. ve 3. paragraflarda belirtilen bilgilerin tamamını ya da bir bölümünün işlemlerini bilgisayarla gerçekleştirmek istemeleri durumunda, bilgisayar kullanımına eğer söz konusu Sözleşmeci Taraf 28 Ocak 1981 tarihli Kişisel Bilgilerin Otomatik Işlenmesi Sırasında Kişilerin Korunmasına Ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesinin ilkelerinin uygulanmasını mümkün kılan yasaları yürürlüğe sokmuş ve uygun bir ulusal birimi bu Sözleşmeye göre iletilen bilgilerin işlenmesinin bağımsız denetiminden sorumlu tayin etmiş ise izin verilir.

Türkiye’de Hukuk ve Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakar Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi?

0

Türkiye’de Hukuk ve Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakar Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi?  /  Haluk İnanıcı (Avukat – Yazar) 

Yargı Etiği, Haluk İnanıcı’nın Hukuk Ansiklopedisi için kaleme aldığı “Türkiye’de Hukuk ve Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakar Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi?” başlıklı makalesi Açık Radyo’da yayınlanan Hukuk Güvenliği programının 21 Eylül 2023 günü yapılan yayınına konu oldu. Programa yapımcı Bahri Bayram Belen ve Ümit Altaş da yorumlarıyla katkıda bulundu. 

Program linki: https://acikradyo.com.tr/podcast/240879

Haluk İnanıcı’nın “Türkiye’de Yargı’nın Demokratikleşmesinde Muhafazakar Çoğunluğun Rolü: Mesele Etik mi? Siyasi mi?” başlığıyla yayımlanan makaleden seçtiği bölümlerle ilgili yaptığı; İstanbul Barosu’nun tarihinde 9.12.2023 tarihinde düzenlemiş olduğu “Yargılama Etiği” başlıklı panelde söyleşisinin video kaydını bu linkten izleyebilirsiniz. 

 

Yargı ve hukuk sorunlarının çözümü etik değil, saf siyasi bir meseledir. Bir diğer deyişle sorunların çözüm yeri hukuk aktörleri değil toplumdur. Unutmamak gerekiyor, yargı devletin baskı aygıtıdır ve hukuk egemen ideolojiye göre şekillenir. Durmadan etik kurallar uygulanmalıdır diye tekrar etmek, sorunun nedenlerini gizler. Ayrıca meslek kuralı yerine etik kelimesini kullanmak “kavramsal” olarak doğru değildir.

Haluk İnanıcı

Giriş

Türkiye’nin hukuk-yargı alanı Cumhuriyet kurulduğu günden beri sorunlu bir alandır. İlk dönem Cumhuriyet’in kuruluşu nedeniyle, eski hukukun ve eski hukuk aktörlerinin tasfiyesi ve yeni bir sistem kurulmasının zorluklarıyla geçti. 1924 yılında Muhamat Yasası’yla özellikle İstanbul’da işgalcilerle işbirliği yaptığı ileri sürülen oldukça fazla sayıda avukat tasfiye edildi[1]. 1925 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi açıldı. Fakültenin açılış nutkunda[2] Mustafa Kemal yapılan devrimin bir olup-bitti olduğunu, yeni bir hukuk sistemi kurulduğunu ve hukukçuların Cumhuriyet’in bu yeni hukukunu kuracağını ve koruyacağını belirtiyordu.

Ankara Hukuk Fakültesi Açılışında Atatürk’ün Yaptığı Konuşma

İlk dönemde, tıpkı Tanzimat Dönemi’nde olduğu gibi, başta Medeni Kanun olmak üzere temel kanunlar batıdan iktibas suretiyle iç hukuka katıldı. Şu halde kuruluş döneminde hukukun ve yargının politik dönüşüme eşlik ettiğini, yukarıdan aşağıda Jacoben tarzda Batılı bir toplum ve cumhuriyetin inşa edilmeye çalışıldığını, onu güvence altına almayı hedeflediğini söyleyebiliriz. Kuruluş döneminin felsefesi demokratik olmaktan, hukuk devleti kurmaktan ziyade devrimi ve cumhuriyeti korumaya yöneliktir.

İstiklal Mahkemeleri Kanunu

Cumhuriyetin ilk dönemi ayaklanmalar ve bu ayaklanmaların şiddetle bastırılmasına sahne olur.[3] Bu dönemde olağanüstü yargı rejimi benimsenir. Devlet, bölücü ve irticai sıfatlarla tanımladığı iki önemli tehlikeyi ortadan kaldırmak üzere örgütlenir. Haliyle, kuruluş dönemi olağanüstü hukuk ve yargı rejimi altında geçer. İstiklal Mahkemeleri’ni ve akabinde kurulan olağanüstü mahkemeleri bugünün deyişiyle adil yargılanma yerleri olarak kabul etmek elbette mümkün değildi[4]. Özetle Cumhuriyetin kuruluş döneminde demokratik bir yargı-hukuk sisteminin kurulması ön planda değildi.

Muhamat Kanunu 

Devletin yukarıdan aşağıya inşa edilmesi ve siyasi elit tarafında yönetilen 1930-Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) deneyi; Şerif Mardin’in diliyle, “Osmanlı-cumhuriyet tecrübesi elinde siyasi, idari ve kültürel gücün tutan merkezle yerel kültür, heterodoksi ve eşrafın güncünü simgeleyen çevre arasında sürekli[5]” mücadele; ekonomik ve siyasi haklar temelinde ikincileri lehine büyük bir hareketlilik yaratmıştır. Milli Mücadele’ye karşı tavır alanların, CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) tarafından dışlanmış kesimlerin, CHF’den siyasi nedenlerle kendileri ayrılanların bu partide yer alması[6] karşısında, CHF paniğe kapılmış, SCF kapatılmış ve (sonradan yapılan yakıştırma ile) gerici halkın[7] henüz demokratik kıvama erişmediği yaklaşımıyla otoriter tek parti rejimine devam edilmiştir. Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna ve elit ideolojisine karşı oluşan muhalefet muhafazakar kesimden oluşmakta ve fakat bu kesim özgürlük ve siyasi haklardan bahsetmektedir. SCF, hangi saiklerle kimin tarafından kurulduğundan bağımsız olarak; aynı zamanda muhafazakar kesimin Cumhuriyet döneminde, (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası) TeCF’den sonra ikinci kez ortaya çıkışıydı. Muhafazakar kesimin ciddi bir çoğunluğu SCF’ye desteklemişti. SCF’nin kısa süre yaşanıp kapatılması deneyi bize ayrıca hukukun hâlâ siyasetin gölgesinde yaşadığını; Tek-parti iktidarının “değil bir hukuk devleti, basit bir kanun devleti dahi olamadığını göstermektedir[8].”

Demokrat Parti

“SCF bir anlamda 1945-1950 döneminin (Demokrat Parti’sinin) habercisidir.[9]” 1946 yılında kurulan Demokrat Parti’nin kuruluş ideolojisi, iktidarın halka verilmesi, anti demokratik yasaların ortadan kaldırılması, parti başkanlığı ve cumhurbaşkanlığının birbirinden ayrılması, seçim kanunun değişmesi gibi taleplerde şekillenen 1947 tarihli “Hürriyet Misakına dayanır[10]. Demokrat Parti 1950 yılına kadar siyasi rejime egemen olan tek parti anlayışına karşı özgürlükçü söylemi, CHP devletçiliğine karşı serbest ekonomi anlayışını kullanır. DP’nin inanılmaz bir farkla kazandığı 1950 yılı seçimlerinin en ilginç sonucu; CHP’nin ülkenin kalkınmış batı bölgesinde hiçbir yerde seçimini kazanamaması, oylarını Ankara’nın doğusunda almasıdır. Buna rağmen DP’nin önemli oy miktarı kırsal kesimden geliyordu. 1954 seçimlerinden sonra DP’nin başlangıçtaki özgürlükçü dilinin yerini baskıcı ve otoriter söylem ve uygulamaya bıraktığını görülür[11]. DP iktidara gelir gelmez ele geçirdiği devlet aygıtlarını bu kez muhataplarını sindirmek için kullanır. Öyle ki baskı ve şiddet yaygınlaştırılmaya, basın, siyaset alanında faaliyetleri sindirmeye hatta, iş İnönü’nün gezilerinde taşlı sopalı saldırılara kadar vardırılır. 6-7 Eylül olayları yaşanır. Vatan Cephesi ve Meclis Tahkikat Komisyonları kurulur. Özetle siyasi hayatına “Hürriyet Misakı” ile başlayan Demokrat Parti son döneminde Otorite-Baskı-Şiddet Misakına sarılır. Bir başka boyuttan bakarsak, kurucu kadronun seçkin-elit görüşü karşısında muhafazakar anlayışı temsil eden DP iktidara gelinceye kadar kullandığı özgürlükçü söylemi terk ederek, kuruluş döneminin otoriter zihniyetini ve devletin baskı aygıtlarını kullanmakta bir beis görmemişti. İktidara gelirken anti demokratik yasalardan kurtulmayı dile getiren DP iktidara kavuştuktan sonra kendisi anti demokratik yasa koyucusu ve uygulayıcısı haline dönüştü. DP’nin de yargı ve hukukun demokratikleştirilmesini hedeflemediği bu aygıtlara sadece araç gözüyle baktığı ortaya çıkmıştı.

1960 Geçici Anayasası – Milli Birlik Komitesinin Kuruluşu

27 Mayıs Darbesi ve Yeni Anayasa

Ordunun yönettiği elit kesimin darbesi ile gelen 1961 Anayasası bugüne kadar görebildiğimiz en demokratik anayasaydı. Ancak muhafazakar kesimin temsilcisi Demirel’e göre bu anayasa ülkeye bol gelmişti. Anayasa’nın yürürlüğe girmesini takip eden dönemde, ülke Demirel ve diğer parti liderlerinin anayasadan memnun olmadığını ifade ederek ona karşı mücadele vermesine, Anayasa’nın hak ve özgürlükler yönünden budanmaya çalışılmasına sahne oldu. Bu tartışmada sadece Türkiye İşçi Partisi demokrasiden, insan haklarından yana tavır koydu. Nitekim, 1971 ve 1980 yılında yaşanan iki darbe ile bu anayasanın getirdiği bütün hukuki güvenceler bir bir ortadan kaldırılmış hukuk sistemi yine otoriter bir hukuki veçhe kazanmıştır. Bu süreç bize bir toplumun gelişmiş bir anayasa ile değişmesinin bir diğer deyişle hukuk yoluyla toplumun demokratikleştirilmesinin mümkün olmadığını göstermiştir.

Esasen Türkiye’de uzun süreler olağanüstü yargı rejimleri altında geçmiştir. Olağanüstü yargı rejimlerini zaten hukukun denetimsiz askıya alındığı, idarenin hukuka aykırı işlemlerinin fiilen denetlenemediği dönemler olarak da düşünebiliriz: i) 1920-1931 Sıkıyönetim Evresi, ii) 1940-1947 Sıkıyönetim Evresi, iii)1955-1960 Sıkıyönetim Evresi, iv)1984-1987 evresi.

De facto sıkıyönetimleri: i) 27 Mayıs 1960 de facto sıkıyönetimi, ii) 12 Mart Muhtırası, iii) 12 Eylül 1980 de facto sıkıyönetimi.

12 Eylül Darbe Bildirisi

Ardından olağanüstü hal rejimi dönemleri: i)1984-1991 ANAP İktidar dönemi, ii)1992-1994 DYP-SHP İktidar Dönemi[12]. Bir diğer deyişle Cumhuriyet döneminin büyük bir bölümü olağanüstü yargı rejimi altında geçmiştir[13].

Şekli olarak olağan yargı rejiminin cari olduğu kısa dönemlerde de ülke hukuk krizleri-kriz hukuklarıyla yönetilir olmuştu. Ülkemizde hukuk devleti ilkelerinin (devlet kimin elinde olursa olsun) devlet (iktidar) tarafından hiçbir zaman benimsenmediğini söylersek sanırım yanlış olmayacaktır.

Toplumun ve Muhafazakar İktidarın Kaçırdığı Büyük Fırsat: AKP İktidarının Birinci Dönemi

AB’ye giriş çalışmalarının yoğunlaştığı muhafazakar AKP iktidarının kuruluşunda ve ilk döneminde de DP’nin kuruluşunda olduğu gibi insan haklarına dayanan özgürlükçü bir söylem benimsenerek hukukun demokratikleşmesi doğrultusunda çok önemli adımlar atılmıştır. Bir anlamda Türkiye’nin önemli vesayet kurumlarına karşı mücadele ederken zorunlu bir uğraktı bu aşama. Sadece ikisinden bahsetmekle yetinelim[14]. Yeni Türk Ceza Kanunumuzda devrim yapılarak ceza kanununun “insanları cezalandırmak” için değil, “hak ve özgürlükleri korumak” için var olduğu belirtildi. Bu amaç kanunların gerekçesine yazıldı[15]. Yine Ceza Muhakemesi Kanunu’nun gerekçesi Avrupa standardına yükseldiğimizi müjdeliyordu[16]. Bu düzenlemelerle insan haklarına dayalı hukukun iki ölçütünün benimsendiği belirtiliyordu: “Hürriyeti kısıtlayıcı tedbirlere ancak çok zorunlu hâllerde başvurmak ve kesin ihtiyaç ölçüsünde kısıtlama yapmak;” ve “bu yetkilerin ancak sonuncu bir çare olarak kullanılmasını benimsemek ve bunun koşullarını belirlemek.” Her iki yasada birçok antidemokratik hüküm bulunsa da bu gerekçe ve içinde ifadesini bulan özgürlükçü anlayışın ceza mevzuatına girmesi başlı başına önemli bir olaydır.

Bu süreçte devlet insan haklarına dayalı demokratik bir hukuk toplumunun kurulması hedefini yargı reformu strateji belgeleri kapsamına aldı[17]. İnsan haklarına dayalı demokratik bir hukuk toplumu için önümüzde duran engeller bir bir kaldırılacaktı. 10 yıla yayılan süreçte yapılan düzenlemeler ve kullanılan dil kolaycılıkla yapılan takiye suçlaması sınırlarını bir hayli aşacak genişlik ve düzeydi.

Özbudun Anayasa Taslağı

Gelişmeler Batı’nın Hıristiyan demokrat hareketlerine benzer bir muhafazakar demokrat hareketi yaşanabileceği izlenimi uyandırmıştı. Kendi ifadeleri de bu doğrultudaydı. Ancak süreç AKP’nin kapatılma davası ve 2007 Ergenekon davasıyla başlayan dönemde rotadan çıkmaya başlamıştı. Başlangıçta meşru gerekçelere dayanan yargı soruşturma ve kovuşturmalarda giderek adil yargılanma ilkesinden bir diğer deyişle demokratikleşmeden uzaklaşıyor, ucu açık iddianameler ve davalar siyasi tasfiyeye zemin hazırlıyordu. Özgürlükçü söylem sönmeye yüz tutmuştu. Özellikle 2013 Gezi Olaylarından sonra ve 2016 darbe girişiminden sonra yargı-hukuk sistemi, bıraktık AB standartlarına erişmeyi, kalan demokratik unsurlar da hızla kaybolmaya başladı. Olağanüstü rejim olağan hale geldi. Başlangıçta devletçi anlayışa karşı özgürlükçü bir anlayışı benimsediğini açıkça ifade eden, bunu uygulayan AKP ikinci döneminden itibaren ve devleti tamamen kontrolü altına almasını takiben tedrici olarak özgürlükçü anlayışı terk etti.

Ara Sonuç: Ülkemizde Neden Sürekliliği Olan Demokratik Bir Refleks Yok?

Özetle, gerek Tek Parti İktidarı döneminde gerekse ardından gelen bugünkü dahil tüm muhafazakar iktidar dönemlerinde demokratik hukuk devleti[18] ilkesini hedeflemekten çok uzak biçimde, hukukun ve yargının iktidarı ele geçirenlerce, bir zümrenin zenginleşmesi ve/veya siyasi tasfiye için araç olarak kullanıldığını görüyoruz. Muhafazakar iktidarlar tarafından iktidara gelmeden özgürlük söyleminin benimsenmesi, iktidara gelince bunun terk edilerek otoriter bir yönetim anlayışına geçilmesi de Türk siyasetinin bir rutinine dönüşmüş durumda. Her muhafazakar iktidar döneminde burjuva sınıfı ve tekelci sermaye büyümüş ve semirmiş ve her muhafazakar iktidar kendi zenginlerini yaratmıştır aynı zamanda. Cumhuriyet tarihinin her döneminde devletin bekası gerekçesiyle, insan haklarına dayalı hukuk yerine hep otoriter-devletçi anlayış savunuldu ve yargı-hukuk mekanizması bu amacın aracı olarak görüldü. Altını çizmek istediğimiz husus, Cumhuriyet’in ilk dönemindeki otoriterleşme eğilimi ile muhafazakar kesimin her iktidara gelişindeki otoriterleşme eğilimleri arasında, hedefler farklı gibi görünse de büyük benzerlik göze çarpar. Her iki dönemde amaçlara ulaşmak için yargı ve hukukun “araç olarak” kullanılma biçimleri benzerdir. Siyasi rejim aynı devletçi anlayışı kullanıyordu. Sadece kuruluş ve muhafazakar parti dönemlerinde toplumu konsolide etmek için yaratılan “düşman”ın cinsi değişiyordu. Ülkemizde demokrasi, ağırlıklı olarak toplumsal kesimlerden birinin sadece kendi egemenliği için talep ettiği, kendisine layık gördüğü demokrasiden ibarettir.

Bugünkü muhafazakar kesimin hukuk ve yargıyı kullanma biçimi kuruluş dönemi ya da kendinden önce iktidar olmuş muhafazakar blokların hukuk ve yargısından farklı değildir. Türk toplumunun, hukuk ve yargı sisteminin demokratikleşememesinde, bu olumsuz ortak paydanın önemine dikkat çekmek istiyorum.

Toplumun insan haklarına, demokrasiye sanki kendi dışında bir şeymiş gibi bakmasına neden olanın, vatandaşı özgürlük konusunda refleksiz hale getirenin, reayadan vatandaşlığa terfi edememeyle ilgili olduğunu; ister iktidar isterse muhalefette olsun toplumun büyük çoğunluğunun hukuk ve yargıyı araç olarak görmesiyle, demokrasiyi gerçek anlamıyla istememesiyle ilgili olduğunu söylüyorum. Türkiye’de dar bir azınlık dışında demokratik hukuk devletini samimi olarak isteme arzusu bulunmuyor. Kuruluş döneminde de devlet vatandaşa muhtemel suç işleyecek güvenilmez kişi olarak bakıyordu, şimdi de muhafazakar iktidar vatandaşa ele geçirdiği devletin eski bakış açısıyla ama farklı yönden bakıyor. Sadece korunacak menfaatler ve düşmanın kimliği değişmiş durumda… Bu iki damar da amacını gerçekleştirmek için devleti kullanıyor ve devletçi bir ideolojiyi benimsiyor. Bu iki ana damar dışında demokrasiyi gerçekten isteyen sosyalistlerin de içinde bulunduğu demokratik kanat ise zayıf bir dönemini yaşıyor[19]. Türkiye’de cumhuriyetçi siyasi rejimden yana olanların azımsanmayacak bir oranının bakış açısının sırtını özgürlüğe değil devlete dayaması önemli bir sorundur.

Devletçi bakış kuruluş ideolojisinden beslenerek, irtica, bölücü hareketler, komünizm, anarşist hareketler gibi düşmanlar yaratarak otoriterleşmeye gerekçe yaratmak istiyor ve vatandaşa güvenmeyen bir anlayış sergiliyordu. Şimdi de muhafazakar iktidar aynı yöntemle düşmanlar yaratarak otoriterleşmeye gerekçe yaratmak istiyor, hem devletçi ideolojiyi hem de devlet araçlarını aynı doğrultuda kullanıyor.

O zaman bir tespit daha yapmanın zamanı geldi. Bu ortak paydayı yani düşmanlaştırma gerekçesiyle hak ve özgürlükleri baskı altına alma pratiğinin, hukuk-yargının hangi siyasi eğilimin kontrolünde olursa olsun iktidar elinde basit bir cezalandırma aygıtına dönüştürme pratiğinin bizatihi kendisinin ortadan kaldırılması gerekliliğini gösteriyor bize. Her iktidar bloğunda yer alan muhafazakar çoğunluk ve dışında kalan azınlık ancak bu ortak olumsuz paydayı kaldırmayı hedeflerse, en azından çoğunluğu temsil eden muhafazakar dünya kendi içinde bu çabaya girişirse hak ve özgürlükler rejiminden, demokrasiden bahsetmek mümkün olacaktır. Bir başka açıdan, etiğin önemini küçümsememekle birlikte; bugün hukuk-yargı sorunları “etik”[20] alanının (bireysel alanın) dar kalıplarıyla ne anlaşılabilir ne de değiştirilebilir. Karşı karşıya olduğumuz sorun saf siyasi bir sorundur… Peki bugünün kutuplaşması içinde demokratik-özgürlükçü dönüşüm hala mümkün müdür?

Yargı Reformu Strateji Belgesi

Toplum ve Adalet Tasavvuru

Yargı ve hukuk sorunları öncelikle bir “toplum tasavvuru” ile ilgilidir. Bu konunun iki ayağı vardır. İlki nasıl bir toplum üzerinde yaşıyoruz diğeri nasıl bir toplum üzerinde yaşamak istiyoruz? sorusuyla ilgilidir. Bu cumhuriyetçiler[21], demokratlar, sosyalistler için de böyledir, muhafazakar kesim için de… En azından bugüne kadar muhafazakar partiler (TeCP, SCF, DP, AP vd.) dine bakış açısından bir yumuşatma için çabaladılarsa da Cumhuriyetin kuruluş değerlerine açıkça karşı çıkmadılar. Hatta Çoban Sülü’nün seçkin elit karşısında başbakan, cumhurbaşkanı olabilmesi Cumhuriyetin fazileti olarak anlatılır olmuştu. Bu kesimler isterlerse birbirleriyle de aynı konuda ortak bir zemin kurmayı başarabilir. “Hep beraber nasıl bir toplum içinde yaşamak istiyoruz?” sorusu asgari değerleri tespit açısından daha birleştirici bir sorudur. Müslümanıyla, demokratlarıyla, Hıristiyan vatandaşlarıyla, sağcısıyla, solcusuyla hep beraber nasıl yaşayacağız sorusu… Bu soruyu yeni baştan sormak için hâlâ zamanımız vardır.

Bugünün kapitalizmi insanlara artı değere sistematik el koyarken demokratik bir dünyada veya vahşi kapitalist bir form üzerinde otoriter bir dünyada veya bunların sentezi üzerinde de yaşama seçenekleri sunuyor. Bir diğer deyişle otoriter veya demokratik rejimler aynı kapitalist sistem üzerinde yaşayabilme imkanına sahiptir. Farklılıkların gerekçeleri toplumların geçmiş tarihlerindeki sınıf savaşının niteliği ve kapsamında saklıdır. İnsanların fikirleri ne olursa olsun birbirlerine saygı duyarak, birbirlerini düşmanlaştırmayarak, geçmişi gelecek için suçlama konusu yapmayarak, geleceği ve insan hak ve özgürlüklerini ön plana çıkarak aynı toplum içinde birlikte yaşama ihtimali her zaman mevcuttur. Böyle toplumlara demokratik toplumlar deniliyor. Yani reaya mensubu olmaktan çıkıp birer vatandaş gibi haklarını arayan, soran, verdiği vergileri, devleti denetleyen, özgürlüklerinin peşine düşen vatandaş kimliğinin ön plana çıktığı toplumlar… Böyle beraberce adil bir toplum içinde yaşama hedefinin ön plana çıkarılması adalet talebinin kapsamını değiştireceği gibi hukuk-yargı sisteminin azınlığın veya çoğunluğun elinde bir araç olmasının önünü de kapatıcı rol oynayacaktır. Bir diğer deyişle mesele bir etik meselesi değil, siyasal tasavvur meselesidir.

Kapitalizmin günümüz neoliberal saldırısına karşı koyabilmek ve doğaya-çevreye-insana zarar verici faaliyetleri engelleyebilmek de ancak belirttiğimiz müşterek siyasal tasavvur alanının oluşturulması oranında gerçekleşebilir.

Türkiye’nin Muhafazakar Dünyası ve Handikapları

Muhafazakarlık genel itibariyle “bir politik doktrin bir ideoloji ya da her ikisine nüfuz etmiş biçim ve Mannheim’ın kastettiği anlamda bir ‘düşünce üslubu’ olarak belirlenebileceği gibi, her türlü doktrine ya da ideolojiye eklemlenen bir ‘tavır’, ‘ruh hali’ olarak da anlaşılabilir.[22]Muhafazakarlık daha ziyade modernliğe karşı geleneği savunan reaksiyoner bir harekettir. Buna rağmen modernlik düşmanı olduğu da söylenemez. Modernlikle uyuşmaya da hazırdır aslında. Her ülkenin muhafazakar düşüncesi kendi tarihi birikimine göre şekillenir. Tüm muhafazakar düşünce formlarının İslamcıların “Asrı Saadeti” gibi geçmişlerinde bir “Altın Çağ”ları vardır.

Tanıl Bora’nın tasviriyle, milliyetçilik, muhafazakarlık ve İslamcılık Türk Sağının birbirine dönüşebilir oluş biçimleridir[23]. Bir diğer deyişle “Muhafazakarlık bir düşünce akımı olmaktan ziyade, bu vasfıyla Türk Sağı’nın, milliyetçiliğin ve İslamcılığın esansı olmuş, geniş bir asgari müşterek zemininin oluşumuna da katkıda bulunmuştur[24].”

Türk muhafazakarlığı Modern Cumhuriyet’in doğuşuna paralel gelişmiştir. Muhafazakarlığın önemli formu “İslamcılığın kendisini reaksiyoner bir retoriğe teslim ettiği zamanlarda bile ‘gericileşmediği’ var olanı korumaya ya da sürdürmeye bağlanmış bir muhafazakarlık değil geçmişi kutsamaya ya da en imkansızından bugüne aktarmaya yönelik bir tarih-dışılıkla mukayyed olduğu[25]” görülür. Ya da bir başka ifadeyle, Cumhuriyet sonrası muhafazakar düşüncenin temsilcisi Terakkiperver Fırkasında görüldüğü gibi; “Bu bağlamda muhafazakar, evrimci değişme ve demokrasi taraftarlarını içeren, bağımsızlık hareketinin mutedil kanadını resmeden bir terimdir[26].”

Bugün İslamcı muhafazakar kesimde bir grup, ilk Meclis’i savunmakta olup ikinci meclisle birlikte İslamcı harekete büyük haksızlık yapıldığı kanısındadır. Bir diğer deyişle Cumhuriyet’e değil, kadroya ve devrim hareketinden dışlanmalarına, tek adam rejimine karşıdırlar.

Türk toplumunun en az yüzde 70’inin sağ görüşlü ya da muhafazakar partilere oy verdiği söylenir. Bugün iktidarda olan AKP ve ona destek veren MHP ve diğer küçük partiler muhafazakar partilerdir. Ama iktidar dışında da muhafazakar partiler, kesimler vardır. Şu halde muhafazakar düşüncenin temsilcilerinin iki kanadından biri iktidarda, çeşitli partilerle temsil edilen diğeri iktidar dışındadır. İktidar’da olan kanat İslami duruşu ön plana çıkarmakta fakat ikinci kanat, bazı konularda çekinceleri olmakla birlikte “insan haklarına dayalı” hukuktan yana durmaktadır.

Muhafazakar duruş karşı çıkışı yukarıda değindiğimiz üzere Cumhuriyet’e değil, Tek Parti Rejimi’e, kadroya, CHP’ye, tek adam rejimine, İslamcılara yapılan büyük haksızlığa karşı çıkışı ile var olmuş sürekli gelişim, değişim, bölünmeler geçirmiş, terkibi dönem dönem değişmiştir. Son 20 yılda AKP iktidarıyla toplum üzerinde muhafazakar bir hegemonya kurulmuştur. Özellikle ikinci döneminden itibaren (2010) AKP İslamcı bir muhafazakar partiye[27] evrilmeye başlamıştır. 

AKP iktidarının ikinci döneminde özellikle son yıllarında başta içki, sokak halleri olmak üzere insan hayatına müdahale edildiğini, neredeyse tüm okulların imam hatip okullarına dönüştürülmeye çalışıldığını, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Şeyhülislam gibi fetva vermeye, seküler hayatın düzenlenmesiyle ilgili taleplerde bulunmaya başladığını görüyoruz. Bugünkü haliyle bu tür uygulamaların muhalif kesimi paralize etmek, ayrıştırmak, muhalefeti kendi gündemine tabi kılmak, muhalif partiler arasında uzlaşmazlıklar çıkarmak vb. amaçlarıyla kullanıldığı görülüyor. Anlaşılan odur ki, AKP’nin oy oranının düşmesi ve radikal İslamcı ideolojiye kayış arasında bir ilişki vardır.

Milliyetçi muhafazakar parti MHP, başlangıçta AKP hegemonyasının dışında dururken, en ağır eleştirileri yöneltirken ani bir kararla 2015 seçimlerinden sonra, tüm eleştirilerine son vermiş ve iktidar blokunun içine girmiş, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Referandumu’nın yapılmasına imkan vermiştir. Muhafazakarlık bugün sağın diğer iki haliyle, milliyetçilik ve İslamcılıkla birleşmiş durumdadır.

Muhafazakar Değerler Dünyası ve Batı

İslamcı muhafazakar anlayış bir yandan Batı’dan tam kopamıyor diğer yandan da Batı’nın materyalist olduğunu, oysa insanın ve onun manevi dünyasının daha önemli olduğunu belirterek cisimleşiyor.Yukarıda değindiğimiz AKP’nin ilk iktidar döneminde Batı’ya hızlı eklemlenme çabasını ya da bugünlerde AB’ye girmek istiyormuş görüntüsünü yani düşüncedeki eklektizmi bir kenara koyalım. Hatta Osmanlı’dan geçmiş bir “Altın Çağ” çıkarma eklektizmini, halife padişahları Batıcı uygulamalarını, Tanzimat’la birlikte Batılılaşma çabasının Osmanlının son iki yüzyılında başladığını bir kenara koyalım. İktidar blokunun Batı değerler sistemine karşı zaman zaman ciddi karşı çıkışları olduğunu görüyoruz. Bu bazen idam konusu oluyor, bazen AİHM mahkemesinin bir kararı oluyor, bazen insan hakları konusunda Türkiye ile ilgili bir rapor veya işlem oluyor, kimi zaman İstanbul Sözleşmesi, kadın-çocuk konusu oluyor. Buna rağmen zaman zaman da Batı’ya dahil olmak istiyormuş görüntüsü çiziliyor.

Batı kendi değerler sistemini, özellikle 2 dünya savaşından sonra kurduğu ve çoğuna bizim de üyesi olduğumuz uluslararası sözleşmeler ve kurumlar aracılığıyla var etmeye, korumaya çalışıyor. Değerler sistemini bu sözleşmelerde ortaya koyuyor. Günümüzde bu sözleşmeler temelinde “İnsan Haklarına Dayalı Hukuk Anlayışı” gelişiyor. Ayrıca dünyanın her yerinde insan hakları alanlarında aktif eylemler, mücadeleler devam ediyor. Batı değerler sistemi bu mücadeleleri koruyor. Kişisel haklar, sosyal haklar, siyasi haklar giderek gelişiyor. Materyalistlikle suçlanan Batı’daki bu mücadelelerin amacı, insanların kendi manevi varlığını geliştirebilmesi ve yaşadığımız doğa-çevrenin korunması esasına dayanıyor. Kadının kendi bedeninin sahibi olması (köle olmama hakkı), mazlum yararına pozitif ayrımcılık gibi kavramlar gelişiyor. Kapitalizmin sistematik sömürüsüne rağmen Batı’da insan hakları anlayışının geliştiğini görüyoruz.

Hukukun Evrensel İlkeleri

İslam muhafazakarlığı tarafından maddiyatçılıkla suçlanan Batı tam tersine insanın manevi varlığını geliştirmekten, refah toplumundan bahsediyor. Maneviyatçı olduğunu ileri süren muhafazakar dünya ise görüntüdeki sahte dünyası ardında maddi dünyaya, toplumun diğer kesimlerinden kaynak transferine; üretmeden, çalışmadan hak sahibi olmaya (maddiyata) daha fazla önem veriyor. Üstünlerin hukukundan, hukukun üstünlüğüne diye yola çıkan iktidar bugün yeni bir üstünler hukuku yaratıyor.

Muhafazakar dünyanın eklektik düşünce ve uygulama örnekleri burada saymakla bitmez. Bu konuda AKP’nin son 10 yılda söylediklerini eleştirmek için, ilk 10 yılda söylediklerini cevap olarak vermek yeterlidir. Bugün muhafazakarların çoğunluğu, ülkeyi muhafazakar bir iktidar yönettiği için memnun görünmektedirler. Oysa AKP iktidarının ülkeyi 3Y dediği yolsuzluk, yoksulluk, yasaklardan temizleyeceğiz diye yola çıktığı siyasi serüvende, 20 yıl sonra sanki iktidarda başka bir parti varmış gibi ülkeyi 3Y’den kurtaracağız demektedir… Üstelik yukarıda bazılarına değindiğimiz Batı’nın insan hakları yaklaşımının çok gerisindeki “toplumsal tahayyülleri”yle ve uygulamalarıyla, geçmişte ve bugün yapılan haksızlıklarla, adaletsizliklerle bir sorunları bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Fahiş Yargı ve Hukuk Sorunları

Hukukun anti-demokratik muhtevası bir yana uygulanmasında da sorunlar vardır. Hukuk iktidar yanlılarına başka, iktidar bloku dışında kalanlara başka türlü uygulanmaktadır. Anayasa kuralları uygulanmamaktadır. Yargı bağımsızlığına herkes şüpheyle bakmaktadır. Hakimler karar vermek üzereyken görevden alınmakta, savcılar bir soruşturmanın tam ortasındayken tayin edilmektedir. Hukuka uygun kararlar vermeye çalışan veya vereceği anlaşılan hakimler çeşitli nedenlerle başka yerlere atanmaktadır. Özel yetkili ağır ceza mahkemeleri ve sulh ceza mahkemeleri hukuka uygun davranmamaktadır. Basın hakları, toplantı gösteri hakları, grev hakları gibi teme hak ve özgürlükler kullanılamamaktadır. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları uygulanmamakta, üstelik bu kararlara uymayan yargıçlar terfien daha üst görevlere atanmaktadır. Böyle saymaya devam edersek, insan haklarına dayalı hukuk açısından bir kitap olabilecek kapsamda hukuki ayıp listesi ortaya çıkacaktır. Bu nedenle, küçük araları saymazsak son 70 yıldır iktidarda olan Muhafazakar görüşün yukarıda bir kısmına değindiğimiz eklektik dünyasının, yargı ve hukuk alanındaki sorunlarını tek tek saymak yerine genel bir fotoğrafını göstermek, yukarıda anlattıklarımız ile tablodakiler arasındaki ideolojik bağlantıyı da görme imkanı sunacaktır.

Bugün Egemen Muhafazakar Kültürün Yarattığı Hukuk ve Yargı Çarkı[28]

Kötü Tablodan Çıkış İmkanı

Bir ülkenin güçlü olması ve yaşayabilmesi için ortada tüm vatandaşların ortak çıkarlarını hedefleyen adil ve eşitlikçi bir politik-adalet-hukuki yapı olması gereklidir. İktidar bloğu dışında önemli bir kesim “İnsan Haklarına Dayanan Hukuk”u önemsemektedir. Zaten kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi Statüsüne bağlı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi girişinde demokratik toplum olmanın ölçütü olarak; “İnsan hakları ile temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi inancını taşıyan siyasal gelenekler, idealler, özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü konularında ortak bir mirası paylaşmak” ilkesi gösterilmemiş midir? Evrensel İnsan Hakları Bildirisine[29] göre, medeni ve siyasi özgürlükleri ve korku ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğünü kullanan özgür insan idealinin, ancak, her kişinin medeni ve siyasi haklarının yanı sıra ekonomik, sosyal ve kültürel haklarından yararlanacağı koşulların yaratılması halinde gerçekleştirilebileceğini ve bu topraklar üzerinde yaşayan herkese karşı sorumlu olduğumuz ifadesi ne anlama gelmektedir? Peki, böyle bir ortak zemin yaratabilmek için muhafazakar kesimde hiç mi olumlu, umut verici çabalar yoktur?

İstanbul Barosu başkanlık seçimlerinde, Bağımsız Avukatlar Grubu’nun başörtülü başkan adayı Gülden Sönmez bir insan hakları aktivisti olarak görüyordu kendini. Kendine açıkça sorulduğunda insan haklarını, dini hassasiyetlerin önünde tuttuğunu açıkça söylemekte bir çekince duymamıştı[30]. IMAG, Milliyetçi Avukatlar Grubu Başkan Adayı Hakan Çatak da hukuki hassasiyeti, milliyetçi hassasiyetlerin önünde tuttuğunu belirtmişti[31]. Muhafazakar dünyanın iki kanadının barodaki temsilcilerinin hukuktan yana tavır koymaları küçümsenecek bir olgu değildir. Yine İstanbul, Ankara ve İzmir’de iktidara yakın (2) numaralı barolar kurmak amacıyla yasal düzenlemeler yapılmasına rağmen bu barolar uzun süre sayıyı tutturamadıkları için kurulamadılar. Ve yukarıda bahsettiğim iki harekete mensup avukatlar bu iktidar yanlısı barolara itibar etmediler.

Yine bazı muhafazakar isimler insanda umut uyandırıyor. Mehmet Bekaroğlu, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Hüda Kaya gibi birçok milletvekili insan haklarını ön planda tutan muhafazakar siyasi aktörler. İnsan haklarından yana tavır koyan birçok muhafazakar oluşum, yayın organı var. İhsan Eliaçık gibi yukarıda değindiğimiz muhafazakar tutarsızlıkları teşhir eden, gündelik politika aracı olarak kullanılan dini söylemlerdeki İslam’a aykırılıkları ortaya koyan teolojik önderler konuşmaktan sakınmıyor. Bu kısa açıklamalarımla iktidarda olan muhafazakar ittifakın dışında kalan ve insan haklarına dayalı hukuktan yana tavır koyabilecek önemli bir damarın varlığı hissediliyor. Seküler hukukla arasında sorunu olmayan muhafazakar kesim azımsanmayacak orandadır.

Muhafazakar kesimin bugüne kadar tutarlı olduğu önemli bir konunun da altını çizmek gerekmektedir: Muhafazakar iktidarlar bugüne kadar dini kuralları temel hak ve hürriyetler alanında referans göstermemiştir. Bu siyasi dünyamızda hâlâ önemini muhafaza eden bir nirengi noktasıdır.

Muhafazakar Dünya Dışında Kalanlar

Muhafazakar tanımını daha literatürde olduğu gibi sağ kesim için kullandım. Sağ muhafazakar kesimin dışında kalanları bir bütün olarak “sol” ya da demokrat olarak kabul etmek mümkün değil. Sol olarak sayılan CHP’nin son dönemde sağ kesimin oylarını almak için sadece söylemde değil, sağ liderlerle işbirliği yaparak daha da sağa kaydığını söylemek sanırım yanlış olmaz. CHP’nin müzmin muhafazakarlığı da ayrı bir konu. Yeşil Sol Parti özgül bir yapıya sahip. Sosyalist sol hala pratik ve teorik güç olarak etkin konumda değil. Bu kesimlerin tüm farklılıklarına rağmen insan haklarına dayalı bir hukuk üzerinde anlaşması nispeten daha kolay. Yine de bu kesimin henüz laiklik konusunda bile ortak bir görüşü olmadığını ifade etmeliyim. 

Muhafazakar kesim karşısında olduğunu varsayan ana muhalefet partisi CHP’de temsil edilen önemli bir laikçi damar göze çarpar. Laikçi terimi, Dini kontrol altına, resmi devlet dini yaratma amacıyla laiklik ilkesinden uzaklaşmasına rağmen kendini ‘laik’ olarak tanımlayanlar”ı ifade amacıyla kullanıyorum. “Laikçi zihniyetin evrensel değerler karşısında verdiği sınav da aynı ölçüde başarısız olmuştur. Laikçi zihniyetin, evrensel insan haklarından kaynaklanan değerlerin, Cumhuriyet’i kuran kadronun kurucu değerleri yerine ikame edilmesini sağlayamamasının; gerçekten laikliğe terfi edememesinin bugünkü kaotik ortamdaki payının büyük olduğunu düşünürüm. Laikçi zihniyet ile muhafazakâr zihniyetin karşılıklı rövanş ataklarının, siyasi zenginlik yaratmayan, tam tersine gelişimin önünü tıkayan, toplumsal aklın gelişmesini önleyen yanları ve sonuçları görülmeden estetik ve kültür yoksulluğunun (hukuk ve yargıda demokratik refleks yokluğunun) anlaşılması mümkün değildir[32].” Bahsettiğim nedenle geçmişte türban konusunda tutarlı bir görüş bile geliştirilememiştir.

İktidar bloğu dışında kalan siyasi dünya, hâlâ insan haklarına dayalı bir hukuk anlayışı üzerinde bir manifesto hazırlayamasa da Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem adıyla ortak bir metin üzerinde anlaşmaları bile önemli bir adımdır[33]. Ancak 6 lider bu metin çerçevesinde seçimi kazanmaya yetebilecek ortak bir hegemonya dili oluşturamamıştır. İktidar bloku dışında en önemli siyasi hareketlerden biri de HDP-Yeşil Sol Parti’nin ise siyasette oyun kurucu-oyun bozucu etki doğurucu gücü hâlâ devam ediyor.

Ancak yazının amacı yönünden sadece büyük kısmı iktidarda olan %70’lik muhafazakar kesim üzerinde durdum. Nedeni de siyasi alanda çoğunluğu temsil eden, toplum üzerinde hegemonya kuran ve yasa çıkarma gücü olan bu %70’lik kesimdir. Bu %70’in içinde olan İyi Parti, Saadet Partisi, Gelecek Partisi, Deva Partisi’nin önümüzdeki günlerde nasıl bir duruş sergileyeceği belli değildir. Yine de altını çizmek gerekir ki; hukukun ve yargının demokratikleşmesi; seküler dünya anlayışından beslenen iktidar bloğu kesimleri ile iktidar dışında kalan muhafazakarların iç muhasebe yapmalarını gerektirmektedir[34].

Seçim yenilgisinden sonra, iktidar dışı partilerin tüm yönetici kadrolarının istifa etmesi tüm partiden delegeler dahil, en küçük seçim bölgesinden en büyüğüne doğru yeniden örgütlenme ve parti görüşlerinin tartışmaya açılması, yeni bir sinerji yeni bir ruh haline geçilmesi gerekmektedir. Aksi halde iktidar dışı partiler arasında çatışma yaratıcı iktidar projeleri hızla yürürlüğe girecektir.

Yeni dönemde bunlardan ilki türban konusundaki anayasa değişikliği önerisinin önümüzdeki günlerde AKP tarafından Parlamento’ya getirilmesidir. Bütün muhalefet partilerinin kıyafet konusu anayasa ile düzenlenemez ilkesi etrafında bir araya gelip gelemeyeceğini bu vesile ile görmüş olacağız.

Muhalif kesimin, iktidarın kullandığı düşmanlaştırıcı dilin tuzağına düşmemek, muhafazakar kesimi komple gerici[35], yobaz diye adlandırmaktan kaçınması gerekmektedir. Ben muhafazakar kesimin içinde yer alan cumhuriyetçi kesimin radikal İslamcı anlayış ve unsurlardan temizleyecek güce sahip olduğuna inanmak isteyenlerdenim.

Değer-Hukuki Değer

Yukarıda belirttiğimiz toplumun %70’ini teşkil eden muhafazakarların eklektik değer sisteminin; geleneksel değerleri esas alan gündelik çıkarlarını gözeten kendileri dışındakileri önemsemeyen, çarpık bir değer sistemi olduğunu belirttim. Toplumumuzda tasavvur dünyasının kontrolünü elinde tutan muhafazakâr zihniyetin belirlediği hukuki değer hiyerarşisi; insan hak ve özgürlükleri alanında evrensel kazanımları kendi içine dâhil etme yerine, buna karşı ciddi direnç göstermekte hatta set örmektedir. İçişleri bakanı olan bir zat, polislere, bir hukuk devletinde suç kesinleşse bile söylenemeyecek bir ifadeyle, şüpheliler için “kırın ayaklarını” diye hitap edebilmektedir.

Yasalar hukuki değerlere dayanır, hukuki değerler ise toplumsal değerler üzerinde şekillenir. Hukuki değer, bir hukuk normunun koruma altına aldığı hukuki yararı[36] ifade ettiğine göre; bu değerlerde çarpıklık tabiri hukuki yararın “meşruiyeti”nde sorun olması anlamına gelmektedir. Şu halde tüm toplumu kapsayan adil-eşitlikçi bir insan hakları perspektifinde mutabakat sağlamanın önemi ortaya çıkmaktadır. Aksi halde meşruiyet ortadan kalkar. O zaman çoğunluğun meclisten çıkardığına yine kanun denir ama o kanun meşru bir kanun olarak nitelenmez.

Meşruiyet konusu kanımca muhafazakar dünyanın azımsanmayacak bir kısmı için hala geçerli bir kavramdır. Bu aşamada ve kısıtlı ortamda bazı muhalif yayın organlarının iç muhasebe anlamında itirazlarını dile getirmesi çok önemlidir. Böyle bir ortamda isteyen Hatemi gibi İlahi Hikmet’ten isteyen seküler görüşten ve ondan doğan değerlerden beslensin; insan haklarına dayalı bir hukuk üzerinde mutabakat sağlanması ihtiyacı üzerinde durulmalıdır. İktidar bloğu dışında kalan muhalefet partilerinin seçim öncesinde hazırladığı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi programı bu anlamda önemlidir.

[toggle title=” HÜSEYİN HATEMİ – İlahi Hikmetin İnsan Hakları Öğretisi / Haluk İnanıcı” state=”close”]

HÜSEYİN HATEMİ / İlahi Hikmetin İnsan Hakları Öğretisi

Haluk İnanıcı tarafından açıklayıcı bir not olarak 22.01.2024 tarihinde kaleme alınmıştır. 

Hüseyin Hatemi’nin temel tezi, bugün insan hakları ve hukuku diye anılan şeyin İlahi Hikmetten (İslam) doğduğu varsayımıdır(i). Gerek “İnsan Hakları Öğretisi” gerekse “Hukuk Devleti Öğretisi” isimli kitaplarında işlediği bu teze göre; “İnsan Hakları, Yaratıcı’nın hiçbir istisna söz konusu olmaksızın ve tam bir eşitlikle insanlık ailesinin her bireyine tanıdığı insanlık onuruna (değerine) bağlı olan haklardır. İnsanlık onurunda din, dil, cins, renk, ırk ve millet farkı gözetilmediği gibi, insanlık onuruna sıkıca bağlı olan ve yararlanılabilmesi için ‘insan” bireyi olmaktan başka şart aranmayan dar ve gerçek anlamda insan haklarında hiç bir farklılık ve ayrıcalık söz konusu olamaz.”

Ona göre, Kant, Marx, Sartre gibi Batılı düşünürler; Herakletios, Pisagor, Platon gibi İlahi Hikmetten yararlanan filozofların gerisine düşmüştür. Aslında tarih boyunca insan haklarından kısımlar içeren belgelerin hepsi bu meyanda Batı’da siyasi ve hukuki metinlerde boy gösteren insan hakları, tabii hukuk veya benzer isimlerle ilahi öğretiden beslenir(ii). Fransız İhtilali ile insan haklarının İlahi Hikmet ile ilişkisi kesildiyse de II.Dünya Savaşı’ndan sonra “İnsan Hakları Genel Bildirisi” (1948) ile bu ilişki yeniden kurulmuştur(iii.)”

Değişmez Değerler ve Adalet Devleti

Hüseyin Hatemi’ye göre İlahi Hikmetten (değerlerden) kaynaklanan ilkeler değişmeziv. “Adalet de insanlar arasındaki ilişkilere uygulanması gereken ilk ölçüt ve adalete uyma gereği Allah’dan insanlara bu ilişkiler düzeyinde verilen ilk buyruktur.. Hukuk devletinin temel kavramı da adalettir”. Şu halde “Yaratıcı’dan ‘adalet’ emrini alan kimse, herkese hakkını ve istihkakını verirken herkesin ne gibi ‘hak’ka sahip olduğunu Yaratıcı’ya sormalıdırv.” Hukuk devleti terimi yerine “Adalet Devleti” terimini kullanmak daha doğrudur.

Marksist materyalizme gelince bu öğretinin elinde değişmez değerler dizisi yoktur. Materyalizme göre adalet kavramı görelidir(vi). Bireyi değil sınıfı esas alması bu sonuca yol açar(vii). Bu nedenle Adalet devletinden söz edemez(viii). İlahi Hikmetten uzaklaşma insan haklarından uzaklaşmadır, bir anlamda bozulmadır. İlahi Hikmetten kaynaklanan değerler dizisinin değeri ve öneminin bilincine varılmamışsa, kavram, terim ve değerler kargaşasına sürüklenmiş ise.. çıkar grupları ortalığa hakim olur(ix).

Hatemi Eleştirisi

Hatemi’nin neredeyse tüm Batı düşünürlerini küçümsemesi, içinde İlahi Hikmet kırıntıları olanları, bir anlamda monist düşünürleri makbul görmesi Batı düşünce tarihinin gelişimini tam olarak idrak edememesinden kaynaklanıyor. Örneğin bu yaklaşım içinde bilimin neden İlahi Hikmetin egemen olduğu Doğu’da değil de Batı’da geliştiğini açıklamak mümkün değildir. Özellikle Marks’ı küçümsemesi Marksist tarihi gelişim teorisini anlamamasından kaynaklanmaktadır. Hatta İlahi Hikmetten bahsettiğini sandığını (logos) Herakletios’un değişim kavramını, diyalektik düşüncenin bu ilk biçiminin önemini de ihmal ediyor görünmektedir. Herakletios aynı zamanda Hatemi’nin bozulma dediği değişimin ilkelerini bulmaya çalışan ilk düşünürler arasındadır. Bu anlamıyla Marks Herakletios’un ardılıdır.

Marks’ın Hatemi’nin İlahi Hikmetten uzaklaşma “bozulma” dediği şeye toplumsal değişim diyerek; bu değişimin maddi yasalarını bulmaya çalışmış bir düşünürdür öncelikle. Bir diğer deyişle Hatemi’nin birkaç cümle ile İlahi Hikmetten uzaklaşılırsa ortalığı çıkar gurupları ele geçirir diye bahsettiği konuyla; onun çıkar grupları dediğine sınıf diyerek sınıfların üretim tarzından tarzına değişiklik göstermesiyle, yani insanlığın gelişiminin toplumsal yasalarıyla uğraşmıştır. Toplumsal değer değişimlerinin üretim tarzlarındaki devrimlere bağlı olduğunu ispat etmiştir. Hatemi’nin bir düşünce serdetmediği bu konuda onlarca kitap, makale yazmanın ötesinde; bilimsel ve eylemsel bir devrimin kurucusudur. Kendisini yüzlerce düşünür, milyonlarca insan takip etmiştir. Bugün eserleri üniversitelerde ders kaynakları arasında gösterilmektedir.

Hatemi için insanlığın “bozulma” halinden kurtulmasının tek çaresi İlahi Hikmete inanmasıdır. Arada adaletsizliğe karşı durmaktan bahsetse de bu karşı duruşun nasıl olacağı konusunda bir düşünce modeli bulunmamaktadır. Bozulma karşısında insanların İlahi Hikmet bilincinin nasıl yükseleceğine ilişkin de bir önerisi yoktur. Bir anlamda onun teorisi “kadere razı” olma teorisidir. Oysa Marks önce bir inceleme yöntemi, soyutlama tarzı sonra da insanın değişiminin insan ilişkilerinin değişimine onun da maddi yasalara, sınıf mücadelesine tabi olduğunu ortaya koyar. Ardından insana değil, insan ilişkilerine, örgütlü mücadeleye dayanan bir eylem teorisi (praksis) koyar ortaya. İnsanların da ancak bu mücadele ilişkisi içinde bilinçleneceğini belirtir.

Hatemi’nin Önemi

Hatemi’nin geliştirmeye çalıştığı İlahi Hikmete dayalı İnsan Hakları ve Adalet Devleti öğretisi eleştirdiği Batı düşüncesine karşı çok zayıfsa da, İlahi Hikmet-İnsan Hakları ilişkisini kurması; İlahi Hikmeti, uygulamadaki modern dünya ile bağdaşmayan dini pratiklerden ayıklama çabası; tüm insan haklarının İlahi Hikmetten doğduğu iddiası; doğru olmamakla birlikte küçümsenmemesi gerekli bir çabadır. Çünkü farklı düşünce-inanç referansları olan insanları-toplumsal kesimleri insan haklarına dayanan hukuk temelinde bir araya getirme, uzlaşma imkanı içermektedir. Tabii, bu imkan İlahi Hikmetin insan haklarının geldiği seviyede, “Yaratıcı’ya sorma” ilkesi çerçevesinde insan haklarını budama çabasına da dönebilir. Ama tüm bunlar denenmeden bilinemez. Bu nedenle makalemizde Hatemi düşüncesine bir imkan olarak değindik.

i Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, s.196, İşaret Yayınları, 1988.
ii Hatemi, “ins..”, s.187; 196.
iii Hatemi, “ins..”, s.212,216.
iv Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s.9, İşaret Yayınları, 1989.
v Hatemi, “Huk…”, s.9.
vi Hatemi, “Huk..”, s.65. vii Hatemi, “Huk..”, s.116.
viiiHatemi, “Huk..”, s.34.
ix Hatemi, “Huk..”, s.106.

[/toggle]

İlahi Hikmetin İnsan Hakları Öğretisi / Haluk İnanıcı

Sonuç Yerine: Türkiye’nin demokratikleşmesinin ön koşulu.

Türkiye’nin %70 sini temsil ettiği söylenen ve şu an bir kısmının ülkeyi yönettiği muhafazakar kesimin önünde büyük bir siyasi-ahlaki-vicdani muhasebe durmaktadır. Bu muhasebe diğer kesimleri de içine dahil ederek; tüm vatandaşların tüm farklılıklarıyla birlikte yaşama hakkı olduğu, herkese eşit-adil davranıldığı, kimsenin yaşam güvencesinden yoksun olmadığı adil bir toplumu nasıl kuracağız sorusunu soran ve Batı’ya körü körüne karşı olmak yerine Batı’nın uygarlığa armağan ettiği insani kazanımları içine katmaya çalışan, kendisiyle yüzleşebilen muhafazakar iç muhasebeyi gerekli kırılıyor. Samimi bir muhasebeyi…

Prof. Dr. Bakır Çağlar, “İnsan haklarının yeni ideolojisinin formülü, mağdurların, hukuka ulaşmasını, hukuk barınağına girebilmelerini sağlama, hukuk tüketicilerini de hukuk üreticisi yapma, hukukun üretilmesine katılmalarını sağlama formülüdür,” diyordu.[37]

Bir diğer deyişle, toplumun çoğunluğunu teşkil eden muhafazakar kesimin önce kendi içinde; toplumsal değerler, muhafazakar ahlak, siyasi gelecekle ilgili olarak nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz sorusuyla başlayan, kendi eklektik yapısıyla ve görünür dünyadaki insan hakları karşıtı söylemle hesaplaşması ve tabandan başlayarak hukuk üretme çabasına girmesi, bu çabaya kendi dışındaki toplumsal kesimleri de dahil etmesi gerçekleşmeksizin hukukun-yargının demokratikleşmesini beklemek biraz zor görünüyor.

O halde tüm vatandaşların bu tartışmaya katılması, hukukun üretilmesinin aktörleri olması gerekiyor. Hukuk sanıldığı gibi hukukçuların yaptığı bir etkinlik ya da performans gösterisi değildir. Müşterek üretim alanıdır.

Etik Sorumluluk

Muhafazakar kesimin yapması gereken iç muhasebe, her bir muhafazakar için aynı zamanda bir etik sorumluluk gereğidir aynı zamanda. Bugün muhafazakar kesim yukarıda belirttiğim tahayyül dünyasının eklektik yapısıyla birlikte, bu yapının içinde yer alan bireyler olarak kendi ahlaki konumlarını da değerlendirmek durumundadırlar. Kendi hırsızına, ahlaksızına, çocuk tecavüzcüsüne, yetim hakkı yiyene, yolsuzluk yapanına, liyakatsiz atamalara, bilimden uzaklaşmaya, eğitimin kalitesinin düşmesine, hakimin hukuk-vicdan dışındaki gerekçelere göre karar vermesine, yol-su-elektrik-eğitim-sağlık-adalet vd. tüm kamu hizmetlerinin parayla satılır hale gelmesine, kamu kaynaklarının denetlenemez biçimde yok edilmesine, yoksulluğun derinleşmesine, çevre-doğa katliamına, ülke yapısını bozacak göç olgusuna ses çıkarmayıp, bunlar daha önce de oluyordu demek, öncelikle etik sorumluluk açısından değerlendirilmesi gereken bir olgudur. Ayrıca muhafazakar dünyanın böyle vasat bir tutarsızlığa ihtiyacı da bulunmamaktadır.

Evet korku veya çıkar kaybı endişesi böyle bir etik muhasebeyi engelliyor olabilir. Ama belirtelim, sürekli karşısındakinin ayıbına bakan, kendi ayıplarını, topluma yayılan kötülükleri görmezden gelen inançlı muhafazakar birey Hüseyin Hatemi’nin Asrı Saadet dediği döneme biçilen ilahi değerler sistemi açısından da sorumludur. Fırat’ın kuzeyinde kaybolan koyundan; sahibinin Müslüman mı, Hıristiyan mı olduğuna bakmaksızın kendini sorumlu tutan Hz. Ömer Adaleti karşısında da sorumludur. Elbette ayın etik sorumluluk muhafazakar kesim dışında yer alan bireyler açısından mevcuttur. Bireylerin etik sorumluluğu doğması, bu doğrultuda hareket etmesi için, önce ister cumhuriyetçi, muhafazakar ister demokrat, sosyalist olsun her vatandaşın taleplerini dile getirmesi onun için mücadele etmesi, bu talepler doğrultusunda örgütlenmesi, hukuk üretmesi kolektif ses haline dönüşmesi gerekir. Aksi halde toplumu bir arada tutan harç çözülmeye yüz tutacaktır. Tekrar pahasına belirtelim ki, bu durumda da en büyük sorumluluk, çoğunluğu temsil eden muhafazakar kesimde olacaktır.

Kaynakça ve İnternet Bağlantıları:
[1] Anılan Kanun uyarınca Adliye Vekilince tayin edilen kişilerden oluşan “Tefrik Meclisi” kurulmuş; bu meclis gerekli incelemeyi yapacak ve gerekli şartları taşımayanları “levha” dan silmiştir. Nitekim İstanbul Dava Vekilleri Cemiyeti çevresinde kurulan komisyon 960 dava vekilinden 473 ünü “levha” dan silmiştir. (Ali Haydar Özkent Avukatın Kitabı, s.115, 1940. Dava vekillerinin aşağı yukarı yarısının levhadan silinmesi “Milli Devletin” kurulması aşamasında avukat tasfiyesinin boyutlarını göstermektedir. Bu konuda bir yazı için bkz.: Haluk İnanıcı, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Meslek: Avukatlık, İstanbul Barosu Dergisinin 2000/3 Sayısında Yayınlanmıştır
[2] Mustafa Kemal, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Açılış nutku; http://www.law.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/190/2019/10/Atat%C3%BCrk%C3%BCn-konusmas%C4%B1.pdf
[3] Hıdır Göktaş, Kürtler, İsyan-Tenkil, Alan Yayıncılık, 1991.
[4] Haluk İnanıcı, “Örfi İdare Yargısından Yeni Devlet Güvenlik Mahkemesine Sanık Hakları”, s.13; Haluk İnanıcı (der.) Parçalanmış Adalet, İletişim Yayınları, 2011.
[5] Aktaran, Cem Emrence, Serbest Cumhuriyet Fırkası, s.196, İletişim Yayınları, 2006,
[6] Cemil Koçak, İktidar ve Serbest Cumhuriyet Fırkası, s.598, İletişim Yayınları, 2006.
[7] Oysa belgeler CHF’nin dahi SCF kurucu ve üyelerinin gerici olabileceklerine ilişkin hiçbir ifade kullanmamıştır. Ayrıca üyeler üzerinde yapılan araştırma da sonradan uydurulan bu gerekçenin doğru olmadığını göstermektedir: Koçak, s.609,
[8] Koçak, s.619.
[9] Koçak, s.686.
[10] Cem Eroğul, Demokrat Parti, s.51, İmge Yayınevi,1998.
[11] Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, s.334, İletişim Yayınları, 1995.
[12] Sıkıyönetim süreleri konusunda, Zafer Üskül’ün çalışmasında küçük farklılıklar vardır. Bkz. Prof. Dr. Zafer Üskül, Türkiye’de Sıkıyönetim Uygulamaları, Toplum ve Bilim Dergisi, Sy.42,: Üskül’e göre 19.7.1987 tarihine kadar, Cumhuriyet döneminin toplam sıkıyönetim süresi; 25 yıl, 9 ay, 11 gündür. Buna 1987-2002 yılları arasında 15 yıl süren olağanüstü hal durumunu da eklersek, toplam sure Cumhuriyet’in yaşının yarısına yakındır.
[13] Daha detaylı bilgi için bkz.; Haluk İnanıcı, “Örfi İdare..” s.13.
[14] Haluk İnanıcı, Buhran Günlerinde Hukuk ve Yargı Dünyasının Haysiyeti, Birikim Dergisi, sayı 323, 2016.
[15] Örneğin, Yeni Ceza Kanunu’nun gerekçesinde, “Bireyin sahip bulunduğu hukukî değerlerle, hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması, tasarı metninde ceza kanununun amacı olarak belirlenmiştir. Böylece kanunun özgürlükçü karakteri vurgulanmıştır. Bireyin bir hukuk toplumunda yaşama hakkının gereği olarak, kamu düzeni ve güvenliğinin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi, ceza kanununun temel amaçları arasında sayılmıştır.”
[16] “Adil, hakkaniyete uygun yargılanma hakkı”na saygılı olmak ve bunun gerektirdiği usul hükümlerine Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda yer vermek, söz konusu dengenin, bireyin hak ve özgürlüklerine ilişkin kısmını karşılamaktadır: Kişinin, kanunun belirlediği, açıkça tanımladığı usullere göre itham edilebilmesi; güvencelere saygı göstererek yakalanabilmesi, gözaltında tutulabilmesi, tutuklanabilmesi; şüpheli veya sanığın aleyhindeki ithamları önceden bilmesi, savunmanın gerektirdiği bütün olanakların davanın tüm evre ve aşamalarında tanınması (sanık veya avukatın savunmasını hazırlamak için zorunlu vasıtalara ve zamana sahip kılınması, avukatın, müvekkili ile temas etmek ve dosyaya ulaşmak olanağının her evrede kabul edilmesi, sanık olmadan duruşma yapılıp hüküm verilememesi, susma hakkı kullanıldığında bunun şüpheli veya sanık aleyhinde sonuç meydana getirememesi, adlî işlemlere katılmak olanağı, zorunlu avukatlık ilkesinin mümkün olduğunca genişletilmesi ve diğerleri); silâhların eşitliğinin gerekli hükümlerle saptanması; suçsuzluk karinesi, susma hakkı, davanın bağımsız ve tarafsız, kanunla kurulmuş mahkemelerde alenen görülmesi ve makul bir süre içinde bitirilmesi; yakalama, adlî kontrol, tutuklama gibi önleyici tedbirlerin ancak çok sıkı koşullar altında ve itiraz hakları kabul edilerek uygulanabilmesi; tutuklamaya seçenek olarak adlî kontrolün kabulü; hukuka aykırı olarak elde edilen delil, iz, eser ve emarelerin hükümsüz sayılması, hazırlık evresinden kovuşturma evresine geçilirken bir orta evrenin kabulü ve diğerleri …” Kanunun gerekçesinde yazılı bu hususların, kanunu çıkaran iktidar partisinin uygulamalarıyla mukayese etmek ve bu ilkelerin pratik görünümünü düşünmek yargı ve hukukun serencamını ortaya çıkarmaya yeterlidir.
[17] Yargı Reformu Strateji Belgesi 2009 tarihinde hazırlandı. Bilgi için bkz.: https://yargireformu.adalet.gov.tr/Sayfa/bir-bakista-yargi-reformu-stratejisi66 2019 versiyonuna da belirtilen adresten erişilebilir: https://yargireformu.adalet.gov.tr/Resimler/yrs.pdf
[18] Hukuk devleti tanımı için Bkz.:Mithat Sancar, Devlet Aklı kıskacında Hukuk Devleti, İletişim Yayınları, 2000, s.35: “Devlet Erkini, içerik açısından bağlayan/sınırlayan değerlerin merkezinde ise, özgürlük ve insan onuru ya da (bu ikisini kapsayacak şekilde) insan hakları yer alır. Bu bakış açısından hukuk devleti kısaca hukuk aracılığıyla özgürlüğü koruyan devlet olarak tanımlanır.”
[19] Bugün toplumsal kesimleri kitabi deyimlerle tanımlamak mümkün çok mümkün değil. Muhafazakar kesimin bir kısmı iktidara tabi olmuş durumda bir kısmı dışında duruyor. Muhafazakar kesim içinde de cumhuriyetçilerden, liberallerden, şeriat isteyenlere kadar geniş bir yelpaze var. Ayrıca iktidar bloğu dışında kalanlar da cumhuriyetçi, liberal, demokrat, sosyalist birçok kesimden oluşuyor.
[20] Haluk İnanıcı, Avukatlık Mesleğinde Ahlak, Etik, Meslek Kuralları ve Etik Bir Deneme; İstanbul Barosu tarafından düzenlenen 1995 Antalya Sempozyumu’nda tebliğ olarak sunulmuştur. İstanbul Barosu tarafından yayınlanan Sempozyum kitabında yer almıştır. (Avukatlık Mesleği, 1996, İstanbul): “Pratik felsefe anlamında etik; iyiyi, güzeli, mutluluğu bulmayı hedefler, ahlak sistemleri ile bu anlamda hesaplaşır. Etik; amacın kendisini ve sonra da bu amaca ulaşmak için gereken araçların kullanılışını belirlemeyi hedefler. Bu anlamda etik bir seçimdir. İnsanın İnsani sorumluluğuna özgür kişi olarak üstlendiği sorumlulukların ilave olduğu alandır.” Bu tanıma göre, meslek etiği, meslek ahlakı gibi terimler yerine Faruk Erem’in tercih ettiği meslek ilke ve kuralları tanımını ya da yabancı terim olarak deontoloji tanımını kullanmak teknik olarak da kavramsal olarak da daha doğrudur.
[21] Cumhuriyetçi tanımını, kuruluş değerlerine, devlete önem verme, ulus-devlet anlayışına sahip olma, hak ve özgürlüklere mesafeli olma, tehlikeli olanların tahakküm altına alınması, demokratik katılıma önemli bir değer atfedilmeme yönlerinden benzer olduğu için kullandım.
[22] Ahmet Çiğdem, Taşra Epiği, s.36, Birikim Yayınları, 2001.
[23] Tanıl Bora, Türk Sağı’nın Üç Hali, s.8, Birikim Yayınları,1998.
[24] Tanıl Bora, “Muhafazakarlık”, Tanıl Bora, Cereyanlar, İletişim Yayınları, s.342, 2017.
[25] Çiğdem, s.56.
[26] Erik Van Zürcher, “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Siyasal Muhafazakarlık”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, 5. Cilt, Muhafazakarlık, s.53.
[27] Muhafazakar kesim bugünkü siyasi biçimini ilk defa 1950 den sonra almıştır. Özellikle belirtilmesi gereken bir husus da “İslamcı anlayış 1972 yılında MSP’nin (1970’te kurulan MNP kapatılmıştı) kurulması ve aynı dönemde MTTB’nin İslamcı gençlerin eline geçmesiyle birlikte milliyetçi hareketten bağımsızlaşıp ayrı bir siyasi akım haline gelebilmiştir; bkz.: Osman Tiftikçi, Türkiye’de Muhafazakar Milliyetçi Blokun Tarihsel Oluşumu, https://www.gazeteduvar.com.tr/turkiyede-muhafazakar-milliyetci-blokun-tarihsel-olusumu-haber-1631778
[28] Haluk İnanıcı (Der.) “Türk Yargı Kültürü ve Hukuk Estetiği,”, Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek, İletişim Yayınları,2015, s.159 içinde yer alan tablonun revize edilmiş halidir.
[29] Sol görüş içinde insan hakları anlayışına itibar etmeyen radikal bir görüş mevcuttur. Ancak solun insan haklarıyla bir sorunu olmadığına, tam tersine sahip çıkmasıyla ilgili konuyu bir başka yazımda ele alacağım.
[30] https://www.hukukpolitik.com.tr/2022/10/03/istanbul-barosu-2022-secimleri-bagimsiz-avukatlar-grubu-baskan-adayi-gulden-sonmez/
[31] https://www.hukukpolitik.com.tr/2022/10/06/istanbul-barosu-2022-secimleri-imag-istanbul-milliyetci-avukatlar-grubu-baskan-adayi-hakan-catak/
[32] İnanıcı, “Türk Yar.. ”, s.155. 
[33] Altı muhalefet partisinin üzerinde anlaştığı, 28 Şubat 2023 tarihli Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem metninde sadece AİHM gibi insan hakları kurumları geçmesine rağmen, tek bir yerde insan haklarına dayalı hukuk anlayışından bahsedilmemesi, sadece anayasalardaki ifadesi ile temel hak ve hürriyetlerden bahsedilmesi ilginçtir: Yine de, Çoğulcu ve özgürlükçü demokrasi anlayışı, ifade, basın özgürlüğü ve diğer haklar temelinde mutabakat sağlanması küçümsenmemelidir. https://im.haberturk.com/images/others/2022/03/02/A4.pdf
[34] Seçim sonrası konuşmalara bakıldığında iktidar bloğu dışında kalan muhafazakar kesimin ciddi bir ses çıkarmadığını görülüyor. Bir iç muhasebeden uzak durumdalar. Seçim sonrası CHP sayesinde aldıkları milletvekili sayısından mutlu olmaları, zaten oylarının yüksek olduğu gibi gerçek dışı yorumlar insanın umudunu kırıyor
[35] İlerici-gerici kutuplaşması, tarafların birbirini anlamayı da zorlaştırmaktadır. Ayrıca ilerici, gerici gibi tanımlar an içinde değil, ancak tarihi süreçler içinde anlaşılır. Kendini ilerici zanneden çok sayıda gerici bulmak da mümkündür çoğu zaman.
[36] Çeşitli hukuk okullarının, hukuki değer tanımlarıyla ilgili bkz.: Prof. Dr. Yener Ünver; Ceza Hukukuyla Korunması Amaçlanan Hukuki Değer, Seçkin Yayıncılık, 2003, s. 67-68. Konumuz açısından ışık tutucu mahiyette sadece iki görüşe değinmekle yetineceğiz. Pozitivist ve Marksist yaklaşımlar. İlkine göre; hukuki değer kanunla doğar. Bir diğer deyişle gücü elinde bulunduranın çıkarlarını “norm” haline dönüştürme aracıdır kanun. Oysa ikinci görüşe göre, kanun, hukuki değeri açıklamakta yetersizdir. Örneğin sosyalist ceza hukukunca korunan hukuki değer, “bireyin gelişimine hizmet eden sosyalist toplum ilişkileri”dir. Bkz. Yener Ünver, age, s.95. Tarihin geldiği aşama itibariyle hukuki değer üreten ve ulus devletlerin egemenlik haklarını sınırlayan başka bir alan da “İnsan Hak ve Özgürlükleri” alanıdır. İnsan hakları, kişi onurunu ve kişiyi koruyan haklardır. Yener Ünver, age.s.925
[37] Prof.Dr.Bakır Çağlar, Bir Anayasacının Seyir Defteri, Su Yayınları, 2000, s.13

Enis Coşkun

0
Enis Coşkun

Avukat ve yazar Enis Coşkun, 1940 yılında dünyaya geldi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi. Avukatlık stajının ardından İstanbul Barosu’na bağlı serbest avukat olarak çalışmaya başladı. İşçi ve Memur Sendikalarının ve Konfederasyonlarının (DİSK) Hukuk Dairelerinde uzman, Akşam ve Cumhuriyet Gazetelerinde hukuk müşaviri ve avukat olarak çalıştı.

1968 Gençlik olaylarında, 15-16 Haziran Genel İşçi Direnişinde, 12 Mart Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılanan gençleri, işçileri, sendikacıları ve aydınları savunan avukatlar arasında yer aldı.

Akşam, Cumhuriyet, Finansal Forum ve Radikal gibi günlük ulusal gazetelerde, l’Humanité ve Recherches İnternationales gibi Fransızca gazete ve akademik dergilerinde, ANT, Açık Sayfa, Güncel Hukuk ve Glosbus gibi dergilerde köşe yazıları, araştırma ve yazı dizileri yayımlandı, Cumhuriyet’in 75.’inci yılı için YKB tarafından yayımlanan Cumhuriyet Ansiklopedisine yazılarıyla katkıda bulundu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa Konseyi, Dünya Barış Konseyi, Uluslararası Demokratik Hukukçular Birliği, Uluslararası Af Örgütü Kongre ve Konferanslarında tebliğler ve raporlar sundu.

Avrupa Birliği Türkiye Temsilciliğinin Çeşitli Şehirlerimizdeki Ticaret ve Sanayi Odalarıyla birlikte düzenlediği toplantılarda konferanslar verdi.

İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi Kurucu Başkanıdır. 

12 Eylül Askeri Darbesi’nin kapattığı Türkiye Barış Komitesi Derneği Kurucu Genel Sekreterliğini yapmıştır.  12 Eylül sonrası birçok aydının yargılandığı Barış Derneği Davası sanıklarındandır. Bir dönem Türkiye Avrupa Vakfı Yönetim Kurulu üyesi ve ve Başkan Vekili olarak görev alan Av. Atilla Coşkun’un ağabeyidir. Aynı vakfın danışma kurulu üyeliğini yapmıştır.

Enis Coşkun’un Kitap Olarak Yayınlanmış Eserleri 

  • Açıklamalı ve Notlu Askeri Yargılama Usulü YasasıArarat Yayınevi, İstanbul, 1972
  • Gizli Dinleme, May Yayınları, İstanbul,1974
  • Türkiye’deki Askersel Rejimin Anayasa Taslağı Üzerine Bir İncelemeTürkiye İle DayanışmaBülteni Yayını, (Türkçeden Almanca, İngilizce ve Fransızcaya çevrili) Paris, 1982
  • Küresel Gözaltı,  Ümit Yayıncılık, Ankara, 2000
  • Bütünleşme Sürecinde Avrupa Birliği ve Türkiye, Cem Yayınları, İstanbul, 2001
  • Türkiye Avrupa Bütünleşmesinin 100 Yıllık Seyir Defteri, Cem Yayınları, İstanbul, 2002
  • Avrupa Birliği’nde Hizmetlerin Serbest Dolaşımı ve Türkiye, Türkiye Avrupa Vakfı Yayını, İstanbul, 2005
  • Anayasa Değişikliğinin İçeriği ve Anlamı – 2017 Referandumu, Belge Yayınları, İstanbul, 2017

Barış Derneği Davası'nda yargılanan 9 aydının Büyükada'daki buluşması - 2021
Barış Derneği Davası’nda yargılanan 9 aydının Büyükada’daki buluşması – 2021

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı

0
İdari Kararlar ile Mahkeme Kararlarının İcrası Hakkında Tavsiye Kararı

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 14 Mayıs 1981 tarihli 68. toplantısında kabul edilmiş ve konsey üyesi ülkelere dönük olarak ilan edilmiştir. 

Adalete Başvuruyu Kolaylaştırıcı Tedbirler Hakkında R(81) 7 Sayılı Tavsiye Kararı

Bakanlar Komitesi,

Avrupa  İnsan  Hakları  Sözleşmesi  6.  maddesi  ile  güvence  altına  alınan  adalete başvuru ve adil yargılama hakkının demokratik toplumun temel bir niteliği olduğunu göz önüne alarak;

Yargılama  usulünün  ekseriya  girift,  zaman  alıcı  ve  pahalı  olması  karşısında bireylerin,  özellikle  de  ekonomik  veya  sosyal  bakımdan  zayıf  durumda  olanların,  üye ülkelerde haklarını kullanırken karşılaştıkları güçlükleri göz önüne alarak;

Bakanlar   Komitesinin   (78)   8   sayılı   Karar’da   yer   alan   etkili   adli   yardım   ve danışmanlığın  bu  engellerin  kaldırılmasına  büyük  ölçüde  yardımcı  olabileceğini  akılda tutarak;

Fertlerin  adalete  başvurusunu  kolaylaştırmak  doğrultusunda  uygun  olan  tüm davalarda usulün basitleştirilmesi için gerekli tüm tedbirlerin alınmasının yerindeliği yanında adaletin tecellisini sağlamanın gereğini de göz önüne alarak;

Adalete başvuruyu kolaylaştırma düşüncesiyle, usul belgelerinin basitleştirilmesinin yerindeliğini göz önüne alarak,

Üye ülke hükümetlerini bu Tavsiye Kararı ekinde yer alan ilkelerin ileri düzeyde uygulanması için; duruma göre, gerekli gördükleri tüm tedbirleri almaları veya pekiştirmelerini tavsiye eder;

Üye ülke hükümetlerini, bu Tavsiye Kararı’nın takibi amacıyla; üye ülke hükümetlerine iletilmesi düşüncesiyle, alınan veya öngörülen tedbirlerle ilgili olarak her beş yılda bir Avrupa Konseyi Genel Sekreteri’ne bilgi vermeye davet eder.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

R (81) 7 sayılı Tavsiye Kararı Eki
İlkeler

Fertlerin  haklarını  mahkemelerde  ileri  sürebilmeleri  için  mevcut  vasıtalar  hakkında halkın bilgilendirilmesi ile medeni, ticari, idari, sosyal veya mali işlerdeki adli yargılamanın basit, hızlı ve ucuz hale getirilmesi için üye devletler gerekli bütün tedbirleri almalıdır. Bu amaçla, üye devletler özellikle aşağıda yer alan ilkelerdeki hususlara özenle eğilmelidir.

A-Halkın Bilgilendirilmesi

1-Mahkemelerin yeri  ve  yetki  alanları  ile  yargılamanın  başlatılması  ve  savunmanın yapılması hakkında halkın bilgilendirilmesi için uygun tedbirler alınmalıdır.

2-Aşağıdaki hususlar hakkında mahkeme veya yetkili organ veya kuruluştan genel bilgi almak mümkün olmalıdır:

  • İşin esası hakkında hukuki tavsiye taşımamak kaydı ile usul gerekleri;
  • Mahkeme kararlarına karşı kanun yollarına başvuru süresi, usul hükümleri ve bu amaçla gerekli olan belgeler;
  • Kararın infazı yolları ve mümkünse masraf miktarı.
B- Basitleştirme

3-Uygun olduğu hallerde, yargılama öncesinde veya sırasında tarafların uzlaştırılması ve ihtilafların dostane bir biçimde çözümlenmesini kolaylaştırıcı veya teşvik edici tedbirler alınmalıdır.

4-Hiçbir davacı,  avukat  yardımından  yoksun  bırakılmamalıdır.  Bir  tarafın  belli  bir davada  birden  fazla  avukatın  hizmetine  ihtiyacı  olmadığı  hallerde  buna  zorlanmasından kaçınılmalıdır. İşin niteliği göz önüne alınarak, adalete başvuruyu kolaylaştırmak amacıyla; şahsın  davasını  mahkemede  bizzat  takip  etmesi  şayanı  kabul  olduğunda,  bir  avukat tarafından temsil edilmek zorunlu olmamalıdır.

5-Devletler bütün usul belgelerinin basitleştirilmesi, yargıda kullanılan dilin halkça ve her adli kararın da taraflarca anlaşılır olmasını sağlayan tedbirleri almalıdır.

6-Taraflardan birisi  yargılamayı  takip  edebilecek  yeterli  dil  bilgisinden  yoksun olduğunda, devletler tercüman meselesine özel ihtimam göstermeli ve ekonomik yönden zayıf olanların mahkemeye başvuru veya mahkeme edilme dilini konuşma veya anlama konusundaki eksikliği nedeniyle yargılamada mahrumiyete uğraması önlenmelidir.

7-Mahkemece re’sen veya tarafların talebi üzerine aynı dava için seçilen bilirkişilerin mümkün olduğunca sayı bakımından sınırlı tutulması için tedbirler alınmalıdır.

C-Hızlandırma

8- Hukuki meselelerin belirlenmesinde geçen sürenin asgariye indirilmesi için bütün tedbirler   alınmalıdır.   Bu   amaçla   eski   usullerden   hiçbir   yararı   kalmayanların kaldırılması, mahkemelerin yeterli personele kavuşturulması ve etkili şekilde çalışması ile mahkemenin en erken bir aşamada işe el koyması sağlanmalıdır.

9-İhtilafsız veya  ispatlanmış  iddialara  ilişkin  nihai  kararların  gereksiz  formalite, duruşmaya  katılım  veya  masraf  olmaksızın  hızla  alınması  için  gerekli  düzenleme yapılmalıdır.

10-Temyiz yoluna başvuru hakkının gereksiz yere veya yargılama sürecini uzatmak

amacıyla  kullanılmasını  önlemek  için  temyiz  edilebilecek  kararların  geçici  olarak  infazı imkanına ve infaz edilinceye kadar tahakkuk ettirilecek faiz oranına özellikle eğilmek gerekir.

D-Mahkeme Masrafı

11-Yargılamanın başlatılması  şartı  olarak  işin  mahiyeti  icabı  makul  sayılamayacak derece bir harç devlet adına istenilmemelidir.

12-Mahkeme harçları, adaletin  tecellisini açıkça  engellediğinde  mümkünse  azaltılmalı veya kaldırılmalıdır. Mahkeme harç sistemi, basitleştirilmek üzere gözden geçirilmelidir.

13-Adalete başvuru  bakımından  bir  engel  olduğu  ölçüde  avukat  ve  bilirkişi  ücretleri meselesine de özellikle eğilmek gerekir. Bu ücret miktarlarının şu veya bu şekilde kontrolü de sağlanmalıdır.

14-Özel durumlar  hariç  olmak  üzere,  davayı  kazanan  taraf  kural  olarak  yargılama

sırasında  yaptığı  makul  masrafları,  avukatlık  ücreti  de  dahil  kaybeden  taraftan  tahsil edebilmelidir.

E-Özel Usuller

15-Cüzi miktardaki para veya para değerindeki nizada; dava konusu miktara nispetsiz bir harç yatırmaksızın mahkemede yargılanmayı sağlayan bir usul vazedilmelidir. Bu amaçla, basit formlar, gereksiz duruşmalardan kaçınmak ve temyiz hakkının sınırlandırılması söz konusu edilebilmelidir.

16-Aile hukukuna  ilişkin  usuller  basit,  hızlı,  ucuz  ve  niza  konusu  hususların  kişisel tabiatına saygı duyan bir şekilde olmalıdır. Bu hususlar için, mümkün olduğunca özel işlem öngörülmelidir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

0

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türk Boğazlarından yabancı gemilerin geçiş rejimini ve boğazlar bölgesinin güvenliğini düzenlemektedir.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, 20 Temmuz 1936 tarihinde; Türkiye Cumhuriyeti ile Avustralya, Birleşik Krallık, Bulgaristan, Fransa, Japonya, Romanya, Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Yunanistan arasında, İsviçre kantonu olan Vaud’nun, Vevey bölgesindeki Montreux’da imzalanmıştır.

Montreux Boğazlar Sözleşmesinin Kabulüne İlişkin Gazete Haberi

Montrö Boğazlar Sözleşmesi; Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyısı ile Marmara Denizi’ndeki adaların askerden arındırılarak bu bölgeler askeri bir tatbikat veya askeri çalışmalara kapatan ve bu bölgelere yapılacak herhangi bir saldırı halinde Milletler Cemiyeti’ni yetkili kılan 1923 tarihli Lozan Antlaşmasıyla birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçmek üzere imzalanmıştır.

Montrö Boğazlar Sözleşmesi

BOĞAZLAR REJİMİNE İLİŞKİN OLARAK, MONTREUX’DE 20 TEMMUZ 1936 DA İMZALANAN SÖZLEŞME

MAJESTE BULGARLAR KRALI, FRANSA CUMHURIYETI BASKANI, MAJESTE BÜYÜK BRITANYA, IRLANDA VE DENIZLER ÖTESI BRITANYA ÜLKELERI KRALI, HINDISTAN IMPARATORU, MAJESTE ELENLER KRALI, MAJESTE JAPONYA IMPARATORU, MAJESTE ROMANYA KRALI, TÜRKIYE CUMHURIYETI BASKANI, SOVYET SOSYALIST CUMHURIYETLERI BİRLİĞİ MERKEZI YÜRÜTME KOMITESI VE MAJESTE YUGOSLAVYA KRALI;

“Boğazlar” genel deyimiyle belirtilen Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve Karadeniz Boğazı’ndan geçişi ve gemilerin-gidiş gelişini (ulaşımı), Lozan’da, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmış olan Barış Antlaşması’nın 23. maddesiyle saptanmış ilkeyi(1), Türkiye’nin güvenliği ve Karadeniz’de, kıyıdaş Devletlerin güvenliği çerçevesinde koruyacak biçimde, düzenlemek isteğiyle duygulu olarak;

İşbu Sözleşmeyi, 24 Temmuz 1923 de Lozan’da imzalanmış olan Sözleşmenin(2) yerine koymağı kararlaştırmışlar ve Tamyetkili Temsilcilerini aşağıda belirtildiği üzere atamışlardır:

MAJESTE BULGARLAR KRALI:

Doktor Nicolas P.NICOLAEV, Tamyetkili Ortaelçi, Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı Genel Sekreteri;

B.Pierre NEICOV, Tamyetkili Ortaelçi, Dışişleri ve Mezhepler Bakanlığı Siyasal İşler Müdürü.

FRANSA CUMHURİYETİ BASKANI:

B.PAUL-BONCOUR, Senatör, Milletler Cemiyeti’nde Fransa’nın Sürekli Temsilcisi, eski Başbakan, eski Dışişleri Bakanı, Légion d’honneur nişanının Chevalier rütbesi, Savaş Haçı nişanı;

B.HENRI PONSOT, Fransa Cumhuriyeti’nin Ankara’da Olağanüstü ve Tamyetkili Büyükelçisi, Légion d’honneur nişanının Grand Officier rütbesi.

MAJESTE BÜYÜK-BRİTANYA, İRLANDA VE DENİZLER ÖTESİ BRİTANYA ÜLKELERİ KRALI, HİNDİSTAN İMPARATORU:
BÜYÜK BRİTANYA, KUZEY İRLANDA VE BRİTANYA İMPARATORLUĞUNUN BİREYSEL OLARAK MİLLETLER CEMİYETİ’NE ÜYE OLMAYAN BÜTÜN PARÇALARI İÇİN:

Çok Sayın Lord STANLEY, P.C., M.C., M.P., Amirallik Dairesinde Parlamento Üyesi Müsteşar;

AVUSTRALYA COMMONWEALTHI’I İÇİN:

Çok Sayin Stanley Melbroune BRUCE, C.H., M.C., Avustralya Commenwealth’inin Londra’da Yüksek Komiseri.

MAJESTE ELENLER KRALI:

B.Nicolas POLITIS, Yunanistan’ın Paris’de Olağanüstü Temsilcisi ve Tamyetkili Ortaelçisi, eski Dışişleri Bakanı;

B.Raoul BIBICA-ROSETTI, Yunanistan’ın Milletler Cemiyeti’nde Sürekli Temsilcisi.

MAJESTE JAPONYA İMPARATORU:

B.Naotake SATO, Judammi, Doğan-Güney nişanının Büyük-Kordan rütbesi, Paris’de Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Büyükelçi;

B.Massa-aki HOTTA, Jushii, Doğan-Güney nişanının İkinci Sınıf rütbesi, Bern’de Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Ortaelçi.

MAJESTE ROMANYA KRALI:

B.Nicolas TITULESCO, Dışişleri Bakanı;

B.Constantin CONTZESCO, Tamyetkili Ortaelçi, Tuna ve Avrupa Uluslararası Komisyonlarında Romanya Temsilcisi;

B.Vespasien PELLA, La Haye’de Olağanüstü Temsilci ve Tamyetkili Ortaelçi,

TÜRKİYE CUMHURİYETİ Başkanı:

Dr.Tevfik Rüştü ARAS, Dışişleri Bakanı, İzmir Milletvekili;

B.Suad DAVAZ, Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris’de Olağanüstü ve Tamyetkili Büyükelçisi;

B.Numan MENEMENCIOGLU, Türkiye Büyükelçisi, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri;

B.Asim GÜNDÜZ, Korgeneral, Genelkurmay İkinci Başkanı;

B.Necmeddin SADAK, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’nde Sürekli Temsilcisi, Sivas Milletvekili, Dışişleri Komisyonu Raportörü.

SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLERİ BİRLİĞİ MERKEZİ YÜRÜTME KOMİTESİ:

B.Maxime LITVINOFF, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Merkezi Yürütme Komitesi Üyesi, Dışişleri Halk Komiseri.

MAJESTE YUGOSLAVYA KRALI:

B.Ivan SOUBBOTITCH, Yugoslavya’nın Milletler Cemiyeti’nde Sürekli Temsilcisi.

BU TEMSİLCİLER, yetki belgelerini gösterdikten ve bu belgeler usulüne uygun ve geçerli kabul edildikten sonra, aşağıdaki hükümetler üzerinde anlaşmaya varmışlardır:

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Madde 1

Bağıtlı Yüksek Taraflar, Boğazlar’da denizden geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesini kabul ederler ve doğrularlar.

Bu özgürlüğün kullanılışı bundan böyle işbu Sözleşme hükümleriyle düzenlenmiştir.

KESİM I.
TİCARET GEMİLERİ
MADDE 2

Barış zamanında, ticaret gemileri, gündüz ve gece, bayrak ve yük ne olursa olsun, aşağıdaki 3. madde hükümleri saklı kalmak üzere, hiçbir işlem (formalite) olmaksızın, Boğazlar’dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) tam özgürlüğünden yararlanacaklardır. Bu gemiler, Boğazlar’ın bir limanına uğramaksızın transit geçerlerken, Türk makamlarınca, alınması işbu Sözleşmesinin I sayılı Ek’inde öngörülen vergilerden ve harçlardan başka, bu gemilerden hiçbir vergi ya da harç alınmayacaktır.

Bu vergilerin ya da harçların alınmasını kolaylaştırmak üzere, Boğazlar’dan geçecek ticaret gemileri, 3. maddede belirtilen istasyonun görevlilerine adlarını, uyrukluklarını, tonajlarını, gidecekleri yer ve nereden geldiklerini bildireceklerdir.

Kılavuzluk ve yemekçilik (römorkörçülük) isteğe bağlı kalmaktadır.

MADDE 3

Ege Denizi’nde ya da Karadeniz’den Boğazlar’a giren her gemi, uluslararası sağlık kuralları çerçevesinde Türk yasalarıyla konulmuş olan sağlık denetimi için, Boğazlar’ın girişine yakın bir sağlık istasyonunda duracaktır. Bu denetim, bir temiz sağlık belgesi (patentesi) ya da işbu maddenin 2. fıkrasındaki hükümlerin kapsamına girmediklerini doğrulayan bir sağlık bildirisi gösteren gemiler için, gündüz ve gece, olabilen en büyük hızla yapılacak ve bu gemiler Boğazlar’dan geçişleri sırasında başka hiçbir duruş zorunda bırakılmayacaklardır.

İçinde veba, kolera, sarı humma, lekeli humma (typhus exanthématique) ya da çiçek hastalığı olayları bulunan ya da yedi günden az bir süre önce bu hastalıklar bulunmuş olan gemilerle, bulaşık bir limandan beş kez yirmi-dört saatten az bir süreden beri ayrılmış olan gemiler, Türk makamlarının gösterebilecekleri sağlık koruma görevlilerini gemiye almak üzere, sağlık istasyonunda duracaklardır. Bu yüzden, hiçbir vergi ya da harç alınmayacaktır; sağlık koruma görevlileri Boğazlar’ın çıkışında bir sağlık istasyonunda gemiden indirileceklerdir.

MADDE 4

Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, ticaret gemileri, bayrak ve yük ne olursa olsun, 2. ve 3. maddelerde öngörülen koşullar içinde Boğazlar’dan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) isteğe bağlı kalmaktadır.

MADDE 5

Savaş zamanında, Türkiye savaşansa, Türkiye ile Savaşta olan bir ülkeye bağlı olmayan ticaret gemileri, düşmana hiçbir biçimde yardım etmemek koşuluyla, Boğazlar’da geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Bu gemiler Boğazlar’a gündüz girecekler ve geçiş, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilecek yoldan yapılacaktır.

MADDE 6

Türkiye’nin kendisini pek yakın bir Savaş tehlikesi tehdidi karsısında sayması durumunda, 2. madde hükümlerinin uygulanması yine de sürdürülecektir; ancak, gemilerin Boğazlar’a gündüz girmeleri ve geçişin, her seferinde, Türk makamlarınca gösterilen yoldan yapılması gerekecektir.

Kılavuzluk, bir durumda, zorunlu kılınabilecek, ancak ücrete bağlı olmayacaktır.

MADDE 7

“Ticaret gemileri” terimi, işbu Sözleşmenin II. Kesiminin kapsamına girmeyen bütün gemilere uygulanır.

KESİM II.
SAVAŞ GEMİLERİ
MADDE 8

İşbu Sözleşme bakımından, Savaş gemilerine ve bu gemilerin nitelikleriyle tonajlarının hesabi için uygulanacak tanımlama, işbu Sözleşmenin II sayılı Ek’inde yer alan tanımlamadır.

MADDE 9

Deniz kuvvetlerinin, sıvı olsun ya da olmasın, yakıt taşımak için özellikle yapılmış olan yardımcı gemileri, 13. maddede belirtilen ön-bildirim koşuluna bağlı tutulmayacaklar ve, Boğazlar’ı tek başlarına geçmek koşuluyla, 14. ve 18. maddeler gereğince tanımlama sınırlamaya bağlı tonajlar hesabına katılmayacaklardır. Bununla birlikte, bu gemilerin, öteki geçiş koşulları bakımından, Savaş gemileriyle bir tutulmaları süregidecektir.

Bir önceki fıkrada belirtilen yardımcı gemiler, öngörülen kural dışılıktan, ancak silahları: yüzer hedeflere karşı en çok 105 milimetre çapında iki toptan, hava hedeflerine karşı en çok 75 milimetre çapında iki silahtan çok değilse yararlanabileceklerdir.

MADDE 10

Barış zamanında, hafif su üstü gemileri, küçük Savaş gemileri ve yardımcı gemiler, ister Karadeniz’e kıyıdaş olan ister olmayan Devletlere bağlı bulunsunlar, bayrakları ne olursa olsun, Boğazlar’a gündüz ve aşağıdaki 13. ve sonraki maddelerde öngörülen koşullar içinde girerlerse, hiçbir vergi ya da harç ödemeksizin, Boğazlar’dan geçiş özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Yukarıdaki fıkrada belirtilen sınıflara giren gemiler dışında kalan Savaş gemilerinin ancak 11. ve 12. maddelerde öngörülen özel koşullar içinde geçiş hakları olacaktır.

MADDE 11

Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, 14. maddenin 1. fıkrasında öngörülen tonajdan yüksek bir tonajda bulunan hattıharp gemilerinin (1) Boğazlar’dan geçirebilirler; şu koşulla ki, bu gemiler Boğazlar’ı ancak tek başlarına ve en çok iki torpido (2) eşliğinde geçerler.

MADDE 12

Karadeniz’e kıyıdaş Devletler, bu deniz dışında yaptırdıkları ya da satın aldıkları denizaltılarını, tezgâha koyuştan ya da satın alıştan Türkiye’ye vaktinde haber verilmişse, deniz üslerine katılmak üzere Boğazlar’dan geçirme hakkına sahip olacaklardır.

Sözü edilen Devletlerin denizaltıları, bu konuda Türkiye’ye ayrıntılı bilgiler vaktinde verilmek koşuluyla, bu deniz dışındaki tezgâhlarda onarılmak üzere de Boğazlar’dan geçebileceklerdir.

Gerek birinci gerek ikinci durumda, denizaltıların gündüz ve su üstünden gitmeleri ve Boğazlar’dan tek başlarına geçmeleri gerekecektir.

MADDE 13

Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi için, Türk Hükümetine diplomasi yoluyla bir ön-bildirimde bulunulması gerekecektir. Bu ön-bildirimin olağan süresi sekiz gün olacaktır; ancak, Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletler için bu sürenin on beş güne çıkartılması istenmeğe değer sayılmaktadır. Bu ön-bildirimde gemilerin gidecekleri yer, adi, tipi, sayısı ile gidiş için ve, gerekirse, dönüş için geçiş tarihleri belirtilecektir. Her tarih değişikliğinin üç günlük bir ön-bildirim konusu olması gerekecektir.

Gidiş için geçişte Boğazlar’a girişin, ilk ön-bildirimde belirtilen tarihten başlayarak beş günlük bir süre içinde yapılması gerekecektir. Bu sürenin bitiminden sonra, ilk ön bildirim için olan ayni koşullar içinde yeni bir ön-bildirimde bulunulması gerekecektir.

Geçiş sırasında, deniz kuvvetinin komutanı, durmak zorunda olmaksızın, Çanakkale Boğazı’nın ve Karadeniz Boğazı’nın girişindeki bir işaret istasyonuna, komutası altında bulunan kuvvetin tam kurulusunu bildirecektir.

MADDE 14

İşbu Sözleşme’nin 11. maddesinde ve III sayılı Ek’inde öngörülen koşullar dışında,

Boğazlar’da transit geçişti bulunabilecek bütün yabancı deniz kuvvetlerinin en yüksek (tavan) toplam tonajı 15.000 tonu asmayacaktır.

Bununla birlikte, bir önceki fıkrada belirtilen kuvvetler dokuz gemiden çok gemi içermeyeceklerdir.

Karadeniz’e kıyıdaş olan ya da olmayan Devletlerin, 17. madde hükümleri uyarınca Boğazlar’daki bir limanı ziyaret eden gemileri bu tonaja katılmayacaktır.

Geçiş sırasında bir avaryaya uğramış olan Savaş gemileri de bu tonaja katılmayacaktır; bu gemiler, onarım sırasında, Türkiye’ce yayımlanan özel güvenlik hükümlerine bağlı tutulacaklardır.

MADDE 15

Boğazlar’da transit olarak bulunan Savaş gemileri taşımakta olabilecekleri uçakları (1); hiçbir durumda, kullanamayacaklardır.

MADDE 16

Boğazlar’da transit olarak bulunan Savaş gemileri, avarya (2) ya da geminin teknik yönetimine bağlı olmayan bir aksaklık (3) durumları dışında, geçişleri için gerekli süreden daha uzun süre Boğazlar’dan kalamayacaklardır.

MADDE 17

Yukarıdaki maddelerin hükümleri, herhangi bir tonajda ya da kuruluşta olan bir deniz kuvvetinin, Türk Hükümetinin çağrısı üzerine, Boğazlar’daki bir limana sinirli bir süre için bir nezaket ziyaretinde bulunmasına hiçbir biçimde engel olmayacaktır. Bu kuvvet, 10., 14. ve 18. maddeler hükümleri uyarınca, Boğazlar’dan transit olarak geçmek için istenilen koşullar içinde bulunmuyorsa, Boğazlar’dan, giriş için izlediği yoldan ayrılacaktır.

MADDE 18

Karadeniz kıyıdaşı olmayan Devletlerin barış zamanında bu denizde bulundurabilecekleri toplam tonaj aşağıdaki gibi sınırlandırılmıştır.

a) Aşağıda b) paragrafında öngörülen durum dışında, sözü geçen Devletlerin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacaktır;

b) Herhangi bir anda, Karadeniz’in en güçlü donanmasının (filosunun) tonajı işbu Sözleşmenin imzalanması tarihinde bu denizde en güçlü olan donanmanın (filonun) tonajını en az 10.000 ton asarsa, a) paragrafında belirtilmiş olan 30.000 tonluk toplam tonaj ayni ölçüde ve en çok 45.000 tona varıncaya değin arttırılacaktır. Bu amaçla, kıyıdaş her Devlet, işbu Sözleşmenin IV sayılı Ek’i uyarınca, Türk Hükümetine, her yılın 1 Ocak ve 1 Temmuz tarihlerinde, Karadeniz’deki donanmasının (filosunun) toplam tonajını bildirecektir; Türk Hükümeti de, bu bilgiyi, öteki Bağıtlı Yüksek Taraflara ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine ulaştıracaktır.

c) Karadeniz’e kıyıdaş olmayan Devletlerden herhangi birinin bu denizde bulundurabileceği tonaj, yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen toplam tonajın üçte ikisiyle sınırlandırılmış olacaktır.

d) Bununla birlikte, Karadeniz kıyıdaşı olmayan bir ya da birkaç Devlet, bu denize, insancıl bir amaçla deniz kuvvetleri göndermek isterlerse, toplamı hiçbir varsayımda 8.000 tonu aşmaması gerekecek olan bu kuvvetler, işbu Sözleşmenin 13. maddesinde öngörülen ön-bildirime gerek duyulmaksızın, aşağıdaki koşullar içinde Türk Hükümetinden alacakları izin üzerine, Karadeniz’e girebileceklerdir: Yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen toplam tonaj dolmamışsa ve gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj aşılmayacaksa, Türk Hükümeti, kendisine yapılmış olan istemi aldıktan sonra en kısa süre içinde bu izni verecektir; sözü geçen toplam tonaj daha önce kullanılmış bulunuyorsa ya da gönderilmesi istenilen kuvvetlerle bu toplam tonaj aşılacaksa, Türk Hükümeti, bu izin isteminden, Karadeniz kıyıdaşı Devletleri hemen haberli kılacak ve bu Devletler, haberli kılındıklarından yirmi-dört saat sonra bir karşı görüş öne sürmezlerse, ilgili Devletlere istemlerine ilişkin olarak verdiği kararı en geç kırk-sekiz saat içinde bildirecektir.

[Karadeniz’e] kıyıdaş olmayan Devletler deniz kuvvetlerinin, Karadeniz’e bundan sonraki her girişi ancak yukarıdaki a) ve b) paragraflarında öngörülen kullanılabilir toplam tonajın sınırları içinde yapılacaktır.

2.Karadeniz’de bulunmalarının amacı ne olursa olsun, kıyıdaş olmayan Devletlerin Savaş gemileri bu denizde yirmi-bir günden çok kalamayacaklardır.

MADDE 19

Savaş zamanında, Türkiye savaşan değilse, Savaş gemileri 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerde belirtilen koşullarla ayni koşullar içinde, Boğazlar’da tam bir geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğünden yararlanacaklardır.

Bununla birlikte, savaşan herhangi bir Devletin Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçmesi yasak olacaktır; su kadar ki, işbu Sözleşmenin 25. maddesinin uygulama alanına giren durumlarla, saldırıya uğramış bir Devlete, Milletler Cemiyeti Misakı çerçevesi içinde yapılmış, bu Misak’in 18. maddesi hükümleri uyarınca kütüğe yazılmış (tescil edilmiş) ve yayımlanmış, Türkiye’yi bağlayan bir karşılıklı yardım antlaşması gereğince tanımlama yapılan yardım durumları bunun dışında kalmaktadır.

Yukarıdaki fıkrada öngörülen kuraldışı durumlarda, 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerde belirtilen kısıtlamalar uygulanamayacaktır.

Yukarıdaki 2. fıkrada konulmuş geçiş yasağına karşın, Karadeniz’e kıyıdaş olan ya da olmayan Savaş Devletlere ait olup da bağlama limanlarından ayrılmış bulunan Savaş gemileri, bu limanlara dönebilirler.

Savaşan Devletlerin Savaş gemilerinin Boğazlar’da herhangi bir el koymaya (1) girişmeleri, denetleme (ziyaret) hakki (2) uygulamaları ve başka herhangi bir düşmanca eylemde bulunmaları yasaktır.

MADDE 20

Savaş zamanında, Türkiye savaşan ise, 10. maddeden 18. maddeye kadar olan maddelerin hükümleri uygulanamayacaktır; Savaş gemilerinin geçişi konusunda Türk Hükümeti tümüyle dilediği gibi davranabilecektir.

MADDE 21

Türkiye kendisini pek yakın bir Savaş tehlikesi tehdidi karşısında sayarsa, Türkiye’nin, işbu Sözleşmenin 20. maddesi hükümlerini uygulamağa hakki olacaktır.

Yukarıdaki fıkranın Türkiye’ye tanıdığı yetkinin Türkiye’ce kullanılmasından önce Boğazlar’dan geçmiş olan, böylece bağlama limanlarından ayrılmış bulunan Savaş gemileri, bu limanlara dönebileceklerdir. Bununla birlikte, su da kararlaştırılmıştır ki, Türkiye, davranışıyla işbu maddenin uygulanmasına yol açmış olabilecek Devletin gemilerini bu haktan yararlandırmayabilecektir.

Türk Hükümeti, yukarıdaki birinci fıkranın kendisine verdiği yetkiyi kullanırsa, Bağıtlı Yüksek Taraflara ve Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine bu konuyla ilgili bir bildiri gönderecektir.

Milletler Cemiyeti Konseyi, üçte iki çoğunlukla, Türkiye’nin böylece almış olduğu önlemlerin hâkli olmadığına karar verirse, ve işbu Sözleşmenin imzacıları Bağıtlı Yüksek Tarafların çoğunluğu da ayni görüşte olursa, Türk Hükümeti, söz konusu önlemlerle, işbu Sözleşmenin 6. maddesi uyarınca alinmiş olabilecek önlemleri kaldırmayı yükümlenir.

MADDE 22

İçinde veba, kolera, sari humma, lekeli humma (typhus exanthématique) ya da çiçek hastalığı olayları bulunan, ya da yedi günden az bir süre önce bu hastalıklar bulunmuş olan Savaş gemileriyle, bulaşık bir limandan beş kez yirmi dört saatten az bir süreden beri ayrılmış olan Savaş gemileri, Boğazlar’ı karantina altında geçecekler ve Boğazlar’ın bulaştırılmasına hiçbir olanak bırakmamak için gerekli korunma önlemlerini gemideki araçlarla uygulamak zorunda olacaklardır.

KESIM III. UÇAKLAR

MADDE 23.

Sivil Uçakların Akdeniz ile Karadeniz arasında geçişini sağlamak amacıyla, Türk Hükümeti, Boğazlar’ın yasak bölgeleri dışında, bu geçişe ayrılmış hava yollarını gösterecektir; sivil uçaklar, Türk Hükümetine, ara sıra (tarifesiz) yapılan uçuşlar için üç gün öncesinden bir ön-bildirim ile, düzenli (tarifeli) servis uçuşları için geçiş tarihlerini belirten genel bir ön-bildirimde bulunarak, bu yolları kullanabileceklerdir.

Öte yandan, Boğazlar’ın yeniden askerleştirilmiş olmasına bakılmaksızın, Türk Hükümeti, yine de Türkiye’de yürürlükte olan hava ulaşımı yönetim kuralları uyarınca, Avrupa ile Asya arasında Türk ülkesi üzerinden uçmalarına izin verilmiş olan sivil uçaklara, tam bir güvenlik içinde geçmeleri için gerekli kolaylıkları sağlayacaktır. Bir uçuş izninin verilmiş olduğu durumlarda, Boğazlar bölgesinde izlenecek yol belirli dönemlerde gösterilecektir.

KESİM IV.
GENEL HÜKÜMLER
MADDE 24

Boğazlar rejimine ilişkin 24 Temmuz 1923 tarihli Sözleşme tanımlama gereğince kurulmuş olan Uluslararası Komisyonun yetkileri Türk Hükümetine aktarılmıştır.

Türk Hükümeti, 11., 12., 14. ve 18. maddelerin uygulanmasına ilişkin istatistikleri toplamağı ve gerekli bilgileri vermeği yükümlenir.

Türk Hükümeti, işbu Sözleşmenin, Savaş gemilerinin Boğazlar’dan geçişine ilişkin her hükmünün yürütülmesine göz kulak olacaktır.

Türk Hükümeti, yabancı bir deniz kuvvetinin yakında Boğazlar’dan geçeceği kendisine bildirilir bildirilmez, bu kuvvetin kurulusunu, tonajını, Boğazlar’a giriş için öngörülen tarihi ve, gerekirse, olası dönüş tarihini, Bağıtlı Yüksek Tarafların Ankara’daki temsilcilerine bildirecektir.

Türk Hükümeti, Boğazlar’da yabancı Savaş gemilerinin gidiş-gelişini gösteren, ayrıca ticarete ve işbu Sözleşme’de öngörülen deniz ve hava ulaşımına yararlı bütün bilgileri kapsayan yıllık bir raporu Milletler Cemiyeti Genel Sekreterine ve Bağıtlı Yüksek Taraflara sunacaktır.

MADDE 25

İşbu Sözleşmenin hiçbir hükmü, Türkiye için ya da Milletler Cemiyeti’ne üye herhangi bir başka Bağıtlı Yüksek Taraf için, Milletler Cemiyeti Misakından doğan haklara ve yükümlülüklere halel vermemektedir.

KESİM V.
SON HÜKÜMLER
MADDE 26

İşbu Sözleşme olabilen en kısa süre içinde onaylanacaktır.

Onama belgeleri, Paris’te Fransa Cumhuriyeti Hükümetinin arşivlerine konulacaktır.

Japon Hükümeti, onamanın yapılmış olduğu, Paris’deki diplomatik temsilcisi aracılığıyla, Fransa Cumhuriyeti Hükümetine bildirmekle yetinebilecek ve, bu durumda, onama belgesini olabilen en kısa süre içinde gönderecektir.

Türkiye’nin onama belgesini de içermek üzere, altı onama belgesi sunulur sunulmaz, bir sunuş tutanağı (procès-verbal de dépot) düzenlenecektir. Bundan önceki fıkrada öngörülen bildiri, bu bakımdan, onama belgesi sunusu ile eşdeğerde olacaktır.

İşbu Sözleşme, bu tutmak tarihinden başlayarak yürürlüğe girecektir.

Fransız Hükümeti, bundan önceki fıkrada öngörülen tutanakla, sonradan sunulacak onama belgelerinin sunuş tutanaklarının doğruluğu onaylanmış birer örneğini bütün Bağıtlı Yüksek Taraflara verecektir.

MADDE 27

İşbu Sözleşme, yürürlüğe girişinden başlayarak, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Andlaşmasını imzalamış her Devletin katılmasına açık olacaktır.

Her katılma, diplomasi yoluyla Fransa Cumhuriyeti Hükümetine, onun araciligiyla da, bütün Bagitli Yüksek Taraflara bildirilecektir.

Katılma, Fransız Hükümetine yapılan bildiri tarihinden başlayarak geçerli olacaktır.

MADDE 28

İşbu Sözleşmenin süresi, yürürlüğe giriş tarihinden başlayarak, yirmi yıl olacaktır.

Bununla birlikte, işbu Sözleşmenin 1. maddesinde doğrulanan geçiş ve gidiş-geliş (ulaşım) özgürlüğü ilkesinin sonsuz bir süresi olacaktır.

Sözü edilen yirmi yıllık sürenin bitiminden iki yıl önce, hiçbir Bağıtlı Yüksek Taraf, Fransız Hükümetine Sözleşmeyi sona erdirme ön-bildirimi vermemişse, işbu Sözleşme, bir sona erdirme ön-bildirimin gönderilmesinden başlayarak, iki yil geçinceye kadar yürürlükte kalacaktır. Bu ön-bildirim, Fransız Hükümetince, Bağıtlı Yüksek Taraflara iletilecektir.

İşbu Sözleşme, işbu madde hükümlerine uygun olarak sona erdirilmiş olursa, Bağıtlı Yüksek Taraflar, yeni bir Sözleşmenin hükümlerini saptamak üzere kendilerini bir konferansta temsil ettirmeği kabul etmektedirler.

MADDE 29

İşbu Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden başlayarak her beş yıllık dönemin sona ermesinde, Bağıtlı Yüksek Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin bir ya da birkaç hükmünün değiştirilmesini önerme girişiminde bulunabilecektir.

Bağıtlı Yüksek Taraflardan birinci yapılacak değiştirme isteminin kabul edilebilmesi için, bu istem 14. ya da 18. maddelerin değiştirilmesini amaçlamaktaysa, başka bir Bağıtlı Yüksek Tarafça; başka herhangi bir maddenin değiştirilmesini amaçlamaktaysa, başka iki Bağıtlı Yüksek Tarafça desteklenmesi gerekir.

Böylece desteklenmiş değişiklik istemi, içinde bulunulan beş yıllık dönemin sona ermesinden üç ay önce, Bagitli Yüksek Taraflardan her birine bildirilecektir. Bu bildiri, önerilen değişikliğin niteliğini ve gerekçesini kapsayacaktır.

Bu öneriler üzerinde diplomasi yoluyla bir sonuca varmak olanağı bulunamazsa, Bağıtlı Yüksek Taraflar, bu konuda toplanacak bir konferansta kendilerini temsil ettireceklerdir.

Bu konferans, ancak oybirliğiyle karar alabilecektir; 14. ve 18. maddelere ilişkin değişiklik durumları bu hükmün dışında kalmaktadır; bu durumlar için Bağıtlı Yüksek Tarafların dörtte üçünden oluşan bir çoğunluk yeterli olacaktır.

Bu çoğunluk, Türkiye’yi de içine alarak Karadeniz kıyıdaşı Bağıtlı Yüksek Tarafların dörtte üçüncü kapsamak üzere hesaplanacaktır.

BU HÜKÜMLERE OLAN İNANÇLA, aşağıda adları yazılı Tamyetkili Temsilciler, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

MONTREUX’de, yirmi Temmuz bin dokuz yüz otuz altı tarihinde on bir nüsha olarak düzenlenmiştir; bu nüshalardan, Temsilcilerce mühürlenmiş olan birincisi, Fransa Cumhuriyeti Hükümeti arşivlerine konulacak, öteki nüshalar da imzaca Devletlere teslim olunacaktır.

N.P.NICOLAEV
Pierre NEICOV
J.PAUL-BONCOUR
H.PONSOT
STANLEY
S.M.BRUCE
N.POLITIS
Raoul BIBICA-ROSETTI

Aşağıda imzaları bulunan Japonya Temsilcileri, işbu Sözleşme hükümlerinin, Milletler Cemiyeti üyesi olmayan bir Devlet sıfatıyla, Japonya’nın durumunu, gerek Milletler Cemiyeti Misakına göre, gerek bu Misak çerçevesi içinde yapılmış karşılıklı yardım antlaşmalarına göre, hiçbir biçimde değiştirmediğini ve Japonya’nın özellikle 19. ve 25. maddeler hükümleri içinde bu Misak ve bu antlaşmalar konusunda tam bir değerlendirme özgürlüğünü elinde tuttuğunu, Hükümetleri adına bildirirler.

N.SATO
Massa-aki HOTTA
N.TITULESCO
Cons.CONTZESCO
V.V.PELLA
Dr.R.ARAS
Suad DAVAZ
N.MENEMENCIOGLU
Asim GÜNDÜZ
N.SADAK
Maxime LITVINOFF
Dr.I.V.SOUBBOTITCH
EK I
  1. İşbu Sözleşmenin 2. maddesi uyarınca alınabilecek olan vergiler ve harçlar aşağıdaki çizelgede gösterilenler olacaktır. Türk Hükümetinin bu vergilerde ve harçlarda kabul edebileceği indirimler, bayrak ayirimi gözetilmeksizin uygulanacaktır.

Kütüğe yazılı darasız tonajın

Yapılan hizmetin niteliği (jauge nette, net register tonnage) her bir tonu üzerinden alınacak vergi ya da harçlar tutarı

Altın-Frank(1)

a) Sağlık denetimi …………… 0.075

b) Fenerler, ışıklı şamandıralar ve geçit şamandıraları, ya da başka şamandıralar:

800 tona kadar ………………. 0.42

800 tonun üstünde …………. 0.21

c) Kurtarma hizmeti: Kurtarma sandallarını, palamar taşıyan füze istasyonlarını, sis düdüklerini, radyofarları ve b) paragrafına girmeyen ışıklı şamandıralarla, ayni türden başka döşemeleri (tesisleri) kapsamak üzere … 0.10

  1. İşbu Ek’in, 1. paragrafına ekli çizelgede belirtilen vergiler ve harçlar, Boğazlar’dan bir gidiş-dönüş geçişine uygulanacaktır (başka bir deyimle, Ege Denizi’nden Karadeniz’e bir geçiş ve Ege Denizi’ne doğru dönüş yolculuğu ya da Karadeniz’den Ege Denizi’ne Boğazlar’dan bir geçiş, bunun ardından da Karadeniz’e dönüş); bununla birlikte, bir ticaret gemisi, gidiş yolculuğu için Boğazlar’a girdiği tarihten başlayarak altı aydan çok bir süre sonra, duruma göre, Ege Denizi’ne ya da Karadeniz’e dönmek üzere Boğazlar’dan yeniden geçerse, bu gemi, bayrak ayırımı yapılmaksızın, bu vergileri ve harçları ikinci kez ödemekle yükümlü tutulabilecektir.
  2. Bir ticaret gemisi, gidiş geçişinde, dönmeyeceğini bildirirse, işbu Ek’in birinci paragrafının b) ve c) fıkralarında öngörülen vergiler ve harçlar bakımından yalnız tarifenin yarısını ödemesi gerekecektir.
  3. İşbu Ek’in birinci paragrafına ekli çizelgede tanımlanan ve söz konusu hizmetlerin gerektirdiği giderlerin karşılanmasına ve yedek akçe ya da aşırı olmayan bir döner sermaye fonu elde etmek için gerekli miktardan yüksek olmayacak olan vergiler ve harçlar, ancak işbu Sözleşmenin 29. maddesi hükümleri uygulanarak arttırılabilecek ya da tamamlanabilecektir. Bunlar altın-Frank ya da ödeme tarihindeki kambiyo değerine göre Türk parası olarak ödenecektir.
  4. Ticaret gemileri, Kılavuzluk ve yedekçilik (römorkörcülük) gibi isteğe bağlı hizmetler karşılığı vergileri ve harçları, böyle bir hizmet, söz konusu geminin acentesinin ya da kaptanının istemesi üzerine, Türk makamlarınca gereği gibi yerine getirilmişse, ödemek zorunda tutulabileceklerdir. Türk Hükümeti, istege bağlı bu hizmetler için alınacak vergilerin ve harçların tarifesini vakit vakit yayınlayacaktır.
  5. Bu tarifeler, söz konusu hizmetler 5. maddenin uygulanmasıyla zorunlu kılındığı durumlarda arttırılmayacaktır.
EK II 
A.STANDARD SUTAŞIRIMI (MAIMAHREC)
  1. Bir su üstü gemisinin standart sutaşırımı [maimahreci], bütün gemi adamlarıyla, makineleri ve kazanlarıyla, denize açılmağa hazır olan ve -makinelerinin ve kazanlarının beslenmesine özgü yakıtla yedek yakıt dışında- bütün silahlarını ve her türlü cephanesini, döşemelerini [tesisatını], donatımını, gemi adamlarının kumanyasını, tatlı suyunu, çeşitli yiyeceklerini ve Savaş sırasında taşıyacağı her çeşit araç ve gereçlerini ve yedek parçalarını bulunduran, yapımı tamamlanmış bir geminin sutasırımıdır.
  2. Bir denizaltının standart sutasırımı, bütün gemi adamlarıyla, yürütücü makineleriyle, denize açılmağa hazır olan ve -yakıtı, yağlama yağı, tatli suyu ve her çeşit balast suyu dışında- bütün silahlarını, her türlü cephanesini, döşemelerini [tesisatını], donatımını, gemi adamlarının kumanyasını ve Savaş sırasında taşıyacağı çeşitli araç ve gereçleri ve her çeşit yedek parçalarını taşıyan (dalma sarnıçlarının suyu dışında) yapımı tamamlanmış geminin su üstündeki sutaşırımıdır.
  3. “Ton” (tonne) sözcüğü, “metrik ton” (tonnes metriques) teriminde kullanılışı dışında, 1.016 kilogramlık (2.240 litrelik) bir ton anlamına gelmektedir.
B.SINIFLAR
  1. Hattıharp gemileri(3), aşağıdaki iki alt-sınıftan birine giren su üstü Savaş gemileridir:

a) Uçak-gemileri, yardımcı gemiler ya da b) alt-sınıfına giren hattıharp gemileri dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 10.000 tonun (10.160 metrik tonun) üstünde olan ya da 203 milimetre (8 pus) çapından büyük çaplı bir top taşıyan, su üstü gemileri;

b) Uçak-gemileri dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 8.000 tonun (8.128 metrik tonun) üstünde olmayan ve 203 milimetre (8 pus) çapından büyük çaplı bir top taşıyan su üstü Savaş gemileri.

  1. Uçak-gemileri(1), sutaşırımı [maimahreci] ne olursa olsun, başlıca uçak taşımak ve bu uçakları denizde harekete getirmek için yapılmış ya da buna göre düzenlenmiş su üstü Savaş gemileridir. Bir Savaş gemisi başlıca uçak taşımak ve bunları denizde harekete getirmek için yapılmamışsa ya da buna göre düzenlenmemişse, bu gemiye bir inme ya da havalanma güvertesinin konulması, bu geminin, uçak-gemisi sınıfına sokulması sonucunu vermez.
Uçak-gemileri sınıfı iki alt-sınıfa ayrılır; şöylece:

a) Uçakların havalanabilecekleri ya da konabilecekleri bir güverte ile donatılmış olan gemiler;

b) Yukarıda a)paragrafında tanımlanan bir güverteyle donatılmamış olan gemiler.

  1. Hafif su üstü gemileri(2), uçak-gemileri, küçük Savaş gemileri ya da yardımcı gemiler dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 10.000 tonu (10.160 metrik tonu) geçmemek üzere 100 tonun (102 metrik tonun) üstünde olan ve 203 milimetre (8 pus) çapından büyük çaplı top taşımayan su üstü Savaş gemileridir.
Hafif su üstü Savaş gemileri üç alt-sınıfa ayrılır; şöylece:

a) 155 milimetre (6.1 pus) çapından büyük çaplı bir top taşıyan gemiler;

b) 155 milimetre (6.1 pus) çapında büyük çaplı top taşımayan ve standart sutaşırımı [maimahreci] 3.000 tonun (3.048 metrik tonun) üstünde olan gemiler;

c) 155 milimetre (6.1 pus) çapından büyük çaplı top taşımayan ve standart sutaşırımı [maimahreci] 3.000 tonun (3.048 metrik tonun) üstünde olmayan gemiler.

  1. Denizaltılar (3), denizin yüzeyi altında gidip-gelmek üzere yapılmış bütün gemilerdir.
  2. Küçük Savaş gemileri (4), yardımcı gemiler dışında, standart sutaşırımı [maimahreci] 2.000 tonu (2.023 metrik tonu) geçmemek üzere, 100 tondan (102 metrik tondan) büyük olan, ancak aşağıdaki niteliklerden hiçbirini kendilerinde bulundurmayan su üstü Savaş gemilerdir:

a) 155 milimetre (6.1 pus) çapında büyük çaplı bir topla donatılmış olmak;

b) Torpil atmak için yapılmış ya da donatılmış bulunmak;

c) 20 milden çok hız sağlamak üzere yapılmış olmak;

  1. Yardımcı gemiler(1), askeri donanmaya bağlı olup, standart sutaşırımı [maimahreci] 100 tondan (102 metrik tondan) büyük olan, olağanlıkla donanma hizmetinden ya da asker taşıma ya da savaşan gemilerin kullanıldıkları hizmetten başka herhangi bir hizmette kullanılan, savaşan gemi olmak üzere yapılmamış olan ve aşağıdaki niteliklerden hiçbirini kendinde bulundurmayan su üstü gemileridir;

a) 155 milimetre (6.1 pus) çapından büyük çaplı bir topla donatılmış olmak;

b) 76 milimetreden (3 pustan) büyük çapta sekiz toptan çok topla donatılmış olmak;

c) Torpil atmak üzere yapılmış ya da donatılmış olmak;

d) Zırhlı kaplamalarla korunmak üzere yapılmış olmak;

e) 28 mili asan bir hiza erişmek üzere yapılmış olmak;

f) Uçakları denizde harekete geçirmek üzere özellikle yapılmış ya da düzenlenmiş olmak;

g) Uçak fırlatmak için, ikiden çok araçla donatılmış bulunmak.

C. YAŞINI DOLDURMUŞ GEMİLER

Aşağıdaki sınıflara ve alt-sınıflara giren gemiler, yapımlarından başlayarak, aşağıda sayıları gösterilen yıllar geçince, “yaşını doldurmuş”(2) sayılacaklardır:

a) Bir hattıharp gemisi için ………. 26 yıl;

b) Bir uçak gemisi için…………….. 20 yıl;

c) a ve b alt sınıflarından bir hafif su üstü gemisi için:

(i)1 Ocak 1920 den önce kızağa konulmuşsa 16 yıl

(ii)31 Aralık 1919 dan sonra kızağa konulmuşsa………………………………… 20 yıl

d) c alt-sınıfından bir hafif su üstü gemisi için ……………………………… 16 yıl

e)Bir denizaltı için …………………. 13 yıl

EK III

Japon donanmasının aşağıda belirtilen, yaşını doldurmuş üç okul gemisinden ikisinin Boğazlar’daki limanları birlikte ziyaretine izin verilmesi kararlaştırılmıştır.

Bu iki geminin toplam tonajı, bu durumda, 15.000 tona eşdeğerde sayılacaktır.

Asama 20-X-1896 18-III-1899 9.240 IVx200mm

XIIx150mm

Yakumo 1-XI-1898 20-VI-1900 9.010 IVx200mm

XIIx150mm

Iwate 11-X-1898 18-III-1901 9.180 IVx200mm

XIVx150mm.

EK IV
  1. İşbu Sözleşmenin 18. maddesine öngörülen, Karadeniz kıyıdaşı Devletlere bağlı donanmaların toplam tonajı hesabına katılacak gemilerin sınıfları ve alt sınıfları şunlardır:

Hattıharp gemileri:

Alt-sınıf a);

Alt-sınıf b);

Uçak-gemileri:

Alt-sınıf a);

Alt-sınıf b);

Hafif su üstü gemileri:

Alt-sınıf a);

Alt-sınıf b);

Alt-sınıf c);

Denizaltılar:

İşbu Sözleşmenin II sayılı Eki’ndeki tanımlamalara göre.

Tonaj toplamının hesaplanmasında göz önünde tutulması gereken sutaşırımı [maimahreç], III sayılı Ek’de tanımlanan standart sutaşırımıdır. Sözü edilen Ek’te tanımlanmış oldukları biçimde, ancak “yaşını doldurmuş” olmayan gemiler göz önünde tutulacaktır.

  1. 18. maddenin b) fıkrasında öngörülen bildirinin ayrıca işbu Ek’in birinci paragrafında belirtilen sınıflarla alt-sınıflardaki gemilerin tonaj toplamını kapsaması gerekir.

PROTOKOL

Bugünkü tarihli Sözleşmeyi imza ettikleri sırada, asağıda imzaları bulunan Tam yetkili Temsilciler, her biri kendi hükümetlerini bağlamak üzere, aşağıdaki hükümleri kabul ettiklerini bildirirler:

  1. Türkiye, işbu Sözleşmenin Başlangıç (Préambule) kesiminde tanımlandığı biçimde Boğazlar bölgesini hemen yeniden askerileştirebilecektir.
  2. Türk Hükümeti, 15 Ağustos 1936 tarihinden başlayarak işbu Sözleşmede belirlenen rejimi geçici olarak uygulayacaktır.
  3. İşbu Protokol bugünkü tarihten başlayarak geçerli olacaktır.

MONTREUX’de, yirmi Temmuz bin dokuz yüz otuz altı tarihinde düzenlenmiştir.

N.B.NICOLAEV
Pierre NEICOV
J.PAUL-BONCOUR
H.PONSOT
STANLEY
S.M.BRUCE
N.POLITIS
Raoul BIBICA-ROSETTI
N.SATO (ad referendum)
Massa-aki HOTTA (ad referendum)
N.TITULESCO
Cons.CONTZESCO
V.V.PELLA
Dr.R.ARAS
Suad DAVAZ
N.MENEMENCIOGLU
Asim GÜNDÜZ
N.SADAK
Maxime LITVINOFF

Montreux Boğazlar Sözleşmesinin Kabulüne Dair Kanun

Dr.I.V.SOUBBOTITCH
Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Uluslararası idare mahkemeleri

0

Uluslararası idare mahkemeleri(International Administrative Courts) uluslararası örgütler ile memurları arasındaki ihtilâfların hukuk çerçevesinde hallini sağlayan bağımsız ve tarafsız yargı mercileri olarak yapılandırılmıştır. Temel olarak uluslararası örgütlerde çalışan memurların özlük haklarının korunmasına hizmet eden organlardır. Bu itibarla uluslararası örgütlerin verimli ve etkili işleyişi bakımından önemli bir rol oynamaktadırlar.

Uluslararası İdare Mahkemelerinin ortaya çıkışı Milletler Cemiyetine dayanmaktadır. Bu yargı mercileri İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası örgütlerin sayısının artmasına paralel olarak niceliksel ve yapısal düzlemlerde büyük bir gelişim göstermiştir. Bu bağlamda uluslararası idare mahkemelerinin bağımsızlığını ve profesyonelliğini güçlendiren, işleyişlerini daha süratli ve şeffaf kılmayı hedefleyen düzenlemeler benimsenmiştir.

Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası örgütler, memurlarıyla aralarındaki istihdam ilişkisinden kaynaklanan hukukî ihtilâfların kesin sûrette halliyle görevli özel organlar tesis etmişlerdir. Pratikte münferiden muhtelif şekillerde adlandırılabilen bu merciler genel olarak uluslararası idâre mahkemeleri tabiriyle anılmaktadırlar. Uluslararası idare mahkemeleri arasında en önemlisi olan Birleşmiş Milletler İdari Mahkemesi (UNAT), Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 1950 yılında, Birleşmiş Milletler Sekreterliği’nde çalışan tüm personelin iş sözleşmelerine ve diğer bağlayıcı düzenlemelere uymadığı iddiaları hakkında nihai hakem olmak üzere kurulmuştur. Bu mahkemenin görevi 30 Haziran 2009 itibarıyla sona ermiştir. Yeni sistem, Birleşmiş Milletler İhtilaf Mahkemesi  ve Birleşmiş Milletler Temyiz Mahkemesi(UNAT) şeklinde yapılandırılmış ve 1 Temmuz 2009 itibariyle yürürlüğe girmiştir.

Anılarım-Ernst Eduard Hirsch

0
Ernst Eduard Hirsch - Anılarım
Ernst Eduard Hirsch - Anılarım

“Anılarım: Kayzer Dönemi, Weimar Cumhuriyeti, Atatürk Ülkesi” isimli eser Nazi Almanya’sından kaçarak Türkiye’ye gelen Ernst E. Hirş tarafından 1982 yılında Almanca olarak yazılmıştır. Kitap 2017 yılı itibariyle 13. baskısını yapmıştır. Eser, Almanca’dan Türkçe’ye Fatma Suphi tarafından çevrilmiş, Prof. Dr. Ünal Tekinalp, Prof. Dr. Nuşin Ayiter ve Prof. Dr. İlhan Akipek katkıda bulunmuş ve kitabın sunuş yazısını Prof. Dr. Yaşar Karayalçın yazmıştır. Kitabın Türkçe baskısı ilk olarak 1997 yılı nisan ayında TÜBİTAK tarafından yapılmıştır.

Anılarım – Ernst Eduard Hirsch

Ord. Prof. Dr. Ernst Eduard Hirsch,1933 yılında Almanya’dan ayrılarak 1933-1943 yıllarında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde, 1943-1952 yıllarında ise Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde  Türkiye Cumhuriyeti’nin davetlisi olarak öğretim üyesi sıfatıyla çalışmıştır. Anılarım’da yer alan Weimar Cumhuriyeti’nin çöküş yılları, Hitler’in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi’nin ilk otuz yılıyla ilgili görüşler ve gözlemler, hukukçu olsun olmasın yakın tarihle, toplum ve siyaset hayatı ile ilgilenen herkesin ilgisini çekecek niteliktedir. Kitap, hukuk tarihi ve üniversite hayatının gidişatı hakkında fikir edinmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağıdır.

Anılarım Kitabının Konu Başlıkları 

Kitap, üç bölümden oluşmakta; “Geldiğin Yeri Unutma Sakın” ve “Çalışan Kazanır” isimli ilk iki bölümü, Hirsch’in Türkiye’ye gelmeden önceki çocukluk ve gençlik yıllarını anlatmaktadır. Doğduğu ev, lise yılları, üniversite yaşamı, hakimlik mesleğine başlaması ve diğer detaylar bu bölümdedir.  Kitabın üçüncü bölümü ise Atatürk’ün Ülkesinde Bir Hukuk Hocası başlığını taşımakta ve Hirsch’in Türkiye ile ilgili hatıraları içermektedir.

Ernst Eduard Hirsch

İstanbul’da On Yıl başlığı le İstanbul’a ilikşin hatıralarını anlatmakta, Türkiye’den gelen daveti kabul etmesini, Türkiye’ye gelişini, üniversite ve topluma dair gözlemlerini yazmaktadır.  Hirsch, Türkiye’ye gelen diğer Alman akademisyenlere nazaran Türkçeyi kısa bir zamanda nasıl öğrendiğini, genç Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki görüşlerini, özel hayatı, Türkiye’de yaptığı gezileri de anı kitabında açıklamaktadır. Bir anı kitabı olmasına nazaran Türkiye’nin o yıllardaki sosyal hayatı, sanat anlayışı, mimarisi, kültür durumu ve akademik yaşamın niteliği hakkında önemli detaylar içermektedir.

Anılarım kitabında Hirch Ankara ve İstanbul’da geçirdiği yılları, Türk vatandaşlığına geçiş hikayesini de anlatmaktadır. Türk Ticaret Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve Marka Kanunu gibi konulardaki kodifikasyon çalışmalarına katkısı kitapta geniş bir şekilde yer almaktadır.

 

Ernst Eduard Hirsch

“Ve iş ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, “aşağılık” ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkilerden kovulan, evini yurdunu terk edip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, “dünyanın bir ucundaki Türkiye’de, nice billurlarla, mermerler, somaki taşı, su mermeri, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldayan, nice değerli mobilyayla, halıyla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin ilk bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesör sıfatıyla hazır bulunmaktaydım.”

Aydın Sefa Akay Kararı – AİHM

0
Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü 12/9/2019 tarihinde, Aydın Sefa Akay (B. No: 2016/24562) başvurusunda Anayasa’nın 19. maddesinde güvence altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin bu kararı üzerine Akay, AİHM’ye başvurmuştur.

Aydın Sefa Akay Kararı – AYM

AİHM’nin ihlal kararı 23 Nisan 2024 tarihinde açıklanmıştır.

Aydın Sefa Akay Kararı 

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

AYDIN SEFA AKAY/TÜRKİYE

(Başvuru no. 59/17)

KARAR
Madde 5 § 1
  • Kanunla öngörülen usul
  • Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizmasında görev yapan bir hâkimin Mekanizma Statüsü’nün kendisine tanıdığı diplomatik bağışıklığa rağmen yakalanması ve tutuklanması
  • Mahkemenin ulusal yargının bağımsızlığına ilişkin içtihatlarında belirtilen ilkelerin, uygulanabildiği ölçüde (mutatis mutandis), uluslararası hâkim ve mahkemelere uygulanması
  • Yerel mahkemelerin başvuranın diplomatik bağışıklığının geçerliliğini değerlendirmede gecikmesinin 5. maddenin 1. fıkrasıyla bağdaşmaması ve bu bağışıklık sayesinde başvurana sağlanan korumayı boşa çıkarması
  • Yerel mahkemelerin bağışıklığa ilişkin yorumunun ne öngörülebilir ne de 5. maddenin 1. fıkrasının hukuki güvenlik gerekliliklerine uygun olması
  • Uluslararası mahkeme hâkimlerinin BM organına üye bir Devletin temsilcisi olmaması
  • Başvuranın, kişisel dokunulmazlık ve görev süresi boyunca ve uzaktan çalışırken herhangi bir yakalama veya tutuklamaya tabi olmama da dâhil olmak üzere tam diplomatik bağışıklığa sahip olması
  • Ayrıcalıkların ve bağışıklığın nihai amacının hâkimlerin ve dolayısıyla Mekanizma mahkemesinin herhangi bir Devlet karşısındaki bağımsızlığını korumak olması

Madde 8  Özel hayat ve konut

  • Başvuranın şahsının ve evinin aranmasının “kanunla öngörülmüş” olmaması
  • Başvuranın ikamet ettiği yerin, Mekanizma için uzaktan çalıştığı göz önünde bulundurulduğunda, ofise benzer bir konumda olması
  • İkametgahın, Mahkemenin 8. maddeye ilişkin içtihatları uyarınca bir avukatın bürosunun aranmasına sağlanan korumaya benzer bir korumaya tabi olması
  • Yerel mahkemelerin başvuranın bağışıklığının bu yönünü incelememesi
  • Ele geçirilen bazı eşyaların daha sonra kendisine karşı açılan ceza davasında kullanılması
  • BM Genel Sekreteri’nin bağışıklığı kaldırmaması ya da BM veya başvuranın geriye dönük (ex post facto) rızasının olmaması
*Madde 15
  • Olağanüstü hallerde derogasyon
Madde 5 § 1  • Madde 8
  • Davalı Devletin “uluslararası hukuk kapsamındaki diğer yükümlülükleri” ile uyumlu olmayan tedbirler

[/box]

STRAZBURG

23 Nisan 2024

İşbu karar, Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde öngörülen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.

Aydın Sefa Akay/Türkiye davasında,

Başkan

Arnfinn Bårdsen,

Hâkimler

Jovan Ilievski,

Pauliine Koskelo,

Saadet Yüksel,

Lorraine Schembri Orland,

Frédéric Krenc,

Diana Sârcu,

ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Dorothee von Arnim’in katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm),

Türk vatandaşı olan Aydın Sefa Akay’ın (“başvuran”), 21 Aralık 2016 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca Mahkemeye yapmış olduğu başvuruyu (no. 59/17),

Başvurunun Türk Hükümetine (“Hükümet”) bildirilmesi kararını,

Tarafların beyanlarını dikkate alarak,

26 Mart 2024 tarihinde yapılan kapalı müzakerelerin ardından,

Aynı tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

GİRİŞ

1.Başvuru, esas olarak, Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizmasında görev yapan bir hâkim olarak diplomatik bağışıklığa sahip olan başvuranın yakalanması ve tutuklanmasının, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrası anlamında “kanunla öngörülen usule uygun” olup olmadığı sorusuyla ilgilidir.

2.Dahası söz konusu başvuru, Sözleşme’nin 5. maddesinin 1. fıkrasının c) bendi kapsamında, ağırlıklı olarak ByLock akıllı telefon uygulamasını kullanmasına dayanan başvuranın tutukluluğunu gerektirecek herhangi bir makul şüphenin bulunmadığı iddiası ve Sözleşme’nin 5. maddesinin 4. fıkrası kapsamında, yerel mahkemelerin, başvuranın tutukluluğuna karşı itirazlarını incelerken diplomatik bağışıklığına ilişkin argümanlarını dikkate almadıkları iddiasıyla ilgilidir. Son olarak, başvuru, Sözleşme’nin 8. maddesi kapsamında, diplomatik bağışıklığı dikkate alınmaksızın başvuranın evinin ve üstünün hukuka aykırı olarak arandığı iddiasıyla ilgilidir.

OLAYLAR VE OLGULAR

3.Başvuran, 1950 doğumlu olup Rize’de ikamet etmektedir. Başvuran, Mahkeme önünde Ankara Barosuna kayıtlı Avukat Dr. K. Altıparmak tarafından temsil edilmiştir.

4.Hükümet, kendi görevlisi Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanı Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilmiştir.

5.Dava konusu olaylar aşağıdaki gibi özetlenebilir.

  1. Başvuranın Mesleki Kariyeri

6.Başvuran, 1987 yılında Türkiye Dışişleri Bakanlığında hukuk müşaviri olarak çalışmaya başlamış ve 1989-2012 yılları arasında Türkiye Birleşmiş Milletler (“BM”) Daimi Temsilciliği, Mahkeme önünde Türkiye’yi temsil ettiği Avrupa Konseyi nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti” Lefkoşa’daki Türkiye Büyükelçiliği, Türkiye UNESCO Daimi Temsilciliği ve Ankara’daki Dışişleri Bakanlığı da dâhil olmak üzere farklı yerlerde görev yapmıştır. Başvuran, 2012 ve 2014 yılları arasında Türkiye’nin Burkina Faso Büyükelçisi olarak görev yapmış ve 2015 yılında emekli olmuştur.

7.Başvuran, 2003-2012 yıllarında Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesinde (“URCM”) hâkim olarak görev yapmıştır. 20 Aralık 2011 tarihinde BM Genel Kurulu, 87. toplantısı sırasında, başvuranı, görev süresi 1 Temmuz 2012 tarihinde başlamak üzere dört yıllığına BM Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması (“Mekanizma”) hâkimi olarak seçmiştir. BM Genel Sekreteri, 24 Haziran 2016 tarihinde, başvuranın görev süresini, 1 Temmuz 2016 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere iki yıllığına uzatmıştır. BM Genel Sekreteri, Haziran 2018’de başvuranı tekrar atamamış, böylece başvuranın görev süresi 30 Haziran 2018 tarihinde sona ermiştir.

8.Mekanizma Başyargıcı Hâkim Theodor Meron, 25 Temmuz 2016 tarihinde, Augustin Ngirabatware’in davasına ilişkin olarak Mekanizma İstinaf Dairesi tarafından 18 Aralık 2014 tarihinde verilen kararla (Savcı/Augustin Ngirabatware)[1] ilgili olarak 8 Temmuz 2016 tarihinde sunduğu gözden geçirme başvurusunu değerlendirmek üzere, biri başvuran olmak üzere beş hâkimden oluşan bir heyet görevlendirmiştir. Mevcut başvuruya neden olan olaylar sırasında başvuran, Mekanizma Statüsü’nün 8. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, Mekanizma hâkimleri için yaygın olduğu üzere, kendi ülkesi olan Türkiye’den uzaktan dava üzerinde çalışmaktaydı (bk. aşağıdaki 81. paragraf).

  1. 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi ve Olağanüstü Hal İlanı

9.15 Temmuz 2016 tarihinde gece, Türk Silahlı Kuvvetlerinde bulunan ve kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak adlandırılan bir grup, demokratik yollarla seçilen Meclisi, Hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanını devirme amacıyla askeri bir darbe girişiminde bulunmuştur.

10.Darbe teşebbüsü sırasında, azmettiricilerinin kontrolü altındaki askerler, Meclis binası ve Cumhurbaşkanlığı da dâhil olmak üzere çeşitli stratejik Devlet binalarını bombalamış; Cumhurbaşkanının kaldığı otele saldırıda bulunmuş; Genel Kurmay Başkanını rehin almış ve televizyon kanallarına saldırarak göstericilere ateş etmişlerdir. Bu şiddet dolu gecede, 300’den fazla kişi öldürülmüş, 2.500’den fazla kişi ise yaralanmıştır.

11.Askeri darbe girişiminden sonra, ulusal makamlar Pensilvanya’da (Amerika Birleşik Devletleri) yaşayan bir Türk vatandaşı olan ve Türk Makamları tarafından FETÖ/PDY (“Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması”) olarak adlandırılan terör örgütünün lideri olarak değerlendirilen Fetullah Gülen’i suçlamışlardır. Darbe girişimi sırasında ve sonrasında, Hükümet içine sızmayı ve Hükümete yönelik süregelen tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla, Türkiye’nin her yerindeki Cumhuriyet savcılıkları, darbe girişimine doğrudan karışmış olanların yanı sıra, doğrudan karışmamış olmakla birlikte FETÖ/PDY’nin çeşitli kamu, sağlık, eğitim, ticaret ve medya kurumlarındaki yapısal örgütlenmesinin bir parçası olduğundan şüphelenilen kişiler hakkında da ceza kovuşturmaları başlatmıştır. Bu ceza soruşturmaları sırasında çok sayıda kişi yakalanmış ve akabinde tutuklanmıştır.

12.Hükümet, 20 Temmuz 2016 tarihinde, 21 Temmuz 2016’da başlamak üzere doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan etmiştir. Bu süre daha sonra Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından doksanar günlük sürelerle uzatılmıştır.

13.Türk makamları, 21 Temmuz 2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterini bilgilendirerek Sözleşme’nin 15. maddesi uyarınca derogasyon bildirimi ilan edildiğini bildirmişlerdir.

14.Olağanüstü hal 18 Temmuz 2018 tarihinde kaldırılmıştır.
  1. Başvuran Hakkındaki Ceza Yargılamaları
    1. Başvuranın yakalanması, tutuklanması ve konutunda ve üstünde arama yapılması

15.Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe girişiminden kısa bir süre sonra, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karıştıklarından şüphelenilen Dışişleri Bakanlığı çalışanları hakkında ceza soruşturması başlatmıştır. Soruşturmadan sorumlu Cumhuriyet savcısı, (i) başvuranın yakalanmasını ve (ii) konutunun, üstünün ve aracının aranmasını ve FETÖ/PDY üyesi olduğuna dair kuvvetli şüphe ve deliller ışığında bulunan her türlü malzeme ve eşyaya el konulmasını emreden bir yazıyı polise göndermiştir. Cumhuriyet savcısı dahası, söz konusu davada yüzlerce şüphelinin Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından soruşturulduğunu belirterek, başvuranın Ankara’ya nakledilmesini emretmiştir.

16.Başvuran, 21 Eylül 2016 tarihinde İstanbul, Büyükada’daki evinde yakalanmış ve soruşturma sırasında gözaltına alınmıştır. Büyükada polis karakolunda üstü aranmış ve saatine, gözlüğüne, alyansına, cüzdanına, kemerine ve ilaçlarına el konulmuştur. Daha sonra Cumhuriyet savcısının talimatıyla Ankara’ya nakledilmiştir.

17.Başvuranın yakalandığı gün polis ayrıca İstanbul’daki evini aramış ve dört bilgisayar, üç cep telefonu, iki flash bellek, üç disket, bir video kaset ve FETÖ/PDY lideri Fetullah Gülen tarafından yazılan Örnekleri Kendinden Bir Hareket ve aynı örgütün üst düzey bir üyesi olduğu iddia edilen E.D. Tarafından yazılan Medya: Makasların Gölgesinden İlkelerin Hareketi adlı iki kitaba el koymuştur. Ertesi gün Adalar Sulh Ceza Hâkimliği, başvuranın evinin aranması sırasında toplanan eşyalara el konulmasını onaylamıştır.

18.26 Eylül 2016 tarihinde polis, Ankara Emniyet Müdürlüğünde avukatının huzurunda başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, kendisine isnat edilen suçları, yani silahlı terör örgütüne üye olma, bu örgüt adına anayasal düzeni güç kullanarak yıkmaya teşebbüs etme, adam öldürme, yaralama, mala zarar verme ve askeri darbeye teşebbüs etme gibi eylem ve faaliyetlerde bulunma suçlarını reddetmiştir. Başvuran, FETÖ/PDY veya başka bir terör örgütü ile herhangi bir ilişkisi olmadığını belirtmiştir. Başvuran dahası, diğerlerinin yanı sıra, Türkiye Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası üyesi olduğunu ifade etmiştir. Başvuran, ByLock mobil uygulamasını kullanıp kullanmadığı, nasıl indirdiği, ne amaçla kullandığı ve kimlerle iletişime geçtiği gibi çeşitli sorulara şu şekilde cevap vermiştir:

“Programı Burkina Faso eski Dışişleri Bakanı [D.B.]nin isteği üzerine 2015 yılı Aralık ayında Google Play Store’dan indirmiştim ve üç dört ay boyunca kendisi ve [H.Z.] ile masonik konular hakkında görüştüm…

Bu programı sadece Google Play Store’dan herhangi bir şifreleme kullanmadan indirdim ve kullandım. Şifreleme yok. Şifrelemeyi ilk defa burada duyuyorum… [D.B. ve H.Z.] dışında başka kimseyle konuşmadım. …”

Başvuran, evinde el konulan iki kitap hakkında şu cevabı vermiştir:

“Kütüphanemde her konuda 2.000’den fazla kitap var. Bunların suç teşkil etmediğinden eminim. Ayrıca ben de kitap yazıyorum, akademik araştırmalar yapıyorum ve konferanslar/seminerler düzenliyorum. Kütüphanemde farklı yazarlara ait kitapların olması doğal.”

19.Başvuran, 28 Eylül 2016 tarihinde altı kişiyle birlikte Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliği önüne çıkarılmıştır. Başvuran şahsen ifade vermiş ve aşağıdaki hususları belirtmiştir:

“… Bylock programını aydınlatmak istiyorum. Bu programı zannedersem 2015 yılı Aralık ayında telefonuma indirdim. Afrika’da bulunan arkadaşlarımla masonik konularda görüşmek için Google Play Store’dan indirmiştim. Görüştüğüm kişi benim daha önce büyükelçilik yaptığım Burkinafaso eski Dışişleri Bakanı idi. Bende masonum, ayrıca görüştüğüm kişi bu kuruluşun üstadlarındandı. Daha sonra kullanması zor olduğu için kaldırdım. Benim geçmişim, çevrem, yaşam tarzım incelendiğinde zaten bu örgüt ile hiçbir ilgim olmadığı anlaşılacaktır. Kitap okumayı seven biriyim. Evimde 2500 civarında kitap vardır. Bunlardan 2 tanesi nedeniyle suçlanmış olabilirim. Belirttiğim üzere ben her türlü kitabı okurum. Benim yaşım 66’dır, şeker ve tansiyon rahatsızlıklarım vardır. Ulusal ve uluslararasında saygın bir kişiliğim vardır. Halen Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Mahkemeleri Reziduel Mekanizması Hâkimliği görevim devam etmektedir. Benim diplomatik pasaportum vardır. 1 hafta önce yurtdışına gidip geldim. Bu suçlamayı kendime kesinlikle yakıştırmıyorum. Bu nedenlerle kaçma ihtimalim yoktur. Serbest bırakılmamı talep ediyorum, aksi kanaat hasıl olursa uygun bir adli kontrol hükmünün uygulanmasını talep ederim.”

20.Aynı gün Hâkimlik, Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrası uyarınca silahlı bir terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Diğer altı şüpheli de tutuklanmıştır. Başvuranla ilgili olarak aşağıdaki gerekçe gösterilmiştir:

“… isnat edilen suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, dosyada mevcut tutanaklar, arama ve el koyma tutanakları, Bylock tutanağı ve tüm dosya kapsamı ile üzerlerine atılı suçu işlediklerine dair kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut delillerin bulunması, üzerlerine atılı suçun Ceza Muhakemeleri Kanunu 100. maddesinde öngörülen katalog suçlardan olması, yasada öngörülen ceza miktarı nedeni ile verilen tutuklama kararının ölçülü oluşu, kaçma ve delilleri karartma ihtimaline binaen adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağı anlaşılmakla şüphelilerin Ceza Muhakemeleri Kanunu 100. ve devamı maddeleri gereğince tutuklanmasına, [karar verildi].”

  1. Başvuranın tutukluluğunu uzatan ve itirazlarını reddeden kararlar

21.Başvuranın avukatı, 4 Ekim 2016 tarihinde, başvuranın suçlandığı suçun manevi unsurunun karşılanmadığını ileri sürerek tutukluluk kararına itiraz etmiştir. Başvuranın ByLock kullanmasının FETÖ/PDY ile herhangi bir bağlantısı yoktur, zira başvuran, ByLock’u örgütle herhangi bir bağı olmayan Burkina Faso eski Dışişleri Bakanı ile masonik konuları tartışmak için kullanmıştır. Avukat, sadece ByLock kullanımının silahlı terör örgütüne üyelik suçunu oluşturmak için yeterli olmadığını ve ByLock’un herkes tarafından Google Play Store’dan indirilip kullanılabileceğini ileri sürmüştür. Diğer bir ifadeyle, ByLock uygulamasına erişmek için FETÖ/PDY üyesi olmak gerekmiyordu. Her hâlükârda, başvuranın avukatı, başvuranın uygulamayı kullandığını inkâr etmemesi nedeniyle, ilk kullanmaya başladığı tarihi, iletişim kurduğu kişileri ve iletişiminin tarih ve içeriğini belirlemek için gerekli soruşturmaları yürütmenin yetkili makamların görevi olduğunu ifade etmiştir. Avukat, başvuranın yaşına, hastalıklarına, mesleki kariyerine ve profiline atıfta bulunarak ve niyeti bu olsaydı ülkeden serbestçe kaçabileceğine işaret ederek, başvuranın uygun adli denetim tedbirleri uygulanarak serbest bırakılmasını talep etmiştir.

22.Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği, 10 Ekim 2016 tarihinde, aralarında başvuranın da bulunduğu dört şüphelinin tutukluluk kararına yaptıkları itirazı incelemiş ve reddetmiştir. Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği, (i) kararların bozulmasını gerektirecek herhangi bir delil sunulmadığına ve (ii) Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 28 Eylül 2016 tarihli kararında sunduğu gerekçenin usul ve yasaya uygun olduğuna hükmederek şüphelilerin tutukluluk hallerinin devamına karar vermiştir.

23.Başvuranın avukatı, 24 Ekim 2016 tarihinde, başvuranın, Güvenlik Konseyi’nin 1966 (2010) sayılı kararıyla kabul edilen ve BM’nin tüm üye Devletleri için bağlayıcı olan Mekanizma Statüsü’nün 29. maddesi uyarınca Mekanizmada görevli bir hâkim olarak diplomatik ayrıcalık ve bağışıklıklara sahip olduğunu ileri sürerek serbest bırakılmasını talep etmiştir (aşağıdaki 81. paragraf). Talebe ekli belgelerden biri, Mekanizma Başyargıcı’nın başvuranın statüsünü ve bağışıklığını belirten 30 Eylül 2016 tarihli bir yazısıdır.

24.Birleşmiş Milletler Hukuk İşleri Bürosu, 25 Ekim 2016 tarihinde, Türkiye’nin BM Daimi Temsilciğine bir sözlü nota (note verbale) vermiş ve başvuranın Mekanizma Statüsü’nün 29. maddesi uyarınca diplomatik bağışıklığı olduğunu vurgulamıştır. Söz konusu büro başvuranın derhal serbest bırakılmasını ve başvuran hakkındaki hukuki sürecin durdurulmasını talep etmiştir.

Kararın Devamı İçin PDF Dokümana tıklayınız.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Sextus Roscius Davası

0

Sextus Roscius Davası, milattan önce 80 yılında Roma’da gerçekleşen ve hikayesi ile günümüze kadar ulaşan tarihi bir davadır. Roscius vakasını meydana getiren olgulara ilişkin tüm bilinenler Cicero’nun bu davada verdiği Pro Sexto Roscio Amerino (“Ameria’lı Sextus Roscius İçin”) adlı nutkuna dayanmaktadır.

Roscius Davası, Lucius Cornelius Sulla Felix ve Quintus Caecilius Metellus Pius’un consul’lükleri döneminde, Roma’nın geniş ölçekli ilk iç savaşının (M.Ö. 88-82) neden olduğu toplumsal kargaşanın etkilerinin sürdüğü bir ortamda görülmüştür. Sulla rejiminin getirdiği siyasi, kurumsal ve sosyal dönüşümlerin yarattığı zemine oturan bu dava cumhuriyetin krizine ve Roma ceza yargılamasının gelişimine ışık tutması nedeniyle önem taşımaktadır.

Sextus Roscius Davası ile ilgili en kapsamlı çalışma Prof. Dr. Halide Gökçe TÜRKOĞLU ve Dr. Fehmi Kerem BİLGİN tarafından; “CICERO’NUN İLK MÜDÂFİLİĞİ: PRO SEXTO ROSCIO AMERINO” (Cicero’s First Criminal Defence: Pro Sexto Roscio Amerino) adıyla yapılmıştır. Tarihi olayı tüm yönleriyle açıklayan ortak hakemli makale Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi‘nde 2020 yılında yayınlanmıştır.

Roma Capitoline Müzesi’nde bulunan Cicero’nun büstü

Sextus Roscius Davasının Konusu 

Romalı hatip Marcus Tullius Cicero (M.Ö. 106–M.Ö. 43) babasının katili olmakla itham edilen Ameria’lı Sextus Roscius’un savunmasını üstlenmiş; henüz yirmi yedi yaşındayken ilk defa bir ceza davasında görev almıştır. (M.Ö. 80). Cicero’nun senatörlerden oluşan bir jüri ihtiva eden daimî bir mahkeme (quaestio perpetua) önünde görülen bu ilk kamu davası (causa publica) gayrı insani bir idamla cezalandırılabilecek parricidium suçuna ilişkin olmanın ötesinde siyasi açıdan da önemlidir. Cicero, dönemin siyasi koşulları sebebiyle pek çok tecrübeli hatibin görev almaktan çekindikleri hassas bir davada Sextus Roscius’un müdafiliğini üstlenerek büyük bir cesaret örneği göstermiştir.

Sextus Roscius Davası, taşra eşrafından bir şahsın öldürülmesi ile malvarlığının haksız surette iktisap edilmesinin eklemlendiği karmaşık bir olay örgüsünü konu almakta ve dönemin siyasal koşullarında hassasiyet arz etmektedir. Dönemin siyasi ve toplumsal koşullarıyla irtibatlı meseleler davayı adi bir suça ilişkin yapılacak alelâde bir yargılama olmanın ötesine taşımıştır.

Baba katili olmakla suçlanan sanık Sextus Roscius, davadaki tüm deliller aleyhine olmasına ve babasının arazilerine diktatör Sulla’nın el koymasına rağmen, Cicero’nun sıra dışı  ve etkili savunması ile beraat etmiştir. Cicero, sanık olaylar yaşanırken sanığın orada olmadığını, katil olmak için hiçbir geçerli sebebinin olmadığını, bu olaydan kimin çıkarı varsa şüphelerin onun üzerinde yoğunlaşması gerektiğini savunmuştur. Suçlayanlar, Chrysogonus’un nüfuzu karşısında kimsenin Sextus’u savunmaya cesaret edemeyeceğini ve mülklerin satışı ile suç ortaklığı hakkında herhangi bir tartışma yapılmayacağını hesaplamışlar ancak gerçeği çıkarmayı başaran yargılama bu planı alt üst etmiştir. Günümüze kadar ulaşan Latince deyimlerden olan ve ‘kimin faydasına’ anlamına gelen “cui bono” kavramını kullanan Cicero, “Kim Fayda Sağladı?” ve “Cinayet kime yarar?” sorularını tartışmaya açarak müvekkilini haklı çıkarmıştır.

Yargılama Safhası ve Cicero’nun Rolü

İsnat edilen suç ve adlî soruşturma yönünden geleneksel; yasaklama uygulaması ve yargı mercii yönünden yeni unsurlardan oluşan bir hukukî çerçeve davayı şekillendirmiştir. Cicero’nun yaptığı savunma; olaya iddianamenin dar çerçevesini aşan bir yorum getirmiş, olgusal ve hukukî argümanlardan hareketle ithamı dayanaksız bırakmanın yanı sıra, sanıktan ziyade suçlayan tarafta yer alanların suçluluğunun daha muhtemel olduğunu ortaya koymaya yönelmiştir. Bu savunma ile, itham edilmekteyken itham eden durumuna gelmiş ve maktul baba Roscius’un arazilerine el koyanları şüpheli ilan etmiştir. Müvekkilinin beraat etmesini sağlayan Cicero;  kendisine büyük itibar ve şöhret kazandıran bu dava neticesinde her türlü dava için yetkin addedilir olmuş ve büyük şöhret kazanmıştır.

Cicero müvekkilinin babasını öldürmesi için hiçbir sebebi olmadığını anlattıktan sonra, suçun işlenmesinde bundan kimin fayda sağladığı konusuna dikkatleri çekmiş; şüpheleri Magnus ve Capito;’ya yönlendirmiştir. Davayı açtıranların nüfuzlarını kullandıklarına özel vurgu yapmış; babasının
öldürülmesinden sonra fakir halde yaşayan Sextus Roscius ile cinayetin sonuçlarından faydalanarak maktul babanın malvarlığını elinde tutanları hatiplinin gücü ile mahkemeye resmetmiş, hiç kimsenin bir kazanç ummadan suç işlemeye girişmeyeceğini savunmuştur.

Cicero’nun, eski bir yargıç olan Lucius Cassius Longinus Ravilla‘ya atıf yaparak mahkemede kullandığı “cui bono” kavramı ve ortaya attığı ve “Cinayet kime yarar?” sorusu ile başlattığı tartışma, şüpheli durumlarda cinayetleri çözmede kullanılan yaygın bir tekniğe dönüşmüştür. Günümüzde de cinayetleri çözmede ilk akla gelen sorulardandır.

Türkiye – Ermenistan Barış Antlaşması (Gümrü)

0
Türkiye - Ermenistan Barış Antlaşması

Türkiye – Ermenistan Barış Antlaşması(Gümrü Antlaşması), 2 Aralık 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Ermenistan Cumhuriyeti arasında Ermenistan’a bağlı Gümrü’de (Alexandropol) imzalanmıştır. Gümrü Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin bir yabancı devlet ile yaptığı ilk uluslararası antlaşma olmasına karşın bu antlaşma onaylanmadığı için yürürlüğe girememiş, 16 Mart 1921 tarihinde Moskova’da imzalanan yeni Antlaşma, Gümrü Antlaşmasının yerini almıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni ve Misak-ı Milli‘yi ilk tanıyan devlet Ermenistan olmuştur.

Antlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Ermenistan Kızıl Ordu tarafından işgal edilmiş ve Erivan bölgesinde Sovyet Ermeni Cumhuriyeti kurulmuş; yeni hükümetin kurulmasıyla Gümrü antlaşmasının onayı askıya alınmış, yürürlüğe girmemiştir. Sovyetler Birliği ile 16 Mart 1921 tarihinde Moskova Antlaşması ve 13 Ekim 1921 tarihinde Kars antlaşması imzalanmış, Türkiye – Ermenistan sınırı bu antlaşmalarla belirlenmiştir.

[box type=”shadow” align=”” class=”” width=””]

ATATÜRK’ÜN NUTUK’TA GÜMRÜ ANTLAŞMASI HAKKINDA SÖYLEDİKLERİ

Efendiler, Gümrü Antlaşması, Millî Hükûmet’in yaptığı ilk antlaşmadır. Bu antlaşma ile, düşmanlarımızın hayallerinde ta Harşit vadisine kadar uzanan Türk ülkelerini kendisine bağışlamış oldukları Ermenistan, Osmanlı Devleti’nin 1877 seferiyle kaybetmiş olduğu yerleri, bize, Millî Hükûmet’e terk ederek aradan çıkarılmıştır. Doğudaki durumlarda önemli değişiklikler olması yüzünden, bu antlaşma yerine, daha sonra yapılan 16 Mart 1921 tarihli Moskova ve 13 Kasım 1921 tarihli Kars Antlaşmaları geçerli olmuştur.

Efendiler, o bölgenin genel durumu ve sınırlarımız bakımından temas halinde bulunduğumuz Gürcistan ile olan ilişkilerimiz ve aramızda geçen olaylar hakkında da kısaca bilgi vereyim:1920 yılının Temmuzunda, Batum, İngilizler tarafından boşaltılınca, Gürcüler hemen işgal ettiler. Bu durum Brest – Litowsk ve Trabzon Antlaşmalarına aykırı olduğundan, 25 Temmuz 1920’de tarafımızdan protesto edilmişti.8 Şubat 1921’de Ankara’da itimatnamesini sunmuş olan Gürcü elçisiyle de, Türkiye – Gürcistan antlaşması için görüşmeler başlamıştı. Nihayet 23 Şubat 1921’de verdiğimiz kesin bir ültimatom üzerine Ardahan, Artvin ve Batum’un bize bırakılmasına razı olundu. Batum’un işgali bu tarihten on beş gün sonra gerçekleşmiştir. Bu yerlere, Türkiye’ye katılmayı sabırsızlıkla bekleyen halkın alkışları içinde girildi. Daha sonra, Moskova Antlaşması gereğince Batum boşaltıldı; fakat işgal etmiş olduğumuz öteki yerlerin anavatan sınırları içinde kalması pekiştirildi. [/box]

Türkiye – Ermenistan Barış Antlaşması

Gümrü (Alexandropol), 2 Aralık 1920

Bir yandan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, öte yandan Ermenistan Cumhuriyeti, aralarındaki savaş durumuna son vermek ve sürekli bir barış yaratmak amacıyla, aşağıda adları yazılı yetkili Temsilcileri, görüşmeler yapmak için, görevlendirmişlerdir:

Türkiye Hükümetince:

Doğu Cephesi Komutanı Ferit Kazım Kara Bekir Paşa,
Erzurum Valisi Hamid Bey,
Erzurum Milletvekili Süleyman Necati Bey;

Ermenistan Cumhuriyetince:

Eski Başbakan Mösyü Aleksander Hatisiyan,
Eski Maliye Bakanı Mösyü Avram Gülhandaniyan,
İçişleri Bakan Yardımcısı Mösyü İstepan Gorganiyan.

Adı geçen yetkili Temsilciler, barış görüşmeleri için Gümrü’de toplanıp yöntemine uygun görülen yetki belgelerinin verişimi üzerine, aşağıdaki Maddeleri kararlaştırmışlardır:
1. Türkiye ile Ermenistan arasında savaş durumuna son verilmiştir.
2. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır, ilişik krokide gösterildiği üzere, (aşağı Karasunun döküldüğü yerden başlayarak, Aras ırmağı Kekaç kuzeyine dek Arpaçayı, daha sonra Karahan Deresi – Tiğnis batısı – Büyük Kımlı doğusu – Kızıltaş – Büyük Akbaba Dağı) çizgisinden oluşur. Sınır çizgisinin kesin biçimde belirlenmesi işi, bu Andlaşmanın imzası gününden iki hafta sonra, Karma bir Komisyonca yerinde yapılacaktır.
Kuki Dağı 10282-8022-Gamasur Dağı 8160-Kurdkulak Köyü-Saat Dağı 7868-Arpaçay Evleri 3080-Kemurlu Dağı 6930-Saraybulak 8071-Ararat İstasyonu – Aras ırmağı üzerinde Aşağı Karasu’nun döküldüğü yerden geçen çizginin güneyindeki (Nahçivan, Şahtahtı, Şarur) bölgesinde daha sonra bir plebisitle saptanacak yönetim biçimine ve bu
yönetimin kapsayacağı topraklara Ermenistan karışmayacak ve işbu bölgede şimdilik Türkiye koruyuculuğunda bir yerel yönetim kurulacaktır.
3. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, ikinci Maddede sözügeçen sınır ile Osmanlı sınırı arasında bulunup işbu Andlaşma uyarınca Türkiye’de kalacak olan ve üzerine Türkiye’nin tarihsel, etnik ve hukuksal ilişkisi inkar edilemez toprakların hukuksal durumu konusunda, Ermenistan Cumhuriyeti istediği takdirde, asıl halkının tümüyle geri dönmesinin gerçekleşebilmesi için, Andlaşmanın onaylanmasından sonra üç yıl geçince plebisite başvurmayı kabul eder. Bir Alt Komisyon bunun biçimini belirleyecektir.
4. Emperyalist Devletlerin kışkırtma ve özendirmeleri sonucu olarak, düzen ve güvenliği bozucu durum ve eylemlere bundan böyle olanak bırakılmaması yolundaki iyiniyeti nedeniyle, Erivan (Ermenistan) Cumhuriyeti iç güvenliği korumağa yetecek düzeyde, hafif silahlı jandarma kuvveti ve ülkeyi savunmaya ayrılan sekiz dağ ya da sahra topu ile yirmi makineli tüfeğe sahip ücretle tutulacak bin beşyüz askerden oluşan bir birlikten fazla bir askersel kuruluşa izin vermemeği yükümlenir. Ermenistan’da zorunlu askerlik hizmeti olmayacaktır. Ülkeyi dış düşmanlara karşı savunmak için tahkimat yapmak ve bu tahkimata istediği sayıda ağır toplar yerleştirmekte Ermenistan Cumhuriyeti özgürdür. Bu ağır toplar arasında, hareket halindeki Orduda kullanılabilecek onbeş santimetrelik obüsler ile onbeş santimetrelik uzun toplar ve daha küçük çapta her türlü ağır ateşli silahlar bulunmayacaktır.
5. Barışın yapılmasından sonra Erivan’da yerleşecek Türkiye’nin siyasal Temsilcisi ya da Büyükelçisinin yukarıda sözü edilen konularda her zaman denetleme ve soruşturma yapmasına Erivan Hükümeti izin vermeği işbu Andlaşma ile kabul etmiştir. Buna karşılık, Ermenistan Cumhuriyeti istemde bulunursa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Ermenistan’a silahlı yardımda bulunmağı yükümlenir.
6. Bağıtlı Taraflar, Büyük Savaş sırasında düşman ordularına katılarak kendi devletine karşı silah kullanmış ya da işgal altındaki topraklar üzerinde toptan kırımlara katılmış olanları dışındaki göçmenlerin eski sınır içindeki yurtlarına dönmelerine izin verir. Böylece, ülkelerine döneceklerin en uygar ülkelerdeki azınlıkların yararlandıkları haklardan bütünüyle yararlanmalarını, karşılıklı olarak yükümlenirler.
7. Altıncı Maddede sözü geçen göçmenlerden işbu Andlaşmanın onayı ve onay belgelerinin verişimi gününden sonra bir yıllık süre içinde yurtlarına dönmeyenler o Maddenin verdiği olanaktan yararlanamayacakları gibi, tasarruf haklarına ilişkin savları da geçerli olmayacaktır.
8. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, iki yıldan beri silah altında tutmak zorunda kaldığı Ordunun büyük harcamalar gerektirmiş olmasına karşın, Ermenistan’a karşı girişmek zorunluluğunda kaldığı savaş nedeniyle hakkı olan zarar gideriminden, benimsenip açıklanan insancıl ve hukuksal ilkelere uymak isteğiyle, vazgeçmiştir. Bundan başka, Taraflar Büyük savaş sırasında ortaya çıkan zararlar ve tasarruf haklarındaki değişikliklerin gerektirdiği zarar gideriminden de aklanmışlardır.
9. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Erivan Cumhuriyetine, İkinci Maddede belirlenen sınır içinde, egemenliğini bütünüyle geliştirmek ve güçlendirmek üzere, içtenlikle yardımda bulunmağı yükümlenir.
10. Erivan Hükümeti, Türkiye Büyük Milletince kesinlikle reddedilmiş olan (Sevr) Andlaşmasını hükümsüz sayıp bunu ve kimi emperyalist hükümet ve siyasal çevreler elinde bir kışkırtma aracı olan Avrupa ve Amerika’daki Temsilci Heyetlerini geri çağırmayı, bundan böyle iki ülke arasında her türlü yanlış düşünceleri ortadan kaldırmak iyiniyetiyle yükümlendiğini açıklar. Ermenistan Cumhuriyeti barış ve esenlik içinde gelişmesini sağlama ve Türkiye’nin komşuluk haklarına saygılı olma doğrultusundaki iyiniyetlerinin bir kanıtı olmak üzere, emperyalist amaçlar güderek, iki ulusun barış ve esenliğini tehlikeye sokan haris, savaşçı kişileri hükümet yönetiminden uzak tutmağı yükümlenir.
11. Ermenistan Cumhuriyetinin toprakları üzerinde yaşayan Müslüman halkın haklarını korumak ve onların dinsel ve kültürel özellikleri içinde gelişmelerini sağlamak için, toplumsal biçimde örgütlenmelerini, Müftülerin doğrudan doğruya Müslüman toplumunca seçilmesini ve yerel müftülerin seçecekleri Başmüftü’nün memurluk görevinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Şer’iye Vekaletince onaylanmasını kabul ederek yükümlenir.
12. Bağıtlı Taraflardan her biri, karşı Tarafa ilintili kişi ve malların kendi demiryolları ve genellikle tüm ulaşım yolları üzerinden özgürce geçmelerini ve öteki Tarafın denize ya da herhangi bir ülkeye transitini, hiç bir biçimde, engellememeği yükümlenir. Türkiye Hükümeti, Şerur, Nahçivan, Şahtahtı ve Culfa yoluyla İran, Maktu ve Ermenistan arasında transit işlerinin serbestliğini sağlar. Ermenistan Hükümeti, Azerbaycan, İran, Gürcistan ve Türkiye arasında eşya, araba, vagon ve tüm transit işlerinden vergi almamağı yükümlenir.
Türkiye Devleti, varlık ve yaşamına Emperyalistler tarafından girişilmesi kesinlikle beklenen yıkıcı kışkırtmalara karşı koymak zorunluğunda bulunduğundan, genel barışın gerçekleşmesine değin, ulaşım serbestliğini bozmamak koşulu ile, Dördüncü Maddede sözü edilen sayıdan fazla silah sokulmasını önlemek için, Erivan Cumhuriyeti içindeki demiryolları ve ulaşım yollarını denetim ve gözetim altında bulunduracaktır. Emperyalist devletlere ilintili resmi olmayan heyetlerin bu ülkeye girme ve sızmalarına Taraflar engel olacaklardır.
13. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Devletin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek saldırılara karşı, işbu Andlaşmanın Erivan Cumhuriyetine sağladığı haklara zarar gelmemek koşulu ile Ermenistan içinde geçici olarak askersel önlemler alabilir.
14. Erivan Cumhuriyetince her hangi bir Devletle yapılmış olan tüm Andlaşmaların Türkiye’yi ilgilendiren, ya da Türkiye’nin çıkarlarına zararlı hükümlerini geçersiz saymayı bu Cumhuriyet kabul eder ye yükümlenir.
15. Bağıtlı Taraflar arasında Andlaşmanın imzasından sonra ticaret ilişkileri başlayacak ve Taraflar Büyükelçi ve Konsolos atayabilecektir.
16 Telgraf, posta, telefon, konsolosluk ve ticarete ilişkin bağıtlar Alt – Komisyonlarca işbu Andlaşma hükümleri uyarınca yapılacaktır. Bununla birlikte, komşu ülke ve işgal altındaki topraklar ile Ermenistan arasında demiryolu, telgraf ve posta ulaşımının, bu Andlaşma imza edilir edilmez, başlamasına Türkiye Hükümetince izin verilecektir.
17. Bu Andlaşma gereğince Ermenistan’ın olup Türk Ordusu işgali altında bulunan toprakların boşaltılması ve tutsakların geri verilmesi ve değiştirilmesi, Andlaşmada Ermenistan Hükümetine ilişkin yükümlülüklerin yerine getirilmesinden sonra gerçekleştirilecektir. Alıkonulan siviller ve Devlet ileri gelenleri geri verilecektir. Tutukluların geri verilmesi işi Alt – Komisyonca yerine getirilecektir.
18. İşbu Andlaşma bir ay içinde onaylanarak, onaylanmış örnekleri Ankara’da verişilecektir.
Bu hükümlere olan inançla, yukarıda adları yazılı yetkili Temsilciler işbu Barış ve Dostluk Andlaşmasını imza etmişlerdir. Andlaşma iki örnek olarak 2 Aralık 1920 günü Gümrü (Aleksandropol)’de düzenlenmiştir. Anlaşmazlık çıkınca, Türkçe metnine başvurularak çözümlenecektir.

KAZIM KARABEKİR
HAMİD
SÜLEYMAN NECATİ ALEKSANDER HATİSİYAN
AVRAM GÜLHANDANİYAN
ISTEPAN GORDANIYAN

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi

0

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edilmiş ve imza, onay ve katılmaya açılmıştır. Sözleşme, 27. Madde uyarınca, 3 Ocak 1976 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye, “Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi“ni 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı. Bugüne kadar BM üyesi 188 ülkeden 137’sinin imzaladığı sözleşme, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de onaylandı, 17 Haziran 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onandıktan sonra Resmi Gazete’de yayınlandı.

BAŞLANGIÇ

I. BÖLÜM: KENDİ KADERİNİ TAYİN HAKKI

II. BÖLÜM: GENEL HÜKÜMLER

III. BÖLÜM: MADDİ HAKLAR

IV. BÖLÜM: ULUSLARARASI UYGULAMA HÜKÜMLERİ

V. BÖLÜM: SON HÜKÜMLER

BM Genel Kurulu’nun 16 Aralık 1966 tarihli ve 2200 A (XXI) sayılı kararıyla kabul edilmiş ve imzaya, onaya ve katılmaya açılmıştır.

Yürürlüğe giriş: 3 Ocak 1976

GİRİŞ

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler,

Birleşmiş Milletler Şartı’nda ilan edilmiş ilkelere uygun olarak, insanlık ailesinin tüm mensuplarının doğuştan sahip oldukları onurun ve eşit ve devredilmez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu gözönünde bulundurarak;

Bu hakların, kişinin doğuştan sahip olduğu onurundan kaynaklandığını kabul ederek;

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uygun olarak, korku ve yoksulluktan kurtulma özgürlüğüne sahip özgür insan ülküsüne ancak, herkesin kişisel ve siyasal haklarının yanısıra ekonomik, sosyal ve kültürel haklarından yararlanabileceği şartların yaratılması ile ulaşılabileceğini kabul ederek;

Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca, Devletlerin insan hak ve özgürlüklerine tüm dünyada saygı gösterilmesini ve bunların uygulanmasını teşvik etmek yükümlülüğünü gözönüne alarak;

Diğer bireylere ve bağlı olduğu topluluğa karşı görevleri olan bireyin bu Sözleşme’de tanınan haklara saygı gösterilmesi ve bunların uygulanması için çaba gösterme sorumluluğu altında bulunduğunu dikkate alarak;

Aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmışlardır:

BÖLÜM I

 MADDE 1

1. Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptirler. Bu hak gereğince halklar, kendi siyasal statülerini özgürce kararlaştırırlar ve ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerini özgürce sağlarlar.

2. Bütün halklar, kendi amaçları doğrultusunda, karşılıklı yarar ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği ve uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerine halel getirmemek kaydıyla, kendi doğal zenginlik ve kaynaklarından özgürce yararlanabilirler. Bir halk, hiç bir durumda, kendi varlığını sürdürmesi için gerekli olan kendi olanaklarından yoksun bırakılamaz.

3. Özerk olmayan ve Vesayet altında bulunan ülkelerin yönetilmesinden sorumlu olan Devletler de dahil, bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, Birleşmiş Milletler Şartı’nın hükümleri uyarınca, halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkının gerçekleştirilmesini kolaylaştıracaklar ve bu hakka saygı göstereceklerdir.

BÖLÜM II

 MADDE 2

1. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet, münferiden ve ekonomik ve teknik plan başta olmak üzere uluslararası yardım ve işbirliği yoluyla, mevcut kaynakların azamisini kullanarak, bilhassa yasal düzenleme suretiyle alınacak tedbirleri de içerecek şekilde her türlü uygun yöntem vasıtasıyla, bu Sözleşme’de tanınan hakların tam olarak kullanılmasını aşamalı olarak sağlamak amacıyla tedbirler almayı taahhüt eder.

2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de belirtilen hakların ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka fikir, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğum ya da başka bir statü bakımından herhangi bir ayrım gözetilmeksizin uygulanmasını taahhüt ederler.

3. Gelişmekte olan ülkeler, insan haklarını ve kendi ulusal ekonomilerini dikkate alarak, bu Sözleşme’de tanınan ekonomik hakları hangi ölçüde yabancılara da vereceklerini belirleyebilirler.

MADDE 3

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de belirtilen bütün ekonomik, sosyal ve kültürel hakları kullanmada kadınlarla erkeklere eşit hak sağlamakla yükümlüdürler.

MADDE 4

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’ye uygun olarak Devletin sağladığı haklardan yararlanılmasında, Devletin, bu hakları ancak yasanın belirlediği ölçüde sınırlayabileceğini ve bu sınırlamayı da ancak bu hakların niteliği ile bağdaştığı ölçüde ve yalnızca demokratik bir toplumda genel refahın arttırılması amacı ile yapabileceğini kabul ederler.

MADDE 5

1. Bu Sözleşme’deki hiç bir hüküm, herhangi bir Devlete, gruba ya da kişiye, Sözleşme’de tanınmış hakların ya da özgürlüklerin herhangi birinin ortadan kaldırılmasına ya da bu Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlanmasına yönelik herhangi bir eyleme girişme ya da bir davranışta bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.

2. Bir ülkede kanun, sözleşmeler, yönetmelik ya da teamül ile tanınmış ya da var olan temel insan haklarından hiç biri, bu Sözleşme’nin bu gibi hakları tanımadığı ya da daha az ölçüde tanıdığı gerekçesiyle sınırlanamaz veya kaldırılamaz.

BÖLÜM III

 MADDE 6

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin serbestçe seçtiği ya da kabul ettiği bir işte çalışarak hayatını kazanma fırsatı veren çalışma hakkını tanırlar ve bu hakkın korunması için gerekli tedbirleri alırlar.

2. Bu Sözleşme’ye Taraf bir Devletin, bu hakkı tam olarak gerçekleştirmek için alacağı tedbirler, teknik ve mesleki rehberlik ile eğitim programlarını, bireyin temel ekonomik ve siyasal özgürlüklerini koruyan şartlar altında, düzenli şekilde ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimi ile tam ve üretken istihdamını sağlamaya yönelik politika ve teknikleri içermelidir.

MADDE 7

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin adil ve elverişli çalışma koşullarından yararlanmak hakkını kabul ederler. Bu hak özellikle şunları güvence altına alır:

(a) Bütün işçilere emeklerine karşılık, asgari olarak;

(i) Adil ücretler ve eşit işlere, hiç bir ayrım yapılmaksızın eşit ödeme, özellikle kadınlara, kendilerine sunulan çalışma koşullarının erkeklerin koşullarından daha aşağı olmayacağı ve aynı iş için aynı ücreti alacakları konusunda güvence verilmesi;

(ii) Bu Sözleşme’nin hükümlerine uygun olarak, kendilerine ve ailelerine saygın bir yaşam düzeyi sağlayacak bir ücret verilmesi;

(b) Güvenli ve sağlıklı çalışma koşulları;

(c) Herkese, işyerinde uygun bir üst kademeye yükselmede eşit olanak ve bu yükselmenin yalnızca kıdem ve yeterlilik esaslarına göre yapılması;

(d) Dinlenme, boş zaman, çalışma saatlerinin makul ölçülerde sınırlanması, ücretli dönemsel tatiller ve resmi tatillerde ücret verilmesi.

MADDE 8

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler aşağıdaki hakları güvence altına almakla yükümlüdürler:

(a) Herkesin, ekonomik ve sosyal çıkarlarını geliştirmesi ve koruması için sendika kurma ve yalnızca ilgili örgütün kurallarına bağlı olarak dilediği sendikaya girme hakkı. Bu hakkın kullanılmasına, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama getirilemez;

(b) Sendikaların ulusal federasyonlar ya da konfederasyonlar kurma hakkı ve konfederasyonların uluslararası sendikal örgütler kurma ya da bunlara katılma hakkı;

(c) Sendikaların, yasalarda belirtilen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ve kamu düzeni menfaati ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerekli olan sınırlamalardan başka bir sınırlama olmaksızın özgürce faaliyette bulunma hakkı;

(d) Her ülkenin yasalarına uygun olarak kullanılmak kaydıyla, grev hakkı.

2. Bu madde, sözü edilen hakların, silahlı kuvvetler, polis ya da devlet yönetiminin mensupları tarafından kullanılmasına yasal kısıtlamalar getirilmesine engel olmaz.

3. Bu maddenin hiçbir hükmü, Sendika Özgürlüğü ve Sendika Hakkının Korunmasına İlişkin 1948 tarihli Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi’ne Taraf Devletlere, Sözleşme’de öngörülen güvenceleri haleldar edici yasal tedbirler alma ya da yasaları bu güvenceleri ihlal edici şekilde uygulama yetkisi vermez.

MADDE 9

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin sosyal sigorta da dahil olmak üzere sosyal güvenlik hakkını tanırlar.

MADDE 10

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler aşağıdaki hususları kabul ederler:

1. Toplumun doğal ve temel birimi olan aileye, özellikle ailenin kurulması için ve aileye bağımlı çocukların bakım ve eğitiminden sorumlu oldukları sürece, en geniş koruma ve yardımın yapılması gerektiğini kabul ederler. Evlenme, buna istekli olan eşlerin hür rızası ile olmalıdır.

2. Annelere, doğumdan önce ve sonra makul bir süreyle özel bir koruma sağlanmalıdır. Bu dönem içinde, çalışan anneler ücretli izinden ya da yeterli sosyal güvenlik tedbirlerini kapsayan izinden yararlanmalıdırlar.

3. Bütün çocuklar ve gençler yararına, ebeveynlikten ya da başka koşullardan dolayı hiçbir ayrım gözetilmeksizin, özel koruma ve yardım tedbirleri alınmalıdır. Çocuklar ve gençler ekonomik ve sosyal sömürüden korunmalıdır. Onların ahlaki değerlerine ya da sağlıklarına zararlı olabilecek, hayatlarını tehlikeye sokabilecek ya da normal gelişmelerini engelleyebilecek işlerde çalıştırılmaları yasalarla cezalandırılmalıdır. Devletler, ayrıca, yaş sınırları koyarak, çocukların bu yaş sınırları altında ücretli olarak çalıştırılmasını yasalarla yasaklamalı ve cezalandırmalıdırlar.

MADDE 11

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin, yeterli beslenme, giyim ve konut da dahil olmak üzere, kendisi ve ailesi için yeterli bir yaşam düzeyine sahip olma ve yaşam koşullarını sürekli geliştirme hakkına sahip olduğunu kabul ederler. Taraf Devletler bu hususta hür rızaya dayalı uluslararası işbirliğinin temel önemini kabul ederek, bu hakkın gerçekleşmesini güvence altına almak için uygun tedbirler alacaklardır.

2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin açlıktan kurtulma temel hakkını kabul ederek, münferiden ve uluslararası işbirliği yoluyla, özel programları da içeren gerekli tedbirleri aşağıdaki amaçlara yönelik olarak alacaklardır:

(a) Teknik ve bilimsel bilgilerden tam olarak yararlanmak suretiyle, beslenme ilkeleri konusundaki bilgileri yayarak ve doğal kaynakların en etkin bir şekilde geliştirilmesini ve kullanılmasını sağlayacak şekilde tarımsal sistemleri düzelterek ya da geliştirerek, besinlerin üretilmesi, korunması ve dağıtılması yöntemlerini iyileştirmek; ve

(b) Gerek gıda maddeleri ihraç eden, gerek gıda maddeleri ithal eden ülkelerin sorunlarını dikkate alarak, dünyadaki besin maddelerinin ihtiyaca göre adil bir şekilde dağıtımını sağlamak.

MADDE 12

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin, ulaşılabilecek en yüksek fiziksel ve zihinsel sağlık standardına sahip olma hakkını kabul ederler.

2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin, bu hakkın tam olarak kullanılmasını sağlamak için alacakları tedbirler şu amaçlara yönelik olacaktır:

(a) Ölü doğum ve çocuk ölümleri oranlarının düşürülmesini ve çocuğun sağlıklı bir şekilde gelişmesini sağlamak;

(b) Çevresel ve sınai sağlık şartlarının her yönüyle iyileştirilmesi;

(c) Salgın, yöresel, mesleki ve diğer hastalıkların önlenmesi, tedavisi ve kontrolü;

(d) Hastalık durumunda herkese tıbbi hizmet ve tıbbi bakım sağlayacak koşulların yaratılması.

MADDE 13

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin eğitim görme hakkına sahip olduğunu kabul ederler. Taraf Devletler, eğitimin, insanın kişiliğinin ve onur duygusunun tam olarak gelişmesine yönelik olacağı ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygıyı güçlendireceği hususunda mutabıktırlar. Taraf Devletler, ayrıca, eğitimin, herkesin özgür bir topluma etkin bir şekilde katılmasını sağlayacağı, tüm uluslar ve tüm ırksal, etnik ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu geliştireceği ve Birleşmiş Milletler’in barışın korunmasına yönelik faaliyetlerini güçlendireceği hususlarında mutabıktırlar.

2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu hakkın tam olarak gerçekleştirilmesi amacı ile aşağıdaki hususları kabul ederler:

(a) İlköğretim herkes için zorunlu ve parasız olacaktır;

(b) Teknik ve mesleki eğitim de dahil olmak üzere, orta öğretimin çeşitli biçimlerinin, her türlü uygun yöntemle ve özellikle parasız eğitimin tedricen yaygınlaştırılması yoluyla herkes için açık ve ulaşılabilir olması sağlanacaktır;

(c) Yüksek öğretimin, özellikle parasız eğitimin tedricen geliştirilmesi yoluyla, kişisel yetenek temelinde herkese eşit derecede açık olması sağlanacaktır;

(d) İlköğretim görmemiş ya da ilköğretimi tamamlamamış olanlar için temel eğitim elden geldiğince teşvik edilecek veya yoğunlaştırılacaktır;

(e) Her düzeyde okullar sisteminin geliştirilmesi aktif bir şekilde yürütülecek, yeterli bir burs sistemi yerleştirilecek ve öğretim personelinin maddi koşulları sürekli olarak iyileştirilecektir.

3. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, ana-babaların veya -bazı durumlarda- yasal yoldan tayin edilmiş velilerin çocukları için, kamu makamlarınca kurulmuş okulların dışında, Devletin koyduğu ya da onayladığı asgari eğitim standartlarına uygun diğer okulları seçme özgürlüğüne ve çocuklarına kendi inançlarına uygun dinsel ve ahlaki eğitim verme serbestliklerine saygı göstermekle yükümlüdürler.

4. Bu maddenin hiç bir hükmü, bireylerin ve kuruluşların eğitim kurumları kurma ve yönetme özgürlüklerini kısıtlayacak şekilde yorumlanamaz; bu özgürlüğün kullanılması, daima, bu maddenin 1. fıkrasında ortaya konmuş olan ilkelere uyulmasına ve böyle kurumlarda verilen eğitimin Devlet tarafından belirlenebilecek asgari standartlara uygun olması gereğine bağlıdır.

MADDE 14

Bu Sözleşme’ye Taraf olup, taraf olduğu tarihte, ülkesinde veya yargı yetkisi altında bulunan topraklarda zorunlu ve parasız ilköğretim sistemini sağlayamamış olan her Devlet, Taraf olma tarihini izleyen iki yıl içinde, herkes için zorunlu parasız ilköğretim ilkesinin, tedricen uygulanması amacıyla ayrıntılı bir eylem planını, planda belirtilen makul sayıda yıllar içinde uygulamak ve kabul etmekle yükümlüdür.

MADDE 15

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, herkesin:

(a) Kültürel yaşama katılma hakkına;

(b) Bilimsel ilerlemeden ve uygulamalarından yararlanma hakkına;

(c) Kendisinin yarattığı herhangi bir bilimsel, edebi ya da sanatsal üründen doğan maddi ve manevi çıkarların korunmasından yararlanma hakkına sahip olduğunu kabul ederler.

2. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin, bu hakkın tam olarak kullanılmasını sağlama yönünde alacakları tedbirler, bilim ve kültürün korunması, geliştirilmesi ve yayılması için gerekli olan tedbirleri kapsayacaktır.

3. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bilimsel araştırma ve yaratıcı faaliyetler için gerekli özgürlüğe saygı göstermekle yükümlüdürler.

4. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bilimsel ve kültürel alanda uluslararası işbirliğinin ve temasların özendirilmesinden ve geliştirilmesinden doğacak yararları kabul ederler.

BÖLÜM IV

 MADDE 16

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de tanınmış haklara saygı gösterilmesinin sağlanmasında aldıkları tedbirler ve kaydedilen gelişmeler konusunda, Sözleşme’nin bu bölümüne uygun olarak, raporlar vermekle yükümlüdürler.

2. (a) Bütün raporlar Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunulacaktır; Genel Sekreter, bu raporların birer örneğini, bu Sözleşme’nin hükümleri uyarınca, incelenmek üzere Ekonomik ve Sosyal Konsey’e gönderecektir.

(b) Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’ye Taraf ve aynı zamanda ihtisas kuruluşlarına da üye olan Devletlerden gelen raporların veya bunların bazı bölümlerinin, kuruluş belgeleri uyarınca ihtisas kuruluşlarının sorumluluk alanları içine giren konulara ilişkin olması halinde, bu raporların veya ilgili bölümlerinin örneklerini, sözkonusu ihtisas kuruluşlarına da gönderecektir.

MADDE 17

1. Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, raporlarını aşamalı olarak, Ekonomik ve Sosyal Konsey’in, bu Sözleşme’nin yürürlüğe girmesini izleyen bir yıl içinde Taraf Devletlere ve ilgili ihtisas kuruluşlarına danışarak hazırlayacağı bir programa uygun olarak sunacaklardır.

2. Raporlar, bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerin tam olarak yerine getirilme derecesini etkileyen unsurları ve güçlükleri belirtebilir.

3. Şayet bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerden biri tarafından Birleşmiş Milletler’e ya da ihtisas kuruluşlarına ilgili bilgiler daha önce verilmiş ise, aynı bilgiyi tekrar vermek gerekli olmayacak, bu şekilde sunulmuş bilgiye yapılacak açık bir atıf yeterli olacaktır.

MADDE 18

Ekonomik ve Sosyal Konsey, insan hakları ve temel özgürlükler alanında Birleşmiş Milletler Şartı’ndan doğan sorumlulukları uyarınca, ihtisas kuruluşlarıyla, bu Sözleşme’nin, ihtisas kuruluşlarının faaliyet alanlarına giren konulardaki hükümlerine uyulmasında sağlanan ilerlemeler hakkında kendisine rapor sunmalarına ilişkin düzenlemeler yapabilir. Bu raporlar, ihtisas kuruluşunun yetkili organlarının, uygulama konusunda kabul ettiği karar ve tavsiyelerin ayrıntılarını içerebilir.

MADDE 19

Ekonomik ve Sosyal Konsey, 16. ve 17. maddeler uyarınca insan hakları konusunda devletlerin sundukları raporlarla, 18. madde uyarınca insan hakları konusunda ihtisas kuruluşlarının sundukları raporları, incelemek ve genel tavsiyelerde bulunulmak üzere ya da, gerekiyorsa, bilgi için İnsan Hakları Komisyonu’na gönderebilir.

MADDE 20

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler ve ilgili ihtisas kuruluşları, 19. madde uyarınca verilmiş bir genel tavsiye konusunda, ya da İnsan Hakları Komisyonu’nun herhangi bir raporunda yer alan böyle bir genel tavsiye konusunda, veya orada belirtilen herhangi bir belge konusunda, Ekonomik ve Sosyal Konsey’e görüş bildirebilirler.

MADDE 21

Ekonomik ve Sosyal Konsey, Sözleşme’ye Taraf Devletlerin ve ihtisas kuruluşlarının, bu Sözleşme’de tanınan haklara genel olarak saygı gösterilmesini sağlamak üzere alınan tedbirler ve gerçekleştirilen gelişmeler konusunda verdikleri bilgilerin bir özetini ve genel nitelikli tavsiyeleri içeren raporları zaman zaman Genel Kurul’a sunabilir.

MADDE 22

Ekonomik ve Sosyal Konsey, bu Sözleşme’nin bu bölümünde sözü edilen raporlardan doğan herhangi bir sorunu Birleşmiş Milletler’in diğer organlarının, bunların yardımcı organlarının ve teknik yardım sağlamakla görevli ihtisas kuruluşlarının dikkatlerine sunabilir. Böylece, bu Sözleşme’nin tedricen etkili şekilde uygulanmasına katkıda bulunabilecek uluslararası tedbirlerin uygunluğu konusunda bu organların kendi yetki alanları çerçevesinde karar vermelerine yardım edebilecek sorunlar dikkatlerine sunulmuş olacaktır.

MADDE 23

Bu Sözleşme’ye Taraf Devletler, bu Sözleşme’de tanınan hakların gerçekleştirilmesine yönelik uluslararası düzeyde tedbirlerin, Sözleşmeler yapılması, tavsiye kararları alınması, teknik yardımda bulunulması ve danışma ve inceleme amacı ile ilgili Hükümetlerle birlikte düzenlenecek bölgesel ve teknik toplantılar yapılması gibi yöntemleri kapsadığını kabul ederler.

MADDE 24

Bu Sözleşme’nin hiç bir hükmü, Sözleşme’de ele alınan konularda Birleşmiş Milletler’in ve ihtisas kuruluşlarının çeşitli organlarının sorumluluklarını belirleyen Birleşmiş Milletler Şartı’nın ve ihtisas kuruluşlarının kuruluş belgelerinin hükümlerini haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

MADDE 25

Bu Sözleşme’nin hiç bir hükmü, tüm halkların, doğal zenginlik ve kaynaklarından tam olarak özgürce yararlanma ve bunları kullanma konusunda kendiliğinden sahip bulundukları hakları haleldar edecek şekilde yorumlanamaz.

BÖLÜM V

 MADDE 26

1. Bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler’in ya da onun ihtisas kuruluşlarından herhangi birine üye olan ya da Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne taraf olan bir Devletin ya da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından bu Sözleşme’ye taraf olmaya çağrılan herhangi bir başka Devletin imzasına açıktır.

2. Bu Sözleşme onaya tabidir. Onay Belgeleri Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilecektir.

3. Bu Sözleşme, bu maddenin 1. fıkrasında belirtilen herhangi bir Devlet’in katılmasına açıktır.

4. Katılma, bir katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edilmesi ile gerçekleşir.

5. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, her onaylama ya da katılma belgesinin kendisine iletildiğini, bu Sözleşme’yi imzalamış ya da ona katılmış olan tüm Devletlere bildirecektir.

MADDE 27

1. Bu Sözleşme, otuzbeşinci onaylama belgesinin ya da katılma belgesinin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne iletilmesi tarihinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

2. Otuzbeşinci onaylama belgesinin ya da katılma belgesinin iletilmesinden sonra bu Sözleşme, onaylayan ya da buna katılan her Devlet bakımından, o Devletin kendi onaylama ya da katılma belgesinin iletilmesinden üç ay sonra yürürlüğe girecektir.

MADDE 28 Bu Sözleşme’nin hükümleri, hiçbir sınırlama ya da istisna yapılmaksızın Federal Devletlerin bütün kesimleri bakımından geçerli olacaktır.

MADDE 29

1. Bu Sözleşme’ye Taraf her Devlet değişiklik önerebilir ve bunu Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne tevdi edebilir. Bunun üzerine, Genel Sekreter bütün değişiklik önerilerini bu Sözleşme’ye Taraf Devletlere göndererek, önerileri ele almak ve bunlar üzerinde bir oylama yapmak amacı ile bir Taraf Devletler konferansı düzenlenmesinden yana olup olmadıklarını bildirmelerini ister. Taraf Devletlerden en az üçte birinin böyle bir konferans toplanmasını desteklemesi halinde Genel Sekreter, Birleşmiş Milletler’in gözetimi altında böyle bir konferansı toplar. Konferansta hazır bulunan ve oy veren Taraf Devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edilen herhangi bir değişiklik, onaylanmak üzere Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulur.

2. Değişikliklerin yürürlüğe girmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca onaylandıktan ve bu Sözleşme’ye Taraf Devletlerin üçte ikisi tarafından kendi anayasa kurallarına uygun olarak kabul edilmesiyle olur.

3. Değişiklikler yürürlüğe girdiği zaman, bunları kabul eden Devletleri bağlar; öteki Taraf Devletler ise bu Sözleşme’nin hükümleri ile ve daha önce kabul etmiş oldukları değişiklikler ile bağlı kalırlar.

MADDE 30

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, 26. maddenin 5. fıkrasındaki bildirimler dışında, aynı maddenin 1. fıkrasında zikredilen bütün Devletlere şunları bildirir:

(a) 26. madde uyarınca yapılan imzalar, onaylamalar ve katılmalar;

(b) 27. madde uyarınca bu Sözleşme’nin yürürlüğe giriş tarihi ve 29. madde uyarınca değişikliğin yürürlüğe giriş tarihi.

MADDE 31

1. Çinçe, Fransızca, İngilizce, İspanyolca ve Rusça metinleri aynı derecede geçerli olan bu Sözleşme, Birleşmiş Milletler arşivinde saklanacaktır.

2. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, bu Sözleşme’nin onaylı örneklerini, 26. maddede belirtilen tüm Devletlere iletecektir.

BİRİNCİ BEYAN

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti bu Sözleşme’den doğan yükümlülüklerini, BM Yasası (Charter) (özellikle 1. ve 2. Maddeler) çerçevesindeki yükümlülüklerine uygun olarak yerine getireceğini beyan eder.”

Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.

“The Republic of Turkey declares that; it will implement its obligations under the Covenant in accordance to the obligations under the Charter of the United Nations (especially Article 1 and 2 thereof).”

İKİNCİ BEYAN

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin hükümlerinin yalnızca diplomatik ilişkisi bulunan Taraf Devletlere karşı uygulanacağını beyan eder.”

Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.

“The Republic of Turkey declares that it will implement the provisions of this Covenant only to the States with which it has diplomatic relations.”

ÜÇÜNCÜ BEYAN

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin onayı sırasında Türkiye Cumhuriyeti tarafından yapılan beyanın metni.

Türkiye Cumhuriyeti, bu Sözleşme’nin ancak Türkiye Cumhuriyeti’nin yasal ve idari düzeninin yürürlükte olduğu ülkesel sınırlar itibarıyla onaylanmış bulunduğunu beyan eder.

Text of the declaration made by the Republic of Turkey upon ratification of International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.

The Republic of Turkey declares that this Convention is ratified exclusively with regard to the national territory where the Constitution and the legal and administrative order of the Republic of Turkey are applied.

ÇEKİNCE

Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 13. Maddesiyle ilgili olarak konan çekincenin metni.

“Türkiye Cumhuriyeti, Sözleşme’nin 13. Maddesinin (3). ve (4). Paragrafları hükümlerini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3., 14. ve 42. Maddelerindeki hükümler çerçevesinde uygulama hakkını saklı tutar.”

Text of the Reservation of the Republic of Turkey upon ratification of the International Covenant on Economic, Social and Cultural Rights.

“The Republic of Turkey reserves the right to interpret and apply the provisions of the paragraph (3) and (4) of the Article 13 of the Covenant on Economic, Social and Cultural Rights in accordance to the provisions under the Article 3, 14 and 42 of the Constitution of the Republic of Turkey.”

[1] Bakanlar Kurulu’nun 11.08.2003 tarih ve 25196 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 10.07.2003 tarih ve 2003/5923 sayılı kararnamesi ile yürürlüğe girmiştir.

3 Ocak – Hukuk Takvimi

0
Hukuk Takvimi, hukuk tarihi, tarihte bugün yapılan düzenlemeler, sözleşmeler, kanunlar, önemli hukuk olayları ve diplomatik ilişkilerde dönüm noktaları, bildirgeler, ölen ve doğan hukukçular, yapılan yargılamalar, davalar, tutuklamalar, idamlar, infazlar, eylemler ve diğer hukuki düzenlemeler

3 Ocak – Hukuk Takvimi

M.Ö. 106 Romalı hukukçu, filozof ve hatip Marcus Tullius Cicero doğdu. (Ölümü M.Ö. 43) Yoğun bir hukuk öğrenimi gördü. Mahkemelere başkanlık yaptı, ünlü ve başarılı bir hukukçu oldu. Edebiyat ve felsefeyle daha çok ilgilendi. Bilgi kuramı açısından, kesinliğe bağlanmak yerine olasılıkların yolunu izlemeyi tercih etti. Ahlak alanında, dogmatik bir tavır sergiledi. Dinsel açıdan agnostik fikirlere sahip oldu. Latincenin felsefe dili olarak gelişmesine katkı sağladı. Soylu sınıftan gelmemesine rağmen senatoya girdi. MÖ 44 yılında Caesar’ın öldürülmesinin ardından Maccus Antonius ile birlikte en güçlü figürlerden biri haline geldi. Bir süre sonra devlet düşmanı ilân edilerek yakalandı ve 7 Aralık (M.Ö) 43 yılında başı kesilerek idam edildi. Cesedi halka teşhir edildi, elleri ise Senato binasının kapısına çivilendi. Hitabeti ile yönetici sınıfları ve kitleleri etkileyen Cicero’nun 58 konuşması günümüze ulaşabildi.
1431

Jeanne d’Arc, Piskopos Pierre Cauchon başkanlığındaki bir engizisyon mahkemesine teslim edildi. Mahkeme onu “erkek giysileri giyip savaşan ve gaipten sesler duyan bir kâfir” olduğu gerekçesiyle, 30 Mayıs 1431 tarihinde Rouen kentinde 10.000 kişinin toplandığı Vieux-Marchè meydanında diri diri yaktı. İdam edildiğinde 19 yaşındaydı. Katledişinden, 490 yıl sonra öldürme kararını veren aynı kilise tarafından azize ilan edildi. Hakkında birçok kitap yazılı ve yaşamı sinemaya aktarıldı.  

1521

Dinde reform isteyen Martin Luther, Roma Katolik Kilisesi(Papa X. Leo) tarafından aforoz edildi. 15 Haziran 1520’de Papa, Luther’i, aforoz edilebileceği konusunda uyarmış ancak eleştirel fikirlerden geri adım attıramamışı. Teolog ve üniversite profesörü olan Luther, Protestanlığın kurucusu olarak tarihe geçti.

1794

Hukukçu ve Belçika’nın ikinci Başbakanı Jean Louis Joseph Lebeau 3 Ocak 1794’re doğdu. (Ölümü 19 Mart 1865)  Liège Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ve 1819’da avukat oldu. 1824’te Liège’de Mathieu Laensbergh’i kurdu. Katolik Partisi’nin Liberallerle kabinedeki muhalefetinde birleşmesine yardım etti. 1831’de Érasme-Louis Surlet de Chokier’in geçici rejimi sırasında dışişleri bakanlığına getirildi. Londra Antlaşması’na karşı çıktığı için Belçika çıkarlarına ihanetle suçlandı. 1833’te milletvekili seçildi ve 1848 yılına kadar görevde kaldı. Namur Eyaleti Valisi ve Frankfurt büyükelçisi görevlerini ifa etti.

1872 Litvanyalı avukat, siyasetçi ve diplomat Jonas Vileišis doğdu (Ölümü 1942) Saint Petersburg Üniversitesi’nde fizik ve matematik alanında eğitim gördü. Daha sonra hukuk  okumaya karar verdi ve 1898 yılında hukuk fakültesinden mezun oldu. Litvanya’ya döndükten sonra avukatlık yapmaya başladı. 1917’den 1920’ye kadar Litvanya Konseyi’nin çalışmalarına katıldı. Litvanya’nın Almanya’nın uydusu olmayı vaat ettiği 11 Aralık 1917 Bağımsızlık Bildirgesi’ne karşı çıkan tek üye oldu. 1918’de Litvanya’nın İkinci Kabinesinde İçişleri Bakanı oldu. Bakan olarak çalışırken belediyeleri örgütledi, Litvanya’nın her ilçesine doktorlar atadı, kooperatifleri ve orduya asker alımını yöneten yasalar yayınladı. 1921’den 1931 yılına kadar belediye başkanı olarak görev yaptı. Vytautas Magnus Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. 1933’te Litvanya Devlet Konseyi’ne atandı ve Litvanya Medeni Kanunları üzerinde çalıştı.
1875

Fransız ansiklopedi ve sözlük yazarı, Pierre Larousse yaşamını yitirdi. (Doğumu: 1817)

1875

Hukukçu ve eski İngiltere Başbakanı Clement Attlee doğdu. (Ölümü 8 Ekim 1967) Oxford Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okudu. Bağımsız İşçi Partisi’ne katıldı. Avukatlık yapmayarak hukuk kariyerinden vazgeçti ve London School of Economics’te ders vermeye başladı. I. Dünya Savaşında Osmanlı devletine karşı Çanakkale’de savaştı. 1919’da Stepney belediye başkanı oldu. 1945 yılında Winston Churchill’in yerine Başbakan oldu ve 6 yıl bu görevi sürdürdü.

1875

Hukukçu ve devlet başkanı, Alexandros Diomidis yaşamını yitirdi. 3 Ocak 1875’te doğdu. Atina Üniversitesinde  hukuk ve ekonomi okudu. Berlin Üniversitesi’nden doktora unvanı aldı. 1905 yılında Atina Ulusal ve Kapodistrian Üniversitesi’nde profesör oldu. Atina Bilim Akademisi üyeliğine seçildi. 1909’da Attika ve Boeotia Eyaletinin valisi oldu. 1910’da Liberal Parti’den Yunan Meclisi’ne seçildi. 1912-1915 yılları arasında ve 1922’de Maliye Bakanlığı yaptı. 1923’te Yunanistan Merkez Bankası Başkanlığı görevinde bulundu. 1949 yılında Themistoklis Sophoulis’in ölümünden sonra Yunanistan başbakanı seçildi. Görev yaptığı kısa dönemde (28 Haziran 1949 – 6 Ocak 1950) Yunan İç Savaşı sona erdi. Ulaşım Bakanı Hatzipanos’un adının geçtiği bir skandaldan sonra istifa etmek zorunda kaldı. Aynı yıl, 11 Kasım 1950’de yaşamını yitirdi.

Aleksandros Diomidis
1901

Vietnamlı hukukçu ve devlet başkanı Ngô Đình Diệm doğdu. (Ölümü: 2 Kasım 1963) 1918’de Vietnam’da bürokrat yetiştiren bir Fransız okulu olan Kamu Yönetimi ve Hukuk Okuluna girdi. 28 yaşında 300 köyden sorumlu olduğu tuần phủ pozisyonuna getirildi. 1929’da Bình Thuận ilinin valisi oldu ve komünistlerce organize edilen köylü isyanlarının bastırılmasında Fransız güçlerine yardım etti. 1933 yılında içişleri bakanı olarak görev yaptı. Fransız yönetimi Vietnam’da parlamento kurulması da dahil olmak üzere sunduğu siyasi reform önerilerini reddedince göreve gelişinden üç ay sonra istifa etti. Daha sonra ülkeden kaçma zorunda kaldı.1954’te Güney Vietnam’da ABD desteğinde kurulan hükûmetin başına geçmek üzere sürgünden döndü. 26 Kasım 1955 – 2 Kasım 1963 tarihlerinde Güney Vietnam devlet başkanlığını yürüttü. 1 Kasım 1963’te gerçekleştirilen ve ABD’nin de gizlice desteklediği darbeden bir gün sonra öldürüldü.

Ngo Dinh Diem, 4 Nisan 1955 tarihinde Time Dergisi kapağına konu olmuştu.
1920 Ankara Hükümeti ile Ermenistan arasında barış anlaşması yapıldı.
1925 Türkiye Cumhuriyeti ile Letonya arasında dostluk antlaşması (Varşova) yapıldı.
1925 İtalya’da faşizmin kurucusu Benito Mussolini, 3 Ocak 1925’te bütün yetkileri elinde topladı
1933
1934 Cumhuriyetin ilanının ardından ilk kez yapılan geniş katılımlı Türkiye Avukatlar Birliği toplantısı İzmir’de gerçekleştirildi. TBB’nin kurulması ilk kez 1934 yılında gündeme gelmesine karşın, 27 Haziran 1938 de kabul edilerek 1 Aralık 1938′ de yürürlüğe giren ve günün koşullarına göre pek çok ileri yeni hüküm içeren 3499 sayılı Avukatlık Kanunu‘nda Barolar Birliğine yer verilmemişti. TBB’nin kuruluşu, Prof. Dr. Faruk Erem’in öncülüğünde, 1979 yılında gerçekleşebildi.
1936 Belçikalı hukukçu, avukat, kültür eleştirmeni ve sosyalist politikacı Jules Destrée yaşamını yitirdi. (Doğumu: .Belçika Kralı I. Albert’e yazdığı Valonya ve Flaman Bölgesinin Ayrılmasına Dair Krala Mektup” başlıklı bildirisi ile meşhurdur. Valon ve Flaman Bölgelerinin özerkleşmesini savundu. Belçika Krallığı’nın federal bir devlete dönüşmesinde önemli bir referans kaynağıdır.
1943 Avukat ve TBMM eski başkanı Köksal Toptan doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde eğitim gördü. 1963-1966 yılları arasında İstanbul’da Adalet Partisi’nin gençlik kollarında başkanlık ve yönetim kurulu üyeliği yaptı. Aynı zamanda Milli Türk Talebe Birliği çalışmalarına katıldı. Zonguldak’ta maden fakültesi kurulması ve ihtiyaçlarının karşılanması için çalışacak bir dernek başta olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşunun başkan, kuruculuk ve yöneticilik görevlerini yaptı. Pek çok davada Süleyman Demirel’in avukatlığını üstlendi ve bu davaların tamamı beraatle sonuçlandı. 28 Eylül 1986 tarihinde yapılan ara seçimlerde Doğru Yol Partisi’nden (DYP) Zonguldak 2. Bölge milletvekili seçildi. 2002’de  TBMM Adalet Komisyonu Başkanı oldu. 20 Haziran 2017 tarihinde Resim Gazete’de yayımlanan bakanlar kurulu kararnamesi ile Kamu Görevlileri Etik Kurulu Başkanı olarak atandı.
1945 Türkiye Cumhuriyeti, Japonya ile diplomatik ilişkilerini 3 Ocak 1945’te kesti. Yeni kurulacak olan Birleşmiş Milletlere yalnızca 1 Mart 1945 tarihine kadar Almanya’ya savaş açmış ülkelerin katılacağının kararlaştırılması üzerine, 23 Şubat 1945’te Japonya ve Almanya’ya savaş ilan etti. 
1946 İkinci Dünya Savaşı sırasında Birleşik Krallık’ta Nazi yanlısı yayınlar yapan William Joyce, vatana ihanet suçundan Londra’da idam edildi.
1951 Türk-Amerikan Kadınlar Derneği (TAD), Türkiye ve A.B.D. arasında yapılan ikili anlaşma sonucunda  kuruldu.
1959 Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower, Alaska’nın 49. eyalet olarak Birleşik Devletler’e katıldığını açıkladı. Alaska, Rus İmparatorluğu’ndan 30 Mart 1867’de 7,2 milyon dolar karşılığında satın alındı. ABD’nin yüzölçümü en büyük, nüfus yoğunluğu ise en az olan eyaletidir.
1961 Küba’nın, büyükelçilik personelinin ülkeyi terk etmesini istemesi üzerine Amerika Birleşik Devletleri, Küba ile tüm diplomatik ilişkilerini kestiğini açıkladı.2 yıl önce, 1 Ocak 1959’da Küba’da, Fidel Castro liderliğinde devrim gerçekleşmişti.
1961 Bağımsız bir Kürt devleti kurmak istemekle suçlanan 49 kişinin yargılanmasına Ankara’da başlandı. 49’lar Davası olarak olayda 22 eylül 1959’da tutuklamalar başlamış, İleri Yurt gazetesi yazarı Musa Anter’e yayımladığı Kürtçe şiiri Qimil/Kımıl sebebiyle dava açılmıştı. Musa Anter’e destek veren 50 kişi gözaltına alınmış, gözaltına alınanlardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kalmış ve dava bu sayıyla anılır olmuştu. 14 ay tutuklu kaldıktan sonra sanıklar mahkemeye çıkarılmayı beklerlerken 27 Mayıs Darbesi gerçekleşmiş, yargılamalar 3 Ocak 1961 tarihinde başlamıştı.
1962 Papa, Fidel Castro’yu aforoz etti. Papa XXIII. Ioannes, Küba’da Katolik rahiplerin dini eylemlerine engel olunduğu, bazılarının hapsedildiği gerekçesiyle Castro ve sorumlu mevkideki yöneticilerin aforoz edildiğini açıkladı.
1963 Ataç dergisinde çıkan bir çevirisi nedeniyle Adnan Bend ve derginin yazı işleri müdürü Afşar Timuçin tutuklandı.
1973 Türkiye’de polis elektrikli cop kullanmaya başladı.
1976 Uluslararası Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi yürürlüğe girdi. Sözleşme, 16 Aralık 1966 tarihli, 2200A (XXI) sayılı Genel Kurul kararıyla kabul edilmişti. Türkiye, sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzaladı.
1976 Hindistan tarihinin tek kadın başbakanı İndira Gandhi, Kongre Partisinden çıkarıldı.
1977 İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenciler arasında çıkan silahlı çatışmada dokuz öğrenci yaralandı.
1977 Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER), işçiler ve alevi yurttaşlar aleyhine ayrımcı/ aşağılayıcı ifadeler bulunan, Ahlak, Felsefe ve Sosyoloji ders kitaplarının müfredattan çıkarılması Danıştay’da dava açtı.
1978 Başbakan Bülent Ecevit, kontrgerilla adında resmi bir kolluk kuvveti bulunmadığını açıkladı.
1980 İstanbul’da dur ihtarına uymayan bir fransız turist öldürüldü.
1988 Hukukçu Margaret Thatcher, 20. yüzyılda Birleşik Krallık’ın en uzun süre görevde kalan Başbakanı unvanını kazandı. 4 Mayıs 1979’da başladığı görevi 28 Kasım 1990’da son buldu.
1989 Uluslararası Af Örgütü’nün yayınladığı “Türkiye: İnsan Haklarının Şiddetle ve Sistemli Olarak İhlali” başlıklı 73 sayfalık raporda ”12 Eylül 1980 darbesinden bu yana 229 kişinin gözaltında ya da tutuklu iken öldüğünü ve devlet yetkililerinin 144 ölümü izah edemediğini” açıkladı.
1989 Devrik Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega, Panama City’de sığındığı Vatikan Elçiliği’nde, Amerika Birleşik Devletleri güçlerine teslim oldu.
1990 Romanya Sosyalist Cumhuriyeti Devlet Başkanı ve eşinin kurşuna dizilmelerini protesto ederek; “Çavuşeskular ölümsüzdür” ve “Devrimci Sol Güçler” yazılı pankartlarla Beyoğlu’nda korsan gösteri yapanken gözaltına alınan 14 kişi Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından serbest bırakıldı.
1990 Kanserden ölen Devrimci Yol davası hükümlüsü İnkılap Dal’ın Akhisar’daki cenaze törenine katılıp slogan attıkları ve görevli polislere karşı geldikleri gerekçesiyle 42 kişi hakkında “örgüt üyesi oldukları” iddiasıyla 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Hapisteyken ilik kanserine yakalanan İnkılap Dal 1988’de cezaevinden çıktıktan sonra ilik nakli için yurtdışına çıkması gerekirken tüm başvurulara rağmen pasaport verilmemiş, 1 yıl sonra pasaportunu aldıktan sonra 11 Ağustos 1989’da Fransa’ya gitmiş ve 22 Ağustos’ta yaşamını yitirmiştir.
1990 2 Ocak’ta Metris cezaevinden firar eden Sinan Kukul’un kaçmasına yardım eden Yeni Çözüm dergisi Gebze muhabiri Veysel Kukul “Öneri Sinan’dan geldi, pişman değilim” dedi. Sinan Kukul’un 3 yakını ile 10 cezaevi görevlisi gözaltına alındı.
1991 Ceyhan Özel Tip Cezaevi önünde açık görüş kısıtlamasına karşı slogan atarken gözaltına alınan 17 mahpus yakınından 8’i “Kürtçülük propagandası yaptıkları” iddiasıyla tutuklandı.
1991 Türkiye genelinde yüz binlerce işçi, 1 günlük işe gitmeme eylemi yaptı. Devlet Güvenlik Mahkemesi  eylem hakkında soruşturma başlattı.
1993 Amerika Birleşik Devletleri Başkanı George H. W. Bush ve Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin, stratejik nükleer silahlarda indirimi öngören START-2 anlaşmasını imzaladı.
1995 Kırıkkale Üniversitesi Hukuk Fakültesi kuruldu. Fakülte 1997-1998 döneminde öğrenci alarak eğitim vermeye başladı.
1995 Yazar Metin Kaçan ve spiker Alp Buğdaycı işkenceyle tecavüz suçlamasıyla tutuklandı.
1998 Cumartesi Anneleri, Galatasaray Meydanındaki 138.buluşmalarında, 4 yıl önce gözaltına alınıp haber alınamayan inşaat mühendisi Ali Efeoğlu’nun akıbetini devlet görevlilerine sordu.
2002 Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kadınların “streç, kot ve benzeri” dışında pantolon giyebilmelerine izin verildi. Kadın memurlar 7 Aralık 2001’de pantolon giyebilmek için ülke genelinde eylemler yapmıştı.
2006 Daha önce iç savaş sırasında Cezayir’de uygulanan ve göçmen isyanını bastırmak için 1955’den beri ilk defa Fransa’da yürürlüğe konulan olağanüstü hal yasası kaldırıldı.
2014 Diyarbakır 5’inci Ağır Ceza Mahkemesi, BDP‘nin tutuklu milletvekilleri Gülser Yıldırım ve İbrahim Ayhan’ın tahliye edilmesine karar verdi.
2017 Reina Gece Kulübüne yapılan saldırı sonrası yaptığı sosyal medya paylaşımları nedeniyle KKTC’den sınır dışı edilen ve Türkiye’ye getirilen modacı Barbaros Şansal, savcılık sorgusunun ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklandı. Şansal’a, kolluk kuvvetlerinin gözetimindeki havalimanında linç girişiminde bulunulmuştu. 
2018 ABD’de devam eden Halkbank Eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla’nın davasında karar verildi. Jüri üyeleri, Hakan Atilla’ya yöneltilen 6 suçtan 5’inde Atilla’yı suçlu buldu. 27 kasım 2017’de başlayan ve Rıza Sarraf’ın  tanık olarak aleyhte ifade verdiği ambargo davası kamuoyunu meşgul etmişti.
2019 Güncel Hukuk Dergisi, Ocak – Şubat 2019 tarihli 175. sayısıyla okurlarına veda edeceğini duyurdu.
2021
2021 Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri eyleme başladı. #KayyımRektörİstemiyroruz başlığı ile yapılan açıklamada, “Boğaziçi öğrencileri olarak demokratik süreçleri tanımadan atanan yandaş rektörleri kabul etmiyoruz. Melih Bulu bizim rektörümüz değildir” denildi.
2021 George Orwell’ın eserlerinin büyük çoğunluğunun, 70 yıl süren telif hakkı 1 Ocak 2021 itibarıyla sona erdi.
2022 Eskişehir 1. İdare Mahkemesi, Merkezi Hekim Randevu Sistemi’ndeki randevu aralığının beş dakikaya düşürülmesine ilişkin olarak Eskişehir Tabip Odası’nın açtığı davada, yürütmenin durdurulmasına hükmetti. Kararın, 9 Aralık 2021’de alındığı açıklandı.
2022- Festus Okey, Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şube Amirliğinde görevli polislerce 20 Ağustos 2007’de gözaltına alınmış, götürüldüğü şubedeki görüşme odasında tek kurşunla vurularak öldürülmüştü. Olayın izini süren Burak Delier’in ”Tarihin Küçük Odası” başlıklı sergisinin 6 Ocak’ta açılarak 21 Ocak’a kadar ziyaret edilebileceği açıklandı.
2022 Hollanda’da, Mark Rutte başbakanlığında kurulan yeni hükümette yer alacak 28 bakanın 14 kadın, 14 erkek üyeden oluşacağı ve bakanlardan ikisinin Türk olduğu açıklandı.
2022 Avrupa Parlamentosu Milletvekilleri Demirel, Villanueva Ruiz, Köster ve Nienass, tutuklu Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin derhal serbest bırakılmasını talep etti.
2022 TEMA Vakfı, 2021’in öne çıkan iyi ve kötü çevre olaylarını değerlendirdiği yazılı bir açıklama yayımladı. Vakıf, Türkiye’nin yeni iklim taahhütlerini, taş ocağı ve termik santrallere karşı nöbetleri, madenlere karşı alınan yürütmeyi durdurma kararlarını “umut yeşerten çevre haberleri” olarak nitelendirdi. Açıklamada; müsilaj, orman yangınları, atık barajı kazaları, kuraklık, seller ve Türkiye’de maden ruhsatı sahalarının büyüklüğü olumsuz çevre haberleri zikredildi.
2022 Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD), dernek üyesi avukatların yargılandığı davanın 5-6-7 Ocak’ta Silivri Hapishane Kampüsü Duruşma Salonunda, İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesinde görülecek duruşmasına çağrı yaptı.

2026

İtalya’da tutuklu bulunan Barış Boyun’un elebaşı olduğu suç örgütüne ilişkin İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ve 305 sanığın yargılandığı “Barış Boyun–Daltonlar Suç Örgütü” davasının karar duruşması sırasında izinsiz ses ve görüntü kaydı aldığı belirlenen 3 avukattan biri, silahlı suç örgütüne üye olmak suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Savcılık, üç avukat hakkında “ses veya görüntülerin kayda alınması” ile “örgüte üye olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçlarından gözaltı kararı vermişti. Duruşma sırasında sanıklar ile jandarma arasında arbede yaşanmış, olaylar yaklaşık yarım saat sürmüş ve Türk yargılama tarihinde, duruşma salonunda ilk kez jandarma tarafından biber gazı kullanılmıştı.

Türkiye – Ermenistan Barış Antlaşması (Gümrü)

Sextus Roscius Davası

BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi

3 Ocak – Hukuk Takvimi

Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi

0

Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Avrupa Sözleşmesi(European Convention on Mutual Assistance in Criminal Matters), Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin imzasına açılmış ve 20 Nisan 1959 tarihinde Strazburg’da akdedilmiştir. Türkiye, sözleşmeyi 18 Mart 1968 tarihinde kabul etmiş ve 16 Ekim 1968 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlayarak yürürlüğe sokmuştur.

 

 CEZA İŞLERİNDE KARŞILIKLI ADLİ YARDIM AVRUPA SÖZLEŞMESİ

Önsöz

İşbu Sözleşmeyi imzalayan Avrupa Konseyi Üyesi Hükümetler,

Avrupa Konseyi’nin amacının üyeleri arasında daha sıkı bir birliği gerçekleştirmek olduğunu göz önünde tutarak;

Ceza işlerinde karşılıklı adlî yardım alanında ortak kuralların kabulünün bu amaca ulaşmaya katkıda bulunacağına inanarak;

 Karşılıklı adlî yardımın, daha önce 13 Aralık 1957 tarihinde imzalanan Sözleşme ’ye konu teşkil etmiş bulunan suçluların iadesi meselesiyle ilgili olduğunu göz önüne alarak,

Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır:

 

Cezai Konularda Uluslararası Adli İş Birliği Kanunu

 BÖLÜM IGenel Hükümler

Madde 1

1) Âkit Taraflar, yardımlaşma talep edildiği sırada, cezalandırılması talep eden Tarafın adlî makamlarının yetkisine giren suçlara ilişkin davalarda, işbu Sözleşme hükümleri uyarınca, birbirlerine en geniş adlî yardımda bulunmayı taahhüt ederler.

 2) İşbu Sözleşme, tutuklamalarda, hükümlerin infazında veya askeri kanunda suç teşkil eden ancak olağan ceza kanununda suç teşkil etmeyen suçlarda uygulanmaz.

 Madde 2

Adlî yardımlaşma aşağıdaki hallerde reddedilebilir:

a) Talebin, talep edilen Tarafça siyasi bir suç, siyasi bir suçla alakalı bir suç veya mali bir suç olarak addedilen bir suça ilişkin olması halinde;

b) Talep edilen Tarafın, talebin yerine getirilmesini ülkesinin egemenlik, güvenlik, kamu düzeni veya diğer temel menfaatlerine halel getirecek nitelikte addetmesi halinde.

BÖLÜM IIİstinabe Talepleri

 Madde 3

1) Talep edilen Taraf, delil temini veya delil olarak gösterilecek eşya, kayıt veya belgenin gönderilmesi amacıyla talep eden Tarafın adli makamlarınca gönderilen ceza işlerine ilişkin istinabe taleplerini kendi mevzuatında öngörüldüğü şekilde yerine getirir.

 2) Talep eden Taraf, tanıkların veya bilirkişilerin yeminli ifade vermelerini istediği takdirde, bu hususu açıkça talep eder ve talep edilen Taraf, kendi mevzuatının men etmemesi halinde, bu talebe uyar.

 3) Talep edilen Taraf, talep edilen kayıtların veya belgelerin aslına uygunluğu onaylı örneklerini veya onaylı fotokopilerini gönderebilir. Ancak, talep eden Taraf açıkça orijinallerinin gönderilmesini talep ettiği takdirde, bu durumda talep edilen Taraf talebe uymak için elinden geleni yapar.

 Madde 4

Talep eden Tarafın açık talebi üzerine, talep edilen Taraf istinabe taleplerinin yerine getirileceği tarih ve yeri belirtir. Talep edilen Tarafın muvafakati halinde, görevliler ve ilgili kişiler talebin yerine getirilmesi sırasında hazır bulunabilirler.

 Madde 5

1) Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, eşyaların aranması veya el konulmasına ilişkin istinabe taleplerinin yerine getirilmesini aşağıdaki bir veya daha fazla şarta bağlı kılma hakkını saklı tutar:

a) İstinabe talebine konu suçun hem talep eden Tarafın mevzuatınca hem de talep edilen Tarafın mevzuatınca cezalandırılabilir bir suç olması;

b) İstinabe talebine konu suçun talep edilen Taraf ülkesinde iadeye elverişli bir suç olması;

c) İstinabe talebinin yerine getirilmesinin talep edilen Tarafın mevzuatıyla uyumlu olması.

2) Bir Akit Tarafın, işbu maddenin 1’inci fıkrası uyarınca beyanda bulunması halinde, diğer Akit Taraflardan biri karşılıklılık uygulayabilir.

  

Madde 6

1) Talep edilen Taraf, talep edilen eşya, kayıt veya belgelere derdest bir ceza davasıyla bağlantılı olarak ihtiyaç duyması halinde, söz konusu eşya, kayıt veya belgelerin teslimini erteleyebilir.

2) Talep edilen Taraf iadesinden vazgeçmediği takdirde, istinabe taleplerinin yerine getirilmesinde teslim edilen eşyalar ile orijinal kayıtlar veya belgeler, talep eden Tarafça en kısa sürede talep edilen Tarafa iade edilir.

   BÖLÜM IIIİlamların ve adli hüküm kayıtlarının tebliği – Tanıkları, Bilirkişilerin ve Kovuşturulan Kişilerin Mahkeme Önüne Çıkmaları

Madde 7

1) Talep edilen Taraf, tebliğ edilmek üzere talep eden Tarafça kendisine gönderilmiş olan ilamlar ve adli hüküm kayıtlarını tebliğ eder.

Bu tebligat, tebliğ edilecek kişiye ilamın veya kaydın basit bir şekilde iletilmesi yoluyla yerine getirilebilir. Talep eden Taraf açıkça talep ettiği takdirde, tebligat talep edilen Tarafça benzer belgelerin tebliği için kendi mevzuatında öngörülen şekilde veya bu mevzuatla uyumlu özel bir şekilde yerine getirilir.

2) Tebellüğ belgesi, tarihli ve tebliğ edilen kişi tarafından imzalı bir alındı belgesi veya talep edilen Tarafça tebligatın yerine getirildiğini ve bunun şeklini ve tarihini belirten bir beyanda bulunulması yoluyla verilir. Bu belgelerden biri veya diğeri, derhal talep eden Tarafa gönderilir. Talep eden Tarafın talebi halinde, talep edilen Taraf tebligatın talep edilen Tarafın mevzuatı uyarınca yerine getirilip getirilmediğini belirtir. Tebligatın yerine getirilememesi halinde, bunun nedenleri talep edilen Tarafça derhal talep eden Tarafa bildirilir.

3) Akit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, kendi ülkesinde bulunan bir sanığa yapılacak celp tebligatının mahkeme önüne çıkmak için tespit edilen tarihten belirli bir süre önce, kendi makamlarına iletilmesini talep edebilir. İşbu süre yukarıda sözü edilen beyanda belirtilir ve 50 günü aşmaz.

 Mahkeme önüne çıkma tarihinin tespitinde ve celpnamenin iletilmesinde bu süre göz önünde tutulur.

Madde 8

Tebliği talep edilen celpnameye icabet etmeyen bir tanık veya bilirkişi, işbu celpname ceza ihtarını ihtiva etse dahi, daha sonra talep eden Tarafın ülkesine kendi iradesiyle gitmediği ve orada usulüne uygun olarak yeniden celp edilmediği takdirde, hiçbir cezaya veya kısıtlayıcı tedbire tabi tutulamaz.

 Madde 9

 Talep eden Tarafça tanık veya bilirkişiye ödenecek harcırah ile iaşe ve geri ödenecek seyahat giderleri, ikametgâh yerinden itibaren hesaplanır ve en az, duruşmanın yapılacağı ülkede yürürlükte olan tarife ve kurallarda öngörülen oranlara eşit olur.

Madde 10

1) Talep eden Taraf, bir tanık veya bilirkişinin kendi adlî makamları önüne bizzat çıkmasını özellikle gerekli addederse, bu hususu celbin tebliği talebinde belirtir ve talep edilen Taraf bu tanık veya bilirkişiyi söz konusu adlî makamlar önüne çıkmaya davet eder.

Talep edilen Taraf, tanığın veya bilirkişinin cevabını talep eden Tarafa bildirir.

2) İşbu maddenin birinci fıkrasında öngörülen halde, talep veya celpname, ödenebilecek harcırahın, geri ödenebilecek seyahat ve iaşe giderlerinin yaklaşık toplamını belirtir.

3) Özellikle talepte bulunulması halinde, talep edilen Taraf tanığa veya bilirkişiye bir avans verebilir. Avans celpnamede teyit edilir ve talep eden Tarafça geri ödenir.

 Madde 11

 1) Talep eden Tarafça, tanık olarak veya yüzleştirme amacıyla mahkeme önüne şahsen çıkması istenilen bir tutuklu, talep edilen Tarafça belirtilen süre içinde geri gönderilmesi ve uygulanabildiği ölçüde 12’nci madde hükümlerine tabi olması şartıyla, duruşmanın yapılacağı ülkeye geçici olarak nakledilir.

 Nakil aşağıdaki hallerde reddedilebilir:

a) Tutuklunun muvafakat vermemesi,

b) Talep edilen Tarafın ülkesinde derdest bir ceza davasında, tutuklunun mevcudiyetinin gerekli olması,

c) Naklin tutukluluk halini uzatma ihtimalinin bulunması,

d) Tutuklunun talep eden Tarafın ülkesine gönderilmesine engel diğer sebeplerin olması.

2) İkinci madde hükümlerine tabi olarak, yukarıdaki fıkrada öngörülen durumda, talep eden Tarafın Adalet Bakanlığınca transit geçişin talep edildiği Tarafın Adalet Bakanlığına hitaben tüm gerekli belgelerle birlikte gönderilen bir başvuru üzerine, tutuklunun işbu Sözleşme’ye Taraf üçüncü bir Devlet ülkesinden transit geçişine izin verilir.

Akit Taraflar, kendi vatandaşlarının transit geçişine izin vermeyebilirler.

 3) Naklin talep edildiği Tarafça, şahsın serbest bırakılması için başvuruda bulunmadıkça, nakledilen kişi, talep eden Taraf ülkesinde ve, uygun hallerde, transit geçişin talep edildiği Taraf ülkesinde tutuklu halde bulundurulur.

 Madde 12

1) Uyruğuna bakılmaksızın, bir celp üzerine talep eden Tarafın adlî makamları önüne çıkan tanık veya bilirkişi, talep edilen Tarafın ülkesinden ayrıldığı tarihten önceki eylem veya mahkûmiyetlerine ilişkin olarak, talep eden Taraf ülkesinde kovuşturulamaz, tutuklanamaz veya hürriyetini sınırlandıran herhangi bir muameleye tabi tutulamaz.

 2) Uyruğuna bakılmaksızın, kendisine karşı işlemlere konu teşkil eden fiiller hakkında beyanda bulunmak üzere talep eden Tarafın adlî makamları huzuruna celp edilen kişi, celpnamede belirtilmemiş olan ve talep edilen Tarafın ülkesinden ayrıldığı tarihten önceki eylem veya mahkûmiyetleri nedeniyle, talep eden Taraf ülkesinde kovuşturulamaz, tutuklanamaz veya hürriyetini sınırlandıran herhangi bir muameleye tabi tutulamaz.

 3) Tanık veya bilirkişi veya kovuşturulan kişinin, adli makamlarca hazır bulunmasının artık gerekli olmadığının bildirilmesini takip eden on beş gün içinde ayrılma fırsatına sahip olmakla birlikte ülkede kalması veya ayrıldıktan sonra geri dönmesi halinde işbu maddede öngörülen dokunulmazlık sona erer.

BÖLÜM IVAdlî Sicil Kaydı

 Madde 13

 1) Talep edilen Taraf, bir Akit Tarafın adli makamlarınca talep edilen ve cezai bir konuda gereken adli sicil kayıtlarını ve bunlara ilişkin bilgiyi diğer Tarafa, bunların benzer bir durumda kendi adli makamlarına sağlanabileceği ölçüde, gönderir.

2) İşbu maddenin 1’inci fıkrasında öngörülenlerin dışındaki hallerde, taleplere, talep edilen Tarafın mevzuatında, yönetmeliklerinde ve uygulamasında öngörülen şartlara uygun olarak yerine getirilir..

BÖLÜM VUsul

Madde 14

 1) Karşılıklı adli yardım talepleri aşağıdaki hususları belirtir:

a) Talepte bulunan makam,

b) Talebin amacı ve nedeni,

c) Mümkün olduğu ölçüde, ilgili kişinin kimliği ve uyruğu,

d) Gereken hallerde, tebligat yapılacak kişinin adı ve adresi,

 2) 3, 4 ve 5’inci maddelerde değinilen istinabe talepleri,  ek olarak suçu belirtir ve unsurlarının özetini içerir.

Madde 15

1) 3, 4 ve 5’inci maddelerde değinilen istinabe talepleri ile 11’inci maddede değinilen başvurular, talep eden Tarafın Adalet Bakanlığınca, talep edilen Tarafın Adalet Bakanlığına gönderilir ve aynı kanallardan iade edilir.

2) İvedi hallerde, istinabe talepleri, talep eden Tarafın adlî makamlarınca doğrudan talep edilen Tarafın adli makamlarına gönderilebilir. İstinabe evrakı, ilgili belgelerle birlikte, işbu maddenin 1’inci fıkrasında öngörülen kanallardan geri gönderilir.

3) 13’üncü maddenin 1’inci fıkrasında öngörülen talepler, ilgili adlî makamlarca doğrudan talep edilen Tarafın uygun makamlarına gönderilebilir ve cevaplar doğrudan bu makamlarca gönderilebilir. 13’üncü maddenin 2’nci fıkrasında öngörülen talepler, talep eden Tarafın Adalet Bakanlığınca talep edilen Tarafın Adalet Bakanlığına gönderilir.

4) İşbu maddenin 1 ve 3’üncü fıkralarında öngörülenler dışındaki karşılıklı adlî yardım talepleri ve özellikle hazırlık soruşturmasına ilişkin talepler, adlî makamlar arasında doğrudan iletilebilir.

5) İşbu Sözleşme’de doğrudan iletime müsaade edilen hallerde, iletim Milletlerarası Polis Teşkilâtı (Interpol) aracılığı ile yapılabilir.

6) Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, adlî yardım taleplerinin tümünün veya bazılarının, kendisine, işbu maddede öngörülenlerden başka bir yolla yapılmasını bildirebileceği gibi, işbu maddenin 2’nci fıkrasında öngörülen halde, istinabe talebinin bir örneğinin aynı zamanda kendi Adalet Bakanlığına gönderilmesini de isteyebilir.

7) İşbu madde hükmü, Âkit Taraflar arasında yürürlükte bulunan ve kendi makamları arasında adli yardım taleplerinin doğrudan iletimini öngören iki taraflı anlaşmalara veya düzenlemelere halel getirmez.

 Madde 16

 1) İşbu maddenin 2’nci fıkrasına tabi olarak, taleplerin ve bunlara ek belgelerin tercümeleri istenmez.

 2) Akit Taraflardan her biri, Sözleşme’nin imzası veya onay veya katılım belgesinin tevdii sırasında, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine hitaben göndereceği bir beyanla, taleplerin ve bunlara ek belgelerin, kendi dilinde bir tercümesi veya Avrupa Konseyi resmi dillerinden birine veya kendisince belirlenecek bir dile çevrilmiş metinleri ile birlikte kendisine gönderilmesini öngörme hakkını saklı tutabilir. Diğer Âkit Taraflar karşılıklılık uygulayabilirler.

 3) İşbu madde, iki veya daha çok Âkit Taraf arasında yürürlükte olan veya ileride yapılacak olan anlaşmaların veya düzenlemelerin içerdiği, taleplerin ve bunlara ek belgelerin tercümesine ilişkin hükümlere halel getirmez.

Madde 17

İşbu Sözleşme uyarınca iletilen deliller veya belgeler her türlü tasdikten muaftır.

Madde 18

Karşılıklı adli yardım talebini alan makam yerine getirme hususunda yargı yetkisine haiz değilse, talebi resen kendi ülkesindeki yetkili makama iletir ve, talebin doğrudan kanallarla gönderilmiş olması halinde, talep eden Tarafı aynı kanal yoluyla durum hakkında bilgilendirir.

Madde 19

Karşılıklı adlî yardım talebinin her türlü reddinin nedeni belirtilir.

Madde 20

10’uncu maddenin 3’üncü fıkrası hükümlerine tabi olarak, karşılıklı adli yardım taleplerinin yerine getirilmesi, talep edilen Taraf ülkesinde bilirkişilerin katılımı veya 11’inci madde uyarınca gerçekleştirilen tutuklu kişilerin naklinin doğurduğu masraflar dışında hiçbir masrafın geri ödenmesini gerektirmez.

BÖLÜM VIDavalarla ilgili bilginin sunulması

Madde 21

1) Bir Âkit Tarafça diğer bir Tarafın mahkemelerinde görülen davalarla ilgili sunulan bilgi, Âkit Taraf, 6 ila 15. Paragraflarda belirtilen seçenekten faydalanmadıkça, Bakanlıklar arasında paylaşılır.

2) Talep Edilen Taraf bu bilgiye dayanılarak yapılan her türlü işlemi Talep Eden Tarafa bildirir ve verilen her bir kararın bir suretini Talep Eden Tarafa gönderir.

3) 16. madde hükümleri, işbu maddenin 1 inci fıkrasında belirtilen bilgiye uygulanır.

BÖLÜM VIIAdlî Sicil Bilgisinin Paylaşımı

 Madde 22

 Âkit Taraflardan her biri, adli sicil kayıtlarına giren diğer Tarafın vatandaşlarına ilişkin tüm ceza mahkûmiyetleri ve mahkûmiyetleri takip eden tedbirler hakkında ilgili Tarafa bilgi verir. Adalet Bakanlıkları bu bilgiyi yılda en az bir kere birbirlerine gönderirler. İlgili kişinin iki veya daha fazla Âkit Tarafın vatandaşı olarak nitelendirilmesi halinde, kişinin mahkûm edildiği ülkenin bir vatandaşı olmaması durumunda, bu bilgi her bir ilgili Tarafa verilir.

 BÖLÜM VIIINihai Hükümler

Madde 23

1) Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin imzalanması veya tasdik ya da katılma belgesinin tevdii edilmesi sırasında, Sözleşmenin herhangi bir veya birkaç hükmüne çekince koyabilir.

2) Çekince koyan her bir Âkit Taraf, şartlar müsaade eder etmez, çekincesini geri çeker. Bu geri çekme Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapılacak bir bildirimle gerçekleştirilir.

3) Sözleşmenin bir hükmüne çekince koymuş bir Akit Taraf, kabul etmiş olsa bile diğer bir Tarafın bahsi geçen bu hükmü uygulamasını talep etmeyebilir.

Madde 24

Âkit Taraflardan her biri, işbu Sözleşmenin imzası veya onaylama ya da katılma belgesinin tevdii sırasında, , işbu Sözleşmenin kapsamında, hangi makamları, adlî makamlar olarak kabul edeceğini Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir beyanla belirler.

Madde 25

1) İşbu Sözleşme Âkit Tarafların sınırları içinde uygulanır.

2) İşbu sözleşme, Fransa açısından, Cezayir ve denizaşırı topraklarına, İtalya açısından, İtalyan idaresindeki Somali ülkesine uygulanır.

3) Federal Almanya Cumhuriyeti, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirim ile, Berlin Topraklarını işbu Sözleşmenin uygulanmasına dahil edebilir.

4) Hollanda Krallığı açısından, işbu Sözleşme Krallığın Avrupa’daki topraklarına uygulanır. Hollanda, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine yapacağı bir bildirim ile Hollanda Antillerini, Surinam’ı ve Hollanda Yeni Ginesi’ni de Sözleşmenin uygulanmasına dahil edebilir.

5) İki veya daha çok Âkit Taraf arasında doğrudan düzenleme ile, ve düzenlemede belirtilen koşullara tabi olarak, işbu maddenin 1, 2, 3 ve 4. fıkralarında belirtilen topraklardan başka, Taraflardan birinin uluslararası ilişkilerinden sorumlu olduğu herhangi bir toprak işbu Sözleşmenin uygulama alanına dahil edilebilir.

Madde 26

1) 15. maddenin 7. fıkrası ve 16. maddenin 3. fıkrası hükümlerine tabi olmak üzere, işbu Sözleşme uygulandığı ülkeler bakımından, herhangi iki Âkit Taraf arasındaki ceza işlerinde karşılıklı adli yardımlaşmayı düzenleyen Antlaşma, Sözleşme veya iki taraflı Anlaşmaların, hükümlerinin yerini alır.

2) İşbu Sözleşme, belirlenmiş bir alandaki karşılıklı adlî yardımlaşmanın belirli yönlerini düzenleyen maddeler içeren ya da içerebilecek diğer iki veya çok taraflı uluslararası sözleşme hükümlerinden kaynaklanan yükümlülükleri etkilemez.

3) Âkit Taraflar, işbu Sözleşmenin hükümlerini tamamlamak veya Sözleşmede yer alan ilkelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla, kendi aralarında iki veya çok taraflı ceza işlerinde karşılıklı adli yardımlaşa anlaşmaları yapabilirler.

4) Ceza işlerinde karşılıklı adlî yardımlaşmanın, iki veya daha çok Âkit Taraf arasında, ortak bir mevzuat veya karşılıklı yardım tedbirlerinin ülkelerinde iki taraflı olarak uygulanmasını öngören özel bir sistem esasına dayanarak yerine getirilmesi halinde, bu Taraflar, işbu Sözleşmenin hükümlerine bakılmaksızın, bu alandaki karşılıklı ilişkilerini yalnızca bu şekildeki mevzuat ya da sistem uyarınca yürütmekte serbestlerdir. Bu fıkra hükümleri uyarınca aralarında işbu Sözleşmenin uygulanmasını bertaraf eden Âkit Taraflar, Avrupa Konseyi Genel Sekreterini haberdar ederler.

Madde 27

1) İşbu Sözleşme, Avrupa Konseyi üyelerinin imzasına açıktır. . Sözleşme tasdik edilir. Tasdik belgeleri Avrupa Konseyi Genel Sekreterine tevdii edilir.

2) İşbu Sözleşme, üçüncü tasdik belgesinin tevdiinden itibaren 90 gün sonra yürürlüğe girer.

3) İşbu Sözleşmeyi daha sonra tasdik eden imzacı taraflar bakımından, Sözleşme, tasdik belgesinin tevdii tarihinden 90 gün sonra yürürlüğe girer.

Madde 28

1) Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Konseye üye olmayan her devleti, işbu Sözleşmeye katılmaya davet edebilir. Bu daveti içeren Konsey kararının, Sözleşmeyi tasdik etmiş Konseyi Üyelerinin oybirliğiyle alınmış olması gerekir.

 2) Katılma, tevdiinden itibaren 90 gün sonra yürürlüğe girecek katılım belgesinin Konsey Genel Sekreterine tevdii edilmesiyle gerçekleşir.

 Madde 29

Her bir Âkit Taraf, Avrupa Konseyi Genel Sekreterine göndereceği bir bildirimle, işbu Sözleşmeyi kendi bakımından feshedebilir. Bu fesih, Konsey Genel Sekreterinin bildirimi aldığı tarihten itibaren 6 ay sonra hüküm ifade eder.

Madde 30

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, Konsey üyelerine ve işbu Sözleşmeye katılmış olan her Devlet Hükümetine, aşağıdaki hususları bildirir:

a) İmzacı tarafların adları ve her türlü tasdik veya katılma belgelerinin tevdii;

b) İşbu Sözleşmenin yürürlüğe giriş tarihini;

c) 5.maddenin 1. fıkrası, 7. maddenin 3. fıkrası, 15. maddenin 6. fıkrası, 16. maddenin 2. fıkrası, 24. madde, 25. maddenin 3 ve 4. fıkraları ve 26. maddenin 4. fıkrası gereğince alınan her bir bildirimi;

d) 23. maddenin 1. fıkrası uyarınca koyulan her türlü çekinceyi;

e) 23.maddenin 2. fıkrası uyarınca geri çekilen her türlü çekinceyi;

f) 29. madde hükümleri uyarınca alınan fesih bildirimlerini ve bunların yürürlüğe gireceği tarihi.

Usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş, imza sahipleri, işbu Sözleşmeyi imzalamışlardır.

İşbu Sözleşme, Fransızca ve İngilizce dillerinde ve her iki metin de aynı derecede geçerli olmak ve Avrupa Konseyi’nin arşivlerinde saklanmak üzere, tek nüsha halinde Strazburg’da 20 Nisan 1959 tarihinde akdedilmiştir. Avrupa Konseyi, onaylanmış suretlerini Genel Sekreter, imzacı taraflara ve Sözleşmeye katılan devletlere gönderir.

Muhittin Özdemir

0

Muhittin Özdemir, 20 Nisan 1975’te Tokat’ın Niksar ilçesinde doğdu. Baba adı Eyyup, anne adı Fetiye’dir.

İlkokulu Musapınarı Köyü İlkokulu’nda okudu. Devlet Parasız yatılı sınavlarını kazanarak ortaokul ve lise eğitimini Tokat İmam Hatip Lisesi’nde tamamladı. 1997 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 

2007 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yüksek Lisans derecesi elde etti. 

Ankara Barosunda avukatlık stajını tamamlayarak avukatlık ruhsatını aldı.

1998 yılında ilk kez ÖSYM tarafından düzenlenen hâkimlik sınavını kazanarak Ankara Adliyesinde hâkim adayı olarak hakimlik kariyerine başladı. Sırasıyla,19 Mayıs, Yeşilhisar, Konya-Ereğli ve Gaziantep adliyelerinde çeşitli mahkemelerde hâkimlik görevini yürüttü. 

2013 yılında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne tetkik hâkimi olarak atandı.

10 Temmuz 2013 tarihinde Adalet Bakanlığı İç Denetim Birimi Başkanlığınca hazırlanan; “Ceza Adalet Sisteminde Mağdur Hakları” konulu raporun ardından mağdur hakları alanında sorunların giderilmesine yönelik öneri ve organizasyon raporu hazırlamakla görevlendirildi. Hazırlanan rapor sonrasında 18 Kasım 2013 tarihinde Bakan Olur’u ile “Mağdur Hakları Daire Başkanlığı” kuruldu.

26 Kasım 2013 tarihinde Mağdur Hakları Dairesi Başkanlığı görevine atandı. Kurucu başkan olarak; mağdur hakları alanında birçok panel, sempozyum ve çalıştay düzenlenmesine, raporlar hazırlanmasına ve mevzuat hazırlıklarına öncülük etti. Yurt çapında birçok seminer ve konferansta konuşmacı olarak yer aldı

Türk adalet sisteminde “Adli Görüşme Odaları” ile “Adli Destek ve Mağdur Hizmetleri Müdürlüğü” gibi iki önemli kurumun kurulmasına katkı sağladı. Adli görüşme odalarının insana değer veren bir uygulama olduğunu her platformda savundu. 

Daire Başkanı olarak Mağdur Hakları Kanun Tasarısının hazırlanmasına öncülük etti. TBMM tarafından hazırlanan raporlara görüş verdi. Mağdur haklarının Yargı Reformu Stratejisi belgelerinde yer almasına katkı sundu. . 

03 Mart 2019 tarihinde Hâkim Savcı Eğitim Merkezine müdür olarak atandı.

34 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Türkiye Adalet Akademisi’nin yeniden kurulması üzerine 6 Mayıs 2019 tarihinde Adalet Akademisi Başkanı olarak görevlendirilmesini müteakip 24 Ekim 2019 tarihli 2019/367 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye Adalet Akademisi Başkanı olarak atandı. 

Üç yıllık görev süresinin sonunda; 03.12.2022 tarihli resmi gazetede yayımlanan 2022/626 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yeniden Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına atandı. 

Adalet Akademisi Başkanlığı sırasında kurum ile üniversiteler arasındaki işbirliğini geliştirdi, birçok üniversite ile protokol imzaladı. Görev süresi boyunca Akademi’nin geçmişten beri yayınladığı dergi ve diğer yayınları geleneğe uygun biçimde devam ettirdi. 

15 Ocak 2025 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan atama kararıyla Türkiye Adalet Akademisi Başkanlığına getirilen Bekir Altun‘a görevini devretti.

Özdemir, evli ve iki çocuk babasıdır.

Tahsin Bekir Balta

0
Tahsin Bekir Balta

Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta (diğer adıyla Hasan Tahsin Balta), 1902 yılında Rize’nin Pazar ilçesinde, emekli Mal Müdürü Bekir Sıtkı Bey ile Gülsüm Hanım’ın çocuğu olarak dünyaya geldi. Pazar’ın köklü ailelerinden Baltazadelere mensuptur. TBMM arşivlerinde ismi Hasan Tahsin Balta olarak geçmektedir.

İlk ve orta öğreniminin ardından Trabzon Lisesi’ne kaydoldu. Lise öğrenimi sırasında Mustafa Suphi’yi Trabzon’da karşılayan gençler arasında yer aldı. Çalışkan bir öğrenci olarak dikkat çeken Tahsin Bekir Bey, okul arkadaşı olan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun deyimiyle her kitabı okur ve Fransızca çalışırdı. 1924’te Trabzon Lisesi’nden mezun oldu.

Üniversite ve Yükseköğrenim

İstanbul Darülfünun Hukuk Fakültesi’ne(İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi) kaydoldu. Dönemin ünlü hukukçuları Ebül’ula Mardin ve Hacı Adil Arda gibi hukukçulardan ders aldı. Yükseköğrenimini 1927 yılında tamamladı. Bu süreçte Darülfünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanlığı görevini yürüttü. İbrahim Öktem’le birlikte Milli Türk Talebe Birliği’nin yeniden canlandırılmasına katkı sundu ve başkanlığını yaptı.

Hukuk Fakültesi’nde öğrenimini sürdürdüğü sırada, 30 Eylül 1925’te İstanbul Asliye Mahkemesi’nde zabit katipliğine atandı. 11 Kasım 1927’de de İstanbul Muhtelit Hakem Mahkemeleri Türkiye Umumi Ajanlığı’nda kâtip ve mütercim olarak göreve başladı.

Almanya’daki Doktora Dönemi ve Yurda Dönüşü

Mezuniyetinden sonra Adliye Vekaleti tarafından açılan sınavı kazanarak 31 Ekim 1928’de hukuk eğitimi için Berlin’e gönderilmiştir. 1937 yılında Berlin Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktora eğitimini tamamladı.  Doktora tezi, Almanca olarak yayımlanan “Die Kollisionerechtiche Behandlung der Zusammen Haengenden Frugen bei einer Auslaendischen Anknüpfung” başlıklı çalışmasıdır. Berlin Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gördüğü yıllarda Hatay meselesiyle yakından ilgilendi.

Türkiye’ye döndükten sonra dönemin 31 Temmuz 1937’de Siyasal Bilgiler Okulu’nda Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi olarak akademisyenliğe ilk adımını attı. Zorunlu askerlik hizmetini tamamladıktan sonra mesleğine devam etti ve Adalet Bakanlığı denetiminde hazırlanan Türk Hukuk Kamusu’nun hazırlanmasında Siyasal Bilgiler Okulu’nu temsilen katılım sağladı.

30 Aralık 1940 tarihi itibariyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde İdare Hukuku Profesörü olarak Teşkilat-ı Esasiye hukuku, amme hukuku ve idare hukuku alanlarında ders vermeye başladı. Ayrıca, Polis Enstitüsü’nde de idare hukuku dersleri verdi.

Siyasi Yaşamı

1943 yılında siyasete atıldı ve akademik yaşamına ara verdi. Cumhuriyet Halk Partisi Parti Meclisi üyesi oldu. 1943 yılının Şubat ayında gerçekleştirilen seçimlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Rize adayları arasında yer aldı ve 28 Şubat 1943’te Rize Milletvekili seçildi. Yedinci ve sekizinci dönemlerde (1943–1950) TBMM’de görev yaptı. 31 Ekim 1945’te Parti Grubu İdare Kurulu Üyeliği’ne seçildi. Recep Peker Hükümeti’nde (15. Hükümet – 1946 yılı) Ekonomi Bakanlığını üstlendi. Bu dönemde İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini hafifletmeye yönelik çalışmalar yaptı. Truman Doktrini çerçevesinde ABD’den sağlanacak mali desteği olumlu buldu ve ABD- Türkiye Yardım Antlaşması onun döneminde imzalandı. 5 Eylül 1947’de kabine içerisinde yapılan revizyon kapsamında Ekonomi Bakanlığı’ndan ayrılarak Çalışma Bakanı olarak aynı kabinede tekrar görevlendirildi. 10 Haziran 1948’de oluşturulan ikinci Hasan Saka Hükümeti’nde Çalışma Bakanı oldu.

Türkiye’deki ilk Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) Hastanesi, İstanbul Nişantaşı’nda, 5 Şubat 1949’da gerçekleştirilen törenle hizmete girdi. Türkiye, onun döneminde, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı İdare Meclisi’ne dahil oldu. Ayrıca 30.01.1950 tarih ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’na dair taslağı ve maluliyet, yaşlılık ve ölüm sigortalarını içeren 02.06.1949 tarih ve 5417 sayılı İhtiyarlık Sigortası Kanunu’na dair taslağı hazırladı. Kısa dönemlerle Adalet Bakanı’na ve Dışişleri Bakanı’na vekalet etti. 14 Ocak 1949’da Hasan Saka Kabinesi’nin istifasıyla görevinden ayrıldı.

Çalışma Bakanlığı sonrasında TBMM Bütçe Komisyonu Üyeliği ve Anayasa Komisyonu Üyeliği görevlerini yürüttü, Milletlerarası Çalışma Konferansı’nda Türkiye’yi temsil etmeyi sürdürdü.

1949 Ağustos’unda Türkiye adına Avrupa Konseyi İstişare Meclisi’ne katılacak heyete seçildi.

Avrupa Konseyi İstişare Meclisi’nde Türkiye’yi temsil etti. 1950 seçimleri öncesinde yapılan parti içi aday yoklamasında 106 oy alarak 3. sıradan CHP’nin Rize Milletvekili Adayı oldu ancak seçilemedi. Milletvekilliği sona erdikten sonra da siyasi faaliyetlerine devam etti, 1956 Mayıs’ındaki CHP 12. Kurultayında Parti Meclisi Üyesi seçildi, 1957 Eylül’ündeki kurultayda Yüksek Haysiyet Divanı Üyeliğine getirildi. 27 Mayıs Darbesi sonrasında parti içerisinde yeniden Parti Meclisi Üyesi olarak görev yapan Balta, bu görevini vefatına değin kesintisiz olarak sürdürdü.

Akademik Kariyerinde İkinci Dönem

1950 seçimlerinden sonra Bakanlar Kurulu’nun 21 Haziran 1951 tarihli kararıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İdare Hukuku Profesörü olarak akademiye geri döndü. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde İdare Hukuku Kürsü Başkanı ve İdari İlimler Enstitüsü Müdürü olarak görev yaptı. Daha sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Kamu Hukuku ve Siyasal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevlerinde bulundu.

Şubat 1952’de kurulan Türk Devrim Ocakları’nın kurucu üyeleri arasında yer aldı.

1960 darbesinden sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 5 Temmuz 1954 tarih ve 6435 sayılı Bağlı bulundukları teşkilât emrine alınmak suretiyle vazifeden uzaklaştırılacaklar hakkında Kanun’a istinaden Ord. Prof. Aziz Kansu, Prof. Dr. Bülent Nuri Esen ve Prof. Dr. Yavuz Abadan’la birlikte üniversitedeki görevinden uzaklaştırıldı. Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı’yla birlikte 1957’de Chicago’da Batıda Hukuk Egemenliği konusunda düzenlenen uluslararası yuvarlak masa toplantısına katıldı ve Türkiye’de Hukuk Devleti Kavramı başlıklı bir rapor sundu.

Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde (TODAİE) Bilim Kurulu ve İdare Heyeti üyeliği yaptı ve burada uzun yıllar ders verdi. Ayrıca merkezi Brüksel’de bulunan Milletlerarası İdari İlimler Enstitüsü’nde uzun süre Türkiye’yi temsil etti, yönetim kurulu üyeliğine seçildi ve ikinci başkanlık görevini yürüttü.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Görevi

1963 yılında Avrupa İnsan Hakları Komisyonu üyeliğine getirildi ve 1969’a kadar bu görevini sürdürdü. 1969’da insan haklarına aykırı davranışları nedeniyle Yunanistan’daki cunta aleyhinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılan davanın ön soruşturmasını yapan komisyonda da yer aldı.

Ölümü ve Hatırası 

Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta, 24 Temmuz 1970’te Londra’da kaldığı otelde kalp krizi geçirdi ve kaldırıldığı West Norwich Hastanesi’nde yaşamını yitirdi. 29 Temmuz akşamı Ankara’ya getirildi, ertesi gün kılınan cenaze namazı kılındı, görev yaptığı fakültelerin önünde düzenlenen törenlerin ardından Cebeci Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Almanca, Fransızca, İngilizce, Latince ve İtalyanca dillerini biliyordu. Türkiye’nin hukuk alanındaki otoritelerinden biriydi. Türk İdare Hukuku’na ciddi katkılar sunu. Hüseyin Nail Kubalı ve Suat Hayri Ürgüplü gibi isimlerle fakülte arkadaşıydı. Hukukçu ve gazeteci Uğur Mumcu, 1965 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra Balta’nın asistanlığını yapmıştır. Rize, Pazar’daki evinin onarılarak müze haline getirilmesi için talepler bulunmaktadır.

Tahsin Bekir Balta’nın Başlıca Eserleri

  • İdare Hukukuna Giriş, TODAİE, Ankara, 1970.
  • İdare Hukuku I, A.Ü. SBF, Ankara, 1970.
  • İdare İlmi Sahasındaki İncelemeler, TODAİE Yay. No. 83, Ankara, 1965.
  • Kısa İdare Hukuku I, TODAİE Yay. No. 74, Ankara, 1964.
  • Türkiye’de Yürütme Kudreti, A.Ü. SBF Yay. No. 35, 1960.
  • Türkiye ve Orta Doğu Memleketlerinde Siyasi ve Hukuki Müesseseler, TODAİE, Ankara, 1955.
  • Die Kollisionerechtiche Behandlung der Zusammen Haengenden Frugen bei einer Auslaendischen Anknüpfung, Berlin, 1937.
  • “İdare Hukuku ve İdare Bilimi”, SBF Dergisi, Cilt 22, 1967, s. 61-65.
  • “Turkish Administrative Law”, içinde: Introduction to Turkish Law, (Ed. Ansay ve Wallace), 1966, s. 51 vd.
  • “L’Administration et le Droit Administratif en Turquie”, Bulletin International des Sciences Sociales, IX, No. 1, UNESCO, 1957, s. 39-51.
  • Rapports du Législatif et de l’Exécutif en Turquie (ortak yayın), Ankara: Yeni Matbaa, 1958.
  • İncelemeler (ortak yayın), Ankara: Siyasal Bilgiler Fakültesi, 1960.
  • T.C. Devlet Teşkilatı Rehberi (ortak yayın), Ankara: Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü, 1963.
  • Administrative Law, in Introduction to Turkish Administrative Law, Ankara: Güzel İstanbul Matbaası,1966.
  • Organization and Functions of the Central Government of Turkey (ortak yayın), Ankara: TODAİE, 1966.

Bükreş Bildirgesi

0
Bükreş Bildirgesi, 26-27 Nisan 2012 tarihlerinde yapılan Bologna Bakanlar Konferansı’nda kabul edilmiştir. Avrupa'da yükseköğretimi dönüştürmeyi amaçlayan Bologna Süreci'nin 2012 yılında ulaştığı aşamayı özetleyen ve geleceğe dair hedefleri belirleyen temel belgedir. 

Bükreş Bildirgesi, 26-27 Nisan 2012 tarihlerinde yapılan Bologna Bakanlar Konferansı’nda kabul edilmiştir. 2012 Bükreş Bakanlar Konferansında 47 Avrupa Yükseköğretim Alanı bakanlık delegasyonu, Avrupa Komisyonu temsilcileri, Bologna Süreci danışma üyeleri  ve  Bologna Takip Grubu ortakları bir araya gelmiştir. 

Avrupa’da yükseköğretimi dönüştürmeyi amaçlayan Bologna Süreci’nin 2012 yılında ulaştığı aşamayı özetleyen ve geleceğe dair hedefleri belirleyen temel belgedir. 

Bükreş Bildirgesi’nin Ana Çerçevesi 

Bildirge, Avrupa’da yaşanan ekonomik krize karşı çözüm olarak yükseköğretime yatırım yapılması gerektiğini vurgulamaktadır. Üniversitelerin, yaratıcı, eleştirel düşünebilen ve sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir.

Kalite güvencesinin tüm Avrupa genelinde standartlara uygun biçimde işletilmesi ve bu sayede yükseköğretimde şeffaflık ve hesap verebilirlik sağlanması amaçlanmıştır. Bükreş Bildirgesi, yükseköğretimin her kesim için erişilebilir olması gerektiğini, katılımcı yönetişim anlayışını zorunlu olduğunu temel almıştır. Üniversitelerin özerk ama hesap verebilir kurumlar olmasına özel bir atıf yapılmıştır. 

26-27 NİSAN 2012 TARİHLİ BOLOGNA BAKANLAR KONFERANSI’NDA KABUL EDİLEN BÜKREŞ BİLDİRGESİ

Potansiyelimizin en iyisini gerçekleştirmek: Avrupa Yükseköğretim Alanı’nı güçlendirmek

Biz, yükseköğretimden sorumlu Bakanlar olarak, Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın mevcut durumunu değerlendirmek ve gelecekteki öncelikleri belirlemek amacıyla 26-27 Nisan 2012 tarihlerinde Bükreş’te bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Gelecek için yükseköğretime yatırım yapmak

Avrupa’nın içinde bulunduğu ekonomik ve mali krizin yıkıcı sosyal etkileri, yükseköğretime ayrılan fonların azalmasına ve mezunların iş bulmalarıyla ilgili belirsizliklere yol açmaktadır. Mevcut zorlukların giderilmesinde yükseköğretim önemli bir araçtır. Güçlü ve hesap verebilen yükseköğretim sistemleri başarılı bilgi toplumları oluşturur. Yükseköğretim şimdi, her zamankinden fazla olarak, krizden kurtulma çabalarının merkezinde yer almalıdır.

Bu doğrultuda geleceğimize yatırım yapmak üzere, mümkün olan en fazla kaynağı yükseköğretime tahsis etmeyi taahhüt ediyoruz. Kurumlarımızı ekonomik büyüme ve demokrasilerimizin sürdürülebilir gelişimi için ihtiyaç duyulan yaratıcı, yenilikçi, eleştirel düşünen ve sorumluluk sahibi mezunlar eğitmeleri için destekleyeceğiz. Bu yolla genç işsizliğini azaltmak için çalışacağız.

Avrupa Yükseköğretim Alanı (AYA)’nın dünü, bugünü ve yarını

Bologna reformları Avrupa çapında yükseköğretimin görünümünü değiştirmiştir. Avrupa’daki yükseköğretim sistemleri artık birbirleriyle daha uyumlu ve karşılaştırılabilirdir. Kalite güvence sistemleri güven oluşumuna katkıda bulunmaktadır ve yükseköğretim yeterlilikleri sınırlar arasında daha tanınır olmuştur ve yükseköğretime katılım genişlemiştir. Bugün öğrenciler daha geniş eğitim fırsatlarından yararlanmaktadır ve hareketlilikleri artmıştır. Bütünleştirilmiş AYA vizyonu ulaşılabilir hale gelmiştir.

Fakat yine de, Bologna Sürecinin uygulanması raporundan da görüleceği üzere, değişimi sürekli hale getirmek için daha fazla çaba göstermek gerekecektir. Özellikle üç dereceli sisteme geçişi tamamlanması, AKTS kredilerinin kullanılması, Diploma Eki verilmesi, kalite güvencesi ve öğrenme kazanımlarının tanımlanması ve değerlendirilmesini de kapsayacak şekilde yeterlilikler çerçevesinin uygulanması konularındaki politikalarda daha fazla tutarlılık olmalıdır.

Aşağıdaki hedeflere yönelik olarak çalışacağız: Herkes için kaliteli yükseköğretim sağlamak, mezunların istihdamını artırmak ve daha iyi öğrenmenin bir aracı olarak hareketliliği güçlendirmek.

Bu hedeflere yönelik eylemlerimiz, ulusal uygulamalarımızın AYA’nın hedefleri ve politikalarıyla yakınlaştırılmasına temel sağlayacaktır. 2012-2015 dönemi için, Bologna eylem başlıklarının daha kapsamlı uygulanmasını amaçlıyoruz ve yükseköğretim kurumlarımızı ve paydaşları anlamlı değişiklikler yapmaları konusunda tam olarak destekleyeceğiz.

Herkes için kaliteli yükseköğretim sağlamak

Yükseköğretime erişimin genişletilmesi toplumsal ilerleme ve ekonomik kalkınma için bir ön koşuldur. Kaliteli yükseköğretime erişimi tümüyle genişletmek üzere ulusal tedbirler uygulanmasına karar verdik ve tüm AYA ülkelerinde yükseköğretimin ilerlemesini sağlamak ve bitirme oranlarını yükseltmek için çalışacağız.

Yükseköğretim kurumlarına giren ve bu kurumlardan mezun olan öğrenci toplulukları Avrupa nüfusunun çeşitliliğini yansıtmalıdır. Bundan sonraki çalışmalarımızı yükseköğretimde sosyal boyutu geliştirmek, eşitsizlikleri azaltmak ve rehberlik ve yönlendirme, önceki öğrenmenin tanınmasını da kapsayacak şekilde esnek öğrenme yolları ve alternatif geçiş yolları konularında yeterli öğrenci destek hizmetleri sağlamak üzere az temsil edilen gruplara yönelteceğiz. Söz konusu sosyal boyut ile ilgili akran öğrenmenin kullanılmasını teşvik etmekteyiz ve bu alandaki ilerlemeyi izlemeyi hedeflemekteyiz.

Öğrencileri, kendi öğrenmelerinin aktif katılımcıları olmaya dahil eden yenilikçi metotlarla belirlenmiş bir öğrenci-merkezli eğitimi teşvik edeceğimiz taahhüdünü yineliyoruz. Yükseköğretim kurumları, öğrenciler ve çalışanlar ile birlikte, destekleyici ve ilham verici bir çalışma ve öğrenme ortamı yaratılmasını kolaylaştıracağız.

Kalite güvencesi , güven inşa etmek ve sınır ötesi eğitim sağlamayı da içerecek şekilde AYA’nın sunduklarının çekiciliğini artırmak için gereklidir. Kalite güvencesi için kamusal sorumluluk taşıyacağımızı ve farklı paydaşları da bu sürece aktif olarak dahil edeceğimizi taahhüt ediyoruz. “Kalite Güvencesi için Avrupa Standart ve İlkeleri”nin (European Standards and Guidelines for Quality Assurance-ESG) uygulanması ile ilgili raporları için E4 grubuna (ENQA, ESU, EUA ve EURASHE) teşekkür ediyoruz. ESG’yi açıklığını ve kullanılabilirliğini geliştirmek üzere yeniden gözden geçireceğiz. Bu gözden geçirme, E4 Grubu’nun Education International, BUSINESSEUROPE ve EQAR ile işbirliği içinde hazırlayacakları başlangıç teklifi üzerinde temellenecektir ve Bologna İzleme Grubu’na sunulacaktır.

EQAR’ın dış değerlendirmesini memnuniyetle karşılıyoruz ve kalite güvence ajanslarını bu oluşuma üye olmaları için teşvik ediyoruz. EQAR tarafından tescilli ajansların AYA çapında faaliyette bulunmalarına izin verirken, ulusal gerekliliklere de riayet edeceğiz. Özellikle de, EQAR tarafından tescilli ajansların ortak ve çift derece programlarının kalite güvence sonuçlarını tanımayı hedefliyoruz.

Yükseköğretim için kamusal sorumluluk taşımayı taahhüt ediyoruz ve yükseköğretimin finansmanı ve yönetişimi ile ilgili diyalog başlatma ihtiyacının farkındayız. Ortak hedeflerimize ulaşmak için uygun finansman araçları geliştirmenin önemini kabul ediyoruz. Ayrıca, yükseköğretim kurumlarında daha etkili yönetişim ve idari yapıların geliştirilmesinin önemini vurguluyoruz. Tüm seviyelerdeki yönetişim yapılarına öğrencilerin ve personelin katılımlarını desteklemeyi taahhüt ediyoruz ve akademik özgürlüğü içeren özerk ve hesap verebilir yükseköğretim kurumları ile ilgili taahhüdümüzü yineliyoruz.

Avrupa’nın ihtiyaçlarına hizmet etmek üzere istihdam edebilirliği güçlendirmek

Günümüz mezunlarından çapraz, çok disiplinli ve yenilik (inovasyon) beceri ve yetkinliklerini toplumun ve iş piyasasının daha geniş ihtiyaçlarına cevap verebilecek güncel ve konuya özgü bilgiyle birleştirmeleri gerekmektedir. İşverenler, öğrenciler ve yükseköğretim kurumları arasındaki işbirliğini iyileştirmek yoluyla ve özellikle de mezunların yenilik ve girişimcilik potansiyellerinin artmasına yardım edecek çalışma programları geliştirerek istihdamı ve mezunların kariyerleri boyunca kişisel ve mesleki gelişimlerini güçlendirmeyi hedefliyoruz. Bunu işverenler, öğrenciler ve yükseköğretim kurumları arasındaki işbirliğini artırarak ve özellikle de, mezunların inovasyon, girişimcilik ve araştırma potansiyellerini artırmalarına yardımcı olacak programların geliştirilmesi yoluyla başaracağız. Hayat boyu öğrenme, değişen iş piyasası ihtiyaçlarını karşılamak için önemli bir faktördür ve yükseköğretim kurumlarının, işgücü becerilerinin yükseltilmesini de kapsayacak şekilde bilginin transferi ve bölgesel gelişimin güçlendirilmesinde merkezi rolü vardır.

Daha iyi öğrenme için hareketliliği güçlendirmek

Öğrenme hareketliliği, AYA ve dışındaki sınır ötesi işbirliğini genişletmek, öğrencilerin istihdam edilebilirliğini ve yükseköğretimin kalitesini artırmak için gereklidir. Yükseköğretimin uluslararasılaşmasını teşvik etme çabalarımızın bütüncül bir parçası olarak, “Daha iyi Öğrenme için Hareketlilik” stratejisini, hareketlilik hedefiyle birlikte kabul ediyoruz.

Eşit erişim ve hareketlilik fırsatları sağlamak için öğrencilere yeterli mali destek verilmesi gereklidir. Bu bağlamda ulusal kredi ve hibelerin AYA çevresinde taşınabilirliği taahhüdümüzü yinelemekteyiz ve Avrupa Birliği’nden politikaları aracılığıyla bu çabamızda bizleri desteklemesini beklemekteyiz.

Örgün, yaygın ve resmi olmayan öğrenmelerin tanınmasını da kapsayacak adil bir akademik ve mesleki tanınma AYA’nın merkezindedir. Bu, öğrencilerin akademik hareketliliğine doğrudan fayda sağlar, mezunların mesleki hareketlilik şanslarını iyileştirir ve yakınsama ve edinilen güven derecesinin doğru biçimde ölçülmesini sağlar. Etkili ve uygun tanınmanın önündeki engelleri kaldırmalıyız. Böylelikle ulusal mevzuatlarımızı Lizbon Tanınma Sözleşmesi doğrultusunda yeniden gözden geçireceğimizi taahhüt etmekteyiz. Avrupa Tanınma Alanı El Kitabı (European Area of Recognition – EAR)’nı memnuniyetle karşılıyoruz ve bu dokümanın yurtdışında alınan yeterliliklerin tanınmasında bir ilkeler seti ve başarılı uygulamalar dokümanı olarak kullanılmasını tavsiye ediyoruz.

Daha geniş bir AYA yaklaşımının bir parçası olarak yükseköğretim kurumlarını daha fazla ortak program ve derecelergeliştirmeleri yönünde teşvik ediyoruz. Ulusal kapsamda işbirliği ve hareketlilik önündeki engelleri ortadan kaldırmak üzere ortak programlar ve derecelerle ilgili ulusal kural ve uygulamaları yeniden gözden geçireceğiz

Dünyadaki diğer bölgelerle işbirliği ve uluslararası açıklık, AYA’nın gelişimi için temel faktörlerdir. 2007’deki “Küresel Düzlemde AYA” stratejisinde ortaya konan stratejik önceliklerle uyumlu AYA hedef ve ilkelerini küresel bir anlayışla incelemeyi taahhüt ediyoruz. Uluslararasılaşmayla ilgili gelişmelere yönelik ilkeler sunmak amacıyla 2015 yılına kadar stratejinin uygulanmasını değerlendireceğiz. Bologna Politika Forumu diyalog için fırsat oluşturmaya devam edecek ve formatı küresel ortaklarımızla birlikte daha fazla geliştirilecektir.

Siyasi hedeflere destek olmak üzere veri toplanma ve şeffaflık konularında iyileştirme

Yükseköğretimle ilgili bilgi ve verilen kalitesinin geliştirilmesini memnuniyetle karşılıyoruz. Özellikle istihdam edebilirlik, sosyal boyut, hayat boyuöğrenme, uluslararasılaşma, hibe/kredilerin taşınabilirliği, öğrenci ve personel hareketliliği konularında daha hedefe yönelik veri toplanmasını teşvik ediyoruz. Reformların uygulanması ile ilgili izleme yapmasını Eurostat, Eurydice ve Eurostudent’tan rica ediyoruz ve 2015 yılında bize bu konuda bir geri bildirim raporu sunmalarını istiyoruz.

Gönüllü akran öğrenme sistemini geliştireceğiz ve bu sistemi Avrupa yükseköğretiminin karşılaştığı zorlukları cevaplayacak dinamik bir yol olarak iyi uygulamaları teşvik etmek ve Bologna reformlarının uygulama düzeyini değerlendirmek üzere isteyen ülkeler için gözden geçireceğiz (AYA Akran Öğrenme Girişimi).

Yükseköğretim sistemlerini halk ve özellikle de öğrenciler için daha anlaşılır hale getireceğiz. Mevcut ve gelişmekte olan şeffaflık araçlarının iyileştirilmesini destekleyeceğiz. Böylelikle bu araçlar daha kullanıcı odaklı ve deneysel kanıta dayandırılabilecektir.

2012-2015 için Önceliklerin Belirlenmesi

Ulusal seviyede, ilgili paydaşlarla ve yüksek öğretim kurumlarıyla birlikte aşağıdaki önceliklerin gerçekleştirilmesi planlanmıştır:

– 2012 Bologna Uygulama Raporu’nun bulgularını kapsamlı bir şekilde yansıtacak ve sonuç ve önerilerini de dikkate alacağız;
– Az temsil edilen grupların yükseköğretime erişiminin artırılmasına yönelik hedefler tespit edeceğiz ve yükseköğretime erişimi genişletecek ve bitirme oranlarını artıracağız;
– Öğrenci merkezli öğrenme ve yenilikçi öğretme yöntemlerini ve destekleyici ve ilham verici bir çalışma ve öğrenme ortamı yaratılmasını güçlendirecek koşulları oluşturacağız, bununla birlikte, öğrenciler ve çalışanların tüm yönetişim seviyelerinde yer alması için çalışmaya devam edeceğiz;
– Bir taraftan EQAR (European Quality Assurance Registrar) tarafından tescilli kalite güvence ajansları faaliyetlerini Avrupa Yükseköğretim Alanı (AYA)’na yaymaya devam ederken, diğer taraftan ulusal gerekliliklere riayet edilecektir;
– Özellikle eğitim programlarının geliştirilmesinde, istihdam edebilirliği, yaşam boyu öğrenmeyi, problem çözme ve girişimcilik becerilerini işverenlerle iyileştirilmiş işbirliği yoluyla artırmayı hedefliyoruz;
– Ulusal yeterlilikler çerçevesi, AKTS ve Diploma Eki uygulamalarının öğrenme kazanımları temelli olmasını sağlayacağız;
– AYA ile uyumlu ulusal yeterlilik çerçevelerinin uygulanmasını 2012 yılına kadar tamamlayamamış ülkeleri çalışmalarını hızlandırmaya bu görev için yeniden gözden geçirtilmiş bir yol haritası sunmaya davet edeceğiz;
– “Daha İyi Öğrenme için Hareketlilik” stratejisindeki tavsiyeleri uygulayacağız ve ulusal hibe ve kredilerin AYA çevresinde tam olarak taşınabilir olmasına çalışacağız;
– Ulusal mevzuatlarımızın Lizbon Tanıma Sözleşmesi’ne tam uygunluğunu gözden geçireceğiz ve ileri tanınma uygulamaları için EAR (Avrupa Tanınma Alanı) el kitabının kullanılmasını teşvik edeceğiz.
– AYA içinde araştırma ve teknolojiye dayanan bilgi temelli ortaklıkları destekleyeceğiz.
Avrupa düzeyinde, 2015 Bakanlar Konferansı hazırlıkları doğrultusunda ve ilgili paydaşlarla birlikte aşağıdaki önceliklerin gerçekleştirilmesi planlanmıştır :
– “Daha İyi Öğrenme için Hareketlilik Stratejisi” nin ve Bologna Süreci’nin uygulanmasının izlenmesini Eurostat, Eurydice ve Eurostudent’dan isteyeceğiz;
– Bologna reformlarının uygulanması ile ilgili iyi uygulama örneklerinin paylaşılmasını ve akran öğrenmesini kolaylaştıracak olan AYA Akran Öğrenme İnisiyatifini 2013 yılı itibariyle geliştirecek ve uygulayacağız;
– Bir taraftan üçüncü düzeyde (doktora) kalitenin, şeffaflığın, istihdam edebilirliğin ve hareketliliğin nasıl teşvik edilebileceğini araştırırken diğer taraftan, AYA ile Avrupa Araştırma Alanı arasında ek köprüler kuracağız;
– AKTS Kullanıcı El Kitabı’nı devam eden öğrenme kazanımları ve önceki öğrenmenin tanınması çalışmaları doğrultusunda güncelleyeceğiz;
– Yeterlilikler çerçevelerinin uygulamada nasıl çalıştığı, öğrenme kazanımları ile ilgili bağın vurgulanması ve ulusal kapsamda kısa kademe yeterliliklerini Avrupa Yükseköğretim Alanında Yeterlilikler Çerçevesi’nde nasıl dikkate alınacağı ile ilgili çalışmaları koordine edeceğiz;
– Yükseköğretimin sosyal boyutuyla ilgili akran öğrenmenin teşvik edileceği bir pilot projeyi başlatacağız, aynı zamanda AYA içinde sosyal boyutla ilgili alınan inisiyatifleri izleyecek ve iyi uygulama örneklerini toplayacağız;
– Kalite Güvencesi için Avrupa Standart ve İlkeleri (ESG-European Standards and Guidelines)’nin 2015 yılında uygulanması için yeniden gözden geçirilmesini önereceğiz;
– Ulusal kapsamda hareketlilik ve işbirliğine yönelik engelleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak program ve derece oluşturulmasına dair ulusal mevzuat ve uygulamalarımızı gözden geçireceğiz;
– “Küresel Düzlemde Avrupa Yükseköğretim Alanı” Stratejisinin uygulanmasını değerlendireceğiz;
– Şeffaflık politikaları için AYA ilkeleri geliştireceğiz ve mevcut ve gelişmekte olan şeffaflık araçlarını izlemeye devam edeceğiz.


2015 yılı Avrupa Yükseköğretim Alanı Bakanlar Konferansı için Ermenistan’da (Erivan) yeniden buluşacağız.

Atıf

0
atıf

Atıf (citation / reference)  bilimsel, akademik veya entelektüel bir çalışma aşamasında kullanılan bilgi, düşünce, veri ya da ifadelerin ilk kaynağının belirtilmesinde kullanılan tanımdır.  Bilimsel çalışmaların güvenilirliğini artıran en önemli bir mekanizmalardan biridir.

Atıf, bir yazarın kendi görüşlerini başkalarının çalışmalarından ayırt etmesine, bilimsel dürüstlüğü korumasına ve kullanılan bilginin doğruluğunun denetlenebilmesine imkân tanımakta, bilimsel araştırmaların güvenilirliğini denetleyen önemli bir mekanizma olarak işlev görmektedir.

Atıf sayesinde; bilimsel ve entelektüel çalışmada kullanılan fikirlerin kökeni izlenebilmekte, bilimsel birikimin kuşaklar arasında aktarımı sağlanmakta, intihal (plagiarism) engellenmekte, akademik iletişim ve bilgi üretim halkası süreklilik kazanmaktadır.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri

0

Yargıçlar Sendikası tarafından düzenlenen Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Öneriler, 2023 yılı  Haziran ayında hazırlanarak; Adalet ve Kalkınma Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, İyi Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, Halkların Demokratik Partisi genel başkanlıkları ile TBMM Anayasa Komisyonu ve TBMM Adalet Komisyonu ve Türkiye Barolar Birliği Başkanlıklarına gönderilmiştir.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri; Anayasa’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ilişkin Öneriler, 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ilişkin Öneriler ve 3087 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kurulu Kanunu’nun Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına ilişkin Öneriler’den oluşmaktadır.  Görüş ve önerilerin ekindeki taslak metinler bir manifesto eşliğinde ilan edilerek ilgili kurumlara gönderilmiştir.

Yargıçlar Sendikasının Yargı Bağımsızlığına ilişkin Görüş ve Önerileri

Genç Cumhuriyetimiz 100. yaşına ulaştı. Cumhuriyet Devrimiyle birlikte; ulusal egemenliğimizi kurmak ve sürdürmek için,  büyük toplumsal dönüşümler yaşadık. Aynı zamanda, bir aydınlanma devrimi olan Cumhuriyet ile ulusumuz derin kültürel zenginliklerinin verdiği özgüvenle uygar toplumlar arasında saygın yerine kavuştu. Oligarşik ve vesayetçi  devlet anlayışının halkın egemenliğine yönelik güç odaklı müdahalelerinin, kaynağı ve amacı ne olursa olsun demokrasimize zarar verdiğini gördük. En son 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşadığımız darbe girişimi;  siyasetin kuralları değiştirerek ve anayasal kurumları  ele geçirerek iktidarını sürdürme arayışlarının çok tehlikeli sonuçları olduğunu ve her zaman demokrasimize zarar verdiğini bize açıkça gösterdi.

Anayasal demokrasimiz; açık, çoğulcu ve katılımcı bir demokratik toplumu öngörüyor.  2012 yılından bu yana sendikamız, demokratik toplum düzeninin anılan gerekleri yanında; hukuk devleti anlayışının olmazsa olmazı,  güçler ayrılığı ilkesinin savunucusu olmaktan asla ödün vermiyor. Yargıçlar Sendikası olarak; anayasal iktidarı paylaşan yasama, yürütme ve yargı güçleri arasındaki ilişkinin birbirleri arasında üstünlük üzerine değil, bu organlar arasında medeni bir işbölümü üzerine kurulması gerektirdiğine inanıyoruz. Yasama ve yürütme organlarının; yargı bağımsızlığının gerektirdiği özen ve duyarlılığı her zaman göstermesini bekliyoruz.

Yargı Etiği Belgeleri

Ülkemiz; Cumhuriyetimiz 100. Yılında, yasama organının temsilcilerini ve yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı’nın belirleneceği bir seçime gidiyor. Halkımız seçimini yapacak, yasama organına, temsilcilerini gönderecek ve  yürütme görevini adaylar arasından layık gördüğüne verecektir. Geldiğimiz aşamada; seçimlere bu olağan sonuçları dışında olağanüstü anlam ve sonuçlar yüklenmesinden endişe duyuyoruz. Halkımızın; kutuplaşarak ayrışmak yerine, uzlaşarak bütünleşmesi gerektiğine inanıyoruz. Uzlaşma kültürü için; toplumun salt siyasal partiler aracılıyla ve seçimlerle değil; sürekli ve her durumda örgütlü sivil toplum olarak demokratik kitle örgütleri aracılığıyla yönetime katılması ve kamuoyu denetimi yoluyla yasama, yürütme ve yargı organlarını denetime tabi tutması gerektiğini düşünüyoruz.

Sendikamız bugüne kadar; ülkemizde özgürlükler, toplumsal eşitlik, hukukun üstünlüğü, yargıç ve savcıların sadece mesleki liyakat esas alınarak seçimi ve kariyer yapması, yargının toplumsal saygınlık ve güvenilirliğinin sağlanması, mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıçlık güvencesinin korunması için evrensel değerlerden aldığı güçle örgütlü mücadelesini sürdürdü. Gücünü; tarafsız, bağımsız ve güvenilir yargının toplumun adalet gereksinimini tatmin etmesinin sağlayacağı üstün toplumsal yarara olan inancından aldı. Artık; tamamen sivil bir iradeyle, başkaca bir gücün desteğine ihtiyaç duymadan, siyasetin gölgesinde kalmadan, yargıç ve savcılar olarak yalnızca  mesleki özgüvenimiz ve toplumun adalet gereksiniminin bağımsız ve güvenilir yargı eliyle tatmin edilebileceğine olan inancımız ile kurduğumuz sendikal örgütlenmemizin; yargıç ve savcıların katılımı ile niceliksel olarak güçlenmesinin ve yargı kamuoyundaki temsil yeteneğini arttırmasının zamanının geldiğini düşünüyoruz.

Her bir meslektaşımızı; mutlak saygı duyulması gereken kişisel inançları, kimlikleri, değerleri üzerinden ayrıştırılmak yerine onlardan  bağışıklanarak; mesleki onurumuz, tarafsızlık ve bağımsızlık değerlerimiz etrafında sendikamıza katılmaya çağırıyoruz.

Örgütlü gücümüz ile toplumla dayanışma içinde, yasama ve yürütme ile medeni bir işbölümü anlayışıyla ama tarafsızlık ve bağımsızlık değerlerimizden asla ödün vermeden; sağduyu içinde yargıya olan güveni azaltan, saygınlığımızı gölgeleyen her türlü uygulamaya direneceğiz.

Savunduğumuz bu ilkeler ışığında;

✓ Tarafsızlığımızın gereği olarak, siyasal iktidarların etki ve yönlendirmesine açık yargı bürokrasisinin oluşmasını REDDEDİYORUZ.

✓  Yargıç ve savcıların iradesi ile ekli önerimizde belirttiğimiz demokratik ilkeleri görmezden gelen kurallara dayalı biçimde oluşturulmuş Hakimler ve Savcılar Kurulu yapılanmalarını REDDEDİYORUZ.

✓  Yine yürürlükte bulunan Anayasa gereği TBMM’nin nitelikli çoğunluğunun uzlaşması ile belirlenecek temsilciler yerine siyasal partilerin kendi aralarındaki paylaşmaya  göre belirlenen temsilcilerden oluşmuş Hakimler ve Savcılar Kurulu yapılanmalarını da REDDEDİYORUZ.

✓  Bağımsızlığımızı gölgeleyen, kıdem ve  liyakat gibi kolay uygulanıp, denetlenebilecek ilkelere aykırı, kayırmacı ve dışlayıcı görüntü veren mesleki seçim ve atamaları REDDEDİYORUZ.

✓  Eşit ve nesnel değerlendirme ilkeleri ile bağdaşmayan, kamuoyu ve yargı denetimine olanak tanımayan mesleğe alım yöntemlerini REDDEDİYORUZ.

✓ Mesleki özgüvenimizi zedeleyen, yargıçlık güvenceleri ile asla uyuşmayan, mesleki saygınlığımız, değerlerimiz ve yargının kabul edilmiş  etik ilkeleriyle ilişkilendirilmemiş  siyasal tasfiye ve/veya kadrolaşma görüntüsü veren uygulamaları REDDEDİYORUZ.

✓ Diğer yargıç ve savcıların adil ve tarafsız karar verme motivasyonunu engelleyecek biçimde, evrensel hukuk ilkeleri dışına çıkılarak politik saiklerle yapılan soruşturma ve disiplin uygulamalarını REDDEDİYORUZ.

✓  Yargının verimliliğini, meslektaşlarımızın çalışma isteğini azaltan yargı içinde çalışma uyumunu bozan, kıdem ve liyakat ilkeleri ile açıklanamayan unvanlı atamaları ve yer değiştirme atamalarını REDDEDİYORUZ.

✓  Adil yargılanma hakkını, mahkemeye erişim hakkını kısıtlayıcı sonuçlara neden olan iş yükü, yargılama  süreleri (hedef süre vb.) gibi düzenlemeleri REDDEDİYORUZ.

✓  Yargıçlar arasında mesleki eşitlik ilkesini bozan, özlük haklarındaki nesnellikten uzak farklılaşmaları REDDEDİYORUZ.

✓  Meslektaşlarımızın kariyeri, toplumsal saygınlığı ve temsil ettiği değerlerin gerekleri ile bağdaşmayan düşük ücret  politikalarını REDDEDİYORUZ.

✓ Adalet hizmetini sağlamak için birlikte çalıştığımız özverili adalet personelinin yoksulluk sınırının altında ücrete mahkum eden uygulamaları REDDEDİYORUZ.

Değindiğimiz temel sorunları örgütlü sendikal mücadelemizin odağı olarak ele aldık ve almaya devam edeceğiz.

Tüm bu sorunları; demokratik bir kitle örgütü olarak, barolar ve diğer yargı örgütleri ile dayanışma içinde kalmak suretiyle, yasama – yürütme ile işbirliği yaparak ve sağlıklı iletişim kurarak, sağduyuyla, çözüm odaklı bir yaklaşım içinde ve meslektaşlarımızın kitleselleşmemize verdikleri ve verecekleri destekten gücümüzü alarak çözeceğiz ya da çözümüne katkıda bulunacağız.

-Bu hedefte uzun çalışmalar sonucu hazırladığımız, yargıya ilişkin Anayasa, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu ile 3087 sayılı Hakimler ve Savcılar Kurulu Kanunu metinlerinde yapılması gereken değişikliklere ilişkin önerilerimizi, dikkate alınması temennisi ile tüm Siyasal Parti Başkanlıklarına, Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı’na, TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu Başkanlıklarına sunuyoruz .

Demokratik bir ülkede barış içinde, eşit, güvende ve  hakça bir yaşam için adalet, adalet için tarafsız ve bağımsız bir yargı istiyoruz. Hukuk devletine olan inancımızı, ulusumuza ve Cumhuriyetimizin laik, demokratik, sosyal devlet niteliklerine  olan bağlılığımızı  saygı ile  kamuoyuna duyuruyoruz.

                                                                                                                                              YARGIÇLAR SENDİKASI

                6087 SAYILI HAKİMLER VE SAVCILAR KURULU KANUNU DEĞİŞİKLİK   ÖNERİLERİ;

Madde. 1

6087 Sayılı Kanunda geçen Hakimler ve Savcılar Kurulu Kanunun adı Adalet Yüksek Kurulu olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe :

Kurul sadece hakim ve savcılar ile ilgili işlem yapmamakta olup hakim ve savcılık adaylığına kabul ile birlikte staj bitiminde mesleğe kabul kararı veren kurul olarak görev yapması öngörüldüğünden, henüz hakim, savcı olmayan kişilerle ilgili olarak karar veren kurul olması nedeniyle adalet kurulu olarak adlandırılmıştır.

Madde. 2

6087 Sayılı Kanun da geçen Hakimler ve Savcılar Kurulu ibaresi Adalet Yüksek Kurulu olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe: Bu kanunun birinci maddesiyle uyumlu olmasının sağlanması için değiştirilmiştir.

Madde. 3

6087 sayılı kanunun 5.maddesinin 3.fıkrası kaldırılmıştır.

Gerekçe: Adalet Bakanının yargı bağımsızlığı ilkesinin zedelenmemesi için hakim üzerinde gözetim yapma yetkisi veren düzenleme kaldırılmıştır.

Madde. 4

6087 sayılı Kanunda geçen daire ibaresi 1,2, ve 3. Daire olarak, Daire Başkanı ibaresi 1. ,2. ve 3. Daire Başkanları ibaresi olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kurulu’nun üç daire olarak çalışması öngörüldüğünden bu değişiklik yapılmıştır.

Madde. 5

6087 Sayılı Kanunun 3. maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir

Adalet Yüksek Kurulu 19 kişiden oluşur;

Genel Kurul ile biri adlî yargı hâkimlerinin, biri adlî yargı ve idari yargı savcılarının, biri idarî yargı hâkimlerinin özlük işlerinden sorumlu üç daire halinde çalışır.

Kurul üyelerinin üçü Yargıtay, üçü Danıştay Başkan ve üyelerinin; üçü Yargıtay ve Danıştay Savcılarının; kendi aralarında ve gizli oyla yapacağı seçimle belirlenir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, en az biri hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Eşgüdüm Kurulunun üniversite öğretim üyeleri arasından; üç üyeyi Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulunun/Yönetim Kurulunun avukatlar arasından göstereceği üç katı kadar aday içinden, iki üyeyi Adli Yargı ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi hakimleri, iki üyeyi İdari Yargı İlk Derece Mahkemesi ve Bölge İdare Mahkemesi hakimleri ve savcıları arasından seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yapacağı bu seçimden önce, adaylar, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan her siyasal partinin eşit sayıda temsil edileceği bir komisyon tarafından dinlenir. Bu komisyon, her bir adayın başvuru dosyasını inceleyerek hazırlayacağı raporu Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna sunar. Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimini üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla ve gizli oyla yapar.

Adalet Yüksek Kurulu üyelerinin görev süresi altı yıldır. Süresi biten üye yeniden seçilemez. Kurul üyeleri, görevlerinin devamı süresince kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.

Adalet Yüksek Kurulunun, adlî yargı hâkimlerinin özlük işlerinden sorumlu dairesinde, Yargıtay, bölge adliye mahkemeleri ve ilk derece adliye mahkemelerinden seçilen 5 hâkim üye ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen bir avukat ve bir öğretim üyesi; adlî yargı savcılarının özlük işlerinden sorumlu dairesinde Yargıtay, Danıştay bölge adliye ve mahkemeleri ve ilk derece adliye mahkemelerinden seçilen 3 savcı üye ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen bir avukat ve bir öğretim üyesi; idarî yargı hâkimlerinin özlük işlerinden sorumlu dairesinde, Danıştay, bölge idare mahkemeleri ve ilk derece idare mahkemelerinden seçilen 5 hâkim üye ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen bir avukat ve bir öğretim üyesi görev yapar.

Adalet Yüksek Kurulu içindeki her bir dairenin üyeleri, gizli oyla ve salt çoğunlukla daire başkanlarını seçerler. Daire başkanlarının katılımıyla Adalet Yüksek Kurulunun genel yönetiminden sorumlu bir Başkanlık Kurulu oluşturulur. Başkanlık Kurulu üyesi daire başkanlarından her biri, Adalet Yüksek Kurulunu temsil etmek üzere iki yıl için başkanlık görevini üstlenirler.

Adalet Yüksek Kurulunun kendisine bağlı bir Genel Sekreterliği ve Teftiş Kurulu bulunur. Genel Sekreter ile Teftiş Kurulu Başkanı ve Teftiş Kurulunda görev yapacak hâkim müfettişler Genel Kurulun teklifi üzerine Başkanlık Kurulu tarafından atanır.

Adalet Bakanı, Kurulun daveti ya da kendi istemi üzerine, gerekli gördüğü açıklamaları yapmak ya da bilgileri paylaşmak amacıyla Adalet Yüksek Kurulu toplantılarına katılabilir.

Adalet Yüksek Kurulu çalışma usulü, Dairelerin ve Genel Kurulun görev ve yetkileri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usulleri ile Genel Sekreterlik ve Teftiş Kurulunun oluşum biçimi ve görev ve yetkilerine ilişkin usul ve esaslar kanun ve yönetmelikle düzenlenir.

Gerekçe: Bağımsız ve tarafsız yargının hukuk devletinin olmazsa olmazı olması nedeniyle yürütme erkinden olan Adalet Bakanının ve Bakan Yardımcısının kurulda bulunmaması ve yargının her kademeden temsili gerekmektedir. Bağımsız yargı, yönetilenlerin yasama ve yürütme organları karşısındaki en temel güvencesidir. Bu güvence nedeniyle ki, kuvvetler ayrılığına dayalı hukuk devletinin kurumsallaşarak yaşama geçmesini sağlar. Anayasamızın 6. maddesi, yargı egemenliği de dahil bütün egemenliğin Türk milletine ait olduğunu ve milletin bu egemenliği yetkili organlar eliyle kullanacağını düzenler. Bu yüzden mahkeme kararlarının başında daima “Yüce Türk Milleti Adına” ifadesi geçer. Ayrıca anayasa koyucu “mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138.maddede objektif bağımsızlığa, “hâkimlik ve savcılık teminatı” başlıklı 139. maddede kişisel bağımsızlığa vurgu yapmıştır.

Ancak yargı bağımsızlığının tam olarak gerçekleştirilmesi ve kurumsallaşması için “hâkimlik teminatı”nın sağlanmasının yanında, yargının yönetim ve denetiminin nasıl yapıldığı büyük bir öneme sahiptir. Yargının yönetimi ve denetimi yetkisi, bağımsız yargısal idari kurullara verilmesi yargıç teminatı için en temel koşuldur. Kurulun bağımsızlık, objektiflik, tarafsızlık ve şeffaflık temelinde uluslararası standartlar ve karşılaştırmalı hukuk verileri ışığında geniş tabanlı temsil esasına göre yeniden yapılandırılması gerekmiştir. Bu tartışmanın en önemli boyutlarından biri hâkimlerin hangi organ tarafından seçildiği ve atandığıdır. Karşılaştırmalı hukukta hâkimlerin seçimi ve atanması konusunda beş farklı yöntemin varlığı göze çarpmaktadır. Bunlar;

1. Halk tarafından seçim ve atanma,

2.Yasama Organı tarafından seçim ve atanma,

3, Yürütme Organı tarafından seçim ve atanma,

4. Bizzat Hâkimler tarafından seçim ve atanma,

5. Bağımsız yargısal idari kurullar tarafından seçim ve atanma.

Bu yöntemlerin her birinin yararlı ve sakıncalı yanları vardır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı ülkelerde hâkimler halk tarafından seçilebilmekte ve yine halk tarafından görevden alınabilmektedir(Recall). Bu durum kuvvetler ayrılığının doğal bir sonucu olarak görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yaklaşık 38 eyalette hâkimler halk tarafından seçilmektedir.

Bu uygulama yasama ve yürütme egemenliği gibi yargı egemenliğinin de sahibinin halk olduğuna duyulan inancı göstermektedir. Öyle ki bazı davalarda halk jüri sistemi vasıtasıyla bizzat yargılamaya da katılmaktadır. Böylece halk, yargı erkini kullanma yetkisini sadece mahkemelere devretmemekte, bazı hallerde doğrudan kendisi kullanabilmektedir. Ancak bu düzenlemeler, son zamanlarda, uygulandığı ülke olan ABD’de bile haklı olarak yoğun eleştirilere uğramaktadır. Özellikle hâkimlerin halk tarafından seçilmesi beklenen yararı sağlamadığı gibi, yargının siyasallaşmasını artırmakta ve hâkim seçiminde halkın o anki siyasal sorunların etkisinde kalarak oy kullanma olasılığı nedeniyle nitelik arka planda kalabilmektedir.

Yargının yönetimi ve denetimini yapmak üzere kurulan bağımsız yargısal kurullar, son yıllarda ülke sınırlarını aşarak uluslararası bir nitelik kazanmaya başlamıştır. HSYK benzeri yargı kurullarına sahip olan Fransa, İtalya, Belçika, İspanya, Portekiz, İrlanda, Polonya, Macaristan, Bulgaristan, Estonya, Litvanya, Slovakya ve Romanya gibi bazı Avrupa ülkelerinin uygulamalarına bakıldığında, bu ülkelerdeki yargı kurullarının kurumsallaşmalarını tamamlamak üzere oldukları görülmektedir. Bu bağlamda 2002 yılında kurulan ve HSYK’nın da 2005 yılından bu yana gözlemci sıfatıyla üye olduğu, Avrupa Yargı Kurulları Ağı,4 Avrupa’daki tüm yargı kurullarını, ortak bazı standartlara ulaştırmaya çalışmaktadır. Bu süreçte çeşitli ülkeler kendi sistemlerini diğerleriyle kıyaslayarak gözden geçirme fırsatına sahip olmuşlardır. Bu çabalar ile yargı organının her türlü baskı ve etkiden uzak bir şekilde yönetilebilmesi ve denetlenebilmesi hedeflenmektedir. Günümüzde giderek artan tartışmalar, ülkemizde yargının yönetimi ve denetimi konusunda bazı yaşamsal sorunların olduğunu göstermektedir. Aynı zamanda siyasal parti başkanı olabilen Cumhurbaşkanının bizzat seçtiği kişilerin HSK üyesi olarak görev yapması ve Adalet Bakanı ve Bakan Yardımcısının üyeliği ve yetkileri, Kurulun siyasetin etkisinde görev yaptığı algısına neden olacağından kuruldaki görevlerine son verilmiş ve seçim usulü değiştirilmiştir. Adli ve idari yargı ile adli yargı ve idari yargı cumhuriyet savcılarının görevleri ve yetkileri farklılık arz ettiğinden Adalet Yüksek Kurulunun üç daire şeklinde yapılandırılması gerekmiştir.

Madde. 6

6087 Sayılı Kanunun 4. Maddesi b bendi” hakim ve savcıların adaylığa kabul edilecek olanlar ile hakim ve savcılık mesleğine kabul edilecek olanlar” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Siyasetin etkisi ile verilecek adaylığa kabul kararı ile staja başlayan kişilerin ileride hakim ve savcı mesleğini icra etmeleri nedeniyle siyasetten bağımsız bir görüntü vermenin yargıda en temel kurallarının başında gelen “adil olmak kadar adil görünmek de gerekir” kuralına uygun olarak getirilmiştir.

Madde. 7

6087 Sayılı Kanunun 6.maddesinin 1. Fıkrası kurul başkan ve başkan vekillerinden oluşur şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Adalet yüksek Kurulunun üç daire şeklinde çalışması öngörüldüğünden bu değişiklik yapılmıştır.

Madde. 8

6087 sayılı. Kanunun aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir

Adalet kurulu 3 daire şeklinde görev yapar.

a. 1. Daire Adli Yargı Hakimlerinin özlük işlerinden sorumlu olup Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi yargıçlarından iki üye, Yargıtay üyelerinden 3 üye, Yüksek Öğrenim Kurumlarından bir üye ve avukat bir üyeden oluşur.

b. 2. Daire İdari Yargıda görev yapan hakimlerin özlük işlerinden sorumlu olup İdari Yargı İlk Dereceve Bölge İdare Mahkemesinde görev yapan hakimler arasından iki üye, Danıştay dan 3 üye, Yüksek Öğretim Kurumlarından seçilen bir üye, avukatlardan seçilen bir üyeden oluşur.

c. 3. Daire Adli ve İdari Yargı Savcılarının özlük işlerinden sorumlu olup Yargıtay Cumhuriyet Savcılığından seçilen 3 üye, avukatlardan seçilen bir üye, akademisyenlerden seçilen bir üyeden oluşur.

Gerekçe: Adalet hizmetlerinin yürütülmesinde farklı kurallara tabi olan yargı birimlerinde çalışan hakim ve savcıların çalışma usullerinin farklılığı, sorunların çözümünde daha isabetli kararlar alınmasının sağlanması için Adalet Yüksek Kurulunun Adli, idari yargı hakimleri ile savcılarla ilgili işlem yapma görev ve yetkisi adli yargı hakimlerinin özlük işlerinden sorumlu daire, idari yargı hakimlerinin özlük işlerinden sorumlu daire ve savcılarının özlük işlerinden sorumlu daire olarak çalışması öngörülmüştür.

Madde. 9

6087 sayılı kanunun 9.maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Birinci Dairenin görevleri şunlardır:

1) Adli yargıda görevli Hâkimler ile ilgili olarak yetki verme,

2) Kadro dağıtma,

3) Müstemir yetkileri düzenleme,

4) Yıllık ve mazeret izinleri dışında her türlü izin verme,

5) Eğitim programlarına katılmaya ilişkin izin verme işlemlerini yapmak.

6) Hâkimlerin görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarına ilişkin denetleme işlemlerini Teftiş Kuruluna yaptırmak.

7) Hâkim hakkındaki ihbar ve şikâyetleri inceleyip gereğini yapmak.

8) Hâkimlerin görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hâl ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını Kurul müfettişleri veya müfettiş yetkilerini haiz kıdemli hâkim eliyle araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri ile inceleme ve soruşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin işlemler için teklifte bulunmak.

9) İlgili kanunlarda verilen görevlerin yerine getirilmesi bakımından en yakın mahkeme veya hâkimlikleri belirlemek.

10) Meslek öncesi eğitimde staj mahkemelerini belirlemek.

11)Bölge adliye ve bölge idare mahkemesi daireleri arasındaki iş bölümü ile ilk derece mahkemeleri arasındaki iş dağılımını karara bağlamak.

12) Genel Kurul tarafından verilen diğer işleri yapmak.

(2) İkinci Dairenin görevleri şunlardır:

İdari yargıda görevli Hâkimlerin

1) Her türlü yükselme ve birinci sınıfa ayırma işlemlerini yapmak,

2) Görevlerinden dolayı veya görevleri sırasındaki suç soruşturması ile disiplin soruşturma ve kovuşturması sonucu hakkında karar vermek

3) Disiplin veya suç soruşturma ve kovuşturması nedeniyle geçici yetkiyle yer değiştirmesine veya görevden uzaklaştırılmasına karar vermek,

4) Meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar vermek,

5) Diğer kurumların geçici görevlendirme ve nakil taleplerine ilişkin izin işlemlerini yürütmek.

6)Hâkim adaylarını mesleğe kabul etmek.

7) Hâkimlik ve savcılık görevine tekrar atanma ile diğer hizmetlerden mesleğe atanma talepleri hakkında karar vermek.

8) Meslekten çekilme, çekilmiş sayılma ve görevin sona ermesi hakkında karar vermek.

9) Genel Kurul tarafından verilen diğer işleri yapmak.

10) hakim ve savcı adaylığına kabul kararını vermek

3. Daire Adlive idari yargı savcılarının her türlü özlük işlerini yapmakla görevlidir.

Adli ve idari yargıda görevli savcılarla ile ilgili olarak;

1) Atama

2) Yetki verme,

3) Kadro dağıtma,

4) Müstemir yetkileri düzenleme,

5) Yıllık ve mazeret izinleri dışında her türlü izin verme,

6) Eğitim programlarına katılmaya ilişkin izin verme, işlemlerini yapmak.

7)Görevlerini; kanun ve diğer mevzuata uygun olarak yapıp yapmadıklarına ilişkin denetleme işlemlerini Teftiş Kuruluna yaptırmak.

8)Savcı hakkındaki ihbar ve şikâyetleri inceleyip gereğini yapmak.

9) Savcıların görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hâl ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını Kurul müfettişleri veya müfettiş yetkilerini haiz kıdemli savcı eliyle araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri ile inceleme ve soruşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin işlemler için teklifte bulunmak.

10) Meslek öncesi staj yapılacak yerleri belirlemek

11) Genel Kurul tarafından verilen diğer işleri yapmak.

12) Savcılık mesleğine alım kararı vermek

Gerekçe: Her dairenin ilgili hakim ve savcının özlük işleri takip görev ve yetkisi adli yargı, idari yargı ve savcılık olarak belirlendiğinden bu şekilde bir görev dağılımı gerekliliği doğmuştur.

Madde. 10

6087 sayılı kanunun 15. Maddesinin 2.fıkrası bendi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. Kurul müfettişleri, hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en az beş yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile Kurul müfettişliği hizmetinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından muvafakatleri alınarak Genel Kurul tarafından atanır. Kurul müfettişleri, hâkimlik ve savcılık mesleğinde fiilen en az 10 yıl görev yapmış ve görevi içerisinde 1. Bölgede en az iki yıl görev yapmış ve üstün başarısı ile Kurul müfettişliği hizmetinde yararlı olacağı anlaşılmış bulunanlar arasından muvafakatleri alınarak Genel Kurul tarafından atanır.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kuruluna bağlı olarak görev yapacak, hakim ve savcıların yaptığı işleri denetleyecek teftiş kurulunda görev alacak müfettişlerin teftişin doğasından kaynaklı olarak bizatihi denetleyeceği işi bilen, bilebilecek durumunda olan hakim ve savcılardan seçilmesi gerekliliği ve meslekteki kıdemi önem arz ettiğinden bu şekilde süre ve yer koşuluna bağlanmıştır.

Madde. 11

6087 sayılı Kanunun 18.maddesi aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir.

Kurul üyelerinin üçü Yargıtay başkan ve üyelerinin, üçü Danıştay Başkan ve üyelerinin; üçü Yargıtay ve Danıştay Cumhuriyet Savcılarının; kendi aralarında ve gizli oyla yapacağı seçimle belirlenir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, en az biri hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Eşgüdüm Kurulunun üniversite öğretim üyeleri arasından; üç üyeyi Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulunun/Yönetim Kurulunun avukatlar arasından göstereceği üç katı kadar aday içinden, iki üyeyi Adli Yargı ilk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesi hakimleri, iki üyeyi İdari Yargı İlk Derece Mahkemesi ve Bölge İdare Mahkemesi hakimleri ve savcıları arasından seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yapacağı bu seçimden önce, adaylar, Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu bulunan her siyasal partinin eşit sayıda temsil edileceği bir komisyon tarafından dinlenir. Bu komisyon, her bir adayın başvuru dosyasını inceleyerek hazırlayacağı raporu Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna sunar. Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimini üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla ve gizli oyla seçer.

Ancak öğretim üyeleri ile avukatlar arasından seçilen üyelerden, en az birinin öğretim üyesi ve en az birinin de avukat olması zorunludur.

Süresi biten üyeler bir kez daha seçilebilirler.

Kurul üyelerinin görev sürelerinin tamamlanmasından en geç iki ay önce; ilgisine göre Yargıtay, Danıştay, Yargıtay Başsavcılığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına bu husus bildirilir.

Gerekçe: Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması ve Türk Milleti adına karar verme yetkisine sahip Hakim ve Savcıların teminatlı olabilmesi için onlarla ilgili her türlü karar alma yetki ve görevine sahip olan Adalet Yüksek Kurulunun bağımsız ve tarafsız bir kurul olarak yapılandırılması adalet hizmetinin verildiği her katmanda temsili öngörülmüştür.

Madde. 12

6087 sayılı kanunun 27.maddesi şu şekilde değiştirilmiştir

Kurul üyeliğinin ölüm, emeklilik, istifa ve benzeri nedenlerle boşalması hâlinde durum, ilgisine göre Yargıtay, Danıştay Başkanlığı ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına veya Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına derhal bildirilir ve boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üye seçimi yapılır.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kurulu üyeliği seçimine ilişkin düzenlenen maddelerle uyumlu olması için bu değişikliğin yapılması gerekmiştir.

Madde. 13

6087 sayılı kanunun 28.maddesinde belirtilen yaş 67 olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe: Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yaşam süresinin uzaması ve meslekteki kıdemin adalet hizmetinin sunulmasında azami seviyede katkısının sağlanması için bu düzenleme yapılmıştır.

Madde. 14

6087 sayılı kanunun 36.maddesinde geçen salt çoğunluk ibaresi nitelikli çoğunluk olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe: Hakim ve Savcılarla ilgili her türlü kararı alan Adalet Yüksek Kurulu ilgili dairesinin mümkün olduğunca çoğunlukla karar alabilmesinin sağlanması için bu düzenleme yapılmıştır.

Madde. 15

6087 sayılı kanunun 33.maddesi şu şekilde değiştirilmiştir.

Genel Kurulun ilk defa aldığı kararlara karşı, Başkan veya ilgililer, tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde, Genel Kuruldan yeniden inceleme talebinde bulunabilir; yeniden inceleme talebi üzerine verilen kararlara karşı yargı yolu açıktır.

(2) Dairelerin kararlarına karşı, Başkan veya ilgililer, tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde, kararı veren daireden yeniden inceleme talebinde bulunabilir.

(3) Dairelerin yeniden inceleme talebi üzerine verdiği kararlara karşı, Başkan veya ilgililer tebliğ tarihinden itibaren on gün içinde, Genel Kurula itiraz edebilir. İtiraz üzerine verilen Kararlara karşı ilgisini göre Yargıtay veya Danıştaya ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargı yoluna başvurulabilir

(4) Disipline ilişkin kararlara karşı da şikâyetçilerin de yeniden inceleme ve itiraz hakları vardır.

(5) Genel Kurulun veya dairelerin, tüm kesinleşmiş kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulabilir;

Meslekten çıkarma kararlarına karşı açılan iptal davaları ilk derece mahkemesi olarak Danıştayda görülür. Bu davalar, acele işlerden sayılır.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kurulunun vermiş olduğu tüm kararlar idari karar mahiyetinde olduğundan hak arama özgürlüğünün en yüksek halde korunması ve kollanması gerektiğinden Adalet Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolu açılmıştır.

2802 SAYILI HAKİMLER VE SAVCILAR KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK ÖNERİLERİ

Madde 1.

2802 sayılı kanunda geçen Hakimler ve Savcılar Kurulu ibaresi Adalet Yüksek Kurulu olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe:

Anayasa ve Hakimler ve savcılar kanunu ile uyum sağlaması için değişiklik yapılması gerekmiştir.

Madde 2.

2802 sayılı kanunun 8. Maddesinin k bendi “Avukatlık mesleğinden adaylığa geçmek isteyenler için; yukarıdaki (ı) bendi hariç diğer şartları taşımakla birlikte, mesleklerinde fiilen en az 5 yıl çalışmış, giriş sınavının yapıldığı yılın ocak ayının birinci günü itibariyle kırk  beş yaşını doldurmamış ve kendi aralarında yapılacak olan yazılı yarışma sınavında ve mülâkatta başarılı olmak” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe:

Avukatlık mesleğinden geçiş yapmak isteyenlerde avukatlık mesleğinde geçecek sürenin azami fayda sağlaması için üç yıllık sürede edinilen mesleki tecrübenin yetersiz olduğu , bu sürenin en az beş yıl olması ve bu sürede kazanılacak tecrübenin hakimlik ve savcılık mesleğine katkı sağlayacağı öngörülmüştür.

Madde 3. 

2802 sayılı Kanun’un 8. maddesinin K bendinden sonra gelmek üzere “Hakim ve savcı adaylığına başvurmadan önce herhangi bir siyasi partinin il, ilçe ve merkez teşkilatında görev almamış olmak” ifadesi eklenmiştir.

Gerekçe: Hakimlik ve savcılık mesleğinin tarafsızlık içinde icra edilmesi, tarafsızlığın görüntü itibariyle de sağlanması gerektiğinden siyasi partilerin yönetim kadrosunda çalışmamış olanların her siyasal görüşe eşit mesafede durduklarına olan inancı kuvvetlendireceğinden bu değişikliğin yapılması gerekmiştir.

Madde 4.

2802 sayılı kanunun9.maddesi “Her yıl alınacak aday sayısı, avukatlık mesleğinden alınacaklarla birlikte Adalet Yüksek Kurulunun ve Türkiye Adalet Akademisinin görüşü alınmak suretiyle, kadro ve ihtiyaç durumuna göre Adalet Bakanlığınca tespit edilir.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe:

Hakim ve savcıların tüm sicil dosyalarının Adalet yüksek kurulunda tutulması nedeniyle ihtiyaçların belirlenmesinde görüş bildirmesi işin özelliğine uygun olacağında bu değişikliğin yapılması gerekmiştir.

Madde 5. 

2802 sayılı kanunun 9/A maddesi “Mülâkat Kurulu; Adalet Yüksek Kurulunun belirleyeceği YÖK’nın, Sosyoloji, Psikoloji bölümlerinde görevli akademisyenlerden birer kişi ile hukuk fakültelerinde hukuk felsefesi öğrenimi vermekle görevli bir akademisyen, Yargıtay’dan bir üye, Danıştay’dan bir üye, Anayasa mahkemesinden bir üye, Adalet Yüksek Kurulu Teftiş Kurulundan bir üye olmak üzere 7 kişiden oluşur.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Adaletin dağıtılması için toplumun adalet beklentisi, kanunun oluşturulma süreci, yasa maddesine ihtiyacın neden kaynaklandığı, mahkeme kararının kişiler ve toplum üzerindeki etkisi sosyal ve psikolojik etkilerinin dikkate alınması ile hukukçudan beklenenin bilimsel konularda uzman olması olmayıp, bilimsel bilginin nasıl üretildiği, metodolojisi ve bir değer sistemi olan bilginin diğer değer sistemleri üzerindeki etkisinin diyalektik düşünme yöntem felsefi açıdan değerlendirilmesi, yargılamanın bir iletişim süreci olduğu, mesleki yetkinlik derecesinin takdir ve değerlendirilmesinin de Yargıtay, Danıştay üyelerinden birer kişi ile teftiş kurulu baş müfettişlerinden belirlenen bir kişinin katılımı ile oluşturulacak, siyasetin etkisinin olamayacağı bir mülakat kurulunun oluşturulmasının yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması için olması gereken olarak değerlendirilmiş ve değişiklik yapılması gerekmiştir.

Madde 6.

2802 sayılı kanunun 9/A maddesinin 10.fıkrası “Mülâkat sonucu en yüksek puan alandan başlamak üzere sıraya konularak mülâkat başarı listesi hazırlanır ve bu listenin altı Mülâkat Kurulu tarafından imzalanarak Adalet Yüksek Kuruluna teslim edilir.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Hakim ve Savcılık adaylığına kabul kararının Adalet Yüksek Kurulu tarafından verilmesi gerektiği kabul edilerek listenin de yeterliliklerin saptanması ve son karar merci olması nedeniyle Adalet Yüksek Kuruluna verilmesi gerektiği için bu değişiklik yapılmıştır.

Madde 7.

2802 sayılı kanunun 9/A maddesinin 7.fıkrasından sonra gelmek üzere “Mülakat görsel ve sözlü kayıt altına alınır .” fıkrası eklenmiştir.

Gerekçe: Hakimlik ve Savcılık mülakat sınavı sonuçlarına yapılacak itiraz ve dava sürecinde denetlenebilmesi için görsel ve sözlü kayıt altına alınma zorunluluğu bulunduğundan bu değişikliğin yapılması gerekmiştir.

Madde 8. 

2802 sayılı kanunun12 maddesi “Adayın;

a) Adaylığa atanma niteliklerinden herhangi birini taşımadığının sonradan anlaşılması,

b) Adaylığa alındıktan sonra bu niteliklerden herhangi birini yitirmesi,

c) Adaylık süresi içindeki davranışlarında hakimlikle bağdaşmayacak tutumları, göreve devamsızlığı, bilgi ve iş yapma kabiliyeti bakımından yeterli olmadığının tespit edilmesi,

Hallerinde adaylığına Adalet Yüksek Kurulu tarafından son verilir.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Hakim ve Savcı adaylığına kabul kararının Adalet Yüksek Kurulu tarafından verilmesi gerektiğinden hakimlikle bağdaşmayacak tutumları, göreve devamsızlığı, bilgi ve iş yapma kabiliyeti bakımından yeterli olmadığının tespit edilmesi, hallerinde de adaylığına Adalet Yüksek Kurulu tarafından son verilme kararının verilmesi gerektiğinden bu değişikliğin yapılması gerekmiştir.

Madde 9.

2802 sayılı kanunun 47. maddesinin 3. fıkrasındaki “Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde, hizmetin aksamaması için Adalet Bakanı, kadro durumu müsait bulunan bir yargı çevresindeki hakim veya savcıyı ihtiyaç duyulan başka bir yargı çevresinde görev yapmak üzere geçici olarak yetkili kılabilir.” düzenlemesindeki Adalet Bakanı ibaresi Adalet Yüksek Kurulu başkanı olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kurulunun hakim ve savcılarla ilgili karar veren kurul olması nedeniyle bu geçici yetkilendirme kararının da kurul başkanına verilmesinin, siyaseten yetkilendirmelerin önüne geçilmesinin sağlanması için bu değişiklik gerekmiştir.

Madde 10.

2802 sayılı kanunun 48. Maddesinin 3. Fıkrası “Hakim ve Savcılar, Adalet Yüksek Kurulunun izin vermesi koşuluyla adalet yüksekokulları ile hizmet öncesi, hizmet içi ve bir üst göreve hazırlama kurslarında meslek ile ilgili konularda ders ve konferans verebilirler.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kurulunun Hakim ve Savcılarla ilgili her türlü kararı vermekle yetkili olması, tüm özlük dosyasının burada tutulması nedeniyle yetkinliklerine göre bu şekilde eğitim, öğretim faaliyetlerine katılması kararını veren kurul olması gerektiğinden bu değişiklik yapılmıştır.

Madde 11.

2802 sayılı kanunun 49.maddesinin 1.fıkrası “Bilgi ve görgülerini artırmak, meslekleriyle ilgili staj ve araştırma yapmak, kurs, eğitim ve öğrenim görmek üzere seçilen ya da iç veya dış burstan yararlanan Hâkim ve Savcılar iki yılı; doktora yapmak üzere görevlendirilenler ise üç yılı aşmamak üzere Adalet Yüksek Kurulunca yurtdışına gönderilebilir. Bu süreler, gerekirse en çok bir katına kadar uzatılabilir.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Adalet Yüksek Kurulunun Hakim ve Savcılarla ilgili her türlü kararı vermekle yetkili olması, tüm özlük dosyasının burada tutulması nedeniyle yetkinliklerine ve mahkemelerin ihtiyaç durumunu bilebilecek durumda olması nedeniyle bu şekilde eğitim, öğretim faaliyetlerine katılması kararını veren kurul olması gerektiğinden bu değişiklik yapılmıştır.

Madde 12.

2802 sayılı kanunun 51. Maddesinin 1.fıkrası “Hakim ve Savcılar, Adalet Yüksek Kuruluna yazılı olarak başvurmak suretiyle mesleklerinden çekilme isteğinde bulunabilirler.” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Hakim ve Savcı adaylığına kabul, mesleğe kabul kararını veren Adalet Yüksek Kuruluna meslekten çekilme talebinin yapılması gerekliliği bulunduğundan bu değişiklik yapılmıştır.

Madde 13.

2802 sayılı kanunu 62. Maddesi “Hakim ve Savcılara; sıfat ve görevleri gereklerine uymayan hal ve hareketlerinin tespit edilmesi üzerine durumun niteliğine ve ağırlık derecesine göre, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca aşağıda yazılı disiplin cezalarından biri verilir:

a) Uyarma,

b) Kınama,

c) Kademe ilerlemesini durdurma,

ç) Derece yükselmesini durdurma,

d) Meslekten çıkarma

Gerekçe: Anayasanın 139.Maddesi “Hakimler ve savcılar azlolunamazlar, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz. Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.” hükmü gereğince Hakimler ve Savcıların hiçbir şekilde özlük haklarından mahrum bırakılmayacağına dair hükmü bulunduğundan aylıktan kesme cezasının verilmesi Anayasanın hükmünü ihlal eder mahiyette olması nedeniyle kaldırılmıştır. Yer değiştirme cezası da Hakim ve Savcı ile birlikte ceza nedeniyle atandığı yeni görev yerinde hak arayan kişiler üzerinde olumsuz bir etki yapacağı, bir nevi cezanın yeni görev yerinde yaşayanlara verilmiş bir ceza olarak nitelendirilmesi sonucunu doğuracağından yer değiştirme cezası kaldırılmıştır.

Madde 14.

2802 sayılı kanunun 64. Maddesi Yürürlükten kaldırılmıştır.

Gerekçe: Aylıktan kesme cezası kaldırıldığından aylıktan kesme cezasının nasıl uygulanacağına dair belirlemeye ilişkin olması nedeniyle bu madde kaldırılmıştır.

Madde 15.

2802 sayılı kanunun 68.maddesi yürürlükten kaldırılmıştır.

Gerekçe: Yer değiştirme cezası kaldırıldığından bu maddedeki düzenlemeye ihtiyaç kalmaması nedeniyle kaldırılmıştır.

Madde 16.

2802 sayılı kanunun 67 maddesi fıkrasından sonra gelmek üzere;

c) Kusurlu veya uygunsuz hareket ve ilişkileriyle mesleğin şeref ve nüfuzunu veya şahsi onur ve saygınlığını yitirmek,

d) Yaptıkları işler veya davranışlarıyla görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırmak,

e) Hatır ve gönüle bakarak veya kişisel duygulara kapılarak görev yaptığı kanısını uyandırmak,

f) Göreve dokunacak surette ve kendi kusurlarındın dolayı meslektaşlarıyla geçimsiz ve dirliksiz olmak,

g) Madde tayin ve deliller elde edilmemiş olsa bile, rüşvet aldığı veya irtikapta bulunduğu kanısını uyandırmak,

ğ) Doğrudan doğruya veya aracı eliyle hediye istemek ve görev sırasında olmasa dahi çıkar sağlamak amacı ile verilen hediyeyi kabul veya iş sahiplerinden borç istemek veya almak, hallerinde uygulanır.

Gerekçe: Yer değiştirme cezası kaldırıldığından derece ilerlemesinin durdurulması cezası verilmesini gerektiren eylem ve işlemler içerisine alınmıştır.

Madde 17.

“2802 sayılı kanunun 69. maddesinin 2 fıkrası ” 68 inci maddenin (e) bendinde yazılı hallerden dolayı hangi sınıf ve derecede olursa olsun üç defa derece ilerlemesinin durdurulması cezası veya taksirli suçlar hariç olmak üzere, altı aydan fazla hapis veya affa uğramış olsa bile 8 inci maddenin (h) bendinde yazılı suçlardan biri ile kesin hüküm giymek meslekten çıkarılmayı gerektirir. Ancak, verilen cezanın 8 inci maddenin (h) bendinde yazılı suçlardan dolayı verilmemiş olması ve cezanın ertelenmiş, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesindeki tedbirlerden birine çevrilmiş veya yüz seksen günden fazla adlî para cezası olması halinde meslekten çıkarma cezası yerine, yer değiştirme cezası verilir. ” şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Yer değiştirme cezasının disiplin cezası olarak verilmesi düzenlemesi kaldırıldığından bu düzenleme yapma ihtiyacı doğmuştur.

Madde 18.

“2802 sayılı kanunun 68.maddesinin 3. fıkrası “Birinci fıkra dışında kalan ceza mahkûmiyetlerinin ertelenmiş veya 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 50 nci maddesindeki ceza veya tedbirlere çevrilmiş olup olmadığına bakılmaksızın suçun niteliğine göre 64, 65, 66, 67 inci maddelerde sayılan disiplin cezalarından biri verilir. “ şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Yer değiştirme cezasının disiplin cezası olarak verilmesi düzenlemesi kaldırıldığından bu düzenleme yapma ihtiyacı doğmuştur

Madde 19.

2802 sayılı kanunun 78. maddesinin 2. fıkrası”  meslekten çıkarma cezasını gerektiren eylemler hariç olmak üzere, bu Kanuna göre disiplin soruşturmasını gerektiren eylemlerin işlenmesinden itibaren üç yıl geçmiş ise disiplin soruşturması açılamaz. Disiplin cezasını gerektiren eylemin işlendiği tarihten itibaren beş yıl geçmiş ise disiplin cezası verilemez “ şeklinde değiştirilmiştir.

Gerekçe: Yer değiştirme cezasının disiplin cezası olarak verilmesi düzenlemesi kaldırıldığından bu düzenleme yapma ihtiyacı doğmuştur.

Madde 20.

2802 sayılı kanunun 73.maddesi 5.fıkrası itiraz üzerine verilen kararlara karşı yargı yolu açıktır. İlk derece mahkemesi sıfatıyla görmek üzere ilgilinin görevine göre Yargıtay veya Danıştay bu davalara bakmakla görevlidir.

Gerekçe: Hak aramanın önünde engel olan tamamen idari karar mahiyetinde olan Adalet Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yolu açılması gerektiğinden bu değişiklik yapılmıştır.

Madde 21.

2802 sayılı kanunun 78. Maddesinde geçen Adalet Bakanlığı ibaresi Adalet Yüksek Kurulu olarak değiştirilmiştir.

Gerekçe: Hakim ve savcılar hakkındaki özlük dosyalarının Adalet Yüksek Kurulunda tutulması ve her türlü kararın Adalet Yüksek Kurulu tarafından verilmesi nedeniyle Adalet Bakanlığı ibaresi Adalet Yüksek Kurulu olarak değiştirilmiştir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM : YARGI
GENEL HÜKÜMLER
MAHKEMELERİN TARAFSIZLIĞI VE BAĞIMSIZLIĞI

Hâkimler, görevlerinde tarafsız ve bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, her türlü mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez. Bu konudaki yaptırımlar kanunla ayrıntılı olarak düzenlenir.

HAKİMLİK MESLEĞİ VE HAKİMLİK TEMİNATI

Hâkimler, görevlerini, mahkemelerin bağımsızlığı ve mutlak hâkimlik teminatı esaslarına göre, yargısal etik kurallarına uygun olarak yerine getirirler.

Hâkimler, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.

Hâkimlerin nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.

Hâkimler azlolunamaz, kendileri istemedikçe yetmiş iki yaşından önce emekliye ayrılamaz; coğrafi teminatlarından mahrum bırakılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.

Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.

SAVCILIK MESLEĞİ VE SAVCILIK TEMİNATI

Savcılar, görevlerini, mahkemelerin bağımsızlığı ve savcılık teminatı esaslarına göre, yargısal etik kurallarına uygun olarak yerine getirirler.

Savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, resmî ve özel hiçbir görev alamazlar.

Savcıların nitelikleri, atanmaları, hakları ve ödevleri, aylık ve ödenekleri, meslekte ilerlemeleri, görev yerlerinin geçici veya sürekli olarak değiştirilmesi, haklarında disiplin kovuşturması açılması ve disiplin cezası verilmesi, görevleriyle ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlarından dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk veya yetersizlik halleri ve meslek içi eğitimleri ile diğer özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve savcılık teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.

İl ve ilçelerde savcıya bağlı olarak görev yapan adli kolluğun kuruluşuna ve çalışma usullerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe yetmiş iki yaşından önce emekliye ayrılamaz; coğrafi teminatlarından mahrum bırakılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.

Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.

HAKİMLİK VE SAVCILIK MESLEKLERİ ARASINDA GEÇİŞ

Yargı örgütünün gereksinimleri ya da görevin gerekleri dolayısıyla bir hâkimin savcılığa ya da bir savcının hâkimliğe atanması ancak ilgilinin rızası ile olur.

SAVUNMA MESLEĞİ VE BAROLAR

Savunma bağımsızdır ve yargının kurucu öğelerindendir.

Avukatlık, kamu hizmeti niteliğinde bir serbest meslektir.

Barolar ve Türkiye Barolar Birliği, kamu kurumu niteliğinde bağımsız meslek kuruluşlarıdır. Avukatlık mesleğine kabul, mesleğe hazırlama, mesleğin yerine getirilme koşulları ve disiplin konularında barolar ve Türkiye Barolar Birliği yetkilidir.

Baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin bağımsızlığını zedeleyecek malî ve idarî denetim yapılamaz; bu kuruluşların kararları sadece yargı denetimine tabidir.

Baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin oluşumu ve çalışma usulleri, savunmanın bağımsızlığı esası gözetilerek kanunla düzenlenir. Kanun, Türkiye Barolar Birliğinin oluşumuna baroların temsil ettikleri üye sayısıyla orantılı biçimde katılmalarını teminat altına alır.

KARARLARIN GEREKÇELİ VE KAMUYA AÇIK OLMASI

Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Ancak çocukların menfaatlerinin korunmasının veya davaya katılanların özel hayatlarının gizliliğinin gerektirdiği durumlarda veya aleniyetin adil yargılamaya zarar verebileceği hallerde, duruşmaların kısmen veya tamamen basına ve dinleyicilere kapatılması söz konusu olabilir. Bu tür bir istisnaî tedbir, davayı gören mahkemenin bunun kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaşması şartıyla ve ölçülülük kuralına uygun olarak verilebilir.

Bütün mahkemelerin her türlü kararı gerekçeli olarak yazılır.

Mahkeme kararları kamuya açıktır. Kesinleşmiş bütün yargı kararları, üçüncü kişilere ilişkin bilgilerin korunması kaydıyla ilgili mahkemenin internet sitesinde yayımlanır.

YÜKSEK YARGI
ANAYASA MAHKEMESİ
ANAYASA MAHKEMESİNİN YAPISI

Anayasa Mahkemesi genel kurul ve iki daire halinde çalışmak üzere on sekiz üyeden oluşur.

Anayasa Mahkemesinin üyeleri şu şekilde seçilir:

(a) Cumhurbaşkanı, avukatlar ve üst kademe kamu görevlisi olarak çalışanlar arasından üye yapısındaki dengeyi gözeterek üç üye atar.

(b) Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu beş üye seçer. Bu seçim, her boş kadro için gösterilecek üç aday arasından yapılır. Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu,  avukatlar arasından; Üniversitelerarası Genel Kurul, anayasa veya genel kamu hukuku alanlarında çalışan öğretim üyeleri arasından; il genel meclislerinin üyelerinden oluşan genişletilmiş meclis, avukatlar veya hukuk alanında çalışan öğretim üyeleri arasından üçer aday gösterir.

(c) Yargıtay Genel Kurulu, dört üyeyi; Danıştay Genel Kurulu, dört üyeyi; Sayıştay Genel Kurulu, bir üyeyi kendi başkan ve üyeleri arasından seçer. Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, bir üyeyi; en az beş yıldan beri görev yapmış olan raportörler arasından seçer.

Bütün seçimler, söz konusu genel kurulların üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla gerçekleştirilir. Üye seçim süreci, eski üyenin görev süresi dolmadan önceki 60 gün içinde yapılır. Üyelik kontenjanının herhangi bir nedenle boşalası halinde, boşalmadan itibaren 60 gün içinde yeni seçim tamamlanır. Yeni bir üye seçilene kadar eski üye görevine devam eder.

Seçimlerin eşitlik ve saydamlık ilkeleri ışığında yapılması için bir Ön Eleme Komisyonu kurulur.

Anayasa Mahkemesi üyeliği için öngörülen üyelik kontenjanlarına, üç seçim üst üste aynı cinsiyette kişi seçilemez.

Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usulleri kanunla; Mahkemenin çalışma tarzı ve üyeleri arasındaki işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir.

ANAYASA MAHKEMESİ’NE ÜYELİK ŞARTLARI

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçilmek için hukuk fakültesi mezunu olmak, 40 yaşını doldurmuş olmak ve Anayasa Mahkemesi üyesi olmanın gerektirdiği niteliklere sahip olmak gerekmektedir.

Avukat, öğretim üyesi, üst kademe kamu görevlisi ve yargıç kontenjanından seçilecek kişilerin, 15 yıllık mesleki tecrübeye sahip olması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi üyelerinin görev süresi yedi yıldır. Yeniden seçilmek mümkün değildir. (Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte biri, üç yılda bir yenilenir.)

Üniversite öğretim üyeliği dışında başka bir iş Anayasa Mahkemesi üyeliği bağdaşmaz

Anayasa Mahkemesi üyeliği; bir üyenin yargıçlık mesleğinden çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymesi halinde kendiliğinden, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceğinin kesin olarak anlaşılması halinde ise Anayasa Mahkemesinin üye tam sayısının salt çoğunlunun kararı ile son bulur.

ANAYASA MAHKEMESİ ÖNÜNDE GÖRÜLEBİLECEK DAVALAR
ÖN DENETİM DAVASI

Cumhurbaşkanı, mecliste üyesi bulunan bütün siyasi partiler, uluslararası antlaşmaların ve bunların uygun bulunmasına ilişkin kanunların, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren kanunların ve meclis üyelerinin özlük işlerine ilişkin kanunların Anayasa’ya aykırılığı iddiasıyla, kanunun kabul tarihinden itibaren 7 gün içinde Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, 10 gün içinde kararını verir.

İPTAL DAVASI

Anayasa değişikliklerin, kanunların, parlamento karlarının ve meclis içtüzüğü değişikliklerinin, kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açılabilir.

Anayasa Mahkemesi’ne iptal davası açmaya yetkili kişi ve organlar şunlardır:

  1. Cumhurbaşkanı,

  2. Toplam oy sayıları, son milletvekili genel seçimlerindeki geçerli oy sayısının en az yüzde beşini geçen siyasi partiler,

  3. Türkiye Büyük Millet Meclisinde temsilcisi bulunan siyasi partiler veya bunların meclis grupları,

  4. TBMM üye tam sayısının en az yirmide biri kadar üyesi,

  5. Kendi varlık, görev ve yetkilerini ilgilendiren alanlarda Anayasada düzenlenen tüm organ, kurum ve kurullar ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve yerel yönetimler,

  6. Kamu baş denetçisi,

  7. Çevre ile ilgili konularda, Ekonomik, Sosyal Haklar ve Çevre Konseyi veya menfaatinin ihlal edildiği iddiasındaki kişiler.

İptal davası açma yetkisi, dava konusu düzenlemenin Resmi Gazetede yayımlanmasından sonra 90 gün sonra düşer.

İptal davası açıldığı derhal Meclise bildirilir. Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri on gün içinde cevap hakkını kullanabilir.

İTİRAZ DAVASI

Mahkeme veya yargısal faaliyet gösteren bir kurul, yükümlü oldukları uyuşmazlığın herhangi bir aşamasında uygulayacakları kanun veya kanun hükmünde kararname hükmünün Anayasaya aykırı olduğu kanısına varır ya da tarafların bu konuda ileri sürdükleri iddiayı ciddi bulursa, bu sorunun çözümü için Anayasa Mahkemesine başvurur.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelmesinden başlamak üzere altı ay içinde kararını verir ve açıklar. Uyuşmazlık çözümü, bu süre içinde geri bırakılır. Altı aylık sürenin sonunda hala bir karar verilmemişse, uyuşmazlığı çözmekle yükümlü mahkeme veya kurul, Anayasa’ya aykırılık iddiasını kendi kanısına göre çözer. Anayasa Mahkemesinin, somut uyuşmazlığa ilişkin karar kesinleşmeden önce karar vermesi halinde bu karara uyulması zorunludur.

ANAYASA ŞİKAYETİ DAVASI

Herkes Anayasa’daki temel hak ve özgürlüklerinden herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine anayasa şikâyetinde bulunma hakkına sahiptir. Bu fıkrada geçen kamu gücü kavramı, yasama, yürütme ve yargı erklerinin istisnasız bütün eylem, işlem ve ihmallerini kapsar.

Ağır bir temel hak ihlalin söz konusu olduğu hallerde, kamu baş denetçisi de doğrudan anayasa şikâyetinde bulunabilir.

Anayasa şikâyeti yapabilmesi için etkili ve olağan yargı yollarının tüketilmesi şarttır. Sonradan düzeltilemeyecek ağır sakıncaların ortaya çıkacağı hallerde ya da anayasa şikâyetinin önemli bir soruna ışık tutacak olması hallerinde; Anayasa Mahkemesi, diğer başvuru yollarının tüketilmesi koşulunu aramayabilir.

Anayasa şikâyeti davasının sonuçlarından etkilenecek gerçek ve tüzel kişiler davaya görüş sunabilirler. Anayasa Mahkemesi, davanın etkili bir şekilde sonuçlanması için tüm özel ve kamu kişilerinden görüş isteyebilir.

İHMAL YOLUYLA ANAYASA’YA AYKIRILIK

Anayasa Mahkemesi, cumhurbaşkanının istemi üzerine, yasama erkinin Anayasa hükümlerinin uygulanması için zorunlu yasal düzenlemeleri yapmadığını tespit edebilir. Yasama erkinin ihmalinden kaynaklanan anayasaya aykırılık parlamentolara yazıyla bildirilir.

ORGAN DAVASI

Bir anayasal organ, bir başka anayasal organın Anayasa’da düzenlenen kurallara uygun hareket etmediği iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın konuyla ilgili hükmünü yorumlayarak uyuşmazlığı çözüme bağlar. Bu konudaki ayrıntılar kanunla düzenlenir.

ANAYASA MAHKEMESİNİN KARARLARI

Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerinin, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin, parlamento kararlarının ve Meclis İçtüzüğünün Anayasa’ya uygunluğunu biçim ve esas yönünden denetler. İlan kararları yalnız biçim yönünden denetlenir.

Anayasa Mahkemesi, yaptığı inceleme sonucunda anayasaya aykırılık tespit ederse iptal veya yokluk kararı verir. Esas yönünden iptaline veya yokluğuna karar verilen bir norm, hiçbir değişiklik yapılmadan yeniden çıkartılamaz.

Anayasa Mahkemesi, hukuki güvenlik ilkesine uymak şartıyla, iptal kararının zaman bakımından etkisini bizzat belirler. Bu kapsamda, iptal kararının yürürlüğü en çok bir yıl ertelenebilir. İptal kararının yürürlüğünün ertelenmesi halinde, erteleme süresinin bitmesinden bir ay önce yasama organlarına yeniden çağrı yapılır.

Dava konusu normun Anayasaya uygun yorumlanma olanağı varsa bu yorum, kararın hüküm kısmında açıkça belirtilmek şartıyla başvurunun reddine karar verilebilir.

Anayasa Mahkemesi, talep üzerine veya kendiliğinden geçici tedbir kararı verebilir. Geçici tedbir kararı verilmesi durumunda bir ay içinde kararını verir ve yayımlar. Aksi takdirde, tedbir kararı kendiliğinden kalkar.

Anayasa şikâyeti davalarında, temel hak ve özgürlüklerden birinin ihlal edildiği sonucuna ulaşılması durumunda, mağdurun ihlalden önceki duruma dönmesini sağlayacak ve kamuoyunun konuyla ilgili olarak hakikati öğrenme hakkına saygı gösterilecek şekilde karar verilir. Bu amaçla verilebilecek karar türleri sınırlı sayıda değildir. Ayrıntılar, kanunla düzenlenir.

Anayasa Mahkemesi kararları, Resmi Gazetede en geç bir hafta içinde gerekçeli olarak yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organları, idare makamları ile bütün gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Anayasal gerekliliklerden dolayı olayla sınırlı ve yalnızca taraflar için bağlayıcı karar verilebilmesi mümkündür. İlke kararı niteliği taşımayan anayasa şikâyeti kararları, ara kararlar, kabul edilmezlik kararları ile geçici tedbir talebinin reddine ilişkin kararların Resmi Gazetede yayımlanmamasına karar verilebilir. Bu kararlar, resmi internet sitesinde yayımlanır.

Anayasa Mahkemesinin vermiş olduğu herhangi bir kararın Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası bir sözleşmeye aykırılığının tespit edilmesi, yargılamanın yenilenmesi nedenidir.

Burada ifade edilenler dışında, yeni karar türleri kanunla düzenlenebilir.

YÜCE DİVAN SIFATIYLA YARGILAMA YETKİSİ

Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı, Başbakan, Bakan, Anayasa Mahkemesi başkanı veya üyesi, Yargıtay Başkanı veya üyesi veya başsavcısı, Danıştay başkanı veya üyesi veya başsavcısı, Sayıştay Başkanı veya üyesi veya başsavcısı,  Hâkimler Yüksek Kurulu başkanı veya üyesi, Genel Kurmay Başkanı,  Kuvvet Komutanı sıfatlarından biri veya birden fazlasını taşımış veya taşımakta olan ve bu sıfatlardan birini taşırken göreviyle ilgili suç işlemiş kişiler, bu suçlarından dolayı Yargıtay önünde yargılanırlar.

Yargıtay, yürürlükteki ceza ve ceza usul hukuku hükümlerine dayanarak  gerçekleştireceği bu yargılamayı “Yüce Divan” sıfatıyla yapar. Yüce Divan sıfatıyla yapılacak yargılamada, Yargıtay Ceza Dairelerinin Başkanları görev alır. Bu yargılamada savcılık görevini Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yerine getirir.

Suçun iştirak halinde işlenmesi halinde, diğer kişiler de Yüce Divan önünde yargılanırlar.

ANAYASA MAHKEMESİNİN DİĞER GÖREV VE YETKİLERİ

Anayasa Mahkemesi, siyasal partileri denetler, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına, TBMM üyeliğinin düşmesine karşı açılan davalara bakar.

Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin mali denetiminde Sayıştay’dan yardım alabilir.

Anayasa Mahkemesi’ne kanunla başkaca yetkiler tanınabilir.

YARGITAY

Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adlî yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından Adalet Yüksek Kurulunca seçilir.

Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcı Vekili, kendi üyeleri arasından Yargıtay Genel Kurulunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla yedi yıl için seçilirler; süresi bitenler yeniden seçilemez.

Yargıtay’ın kuruluşu, işleyişi, Başkan, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin nitelikleri ve seçim usulleri, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.

DANIŞTAY

Danıştay, idarî mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

Danıştay, davaları görmek, Başbakan ve Bakanlar Kurulunca gönderilen kanun tasarıları hakkında görüşünü bildirmek, tüzük tasarılarını ve kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerini incelemek, idarî uyuşmazlıkları çözmek ve kanunla gösterilen diğer işleri yapmakla görevlidir.

Danıştay üyelerinin dörtte üçü, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları (ile bu meslekten sayılanlar) arasından Adalet Yüksek Kurulu; dörtte biri, nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilir.

Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri ve daire başkanları, kendi üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla dört yıl için seçilirler. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.

Danıştayın, kuruluşu, işleyişi, Başkan, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ile üyelerinin nitelikleri ve seçim usulleri, idarî yargının özelliği, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. Ulusal ve uluslararası çevre mevzuatının uygulanacağı davalara bakmak üzere özel bir daire kurulur.

ADALET YÜKSEK KURULU
KURULUŞ

Adalet Yüksek Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.

Adalet Yüksek Kurulu on beş oluşur; Genel Kurul ile biri adlî yargı hâkimlerinin, biri adlî yargı savcılarının, biri idarî yargı hâkimlerinin özlük işlerinden sorumlu üç daire halinde çalışır.

Kurul üyelerinin üçü Yargıtay, üçü Danıştay Başkan ve üyelerinin; üçü Yargıtay Cumhuriyet Savcılarının; kendi aralarında ve gizli oyla yapacağı seçimle belirlenir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, en az biri hukukçu olmak üzere üç üyeyi Yükseköğretim Eşgüdüm Kurulunun üniversite öğretim üyeleri arasından; üç üyeyi Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulunun/Yönetim Kurulunun avukatlar arasından göstereceği üç katı kadar aday içinden seçer. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yapacağı bu seçimden önce, adaylar, Mecliste grubu bulunan her siyasal partinin eşit sayıda temsil edileceği bir komisyon tarafından dinlenir. Bu komisyon, her bir adayın başvuru dosyasını inceleyerek hazırlayacağı raporu Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna sunar. Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimini üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla ve gizli oyla yapar.

Adalet Yüksek Kurulu üyelerinin görev süresi altı yıldır. Süresi biten üye yeniden seçilemez. Kurul üyeleri, görevlerinin devamı süresince kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.

Adalet Yüksek Kurulunun, adlî yargı hâkimlerinin özlük işlerinden sorumlu dairesinde, Yargıtay, bölge adliye mahkemeleri ve ilk derece adliye mahkemelerinden seçilen yedi hâkim üye ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen bir avukat ve bir öğretim üyesi; adlî yargı savcılarının özlük işlerinden sorumlu dairesinde Yargıtay, bölge adliye mahkemeleri ve ilk derece adliye mahkemelerinden seçilen yedi savcı üye ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen bir avukat ve bir öğretim üyesi; idarî yargı hâkimlerinin özlük işlerinden sorumlu dairesinde, Danıştay, bölge idare mahkemeleri ve ilk derece idare mahkemelerinden seçilen yedi hâkim üye ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen bir avukat ve bir öğretim üyesi görev yapar.

Adalet Yüksek Kurulu içindeki her bir dairenin üyeleri, gizli oyla ve salt çoğunlukla daire başkanlarını seçerler. Daire başkanlarının katılımıyla Adalet Yüksek Kurulunun genel yönetiminden sorumlu bir Başkanlık Kurulu oluşturulur. Başkanlık Kurulu üyesi daire başkanlarından her biri, Adalet Yüksek Kurulunu temsil etmek üzere iki yıl için başkanlık görevini üstlenirler.

Adalet Yüksek Kurulunun kendisine bağlı bir Genel Sekreterliği ve Teftiş Kurulu bulunur. Genel Sekreter ile Teftiş Kurulu Başkanı ve Teftiş Kurulunda görev yapacak hâkim müfettişler Genel Kurulun teklifi üzerine Başkanlık Kurulu tarafından atanır.

Adalet Bakanı, Kurulun daveti ya da kendi istemi üzerine, gerekli gördüğü açıklamaları yapmak ya da bilgileri paylaşmak amacıyla Adalet Yüksek Kurulu toplantılarına katılabilir.

Adalet Yüksek Kurulunun kuruluşu, dairelerin ve Genel Kurulun görev ve yetkileri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usulleri ile Genel Sekreterlik ve Teftiş Kurulunun oluşum biçimi ve görev ve yetkilerine ilişkin usul ve esaslar kanunla düzenlenir.

GÖREV VE YETKİLERİ

Adalet Yüksek Kurulu, yargının yönetim ve denetimi ile adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarının özlük işlerinden sorumludur.

Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; meslek öncesi ve meslek içi eğitim işlerini planlar ve yürütür; yargıya ait bütçe taslağını hazırlar ve bütçenin uygulanmasını gözetir; mahkemelerin çalışmalarını denetler ve değerlendirir; yargıyla ilgili kanun taslakları hazırlar ve hazırlanan taslaklar hakkında görüş bildirir; kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren konularda Anayasa Mahkemesinde iptal davası açabilir; Anayasa ve kanunlarla kendisine verilen diğer görevleri yerine getirir.

ÇALIŞMA USULLERİ

Adalet Yüksek Kurulunun çalışmalarında ve kararlarında açıklık esastır. Kurulun toplantı gündemi, tutanakları ve kararları internet sayfasında yayımlanır.

Adalet Yüksek Kurulu, her yıl, kendi çalışmaları, yargının durumu, gereksinimleri ve Kurulun bu konudaki görüş ve önerilerine ilişkin olarak hazırlayacağı raporu kamuya sunar.

Kurulun bütün kararlarına karşı yargı yolu açıktır.

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 186 Sayılı Kararı

0

Kıbrıs Adasında yaşanan toplumlar arası kriz nedeniyle toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 4 Mart 1964 tarihli 1098. toplantısında aldığı Karar‘ı oy birliğiyle kabul etmiştir.

 186 sayılı Karar, tüm üye devletleri Birleşmiş Milletler Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine uymaya çağırmış, Kıbrıs Hükümeti’nden şiddeti ve kan dökülmesini durdurmak için gerekli önlemleri almasını istemiştir. Kıbrıs’taki toplulukları ve liderler itidalli davranmaya davet edilmiştir. Kararda uluslararası barışı korumak ve çatışmaları önlemek amacıyla bir barış gücü oluşturulması ve Yunanistan , Türkiye ve Birleşik Krallık Hükümetleri ile mutabakat sağlanarak Kıbrıs sorununa barışçıl bir çözüm bulunması tavsiye edilmiştir.

Kıbrıs: BM Güvenlik Konseyi 186 Sayılı Kararı 

Güvenlik Konseyi,

Kıbrıs’taki mevcut durumun uluslararası barış ve güvenliği tehdit edebileceğini ve barışın korunup kalıcı bir çözüme ulaşılması için ek önlemler acilen alınmadıkça daha da kötüleşebileceğini dikkate alarak,

Tarafların Lefkoşa’da 16 Ağustos 1960 tarihinde imzalanan anlaşmalarla ilgili savlarını göz önünde bulundurarak,

Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın ilgili hükümleri, özellikle aşağıda bulunan ikinci maddenin dördüncü paragrafından hareketle:

“Tüm üyeler, uluslararası ilişkilerinde gerek herhangi bir başka devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığa karşı, gerek Birleşmiş Milletlerin Amaçları ile bağdaşmayacak herhangi bir biçimde kuvvet kullanma tehdidine ya da kuvvet kullanılmasına başvurmaktan kaçınırlar.”
1. Tüm üye devletlere, Birleşmiş Milletler Antlaşması’ndan doğan sorumlulukları gereğince egemen Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki durumu kötüleştirmesi veya uluslararası barışı tehlikeye atması muhtemel herhangi bir eylem veya tehditten kaçınmaları çağrısında bulunur;
2. Hukuk ve düzenin korunması ve yeniden tesisinden sorumlu Kıbrıs Cumhuriyeti’nden Kıbrıs’ta şiddet ve kanı durduracak gerekli tüm ek önlemleri almasını talep eder;
3. Kıbrıs’taki cemaatler ve cemaat liderlerine son derece ihtiyatlı davranmaları çağrısında bulunur;
4. Kıbrıs Hükümeti’nin de izniyle Kıbrıs’ta bir Birleşmiş Milletler Barış Gücü kurulmasını tavsiye eder. Gücün içeriği ve büyüklüğü, Kıbrıs Hükûmeti, Yunanistan, Türkiye ve Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’yla istişare içinde olacak Genel Sekreter tarafından belirlenecektir. Gücün komutanı Genel Sekreter tarafından atanacak ve ona bağlı olacaktır. Gücü sağlayan ülkeleri tüm detaylarla bilgilendirecek olan Genel Sekreter faaliyetler hakkında Güvenlik Konseyine düzenli raporlar sunacaktır;
5. Gücün görevinin uluslararası barış ve güvenliği sağlamaktansa elinden geldiğince çatışmaların devamını önlemek ve hukuk ve düzenin korunması ve yeniden tesisiyle olağan koşullara dönüşe katkı bulunmak olmasını tavsiye eder;
6. Gücün konuşlanma süresinin üç ay olmasını ve finansmanının güç, birlikleri sağlayacak ülkeler ve Kıbrıs Hükümeti’nin mutabakatıyla karşılanmasını tavsiye eder. Genel Sekreter bu amaca yönelik gönüllü katkıları kabul edebilir;
7. Ek olarak Genel Sekreter’in Kıbrıs Hükümeti’yle Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık hükûmetlerinin mutabakatıyla Birleşmiş Milletler Antlaşması çerçevesinde, Kıbrıs halkının tümünün refahını ve uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını göz önünde bulundurarak, tüm gücüyle topluluk temsilcileri ve yukarıda belirtilen dört ülkenin hükûmetleriyle beraber Kıbrıs’ın yüzleştiği soruna barışçıl ve tam mutabakata sahip bir çözüm bulmaya çabalayacak bir arabulucu atamasını tavsiye eder. Arabulucu çalışmalarıyla ilgili Genel Sekreter’e düzenli raporlar sunacaktır;
8. Genel Sekreter’in Birleşmiş Milletlerin kaynaklarından uygun gördüğünce arabulucu ve çalışanlarının masraflarını karşılamasını talep eder.

Leuven Bildirgesi

0

Leuven Bildirgesi, Bologna Sürecini değerlendirmek üzere, Belçika’nın Louvain-la-Neuve kentinde, 28-29 Nisan 2009 tarihlerinde toplanan, Avrupa Yükseköğretimden Sorumlu Bakanlar Konferansındaki “Yeni On Yılda Avrupa Yükseköğretim Alanı” başlıklı toplantıda kabul edilmiştir.

Leuven Bildirgesi- Avrupa Yükseköğretimden Sorumlu Bakanlar Konferansı Bildirgesi​

46 Bologna Süreci üye ülkeleri yükseköğretimden sorumlu Bakanları olarak, Bologna Sürecinde günümüze kadarki gelişmeleri değerlendirmek ve önümüzdeki on yıl için Avrupa Yükseköğretim Alanı için öncelikleri belirlemek üzere 28-29 Nisan 2009 tarihlerinde Leuven’de bir araya gelmiş bulunuyoruz.

Giriş

1. 2020’ye kadarki on yılda Avrupa yükseköğretimi, yaratıcı ve yenilikçi, bilgiye dayalı Avrupa hedefinin gerçekleştirilmesinde büyük katkılar sağlayacaktır. Yaşlanan Avrupa nüfusu bu amaca, vatandaşlarının beceri ve kabiliyetlerini en üst seviyeye çıkararak, hayat boyu öğrenimi uygulayarak ve yükseköğretime girişi genişleterek ulaşabilecektir.

2. Avrupa yükseköğretimi aynı zamanda küreselleşme, yüksek hızda gerçekleşen teknolojik gelişmeler ve yeni öğrenci ve öğrenme yollarının ortaya çıkmasıyla da karşı karşıyadır. Öğrenci merkezli eğitim ve hareketlilik öğrencilerin bu değişen iş piyasasında bilgi ve becerilerini geliştirmelerini ve aktif ve sorumluluk sahibi vatandaşlar olmalarını sağlayacaktır.

3. Bu günlerde toplumlarımız küresel ekonomik krizin etkileriyle yüz yüzedir. Sürdürülebilir ekonomik iyileşme ve gelişmeyi sağlamak için dinamik ve her düzeyde eğitim ve araştırma arasındaki bütünleşme temelinde yenilikler getirmek için çalışacaktır. Toplumlarımızda kültürel ve sosyal gelişmeleri desteklemek ve yüz yüze kaldığımız sorunları başarı ile atlatmak istiyorsak, bunları gerçekleştirmede yükseköğretimin kilit bir rol oynadığını kabul etmeliyiz. Bu nedenle, yükseköğretimde kamu yatırımının çok önemli olduğunu düşünmekteyiz.

4. Yükseköğretimin bir kamu sorumluluğu olduğu ve tüm yükseköğretim kurumlarının misyonları ve çeşitlilikleriyle toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeye hazır olduğu Avrupa Yükseköğretim Alanı amaçları yönündeki sorumluluklarımızı taahhüt etmekteyiz. Buradaki amaç, tüm yükseköğretim kurumlarının öğrencilerini demokratik toplumun aktif katılımcıları olarak hazırlamak, öğrencilerin ileriki kariyerlerini şekillendirebilmelerine ve kişisel gelişimlerini tamamlamalarına yardımcı olmaya yönelik üst seviye bilgiye dayalı araştırma ve icatlar geliştirecek kurumlar olmalarını temin etmektir. Yükseköğretim alanındaki halihazırda devam eden reformlar, yüksek Avrupa değerleri olan kurumsal özerklik, akademik özgürlük, sosyal eşitlik gözetilerek devam edecek ve öğrenci ve öğretim elemanlarının tam katılımı istenecektir.

I. Kazançlar

5. Geçen on yılda Avrupa entelektüel bilimsel ve kültürel mirası temelinde ve hükümetler, yükseköğretim kurumları, öğrenciler, öğretim elemanları, işverenler ve diğer paydaşlar arası sürekli işbirliğini gözeten Avrupa Yükseköğretim Alanı oluşturduk. Avrupa kurum ve organizasyonlarının bu sürece vermiş oldukları destek de yadsınamaz büyüklüktedir.

6. Bologna Süreci yükseköğretim sistemleri arasında bir uyum ve karşılaştırılabilirlik getirmekte, öğrencilerin daha hareketli olmasını ve diğer ülkelerden öğrenci ve akademisyenlerin yükseköğretim kurumlarına akışını da kolaylaştırmaktadır. Yükseköğretim, ulusal sistemde ara derecelerin birinci derece ile ilişkilendirilmesini de içeren üç aşamalı sistemin uygulanması, kalite güvencesinde Avrupa Standart ve İlkelerinin uygulanması ile modernleştirilmiştir. Bunların yanında, kalite güvencesi için Avrupa Kayıt Ajansı’nın (EQAR) kurulduğunu ve Avrupa Yeterlikler Çerçevesi ile uyumlu olarak öğrenme çıktıları ve iş yükü esasına dayalı ulusal yeterlikler çerçevesinin oluşturulduğunu görmekteyiz. Ayrıca, Bologna Süreci, Diploma Eki ve Avrupa Kredi Transfer Sisteminin uygulamalarını yükseköğretimde şeffaflık ve tanımayı artırmayı özendirmiştir.

7. Bologna Deklarasyonu ile belirlenen hedefler ve geliştirilmiş olan politikalar günümüzde halen geçerliliğini korumaktadır. Tüm hedeflere ulaşılamadığından, bu hedeflerde Avrupa, ulusal ve kurumsal temelde tam uygulamanın başlatılabilmesi, 2010’dan sonra da artan bir ivme ile çalışmalara devam edilmesini gerektirmektedir.

II. Gelecek için öğrenmek: önümüzdeki on yıl için yükseköğretim öncelikleri

8. Yükseköğretimin her alanında mükemmeliyet için mücadelede yeni dönem sorunlarının giderilmesi, kalite konusuna sürekli odaklanmayı gerektirmektedir. Bunun yanısıra, yükseköğretim sistemlerimizin çeşitliliğinin muhafaza edilmesi ile kamu politikaları, yükseköğretim kurumlarının öğretim ve araştırmadan, sosyal uyum ve kültürel gelişim alanında sorumluluklarına ve kamu yararına yaptıkları hizmetlere kadar değişen görevlerinin değerini tam anlamıyla tanıyacaktır. Tüm öğrenciler ve yükseköğretim kurumları personeli, hızla değişen toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde bilgi donanımına sahip olmalıdır.

Sosyal Boyut: Eşit Erişim

9. Yükseköğretimdeki öğrenci kitlesi Avrupa nüfusunun çeşitliliğini yansıtmalıdır. Dolayısıyla, yükseköğretimin sosyal niteliğinin önemini vurguluyor ve kaliteli eğitime erişimde fırsat eşitliğinin sağlanmasını hedefliyoruz. Temsil edilmeyen gruplara ait öğrencilerin imkanlarının teşvik edilmesi ve eğitimlerini tamamlamaları için elverişli koşulların sağlanması yolu ile yükseköğretime erişim genişletilmelidir. Bu da, öğrenme çevrelerinin iyileştirilmesi, eğitimin önündeki tüm engellerin kaldırılması ve öğrencilerin her seviyede eğitim imkanlarından faydalanabilmesi için uygun ekonomik koşulların sağlanması ile mümkün olacaktır. Her katılımcı ülke, yükseköğretime katılımın genişletilmesi ve temsil edilmeyen gruplara ait öğrencilerin yükseköğretime katılımlarının arttırılması için önümüzdeki on yılın sonunda gerçekleşecek ölçülebilir hedefler belirleyeceklerdir. Yükseköğretimde eşitliğin sağlanması için harcanan çabalar, eğitim sisteminin diğer alanlarında gerçekleştirilecek eylemler ile de desteklenmelidir.

Yaşam Boyu Öğrenme

10. Katılımın genişletilmesi eğitim sistemlerimizin tamamlayıcı bir parçası olan Yaşam Boyu Öğrenme yolu ile de gerçekleştirilmelidir. Yaşam Boyu Öğrenme kamu sorumluluğunun bir parçasıdır. Erişilebilirlik, kalite güvencesi ve bilginin şeffaflığı sağlanmalıdır. Hayat Boyu Öğrenim, niteliklerin edinilmesini, bilgi birikiminin arttırılmasını, kişisel gelişimin sağlanması için yeni beceri ve yetkinliklerin kazanılmasını içermektedir. Yaşam Boyu Öğrenme, yarı zamanlı eğitim ve meslekte edinilen bilgileri içeren esnek eğitim yolları ile edinilen yeterlilikler anlamına gelmektedir.

11. Yaşam Boyu Öğrenme politikalarının uygulaması, kamu otoriteleri, yükseköğretim kurumları, öğrenciler, iş verenler ve çalışanlar arasında güçlü bir ortaklık gerektirmektedir. Avrupa Üniversiteler Birliği (EUA) tarafından geliştirilen Yaşam Boyu Öğrenmede Avrupa Üniversiteleri Sözleşmesi (European Universities’ Charter on Lifelong Learning) bu tür ortaklıkların temininde faydalı veriler içermektedir. Yaşam Boyu Öğrenme alanında getirilecek olan başarılı politikalar, bilgi, beceri ve yetkinliklerin, örgün (formal), yaygın (non-formal) ve sargın eğitim (informal) yollarından hangisiyle kazanılmış olduğuna bakılmaksızın, önceki eğitimin (prior learning) öğrenim çıktıları temelinde tanınması için temel ilke ve yöntemleri içerecektir. Yaşam Boyu Öğrenme, uygun örgütsel yapılar ve finansal kaynakla desteklenecektir. Ulusal politikalarla desteklenen Yaşam Boyu Öğrenme, yükseköğretim kurumlarının çalışmalarını bilgilendirilmelidir.

12. Yaşam Boyu Öğrenmenin uygulanması doğrultusunda, ulusal yeterlikler çerçevesinin geliştirilmesi önemli bir adımdır. Ulusal çerçevelerin, Avrupa Yükseköğretim Alanı için Yeterlikler Çerçevesi ile uyumluluğunun belgelendirilmesi (self-certification) sürecinin 2012 yılına kadar tamamlanmasını amaçlıyoruz. Bu da, Avrupa Yükseköğretim Alanı ile Yaşam Boyu Öğrenme için Avrupa Yeterlikler Çerçevesi’nin devamlı bir koordinasyonunu gerektirmektedir. Ulusal alanda, birinci dereceye dahil olan ara derecelerin tanınması da yükseköğretime erişimi arttıracak bir araç olabilir.

İstihdam Edilebilirlik

13. İş piyasası giderek yüksek beceri düzeyi ve yeterliklere sahip elemanlara ihtiyaç duymaktadır. Bu sebeple yükseköğretim, öğrencileri, mesleki hayatları boyunca ihtiyaç duyacakları ileri düzeyde bilgi, beceri ve yetkinliklerle donatmalıdır. İstihdam edilebilirlik, bireye değişen iş piyasasındaki fırsatları tümüyle yakalama gücü verir. Bizler, kazanılan ilk yeterlikleri arttırmanın yanı sıra, hükümetlerin, yükseköğretim kurumlarının, sosyal ortakların ve öğrencilerin birbirleriyle yakın işbirliği içerisinde, vasıflı işgücünü korumayı ve yenilemeyi de hedefliyoruz. Böylelikle kurumlar iş piyasasının ihtiyaçlarına daha fazla cevap verebilir durumda olacak, işverenler de eğitime dayalı bakış açısını anlayabileceklerdir. Yükseköğretim kurumları, hükümetler, hükümet ajansları ve işverenlerle birlikte, öğrencilerin ve mezunların kariyerleri ile ilgili rehberlik hizmetlerinin sağlanmasını geliştirmelidirler.

Öğrenci-merkezli Öğrenme ve Yükseköğretim Kurumunun Öğretme Görevi

14. Yükseköğretim kurumlarının öğretimle ilgili misyonlarının ve öğrenim çıktılarının gelişimine yönelik olarak düzenlenen müfredat değişiminin gerekliliğinin önemini yeniden vurguluyoruz. Öğrenci merkezli öğrenme, bireysel öğrenmenin güçlendirilmesini, öğrenme ve öğretme ile ilgili yeni yaklaşımları, etkili destek ve rehberlik yapılarıyla ve her üç düzeyde öğrenene daha net odaklanan bir müfredatı gerektirmektedir. Böylelikle müfredat reformu, yüksek kalite, esneklik ve daha fazla bireyselliğe uyarlanmış bir süreç olacaktır. Akademisyenler, öğrenciler ve işveren temsilcileriyle yakın işbirliği içinde giderek artan sayıdaki konu alanları için uluslararası referans noktaları ve öğrenme çıktıları geliştirmeye devam edeceklerdir. Yükseköğretim kurumlarından tüm seviyelerdeki programlarında öğretim kalitesinin artırılmasına büyük önem vermelerini talep ediyoruz. Bu husus kalite güvencesi için Avrupa Standart ve İlkelerinin daha ileri uygulamalarında bir öncelik oluşturmalıdır.

Eğitim, Araştırma ve Yenilik

15. Yükseköğretim, toplumda yeniliğin ve yaratıcılığın gelişebilmesi için, her düzeyde sanatsal araştırma ve gelişim temelli olmalıdır. Uygulamalı bilimler temelli olan eğitim programları da dahil olmak üzere potansiyel yükseköğretim programlarını, yenilik geliştirmeleri açısından tanımaktayız. Sonuç olarak, araştırma yetkinliğine sahip kişilerin sayısı artmalıdır. Doktora programları, yüksek kalitede disipliner araştırma ve bunu tamamlayıcı şekilde de disiplinler ve sektörler arası programlar sağlamalıdır. Ayrıca, kamusal otoriteler ve yükseköğretim kurumları başlangıç aşamasındaki araştırmacıların kariyer gelişimlerini daha cazip hale getirmelidir.

Uluslararası Açıklık

16. Avrupa yükseköğretim kurumlarına, faaliyetlerini daha fazla uluslararası hale getirme ve sürdürülebilir kalkınma için küresel işbirliğine dahil olmalarına yönelik çağrıda bulunuyoruz. Avrupa yükseköğretim alanının cazibesi ve açıklığı, ortak Avrupa eylemleriyle vurgulanacaktır. Küresel düzeyde rekabet, çeşitli paydaşların katılacağı Bologna Politika Forumları ve dünyanın farklı bölgeleriyle işbirliği temelli ortaklıklarla ve geliştirilmiş politika diyaloglarıyla tamamlanacaktır.

17. Ulus aşırı eğitim, kalite güvencesi için Avrupa İlke ve Standartlarına uygun olarak yürütülmelidir ve böyle programlar aynı zamanda UNESCO/OECD’nin “Yükseköğretimde Sınır Ötesi Eğitimde Kalite Rehberi” ile de uyumlu olmalıdır.

Hareketlilik

18. Öğrencilerin, başlangıç aşamasındaki araştırmacıların ve personelin hareketliliğinin, programların kalitesini ve araştırmada mükemmelliği arttıracağına inanıyoruz. Böylelikle Avrupa yükseköğretim alanı akademik ve kültürel anlamda daha uluslararası bir düzeye ulaşacaktır. Hareketlilik, kişisel gelişim ve istihdam edilebilirlik için önemlidir. Çeşitliliğe saygıyı duyma ve diğer kültürlerle iletişim kurma kapasitesinin gelişmesine yardım eder. Dilsel çoğulculuğu teşvik eder, böylece Avrupa yükseköğretim alanının çok dilli geleneğini destekler ve yüksek öğretim kurumları arasında işbirliği ve rekabeti arttırır. Her ülkeye hareketliliği arttırma, hareketliliğin yüksek kalitesini koruma ve şekil ve alanlarını çeşitlendirme çağrısı yapmaktayız. 2020’de, Avrupa yükseköğretim alanına dahil olan ülkelerdeki mezunların en az %20’si yurtdışında bir süre eğitim veya staj amaçlı bulunmuş olmalıdır.

19. Her üç derece içinde (lisans, yüksek lisans, doktora) hareketlilik fırsatları derece programlarının yapısında yer almalıdır. Ortak dereceler ve programların yanında hareketlilik pencereleri de daha fazla uygulanmalıdır. Ayrıca, hareketlilik politikaları hareketliliğin finansmanı, tanınma, mevcut altyapı, vize ve çalışma izinleri gibi bir dizi uygulamaya yönelik eylemlerle uyum içerisinde olmalıdır. Bunun için gerekli olan şeyler; esnek çalışma yolları, aktif bilgi politikaları, öğrenim kazanımlarının tam olarak tanınması ve öğrenim desteği ve kazanılan burs ve kredilerin taşınabilirliğinin sağlanmasıdır. Hareketlilik aynı zamanda Avrupa yüksek öğretim alanında dengeli bir öğrenci akışını sağlamalıdır. Çeşitli öğrenci gruplarından daha fazla katılımı hedefliyoruz.

20. Yükseköğretim kurumlarına yüksek kaliteli öğretmen ve araştırmacıları daha fazla çekebilmek için çekici çalışma koşulları, kariyer yolları ve bunlara ek olarak açık uluslararası işe alımlar gereklidir. Öğretmenlerin kilit rol oynadıkları göz önüne alındığında, öğretmenlerin, ilk aşama araştırmacılarının ve diğer personelin hareketliliğini kolaylaştıracak kariyer yapıları düzenlenmelidir. Çerçeve koşullar, mevcut yasal çerçevelerin en iyi şekilde kullanımını sağlayarak, sosyal güvenlik sistemine girebilecek ve hareketli personel için emeklilik ve ek emeklilik haklarının kullanımını kolaylaştıracak şekilde oluşturulacaktır.

Veri Toplama

21. Geliştirilmiş ve zenginleştirilmiş bir veri koleksiyonu, sosyal boyut, istihdam, hareketlilik ve bunlara ek olarak diğer politika alanlarının gündemlerindeki hedeflere ulaşmadaki ilerlemeyi izlemeye yardımcı olacağı gibi, durum değerlendirmesi ve kıyaslaması için de bir temel olarak kullanılabilecektir.

Çok Boyutlu Şeffaflık Araçları

22. Avrupa Yükseköğretim Alanındaki yükseköğretim kurumlarının çeşitliliğinin daha şeffaf olması için bu yükseköğretim kurumları hakkında daha detaylı bilgi sağlanması adına mekanizmalar geliştirilmesine yönelik çeşitli girişimler mevcuttur. Göreceli güçlerini tanımlama ve karşılaştırma konularında yükseköğretim sistemlerine ve kurumlarına yardım edenlerini de kapsayan bu tür mekanizmaların, kilit paydaşlar ile yakın işbirliği içerisinde geliştirilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu şeffaflık araçları Bologna Süreci ilkelerinden ve öncelik alanlarımız olan kalite güvencesi ve tanıma ilkeleri ile yakından ilişkili olmalı ve yükseköğretim kurumları ve programlarının çeşitlilik gösteren profilini yansıtması açısından karşılaştırılabilir bilgi ve uygun göstergeler temeline dayanmalıdır.

Finansman

23. Yükseköğretim kurumları, sosyal ihtiyaçlara cevap verebilme ve hesap verebilir olma ile ilgili artan beklentilerle birlikte daha fazla özerklik kazanmışlardır. Kamusal sorumluluk çerçevesinde, özerk yükseköğretim kurumlarının sürdürülebilir gelişimi ve eşit erişimin garantilenmesi için devlet kaynaklı finansmanın ana öncelik olmayı sürdürdüğünü teyit ediyoruz. Yeni ve çeşitli finansman kaynakları ve yöntemleri bulmak için daha fazla dikkat sarf edilmelidir.

III. Örgütsel Yapı ve İzleme

24. Hükümetler, temsilci yapılarıyla akademik topluluklar ve diğer paydaşlar arasında şekillenmiş olan Bologna Süreci’nin mevcut örgütsel işbirliği, amacına uygun olarak kabul edilmektedir. Bologna Süreci gelecekte AB dönem başkanı ve bir de AB üyesi olmayan bir ülke tarafından eş-başkanlık yöntemiyle yürütülecektir.

25. Diğer politika alanlarıyla da etkileşimde olmak için BFUG araştırma, göç, sosyal politika ve istihdam gibi diğer alanlardan da uzmanlarla ve karar alıcılarla da irtibat kuracaktır.

26. Bu belgede belirtilen önceliklerimize ve Bakanlar Konferansı’na sunulan raporlardaki tavsiyelere ulaşabilmek için BFUG’un 2012’ye kadar, Bologna Sürecinin bağımsız değerlendirmesinin çıktılarının ileriki dönemlerde entegrasyonuna/ bütünleşmesine izin veren bir çalışma planı oluşturacağına inanmaktayız.

BFUG’dan özel olarak talep edilen hususlar:

· hareketlilik ve sosyal boyut alanında ölçme ve izleme için belirleyicilerin (indicator) veri toplama ile bağlantılı şekilde tanımlanması;

· Avrupa Yükseköğretim Alanı içerisinde ne kadar dengeli bir hareketliliğin sağlanabileceğinin göz önüne alınması;

· Şeffaflık mekanizmalarındaki gelişmelerin izlenmesi ve 2012 Bakanlar Konferansı’nda rapor edilmesi;

· Bologna Süreci’nin Avrupa Yükseköğretim Alanı dışında daha iyi anlaşılması ve teşvik edilmesi için, mevcut yapıları en iyi şekilde kullanarak, bir ağ oluşturulması;

· Tanıma alanındaki ulusal eylem planlarının analiz edilmesine dair tavsiyelerin izlenmesi.

27. Bologna Süreci uygulamalarının raporlama süreci koordineli bir şekilde gerçekleştirilecektir.

· Durum değerlendirmesi, (Stocktaking) kanıta dayalı metodolojiyi daha da sadeleştirecektir.

· Eurostat, Eurostudent ile beraber ve Eurydice ile işbirliği içerisinde ilgili veri toplama konusuna katkıda bulunacaktır.

· Raporlama çalışmaları BFUG tarafından yürütülecek/denetlenecek ve 2012 Bakanlar Konferansı için yukarıda belirtilen kaynakları da içerecek bir rapor hazırlayacaktır.

28. E4 grubunun (ENQA, EUA, EURASHE, ESU) genel olarak kalite güvencesi ve özel olarak da Avrupa Kalite Güvencesi Kayıt Ajansı’nın (EQAR) tüm paydaşların görüşlerini de dikkate alacak şekilde dış değerlendirme yapmalarını sağlamaya yönelik işbirliklerini devam ettirmelerini bekliyoruz.

29. Bologna yıl dönümü vesilesi ile 11-12 Mart 2010 tarihinde Avusturya ve Macaristan’ın ortaklaşa olarak düzenleyecekleri toplantıda buluşacağız. Bir sonraki Bakanlar Konferansı Romanya tarafından Bükreş’te Nisan 2012’de düzenlenecektir. Takip eden konferanslar 1015, 2018 ve 2020 yıllarında gerçekleştirilecektir.

Leuven Bildirgesi’nin orijinal metnine ulaşmak ve konferansla ilgili ayrıntılı bilgi edinmek için bkz:
 http://www.ond.vlaanderen.be/hogeronderwijs/Bologna/conference/index.htm

Tutuklanacaklar Listesi

0

Tutuklanacaklar Listesi, Avukat-Yazar Yiğit Okur tarafından yazılmış, 2007 yılı Ekim ayında Can Yayınları tarafından okuyucu ile buluşturulmuştur.

Kitabın Tanıtım Yazısı

“Yaşadıklarımın üstünden o kadar zaman geçti ki, yazdıklarımın ne kadarı gerçek, ne kadarı düşsel, bilemez oldum. Gerçeklerden düşler yaptım; düşlerimi gerçek sanmaya başladım.’ Beş uzun ve bir kısa öyküden oluşan bu yapıtındaki üslup da, bundan önceki roman ve öykülerindeki gibi, koşan, koşuşturan, kısa cümleler örgüsü, yüksek tempolu diyaloglar, denizlerin gel-gitleri gibi coşup kıyıya vuran, çekilip yatışan duygular yumağı, erotik dokunuşlarla, geriye doğru anlatımlarla güldüren, gülümseten, gizli bir hüzün taşıyan, mizah yüklü yalın bir anlatım.

Altı romanından Deniz Taşları’yla 2006 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü ve O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları adlı 2003 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü alan Yiğit Okur’un Tutuklanacaklar Listesi, ikinci öykü kitabı.

Yiğit Okur’un önsöz niteliğinde kaleme aldığı satırlar şöyle:

“Yaşadıklarımın üstünden o kadar zaman geçti ki, yazdıklarımın ne kadarı gerçek, ne kadarı düşsel, bilemez oldum. Gerçeklerden düşler yaptım; düşlerimi gerçek sanmaya başladım.” Beş uzun ve bir kısa öyküden oluşan bu yapıtındaki üslup da, bundan önceki roman ve öykülerindeki gibi, koşan, koşuşturan, kısa cümleler örgüsü, yüksek tempolu diyaloglar, denizlerin gel-gitleri gibi coşup kıyıya vuran, çekilip yatışan duygular yumağı, erotik dokunuşlarla, geriye doğru anlatımlarla güldüren, gülümseten, gizli bir hüzün taşıyan, mizah yüklü yalın bir anlatım.

“Cenevre’de geçen sekiz yılımın sonuna gelmiştim. Öğrenimden çok, bir gençlik serüveniydi. Akıp gitmişti sekiz yıl. Üç diploma, bir ödül… Bitmiyordu ki… Daha dönüş vardı. Dönüş. Vatan. Tekrar sınavlar. Denklikler. Sonra askerlik, staj, ruhsat. Sonra küheylanların birbirine çifte atıp kişnediği at pazarında, sıpalık… Bir oda, bir masa, bir kasa… Babamdan kalma. Tırmanırken mesleğin insaf tanımaz yokuşlarını, birkaç yıl da öyle geçti. Bir gün çat kapı, postacı. Elinde bir kartpostal. Uzattı. Baktım. Monica’nın el yazısı. Yüreğim hop etti. “Birkaç gün sonra İstanbul’dayım.” Yüreğim bir daha hop etti. ‘Birkaç gün sonra?.’

Önce saate baktım. Üçü geçiyor. Bilinçaltı dürtüyle bakmış olmalıyım. “Birkaç gün sonra” cümlesine kesinlik kazandırabilmek için en kolay yöntem, o an için, masa saatine bakmak olmuştu. Ama Monica’nın geleceği günü, saate bakmakla kestiremeyeceğimi anlayınca, kartpostalın puluna, damgasına baktım. Pul, baştan başa yırtık. Sadece minik bir benek halinde göbeği kalmış. Renkli bir nokta. Öpüşürken ağzıma uzattığı, çilek kırmızısı dilinin, belli ki, sadece ucunu dokundurmuş pula. Yanı yöresi yapışmamış pul, posta kutuları, postaneler, kurşun mühürlü, branda bezinden üretilmiş posta torbaları, uçaklar, kargolar, tekrar postaneler derken, bunca elden geçtikten sonra, zamkının tek damlasıyla karta tutunamazdı. Yırtılıp gitmişti. Pula basılan damga da pulla birlikte yitip gidince, damgadan kartta kalan bir çimdik siyahlıktı. Ne ülke, ne tarih yansıtmayan bir leke. Çevirdim kartın yüzünü. Resme bakıp ülkeyi keşfedeceğim. Bir alan, bir yapı, bilinen bir heykel? Hayır! Van Gogh. Kulağının biri kesik. Hırsımdan kartı bir ucundan ısırdım…”

“Şu minicik kahvede Türk, Yunan, kardeş kardeş oturup eğleniyoruz. İdareyi uluslara bıraksalar hiç sorun kalmaz. İşi bok eden siyasiler.”

“Beni saldılar, şiirleri tutukladılar.”

“Yargı, çok kanatlı görkemli bir çarktı. ince hassas çarklardı kanatları çeviren. minik titret titrek kımıldamalarla öylesine yavaş dönüyorlardı ki, bu görkemli çarklar yargının önüne düşenleri yaşadıklarına pişman ediyordu.”

“Cenevre’ de geçen o sekiz yılımın sekiz yazını tekrar yaşamak için ya­şam süremden bir şey ödemem gerekirse, onu da duraksamadan öder, takası hemen kabullenirim.”

Yiğit Tahsin Okur Hakkında:

Avukat, yazar Yiğit Okur 30 Ağustos 1934 tarihinde, Emine Hanım ile hukukçu Hasan Tahsin Bey’in oğlu olarak Erzincan’da doğdu 1939 Erzincan Depreminde enkaz altında kaldı ve bir mahkûm tarafından kurtarıldı. 1940’ta ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. Orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde tamamladı.  Galatasaray Lisesi, Fransızcayla, şiirle ve tiyatroyla tanışmasını sağladı. İlk şiiri Yeni Erzincan gazetesinde yayımlandı. Lise yıllarında Galatasaray Dergisinde şiir yayınlamaya devam etti. 50’li yıllardan itibaren yazıları ve şiirleri, Varlık, Yenilik, Mavi dergilerinde yayınlandı. Ugo Betti, Jean Cocteau, Herman Wook, André Maurois’dan roman, oyun çevirileri yaptı. Sabah, Vatan gazetelerinde tiyatro eleştirileri yayınlandı. Cep Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Bir süre sahneye çıktı.

Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nde okumaya hak kazandı. ‘Yenilik Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Eğitim yaşamına devam ederken. çevirileri yapaya ve Küçük Parmakkapı’daki Cep Tiyatrosu’na sahneye çıkmaya devam etti. Yeni Sabah Gazetesi’nde Anadolu sayfasını hazırladı. İstanbul Hukuk Fakültesinde başladığı hukuk eğitimine 1958’de Cenevre’ye giderek devam etti.

Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdi. Aynı fakültede tamamladığı doktora tezi, Cenevre Üniversitesi Hukuk Ödülü’ne layık görüldü. İsviçre Federal Mahkemesi, 93 yıl sürmüş jüriprüdansını, Okur’un tezindeki görüş yönünde değiştirdi.

1965’te yurda dönen Okur, aile geleneğini sürdürerek avukatlığa başladı ve babasının kurduğu hukuk bürosunu devam ettirdi. Avukatlığa devam ettiği süreçte çeşitli gazete ve dergilerde, söyleşi ve mesleki makaleler yayınladı. Yiğit Okur, “Hulki bey ve arkadaşları’ adlı romanıyla 199 yılında yeniden yazın dünyasına döndü. O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları adlı romanı 2003 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldı. Deniz Taşları romanı ise 2006 Yunus Nadi Roman Ödülü’ne layık görüldü. Yaşamını yitirdiği 1 Ocak 2016 tarihine kadar 16 eser üretti. İstanbul’da haya gözlerini yumdu. 04 Ocak 2016 Pazartesi günü, Teşvikiye Camii’nde kılınan öğle namazını müteakip Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

Galatasaray Lisesi’ne bağışladığı on bine yakın kitapla bir kütüphane yaptırdı. Yiğit Okur Kütüphanesi, 1996 yılında hizmete açıldı. Koleksiyonunu da liseye bağışladı.

GSL Gazete’yi çıkardı. Galatasaray Üniversitesinin kuruluşunda da büyük rol oynadı. eserlerinin tamamı Can Yayınlarından basıldı.

Eserleri: Hulki Bey ve Arkadaşları (1999), Güvercinler (2000), Topal Viktor’un Anıları (2001), O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları (2002), Piyano (2003), Tutuklanacaklar Listesi (2007), Büyücü (2007), Deniz Taşları (2008), Piç Osman’ın Pabuçları (2010), Sıfırlamak (2010), Tır Kamyonları (2011), Yazamadığım Romanın Öyküsü (2011), Buralardan Geçerken (2015)

Ramiz Erinç Sağkan

0
Avukat Ramiz Erinç Sağkan

 Ramiz Erinç Sağkan, 24 Nisan 1978 tarihinde dünyaya geldi. 1995 yılında eğitime başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1999 yılında mezun oldu. Ayrıca, Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden eğitim aldı. Gümüşhane, Şiran’lıdır.

Avukatlık stajını tamamladıktan sonra Ankara Barosuna kaydoldu ve serbest avukatlık yaptı. Ceza Hukuku, Kamu İhale ve Sözleşmeleri Hukuku, Şirketler Hukuku ve Spor Hukuku alanlarında çalıştı.

Sağkan’ın Ankara Barosu’ndaki Görevleri 

Ankara Barosu’nun çeşitli kurul ve merkezlerinde görev yaptı. Metin Feyzioğlu‘nun Ankara barosu başkanlığı döneminde, 2010-2013 yıllarında yönetim kurulu üyesi oldu. Sema Aksoy başkanlığındaki 2013-2014 döneminde ve Hakan Canduran başkanlığındaki 2014-2018 döneminde yönetim kurulu üyeliğine devam etti. 2014-2016 yılları arasında Ankara Barosu Genel Sekreterliği görevini yürüttü. 2016-2018 arasında ise başkan yardımcısı olarak çalıştı.

TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Avukatlık Hukuku alanında öğretim görevlisi olarak ders verdi.

Türk Hukukçular Birliği Derneği Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptı. Özellikle Avukatlık Hukuku ve Meslek Sorunları hakkında çok sayıda panel, konferans, sempozyum ve toplantıda yer aldı.

20-21 Ekim 2018 tarihinde yapılan Ankara Barosu Genel Kurulunda, Demokratik Sol Avukatlar Grubu adına yarıştı. 15 bin 633 avukatın katılımıyla yapılan seçimde, oyların 7 bin 227’sini alarak Ankara Barosu Başkanı seçildi.

2021 yılında yapılan ertelenmiş genel kurul toplantısında yeniden başkan oldu.

Avukat Ramiz Erinç Sağkan

Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına Seçilmesi 

Sağkan, Ankara Barosu Başkanı iken 4-5 Aralık 2021 tarihinde Ankara’da yapılan Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulunda Metin Feyzioğlu’na karşı “Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu’nda Birlik başkanlığına adaylığımı, tüm kamuoyuna büyük bir heyecan ve saygı ile bildiririm. Savunmanın ağır ve organize bir saldırı altında yargı üçlemesinden soyutlanmaya ve parçalanmaya çalışıldığı bu dönemde; tüm baroların katkı ve katılımı ile savunmayı yeniden vazgeçilmezliğine ve saygınlığına hep birlikte kavuşturacağız” şeklindeki açıklamasıyla aday oldu. Feyzioğlu’nun 156 oyuna karşılık 182 oy ile başkan seçildi. 

Prof. Dr. Faruk Erem (1969-1980), Atilla Sav (1980-1983), Teoman Evren (1984-1989), Önder Sav (1989-1995),  Eralp Özgen (1996-2001), Özdemir Özok (2001-2010), Vedat Ahsen Coşar (2010-2013) ve Metin Feyzioğlu‘ndan sonra (2013-2021) TBB’nin dokuzuncu başkanı oldu.

İlk basın açıklamasında “TBB başkanlık katı avukatlara kapalıydı, öncelikle o kat avukatlara açılacak. Oranın gerçek sahibi avukatlar ve stajyerlerdir.” dedi. 

Sağkan, 8 Aralık 2024 günü yapılan seçimlerde Türkiye Barolar Birliği Başkanlığına yeniden seçildi.

Erinç Sağkan, iyi derecede İngilizce bilmektedir.

Erinç Sağkan başkanlığındaki Ankara Barosu, YSK’nin aldığı kararlara karşı ‘Hukuksuzluğun tam da karşısındayız’ pankartı asmıştı.

Hakkında Açılan Dava

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Erinç Sağkan ve Ankara Barosu Başkanı iken yönetim kurulunda bulunan 11 kişi hakkında, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, 24 Nisan 2020 tarihinde Ankara’daki Hacı Bayram Camisi’nde verdiği hutbenin içeriğiyle ilgili yaptıkları basın açıklamasıyla ilgili olarak başlatılan soruşturma sonucunda; “kamu görevlisine dini inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklaması nedeniyle görevinden dolayı hakaret” suçlamasıyla dava açıldı. TCK 125/1, 3 ve 5. fıkralarında düzenlenen suçlardan 1 yıldan 2 yıla kadar hapis cezaları talep edilen davaya ilişkin yargılama Ankara Batı 3. Ağır Ceza Adliyesi Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapıldı. Mahkeme, 17 Mayıs 2023 tarihinde sanıkların tamamı hakkında beraat kararı verdi.

Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi

0

Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi(Universal Declaration of the Rights of Mother Earth), 22 Nisan 2010 tarihinde Bolivya’da toplanan Dünya Halklarıtem İklim Değişikliği ve Toprak Ananın Hakları Konferansı’nda kabul edilmiş ve Bolivya hükümeti tarafından Birleşmiş Milletler’e sunulmuştur. Beyanname dünyanın birçok ülkesinden yüzbinlerce kişi tarafından imzalanmıştır.

Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi

GİRİŞ

Biz, Dünya halkları ve ulusları:

Hepimiz, ortak bir kadere sahip birbiriyle ilişkili ve birbirine bağımlı varlıklardan oluşan, parçalanamaz ve canlı bir topluluğun, Toprak Ana’nın parçası olduğumuzu biliyoruz;

Toprak Ana’nın yaşamın, gıdanın ve öğrenmenin kaynağı olduğunu ve iyi yaşamamız için ihtiyaç duyduğumuz her şeyi sağladığını minnetle kabul ediyoruz;

Kapitalist sistemin ve her çeşit yağma, sömürü, istismar ve kirlenmenin, bugün bildiğimiz yaşamı iklim değişikliği gibi olaylarla riske atarak, Toprak Ana’ya büyük yıkım, bozulma ve parçalanma getirdiğinin farkındayız;

Birbirine bağımlı varlıkların oluşturduğu bir topluluk içerisinde, yani Toprak Ana’da, bir dengesizliğe yol açmadan sadece insanların haklarını tanımanın mümkün olmadığına ikna olduk;

İnsan haklarını garanti altına almak için Toprak Ana ve tüm varlıkların haklarını tanımak ve savunmak gerektiğini ve bunu yapan kültürlerin, uygulamaların ve yasaların var olduğunu söylüyoruz;

İklim değişikliğine ve Toprak Ana üzerinde tehditlere neden olan yapıların ve sistemlerin dönüşümü için belirleyici, kolektif eylemlerde bulunmanın aciliyetinin bilincindeyiz;

Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi’ni kamuya ilan ediyor ve Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmesi için çağrıda bulunuyoruz.

Bu, tüm dünya halkları ve ulusları için ortak bir başarı standardı olmalı. Her birey ve kurum öğretim, eğitim ve bilinçlendirmeyle bu standartları destekleme sorumluluğu almalı. bu Beyanname’de tanımlanmış haklara saygı göstermeli ve gecikmeden ulusal ve uluslararası yenilikçi önlem ve mekanizmalarla dünyadaki tüm halklar ve devletler arasında evrensel olarak etkili bir şekilde tanınması ve yerine getirilmesi garanti altına alınmalı.

MADDE 1
Toprak Ana

(1) Toprak Ana canlı bir varlıktır.

(2) Toprak Ana, tüm varlıkları besleyen, kapsayan ve meydana getiren birbiriyle ilişkili varlıkların eşsiz, parçalanamaz, kendi kendini düzenleyen bir topluluğudur.

(3) Her varlık, Toprak Ana’nın ayrılmaz bir parçası olarak ilişkileriyle tanımlanır.

(4) Toprak Ana’nın doğal hakları, varoluş ile aynı kaynaktan geldiğinden dolayı elinden alınamaz.

(5) Toprak Ana ve tüm varlıklar, türler, organik ve inorganik varlıklar arasında yapılan, insanlar için kullanılan her türlü ayrım olmadan bu Beyanname’de tanımlanmış tüm doğal haklara sahiptir.

(6) İnsanların insan haklarına sahip olduğu gibi, tüm diğer varlıklar da kendilerine özel, varoldukları topluluklar içerisindeki rol ve işlevlerine uygun haklara sahiptir.

(7) Her varlığın hakları diğer varlıkların haklarıyla sınırlıdır. Haklar arasındaki herhangi bir çatışma Toprak Ana’nın bütünlüğünü, dengesini ve sağlığını sürdürecek şekilde çözülmek zorundadır.

MADDE 2
Toprak Ana’nın Doğal Hakları

(1) Toprak Ana ve meydana getirdiği tüm varlıklar aşağıdaki doğal haklara sahiptir:

(a) Yaşama ve var olma hakkı;

(b) Saygı duyulma hakkı;

(c) Yaşamsal döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme ve biyolojik kapasitesini yeniden oluşturma hakkı;

(d) Kendi kimliğini ve bütünlüğünü ayrı, özlük ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürdürme hakkı;

(e) Yaşam kaynağı olarak su hakkı;

(f) Temiz hava hakkı;

(g) Bütünsel sağlık hakkı;

(h) Kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olma hakkı;

(i) Bütünlüğünü yahut yaşamsal ve sağlıklı işleyişini tehdit edecek şekilde genetik yapısındaki bozulma ve değişikliklerden muaf olma hakkı;

(j) Bu Beyanname’de kabul edilmiş hakların insan faaliyetleri nedeniyle ihlal edilmesi durumunda bunların gecikmeden ve tam olarak iyileştirilmesi hakkı;

(2) Her varlık, Toprak Ana’nın uyumlu işleyişi için kendi rolünü yerine getirme hakkına sahiptir.
(3) Her varlık, insanların işkence yahut kötü muamelesinden muaf olma ve belli bir refaha sahip olma hakkına sahiptir.

MADDE 3
İnsanların Toprak Ana’ya Olan Yükümlülükleri

(1) Her insan Toprak Ana’ya saygı göstermek ve onunla uyum içerisinde yaşamaktan sorumludur.
(2) İnsanlar, tüm devletler, tüm kamu ve özel kurumlar aşağıdakileri yapmak zorundadır:

(a) Bu Beyanname’de tanımlanmış haklar ve yükümlülüklere uygun olarak hareket etmek;

(b) Bu Beyanname’de tanımlanmış haklar ve yükümlülüklerin tam olarak yerine getirilmesi ve uygulanmasını kabul ve teşvik etmek;

(c) Bu Beyanname’ye uygun olarak Toprak Ana ile uyum içerisinde nasıl yaşanacağı konusunda öğrenme, analiz, yorumlama ve iletişimde yer almak ve teşvik etmek;

(d) Günümüzde ve gelecekte, insanın refahına yönelik faaliyetlerin Toprak Ana’nın refahına katkıda bulunmasını garanti etmek;

(e) Toprak Ana’nın haklarının savunulması, korunması ve muhafaza edilmesi için etkili standartlar ve yasalar belirlemek ve uygulamak;

(f) Toprak Ana’nın yaşamsal ekolojik döngülerine, süreçlerine ve dengelerine saygı göstermek, korumak, muhafaza etmek ve gerekli olduğu yerlerde bütünlüğünü iyileştirmek;

(g) Bu Beyanname’de tanımlanmış doğal hakların insanlar tarafından ihlal edilmesiyle oluşan hasarların düzeltilmesini ve sorumluların Toprak Ana’nın bütünlüğünü ve sağlığını yeniden sağlamaktan sorumlu tutulmasını garanti etmek;

(h) Toprak Ana’nın ve tüm varlıkların haklarını savunmak için insanlara ve kurumlara yetki vermek;

(i) Türlerin neslinin tükenmesine, ekosistemlerin yok olmasına yahut ekolojik döngülerin bozulmasına neden olan insan faaliyetlerini önlemek için ihtiyatlı ve kısıtlayıcı önlemler tesis etmek;

(j) Barışı sağlamak ve nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları ortadan kaldırmak;

(k) İnsanların kendi kültürlerine, geleneklerine ve adetlerine uygun olarak Toprak Ana ve tüm varlıklara saygı gösterdikleri pratikleri teşvik etmek ve desteklemek;

(l) Toprak Ana ile uyum içerisinde olan ve bu Beyanname’de tanımlanmış haklara uygun ekonomik sistemleri teşvik etmek;

MADDE 4
Tanımlar

(1) “Varlık” tanımı ekosistemleri, doğal toplulukları, türleri ve Toprak Ana’nın bir parçası olarak varolan tüm diğer doğal varoluşları kapsar.

(2) Bu Beyanname’deki hiçbir şey tüm varlıkların yahut belirtilen varlıkların diğer doğal haklarının tanınmasını kısıtlamaz.

Çekişmeli Yargılama İlkesi

0

Çekişmeli Yargılama İlkesi, [cmh] adil yargılama, yargılamaların çekişmeli olarak gerçekleşmesini talep hakkını içerir. Çekişmeli yargılama hakkı; ilke olarak, bir ceza veya hukuk davasının taraflarına, her kimden gelirse gelsin mahkeme kararını etkilemeye özgülenen tüm deliller, hazırlanan mütalaalar hakkında bilgi sahibi olma ve onları yorumlama fırsatı verilmesini gerektirir.

  • Çekişmeli yargılama hakkı; tatmin edici koşullar altında tarafların, mahkeme önündeki delillere aşina olmalarını, kanıtların gerçek ve doğruluğu ile muhteviyatı hakkında uygun yer, zaman ve şekilde yorum yapmalarına olanak ve kolaylık tanımayı içerir.
  • Taraflar, iddialarının başarısı için gerekli unsurları açıklama hakkına sahip olmalıdır. Temyize başvuru hakkının düştüğüne karar verilmesi ve kanun yolu mahkemelerinin gerekçe değişikliğine gitmesi halinde dahi bu ilkenin gereklerine riayet edilmelidir.
  • Diğer tarafın sunduğu bir kanıtın, tanıklarca ibraz olunan belgelerin yorum gerektirip gerektirmediğine karar vermek uyuşmazlığın taraflarına tanınan bir haktır. Bu hak, içine davanın tarafı olmayanları alacak şekilde genişletilemez. Tarafların adaletin işleyişine olan güvenleri; mahkemenin resen elde ettiği belgeler dahil dosyadaki tüm bilgi, belgelere ulaşma, bunlar hakkında bilgi edinme, bilgiyi etkin ve verimli şekilde kullanma olanağına sahip olduklarını bilmeleriyle sağlanır.
  • Yargılanan taraf ve nesnelere ilişkin bilgiler, davanın geçmişiyle ilgili ayrıntı ve tavsiye içeren adli tıp ve sosyal hizmet kurumu raporları, taraf olsun ya da olmasın görev ve yetkileri dahilinde mahkemenin kararını etkileyen Cumhuriyet savcısı mütalaası ile dayanağı deliller, ortaya yeni gerçek veya iddia koymasa da alt derece mahkemesinin, temyiz mahkemesine kararını etkilemek amacıyla gönderdiği notun taraflarla paylaşılması gerekir.
  • Zamandan tasarruf etme ve yargılamaların hızlandırılması isteği, temel ilke olan çekişmeli yargılama hakkının göz ardı edilmesini haklı kılamaz. Kişinin bilgi edinme ve yorumlama için duruşmaları ertelemesini talep hakkı vardır.

Çekişmeli yargılama hakkı mutlak değildir. Kapsamı, davanın niteliklerine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. İlke, mahkemeye sunulmamış olan belgelerle, davanın neticesini etkileme ihtimali olmayan bir dilekçenin davanın taraflarıyla paylaşılmasını garanti etmez. [Yargıç Hilmi Şeker tarafında kaleme alınmıştır.]

Fikret İlkiz

0
avukat Fikret İlkiz

Avukat Fikret İlkiz, 1950 yılında Eskişehir’de dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Avukatlık stajını tamamladıktan sonra İstanbul Barosu’na kayıt oldu ve serbest avukat olarak çalışmaya başladı.

Kariyeri, basın hürriyeti, ifade özgürlüğü ve insan hakları alanında şekillendi. 1982 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde hukuk danışmanı ve avukat olarak görev aldı. Bu görevini 2004 yılına kadar sürdürdü. 1997-2002 yılları arasında Cumhuriyet Gazetesi’nin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olarak görev yaptı.

Mesleki Çalışmaları, Baro ve STK’lardaki Görevleri 

1992-2003 arasında İstanbul Barosu Dergisi Yayın Kurulu üyeliğini yürüttü. İstanbul Barosu Staj Eğitim Merkezi’nin (SEM) kuruluşuna katkı sağladı, kurucu üyesidir.  olarak Yürütme Kurulu’nda yer aldı. 1996-2002 yılları arasında SEM bünyesinde “AİHS ve Bireysel Başvuru” bölüm başkanlığı yaptı. 2002-2005 arasında Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Yürütme Kurulu’nda görev aldı.  1992-1996 yıllarında Basın Konseyi’nin hukuk danışmanlığını ve Genel Sekreter Vekilliğini üstlendi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi ile İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde medya ve hukuk alanında dersleri verdi.

Mart 2016’dan itibaren Güncel Hukuk Dergisi’nin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü oldu ve derginin Genel Yayın Koordinatörlüğünü üstlendi. 2018 yılında Bahri Belen, Haluk İnanıcı ve Can Atalay gibi isimlerin yer aldığı liste ile İstanbul Barosu başkanlığına aday oldu ancak seçilemedi.

Sivil Topluma Katkıları

Basın Konseyi Dayanışma Vakfı ve Türkiye İnsan Hakları Kurumu Vakfı’nın kurucu üyeleri arasında yer aldı. Umut Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliğini üstlendi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Onursal Üye ilan edildi. 2009-2011 yılları arasında Türk Ceza Hukuku Derneği’nin Genel Sekreteri oldu, 2012 yılından itibaren ise Dernek Başkanı olarak görev yapmaya başladı.

Ödülleri

1998 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından Basın Özgürlüğü Ödülü’ne layık görüldü. 2013 yılında Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından İfade Özgürlüğü Onur Ödülü verildi.

Yayınları

Fikret İlkiz’in ifade özgürlüğü ve ceza hukuku alanlarında yayımlanmış çok sayıda yazısı ve kitap bölümü bulunmaktadır. Öne çıkan eserleri şunlardır: Parçalanmış Adalet / Türkiye’de Özel Ceza Yargısı – İletişim Yayınları, 2011 İfade Özgürlüğü: İlkeler ve Türkiye – İletişim Yayınları, 2007 Demokratik Anayasa – Görüş ve Öneriler – Metis Yayınları, 2012 İfade Özgürlüğünün On Yılı 2001–2011 – IPS Yayınları (BİA), 2012 Türkiye’de Hukuku Yeniden Düşünmek – İletişim Yayınları, 2015 Ayrıca Güncel Hukuk, Ceza Hukuku Dergileri ile Bianet.org ve T24 başta olmak üzere birçok mecrada makaleleri yayımlanmıştır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

 

Erdoğan Teziç

0
Erdoğan Teziç

Anayasa Hukukçusu Erdoğan Teziç 7 Nisan 1936’da dünyaya geldi. Ortaöğrenimini 1947-1955 yıllarında Galatasaray Lisesinde tamamladı. Lisede iken 1952 yılında voleybola başlado ve aynı zamanda Galatasaray Spor Kulübü voleybol takımında yer aldı, 1954 yılında Belgrad’da oynanan maçta milli oldu.  1956 Paris Dünya Voleybol Şampiyonası’na, 1957 İstanbul Beynelmilel Voleybol Turnuvası’na katıldı. 1958’de takım kaptanı olarak Prag Avrupa Voleybol Şampiyonası’na ve 1959 Beyrut Akdeniz Oyunlarına katılarak 29 kez milli oldu.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1959 yılında mezun olduktan sonra Fransa’da Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi üzerine lisansüstü eğitim aldı. Paris Hukuk Fakültesinde doktorasını burslu olarak tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Dr. Asistan olarak göreve başladı.

1970 yılında askerlik görevini yaparken doçent oldu. Askerlik dönüşünde, 12 Mart Muhtırasının etkisi ile üniversiteye kabul edilmedi. Temmuz 1974’de, Danıştay kararı ile üniversitedeki görevine döndü.  1980 yılında Anayasa Hukuku Profesörü olarak atandı. yıllar anabilim dalı başkanı olarak görev yatı.

1987-1996 yıllarında Avrupa Voleybol Konfederasyonu Hukuk Komisyonu Üyesi olarak çalıştı.

1992-2000 yıllarında Galatasaray Lisesi müdürlüğü ve 1992-1995 yılarında İstanbul Olimpiyat Oyunları ve Düzenleme Komitesi Üyesi olarak görev yaptı.

Galatasaray Üniversitesi rektör yardımcılığı ve Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı görevlerini deruhte etti. 1993-2000 yılları arasında da TBMM Başkanlığı Hukuk Danışmanlığı görevini yürüttü.

Paris Üniversitesi ile Rennes I Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesi  olarak bilimsel katkılar sundu. Fransa Cumhurbaşkanı tarafından 1999 yılında “Officier de L’ordre National du Mérite” nişanı verildi.

2000 yılında Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü görevine atandı.

  8 Aralık 2003’te Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Yükseköğretim Kurulu (YÖK) başkanlığına atandı.

2004’te Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur (Fransa Devleti Onur Lejyonu Nişanı’nın en üst derecesi olan “Commandeur” (Büyük Şövalye) rütbesine layık görüldü. Fakat aldığı bu nişanı, Fransa Ulusal Meclisinin Ermeni Soykırımı İnkâr Yasası’nı kabul etmesinden dolayı, Fransa Büyükelçiliği aracılığı ile iade etti.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Türkiye Cumhuriyeti Liyakat Nişanı ile ödüllendirildi.

9 Aralık 2007 tarihinde YÖK başkanlığı görevi sona erdi. 23 Nisan 2023 günü kalp yetmezliği nedeniyle yaşamını yitirdi. Aşiyan Mezarlığına defnedildi.

 2004 yılında Fransız dili ile de öğretim yapan Galatasaray Üniversitesi’nin gelişmesine yaptığı önemli katkılardan dolayı fahri doktora (Docteur Honoris Causa) unvanı verilmiştir. 2005 yılında Bulgaristan Varna Üniversitesi tarafından fahri profesör unvanı verilmiştir. Teziç’e ayrıca, Paris I Panthéon Sorbonne Üniversitesi tarafından akademik çalışmalara katkılarından ötürü Paris I Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilmiştir.  Bu ödülü alan ilk Türk’tür .

Anayasa Hukuku, Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları, Siyasi Partiler, Kıbrıs Sorunu, Türkiye’de 1961 Anayasasına Göre Kanun Kavram ve Seçim Sistemleri başlıklı eserleri bulunmaktadır.

Bilimsel Makaleleri

  • Teziç, E., 1998 , Türkiye’de Parlamenter Rejimin Bugünkü Anlamı ve İşleyişi, Türki Parlamenterler Birliği’ne sunulan Tartışma Raporu, 26 Eylül
  • Teziç, E., 1998 The Constitutional Regime of Turkey, Business Guide to Turkey, Universal Yayıncılık, İstanbul, s: 1-9
  • Teziç, E., 1998, Anayasa Mahkemesi’nin Seçim Sistemini Belirlemesi, Yiğit Okur’a Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Sayı 3, s: 375-379
  • Teziç, E.,1996, Dava Mahkemesinin Anayasa Aykırılık İddiasını Ciddi Bulma Zorunluluğu, Coşkun Kırca’ya Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul Sayı 2, s:23-25
  • Teziç, E., 1995, Sorun Siyasi Rejimin Yapılanması mı?, Yeni Türkiye, Ankara, Mayıs-Haziran, Sayı 4, S: 7-12
  • Teziç, E.,1991, Anayasa Yargılanmasında Karar Sürecinde Koruyucu Tedbir yolları, İstanbul Barosu Dergisi, İstanbul
  • Teziç, E., 1994, Kanun’un Yürürlüğünün durdurulması, İnan Kıraç’a Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Sayı 1, s: 251-254
  • Teziç, E., 1990, Türkiye’de Siyasal Düşünce ve Örgütlenme Özgürlüğü, Anayasa Yargısı, Ankara s: 29-46
  • Teziç, E.,1990, Körfez Krizi Sırasında TBMM’nin Toplanması, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Özer Eskiyurt’un Anasına Özel Sayı, İstanbul, Yıl 19, s: 191-196
  • Teziç, E., 1989, Parlamento Kararı ve Kanun, Anayasa Yargısı, Ankara, s: 121-130
  • Teziç, E., 1988, Anayasaya Uygunluk Denetiminde Belçika Hakemlik Divanı, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Prof. Dr. Lütfi Duran’a Armağan Özel Sayısı, İstanbul, Yıl 9, Sayı 1-3
  • Teziç, E., 1987, Cumhurbaşkanının Geri Gönderme Yetkisi, Anayasa Yargısı, Ankara, s: 81-105
  • Teziç, E., 1986, Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Esas Açısından Denetimi, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Mecmuası, İstanbul, Cilt 51, Sayı 1-3
  • Teziç, E., 1982, Anayasa Hukuku İçinde Çalışma Hayatına İlişkin Temel Haklar, İ.Ü. Hukuk Fakültesi İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını, İstanbul, Yıl 3 Sayı 1-3
  • Teziç, E., 1982, 1982 Anayasasına Göre Anayasaya Uygunluğun Denetimi, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Ragıp Sarıca’ya Armağan Özel Sayısı İstanbul, Yıl 3, Sayı 1-3
  • Teziç, E., 1980, 1961 Anayasasına Göre Cumhurbaşkanı, Yargı Dergisi, İstanbul, Sayı 49
  • Teziç, E., 1980, Batı Demokrasilerinde Yürütmenin Üstünlüğü ve Yeni Kurumları Dengesi, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, İstanbul, Yıl 1, Sayı 2
  • Teziç, E., 1977, 1923-1938 Döneminde Siyasal Parti Programlarında Sosyal ve Ekonomik Görüşler, İstanbul Yüksek ve Ticaret Mektebi Mezunlar Derneği Yayını, İstanbul
  • Teziç, E., 1973, Révision de la Constitution de la République de Turquie relative à la modification de certains articles et à l’annexion des dispositions transitoires, Annales de la Faculté de Droit d’İstanbul, İstanbul, Sayı 37- 1971
  • Teziç, E., 1973, Arrêts de la Cour Constitutionnelle, Annales de la Faculté de Droit d’İstanbul, İstanbul, Sayı 37-1971
  • Teziç, E., 1972, Yasama Yetkisi ve Kanun Hükmünde Kararnameler. Amme İdaresi Dergisi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayını, Ankara, Cilt 5, Sayı 1, s: 3-14
  • Teziç, E., 1969, La Loi Relative aux Partis Politiques Turcs, Annales de la Faculté de Droit d’İstanbul, İstanbul
  • Teziç, E., 1968, L’Evolution du Système Electoral Turc sous la Second République, Annales de la Faculté de Droit d’İstanbul, İstanbul
  • Teziç, E., 1967, Mart 1967 Fransız Seçimleri, İstanbul Üniversitesi Mukayeseli Hukuk Enstitüsü, Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi, İstanbul Üniversitesi, Sayı 1
  • Teziç, E., 2003, La Suspension Provisoire de L’application de la Loi d’après la Jurisprudence de la Cour Constitutionnelle de Turquie, Mélanges en L’honneur de Pierre Pactet, Dallaz Paris
  • Teziç, E., 2012, Cumhuriyetin Kuruluş Döneminde Devletin Hukuki Yapısı, Bugünün Bilgileri ile Kemal’in Türkiye’si “la Turquie Kémâliste,” Boyut Yayınevi, İstanbul, s: 170 ve devamı
  • Teziç, E., 2012, Cumhuriyet Dönemi Anayasaları 29 Ekim 2011 Konferans Metni, Türk Hukuk Kurumu, Ankara
  • Teziç, E.., Hukuk Devleti ve Demokrasi, Ankara Barosu Uluslar arası Hukuk Kurultayı’na sunulan Rapor, 10 Ocak 2012
  • Teziç E., Yeni Bir Anayasa mı?, Yeni Anayasa Özel Sayısı 50, Yeni Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi, Ankara, Ocak-Şubat 2013, Sayfa 199
  • Teziç E., Başkanlık Rejimini Anlamak, Başkanlık Sistemi Özel Sayısı 51, Türkiye Stratejik Araştırma Merkezi, Ankara, Mart-Nisan 2013, Sayfa 366
Erdoğan Teziç'e Armağan

Erdoğan Teziç, 07.04.1936’da İstanbul’da doğmuştur. Galatasaray Lisesi’nden 1955’te, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden de 1959 yılında mezun olmuştur. Aynı fakültede 1959 yılında asistan olarak akademik yaşamına başlayan Erdoğan Teziç, Fransız Hükümetinin burslusu olarak gittiği Paris Hukuk Fakültesi’ndeki doktora öğrenciliğini “La Seconde République Turque” adlı tezi ile 1965 yılında tamamlamış ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nde doktor asistan olarak görevine devam etmiştir. Dr. Teziç, 1970’de “Türkiye’de 1961 Anayasasına Göre Kanun Kavramı” başlıklı tezi ile yedek subaylığını yaparken girdiği doçentlik sınavlarını başararak Anayasa Hukuku Doçenti unvanını almıştır. 1971 yılında askerlik sonrası üniversiteye dönüşü, o günün siyasi koşullarında, hayli sıkıntılı olmuş ve uzun bir aradan sonra, Danıştay kararının uygulanmasıyla, 1974 yılında görevine başlayabilmiştir. 1980 yılında “Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları Ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları” başlıklı takdim tezi ile profesörlük unvanını almış ve Nisan 1981 tarihinde Üçlü Kararname ile Devlet Başkanı tarafından ataması yapılmıştır. Prof. Dr. Erdoğan Teziç, İstanbul Üniversitesi’ndeki görevini Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı olarak 1993 – 1999 yılları arasında devam ettirdiği dönemde, Galatasaray Lisesi’nde ve Galatasaray Üniversitesi’nin kuruluş aşamasında önemli görevleri de üstlenmiştir. Bu yıllarda Prof. Dr. Teziç, Galatasaray Lisesi Müdürü, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve Galatasaray Üniversitesi Rektör Yardımcısıdır. 1999 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki görevinden ayrılarak, Galatasaray Üniversitesi’ne kadrolu profesör olarak atanmıştır. Temmuz 2001- Şubat 2002 tarihleri arasında Galatasaray Lisesi Müdürlüğü’nü uhdesinde tedviren yerine getiren Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Galatasaray Üniversitesi’ndeki görevine 3 Temmuz 2000 – 7 Aralık 2003 tarihleri arasında “Rektör” olarak devam etmiştir.

Atatürk’ün 24 Nisan 1920 Tarihli Meclis Konuşması

0

Atatürk’ün 24 Nisan 1920 Tarihli Meclis Konuşması, TBMM’nin 23 Nisan 1920 günü açılmasının ertesi günü ülkenin her tarafından gelen milletvekillerine hitaben yaptığı ilk konuşmadır. Meclisin açılışının ardından 24 Nisan’da Meclis Başkanlığı seçimi yapılmış ve adaylardan Celaleddin Arif Bey 109, Mustafa Kemal ise 110 oy almıştır.  Seçimin ardından konuşma yapılmıştır.

TBMM Kültür Sanat Yayın Kurulu tarafından yayınlanmış olan; Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisini Açış Konuşmaları, adlı yayın esas alınarak, TBMM Kütüphane Dokümantasyon ve Tercüme Müdürlüğü’nce hazırlanmıştır.

Atatürk’ün 24 Nisan 1920 Tarihli Meclis Konuşması

Sayın milletvekilleri!

         Bu gün içinde bulunduğumuz durumu büyük Meclisinizin huzurunda tam olarak ortaya koyabilmek için bazı açıklamalarda bulunmak istiyorum. Arz edeceğim konular birkaç bölüme ayrılabilir:

         Birinci bölüm, Ateşkesten(Mondros) Erzurum Kongresine kadar geçen süre içindeki durumla ilgilidir.

         İkinci bölüm, Erzurum Kongresinden 16 Mart tarihinde İstanbul’un düşmanlar tarafından işgal edildiği güne kadar olan süreyi içine almaktadır.

         Üçüncü bölüm, ise 16 Mart’tan şu dakikaya kadar olan durumla ilgili olacaktır.

         Açıklamalarım birtakım belgelere dayanacaktır. İzninizle o belgeleri gerektikçe burada okuyacağım. Yalnız birinci dönem ile ilgili açıklamalarım belki biraz şahsi olacaktır. İçinde bulunduğumuz durumu bütünüyle aydınlatabilmek için o dönemden söz etmeyi gerekli buluyorum.

         Yüce makamlarınızca da bilindiği gibi, Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, milli temele dayanan âdil bir barışı sağlayabilmek umudu ile ateşkes istedi. Bağımsızlığı uğrunda dürüst ve cesur bir biçimde savaşan ulusumuz, 30 Ekim 1918 tarihinde imza edilen ateşkes antlaşması ile silahını elinden bıraktı.

         İtilâf donanmaları İstanbul’a girdikten sonra ateşkes antlaşmasının hükümleri bir tarafa bırakıldı; gün geçtikçe artan bir şiddetle, saltanat hakları, hükümetin gururu, milli onurumuz hiçe sayıldı. İtilaf heyetinden gördükleri özendirme ve koruma sayesinde Osmanlı uyruğundaki Müslüman olmayan unsurlar her yerde küstahça saldırılara başladılar.

         Meclis-i Mebusan’ın feshi, kuvvetini milletten almayan hükümetlerin sık sık değişmesi ve halkın vicdanından doğan milli birlik uğrundaki çalışmaların üzücü bir şekilde siyasi ihtiraslara kurban edilmesi yüzünden dünyaya karşı milli varlığımız duyurulamadı.

         Yabancı kuvvetlerin işgali altında inleyen başkentimizde kan ağlayan bütün onurlu kişiler, millet aydınları, din ve devlet hizmetlerinin önde gelen kişileri, büyük hilâfet ve saltanat makamı milli bağımsızlığımızın bu tehlikeli durumdan kurtarılmasının ancak milli vicdandan doğan birliğin azim ve iradesine bağlı bulunduğuna iman getirdiler. Fakat İstanbul’un baskı ve işgal altında bulunması sebebiyle milli onuru korumaya maddeten olanak kalmamıştır.

         İşte bu sırada, Anadolu’ya mülki ve askeri işlerle görevli olarak ordu müfettişliğine atandım. 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’u terk ettim, Samsun’da bu iş için görevlendirilmemi, din ve millete hizmet etmek için en büyük ve kutsal bir şeref olarak kabul ettim.

         Milli vicdanın büyük iradesine bağlı olarak, milleti bağımsız ve vatanımızı düşmanlardan arınmış görünceye kadar çalışmak andıyla 16 Mayıs 1919 günü İstanbul’dan ayrıldım. Samsun’da işe başladım. İlk düşüncem, ülkemizde güvenliği kendi olanaklarımızla gerçekleştirebileceğimiz inancı oldu. Aslında Canik Livası’nın (Merkezi Samsun’da olan o zamanki sancağın adı) özel durumu da bu konuda en hızlı biçimde davranılmasını gerekli kılmakta idi. Gerçekten Rumların egemenliğini ve İslam halkının tutsaklığını amaçlayan, Atina ve İstanbul komitaları tarafından yönetilen Pontus Hükümeti, Karadeniz sahili ile kısmen Amasya ve Tokat’ın kuzey ilçelerinde oturan Osmanlı Rumlarının hayallerini körüklüyordu. Alınan önlemler sayesinde başarılı sonuç elde edildi. Fakat bu önlemler ve başarı yalnız Pontus dolayları ile sınırlı idi. Halbuki her gün haksızlıklarını artıran İtilâf Devletlerine milli varlığımızı siyasi olarak kanıtlamak ve fiili saldırılar karşısında ulusun namus ve bağımsızlığını bilfiil korumak çok önemli idi. Aslında doğuda ve batıda, hemen ülkemizin her yanında millet ve vatan haklarını korumak ve kollamak için dernekler kurulmuştu. Bu dernekler, düşmanlarının esaret boyunduruğuna girmemek amacı ile milli vicdanın azim ve iradesinden doğmuş kuruluşlardı.

         Bu sıralarda, bütün belediye başkanlarımıza İstanbul’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti (İngiliz Dostları Derneği.) kurulduğu ve her yerde derneğe katılarak İngilizlere yardım edilmesinin gereği konusunda Said Molla imzası ile bir telgraf geldi. Bu olayda Hükümetin ilgi derecesini ölçmek için Sadrazam (Başbakan) olan Ferit Paşa’dan bilgi istedim. Hiçbir cevap alamadım.

         Bilinmeyen kişiler tarafından başlatılan böyle düzensiz ve çeşitli siyasi maceralara yönelik girişimlerin, büyük felâketlere sebep olacağını anlayan ulus, Said Molla’nın çağrısını önemsemedi.

         Binlerce saldırı ve haksızlıklar altında inleyen ve İzmir faciası olayı karşısında kan ağlayan millet, hükümetten ve itilâf devletleri temsilcilerinden ağlayarak yardım ve hak isterken, pek çok belediye başkanı ve birçok milli hakları koruma dernekleri gönderdikleri telgraflarda hakkımda güvenlerini bildirerek benden bu konuda çalışma ve özveri istiyorlardı.

         Yaşamımı ve kişiliğimi adadığım soylu ve ezilmiş ulusumun bu haklı isteği üzerine artık benim için kutsal görev, milli iradeye uymayı her şeyin üzerinde görmekti. (Sürekli alkışlar)

         Bunun üzerine yayınladığım bir genelge ile millete kesin sözümü verdim. işbu genelgenin son cümlesi şöyle idi: «Geçirdiğimiz şu ölüm ve kalım günlerinde, bütün milletçe her tarafta arzu ve coşku ile elde edilmeye azmedilen milli bağımsızlığımız uğrunda tüm varlığımla çalışacağıma güvenmenizi isterim. Bu kutsal amaç uğrunda ulusumla birlikte sonuna kadar çalışacağıma da mukaddesatım adına söz veririm»

         27 Mayıs 1919 günü «Türkiye – Havas Reuter» adında itilâf devletlerinin kurduğu ajans, bildiğiniz gibi toplanan Saltanat Şurası (Padişahlık Danışma Kurulu) hakkındaki açıklamalarında «Genel kurulun düşüncesinin, Türkiye için büyük devletlerden birinin koruyuculuğunu sağlamak olduğu» kaydı ile yayın ve bildiride bulundu. Bu yayının doğruluk derecesi hakkında bütün ulusta büyük bir şüphe ve tereddüt uyandı. Ajans haberinin tamamen bir uydurmaya dayandığı ve Saltanat Şurasının hiçbir şeye karar veremediği, çoğunluğun hükümete güven duymadıkları ve geleceğimizle ilgili olayın bir milli şuraya sunulmasının gerektiği konusunda konuşmalar yapıldığı, bundan dolayı herkesin milli bağımsızlık taraftarı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine Sadaret Makamı’na aşağıda açıklayacağım bilgileri sundum ve durumdan halkı haberdar ettim.

                 Yüce Sadrazamlık Makamına

27 Mayıs 1919 tarihli Türkiye – Havas Reuter ajansı, Saltanat Şurasında çoğunluğun düşüncesinin, Türkiye’nin bütünlüğünü koruma şartıyla büyük devletlerden birinin koruyuculuğunun sağlanması olduğunu yazıyor ve açıklıyordu. Saltanat Şurası konuşmalarını aynen yayımlayan 27 Mayıs 1919 tarihli İstanbul gazetelerinin yazdıklarına göre yalnız Sadık Beyin yazılı önergesinde İngiltere korumasının önerildiği ve bunun da genel kurulun fikri olmadığı anlaşılıyor. Ajans ile gazetelerin yayını arasındaki çelişki, bazı taraflarca üzerinde durulmaya ve ajansın gerçeği saptırmak konusunda kendini yetkili görme cüreti ise soruşturulmaya değer görülmüştür. içinde bulunduğumuz bu hassas devrede artık her gerçeği tam anlamı ile kavrayan ve bütün kötü sonuçlara karşı en son özveriyi göze alarak milli bağımsızlığımızın korunması konusunda kesin kararlı olan milletin, huzura kavuşması ve avunmasının Hilâfet ve Saltanat makamından gelecek doğru ve samimi bir işarete bağlı olduğu kanısındayım. Milli vicdanı temsil etmeyen haberler, endişelendirici tepkiler yapabileceğinden bu konuda açıklayıcı ve uyarıcı olmanızı özellikle rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri
MUSTAFA KEMAL

         Bu sıralarda, İzmir ve Aydın’daki iz bırakan faciaların etkisi ile de millet uyanmış ve heyecanı dikkati çekecek bir düzeye varmıştı. Ulusun düşüncelerini geçici olarak yatıştırmak arzusu ile olacak, Sadrazam Paşa Paris’e davet olundu. Ferit Paşanın başkanlığı altında giden heyete milletin güveni olmadı, ben de şahsen milletin bu haklı şüphesine katıldım. Millet, giden heyetin programının açıklanmasını istedi. Bu pek karışık zamanda Harbiye Nazırından (Milli Savunma Bakanı) aşağıdaki telgrafı aldım:

     «Yüksek emirleriniz altındaki gemilerden biri ile hemen buraya gelmeniz rica olunur.»
        8 Haziran 1919 Harbiye Nazırı Şevket Turgut

                 Bu davetin amacını ve içyüzünü anlayamadım, açıklayıcı bilgi istedim. Ayrıca, konuyu Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’dan da sordum. Adı geçen kişiden 11 Haziran 1919’da aldığım cevapta «Kıymetli bir generalin Anadolu’daki gezisinin kamuoyunda iyi. bir etki yapmayacağı düşünülerek İngilizlerin beni istediği bildiriliyordu. Bu gerçeği öğrenince doğrudan doğruya saygıdeğer Padişah hazretlerine şu fikirlerimi arz ettim.

Padişah Hazretlerinin devletli mabeyni (Sarayda ,Padişahın yazı ve görüşme işlerine bakan daire, özel kalem kalem.) yüce başkâtibi vasıtasıyla Padişah Hazretlerinin devletli katına:

         Büyük ulusun ve kutsal hilâfetin biricik ve gerçek dayanağı bulunan yüce saltanatınızı Tanrı kötülüklerden korusun? Yüce Padişahım, ülkemizin bu gün uğradığı büyük baskı ve bölünme tahlikesi karşısında ancak yüce varlığınız başta olmak üzere, milli ve kutsal bir kudretin çabası; vatanı, devlet ve milletin bağımsızlığını şan ve şerefi büyük hanedanının altı buçuk asırlık yüce tarihini kurtarabilir. Çevremizdeki kişiler bu genel kanıda birleşmiştir. Son olarak huzurlarınıza kabul edilmek onurunu kazandığımda, üzücü İzmir olayı dolayısıyla hüzün dolu olan kutsal kalbinizden doğan kurtuluşla ilgili görüşleriniz bu gün bile belleğimdeki yerini korumaktadır.

         Bu duygumu açıklamak isterim. İstanbul’dan son olarak ayrılacağım gün bu şerefe kavuşmuştum. Bu sırada Yüce Şahsınız Boğaziçi’nde bulunan İngiliz donanmasının saraya yönelik toplarını göstererek, «görüyorsun» dediniz. «Ben artık memleket ve milletin , nasıl kurtarılması gerekeceği hususunda kararsızlığa düşüyorum» ve ellerinizi kaldırarak, «inşallah millet akıllanır ve uyanır, bu üzücü durumdan gerek beni ve gerekse kendisini kurtarır» buyurdunuz. Yazımda arz etmek istediğim bu kutsal sözlerdir.

         Hükümdarımızın bu gönül dileğinden esinlenerek kesin kararlı ve inançlı olarak görevime devam ediyorum. Hükümdarımızın emirleri gereği Sadrazam Paşa kulunuzu daima önemli konularda aydınlatmakta ve gereğini arz etmekte ve uygulamaktayım. Şu bir ay içinde Zat-ı Şahanelerinin Anadolu’sundaki hemen bütün il, liva, ilçe ve hudut boylarına kadar olan yerlerdeki milletin durumunu ve tüm kumandan ve memurların düşünce ve çalışmalarını öğrendim ve bilgi edindim. Sonuç olarak açık bir şekilde görülüyor ki, millet baştan aşağı uyanık olup devlet ve milletin bağımsızlığı ve yüce saltanat ve hilâfet hakkının korunması için kesin kararlı ve inançla dolu bulunuyor. İstanbul’da iken milletin bu kadar kuvvetle ve az sürede felâketlerden bu derece etkilenebileceğini düşünemedim.

         Yüce Padişahım! Bu nitelik ve durumda bulunan ve kutsal şahsınıza bağlılık içinde olan temiz milletinize tam anlamı ile güvenilmesi ve bunun karşılığı olarak da gerçekten bu milli ve vicdani kuvvete yardımcı olunması gerekir. Son kutsal buyruklarınız bütün milletin azim ve yiğitliğini artırmıştır.

         Yalnız, üzülerek bildirmek isterim ki, temiz Anadolu halkı, bugünkü zor dönemde bile İstanbul’daki uygunsuz ve nefret uyandıran konulardan ve kışkırtıcı söylentilerden rahatsız durumdadır. Gerçekten İstanbul yöresinin bozulmaya yatkın ahlâkı ve bundan yararlanmayı bilen yabancılar, devlet ve milletin yok olması ve devlet, millet ve padişahına bağlı, özverili hizmet yeteneği bulunan kişilerin ortadan kaldırılması konusunda aşırı bir cesaret gösteriyorlar.

         Yüce Padişahım! Hükümdarları hatırlayacaklardır ki, verilen görevin yerine getirilmesi sırasında, yabancıların ve bazı bozguncuların mutlaka yalanlama ve önleme ihtimallerini daha İstanbul’da sunduğum açıklamalar içinde üstü kapalı şekilde anlatabilmeye çalışmış ve özellikle Sadrazam Paşa ile Devletin bazı önemli kişilerine pek açık olarak anlatmış ve böyle durumlar karşısında Ali İhsan ve Yakup Şevki paşaların düştüğü kötü duruma düşmeyeceğimi eklemiştim.

         İşte milli vicdanın ciddi izlenimlerini ve meydana. gelen yeni durumları, istilâcı çıkarlarına, zıt gören İngilizler ve vatanın zararına da olsa, İngiliz taraftarlığını meslek edinen zayıf karakterliler, bu kere güçsüzlüklerini ortaya koyarak beni İstanbul’a çağırmak girişiminde bulunuyorlar. Pek şerefli hakanımızdan, milletine, vatanına bağlı ve bu uğurda ölümü hoşgörü ile karşılayan benim gibi bir kumandanın, yüce saltanat haklarına ve milletin ölmezliği ve var oluşuna düşman olanlarla işbirliği yapacağını ummaları kesinlikle beklenemezdi. Bundan dolayı bendeniz Malta’ya gitmek veya en azından iş görmez duruma getirilmek gibi ihtimaller karşısında bırakıldım ve doğal olarak da bunu kabul etmeyeceğim, eğer zorunlu kılınırsam gönül rahatlığı ile memuriyetimden istifa ederek eskiden olduğu gibi Anadolu’da ve millet sinesinde kalacağım; vatan görevimi bu kez daha açık adımlarla sürdüreceğim.

         Millet bağımsızlığına kavuşsun, saltanat makamı ile yüce ve büyük hilâfet yok olmaktan kurtulsun. Sonsuz bağlılığımın daima artmakta olduğunu bildirerek buna inanmanızı rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

M. KEMAL

                 Bütün milletin, durumunu anlayarak geleceğine kendi başına hükmetmeye kararlı olduğunu anlamıştım. Milletin ve ülkenin şimdiki durumu göz önünde tutularak, haklarını korumak ve kollamak üzere her türlü etki ve denetimden arındırılmış milli bir kurulun oluşturulmasını gerekli gördüm. Bunun için ilgili kişilerle görüşerek ve konuşarak Sivas’ta genel bir milli kongrenin toplanmasını kararlaştırdık. Büyük ve kanlı tehlikeli olaylarla daha çok karşı karşıya bulunan doğu illerimiz, Erzurum’da adı geçen il adına aynı amaçla bir kongre toplanması girişiminde bulunmuştu. Sivas Kongresi için gizli bir bildiri ve mektup yayımladım.

         Bu mektup ve bildiri yüce malumlarınızdır. Bu sırada Müdafaa-i Hukuku Milliye (Milli hakları koruma) derneklerine ait telgrafların çekilmemesi konusunda Posta ve Telgraf Genel Müdürlüğü tarafından posta ve telgraf müdürlerine bir emir verildiği haber alındı. Vatanın tutsak bulunduğu bu tarihi dönemde, milli sesimizi duyurmada yararlı olan araçtan, milli kuruluşumuzun faydalanmasını engelleme cesaretinin millete karşı büyük ve haince bir cinayet ve İslamiyet’e karşı büyük bir günah olduğu açıktı. Bu acımasızca girişimin derhal önüne geçmeyi vicdani bir görev saydım ve genelge ile her tarafa gereken emirleri verdim. Durumu padişah hazretlerine arz ettim ve Sadaret makamına (Başbakanlık) ve Harbiye Nezaretine (Milli Savunma Bakanlığı) ve Posta Telgraf Genel Müdürlüğüne de yazdım.

         24 Haziran 1919 tarihinde İçişleri Bakanı Ali Kemal Beyin de bir genelgesinden haberdar edildim, bu genelgede; Haksız olarak yapılan el koyma ve acımasızca yapılan işgallerden ne derece üzüntü duyulursa duyulsun; Hükümet, ne Yunanistan’la ne de başkası ile şu sıralarda savaş veya çatışmaya giremez. Paris’teki konferansa giden delegelerimizin anavatanı kurtaracaklarına olan ümidimiz günden güne artmaktadır. Savunma gerekçesi hazırlayanlara engel olunuz. Haklarında acımasızca davranınız! Bunlar eski düşmanlarımızdır. İşleri bozulmak üzere iken yeniden düzelmesine izin vermeyin! (Protestolar ve alçak sesleri) denilmekte idi.

         Ali Kemal Beyin bu çabasını engelledim ve bununla ilgili olarak yüce Padişahlık makamına şu yazıyı sundum;

         İçişleri bakanı beyin 18 Haziran 1919 tarihli illere yayımladığı şifreli bir genelge, milli hakların korunması ile ilgili çalışmaları şiddetle yasaklıyor. Pek acıklı ve üzücüdür ki aynı tarihte Posta Telgraf Genel Müdürü de milletin sesini kısmaya yönelik bilgisizce hazırlanmış, başarısızlığa ve pişmanlığa mahkûm bir telgraf yayınlamıştır.

         Yüce Padişahım! Devam eden bu günkü parçalanma tehlikesi karşısında başta yüce saltanat makamınız olmak üzere kutsal durumunuzu kurtarma ve korumaya azmetmiş olan yüce milletimizin de böyle küçültücü ve gönül kırıcı bir düşünce ile yok sayılması tarihin ve milli vicdanın hiçbir zaman affedemeyeceği olaylardır.

         Gerçi böyle bir düşüncenin hiçbir yerde kabul edilmediğini ve uygulanmadığını teşekkürlerimle arz ederim. Yine de yüce milletimize vatan ve devlet tarihine karşı uygun görülen bu uygulamalar, gelecek ile pek acımasızca alay etmek oluyor. Bu olay coşkulu bakışlara ve millet düşüncesine yansıdıkça, Hükümete güvensizlik duymak gibi pek kötü sonuçlar doğurabileceği şüphesizdir. Size durumu bu şekilde sunma cesaretini gösterirken, bağlılığımı saygı ile tekrar ettiğimi yüce şahsının bilgilerine sunarım.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri
M. KEMAL

27 Haziran 1919’da Sivas’a geldim. Görevden alındığım konusunda Ali Kemal Beyin bir genelgesinin daha geldiğini öğrendim. 23 Haziran 1919 tarihli bu şifreli genelgede:

         «İngiliz özel temsilcisinin arzu ve direnmesiyle görevden alındı. Adı anılanın İstanbul’a çağrılması Harbiye Nezaretine ait bir görevdir. Fakat İçişleri Bakanlığının kesin emri; Artık o kişinin görevli olmadığını bilmek ve kendisi ile hiçbir resmi işleme girişmemek ve hükümet işleri ile ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir» deniliyordu.

         Bu işlemle ilgili olarak Sadarete ve Harbiye Nezaretine 28 Haziran 1919’da şu telgrafı çektim:

         «Müdafaa-i Hukuku Milliye (Milli hakları koruma) ve Reddi ilhak (,ilhakı red Yunan hakimiyetini red) derneklerine yardım ettiğim ve İngilizler tarafından ayrılmam istendiği için görevden alındığımı ve buna diğer bazı yersiz sözler de eklenerek lçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in konuyu mülki makamlara bir genelge ile duyurduğunu öğrendim. Bendenizi bu göreve seçerek atanmamı buyuran Padişah hazretlerinin bu konudaki fikirlerini almak onuruna erişemediğim gibi, ne yüce sadaret makamından ve ne de Harbiye Nezareti yüce katından görevden alındığım konusunda hiçbir emir de almadım. Böylece Ali Kemal Bey’in bu gizli yazı ve genelgesinin ne gibi yanlış düşünceler altında oluştuğunu, devlet büyükleri arasında ayrıcalık ve ülkede kanunsuzluk, asayişsizlik ve sonuç olarak da millet içerisinde anarşi yaratabilecek olan düşünce biçiminin ne kadar gereksiz olduğunu açıklamayı gerekli görmüyorum. Ali Kemal Beyin görevden ayrılması ile ilgili telgraf haberleri, belirtilen olayın yüce Hükümetçe onaylanmadığını tümüyle göstermiş ve ülkede sebep olduğu kötü etkiler ve yanlış anlama her ne kadar kısmen ortadan kaldırılmış ise de, bu işlemlerin bakanlar kurulunun istek ve kararları dışında yapıldığına kesin olarak inanmış bulunmaktayım. Bu tehlikeli ve sorumluluğu ciddi ağırlık taşıyan düşüncelerin ülkenin ve milletin gelecekteki kurtuluşunu engelleyici büyük ısrarlar getirebileceğini tekrarlamak zorundayım. Adı geçen kişi ile ilgili işlem konusundaki kararı yüce makamlarınızdan arz ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri
Tuğgeneral M. KEMAL

           Bütün illere, bağımsız ve bağlı mutasarrıflara (Sancağın en büyük mülki âmiri, vali ile kaymakam arasında yönetici), kolordulara ve ikinci ordu müfettişliğine de şu telgrafı yazdım:

         27 Haziran 1919

         Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak gibi sadece vatanı ve milli bağımsızlığı korumaya yönelik kutsal bir amacı desteklediğim için ve İngilizler tarafından böyle arzu edildiğinden bahsedilerek görevimden alındığımı, İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’in mülki makamlara gizli bir genelge ile bildirdiğini öğrendim.

Bendenizi bu memuriyete seçip, atanmamı buyuran Padişah hazretlerinin bu husustaki buyruklarını almak onuruna ulaşamadığım gibi, bu ana kadar ne yüce Sadaret makamından ve ne de Harbiye Nezareti yüce katından görevden alındığıma ilişkin hiçbir emir almadım. Bundan dolayı, Ali Kemal Beyin bu gizli yazı ve genelgesinin ne gibi yanlış düşünceler altında oluştuğunu zaman ve olaylar çok geçmeden halkın önünde aydınlatacaktır. Devlet büyükleri arasındaki ayrıcalık ve ülkede kanunsuzluk, asayişsizlik ve sonuç olarak anarşi yaratabilecek olan bu gereksiz düşüncenin, tarih ve millet önündeki tehlike ve sorumluluğuna dikkatini çekmeyi gerekli buluyorum. Ali Kemal Bey’in yetkisinin üzerinde ve milletimizin varlığına karşı olan bu gizli ve kanunsuz davranıştan geri dönüleceği tabiidir.

Memuriyetimin sona ermesi konusunda padişah hazretlerinin buyruğunu alırsam, doğal olarak resmi görevimden ayrılarak bunu başkalarından önce özellikle benim duyuracağım bilinmelidir. Böyle bir durumda, vatanın kurtarılmasını amaçlayan dini ve milli birliği korumak, bu milletin sinesinden çıkan milliyetçi bir kişi olan benim için en yüce bir görev ve kesin bir amaç olacaktır. Bundan dolayı, devlet tarafından ve padişah buyruklarına bağlı olarak üçüncü ordu müfettişliği ve bunun devlet ve millete karşı olan sorumluluğu üzerimde bulundukça, Babıâli’nin emirlerinde yer alan resmi görevlerimizden dolayı bütün onurlu valiler ile bağımsız sancakların (İl ve ilçe arasındaki büyüklükte bir yönetim birimi.) emirlerimi yerine getirmek zorunda ve bu günkü gerçeği anladıktan sonra her zaman ve tarih karşısında da sorumlu bulunduklarını ivedilikle bildiririm. Bundan sonra ordu müfettişliği devletin bir resmi makamı olup hiçbir zaman kişi ile ilgili bulunmadığından makamın kendine özgü yazışma ve düzenini iyi bir şekilde korumak ve devam ettirmenin kanuni bir zorunluluk olduğunu ve bu bildirimin Ali Kemal Beyin yazısının gönderildiği makamlara da ulaştırılması gereğini ek olarak arz ederim.

İşbu telgrafın gelişinin bildirilmesini rica ederim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri

M. KEMAL

        

         İçişleri Bakanı Ali Kemal Bey’le Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa’nın bakanlar kurulundan istifa ettikleri ajanslardan öğrenildi. On saat kadar sonra 28 Haziran 1919 tarihli ve Şevket Turgut imzası ile aldığım şifrede:   «Dikkat geciktirilmesinin sorumluluğu vardır.»

         Birçok dilek ve yakınmalar ile tizden bir heyetin Paris’e gitmesine dörtler meclisi izin verdi. Ne olacağımızı şimdi değil biz, hatta      halen geleceğimiz ile oynayanlar bile bilmemektedir. Yalnız bir avunma noktası düşmanlarımızın hakkımızdaki düşüncelerinin az çok lehimize dönmüş gibi görünmesidir. Örneğin, geçmiş aylarda barbar ve yönetimsiz olarak nitelendirilirken şimdi de uysal fakat yardıma muhtaç bir millet olarak nitelendirilmekteyiz. Görenlerden sürekli haber alacak olan düşmanlarımızın sizi pek kolaylıkla elde edecekleri kesin görülmekle birlikte, zaten güçlükle hayat sürdürerek yaşayan bizleri de ortadan kaldırmaya yöneleceklerdir. Şu yardımcı açıklamalarımla size karşı dostluk görevlerimi ve vatan görevimi yerine getirmiş olduğum inancı ile, olay çıkarmadan hemen İstanbul’a gelmenizi rica ederim. deniliyordu. Buna cevap vermeyi bile gerekli görmedim.

         Sivas’ta milli kuruluşun hazırlanması ve tamamlanması, Erzurum’dan sonra Sivas’ta Osmanlı ülkesi adına genel bir kongrenin toplanması ve delegelerin çağrılması için gereken bazı önlemler alınıp düzenlemeler yapıldıktan sonra Erzurum’a gitmek üzere yıla çıktım.

         2 Temmuz 1919 günü Erzincan’da Saray Başkâtipliğinden aldığım telgrafın başlıca noktaları şunlar idi:

         «Daha önce ve son olarak dikkatlerine sunulmak üzere göndermiş bulunduğunuz telgraflarınız için Padişah efendimiz hazretleri, sizlere karşı yakınlık ve iyilikseverliğinizden dolayı duyduğu hayranlığa dayanarak ve özel olarak, aşağıda yazılı olan öğütlerin bildirilmesi konusunda beni görevlendirmişlerdir. Yüksek makamca bilinen vatansever duygularım nedeniyle o yörede acele olarak bazı düzenleme ve girişimlerde bulunmanız, İngilizlerin dikkatlerini çekmiş ve hükümeti baskı altına almışlardır.

         Devletimizin. şimdiki durumu, Anadolu’da sanıldığı ve tahmin edildiği derecede kaygı ve telâş verici değildir. Ulu Tanrı’nın yardımı ile devletin varlığı ve egemenliği elde edilebilirse, saltanat merkezince taşranın kurtarılması kolaylaşır. Şu sırada yüce zatınızın bundan yararlanarak İstanbul’a dönmeleri belki yabancıların hükümete baskılarını azaltacaktır. Bu konu hakkınızda gurur kırıcı bir işlemin uygulanması düşüncesiyle önerilmemekte olup, harbiye dairesince görevden alınmanız da yüksek makamca düşünülmediğinden Harbiye Nezareti’nden iki ay süreli hava değişimi istenilerek durum açıklığa kavuşuncaya ve barış gerçekleşinceye kadar arzu edilen bir şehir veya kasabada dinlenmenizin en uygun çözüm olduğunu hatırlamanız buyurulmuştur.»

2/3 Temmuz 1919’da Mamahatun (Tercan Kazası) da.Harbiye Nezareti’nden gelen Ferit Paşa’nın 30 Haziran 1919 tarihli şu şifresini aldım:

         «Vatan sevgisinin çekici gücü beni yine Harbiye Nezareti’ne getirdi. Hükümeti oldukça güç bir durumda buldum. Dış ilişkilerin korkunç durumda olması yanı sıra bir de bunu büsbütün körükleyecek bir iç bunalımın karşısında kalınca elimde olmayarak irkildim. Yüce zatınız gibi, ben de inandığım değer verme gücüme dayanarak iddia edebilirim ki, sizi benim kadar ruhunuzun en derin köşelerine kadar anlayabilmiş bir kişi yoktur. şimdiki durumda nasıl bir sebep, hükümet ile yüce şahsınız arasında bir anlaşmazlık yaratmıştır, bilemiyorum. şüphesiz ki bu durum, kötü niyetler etkisinde gerçekleri görememe durumunda olanların uydurmalarından kaynaklanmaktadır. İngilizler tarafından bazı komutanlarımıza uygulanan benzeri olmayan işlemlerin yüksek şahsınıza da uygulanması hiç de beklenilen bir durum olmamakla birlikte, her ihtimali göz önüne alarak bu işin iyi bir biçimde çözümlenmesi konusunu düşündüm. Haksızlıkları inkâr olunamayacak olan düşmanlarımızın, yüce kudretiniz ve vatanseverliğinizden duydukları korku, yüce şahsınızın böyle önemli bir askeri memuriyette bulunmalarından kaynaklanmaktadır ve bu sebeple sizi bu görevden ayırmak girişiminde bulunmuşlardır. Yenilgi devasız bir illettir. Birtakım uydurma sözlerle vatan menfaatlerinin yok olmasına sebep olacakları korkusuyla bunların arzularını önemsememek, üzülerek söylüyorum, hükümetin bir süre seçkin hizmet sunamamasına yol açacaktır. Sizlere karşı pek çok yakınlık duyan Padişah hazretleri bendenizi özel olarak kabul ederek bu işin iyi bir biçimde çözümlenmesi hususunda görüşme nezaketini gösterdiler. Sağlığınızdan bahsederek, gerek İstanbul’da ve gerekse arzu ettiğiniz herhangi bir yerde hava değişimi istediğiniz takdirde gereğinin yapılacağı, millet önünde ve hükümette, sahip . olduğumuz yeri korumuş ve düşmanlarımızın arzularına da bu şekilde son verilmiş olacağı düşüncesi yüce padişahça uygun görülmüş ve hatta kendileri bu durumun şerefli saraylarından da ayrıca sizlere yazılmasını emretmiş ve ferman buyurmuşlardır.

         Yüksek şahsınızın da kabul edeceği gibi, her arzunuzu elimden geldiği kadar yerine getirmeye çalışacak olan bendeniz işbu dileğimi hem resmi hem de özel olarak yapıyorum. Bu özel durumumdan dolayı şunu da söylemek istiyorum ki, acele olarak vereceğiniz olumlu cevap, yalnız hakkımdaki güven ve samimiyetinize delil değil, aynı zamanda bakanlık makamında ümit ettiğim başarıya da bir başlangıç olacaktır. Ellerinizden öperim.

         Padişah hazretlerine, hareket şeklim hakkında Harbiye Nezareti’ne yazdığımı arzettim. Ferit Paşa’ya da durumun gelişimi ile ilgili açıklamalarda bulunduktan sonra hava değişimi amacı ile Anadolu’da kalmakta bir engel görmediğimi yazdım.

         Harbiye Nazırı Ferit Paşa’nın Erzurum’da aldığım bir telgrafında:

         «İstanbul’a hareketlerinin çabuklaştırılmasını rica ederim» denilmekte idi.

         Telgraf başında da Ferit Paşa şunları söyledi:

         «Paşam! itilâf temsilcilerinin pek katı başvuruları beni bu günkü telgrafımı yazmağa zorladı. Yüksek şahsınızı benim kadar kimse tanıyamaz. Vatanımızın onuru ile ilgili yüksek amaçlarınızı bilmekteyim.

         Bendeniz İstanbul’a onur vereceğiniz konusunda hem padişah efendimize hem de temsilcilere söz verdim. Mahcup olmayacağıma eminim.

         İtilâf temsilcilerinin de burayı onurlandırdığınızda size karşı saygı göstereceklerini bildirmek isterim. Bu konuda kesinlik sağlanmıştır. (Gülmeler) Ancak ve ancak yüksek şahsınızın hemen oradan ayrılarak buraya gelmeniz gereklidir. (Beklesinler, sesleri ve gülmeler)

         Ferit Paşaya verdiğim cevapta şunları söyledim:

  1. Bendenizin vatan ve milletin kurtuluşuna hizmet etmekten başka bir amaç taşımadığımı ve şimdi bile devletin sınırları içindeki çalışma ve hareketimin bu konuya yönelmiş olduğunu, itilâf devletleri temsilcilerinin şahsımdan bu derece kuruntulu bulunmalarının birtakım dedikodulardan kaynaklandığını ve bunların, bendenizi bütün duygu ve düşünlerimle tanıyan Padişahın yüce buyrukları ile hükümet emrinde çalışacağıma inanmış bulunan yüksek şahsınız tarafından verilecek açıklama ve güvence ile düzeltilebileceğine ve giderilebileceğine eminim,
  2. Dört gün önce Padişah makamına göndermiş olduğum ve itilâf temsilcilerince de itiraz edilindiği anlaşılan yazımın cevabı alınıp incelenmeden İstanbul’a geleceğim konusunda söz verilmemeli idi.
  3. Hiçbir uygun sebep bulunmadan İzmir’in ve Antalya’nın, hükümetimizin bilgileri dışında düşman tarafından işgali ve silâhsız, çaresiz halkın Rum eşkıyasına doğratılması ve sonuç olarak iffet ve namusun ayaklar altına alınması ve şu anda da Aydın ilinin her tarafından bu uygunsuz durumun sürdürülmesi ve tekrarı bir süre önce bu bölgeden Nurettin Paşa’nın alınması ile ortaya çıkan bir komuta boşluğunun doğurduğu vahim sonuç değil midir? Bu yöre için de böyle kanlı bir sonuç hazırlanmış ve buna engel görülen komuta heyetlerinin değiştirilmesi gerekliliği hissedilmiş ise, temsilcilerin vatanı yok etmeye yönelik istekleri karşısında hükümet ileri gelenleri için ikinci bir hainliğe neden olmak yerine millet arasına kişi olarak karışmaları vatanperverliğin örnek bir davranışı olur. (Alkışlar)

         Doğudan Şevki ve İhsan paşaların alınması, vatanımızın batısındaki bir bölümün acımasızca işgali programının yürürlüğe konmasını önleyebildi mi?

         Ferit Paşa’nın verdiği cevap şudur:

         «Yüksek açıklamalarınız doğrudur. Ancak bir milli hareketin olacağına inanan İngilizleri, yüksek kudretiniz ve vatanı korumak çalışmalarınız endişelendirmiş ve düşmanlarımız tarafından her gün çeşitli nedenlerle yaratılan dedikodu, bu endişeyi artırmış olacak ki bu gün yüce şahsınızın ordunun başından alınıp İstanbul’a getirilmenizi Bab-ı âli’den istemişlerdir. Bu istekleri tehdit eder bir biçimde söylemişlerdir. Dört gün önceki duruma göre Padişah hazretlerinin yüksek onaylarına sunulan öneri bendenizden gelmiş idi. Fakat bu günkü durum böyle ani ve ivedi bir daveti gerektiriyor.

         Bab-ı âli’de makine başında geç zamana kadar sizi rahatsız etme nedenim, sizin de bildiğiniz gibi, bir zorunluluktan ve vatan menfaatinin gerekliliğinden doğmaktadır. Aynı zamanda İngilizler tarafından size hakkınız olan saygının gösterileceği konusunda Dışişleri Bakanı vekili tarafından söz alınmıştır. Bendeniz, ilk telgrafta da ima ettiğim gibi, Paris konferansı kararlarına boyun eğmekten başka yapılacak bir şey görememekteyim. Şimdilik iyi geçinme durumunu seçmek uygun gibi görülüyor. işte bu nedene dayanarak en kısa zamanda İstanbul’a hareket etmeniz beklenmektedir.

         Sizinle yapacağımız görüşmeler tabii ki bizi de aydınlatacaktır. Temsilcilere, emirleri gereğini duyurmak üzere, hareket kararınızın zamanının en kısa zamanda belirlenmesini rica ederek beklemekteyim.»

         Verdiğim cevapta şu maddeler vardı:

  1. Dün sizlerden aldığım telgrafta Paris Konferansı kararlarına boyun eğmekten başka yapılacak bir şey görülemediği söylenmektedir. Bu kararlar nelerdir? Ajansların en son duyurusu milli bağımsızlığımızı ve geleceğimizi pek ümitsiz bir durumda gösteriyor. Meselâ Paris Konferansı Trakya, Pontus, İzmir, Kilikya konularını devletin aleyhine olarak belirlemiş ve doğu illerinde Ermenistan egemenliğini kabul ederek onaylamış ise bu kararlara boyun eğmek için yetki ve sorumluluk alan ve değerlendirenler kimlerdir? Sadrazan Paşa hazretleri vatan ve milletin gelecek haklarını yok eden bu feci durumları ortadan kaldırmak ve değişirmek için ne gibi olumlu maddi güvence ve ümitle dönüyorlar.
  2. Padişahlık makamının, bütün devlet ve millet gerekçeleri ve hilâfet hakları üzerindeki oyunlar konusunda samimi bir şekilde ve uygun bir dille aydınlatılmaları ve görevlerinden dolayı sorumlu olmayan yüce Padişah hazretlerinin güç ve buyruklarını daima gerçek dini dileklere ve devlete yöneltmek gerekli bulunmaktadır. İstanbul’daki bazı kişiler ve özellikle bir iki ay bile iktidarda kalamayan değişken kabineler, kendilerinde oluşan görüş bozukluğu, vicdansızlık, milletin genel tutumuna ters düşen ve meşru olmayan düşüncelerle bakanlık yönetmek ve yetki kullanmak gibi tarihin en feci sorumluluklarından kesin olarak uzak kalmalıdırlar.
  3. Bendenize gelince; Çok yanlış ve hatalı anlayış içinde bulunulduğunu görüyorum. Bu gün vatanımızda bir millet kudreti varsa, bu akım, felâketler sonucu uyanan milletin kalp ve düşünce gücünden doğmuştur. Bendeniz de ancak buna uyuyorum. Benim buradan çekilmem ile ilgili düzenlemeler çok hatalı ve özellikle çok tehlikelidir. Bendenizin korunması hakkında Dışişleri Bakan vekili beyefendi tarafından İngilizler’den güvence alındığı söylenmektedir. Buna çok hayret ettim. Çünkü devletler ve milletler adına ve şerefine resmi bir şekilde imzaladıkları ateşkes hükümlerini korumaya bile asla uymayarak alabildiğine saldırılarda bulunan ve pek çok onur kırıcı durumlara neden olan İngilizlerin bu güvencesine inanmak pek saflık olur. Yalnız tam anlamı ile inanılmasını isterim ki, eğer memleketin kurtuluş ve esenliği benim çekilmeme bağlı olsaydı, kayıtsız şartsız ve geleceğim hakkında hiç bir ümit ve amaç beslemeyi aklıma getirmeden, benliğimi kurban etmek kadar vicdani ve basit bir şey olamazdı. (Alkışlar) Şunu eklemek isterim ki, aradaki büyük fark, gerçek durumun henüz karşı tarafça anlaşılamamış olmasındandır.
  4. Seçildiği açıklanan iyi geçinme yolunu çok üzücü buluyorum. Çünkü iyi geçinme, bir insanın zayıf noktasını hoş görmek ve onun devam etmesini sağlamak değildir. Üzücü olmakla birlikte, ateşkes antlaşmasının imzalanmasından bu güne kadar, hükümetlerin birbirine benzeyen yetersiz ve zayıf durumlar göstermesi ve milli kuvvetleri desteklenebilir bir kuvvet olarak kabul etmemesi, itilâf devletlerinin ülkemizi istilâ etmesine engel olamamış, tam tersine amaçlarını kolaylaştırmıştır.

         General Allenbi ile halen Padişah hazretlerinin başmabeyincisi olan eski Harbiye Nazırı Yaver Paşa’nın bizzat yaptığı konuşmaya ve adı geçen kişinin karşı karşıya bırakıldığı içler acısı duruma ve ayrıca bir yabancı general ile eski Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’nın görüşmelerinde generalin kullandığı bağımsızlığı hiçe sayan sözlerine bu arada dikkatinizi çekmek isterim.

         Şimdiye kadar bundan önceki kabineler tarafından izlenen bu iyi niyet yolu nedeniyle Anadolu’nun batı kesimi ve saltanat başkentinden, Hilâfet makamındaki şerefli Hükümdarımızın saraylarına kadar her yer korkunç bir şekilde işgal edilmiştir. Ayrıca milli kuvvetler saptanarak yok edilmeye ve Doğu Anadolu için de aynı ilginç işlemler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu nedenle yüce şahsınızın ve içinde bulundukları bakanlar kurulunun böyle girişimlere yardımcı olmama vatanseverliği göstermeniz arzu edilir. Buna şunu da eklemek isterim. Görüş ve düşüncelerimin gerçekleşeceği konusundaki inancım tamdır. Çünkü bu görüş ve düşünce, her yöredeki bilgi ve milli onur sahibi kişilerin ortak ve genel görüşüdür ve özellikle milli vicdanın izlenimlerine dayanmaktadır.

         Anadolu’daki büyük komutan makamlarının bir süreden beri sarsılması ve o boşlukların yerine ancak yetersiz ve bilgisizlerin doldurulması gibi, Batı Anadolu’yu boğazlanmışçasına elinden kaptıran, onurlu kişilerin yerine geçenlerin izledikleri politikaya bir kez daha dikkatinizi çekerim.

         Ali ihsan Paşa ile Nurettin Paşa ve onun yerine getirilen Ali Nadir Paşa olaylarına milli tarih açıklık getirecektir. Bu gün yüce şahsınızın sahip bulundukları makam, vatan ve milletin kurtuluşunu sağlayacak bir güç olamadığına göre yeni iş başına gelenlerin açtıkları yaraları bu kez de vatan ve milletin doğu kısmına yaymalarına yüce şahsınız gibi varlığı ancak onurlu bir yaşam olması gereken değerli ve tecrübeli bir kişinin baş eğmesine hiç te gerekli ve zorunlu bir neden yoktur. Bağımsızlığını kaybeden makamınızdan ayrılarak tarihin açık olan korkusuz sayfalarında övünülecek bir şekilde yaşamanız sanırım bütün dürüst ve onurlu kişiler tarafından beklenmektedir. (Bravo sesleri)

         Ferit Paşa’ya en son verdiğim cevap şudur:

Harbiye Nazırı Ferit Paşa Hazretlerine
Erzurum, 6 Temmuz 1919

         Ermenistan’a bağlanmalarına söz verilmiş olduğunu öğrenmekle heyecana gelen ve coşan doğu illeri halkının arasından ayrılıp İstanbul’a gelmem konusundaki önerinizi yerine getirmek konusunda kişisel irademi kullanmaya manen ve maddeten imkân bulamıyorum. Durumun değerlendirilmesini, bilinen mertliğiniz ve samimiyetinize güvenerek arz ederim, efendim.

         Üçüncü Ordu Müfettişi ve Padişahın Fahri Yaveri
         M. KEMAL

                 Bunun ardından Sarayın yüce başkâtipliği eliyle aldığım telgrafta «Sizlerce gerçekleştirilen ulu girişimler her nasılsa İngilizlerce, vatan korunması şeklinde değil, başka bir şekilde kabul edilmektedir. İngilizler yüce şahsınıza karşı gurur kırıcı hiçbir davranışta bulunmayacakları konusunda kesinlikle söz verdiler » denilmekte idi.

         Buna cevap beklemeden şu telgrafı gönderdiler:

         «Yüksek memuriyetinize görülen lüzum üzerine son vermiş olduğundan hemen gecikmeden İstanbul’a dönmeniz Padişah hazretlerinin emirleri gereğidir.»

         Padişah Başkâtibi Ali FUAT

       

Son cevabım şu oldu:
         7 Temnıuz 1919 Erzurum

         Padişah hazretlerinin devletli mabeyni yüce başkâtipliği eliyle Padişah hazretlerinin yüce katına. şimdiye kadar gerek padişahlık yüce makamına ve gerek Harbiye Nezareti’ne yazdığımı yazılarda vatan ve milletin ve yüce hilafet makamının karşılaştığı üzücü olayları ve buna karşı ortaya çıkan tepkileri ve milli durumu bütün safhaları ve açığı ile ile arz ettim.

         Böyle davranmakla kutsal varlığımın bana yüklediği en yüksek ve en vicdani görevlerden birini yapmış oldum. Bendenizin çalışına ve faaliyetlerinin İngilizlerce vatan savunması olarak değil, başka bir şekilde yorumlanması nedeniyle yüce hükümetlerinin ağır baskı altında tutulduğu yazılıyor ve bildiriliyor. Yüce Hükümetiniz ve yüce Saltanat başkentinizin ne gibi baskı ve üzücü şartlar altında bulunduğu gerek benim tarafımdan ve gerekse bütün asil milletimizce tam anlamıyla ve her yönüyle bilinmekte olup bu baskı ve denetimin giderek daha da artması durumunda özellikle büyük sadaketle ve aşırı derecede bağlı bulunduğum müşfik ve yüce amaçlar taşıyan yüreğinizin sıkıntıya düşmesine hiçbir şekilde razı olamayacağım için, yalnız memuriyetime değil, bütün şan ve şerefini, vatan ve milletimin ve kutsal yüce makamınızın feyiz ve asalet nurundan alan ve pek çok sevdiğim kutsal askerlik yaşamıma da veda ederek özveride bulunduğumu arz etmek isterim. (Alkışlar) Yüce saltanat ve hilâfet makamınızın ve asil milletimizin sonuna kadar daima koruyucusu ve sadık bir kulu olarak kalacağımı içten gelen duygularımla arz ve temin ederim. Yüksek askerlik mesleğinden istifa ettiğimi Harbiye Nezareti’ne bildirdim. Onurlu padişaha sıhhat ve esenlikler diler ve her türlü kötülükten korumasını Cenabı Hak’tan dilerim. Yüce bilgilerinize sunarım.

Kulları
Mustafa KEMAL

         Birinci dönem ile ilgili olan açıklamalarım burada bitmiştir. Arkadaşlar, sizleri fazla yormamak için ufak bir aradan sonra devam etmek istiyorum.

         MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara)
         -Efendiler!

         Hepinizin bildiği gibi, 10 Temmuz 1919 tarihinde Erzurum’da Doğu Anadolu illerini kapsayan bir. milli kongre toplandı. Bu milli kongrenin koyduğu şartlar, sanırım bilinmektedir.. Fakat şimdiye kadar yaptıklarımıza bir başlangıç sayıldığı için sizlere hatırlatmak üzere önemli noktaları yeniden okuyacağım. Erzurum kongresinin koyduğu şartlardan birincisi; I. Dünya Savaşının genel durumu gereğince, düşmüş olduğumuz yenilgi nedeniyle vatanımızın birçok önemli bölümü düşmanlarımızın istilâsı altına girmişti.. Millet, bütün isteklerinde maddi ve gerçekçi düşünmek ve ancak kuvvet ve gücüyle sağlayacağı durumlarda kendine yeni bir sınır çizmek üzere idi. İşte kongre bu sınırı çizmiştir. Bu milli sınırın dostlukla korunması için demiştir ki: Ateşkes antlaşmasının imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihinde çizilen hudut, sınırımız olacaktır. Vatanımızın sınırı olacak bu hududu, sanırım, ayrıntılarıyla bilmeyen arkadaşlarımız vardır. Yeniden fazla ayrıntıya girmek istemediğim için. şu şekilde açıklayacağım. Doğu sınırını Kars, Ardahan ve Artvin’i içine alacak şekilde göz önüne getiriniz. Batı sınırı, bildiğiniz gibi, Edirne’den geçiyor. En büyük değişiklik güney sınırımızda olmuştur. Güney sınırımız İskenderun’un güneyinden başlar, Halep’le Kadıma arasında Cerablus köprüsünde sona eren bir hat ve doğu kısmı da Musul ili Süleymaniye ve Kerkük dolayı ve bu iki bölgeyi birbirinden ayıran hat.

Efendiler!

         Bu sınır sadece askeri gerekçelerle çizilmiş bir sınır değildir, milli sınırdır. Milli sınır, olmak üzere tespit edilmiştir. Fakat bu sınır içinde İslam ögesine sahip yalnız bir milletin olduğu düşünülmesin. Bu sınır içinde Türk vardır, Çerkez vardır ve diğer İslâm öğeleri vardır. işte bu sınır karışık bir halde yaşayan, bütün amacını tam anlamı ile birleştirmiş olan kardeş unsurların milli sınırıdır. (Hepsi İslam’dır, kardeştir sesleri) Bu sınır olayını kararlaştıran maddenin içerisinde büyük bir ana öğe vardır. Fazla olarak da bu vatan hududu içinde yaşayan İslam unsurlarının her birinin kendine özgü olan yörelerine, geleneklerine, ırkına özel olan ayrıcalıkları bütün samimiyeti ile ve karşılıklı olarak kabul etmiş ve onaylanmıştı. Doğal olarak bununla ilgili ayrıntılı bilgiler yoktur. Çünkü bu ayrıntılı bilgilere girmenin zamanı değildir. İnşallah, varlığımız kurtarıldıktan sonra (inşallah sesleri) kesin şeklini alacağından şimdilik ayrıntıya girilmemiştir. Fakat aslında bu, maddenin kapsamındadır. Yine Erzurum Kongresi’nin milli esaslarından birisi, efendiler, işte bu milli sınır içindeki yönetimin milli egemenlik esaslarına dayanmasıdır.

         Çünkü bizzat bulunmuş olmam dolayısıyla kongrenin o zamanki anlayışını yakından bilmekteyim. Her halde Osmanlı topluluğunun bütünlüğü, milli bağımsızlığın kazanılması, her şeyden önce yüce Saltanat makamının dokunulmazlığı, mutlaka güvenilir bir kuvvete ve sağlam bir yönetime bağlı olarak gerçekleşebilir. Bu ise ancak milli egemenlik esasına dayanan yönetim ve kuvvetle sağlanabilir. Erzurum kongresinde milli sınırlarımız içinde yaşayan Müslüman olmayan unsurlar bile göz önüne alınmıştır. Hepimizce bilinmektedir.

         Efendiler,

         Müslüman olmayan unsurlar, azınlıklar adı altında bütün dünyanın üzerinde durduğu ve özellikle bizim ülkemizle ilgili olunca pek büyük önemle göz önüne alınan bir sorundur. Doğal olarak bu olaya bir kural koymak gerekir ve bu o zaman da gerekli idi, Kongrenin koyduğu kural gereğince Müslüman olmayanlara, Müslüman olanlara verilmiş olan haklar aynen verilecektir. Bundan daha normal bir kural bulunamaz. Bununla aynı sınır içinde yaşayan insanlara aynı kanuni haklar verilmiş oluyordu. Yine en önemli kurallardan birisi, devletin, milletin iç ve dış bağımsızlığı idi. Millet bağımsızlığından vazgeçmiyor ve vazgeçmeyecek esas kabul edilmiştir. Ancak, bu ana şart daima saklı ve saygıdeğer tutulmak üzere, ülkemizin bayındırlık durumunu, milletimizin varlığını ve genel olarak düşünce düzeyimizi göz önünde tutacak olursak, bütün dünyadaki gelişme ile bunu karşılaştırdığımızda itiraf etmek zorundayız ki, biraz değil, çok geri durumdayız. Bu nedenle durunu değiştirmek için çok büyük kaynaklara, çok çeşitli araca, kısacası her şeye ihtiyacımız vardır. Milletimizin ilerleme ve yükselmesi için ve ülkenin bayındırlığı için, ihtiyaç duyduğumuz her şeyi dışarıdan almak konusunda doğal olarak tam bir olgunlukla hareket edeceğiz, dış ilgi ve yardımı tamamen uygun göreceğiz. Ancak arz ettiğim gibi, bağımsız kalmak görünüş ve yetkisini daima korumak şartı ile… Erzurum Kongresi’nin esas şartları bunlardan oluşuyordu.

         Kuruluştan ve bununla ilgili ayrıntılardan bahsetmeyeceğim. İşte, Erzurum Kongresi milletin yararı için ve halkımızla ilgili hayati konuları görüşmek için toplandığı sırada İstanbul’da iktidar mevkiinde bulunan Sadrazam Ferit Paşa kongreyi yönetenlerin tümünü suçlu ve haydut olarak kabul etmiş, derhal tutuklanarak İstanbul’a gönderilmelerini bütün resmi, mülki ve askeri makamlara bildirmiştir. Bunun da ayrıntılarını açıklamak istemiyorum. Buradan Sivas Kongresine geçeceğim. Erzurum Kongresinden sonra 4 Eylülde Sivas’ta genel bir kongre yapıldı. Erzurum Kongresi yalnız Doğu Anadolu’yu temsil etmiş oluyordu. Sivas’a Batı Anadolu’ dan ve Rumeli’den de delegeler gelmiş olması nedeniyle yaralı vatanın genel kurulu olarak, Anadolu ve Rumeli’de yaşayan bütün vatandaşlarımızın görüşü desteklenmiş oluyordu. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresinde tespit edilen şartları aynen kabul etmiş, yalnız adını yaymakla kalmamıştır. Bütün Anadolu ve Rumeli’yi içine almak üzere birlik ve milli dayanışma sağlanmıştır. Bu sırada içişleri Bakanı bulunan Adil Bey ve Harbiye Nazırı Şerif Paşa, Erzurum Kongresi sırasında olduğu gibi ve belki bundan daha da çok, yine milli egemenliğin kazanılması için, yine vatan uğruna ve milleti kurtarmak için çalışanlara karşı birtakım kararlar alıyor ve bu kararları akıl almaz bir hızla uyguluyorlardı. Tam kongre toplandığı sırada Ferit Paşa ve arkadaşı Malatya’da Elazığ Valisi Galip Beyin emir ve yönetimlerinde masum halkı aldatmak suretiyle bir kuvvet toplanmasına çalışmışlardı. Harbiye Nazırı Şefik Paşa da milletimizden ve dindaşlarımızdan kurulu bu masum askeri kuvveti desteklemek üzere emirler veriyordu. Ali Galip Bey bu kuvvetlerle ani olarak gelerek Sivas’ı basacak, orada bulunan milli kuvvetleri birer birer bir cani gibi asacak, kesecekti. Bütün bu düzenleme, kendisinin vilâyete ve komutanlığa atanması içindi. Hareket için bir padişah emri almışlar ve bu kişinin padişah emrini cebinde taşıdığı gerçeği anlaşılmıştı. Sivas’a vardıktan sonra derhal telgraf başında İstanbul ile konuşacak ve bunun ardından padişah emrini de yayımlayacaktı. Diğer taraftan Ankara’da vali bulunan Muhittin Paşa Çorum’a gitmiş ve orada yine Harbiye Nazırının kendi emrine vermiş olduğu askeri kuvvet ile hareket ederek iki taraftan Sivas’a baskın yapmayı plânlamıştı. Tesadüfen İstanbul ile bu kişiler arasında alınan ve gönderilen şifreli telgraflar elimize geçti. Bunun üzerine derhal İstanbul’a, başvurduk ve bunun gerekçesini anlamaya çalıştık. Tabii Ferit Paşa, Şerif Paşa, Adil Bey güvenilebilir kişiler değildiler. Millet adına Sivas’ta toplanmış olan kongre üyeleri yüksek hilâfet ve saltanat makamına, padişahlık makamına telgraflar gönderdiler. Bütün heyetler telgrafhaneye koşarak padişahtan haklarını istediler.

         MEHMET ŞÜKRÜ BEY (Afyon Karahisar) – Paşa hazretleri, bir nokta var: İngiliz Amirali «Mister Nowil» in girişimlerini açıklamanız gerekli.

         MUSTAFA KEMAL PAŞA (Ankara) – Pek doğru! İngilizlerden bahsetmek istemediğim için bu noktayı kaydetmedim, efendim. Gerçekten İngilizler daha önce bütün Kürtleri aldatarak, onları Türkler ve diğer dindaşlarından ayırmak için düşünebildikleri her şeyi uygulamaya çalışıyorlardı. Bu uygulamada en büyük çabayı gösteren de yüzbaşı veya bir söylentiye göre binbaşı rütbesine sahip bir kişi idi ve ne yazık ki ona Müslüman bir iki kişi de yardım ediyorlardı. Tam bu sırada Nowil adlı kişi Malatya’ya gelmiş ve Ali Galip Bey’le iş birliği kurmuştu ve bu kişi Sivas yönüne gönderilmesi düşünülen kuvvetin başında bulunuyordu. Yine bıraktığım noktaya dönüyorum. Durumu Padişah hazretlerine arz etmek istedik, bütün telgraf görüşmelerinin Ferit Paşa, Adil Bey ve arkadaşları tarafından kesildiğini gördük ve bizim Padişah hazretleri ile görüşmemize izin verilmedi.

         Önce Ferit Paşa’ya ve sonra da padişah hazretlerine başvurulduğunu arz etmiştim. Ferit Paşa’ya güvensizliğimizi ve başvurularımızda kendisine güvenmemekte olduğumuzu ve hatta durumu tümü ile açıkladıktan sonra Ferit Paşa Kabinesi’nin yerine artık her halde milletin amaçlarına uygun ve güvenine sahip bir hükümeti iktidara getirmek gereğini arz etmiş olduk. Bu arzımız Ferit Paşa’nın yolu kapaması ile padişahın bilgisine sunulamamıştır. Bundan sonra Ferit Paşa’ya dedik ki, bizi bu konuyu sunmakta serbest bırakmazsanız o zaman millet, davranışlarında kendini hür ve bağımsız saymakta haklı olacaktır. Cevap vermediler. Bağımsızlık kendiliğinden tanınmış oldu. Kongre kendini bağımsız olarak düşününce, tabii Mister Nowil’e, Ali Galip Beye ve onun aldattığı masum insanlara karşı önlemler aldı. İlk önlem, tabii aldatılmış olan dindaşlarımızı aydınlatmaktı ve bunu başarır başarmaz bütün aldatanlar, bütün o caniler yalnız kaldılar ve oradan kaçmayı başardılar. Çorum’da bulunan Muhittin Paşa da Sivas’a davet olundu, efendiler!

         İstanbul’da Ferit Paşa Kabinesi ile milletin, bütün mülki erkân ve ordunun bağlantısı bu suretle kesintiye uğratıldı ve bu durum tam 23 gün sürdü. 23 günlük sürede, hepinizce bilindiği gibi, milletimiz kutsal amacını gerçekleştirmek için birlik ve dayanışmasını ne dereceye kadar gösterebileceğini cesur davranışlarıyla ispat etti. Bu, millet için, hepimiz için gurur duyulacak ve övünülecek bir durumdur. Nihayet 23 gün, sonra Ferit Paşa işlediği büyük suçu, millet ve memleketin anladığını, milletin kararlı olduğunu ve kahramanlıktan geri kalınamayacağını sezerek istifa etmeye mecbur oldu. Bundan sonra iktidara Ali Rıza Paşa gelmişti. Ali Rıza Paşa’nın iktidara gelmesi ve bildiğiniz gibi, istediği kabineyi oluşturması hakkında Sivas Kongresi’nin veya Sivas Kongresi’nin görevlendirdiği temsil heyetinin hiçbir ilgi ve ilişkisi olmadığı bilinmektedir. Bunun için kongre temsil heyeti ile kendiliğinden karşı karşıya gelmiş oldu. İlk bakışta Ali Rıza Paşa Kabinesi’nin bakanları Ferit Paşa Kabinesi’nden devredilmiş gibi göründü. Bu durumda güven duyma konusunda biraz kararsızlık oldu. İşte bu nedenle o zaman Ali Rıza Paşa’ya karşı bulunmak gerekliliği hissedilmiştir. Önemli olduğu için müsaadenizle aynen okuyacağım.

         İktidara gelen Ali Rıza Paşaya 3 Ekim 1919 günü şu telgrafla bilgilerimizi sunduk:

         Anlayışlı Sadrazam AIi Rıza Paşa Hazretlerine,

         Millet, şimdiye kadar devlet yönetimine geçenlerin, anayasaya ve milli amaçlara ters düşen ve bilinen tutumlarından üzülerek, hukuka uygunluğu sağlamak ve geleceğini güvenli ve becerikli ellerde görmek için kesin kararını vermiş ve gerekli cesaretli girişimlerde bulunmuştur. Düzgün bir kuruluşa bağlı milli kuvvetler, milletin kesin iradesinin, yüce Allah’ın emirleriyle tam anlamı ile gösterilmesini ispat etme kudretini kazanmıştır.

         Millet, kuvvet ve iradesini hiçbir zaman padişahlık makamına aykırı, ülke yararına aykırı ve millete ters bir biçimde kullanmak arzusunda değildir. Millet, Halife hazretlerinin kutsal şahsının güvenini kazanmış olan yüce şahsınızla yüce arkadaşlarınızı güç durumda bırakmaktan kesin olarak sakınmakta olup, tersine tam anlamı ile yardım etmeye bütün samimiyeti ile hazırdır. Ancak bakanlar kurulu içinde Ferit Paşa ile çalışmış kişilerin bulunması, yüce heyetlerinin düşünceleriyle milli isteklerin uygunluk derecesini olgunlukla anlamak zorunluluğunu doğurmuş bulunmaktadır. Millet olarak tam güvenliğe sahip olmadan atılmış olan her adım, düzelmeye başlamayı engelleyecek ve yarım çarelerle yetinilmesi, millet ile yüksek heyetiniz arasında da yanlış anlamalara neden olabileceğinden, uygun görülmemektedir. Bundan dolayı heyetimiz, kesin ve açık olarak Sadrazam makamının yüce sahibinden aşağıda belirtilen konuların yeni hükümetinizce uygun bulunup bulunmadığı ve kabul edilip edilmeyeceği konusunu büyük bir saygıyla anlamayı görevlerinden sayar.

    1.  Yeni hükümetin Erzurum ve Sivas kongrelerinde kararlaştırılan kuruluşa ve milletin meşru dileğine saygı göstermesi,
    2. Milli Meclis toplanıp, denetim gerçek olarak başlayıncaya kadar milletin geleceği hakkında hiçbir yükümlülük altına ve resmi işlere girilmemesi,
    3. Barış konferansında milletin ve memleketin geleceği kararlaştırılacağından, görevlendirilecek delegelerin bundan önceki gibi yeteneksiz kişiler değil, milletin amaçlarını tam anlamı ile bilen ve güvenilir, anlayışlı ve kudretli kişilerden seçilmesi.

         Bu konuda tamamen anlaşma olması durumunda milletin vicdanından doğmuş ve bütün itilâf devletlerince meşruluğu ve kudreti tanınmış olan milli kuruluşumuzun, hükümetin yardımcısı olacağı ve bu şekilde hükümetin millet ve memleketin geleceği hakkında barış konferansında meydana gelecek girişimlerinin daha güvenilir ve etkili olacağı tabiidir.

         Bir kez bu önemli noktalarda uygunluk sağlandığı anlaşıldıktan sonra, ileride olabilecek normal olmayan durumları gidermek için bazı ek sunuşlarda bulunmamız iznini yüce sadrazam makamına arz ederim.

Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti adına;
MUSTAFA KEMAL

        

         İşte bu önemli noktalar üzerinde anlaştıktan sonra, arada bazı yazılar yazdık. Ali Rıza Paşa, Erzurum ve Sivas kongrelerinden bilgisi olmadığını yazdı. «Gereği yerine getirilmek üzere önce bunları bildiriniz» dediler. Hepinizin bildiği bildiriyi kendilerine ilettik. Bakanlar kurulunun bunu incelemesinden sonra bile Sadrazamın verdiği cevapta önemli noktaların Bakanlar kurulunca kabul edildiği bildiriliyor ve ondan sonra da bizim hakkımızda birtakım kısıtlayıcı isteklerde bulunuluyordu. Bu kısıtlayıcı isteklerin başlıcası, olağanüstü olaylar ve ortaya çıkan yirmi üç günlük durumun giderilmesinden sonra, Meclis-i Mebusan seçimlerine ve hükümet işlerine karışılmaması konularını kapsıyordu. Bizim verdiğimiz cevabı aynen okursam olay daha çok açıklığa kavuşacaktır.

         Yüce Sadaret Makamına,

         «4 Ekim 1919 tarihli, sadaret makamının cevap telgrafının kapsamından anlaşıldığına göre, derneğimiz temsil kurulunun yapmış olduğu sunuş ve tekliflerin tamamen uygun görüldüğü ve kabul buyurulmuş olduğu, minnet duygulan izlenmiştir. Bununla birlikte tarafımızdan taahhüt edilmesini istediğiniz noktalarla ilgili olarak aşağıda olduğu gibi açıklamalarda bulunmamıza müsaade etmenizi içtenlikle rica ederiz. Hükümetin yol gösterici davranışında kanun hükümlerine tam anlamı ile uyulması doğal olup, kurulumuzca da bunun sağlanmasını görmek tek amacımızdır. Son zamanlarda ortaya çıkan uygun olmayan durumun ve kanunsuzluğun nedeni ve etkeni Ferit Paşa Kabinesi idi. Bu konu, adı geçen kabinenin düşmesi ile, yüksek kurulunuzca kanun hükümleri içinde çalışma ve Ferit Paşa Kabinesi tarafından yapılan kanun dışı işler ve davranışlar dolayısıyla ortaya çıkan durumun kaldırılması için gereken kesin önlemlerin alınması ve gereğinin yapılması ile ortadan kalkar ve böylece olması beklenen olay ve devam edebilecek olan davranışlara sebebiyet verilmemiş olur. Kurulumuzun, bakanlar kuruluyla kanuni hükümler içinde her türlü anlaşma ve görüşmelerde bulunabilmesi için, önce hükümetin meşru ve kanuna uygun olan milli kuruluşumuza iyi niyet göstereceğini açık ve kesin bir dille söylemesi gerekmektedir. Aksi halde, kurulumuz ile hükümetimiz arasında karşılıklı güven ve samimiyet bulunup bulunmadığı kuşkusu doğacak ve sonuç olarak bu da uyumsuz davranış ve girişimlerin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Başkent ile Anadolu’yu birbirinden ayırmaya kurulumuz ve temsilcisi bulunduğumuz millet bireyleri sebep olmamışlardır. Tam tersine, düşünülen hükümetin Paris Barış Konferansı’nda doğu illerimizi, tamamını geniş bir özerkliği olan Ermenistan olarak kabul edişi, Toroslar sınır gösterilerek iki üç ilimizin tümünün Osmanlı sınırı dışında bırakılması ve başkent ile illerimizin bazılarında ateşkes antlaşması hükümlerine aykırı birçok işgaller ve devlet ve milletin bağımsızlık gururunun kırılmasına seyirci kalınması, başkent ile Anadolu’nun birbirinden ayrı düşünmelerine neden olmuştur. Ayrıca, bu duruma milli varlığını korumak amacı ve dine dayanan azmi ile kutsal haklarını korumak için ayaklanan kongre üyelerini eşkıya çetesi gibi cezalandırmak amacı ile Elâzığ ilinde birtakım eşkıya toplayarak Sivas ve Elâzığ halkları arasında vuruşma için hazırlanma emri veren bundan önceki hükümetin meşru olmayan icraatı da neden olmuştur. Osmanlı topraklarının bir kısmının işgali tehlikesine gelince; Milli kuruluşunuzun kurulmasından bu güne kadar hiçbir işgal olmadığı gibi, tam tersine Ferit Paşa Kabinesi’nin hoşgörü ve günahının sonucu ateşkes hükümlerine aykırı olarak işgal edilen Merzifon ve Samsun gibi illerimiz boşaltılmıştır. Bundan dolayı, devletin birliğini heyetimiz değil, bundan önceki hükümetin bozduğunu söylemeye gerek görmediğimi arz ederim. Tarafımızdan hiçbir resmi daire işgal edilmemiş olup, ortada bulunmayan bir durumun düzeltilmesi gibi bir şey düşünülemez. Milli kuvvetlerimiz aleyhinde bundan önceki hükümetin yapmış olduğu yayının doğruluk derecesini araştırmak üzere gelen ve başkentte milletin güvenini taşıyan, milli kuvvetlere dayalı ve meşru olan bir hükümet bulamayan itilâf devletlerinin yollamış olduğu birtakım görevlilerle yaptığım görüşmeler de siyasi bir resmiyet taşımamaktadır. Bu görüşmelerin amacı, milletin geleceğe yönelik isteklerini milli kuruluşumuzun büyüklük ve kudretini, milli iradenin genişliği ve kesinliğini onlara yakından göstermek ve bununla milletimiz hakkında saygı ve güven sağlamakla sınırlandırılmıştır. Bunun da barış konferansında gelecek için zararlı değil, aksine çok yararlı sonuçlar sağlayacağı şüphe götürmez bir husustur. Milletvekili seçimi hakkında bundan önceki hükümetin verdiği emirler gereği hareket eden mahalli daireler henüz seçim kütüklerini bile hazırlamaya yeni başlamış olduklarından seçimlerde halkın hürriyetine saldırı ve engelleme şimdiye kadar maddeten mümkün olmadığı gibi, örneğimiz ve bir siyasi kuruluş olmadığından, siyasi ihtirastan tamamen uzak bulunacağını ve seçimlerde kesinlikle halkın anlayış ve vicdan hürriyetine karışmayacağım pek çok kere bildirileriyle açıklamış bulunmaktadır. Hükümet işlerinde olan duraklama, ancak resmi telefon görüşmelerinin arızasıdır ki, bu da milletin şefkatli babası ve şerefi olan padişahına sunuşunu ve ricalarını iletmesine engel olmuştur. Bu da padişah ve millet arasında bir engel oluşturan Ferit Paşa Kabinesi’nin uygun olmayan tutumunun zorunlu sonucudur. Şu noktayı da ciddi bir olgunluk ve önemle yüksek görüşlerinize sunmak zorundayız. Samimi açıklamalarınızda memleketimizde meşrutiyet gereğince milli egemenliğin yürürlükte bulunduğu açık ise de, feshedilmesinden itibaren Meclis-i Mebusan’ın dört ay içinde toplanması Anayasamızın açık hükümlerinden, olmasına rağmen bu güne kadar seçimlerle ilgili kütükler bile hazırlanmamıştır. Başka bir şekilde açıklanması. mümkün olmayan, dört ay içinde toplanma kanuni zorunluluğu altında bulunan Milli Meclisin şu ana kadar toplanamaması Ferit Paşa Kabinesi’nin açıktan açığa meşrutiyet idaresine bir darbesi ve Anayasaya açık bir saldırısı sayılır ve ceza kanunun özel maddesine dayanılarak bir cinayet sayılıp, sebep olanlar hakkında kanun hükümlerinin tam olarak uygulanması, milli egemenliği kabul eden ve kanun hükümlerinin uygulanmasını kendisi için bir kanuni görev sayan her meşru hükümet için ilk kutsal görev niteliğindedir. Bundan sonra ayrıntılarla ilgili bazı noktalar vardır.

         Efendim! Ali Rıza Paşa bu cevabımızdan sonra birkaç gün kendi isteği ile sustu. Nihayet üç gün sonra karşımıza bizimle konuşmak üzere Harbiye Nazırı Cemal Paşa çıktı. Cemal Paşa’nın verdiği telgraf, bakanlar kurulunun milli amaçlar içinde hareket için önerilen şartların tamamını kabul ettikleri konusunu içeriyordu ve karşılıklı olarak yapılan önerilerle hükümetle hepimizin çok ciddi ve samimi bir anlaşma yapmış olduğumuz izlenimini alıyorduk. Fakat bu anlaşmanın gerçekleşmesi sözünden sonra, Cemal Paşa yeniden bazı önerilerde bulundu. Bakanlar kurulu adına önerdiği konular önemli olduğu için birer birer açıklayacağım.

  1. İttihatçılıkla (İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilgili kimse.) ilişkili bulunmamak, ‘
  2. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na katılmasının doğru olmadığı ve sebep olanların adlarını tespit etmek için bazı yayınların yapılması ve haklarında kovuşturma açılması ve kanuni cezalarının verilmesi,
  3. Her nevi cinayet suçlularının cezadan kurtulamayacağı,
  4. Seçimlerin hür bir şekilde yapılabilmesi için güvence verilmesi, bildiriliyor ve isteniyordu.

         Buna verdiğimiz cevap, söylediğimiz düşünceler şöyle idi;

         Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine,

         9 Ekim 1919 tarihli yazınıza cevap vermeden önce temsil heyetimizin sayın bakanlar kurulu üyeleri hakkında saygı duyguları ile en iyi dileklerimi sunduğumu ve düşüncelerini birbirine söyleme ve birbirlerine düşüncelerini bildirme ile iki tarafın dürüstlük ve samimiyeti kendisine önder kabul ettiğine inandığımızı arz ederim. Çeşitli araçlarla duyurulması gerekli görülen yazınız ve açıklanan dört madde hakkında temsil heyetimizin görüşü ve düşüncesi aşağıda belirtilmiştir:

         Rum ve Ermenilerle İngilizler başta olmak üzere itilâf devletlerinin ve bunların suçlarına alet olan düşük Ferit Paşa Kabinesi’nin, milli birliğe ve vatan mutluluğuna yönelik her çeşit girişimi ve meşru milli faaliyeti genel olarak ittihatçılıkla suçlamayı bir meslek edinmiş oldukları hepimizce bilinmektedir. Girişimimizin ve milli kuruluşumuzun ittihatçılıkla hiçbir ilgisi olmadığı, kötü düşünen kişiler dışında gerek millet ve gerek ilişkide olan yalancılarca anlaşıldığı halde açıkladığınız kötü anlayışı tam olarak ortadan kaldırmak umuduyla Sivas Genel Kongre’sinin birinci oturumunda konuşmalara başlamadan önce bütün delegeler, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin canlandırılması için çalışmayacakları konusunda açık olarak, birer birer ant içmişler ve bu ant sureti her tarafta yayımlanmış ve ilân olunmuştur. Bundan başka, yeri geldiğinde ve özellikle yabancılarla ilişkide bulundukça bu önemli konu ile ilgili bildiride ve gerekli açıklamalarda bulunulmaktadır. Bununla birlikte, önerdiğiniz gibi bu konuda yine fırsat çıktıkça, açıklama ve yayımdan geri kalınmayacaktır. Yalnız bu konu göründüğünden başka bir biçimde ortaya çıkarsa, durumu nedeniyle özel bir önem verilmesi gerekmektedir. Bu yönüyle, sadece bakanlar kurulu üyeleri ile düşüncelerimizi karşılıklı söylememiz ve yüksek heyetinizde bu konuda hâkim olan düşünceyi öğrenmek amacı ile temsil heyetimizin buna ilişkin düşüncelerini arz etmeyi gerekli görmekteyiz. Biz Müslüman olmayan halk ile itilâf hükümetlerinin siyasi durum karşısında gördüklerini, genel olarak ittihatçılıkla suçlamalarını doğru bulmuyoruz. ittihatçılar içinde kötü yönetim ve yolsuzlukları ile memleketi harabeye çevirenlerden oluşan bir küçük grup vardır ki işte millet ve bizim gözümüzde asıl suçlu olanlar bunlardır. Yoksa ittihat ve Terakki üyesi olup tarafsızlığını korumuş, kötülüğe âlet olmamış onurlu kişilerin bu şekilde zan altında bırakılmaları ve özellikle her millette olduğu gibi iyiyi güzeli gerekli şekilde ayıramamak, halkın bir kısmını zan altında tutmak doğru değildir ve bunu ülkenin güvenliği, iç düzeni ve geleceği bakımından sakıncalı bulmaktayız.

         Bundan dolayı, kabinenin, bu maddenin asıl amacının ne olduğunu açıklamasını önemle rica ederiz.

         2. ikinci madde içeriğine gelince: Bu konu, çok yönlü düşünülmesi gereken ve çeşitli şekillerde yorumlanabilen bir husustur. Örnek olarak, kafa tutmayı bile akla getirmektedir. Sonucunda felâket ve çok üzücü olaylara neden olan ve bu gün için milletimizin memnuniyetsizliğine yol açan I. Dünya Savaşına katılmamış olmak tabii ki çok daha iyi olurdu. Fakat buna maddeten imkân yoktu. Çünkü katılmama, silahlanmış bir tarafsızlığı, yani boğazların kapalı bulundurulmasını gerektiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafi konumu, İstanbul’un stratejik durumu, Rusların itilâf hükümetleri yanında yer almış olması, bizim seyirci kalmamıza kesinlikle uygun değildi. Bunun yanı sıra silahlanmış bir tarafsızlığın devamı için paramız, silahımız, sanayiimiz, kısaca, gerekli araç ve gerecimiz de bulunmuyordu. İtilâf devletlerinin ve özellikle İngilizlerin para vermemesi bir yana, gemilerimize el koyarak milletin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği gemi yapımına ait yedi milyon liramızı zorla alıkoymaları, (Abdulkadir Kemali Bey: Kahrolsunlar) itilâf devletlerinin savaş ilân etmesi, bizim savaşa katılmamızdan dört ay önce her yönüyle Osmanlı hükümetinin zararına bir Ermenistan Cumhuriyeti kurulmasına karar verdiklerini ilan etmiş olmaları ve hatta Bolşeviklerin yayınladığı gizli antlaşmadan da anlaşıldığına göre, İstanbul’un Çarlık Rusya’sına vadedilmiş olması, savaşa itilâf devletlerine karşı girmemizin zorunlu olduğunu gösteren açık delillerdir.

         Bir de İngiltere ve Fransa’nın kendisine İstanbul’u vermeyi tasarladıkları Rusya dururken, Balkan Savaşı uğursuzluğundan sonra milli varlığımız ve askeri değerimize dayanmadan, milletimizi kendilerine katılmış saysak bile, halkımızın bunu arzuladığını düşünmek doğru olamaz. Savaşa girmemizi bir hainlik olarak nitelemek ve koca, bir milleti dört beş kişinin oyuncağı durumuna düşürmek, düşüncemize göre yarar sağlamak şöyle dursun,, tam tersine düşük Ferit Paşa’nın Paris’te sakat bir düşünce ile vermiş olduğu Avrupa’ dan merhamet dilenen demecine karşılık Clemenseau’nun cevabı olan hakaret dolu sözlerin, Tanrı korusun, bir kere daha duyulmasına neden olabilir. Bundan dolayı, mert bir biçimde gerçeği söylemek ve kahramanca savaşan bu koca. milletin yenik düşmesinin zorunlu sonuçlarına katlanmakla birlikte, bu olayın cinayet olarak kabul edilmemesi ve bu yüzden ceza verilmesinin düşünülmemesi kusursuz ve yararlı bir prensip olarak kabul edilebilir. (Bravo sesleri ve alkışlar)

         Savaşa sebep olanlar hakkındaki konuya gelince; Savaş ilanı sorumluluğu olmayan yüce padişahın yetkisi olduğuna ve o zamanki bakanlar kurulunun savaş ilânından dört ay sonra toplanan Millet Meclisi’ne yaptığı açıklamalar üzerine alkışlarla Meclisin güvenini sağladığına göre, olay Yüce Divan’ın incelemesinden geçmeden, olur olmaz şu veya bunun aleyhine suçlamalarda bulunmak doğru olmayabilir.

         3. Savaş sırasındaki kötü yönetimlerin açığa çıkarılıp cezalandırılması, vatanımızda sorumluluğun büyük ve küçük her kişiye dağıtılması ve kanun uygulamalarının tarafsız ve yüce adalete uygun olarak yürütülmesini sağlamak en büyük dileğimizdir. Fakat biz bunun, birçok tartışmalara neden olan kâğıt üzerinde, reklam şeklinde yayımlanmasından çok, fiilen uygulama ile yabancı dostlarımıza gösterilmesini uygun ve yararlı görüyoruz.

         4. Seçim hakkındaki görüşlerinizi bildiri ile yayımladık ve ilân ettik. Bu hususta akla gelebilecek başka sorularınız varsa, emirlerinizin bildirilmesini rica ederiz.

         Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti adına;

         MUSTAFA KEMAL

        

         Efendim! Ali Rıza Paşa kabinesi ile aranızdaki önemli yazışmalar burada son buluyor. Fakat bu son günde kabine, heyetimiz ile yakından görüşmek ve ayrıntılar üzerinde anlaşmak için Bahriye Nazırı (Deniz İşleri Bakanı) Salih Paşa’nın bizimle konuşmasını uygun görmüştür. Amasya’da kendisi ile görüştük. Salih Paşa hazretleri ile hemen hemen üç gün üç gece devam eden konuşmamız sırasında az önce açıkladığım kongrelerin kabul ettiği prensipler ve kuruluş tüzüğünün önemli maddeleri birer birer okundu, tartışıldı ve tam anlamı ile anlaşma sağladık. Görüşmelerimizde tutanak tutuluyordu ve bu tutanak Salih Paşa hazretleri ile kongre adına kendileriyle görüşen heyet tarafından imzalanmış ve uygunluk belirtilmiştir. Bunu aynen okumayacağım. Arz ettiğim konulardan oluşmaktadır. Bildiğiniz bu maddeler için yalnız Milli Meclisin onayı gerekmektedir. Bu görüşmelerin ayrıntılarına girmeyeceğim. Yalnız Salih Paşa hazretlerinin imza koydukları tutanakta bizim prensiplerimizde yer almayan bir durum kayıtlıdır. Oraya dikkatinizi çekmek istiyorum.

         Efendiler,

         Bu konu, Milli Meclisin kurulma yeri ve toplanma sorunu idi. Genel durumumuz, İstanbul’un özel durumu görüşüldü ve tartışıldı. O fıkrayı aynen okuyacağım.

         Bundan sonra Sivas Kongresi’nin 4 Eylül 1919 tarihli kararlarının kuruluş kısmı ile ilgili on birinci maddede yer alan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin durumu ile ileriye yönelik şekil ve faaliyetleri konusu görüşüldü. Bu maddede, milli iradeyi egemen kılacak olan Milli Meclisin güvenlik ve bağımsızlık içinde yönetim ve denetim görevini üstlenmesinden ve bu görevin Milli Meclisçe onaylanmasından sonra derneğin durumunun kongre kararı ile tespit edileceği açıkça belirtildi. Burada açıklanan kongrenin, şimdiye kadar yapılan Erzurum ve Sivas Kongreleri gibi dışarıda ayrı bir kongre sayılması gerekli değildir. Derneğin programını onaylayan Milli Meclise, dernek tüzüğünde açıkça belirtilmiş olan delegelerin de katılmasıyla yapacakları özel toplantı kongre yerine geçebilir.

         Milli Meclisin İstanbul’da tamamen güvenlik içinde ve bağımsız olarak görev yapabilmesi gereklidir. Bu günkü şartlara göre bunun ne dereceye kadar sağlanabileceği ayrıntılarıyla düşünüldü. İstanbul’un yabancıların işgali altında bulunması nedeniyle milletvekillerinin yasama görevlerini gerekli şekilde yapmalarına pek uygun olamayacağı görüşü ortaya çıktı. Yetmiş seferinde Fransızların Liyon’da ve daha sonra Almanların Weimar’da yaptıkları gibi barış sağlanıncaya kadar geçici olarak Milli Meclisin Anadolu’da, yüce hükümetin uygun göreceği güvenilir bir yerde toplanması uygun görüldü. Milli Meclisin toplanmasından sonra, güvenliği ve korunması konusu ortaya çıkacağından bunun tam olarak sağlanması gereği ile, dernek temsil kurulunun kaldırılması ve kurulmuş olan kurumun çalışma hedefi, yukarıda açıklandığı gibi, kongre makamının yerine geçecek özel toplantıda kararlaştırılacaktır.

         Milletvekili seçimlerinin özgürce yapılalıilmesi gereği, yüce hükümetçe emir buyurulmuş olduğundan seçimlerin yapılmasında dernek temsil heyetinin en küçük bir etki veya baskısı bulunmamaktadır.

         Efendim, Salih Paşa Hazretleri tutanağa imza attıktan sonra bu konuda Milli Meclisin toplantısına İstanbul’dan başka bir yerde olması konusunu bazı bakanların uygun bulacaklarından emin olmadıklarını; bununla birlikte bakanlar kurulu adına buraya geldiklerini ve kabine adına bizimle görüştüklerini, onların uygun şekilde davranacaklarını umduklarını söylediler. Ancak kendilerinin vicdan, akıl ve düşünce yönünden buna inandıklarını ve bu vicdani düşüncelerini, bütün bakanlar kurulu üyelerine ve yüce padişaha anlatmaya gayret edeceklerini, eğer bunu kabul ettiremezlerse ve bu gerçek karşısında da hükümet Milli Meclisin İstanbul’da toplanmasını emrederse, bu konunun kendileri için bir onur meselesi olacağından görevlerinden ayrılmak zorunda kalacaklarını söylediler. Fakat zannederim, kendileri görevlerinden ayrılmamışlardır.

Salih Paşanın tahmin ettiği gibi, kendilerinin İstanbul’a dönüşlerinden sonra bu kez de Harbiye Nazırı Cemal Paşa tarafından yine kabine adına gelen hir telgrafta olay yeniden konu oldu. Çok önemli bulduğum için telgrafı aynen okuyacağım:

         Mustafa Kemal Paşa Hazretlerine sunulacaktır.

         Bahriye Nazırı Salih Paşa Hazretleri ile Amasya’da yapmış olduğunuz görüşmelerin iyi bir sonuca ulaşması Bakanlar Kurulu üyelerince memnunlukla karşılandı. Yalnız, Meclisin hilâfet ve saltanat başkentinden başka bir yerde toplanması son derecede önemli ve tehlikeli görüldüğünden bu konudaki görüşümüz aşağıda arz olunur:

         İlk olarak Meclis-i Mebusan’ın İstanbul’da toplanmaması için gösterilen sebep, başkentte yabancı devletlerin kara ve deniz kuvvetlerinin bulunması nedeniyle görüşmelerin özgürce yapılmasının sağlanamayacağı ve bazı milletvekillerin oylarına bile saldırılmasının mümkün olduğu görüşüdür. (Gülmeler) – … Bu, bizim görüşümüzdür Bununla birlikte, İtilâf devletlerinin tümü, meşrutiyet (Hükümdarla yönetilen bir ülkede hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan hükümet şekli.) ile yönetildikleri için, Milli Meclislerin her türlü saldırıdan korunmasının önemi yanı sıra, böyle bir uygulamanın medeni dünyada ne derece kötü etki yapacağı gerçeği de kendilerince bilinmektedir. Bu nedenle Meclis-i Mebusan’ın görüşme güvenliğinin bozulması mümkün değildir. İtilâf devletleri tarafından kendilerine karşı davranış yapılması beklenebilecek kişilerin sayılarının aslında pek az olması nedeniyle, bu kişilerin millet ve devlet güvenliği için bir özveri daha göstererek milletvekilliğinden istifa etmeleri, bu engeli de ortadan kaldırabilir. Böyle bir durumun gerçekleştirilmesini, haklı olarak cömert ve saygıdeğer kişiliğinizden beklemekteyiz.

         İkinci olarak, bu buhranlı ortamda devlet büyükleri ile halkımızın birbirleri ile olan ilişkiyi sürdürmeleri ve görüş birliği içinde tek bir vücut olarak, yaşamakta bulunduğumuz tehlikeli durumdan var gücümüzle vatanımızı kurtarmak için çalışmaları gerekmektedir. Meclis-i Mebusan’ın taşrada toplanması durumunda, bir kısım bakanlık ve hükümet dairelerinin de oraya taşınması gerekeceğinden, bunun güç ve imkânsız yönleri bulunmasının yanı sıra, hükümetin taşınması yolunda bir başlangıç olarak düşünülebileceğini de bildirmeyi gereksiz görüyorum. Bakanlar ile milletvekilleri birbirleriyle ilişkiyi devamlı olarak sürdürmek zorunluluğunda bulunanlarından bakanların İstanbul’da, milletvekillerinin taşrada bulunması mümkün değildir. Hatta toplantı yeri olarak İstanbul’a en yakın olan Bursa bile seçilse, ulaşım durumuna bakarak düzenli ve zamanında gidip gelmek, yazıları ve belgeleri getirip götürmek mümkün görülmemektedir. Özellikle Sadrazam Paşa Hazretleri ile içişleri ve dışişleri bakanlarının Meclis ile devamlı ilişkilerini sürdürmeleri ve İstanbul’dan da ayrılmamaları gerektiğinden bu iki zorunlu durumun bağdaştırılması mümkün değildir.

         Üçüncü olarak, Meclis-i Mebusan’ın taşrada toplanması İstanbul’dan başka bir merkezin daha kurulması anlamını taşımasının yanı sıra, İstanbul’un geleceği henüz aydınlanmadığından, daima gözleme fırsatı bulan düşmanın ve özellikle Venizelos ve buna benzer kişilerin zararlı propagandalar yapması için de gerekçe oluşturur. İstanbul diğer devletlerin başkentleri gibi değildir. Yalnız Osmanlıların başkenti olmayıp yüz milyonlarca İslam’ın sevgisini belirttiği ve darda kalınca, başvurduğu yer olduğundan, her ne şekilde olursa olsun başlı başına hükümet merkezi olmak onurunu kaybetmesi durumunda asırlık Osmanlı saltanatının Avrupa’dan kaldırılarak bir Asya beyliği haline dönüştürülmesi ile kindarlara ve düşmanlara yeni bir silâh verilmiş olur. Bunu önlemek için, bütün ülke kuvvetlerinin İstanbul’da toplanması özellikle bu an için zorunlu görülmektedir.

         Dördüncü olarak, bazı siyasi partiler ile Müslüman olmayan unsurların seçilmesinin tarafsızca yapılamayacağı düşünülerek seçimlere girip girmemekte hâlâ kararsız durumda iken, Meclisin Anadolu’da toplanması, Meclisi Mebusan’ın sadece milli kuruluş mensuplarına kalacağı fikrini kuvvetlendirir. Bu nedenle, onlar seçimlere katılsalar bile milletvekillerinin bir kısmının Anadolu’ya gitmekten kaçınmaları ve İstanbul’da toplanma isteklerini bildirmeleri de akla gelebilecek bir konudur. Böylece Meclis-i Mebusan’ın ikiye ayrılarak, her ikisinin de çoğunluk sağlayamadığı duruma gelinir ve alınan kararların gerçek ve güvenilir olmaması üzücü sonucu ortaya çıkar. Genel ve özel durumumuzu devamlı olarak inceden inceye araştırma altında tutan ve Türklerin kendilerini yönetmeye ve zor zamanlarda bile anlaşma yapmaya gücü yoktur konusundaki düşünceleri için delil aramakta olan düşmanlara kullanılacak bir koz verilmiş olur. Zaten konferans önüne çıkmamız ve orada iyi bir şekilde kabul görmemiz, bütün milletin el ele, bir arada olması ve hükümetin de böyle bütünleşmiş bir topluluğa dayanmasının uygun olacağı açıklama istemeyen bir konudur.

         Meclisin Anadolu’da toplanacağı söylentisi şimdiden birtakım dedikoducular ve yabancılar tarafından çeşitli şekilde yorumlara yol açmıştır. Bunun çok tehlikeli sonuçlara ulaşabileceği konusuna önemle dikkatinizi çekerim.

         Harbiye Nazırı CEMAL

                 İşte efendiler,

Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin Milli Meclisin İstanbul’da toplanması gerekliliğine ilişkin öne sürdüğü gerekçe ve düşünceler bunlardır.

         İşte bu görüş, şahıslarına bile saldırı yapıldığı fikridir ve bizim bütün bu düşüncelere karşı cevap olarak bildirdiğimiz görüşler de şunlardır:

         Bu gün, yüce saltanat başkentinde Milli Meclisin toplanması fikrini uygun görmeyenler, genellikle birbirine benzer düşünceler ortaya koymuşlardır.

Bizim bunlara 29 Ekim 1919 tarihinde verdiğimiz cevap şöyledir:

Sivas 29 Ekim 1919
Harbiye Nazırı Cemal Paşa Hazretlerine,

         C. 27 ve 28 Ekim 1919 tarihli ve (300, 301) numaralı şifrelere.

         Bu gün yüce saltanat başkenti ve İslâm dininin hilâfet merkezi olan İstanbul, düşman donanmasının topları ve kuvvetlerinin işgali altında, düşman polis ve jandarmasının sorumluluğunda ve eli altında bulunuyor. Basın, itilâf devletleri tarafından denetim altında, kişisel hukuk ve sosyal durumumuz bunların baskısı altında, sayın kabine üyelerine varıncaya kadar giren ve çıkan herkes yabancılar tarafından inceleme ve denetim altında bulunmaktadır. Tam anlamı ile saltanat başkenti ve hilâfetimiz kuşatma altında olup bağımsızlığımız burada manen ve fiilen yürürlükte değildir. Buna, bir de Rum ve Ermenilerin hükümeti tanımamalarını ve itilâf devletlerine dayanarak bir çeşit ayaklanma durumunda bulunmalarını ve birtakım bozguncu kuruluşların yaptıklarını da eklersek, başkentimizin içinde bulunduğu üzücü ve korkunç durumu tam anlamı ile açıklamış oluruz.

         Bundan dolayı, bütün bu haksız uygulamalar ve bunların ayrıntıları ile bildirilmesi ve açıklanması sonucunda Avrupa’dan, kamu oyundan, hak ve adalet isteyecek ve kazanılmasını sağlayacak olan Milli Meclisin İstanbul’da görev yapmasına bizce imkân bulunmamaktadır.

         İtilâf devletlerinin meşrutiyet ile yönetilen birer hükümet olduğu bundan dolayı Milli Meclisimiz, zararına girişimlerde bulunmayacakları konusundaki görüşünüzü bir iyi niyet örneği olarak düşünmek zorundayız. (Alkışlar) Ancak Avrupa devletleri, milletimizi meşrutiyeti ve hürriyeti sağlayabilmiş olgun bir millet olarak kabul etmiş ve düşünmüş bulunsalardı, bu görüş doğru olabilirdi. Aslında durum, tamamen bir iyi niyetin tersine gerçekleşmiş ve gerçekleşmektedir.

         İmzalamış oldukları ateşkes antlaşması hükümlerine aykırı tutumları ve hükümetin yargı hakkına saldırıları, bizi insan olarak düşünmediklerine ve verdikleri söze uymamayı, bize karşı dürüst olmayan bir davranış olarak kabul etmediklerine bir delildir.

         Birkaç kişinin şahıslarına karşı olabileceği düşünülen işlemlerin nedeni, bu kişilerin Devlet ve milletin ve saltanat makamı ile hilâfetin bağımsızlığı ve bütünlüğü uğrundaki uğraşı ve çalışmaları ise, bunlardan başka aynı ruh ve düşüncede bulunan diğer kişilerin de saldırı hedefi olmayacağını kestirmek ve güven vermek kesinlikle mümkün olamaz. Bundan dolayı bu durum bütün Milli Meclise karşı da gerçekleşebilir.

         Aslında yukarıda ayrıntılarıyla anlattığımız gibi, İstanbul işgal altındadır ve tehlike fiilen mevcuttur. Milli Meclisin ise kesinlikle güvenlik içinde bulunması ön şarttır ve önemlidir. Bu nedenle taşrada tam güvenlik içinde bulunan bir yerde toplanılması kesin olarak zorunlu görülmektedir.

         Meclisin toplanması ve barışa kadar geçici olarak taşrada toplantılarını sürdürmesi durumunda, açıkladığınız gibi bakanların bazılarının ara sıra veya sürekli olarak İstanbul’dan ayrılmaları gerekmez. Bazı bakanların gidip gelmeleri veya yetkili bırakmaları kesinlikle hükümet merkezinin taşınması anlamına gelmez. Bundan başka, Milli Meclisin taşrada toplanması kesin bir zorunluluğa dayandığından, İstanbul’dan başka bir merkez daha kurulması anlamına da gelmemesi gerekir. özellikle geleceği şüpheli olan İstanbul yerine geleceği bilinen ve güvenliği tam olan bir yerden kurtarma çalışmalarının yapılması amaca daha uygun olur. Venizelos’un Atina’yı emin bulmadığı için bakanlar kurulunu bile Selânik’te oluşturması ve kurması sonucu Yunan başkentini tehlikede bırakmak yerine kurtardığı, bazı olaylarla ispatlanmıştır. Ferit Paşa’nın Sadrazam ve Dışişleri Bakanı iken Avrupa’da aylarca kalması hükümet tarafından sakıncalı görülmediğine göre, bu derecede önemli biı durumda hükümet üyelerinin gerektiğinde Milli Meclisin bulunacağı yere gelip gitmelerinde hiçbir engel olmayacağı açıktır. Bu toplantının İstanbul dışında olmasından dolayı, Venizelos ve buna benzer düşmanların propagandada bulunacakları pek tabii görülmektedir. Çünkü bu toplantının kendi zararlarına olacağını şimdiden kestirmekte oldukları şüphesizdir. Salih Paşa hazretleri ile bu konuda görüşeli iki gün olduğu halde, haberin memleket içinde anlaşılmasından önce yabancı yerlere ulaşmış olduğu anlaşılıyor. Aynı görüşten hareket ederek, bunun da pek tabii olduğu söylenilebilir. Her halde yabancıların, milletimizin düşüncelerini anlamak konusunda, inceden inceye araştırma yapmakta oldukları kesindir. Meşruiyetini ve hukukunu anlamış olan hiçbir milletin, düşman içinde, düşman baskısı altında kendi hukukunu korumak üzere toplanmak isteyeceğini kabul etmek doğru olamaz. Bu gün İstanbul’da toplanmayı istemek bütün ülke kuvvetlerini burada bir araya getirmek, bu kuvvetleri kıpırdayamaz hale sokmak, sonuçta intiharı amaçlamak demektir. Bundan başka, Milli Meclisin bu durum altında başkentte toplanması, milletin İstanbul’un işgal altında bulunmasını ve bunu gerçekleştirmiş olanların haksızlıklarını aynen kabul etmesi demektir. Bununla birlikte, Anadolu’da toplanması aynı zamanda başkentin üzücü durumunun dünyaya karşı açıkça ve eyleme dönüştürülerek kınanması yararını sağlar.

         Yüce Halifenin İstanbul’da bulunmaları göz önüne alınsa Meclisin taşrada bulunması nedeniyle hilâfet makamı için İslam dünyasının gözünde bir değişiklik ve ters tepki olamaz. Çünkü Milli Meclis milletimizi temsil eden kuruluştur. Hatta açılış için yüce padişahın bir vekil yollamaları da mümkündür. Hem bu şekilde İslâm dünyası Milli Meclisin hilâfet merkezinde toplanmaya cesaret bulamadığını görerek bu kutsal makamın düşman tehlikesi altında bulunduğunu hissedecektir ki, bunun yararı açıktır.

         Müslüman olmayan unsurlara gelince, bunlar daha Tevfik Paşa kabinesi zamanında seçimlere katılmayacaklarını ilân etmişlerdi. Bunların katılmamaları kendi zararlarından başka bir sonuç doğurmaz. İnşallah, vatan ve millet bağımsızlığını kazanınca ister istemez aynı , haklara sahip Osmanlı vatandaşı olarak oturmaya mecburdurlar.

         Siyasi partilerimizden bazılarının Anadolu’yu istememeleri tabii olarak milli kuvvetlerin etkisi altında kalmak korkusundan olacaktır. Halbuki milletin asıl büyük çoğunluğunu temsil eden milliyetçi milletvekilleri de İngilizlerin etki ve baskısı tehlikesi nedeniyle İstanbul’u istemeyeceklerdir. İstanbul’un çıkaracağı belirli sayıdaki milletvekillerinin önemli bir kısmı, hiç şüphesiz milletle beraber olacağına göre taşraya geleceklerdir. Hatta hiç gelmeyeceğini düşünsek ve meclisin ikiye ayrıldığını kabul etsek bile oy çoğunluğunun İstanbul’a mı, yoksa taşraya mı ait bulunacağını tabii şimdiden kestirmek mümkündür. Aslında bu gibi şüphe ve kararsızlığa düşecek milletvekillerinin vatan ve millet uğruna istifa ederek özveri gösterecekleri umulmalı ve beklenmelidir. Aydın kesiminde seçimlerle ile ilgili olarak yapıldığı bildirilen yakınmalar Yunan işgali altındaki yörelerde yapılıyor ise, bunun Rumlar tarafından düzenlendiğinden hiç kuşkumuz yoktur ve bu, çok doğal görülmektedir. Haksız işgal olunan bu sevgili ilimizin Milli Meclise milletvekili gönderebilmesi özel dileğimizdir. Böylece, millet fiilen işgali tanımadığını ve bu zengin topraklardan ayrılmaya asla razı olmadığını dünyaya ispat etmiş olacaktır. Buna hükümetin de resmen destek olması İzmir, Adana, Musul illeri ile Maraş, Antep, Urfa sancaklarına resmen seçim için kesin emirler vermesini siyasi durunun gereği olarak görüyoruz. Kurulumuzun verdiği sözü tutan kişilerden oluştuğuna güven duymanızı özellikle rica ederiz. Daha anlaşma yapıldığı gün, bunu bütün benliğimiz ile destekleyeceğimizi ve yardım edeceğimizi arz ederek söz vermiş, durumu bütün milletimize bildirmiştik. Aradan yirmi beş gün geçti. Bu süre sırasında bütün çalışma ve davranışlarımızla hükümet görevlerini kolaylaştırmaya, hükümet kuvvetlerini yüceltmeye çalışıyoruz. Buna karşılık kabinenin hâlâ özel tasarımızdan kuşku duyması ve uygulamalar için adım atmamış bulunması, üzüntülerimize sebep olmaktadır. Milli kuruluşumuzun amacının kanunlara uygunluğunu kabul ederek, gereğine uyularak yönetilmesini üstlenen hükümetin, kuruluşumuzu lağvedeceğini ve tüzüğünde açıkça belirtilen temsil heyetimizin şimdiki çalışma düzeninin değiştirilmesini isteyeceğini tabii ki aklımızdan geçirmiyoruz. Bu durumda nasıl direnme ve yardım istenebilir? Bu kanunun açıklığa kavuşturulmasını rica ederiz.

         Tam tersine, Temsil Heyeti, Ferit Paşa Kabinesi’nin yapmış olduğu haksızlıkların düzeltilmesi konusunun halâ ele alınmadığını görmekle üzgün bulunmaktadır. Milli Meclis konusunda Temsil Heyetimizin görüşünü yukarıda belirtmiş bulunuyoruz. Bununla birlikte, tutumumuzu milletin kamu oyu üzerine dayandırmak bizlerce genel kural olduğundan; bütün il merkezleri heyetlerinin bu konudaki görüşü de ayrıca sorulmuştur. Sonuca göre davranacağımız tabiidir, efendim.

Temsil Heyeti adına
MUSTAFA KEMAL

         Bizim bütün bu düşüncelere karşı cevap olarak bildirdiğinin görüşler şunlardır:

Bu gün yüce saltanat başkenti ve Milli Meclisin İstanbul’da toplanması fikrini kabul etmeyenler de hemen hemen genellikle aynı noktaya dayanarak düşüncelerini bildirmişlerdir. Bundan sonra Rıza Paşa kabinesi görüşünde ısrar etti. Bu düşünce o zaman yalnız bizim heyetimizin görüşü idi. Bu konu, kesin olarak kabul edilmiş bir karar şeklinde değildi. Onun için çeşitli araçlarla bütün milletin düşünce ve eğilimini anlamaya çalışıyordum. Burada olduğu gibi durumu açıkça belirterek sorduk: « Toplanma yeri neresi olmalı? » Gelen cevaplarda her yörede özel olarak durum anlaşılmıştı. Gerçekten İstanbul’da toplanmanın büyük bir felâket getireceği herkes tarafından açıkça söylenmişti. Ancak ortada bir konu vardı, o da hükümet kanadının bunu uygun bulmaması. Milli Meclisin, Milli Meclis olarak Anadolu’da daha güvenceli bir yerde toplanabilmesi, tabii ki, hükümetin uygun görüşü ile durumun yüce padişaha arzına ve böylece alınacak yüce emre bağlı bulunuyordu. Milletvekilleri dışarıda toplanır, Ayan oraya gelir ve Milli Meclis olarak bir araya gelir. İşte bu olmadıkça Milli Meclisin, Milli Meclis olarak toplanmasına maddeten imkân kalmamıştır. Bu konu bizim için son derecede önemli olduğu için arz ettiğim gibi halkın düşüncelerini öğrenmekle birlikte, Sivas’ta yetki sahibi bazı kişilerle, özellikle bütün komutanların katılmasıyla olağanüstü bir toplantı yaptık. Ayın sonuca vardık. Bu sonuca göre bir Şer vardı. 0 da milletvekillerinin tümünün aynı kanı ile durumu tehlikeli görüp kendiliğinden dışarda bir yerde toplanmaları ! Tabii ki bu topluluk Milli Meclis olamazdı.

         Belki bir millet meclisi olurdu. O nitelikte olmamakla birlikte, böyle basit bir kongre halinde toplanmış olsa bile yapabileceği görevden daha büyük görevi yapmış olacaktı. Benim düşünceme göre milletvekilleri İstanbul’a gitmeselerdi, Meclisi Mebusan orada toplanmasaydı, dışarıda güvenceli bir yerde toplanıp orada bütün ülkeyi, bütün milletin başkentinin geleceğini konuşmuş olsaydı, İstanbul işgal olunamazdı.

         İstanbul’un işgaline tek neden hükümetin birtakım saçma ve köksüz görüşlere saparak zaaf göstermiş olmasından kaynaklanmaktadır. Milli Meclisin dışarıda toplanması gerekliliği ve zorunluluğunu anlatmak konusunda da başarılı olamadıktan sonra artık görüşlerimizi bildirmekten vazgeçtik. Yalnız yine birçok felaketlerin ortaya çıkacağına olan inancımız sürdüğünden bazı önlemler alarak vatan görevimizi gerçekleştirmeye çalıştık. Önerilerimiz hepinizce bilinmektedir. Hiç olmazsa milletvekilleri İstanbul’un o zehirleyici çevresine, havasına girmeden önce dışta birbirleriyle görüşsünler, tanışsınlar ve birbirlerine düşüncelerini söyleyerek aydınlatsınlar. İşte biliyorsunuz, bu amaçla Erzurum’da, Trabzon’da, Samsun’da, kısacası çeşitli merkezlerde, bölge bölge, milletvekillerinin toplanmasını çok rica ettik. İstanbul’a gidecek milletvekillerinden de mümkünse düşüncelerimizi karşılıklı söylemek üzere Ankara’ya gelmelerini istedik. Bu önerilerimizin hem birincisi ve hem de ikincisi kısmen oldu, buraya gelen saygın milletvekilleriyle karşılıklı düşüncelerimizi anlattık, bütün tehlikeli olabilecek durumlar konuşuldu ve geleceğe ait bazı önlemler de düşünüldü. Hatırladığıma göre her şeyden önce Meclis-i Mebusan’da bir grup kurmak gerektiği şart olarak düşünüldü. Çünkü milletvekillerinin genel kurulu dayanışma içinde bulunmazsa hiçbir amacın savunulması ve korunmasına imkân kalmazdı. Yine burada görüldüğü gibi, kurulması düşünülen grup bütün anlamı ve görünümüyle Kuvay-i Milliye’ye dayanacaktır. Bütün dünya da bunu bilecektir. Milletin gücüne dayanmayan milletvekilleri hiçbir kimsenin gözünde güvenilir kişiler olamaz. (Sürekli alkışlar) .

         Burada toplantıya katılan arkadaşlarımız bu gereği tümüyle kabul etmişler ve bu fikirle İstanbul’a gitmişlerdir. Fakat uzaktan gördüğümüze göre bu kararda kesinlikle direnmemişlerdir. Direnmeyişlerinin nedeni de arz ettiğim gibi görünüşte Kuvay-i Milliye ile ilişkili kabul edilmelerindendir. Her iki tarafa yönelmiş bir cephe nasıl olur?

         Efendiler, yurt dışında bu milletvekillerinin milli teşkilât ile yeterince ilgili bulunmadıkları kararına varıldı. Bu durumda ya milli teşkilât yoktur ya da zayıftır. Milli teşkilât varsa, ya korkulacak bir şey değildir ya da bu milletvekilleri ile onun ilgisi yoktur.        Bu nedenle her iki durumda da bir güçsüzlük gözlenmiş oldu. Kuvay-i Milliye de önemsenmedi işte düşmanlarımız bundan son derecede cesaret aldılar. Artık Kuvay-i Milliye’den ve Meclis-i Mebusanı oluşturan sayın kuruldan korkuları kalmadı. Efendim, son bir bölüm daha var izin verir misiniz ?

         Sayın arkadaşlarımız,

İngilizlerin varlığımızı yok etmek için uyguladıkları gizli ve kirli sonsuz yöntemleri bulunduğunu: hepiniz bilirsiniz. işte bu söylediklerimizle ilgili olarak İngilizler, İstanbul’da yasama organımıza saldırı hazırlığı olmak üzere daha önce, bakanlar kuruluna saldırıya geçmeyi tasarlamışlardı. Bu davranışın en açık delili Harbiye Nazırı olan Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı olan Cevat Paşa’ya karşı yaptıkları saldırı idi. Hepinizin bildiği gibi, İngilizler bu iki kişinin milletin, yararına uygun olan çalışma ve davranışlarının kendi yararlarına uygun olmadığını görerek bunları düşürmek istediler. Ve aynı istekle yüce Osmanlı devletinin hükümetine de bir darbe vurmayı amaçlayarak Ali Rıza Paşa Kabinesi, uzun bir kararsızlık devresinden sonra nihayet İngilizlerin isteğini yerine getirmeye yöneldi ve sonuç olarak Cemal Paşa, Cevat Paşa görevlerinden alındılar. O zaman gönül isterdi ki, Ali Rıza Paşa hazretleri ortaya çıkan bu yabancı saldırıya karşı bütünüyle hükümeti ayağa kaldırsın, tepki gösterip olay yaratsın. Oysa her zaman olduğu gibi, kabinemiz kuruntuya düşme ve işi idare etme politikasına daha çok önem verdi ve düşmanın arzusunu yerine getirerek olayı kapattı. Bunun ardından İngilizler görünüşte tatlı, kamu oyunun gönlünü alacak bir genelge sundular. İngiliz siyasi temsilcisi, İngiliz Dışişleri Bakanlığı adına hükümetimize bir nota verdi. Notada şöyle deniliyordu: önce, itilâf devletlerine karşı başlatılmış olan ve Yunanlıları da içeren eylemleri durdurunuz. İkinci olarak, Türkiye’de Ermenilere karşı yapılan katliamdan vazgeçiniz. işte bu iki önerimizi yerine getirmeniz durumunda İstanbul size bırakılacaktır. Bu iki istek dikkate alınmazsa, barış şartları kötü biçimde etkilenmiş olacaktır.

         Efendiler, bu, tabii ki çok haince ve samimiyetten uzak bir istek idi. Çünkü her iki öneride de, gerçekte yeri olmayan konular üzerinde duruluyordu. Birincisi Yunanlıların da içinde bulunduğu İtilâf hükümetlerine karşı eylemde Bulunmamak, saldırıya geçmemek önerisi. Zaten böyle bir şey olmadı. Gerçi Yunan cephesinde, İzmir cephesinde, silâh ve mevzilenmiş birtakım kuvvetler, milli kuvvetler vardı, fakat bu, devlet kuvveti, hükümet kuvveti, ordu kuvveti değildi. Bu, Yunanlıların, ateşkes hükümlerine uymayan davranışları ve insanlığa karşı dünyada eşine rastlanmayacak biçimde zulmederek, facialar yaratmalarına karşın devletin koruyuculuğundan yoksun olan milletimizin kendi namusunu, onurunu korumak ve kollamak için silâha sarılmak zorunluluğundan kaynaklanıyordu. İtilâf devletleri bu masum İslam halkının korunmasından söz etmemişlerdi. Sadece onlara saldıran kuvvetin önüne set çekilmemesi gerektiğinden söz edilmişti. Diğer yörelerde bile itilaf devletlerine hiçbir saldırı yapılamamıştı. Bu nedenle, sozkonusu isteğin asıl içyüzü düşünüldüğünde bunun gerçekten uzak olduğu görülür. iktidardaki hükümet, doğal olarak buna cevap verebilecek kuvvete, kudrete ve yetkiye sahip bulunuyordu. Bu olayın tek ve en kesin çözümü, itilâf devletleri tarafından Yunanlılara, İslam hayatına ve milletin şeref ve namusuna saldırıda bulunmamalarının önerilmiş olması idi. İkinci istek ise, ülke içinde katliam yapılmaması ile ilgiliydi. Ermenilere karşı böyle bir tutum yoktu ve olay doğru değildi. Ülkemiz gerçeklerini hepimiz biliyoruz. Hangi yörede Ermenilere karşı katliam yapılmıştır veya yapılmaktadır? Genel savaşın başlangıcından söz etmek istemiyorum. Aslında, itilâf devletlerinin de bahsettikleri doğal olarak geçmişe ait durumlar değildir. Bu gün ülkemizde faciaların yaşandığı savunularak, bundan vazgeçmemiz isteniyordu. Kuşkusuz Ali Rıza Paşa Kabinesi bu önerilere cevap ermiştir. Ancak yine Ali Rıza Paşa Kabinesi’nden olan bakanlar kendi üyelerine, kendi memurlarına, kendilerine bağlı olanlara İngilizlerin umut verici güzel sözlerini önsöz yaparak bu iki isteği aktarmış ve sonuç olarak yapılması istenmeyen davranışlardan vazgeçilmesini bir genelge ile duyurmuşlardı. Bu işlem, hiç şüphesiz kötü niyetle yapılmış değildir. Fakat sorun, olayın anlatım şeklini bilememekten kaynaklanmıştır. Tabii ki, hükümet yetkililerinin yayımladığı bu genelgeler, düşmanlarca öğrenilmiştir. Bunların yayımlanması kesinlikle isteğin gerçek olduğunu kabul etmek değildi. isteklerine bu kadar uygun davranılmasından da İngilizler yeterince tatmin olmadılar. Bundan kısa bir süre sonra, Ali Rıza Paşa kabinesine Yunanlılar karşısında bulunan kuvvetlerin geriye çekilmesi önerisi yapılmıştır. Hepimizin bildiği gibi, milli hattına çekilmek konusu Ali Rıza Paşa, böyle bir öneriyi gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir konu olarak gördüğü için ve belki başka nedenlere de bağlı olarak, bu baskıyı gerekçe göstererek görevinden ayrıldı istifa etti.

         Ali Rıza Paşa Kabinesi 23 Mart 1920 günü istifasını verdi. Böylece, kabineye oy birliğine yakın bir çoğunlukla, güven oyu vermiş olan Meclis-i Mebusan’ın, bağımsızlıkla ilgili çalışmalarını yürütme kudretini kaldırmak ve milli istekleri gerçekleştirme yeri olan Milli Meclisi, herhangi bir şekilde barış üzerinde etkili olamayacak bir şekle dönüştürmek amacı açık olarak anlaşılıyordu. Bundan dolayı bütün millet bu durum karşısında, milletvekillerinin güvenine sahip olan Ali Rıza Paşa Kabinesinin istifasını ölçülü bir şiddetle ve ülkemizde pek az görülen bir birlik ve coşku ile protesto etti. Padişahlık makamına ve Meclis-i Mebusan’a, Anadolu’nun en uzak köşelerinden protesto telgrafları çekildi. Düşmanların bütün çalışması, barış esaslarının kararlaştırılacağı şu sıralarda memleketimizi dışarıda ve içeride güçsüz bir durumda bırakarak istedikleri her şeyi bize kabul ettirmeyi amaçlıyordu.

         Şöyle ki:

         İzmir olayını yerinde inceleyen ve Anadolu’nun çeşitli yerlerinde inceleme ve araştırma yapmak için geziler yapan bütün Amerikalı ve Avrupalı kişiler ve heyetler daima lehimize düşüncelerle dolu olarak ülkelerine dönmüşlerdir. Bu kişiler ve kurullar Avrupa ve Amerika kamu oyunda çeşitli araçlarla ülkemiz aleyhine yapılan kışkırtıcı propagandalara karşı üstünlük sağlamışlarsa da, barış için kesin kararların belirlenmesini üstlenen barış konferansı çerçevesi içinde çok az etkinlik taşıyan, gerekli önemli vurgulayamayan bir durum yaratmışlardır. İşte böylece, geleceğe yönelik çıkarlarını, çeşitli baskılarla bütün dış ülkeleri aleyhimize çevirmekte gören bazı kuruluş ve unsurlar ise, tarafımıza yöneltilen bu akımı temelinden yıkmak ve bütün dış ülkelerin milletimiz lehine, düşüncelerinde değişiklikler olmasına fırsat vermemek için, tümüyle yalan olan en son Ermeni katliamı uydurmasını düzenlediler ve açıkladılar. Aslında pek az ve basit yalanlama araçlarımız olan gazetelerimize de, son derecede etkin bir sansür uygulayarak hiçbir araçla medeni dünyaya karşı haklarımızı korumamıza imkân tanımadılar. Böylece, insanlık hukukunun kutsal kuralı olan kendi kendini koruma hakkından da milletimizi tümüyle yoksun bırakarak, kamu oyunu ve dünya milletlerinin fikirlerini harap durumdaki ülkemiz ve ezilmiş milletimizi birçok suçlamalarla lekeleyerek büyük çapta etkilediler.

         Ülkemizin dış ülkelerdeki onurlu durumu ve hakları, çeşitli araçlarla dünya kamu oyu önünde küçük duruma sokulduktan sonra, sıra iç yönetimimize geldi. Meclis-i Mebusan’ımızı hor görerek kapatmak; ülkemizi, benzeri görülmemiş zorba bir yetki ile bütün dünya sorunlarını kendi isteklerine göre düzenlemek isteyen barış konferansının zalim kararlarını kabule zorlamak bunlar arasındadır. İşte Ali Rıza Paşa kabinesi bu çapraşık dış çabalar sonucu, yabancıların eline düşürülmüş oldu.

         Düşük kabinenin geçici olarak görev yaptığı buhranlı günlerde, Ferit Paşa’nın padişah huzuruna kabul edilerek saatlerce görüşme yapmış olmasına bakılarak milli amaçları yıkacak karşı bir kabinenin iş başına gelmesinin konuşulduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Böyle bir kabinenin iktidara gelmesi sonucunda ortaya çıkacak durumu anlamak güç değildir.

         Milli iradeyi tek meşru gerçekleştirme yeri olan Meclis-i Mabusanımızın yasama yetkisinin sağlamlaştırılması için millet içinden kaynaklanan coşku ve kınamalar gerçekleşmiş ve bu konu yeni kabinenin milli amaçlara karşı olan kişilerden kurulmasını önlemek için Meclis Başkanlık Divanı’nın Padişah huzurunda yapılması ile ilgili girişimleri kolaylaştırmıştır.

         İşte Salih Paşa Kabinesi bu şartlar altında kurularak göreve başlamıştır.

         İngilizler, bir yandan dış durumumuzu yeni toplu öldürme iftiraları ile sarsarak, diğer yandan da kabineyi, Meclisi Mebusanımızın çalışmalarına engel olmak konusunda kışkırtarak, içişlerimizde çok tehlikeli bunalımlar yaratacak biçimde çalışarak, tasarladıkları İstanbul işgalini kolaylıkla uygulayabilecek bir ortam hazırlıyorlardı. Bunun bizim elimizde bulunan ilk delili, daha Ali Rıza Paşa Kabinesi’ni düşürmeyi tasarladıkları sıralarda bir yandan da İstanbul işgaline hazırlık olmak üzere Anadolu telgraf kuruluşu hakkında etüt yapmaları ve posta – telgraf genel müdürünü ziyaret ederek Anadolu telgraf merkezleri hakkında incelemelerde bulunmaları, resmi telgraf haritalarını genel müdürlükten istemeleri ve almalarıdır.

         İngilizler, 12 Martta telgraf sınırlarımız hakkında tekrar araştırmalarda bulunmuşlardır. Telgraf görüşmelerinin durdurulması için İstanbul’da yapılacak uygulamaya karşı gerekli önlemlerin alınması, Temsil Heyetimizce düşünülmüştür. İstanbul’dan alınan 11 Mart tarihli şifrede inanılır bir kaynaktan alınan bilgiye dayanılarak İstanbul’daki arkadaşlarımın tutuklanacağı bildiriliyordu. Aynı gün (Ankara’daki İngiliz temsilcisi Withall’in İstanbul’a hareket edeceği ve bundan sonra trenlerin işletilmeyeceği) öğrenilmiş ve gerçekten Withall ertesi gün Ankara’dan ayrılmıştı.

         Fransız temsilcisi (Duvazo da ayrılmış ve Konya civarındaki İtalyanların da İstanbul’a gideceği haber alınmış olduğundan İstanbul ile ilgili kötü niyetin belirtileri açık bir biçimde hissedilmeye başlanmıştı. Durum, tarafımızdan şu biçimde değerlendirilmiştir. İtilâf devletleri bir yandan telgraf bağlantımızı incelerken bir yandan da Anadolu’daki çeşitli subaylarını ve kuvvetlerini İstanbul’a çağırıyor, aynı zamanda Anadolu’nun tren bağlantısını kesmeye hazırlanıyor ve Meclis-i Mebusan’da milletimizin hukukunu koruyan arkadaşlarımızı tutuklamayı tasarlıyorlar. Bu duruma göre çok yakında olağanüstü olaylar beklenebilir.

         Sezgimize göre İstanbul’da yeni bir durum oluşturmak Anadolu telgraf görüşmelerine el konabilir. Meclisteki milliyetçi kişileri tutuklayacaklar. Kara ve denizden Anadolu ulaşımını keserek genel nitelikte bir (Blows) kuşatma gerçekleştirilmiş olacak. Milletin şiddetli coşkusu karşısında iktidara getirmeyi başaramadıkları Ferit Paşa kabinesini bu yolla iktidar makamına getirerek istek ve amaçlarını gerçekleştirecekler ve belki de olumsuz bir biçimde açıklanmada bulunan barış şartları hükümete bildirilecek ve bu şiddetli baskı altında ya Anadolu’nun parçalanmasını bekleyerek bu acıklı durumu devam ettirecekler ya da İstanbul ve çevresine yığdıkları İngiliz, Fransız, Yunan kuvvetleriyle kuzeyden, İzmir cephesindeki Yunan ordusuyla batıdan, Adana’daki Fransız kuvvetleri ile de güneyden kuzeye saldırı düzenleyerek ve belki de bir kısım kuvvetlerle de Karadeniz sahillerinden güneye kuvvet kullanarak amaçlarını gerçekleştirmek isteyeceklerdir.

         İşte bu düşünceye dayanarak her türlü önlem alındı ve İstanbul’daki arkadaşlar Anadolu’ya gelmeye özendirildi.

         16 Mart 1920 saat 10’dan önce İstanbul telgrafçılarından (adını şimdi söylemeyeceğim) vatansever bir kişinin Ankara’da Ziraat Okulundaki merkezimize gönderdiği telgraf, İstanbul işgalinin kanlı bir biçimde başladığını bildiriyordu. İstanbul merkezinden, Harbiye telgrafhanesinden ve telgraf aleti başındaki birçok vatansever memurlardan, birbirini izleyen çeşitli telgraflar alıyorduk. Saat 11’e kadar toplanan bilgileri derhal bir genelge ile duyurduk.

         Bu saatten sonra artık İstanbul’la görüşme kesilmiş, başkentin beklenen durumu ve Anadolu’nun hali göz önünde tutularak gerekli önlemlerin alınmasının sırası gelmişti. Alınan başlıca önemli önlemler aşağıda belirtilmiştir:

A.   İzmir cephesinin arkasını zorlayan Biga yöresindeki Anzavur’un eylemleri için kuvvetli bir destek oluşturan ve büyük bir ihtimalle İstanbul’dan Anadolu’ya yapılacak itilâf kuvvetleri asker taşımacılığını gerçekleştirmek ve korumak görevini üstlenen Eskişehir ve Afyon Karahisarda’ki İngiliz kuvvetlerinin silâhtan arındırılması.

A.   İstanbul’daki yabancı baskısı karşısında parlayacak olan Anadolu düşüncesine baskı yapmak ve korkutmak üzere İstanbul ve Kilikya’dan gönderilebilecek düşman asker sevkiyatına imkân tanınarak ve Anadolu’daki önemli yerlerin kuvvetli bir işgal ve istilâ tehlikesi ile karşı karşıya kalmasını önlemek üzere Geyve ve Ulukışla civarlarında demiryolunun kullanılamaz duruma getirilmesi.

B.   Telgraf merkezleri İngilizlerin eline geçtiği için İstanbul’dan gelebilecek herhangi bir bildirinin meşru bir makamdan verilmesine imkân kalmadığından, İngiliz bildirileri ile halkın anlayışının karmakarışık duruma düşürülmesini önlemek amacı ile, telgraf görüşmelerinin kesilmesi konusunda mülki ve askeri makama gerekli bildirimin yapılması.

         İlk önlemlerimiz içinde mali konuları içeren başlıca noktaları da ihmal etmedik. Bununla ilgili olarak Anadolu’da bulunan resmi ve resmi olmayan bütün mali kuruluşların ellerinde bulunan nakit veya nakit yerine geçecek eşya miktarlarını illerden sorduk ve hiçbir kurumdan İstanbul’a para gönderilmemesi gerektiğini bildirdik. Diğer taraftan telgraf görüşmelerinin denetimi, limanlardan ve içten gelecek kişilerin araştırılması ve şüphelilerin izlenmesi, postanelerde şüpheli mektupların açılması gibi gerekli olan önlemler aldık ve gerekli yerlere bildirdik.

         Bu arada, çeşitli haberleşme araçlarının ve Anadolu’ya gönderilmeleri umulan, amaçları her çeşit yalan haberleri yaymak ve kargaşalık çıkartmak olan zararlı kişilerin milli dayanışmayı bozacak uğraşlarını engellemek için elden gelen çaba gösterildi.

         İstanbul’da yapılan tutuklamalara karşılık olmak üzere Anadolu’daki İtilâf devletleri subaylarının tutuklanması gerekiyordu. Göz önünde bulunanların tutuklanması için gerekli yerlere emir verdik.

         İstanbul’da telgraf görüşmeleri konusunda alınan önlemlerin gerekli olduğunu gösteren İngiliz girişiminin ortaya çıkması gecikmedi. 16 Mart 1920 saat 11’den sonra İstanbul telgrafhanesi Ankara merkezine bir resmi bildiri vermek istiyordu. İstanbul merkezinde telgraf başında bir İngiliz subayı bulunuyor ve bütün Anadolu’ya bu bildiriyi yayımlamaya çalışıyordu.

         Bu bildirinin, milli teşkilât kurucularını halk önünde ittifakçılıkla suçlayarak Anadolu’da bir anlaşmazlık ve ikilik yaratmak ve İstanbul’un fiili işgalini geçici göstererek, hilâfet hakları ve saltanata          indirilen darbenin feci durumunu saklamak ve sonuç olarak bütün saldırıyı milletimize olağan olarak kabul ettirmek amacı ile düzenlendiği anlaşılıyordu. Bu bildirinin imzası, itilâf devletleri temsilcileri olarak verildi. Memleketimizdeki düzen ve birliği bozacak, zayıf karakterli bazı insanları kandıracak ve korkutacak nitelikteki bu resmi bildirinin Anadolu telgraf merkezlerince kaydedilmemesi için mümkün olan önlem alındı. Bunun ardından, şüphesiz İngilizlerin baskısıyla hükümetin yazdığı İstanbul işgalindeki geçici durumun devamına neden olmamak için ülke içindeki sükûnetin korunması gerekliliğini belirten bir resmi bildirinin de İstanbul’dan Anadolu’ya geçirilmesi için girişimler tespit edildi ve yine aynı sakınca nedeniyle bunun gerçekleştirilmesi önlendi. İngilizler, Anadolu halkının fikrini bulandırmak için giriştikleri işbu resmi bildiri oyununda başarılı olamadıklarını görünce, Anadolu’nun İstanbul faciası karşısındaki ağır başlı ve ölçülü kararlılığını ve kahramanlığını bozarak, zararlı kötü düşüncelerinin yayımlanmasını sağlamak için tren, telgraf hatlarını aracı yapmayı denediler. Ankara istasyonundaki telgraf merkezinde çalışan bir İtalyan, İngiliz resmi bildirisinin Fransızca bir kopyasını aldığının duyulması üzerine yakalandı ve elindeki telgraf geçersiz sayıldı.

         Anadolu’da yerleşmiş Ermenilerin ve Rumların hükümet emirlerine ve milli amaçlara karşı gelmedikçe her türlü saldırıdan korunmaları ve tam anlamı ile mutlu ve rahat bir hayat yaşamaları öteden beri kabul edilmiş bir ana konu idi. Kilikya ve dolaylarında ve doğu hududumuz dışındaki resmi ve resmi olmayan Ermeni kuvvetlerinin dindaş ve ırkdaşlarımıza karşı yapılan cinayete varan saldırıları karşısında bile, ülkemizde yaşayan Ermenilerin her türlü taarruzdan korunmasını sağlamayı pek önemli bir medeni görev kabul ettik ve Anadolu’nun dış dünya ile ilişkisinin kesik olduğu bu günler de yüce vatan çıkarlarını amaçlayan önlemler içinde Ermeni halkının esenliğinin korunması gerekliliğini bütün makamlara bildirdik.

         İşte, İstanbul’un yabancı kuvvetlerce işgalinden bu güne kadar geçen acı günlerinde hiçbir dış ülkenin fiili korumasına erişemeyen Anadolu Ermenilerinden hiçbir kişinin, en küçük bir anlamda bile, saldırıya uğramamış olması, bize her nedenle cinayet yükleyen ve duyarlılığı kendi tekelinde sanan entrikacı Avrupalıların yüzlerini kızartacak ve milletimizin yaradılışından sahibi bulunduğu insanlık törelerinin yücelik derecesini ispat edecek çok önemli bir konudur.

         İstanbul işgalinin bu gün memlekette neden olacağı durum, aldığımız geçici önlemler ile geçiştirilecek bir nitelikte olmayıp, bu durumun devamı halinde ülkedeki yönetimin sağlam bir esasa bağlanması gerekiyordu. Karşımızda, hiçbir antlaşma ve hak tanımayan ve kendi özel yararlarından başka, insanlıkla ilgili hak ve davranışlara yer vermeyen bir itilâf heyeti; başımızda, vatan haklarını korumak, imzaladığımız antlaşma şartlarını uygulanarak, yabancı saldırılarını sınırlamak için her türlü araçtan tümüyle yoksun, esir bir hükümet vardır. Bunların birincisinin sonsuz baskısı, ikincisinin de tutsaklığı karşısında, başvuracak yeri olmayan şaşırmış ve çırpınıp duran bir millet !…

         İstanbul faciasıyla Anadolu’dan yansıyan durum böyle idi ve bu durumun sürmesi halinde vatanımızda çok büyük ve korkunç bir anarşinin başlaması doğaldı. işte bu düşünce sonucunda kesin bir karar vermek gerekti. Derhal gerekli mülki ve askeri makamlarla görüşerek ülkenin idaresini anarşiden kurtarmak üzere az önce anılan yerlerin başlarının bizimle birlikte hareket etmesi önerildi. Bu öneri samimi bir olgunlukla her kesimde iyi karşılandı.

         İşgal sonucunda ortaya çıkan olağanüstü durumun öncelikli gereğini ayrıntılarıyla düşünüp bunları uygulamaya çalışmakla birlikte, İstanbul işgalinden dolayı üzüntü ve elemimiz bütün dünyanın aydın insanlığına ve bütün İslam dünyasına özel bir bildiri ile duyuruldu. İtilâf devletleri temsilcileri ve tarafsız hükümet önünde kınandı. Bütün millet de bu kınamaya katıldı.

         İstanbul durumu ile ilgili bilgi alınacak inanılır kaynaklardan yoksun bulunuyorduk.

         18-19 Mart 1920 gecesi ilk kez ilişki kurulabildi ve hepiniz tarafından bilinen gerçekler öğrenildi. Bu arada Meclis-i Mebusanımızın bu saldırılar karşısında tatili görüştüğü anlaşıldı.

         Bunun üzerine 19 Mart 1920 tarihinde:

         Hilâfet makamının ve saltanatın bağımsızlığının dokunulmazlığını, milli bağımsızlığımızı ve milli sınırlarımız içinde yaşama imkân verecek bir barışı sağlayacak önerileri ayrıntıları ile tespit edip uygulayabilmek için, millet tarafından olağanüstü yetkiye sahip bir meclisin Ankara’da toplanması gereğini millete duyurmakla ilgili milli görevimizi ve vatan borcumuzu da yerine getirdik.

         İstanbul’un işgali, şekil ve niteliği bakımından, Osmanlı devletinin egemenliğini kökünden kaldırmak ve milletin esir alınmasını ve hor görülmesini bir oldubittiye getirme amacına yönelik bir harekettir. Çünkü İstanbul’da doğrudan doğruya Devlet kuvvetlerine el konmuştur. Şöyle ki: önce Meclis-i Mebusan zorla susturulmuştur. Bu durumda yasama kudreti bulunmamaktadır.

         İkinci olarak, yürütme kudreti siyasi kısıtlamalara uğramıştır. Suçlu kim olursa olsun yabancı kanunlara göre yargılanacağı ilân edilmiştir. Bütün görüşmeler ve ulaşım denetim altına alınmış, insanın kendini koruma ilkesi tümüyle kaldırılmış ve saldırganların uyruğu altına alınmıştır. Bundan dolayı, bu aşağılık durumu destekleyen ve kabul etmiş olan Ferit Paşa Hükümeti, bağımsızlığına çok sıkı ve çok içtenlikle bağlı olan milletle arasındaki her türlü bağlantı ve ilişkiyi doğal olarak kaybetmiş ve milleti karşısına alarak, düşmanla iş birliği içinde hareket etmeye başlamıştır.

         Üçüncü olarak, devlet şeklinde oluşmuş bir topluluğun Anayasasında, yargı yetkisi bağımsızlığın önemi, açıklama istemeyen bir konudur. Milletlerin yargı yetkisi, bağımsızlıklarının birinci şartıdır. Yargı yetkilisi bağımsız olmayan bir milletin devlet oluşu kabul edilemez. Bununla birlikte, İstanbul halkından yüzlerce kişinin hiçbir kanuni suçları olmamasına karşılık sanık sayılarak tutuklanmalarına devam edilmesi, itilâf devletlerinin görüşüne aykırı söz söylenmesi bile suç sayılarak, Orta Çağ davranışları içinde onlara karşı saldırıda bulunulması yargı yetkisinin kaldırıldığını göstermektedir.

         Bu durumda millet, bu gün yedi yüz yıldan bu yana gerçek bir onur ve yücelikle koruduğu ve savunduğu bağımsızlığını ve var oluşunun devamı için İstanbul olaylarının oluşturduğu hukuki durumu onarmak zorundadır. Bunun için acele gereklidir. Sürüp gidecek olan egemenliğe ara verilmesi konusu, tanrı korusun da bir dağılma nedeni olarak düşmanlarımızın düşündüklerini fiilen gerçekleştirmalerine imkân sağlamasın. Bundan dolayı milletimizin her şeyden önce haklarını koruması ve var olmaya yetenekli bir millet olarak, uluslararası hukuk ve yetkilerine saygı gösterilmesini isteyebilmesi, medeni kuruluş ve anayasası ile, henüz yaşamakta olduğunu bütün dünyaya bu kez daha büyük bir kuvvet ve sağlamlılıkla duyurması gereğine inanıyorum. Bunun için. de kaldırılan Anayasamızın bıraktığı boşluğu derhal doldurmak zorundayız.

         İşte, anayasal durum ve hukukumuzun neden olduğu bu gereklilik ve zorunluluk dolayısıyla ve milli egemenliğin her şeyden önce sağlanması amacıyla Büyük Meclisimiz olağanüstü yetki ile toplanmıştır. Seçimlerin tam bir ivedilikle ve sıcak bir ilgi ile yapılması hukuki duruınumuzun bütün milletçe de aynı görüş içinde anlaşıldığını ve kavrandığını göstermektedir. Ayrıca, Büyük Meclisimizin kuruluş şekli ve esasları, milli iradeye içtenlikle ve büyük bir güçle dayandığını göstermektedir .

         Meclisimizde oluşan ve beliren milli kudretimiz, Hilâfet makamı ve saltanatı yabancı baskısından kurtaracak ve Osmanlı devletini dağılma ve tutsaklıktan kurtarma önlemleri alacaktır. Tam bağımsızlığa sahip, hilâfet makamına vicdani bağlılığı ile övünen, İslam dünyası içinde yaşama anlayışını kendinde gören bir milletin tutsak olamayacağı inancıyla, davranışlarımızı adım adım izleyen bütün medeni dünya ve insanlık sizlere yardımcı olacaktır. (Sıcak alkışlar) İstanbul faciasını izleyen günlerden şu ana kadar Temsil Heyetimiz milletler arasındaki birlik ve dayanışmayı korudu. Osmanlı kanunlarının yürürlüğünü sağladı. Çalışmalarından alıkonulan devlet gücünün yokluğunu hissettirmemeye çalıştı. Bundan dolayı genel güvenliği korumuş ve savunmuş olmakla görevini gereği gibi yaptığından emindir. Bu dakikadan itibaren, yedi yüz yıl boyunca onurlu ve yüce bir yaşam sürdükten sonra yok olma uçurumunun kenarında ancak ayakta durabilen Osmanlı Milletinin geleceğinin sorumluluğu, sayın Meclisinizin çalışma gücünü artıran bir neden olacaktır.

         Davamızın yasalara uygunluğu ve bütün millet ve ulusların, insanlık hak ve hukukundan paylarını almış olduğuna inandığımız yüreklerinin, bizimle birlik ve bize daima yardımcı ve destek olduğuna güvenimiz tamdır. Başarı ümitlerimizin kalplerimizde bir an bile karamsarlığa düşmemesini sağlayacak olan, sonsuz gücümüzdür, özellikle büyük tanrı her zaman bizimledir. (Amin, amin sesleri)

         Vermek istediğim bilgiler ve ayrıntılar bu kadardır.

Mustafa Kemal

 

(Kaynak: TBMM)

Hak Düşürücü Süre

0

Hak Düşürücü Süre (hak düşürücü mühlet) : Kanunen belirlenen hakların kanunda belirtilen süre içerisinde kullanılmaması durumunda hakkın ortadan kalkmasına neden olan süredir. (final term, latest term, strict time limit)

Sürenin dolması ile birlikte hakkın dava edilebilirliği ile birlikte hakkın kendisi de sona ermektedir. Hak düşürücü sürelerde, sürelerin durması ya da kesilmesi söz konusu değildir.

Süre sona erdiğinde hakkın kendisi ve kullanma süresi sona ermektedir.

Kanunlarla istisnai olarak belirlenen hak düşürücü süreler genellikle zamanaşımı sürelerine göre daha kısa tutulmuştur. Sınırlı sayıda belirlenmiş olma durumu Roma Hukuku‘ndan gelen Numerus Clausus ilkesi ile açıklanmaktadır.

Zamanaşımı süresi, kanunlarda aksine bir hüküm bulunmadığı sürece 10 yıl olarak belirlenmiştir. Hak düşürücü süre için ise öngörülmüş genel bir süre bulunmamaktadır.

Zamanaşımı, davalı ya da borçlu tarafından ileri sürülmedikçe, yargıç tarafından re’sen dikkate alınamaz ve bir sonuç yaratmaz iken hak düşürücü mühlet, yargıç tarafından doğrudan ve kendiliğinden göz önüne alınmak zorundadır.

Hak Düşürücü Mühletlere Örnekler 

İcra ve İflas Kanunu 134. maddesinde ihalenin feshini isteme süresi olarak düzenlenen yedi günlük ve bir yıllık süreler

  • İş Hukuku alanındaki Hizmet Tespit Davalarında beş yıllık Hak Düşürücü Süre
  • İşe iade davası açmak için öngörülen bir aylık süre
  • Danıştay’da ve İdare Mahkemelerinde dava açmak için öngörülen altmış günlük süre
  • Vergi Mahkemelerinde dava açmak için öngörülen otuz günlük süre
  • Çeşitli kanunlarda istinaf ve temyiz haklarının kullanılması için belirlenmiş süreler 
  • Bilirkişi raporuna karşı beyanda bulunmak için belirlenen iki haftalık süre
  • İtirazın alacaklıya tebliğinden başlayarak bir yıl içinde açılması gereken itirazın iptali davasına ilişkin süre
  • İç hukuk yollarının tüketilmesinden başlayarak AİHM ve AYM’ye açılacak davalardaki süre.
  • İcra takibinde ödeme emrinin tebliğinden itibaren beş ve yedi günlük itiraz süreleri
  • İhalenin feshi davası açabilmek için kanunun öngördüğü kesin süreler

 

 

 

Sivil Toplum Kuruluşu

0
Sivil Toplum Kuruluşları

Sivil Toplum Kuruluşu veya Sivil Toplum Örgütü, siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel, hukuki ve benzeri alanlarda faaliyet gösteren, resmi kurum statüsü taşımayan, bağımsız olarak çalışan, gönüllülük esasına dayalı, kar amacı taşımayan kuruluştur. Gelirleri üyelerinden aldığı aidatlar ile topladığı bağışlardan oluşur.

Dar anlamda vakıf ve dernekleri kapsayan Sivil Toplum Örgütleri geniş anlamda oda, sendika,  meslek örgütü ve diğer kuruluşları da içine alır ve topluma, bireylere ve üyelerine yararlı faaliyetler yürütür. Sivil toplum kuruluşunun ilgi alanına duyarlı bireylerin bir araya gelerek eğitim, sağlık, çevre, kültür, insan hakları, bilim ve teknoloji gibi toplumun temel sorunlarına çözüm bulmak amaçlanır.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Demokratik toplumlarda tüm ihtiyaçların devlet tarafından tek başına karşılanamaması nedeniyle Kamuya Yararlı Dernekler de bulunmakta ve bu dernekler devlet tarafından desteklenmektedir.

Sivil toplum örgütlerinin en önemli özelliği hizmetin para karşılığında değil de gönüllü olarak yapılmasıdır. Sivil Toplum Örgütlerinin tek amacı topluma hizmet etmek, toplumun sorunlarına çözüm bulmak ve hizmetlerinin karşılığında ücret almamaktır. Dayanışma prensibi ile çalışan bu kuruluşlar örgütlenmelerini ve faaliyetlerini devletin koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştirir ve devletin yetersiz kaldığı hizmetlerde halkın yararına çalışırlar.

Doktora

0
doktora

Doktor unvanı, akademik bir seviyeyi ve akademideki çalışmaların getirmiş olduğu saygınlığı ifade etmektedir. Doktor kelimesi, Türkçe’ye Avrupa kökenli dillerden girmiştir. Uzmanlık ve doktora çalışmalarını tamamlamış kişiler bu unvanı kazanır ve kullanabilir.

Fransadaki ilk üniversitelerden bu yana, bin yılı aşkın bir süredir, akademik bir unvan olarak kullanılmıştır. Kelime aslı itibarıyla Latince kökenlidir ve aynı şekilde okunan docēre kelimesinden gelmektedir ve anlamı öğretmektir. Üniversitedeki kullanılan anlamı, üniversitede öğreten kişidir. Kısaca Dr. olarak isimlerin önünde de kullanılabilir. Amerika kıtasındaki kolonilerin yayılması ile ve geç dönem Avrupa etkisi ile Dr. olarak kısaltılmış hali, kişi isimlerinin önünde unvan olarak kullanılmaya başlamıştır.

Özellikle rönesans hareketi ile akademik hayatta, Avrupa ve daha sonraları Amerika kıtalarının hakimiyeti ile, dünya üzerindeki pek çok ülkede doktora derecesi almış kişilere verilen unvandır. Latince kökeninde de öğreten kişi anlamının taşıdığı gibi, üniversitelerde uzun süreli çalışmalar sırasında, kişilerin yapmış olduğu eğitim faaliyetlerinin kazandırdığı bir unvandır. Orta Çağ Avrupasındaki anlamıyla, hayatını öğrenmeye, öğretmeye ve hikmeti yaymaya adamış kişi anlamındadır.

Avrupa ve amerikan ekolünde kullanılan doktor unvanını günümüzde de Ph.D. (philosophy of doctorate) yada Doctor of Philosophy yani felsefe’nin doktoru kullanmaktadırlar.  Bu unvan ilk kez 19. yüzyılda, Berlindeki Friedrich Wilheliıotiıizm University tarafından verilmiştir. Doktor kelimesinin felsefe üzerine kurgulanmasının sebebi, ilk dönem üniversitelerinin genel yapılanması 3 ana alan üzerinden kurgulanmış olmasıdır. Buna göre üniversitedeki bir kişi, hukuk, din (teoloji) veya ilaç alanlarında çalışabilirdi ve bu üç alan da o zamanlar felsefenin çalışma alanları olarak kabul ediliyordu. Günümüzde ise unvanın taşıdığı anlam yapılan işin felsefesine uzmanlık alanına hakim olmaktır.

Venedik Taciri

0
Avukat Vedat Ahsen Coşar
Avukat Vedat Ahsen Coşar

Venedik Taciri  / Av. Vedat Ahsen COŞAR

Tanrı bilgeleri şaşırtmak için dünyanın aptalca şeylerini seçmiştir ve Tanrı güçlü olanları şaşırtmak için dünyanın zayıf şeylerini seçmiştir ve dünyanın aşağılık şeyleri ve hor görülmüş şeyleri Tanrı tarafından seçilmişlerdir ve olmayan şeyler, olan şeylere yokluğu getirmek için seçilmişlerdir.” Korintoslululara yazılan 1. Mektup: 27-28

Ben bir Yahudi’yim. Bir Yahudi’nin gözleri yok mudur? Bir Yahudi’nin elleri yok mudur? Organlar? Duyular? Bizi yaraladığınız zaman, biz kanamıyor muyuz? Her anlamda size benziyorsak, intikam almada neden farklı olalım?

Bu sözler Shakespeare’in önemli eserlerinden birisi olan “Venedik Taciri” isimli hem komik, hem de trajik tiyatro oyununun kötü adamı tefeci Shylock’a ait. Yahudi olan Shylock’un, kendisine yönelik düşmanlığa karşı gösterdiği tepkiyi ifade eden bu konuşma, edebi eserler içinde ırkçılık karşıtlığı konusunda yazılmış en iyi tiratlardan biridir. İnsana ait olan ama insani olmayan intikam sözcüğünü, Shylock’un tiradının içinden söküp bir kenara atarsak eğer, bu tiradın hem gerçekçi, hem insani, hem duygusal, hem de eğitici olduğunu çok daya iyi anlayabiliriz.

Sanırım Shakespeare, Shylock’a söylettirdiği bu sözleri, sevgi dolu, iyilik dolu, ahlaklı insanlar kadar, onun bunun canını acıtan, içinde biriktirdiği nefreti intikam olarak kusan kötü insanların da yer aldığı dünyamızda, kötü insanların yaptıklarını, herhangi bir ırkla ya da bir dinle ilişkilendirmeyelim diye yazmış olsa gerek.

Esere yönelik bir kısım eleştirilerde, her ne kadar eserin ve yazarı Shakespeare’in antisemitik olduğu iddiaları yer almakta ise de, bu iddia ve eleştiriler bana ve edebiyat eleştirmenlerine göre doğru ve haklı değildir. Aksine, bu yazdıklarıyla Shakespeare, üç kağıtçı bir tefecinin ağzından hepimize ırkçılığın, nefretin, intikam alma duygusunun, kötü bir şey olduğunu, insani bir şey olmadığını anlatmak ister.

Michael Radford tarafından yönetilen 2004 yapımı “Venedik Taciri” adlı sinema eserinde Shylock rolünü oynayan, çok iyi bir Shakespeare okuyucusu olan Al Pacino, Lawrence Grobel tarafından yazılan, Merve Namlı’nın Türkçe’ye çevirdiği biyografisinde, Venedik Taciri’nin, antisemitik ögeler içermekle birlikte, özünde antisemitik olmadığını ifade etmekte, bu görüşünü bu yazının en başında verdiğim Shylock’un tiradına dayandırmaktadır.

Shylock önce insan, sonra Yahudi…Yahudi doğmuş bir adam, dini bu. Onun yaptıklarını yapmayan Yahudiler de var.” diyen Al Pacino, Shylock’un dramını içinde yaşadığı toplumun üzerindeki baskısına, ilişki içerisinde olduğu insanların kendisine yaptıklarına bağlar ve sözlerine şöyle devam eder; “Benim Shylock’um kötü muamele görmüş, sömürülmüş ve öfkesiyle kendi kazdığı kuyuya düşmüş biridir…Shylock eşini kaybetmiş olanve Venedik’te Hıristiyanların baskısı altında yaşayan depresif bir adamdır. Varoşlarda yaşayan bir insandır. O, birçok insanın gücünün yettiği sosyal olanaklardan yoksundur. Zira o zamanlar Yahudiler bu durumdadırlar… Onun deneyimlediği derin öfkeden de bir şeyler anlamak mümkündür. Shylock, bir yıl önce ölen eşinin kaybından, ırkçı tacizden ve ona göre kızını çalmalarından dolayı depresyondadır. Kızı, bir Hıristiyan ile evlenmek için onu terk etmiştir. Bütün bunlar ona intikam alma hakkı olduğu hissini verir. O, mutlu bir adam değildir ama onuru, yüreği ve cesareti olan bir adamdır…

Tiyatrosunu, filmini seyredenlerin, eseri okuyanların çok iyi hatırlayacağı üzere, Shakespeare’in önemli eserlerinden birisi olan “Venedik Taciri”, geleneklerin, dinsel ve toplumsal ahlak kurallarının sorgulandığı bir oyundur. Hepsi hayata ve insana dair olan, aşk, intikam, ekonomik, dini ve ırksal ayrımcılık temaları üzerine kurulu bulunan oyunun kötü adamı Shylock’tur. Yahudi bir tefeci olan Shylock, Shakespeare’in yarattığı en tartışmalı karakterlerden birisidir.

Eserin son derece basit bir olay örgüsü, olayların yaşandığı yüzyıla egemen olan anlayışa uygun bir kurgusu vardır. Bununla birlikte Shakespeare, okurlarını, ırkçılık gibi, dindarlık gibi, adalet duygusu gibi, kanun önünde eşitlik ilkesi gibi, ayrımcılık gibi, intikam alma isteği gibi, nefret, lanet ve bağışlama gibi, evrensel olan, insanlık tarihinin bütün zamanlarında var olan duygu, düşünce, inanç, değer ve zaaflar ile insana ait arızalar üzerine düşünmeye sevk ve davet eder.

Gemicilik yapan, varlıklı bir adam olan ama nakit sıkıntısı çeken ve o nedenle çaresiz durumda kalan Antonio, bir zamanlar aşağıladığı, yüzüne tükürdüğü, hakaretler yağdırdığı Yahudi tefeci Shylock’tan borç para alır. Shylock ile Antonio arasında borcun teminatı ve kanıtı olarak bir senet düzenlenir. Senet de, Antonio’nun borcu ödeyememesi halinde, vücudunun neresinden isterse, o kısımdan yaklaşık 450 grama tekabül eden bir pound tutarında et kesileceği ve alacaklıya verileceği yazılıdır.

Shylock’un senede böyle bir şart koymasının nedeni, pazarda yüzüne tüküren, bu tükürüğün sadece kendisine karşı değil, kendi şahsında tüm Yahudilere ve Yahudiliğe karşı yapıldığını düşünmesi, o nedenle Antonio’dan ve diğer Hıristiyanlardan intikam almak istemesidir. Kendisinden ve borcunu ödeyeceğinden emin olan Antonio için senetteki bu şartın önemi yoktur, o nedenle, Antonio senedi çekincesiz olarak imzalar.

Ne var ki, gemileri batan, o nedenle mali durumu daha da bozulan soylu tüccar Antonio borcunu ödemez, daha doğrusu ödeyemez. Karısının ölümü, onu takiben kızının bir Hıristiyan ile evlenmesinden dolayı depresyona giren ve esasen o güne kadar uğradığı haksızlıklar, kendisine ve diğer Yahudilere karşı yapılan hakaretler nedeniyle Antonio’ya ve onun şahsında bütün Hıristiyanlara karşı nefret içinde olan Shylock, Venedik sokaklarında “alacağımı isterim, hakkımı isterim, senette ne yazıyorsa onu isterim” diye bağırmaya ve intikam yeminleri etmeye başlar.

Shylock ile Antonio arasındaki ihtilaf Venedik mahkemesine intikal eder. Shylock’un saldırgan sözleri ve eylemleri nedeniyle hemen her duruşma olaylı ve gerilimli geçer. Antonio’nun avukatı, “senette sadece et yazılı olduğunu, kan yazılo olmadığını, Shylock’un kan dökmeden senette yazılı olan ve o nedenle hakkı sayılan eti alması gerektiğini, müvekkilinin de bunu vereceğini” savunur.

On altıncı yüzyılda Hıristiyan egemenliğindeki Venedik’de yürürlükte olan yasaya göre, “kan aktığı ve akan bu kanın Hıristiyan’ın kanı olduğu takdirde Shylock’un bütün malının ve mülkünün müsadere edilmesi” gerektiğinden, malını ve mülkünü korumak için Shylock, senette yazılı olan et hakkından vazgeçmek zorunda kalır. Ancak bu vazgeçme, Shylock’u malını, mülkünü kaybetmekten yine de kurtarmaz, kanunda bulunan “bir Hıristiyan’ın canına dolaylı yoldan kastetmek” suçunu işlediği için mahkemece bütün mallarına el konur.

Shylock’un el konulan malını ve mülkünü kurtarması, ancak ve ancak Antonio’nun onu bağışlaması, yani ona merhamet etmesi durumunda mümkündür. Antonio, Shylock’u Hıristiyan olması şartıyla bağışlayacağını ifade eder. Dinini değiştirmekle mali yönden ölümü arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Shylock, Hıristiyan olmayı kabul eder, yani hayatı seçer, Hıristiyan olduktan sonra “mesudum” der ve Shylock ile Antonio arasındaki ihtilaf bu şekilde sona erer.

Al Pacino’nun yorumuna göre, Shylock’un Hıristiyan olduktan sonra “mesudum” demesi, gerçekten mesut olmasından dolayı değil, yaşamak istemesinden, ölmek istememesinden dolayıdır. Son derece ironik olan bu yanıt aslında, hayatta kalan bir insanın matemidir. Adaletsizliğe karşı olan öfkesi nedeniyle büyük sıkıntılar yaşayan, dinini değiştirmek zorunda kalan Shylock bütün bu yaptıklarının cezasını yaşayarak çekecek, neden bunlara neden oldum diye belki kendisine kızacak, bunların cevabını ise yaşarken bulacaktır.

Shakespeare’in ustaca kurguladığı oyun, gücün ve güçlü olanın zaman zaman yer değiştirdiği bir güç oyunudur aslında. Bu oyunun sonunda kazanan, haklı olan Shylock değil, güçlü olan Antonio’dur. Antonio’nun gücü soyluluğundan, Hıristiyan olmasından gelir. Shylock kaybetmiştir, çünkü o, Hıristiyan egemen bir toplumda tarih boyunca itilen, kakılan, ezilen, ötekileştiren bir dinin mensubudur, yani Yahudi’dir.

Shakespeare, bu oyunu ile bize, dinsel bir çatışmadan daha ziyade, paranın gücüne dayanan sömürü düzeninin çarpıklığını, toplumsal sınıflar arasındaki ekonomik eşitsizliğin, hukuk önündeki eşitsizliğin yarattığı adaletsiz sonuçları anlatır.

Bir şeyi daha anlatır: nefretin insana ait bir duygu olmakla birlikte, insani bir duygu olmadığını, insanlar ve dinler arasındaki barışın, yani toplumsal barışın, ancak bağışlamayla sağlanabileceğini, yani bağışlamanın iyileştirici gücünü anlatır.

Yani bu oyun bize şunu demek ister, insan olarak birbirinizi bağışlamaz iseniz eğer, başka insanların malına, canına göz dikerseniz eğer, uygar, medeni bir toplum değil, duygusuz bir caniler topluluğu olursunuz.

İnsanlık tarihinde, insanlığın rezil olduğu yıllar ve olaylar vardır. Savaşlar mesela. Hiroşima mesela. Holocaust mesela. Gulag mesela. Şimdilerde yaşadığımız İŞİD terörü ve İsrail’in Filistin’de uyguladığı soykırım mesela. Türkiye bağlamında ve yerel düzeyde; binlerce insanımızı yitirdiğimiz terör belası mesela; Gar katliamı mesela; Madımak Oteli’nin kundaklanması ve insanların orada diri diri yakılması mesela.

Bunları düşününce insanın aklına Amin Maalouf’un şu sözleri geliyor: “Seçmek durumunda bırakılıyorlar, zorlanıyorlar dedim. Kim tarafından mı? Sadece her çeşidinden fanatikler ve yabancı düşmanları değil, sizin ve benim tarafımdan da, aramızdaki herkes tarafından. Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, o yobaz kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden katiller böyle imal ediliyor diye haykırmak geliyor.

Peki, insanlığın rezil olduğu bütün bu olanlardan ve olaylardan kim ya da kimler sorumludur? Onu da Dostoyevski söylüyor: “Biz hepimiz her şeyden sorumluyuz; ve her şeyden önce tüm insanlardan sorumluyuz ve başkalarından daha çok kendimizden sorumluyuz.

Evet, biz sorumluyuz, çünkü insan varoluşunun en başta gelen ve tarih boyunca değişmeyen niteliği “başkalarıyla birlikte olmak, başkalarıyla birlikte barış içinde yaşamaktır.’ Bu ise en başta ve hatta tek başına, sorumluluk demektir.

Bu sorumluluk, ötekine, yani bizim gibi olmayana, bize göre farklı olana, Shylock’un söylediği gibi bizim gibi gözleri, elleri, organları, duyuları olana, yaralandığı zaman kanayana, yani insana karşı duyduğumuz, duymamız gereken sorumluluktur. Bu sorumluluk koşulsuz bir sorumluluktur. Nesnesinin ve öznesinin; kimliğinden, ırkından, dininden, yaşam tarzından, siyasal görüş ve tercihlerinden uzak ve bağımsız olan bir sorumluluktur. İnsan olmanın sorumluluğudur. Beni, benim gibi olmayana, yani ötekine bağlayan bu sorumluluktur.

Bu sorumluluğun merkezinde yer alan en önemli duygu, beni başkalarına, hatta hiç tanımadığım insanlara – salt insan oldukları için – bağlayan yakınlık duygusudur. Zira ahlaki ve etik davranışın temelini, ötekine olan yakınlık oluşturur. Esasen yakınlık sorumluluk, sorumluluk da yakınlık demektir. Yakınlığa son vermek için sorumluluğa, sorumluluktan kurtulmak için de yakınlığa son vermek gerekir. Kötü insanların yaptıkları da bu değil midir? Yani sorumsuzluk, sorumluluktan kurtulmak için yakınlığa son vermek, insanlık camiasından uzaklaşarak caniler topluluğuna katılmak değil midir?

Benimle öteki arasındaki bu bağ, yani insan olmaktan kaynaklanan yakınlık ve sorumluluk bağı, ötekinin filozofu olan Emmanuel Levinas’ın ifadesiyle; “…kabul de edilse, ret de edilse; nasıl üstlenileceği bilinse de, bilinmese de; öteki için somut bir şeyler yapılabilse de, yapılamasa da vardır. Bu ‘Me Voici/İşte Ben’ diyebilmektir. Öteki için bir şey yapmaktır. Vermektir, insan ruhuna sahip olmaktır, hepsi bu…Ben insanlar arası ilişkiyi, öteki ile yakınlıkta beni ona yardım etmeye yazgılı kılan – diğer insan hakkında kendi oluşturduğum imajın ötesinde – onun yüzüymüş, yani ötekinin ifadesiymiş gibi çözümlüyorum… Çünkü biz aslında, ötekinin, bendeki öteki düşüncesini aşarak kendini tanıtma biçimine yüz diyoruz. Bu tarz, bakışım altındaki tema veya bir imgeyi oluşturan nitelikler topluluğu gibi art arda sıralanmaktan ibaret değildir. Ötekinin yüzü, bu yüzün bende bıraktığı görsel izlenim, benim ölçülerimle bana uygun olan düşünceyi sürekli olarak yıpratır ve aşar. …Yakınımın yüzü beni yoksunluğa davet eder. Bana bakar, her şeyiyle bana bakar, ben onun hiçbir şeyine kayıtsız kalamam. Yüz bana emreder ve beni yazgılı kılar. Onun anlamı, görüntüyle iletilen emirdir. Daha doğrusu, yüz benim açımdan bir emir gösteriyorsa bu, sıradan bir işaretin ileteceği şeyi iletmesi şeklinde değildir, bu emir özellikle yüzün ifade edici oluşundandır…Yüz karşısındakini sorumluluğa davet eder. Onun için yüzü öldürmek imkansızdır.

Romantizm ve lirizmden çok, akılcılığa yakın olan Jean-Paul Sartre, “varoluş, özden önce gelir” ilkesine dayandırdığı varoluşçu felsefenin ilkelerini açıkladığı “Varlık ve Hiçlik” isimli kitabında: “Öteki benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır.” diye yazar. Gerçekten, öteki ile karşılaşma, karşılaşılan her iki kişiye de yalnız olmama durumunu hatırlatır. Zira öteki bakış değil, yüzdür. Öteki, beğeni veya hayranlığın hizmetine sunulmuş plastik bir figür, taştan veya bronzdan yapılmış bir heykel, ruhsal hareketlerin sabırla deşifre edilmek üzere yazıldığı ve sergilendiği bir metin değil, yüzdür.

Yahudi katliamı sırasında Sobibor’da ve Treblinka’da komutanlık yapan Nazi subayı Franz Stangl, gazeteci Gitta Sereny’ye şunları söylüyor: “Anlıyor musunuz, onları nadiren birer insan olarak gördüm. Onlar her zaman için devasa bir kitleydiler. Kimi zaman duvarın üstünde ayakta duruyorlardı ve onları avluda seyrediyordum. Nasıl anlatmalı bilmem ki, çıplaktılar… Kamçılarla yönetilerek koşturulan devasa bir yığındılar.

Gitta Sereny, Franz Stangl’un söylediklerini şöyle okuyor: “İnsanlar soyunma barakalarındayken, yani çıplakken Franz Stagl veya aynı konumdaki başkası için artık insan değildirler. İnsanların çıplak olarak istiflenmesiyle, gruplaştırılmasıyla, her birinin diğerinin yerine geçebildiği, homojen ve benzer bir yığın oluşur. Böyle yapılmak suretiyle, yüzünün insana atfettiği gizemli ayrıcalık elinden alınır. Bedenler bir yerde çıplak olarak toplandığında sınırlar ortadan kaldırılır, birey kitle içinde boğulur, yüz artık vücudun geri kalanından ayrı değildir. Yüz, yüz olmaktan çıkmıştır. Nazilerin öldürmeye hazırlandıkları insanları giysilerinden arındırmalarının neden işte budur. Yani onları görünmez hale getirmek ve yüzü yok etmektir.

Yüzü yok etmek! Peki neden? Yüz insanı, ona yakın ve aşina olanları ama en çok canileri rahatsız eder de ondan. Ama yüzü, insanın yüzünü yok etmek mümkün değildir. Bunu da en iyi, bir caniler, bir de yakınının yüzünü yok etmeye çalışanlar bilir…!